
2,676
Archived Theses
9
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
İstikrarlı kalkınmada vergi gelirlerinin rolü ve önemi
İstikrarlı kalkınmada vergi gelirlerinin rolü ve önemi isimli çalışmayı seçişimde; vergi gelirleri ve kalkınma arasında nasıl bir ilişki olduğunu sergileme isteği etkili olmuştur. Gelişmekte olan bir ülkede, kalkınmayı gerçekleştirebilecek ana sektör konumundaki kamunun, bu doğrultuda yapacağı harcamaların finansmanı için düzenli mali kaynaklara gereksinimi olduğu gerçeği daime dikkate alınmıştır.Her ne kadar devletin gelirleri arasında borçlanma ve emisyon yer alsa da, bu kaynakların gelişmekte olan ülkelerde kalkınmanın finansmanını sağlayabilmesinin belli varsayımlara dayalı olması, devleti daha güvenli gelir kaynaklarını aramaya yöneltmiştir.Bu doğrultuda devletin vergilendirme yetkisini kullanarak elde ettiği vergi gelirlerinin bir yandan kamu harcamaları için yeterli geliri düzenli olarak sağlaması, bir yandan da ekonomik ve sosyal amaçlar için kullanabilmesi kalkınma ve vergi gelirleri arasındaki ilişkiyi güçlendirmektedir.Nitekim, bu durumun kalkınma planları ve vergi gelir istatistiklerine bağlı olarak, Türkiye için tarihsel bir bakış açısıyla incelendiği çalışmada; kuruluş yıllarından günümüze kadar kalkınma süreci ile vergi gelirlerinin etkileşim içerisinde olduğu tespit edilmiştir.
İş kazaları, iş güvenliği ve telafi edici ücret farklılıkları: Türkiye uygulaması
Telafi edici ücret farklılıkları, belirli bir işte ücret ile işin riskleri, istenmeyen özellikleri ve hoşnutsuzlukları arasındaki ilişkiyi analiz eder. Bu çalışmanın ana amacı telafi edici ücret teorisinin Türkiye'deki uygulamasını incelemektir. Bu amaç doğrultusunda ilk olarak iş kazaları ve iş güvenliği tarihsel, hukuki ve istatistiksel olarak ele alınacaktır. İş kazası oranları son 40 yılda düşmesine rağmen bu oran Türkiye'de hala ciddi derecede yüksektir. Türkiye'de yüksek işsizlik oranı nedeniyle yaralanma riski için ilave ücret bulunmamaktadır. İş kazaları incelendikten sonra 2009-2015 dönemi için NACE Rev 2, 76 iki haneli endüstri verisi kullanılarak bir ücret denklemi tahmin edilecektir. Tahmin sonuçlarına göre, Türkiye'de iş kazalarının reel ücretler üzerinde pozitif ancak küçük bir etkisi olduğu görülmektedir. Reel ücretler üzerinde en önemli etkiye sahip olan değişken ise beklendiği gibi işgücü verimliliğidir. Firma büyüklüğünün ve kadın istihdam oranının reel ücretler üzerindeki etkisinin pozitif, ekonomik krizin ise negatif etkisinin olduğu görülmüştür.
Bolu ilinde kadın istihdamının önündeki engeller
Kadınların işgücüne katılımı, ekonomik büyüme ve sosyal kalkınma için önemli bir faktördür. Yüksek kadın işgücü; daha fazla verimlilik, yüksek ekonomik büyüme ve olumlu sosyal değişimler sağlar. Bununla birlikte, erkeklerin işgücüne katılımı gelişmekte olan ülkelerdeki kadınlardan daha fazladır. Kadınların işgücüne katılım oranlarının düşük olmasının temel nedenleri; yeterli iş olanağının sağlanamaması gibi ekonomik güçlükler, sosyal normlar ve kültür, evlilik, doğurganlık, kadınların ev içerisinde üstlendikleri rol, çocuk ve yaşlı bakımı, toplumun eğitim düzeyi ve kurumsal yapıdır. Türkiye'deki kadınların işgücüne katılım oranları OECD ülkeleriyle karşılaştırıldığında çok düşük olduğu görülmektedir. Bu çalışmanın amacı, düşük olan kadın işgücüne katılım oranlarının Bolu ili için temel sebeplerini araştırmaktır. Çalışma, 400 gönüllü işsiz kadın ile yapılan anket verilerine dayanmaktadır. Ampirik yöntem olarak faktör analizi kullanılmıştır. Faktör analizinin sonuçları, kadın işsizliğinin temel faktörü olarak istihdam olanaklarını göstermektedir. Diğer faktörler ise; işverenlerin talepleri, öz yetersizlik, öz saygı, yeti eksikliği, olumsuz ve dışsal koşullar, iş arama motivasyonu, toplumsal düşünce yapısı ve işgücü piyasası koşulları olarak sıralanmaktadır.
Çevresel Kuznets Eğrisinin test edilmesi: Türkiye ve küresel gelirden payı artan ülkelere yönelik panel veri analizi
Önemi hızla artan ekonomik büyüme ve çevre kavramları, günümüzde birbirini önemli seviyede etkiler durumdadır. Nitekim bu etki, bilimsel araştırmalara da konu olmuş ve bu nedenle ekonomi ve çevre ilişkisi üzerine çeşitli hipotezler geliştirilmiştir. Bu hipotezlerden biri de, araştırmanın temelini oluşturan Çevresel Kuznets Eğrisi (ÇKE) hipotezidir. Temelinde, Kuznets'in (1955) kişi başına gelir ve gelir adaletsizliği arasındaki ilişki bulunan Çevresel Kuznetsel Eğrisi kavramı ilk kez Panayotou (1993) tarafından çevre kirliliği ve ekonomik büyüme arasındaki ters U şeklindeki ilişkisini tanımlamak için kullanılmıştır. Ekonomik büyüme ve çevre kirliliği arasındaki ilişkinin bu adla adlandırılmasının nedeni, düşük seviyedeki gelirin gelir adaletsizliğini artırma eğilimine sahip olurken, yüksek seviyedeki gelirin bu adaletsizliği azaltma eğilimine girmesiyle ters U şeklini alan bir ilişkiyi ortaya koymasıdır. Küresel gelirden payı artan seçili 10 ülkede ÇKE hipotezinin geçerliliğinin test edildiği bu araştırmanın amacı, ekonomik gelişme ve çevre kirliliği faktörleri arasındaki ilişkinin analiz edilmesi ve kapsamda bu ülkelerde ÇKE hipotezinin geçerliliğinin test edilmesidir. Bu amaçla ÇKE hipotezinin analiz edilmesi için Gayrisafi Yurt İçi Hasıla (GSYH) ile karbondioksit emilimi ve elektrik tüketimi arasındaki ilişki ele alınmıştır. Analiz dört aşamadan oluşmaktadır. İlk aşamada serilerin durağanlığı panel birim kök testleri, ikinci aşamada parametreler arasında uzun dönemli ilişkinin varlığının araştırılması için panel eş bütünleşme testiyle, bu parametreler arasında nedensellik ilişkisinin araştırılması için nedensellik testi yapılmıştır. Anahtar kelimeler: Çevresel Kuznets Eğrisi, Küresel Gelirden Payı Artan Ülkeler, Panel Veri Analizi.
Davranışsal iktisat üzerine bir uygulama: Müziğin tüketim üzerindeki etkisi
Davranışsal iktisat, psikoloji ve geleneksel iktisadın birleşim noktası olarak, tüketiciler ve diğer iktisadi ajanların karar verme süreçlerini inceleyen, klasik iktisadın rasyonel birey varsayımının aksine insanların sınırlı rasyonellik yeteneğine sahip olduğunu göz önünde bulunduran bir yaklaşımdır. Bu yönüyle davranışsal iktisat, iktisadın sadece sayısal yöntemlerle analiz yapmasının sakıncaları üzerinde durarak, psikoloji ve sosyolojinin de önemini belirtir. Bu yaklaşım tüketici teorisinde de psikolojik unsurların tüketici davranışları üzerindeki önemine dikkat çeker. Bu tez çalışmasının amacı davranışsal iktisat yaklaşımı çerçevesinde müziğin tüketici davranışları üzerindeki etkisini bir uygulama ile incelemektedir. Bu yönüyle tez, Türkiye'de henüz çok fazla çalışılmayan uygulamalı davranışsal iktisat alanına katkı yapmayı hedeflemektedir. Çalışmada ilk olarak davranışsal iktisadın tarihsel süreci, daha sonraki bölümde tüketici davranışlarını etkileyen içsel ve dışsal faktörlerin neler olduğu incelenmiştir. Son bölümde ilgili literatüre değinilmiş ve klasik müzik, pop müzik ve müziğin olmadığı durumların bireyin tüketim kararını nasıl etkilendiği üzerine bir saha araştırmasına yer verilmiştir. Saha araştırmasından elde edilen veriler Kruskal Wallis Testi ile analiz edilmiştir. Test sonuçları matematiksel olarak, klasik müziğin seçilen tüm ürünlerde kişi başına düşen sipariş miktarını arttırdığını göstermektedir. Elde edilen bu sonuçların ilgili literatürle ile tutarlı olduğu gözlenmiştir. Anahtar kelimeler: Davranışsal İktisat, Tüketici Davranışları, Mağaza Atmosferi, Müzik, Kruskal Wallis Analizi
Türkiye'de orta gelir tuzağı sorunu: Çıkış yolu olarak sanayi 4.0
Dördüncü Sanayi Devrimi olarak da bilinen Sanayi 4.0, yeni üretim sistemlerini de beraberinde getirmektedir. Üretimin her safhasında dijitalleşmeyi ön planda tutan bu yeni akıllı üretim anlayışı, büyümenin sınırlarına ulaşan ülkelere yeni bir ufuk açmaktadır. Bu yeni akıllı üretim sistemi; Orta Gelir Tuzağı'na yakalanan Türkiye gibi gelişmekte olan bir ülkenin, yüksek gelirli ülkeler seviyesine erişebilmesinde önemli bir rol üstlenecektir. Orta Gelir Tuzağı'na yakalanan ülkeler yani kişi başına düşen milli gelirleri belli düzeyde kalan ve uzun yıllar bu seviyeyi geçemeyen ülkeler, Orta Gelir Tuzağı'ndan çıkmanın yolunu bu yeni üretim anlayışını içselleştirerek büyümeyi gerçekleştirmekte bulmaktadırlar. Bunun da gerçekleşebilmesi, yenilik ekonomisinin yaşama geçirilmesiyle mümkün olabilmektedir. Yenilik ekonomisi sürecinde ise Ar-Ge ve eğitimli/nitelikli işgücü arzının önemi, yeni teknolojilerin ekonomiye kazandırılması noktasında önemli bir üstünlük sağlayacaktır. Büyümenin sürdürülebilmesi, yüksek katma değerli ürünlerin ileri teknolojiye dayalı olarak üretildiği yani yenilikler sonucu verimlilik artışının sağlanıp dış ticarette rekabet gücünün elde edilebileceği bir ekonomide söz konusu olabilecektir. Bu çalışmada, Türkiye'nin Sanayi 4.0'ın getirdiği yenilikçi üretim anlayışını benimsemesi durumunda, Orta Gelir Tuzağı sorunu için bir çıkış yolu olup olamayacağı hususu, açıklamalar ve veriler eşliğinde incelenecektir. Anahtar Sözcükler: Orta Gelir Tuzağı, Endüstri 4.0, Dicle Üniversitesi, Dördüncü Sanayi Devrimi, Sanayi 4.0, Türkiye Ekonomisi, 3B Yazıcı, Yapay Zeka, Akıllı Üretim Sistemi
COVID-19 sürecinde sanal paralar: Bitcoin üzerine bir inceleme
Bu çalışma, tüm dünyayı derinden etkileyen Covid-19 küresel pandemi döneminde yazılmıştır. Çalışmanın asıl kaynağı da küresel pandemi olmuştur. Çünkü bu salgın hastalık dünyanın sosyal ve ekonomik olarak tüm düzenini değiştirmiştir. Hastalığın yayılma hızını düşürmek ve ölümleri azaltabilmek için ülkeler belli başlı önlemler almış ve ilk yaptırımları giriş-çıkışları kapatarak, sokağa çıkma yasaklarını başlatmak şeklinde olmuştur. Evden çalışma sistemine geçilmiş, eğitim-öğretim hayatı online olarak devam etmiştir. Alışverişler internet üzerinden yapılmaya başlanmıştır. Kısacası Covid-19 küresel pandemisi hayatımızı daha teknolojik bir yapı üzerine oturtmuştur. Bu süreçte ekonomiye belirsizlik hâkim olmuştur. Bu dönemde yatırımcıların iştahını ölçen VIX ( Volatility Endex) korku endeksinin 30'ların üzerinde seyretmesi piyasadaki korku ve belirsizliğin önemini göstermektedir. İnsanlar piyasalara güvenmediği için harcama yapmaktan çekinmişlerdir. Bazı insanlar ellerindeki parayı sağlam liman olarak gördükleri kaynaklara yatırım yapmayı tercih ederken, bazılarının bu alışkanlığı da değişmiştir. Bir kriz esnasında ortaya çıkmış olan Bitcoin, yine bir kriz esnasında aşırı değerlenmiştir. Alışkanlığı değişen kesim, merkezi olmayan, aracısız ve maliyetsiz olan kripto paraya yatırım yapmaya başlamıştır. Değeri bu dönemde aşırı artmış olan Bitcoin, Covid-19 pandemisi ile birlikte dünya gündemine oturmuştur. Büyük şirketler, çok zengin tanınmış insanlar Bitcoin'e yatırım yapmaya başlamışlardır. Küreselleşmenin en büyük göstergelerinden biri olan sosyal medyalar sayesinde bu dönemde birçok insan Bitcoin ile tanışmıştır. Bitcoin büyük bir devrimdir ancak Bitcoin'in altındaki dev teknoloji Blokzincir teknolojisidir. Bitcoin'in güvenliği ve işleyişi Blokzincir teknolojisi sayesinde sürdürülmektedir. Bitcoin'in nasıl işlediğini anlamak için öncelikle Blokzincir teknolojisine hâkim olmak gerekmektedir. Bu çalışmanın amacı; Covid-19 pandemisi ve bu pandeminin yarattığı korku ve belirsizlik ortamını ölçen VIX endeksi ile Bitcoin arasında nasıl bir ilişki olduğunu ortaya koymaktır. Bağımlı değişken Bitcoin'in günlük oranları, bağımsız değişken olan VIX endeksinin günlük değişim oranları ve Covid-19 günlük ölüm oranlarının 1 Ocak 2020 ile 15 Haziran 2021 tarihine kadar olan zaman serisi analizi yapılmıştır. Bunun için En Küçük Kareler Yöntemi uygulanmıştır. En küçük kareler yöntemi çerçevesinde modeldeki değişkenlerin farklı analizleri yapılarak aralarındaki ilişki açıklanmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Covid-19, Bitcoin, VIX endeksi, Blokzincir Teknolojisi, Kripto Para
Kümelenme ve kentsel kalkınma arasındaki ilişki: Gaziantep halı sektörü örneği
Son zamanlarda ekonomik kalkınmayı gerçekleştirebilmenin yolunun bölgesel daha da özelde kentsel düzeyde uygulanan bazı politikalardan geçtiği oldukça revaçta olan bir konudur. Bu politikalardan en göze çarpanı ise kümelenme modeli olarak karşımıza çıkmaktadır. Gerek kentsel gerek genel ekonomik kalkınmayı gerçekleştirmek suretiyle küresel alanda rekabet edebilmenin mekânsal uygulamaların yansımasıyla olacağı vurgulanmaktadır. Diğer bir deyişle, belirli bir ekonomik coğrafyada kolektif bir bilinçle yığılmalar oluşturan sektörlerin başarısı kentsel ve daha geniş düzeyde kalkınmanın temelini oluşturmaktadır. Kümelenme ve kümelenmenin kentsel kalkınmaya olan etkisi bağlamında genel kalkınmanın yolu, kümelenme oluşumuna bağlı yerel kalkınmadan geçtiği şeklinde mekânsal bir ölçek haline dönüşmektedir. Ekonomik faaliyetlerin belirli bir alanda kümelenmesi, kentlerin kalkınması ve bunu sürdürebilmesi bakımından en önemli unsurlardan birisidir. Bu çalışma, kentsel kalkınmada kümelenme modelinin faydasını ve Gaziantep özelinde kümelenmiş halı sektörünün kentin kalkınmasına nasıl katkıda bulunduğunu tespit etmeye çalışmaktadır.
Avrupa Birliği'ne katılım sürecinde ilk beş merkezi ve Doğu Avrupa ülkesi ile Türkiye'de cam endüstrilerinin karşılaştırılması
312 ÖZET Dünya cam endüstrisi üretimi temelde birkaç büyük üretici firma tarafından gerçekleştirifmektedir ve bu firmaların Dünya toplam cam üretimi içindeki payları %70'leri bulmaktadır. Ürün gruplarına göre söz konusu üretici firmalar ise şöyledir: Düz camda Fransa'da Saint Gobain, İngiltere'de Pilkington, Japonya'da Asahi ve ABD'nde Guardian, cam ev eşyasında; Fransa'da Durand, İtalya'da Bormioli Rocco, ABD'nde Libbey ve Türkiye'de Paşabahçe. Önde gelen cam ambalaj üreticileri ise Fransa'da Saint Gobain, ABD'nde Owens Illinois ve Kanada'da Consumers'dır. ABD'nde Owens Corning ve PPG ile Fransa'da Saint Gobain Dünya'daki en büyük cam lifleri üreticileridir. Cam sektörünün temel olarak, beş ana gruptan oluştuğu söylenebilir. Bunlar; düz cam grubu, cam ambalaj grubu, cam ev eşyası grubu, cam lifleri grubu ve cam yünü, cam çubuk boru, aydınlatma mekanizmaları, teknik cam gibi ürünlerden oluşan diğer cam ürünleridir. Cam üretiminin temel hammaddeleri ise; kuvars kumu, kireç, dolomit ve sodadır. Cam sektörünün ürün grupları itibariyle ilişki içinde olduğu en önemli sektörler; düz cam için inşaat ve otomotiv, cam ambalaj içinse gıda ve meşrubat endüstrileridir. Bugün Dünya yıllık cam üretimi yaklaşık 110 milyon ton olup bunun % 53.4' ü cam ambalaj (sınai kaplar), % 28.6'sı düz cam, % 4.6'sı cam ev eşyası, % 2'si cam lifi ve % 1 1.4'ü de diğer alt gruplara aittir. 1980'li yılların ortalarından sonra gerçekleştirilen teknolojik dönüşüm, sonrasında Avrupa Birliği (AB) cam endüstrisi, Dünya'da modern, verimli ve rekabetçi hale gelmiştir. Dünya cam endüstrisi kurulu kapasitesinin yaklaşık %30'una sahip olan AB, gerek üretim gerekse de tüketim açısından Dünya'nın en büyük cam piyasasına sahiptir.313 Özellikle 1990'lardan sonra AB'nin önemli cam firmaları tarafından Merkezî ve Doğu Avrupa ülkelerine (MDAÜ) yapılan yatırımlar -Glaverbel'in Çek Cumhuriyetinde, Guardian'ın Macaristan'da, Pilkington ve Saint Gobain'in Polonya'da- bu ülkelerde cam endüstrisi açısından önemli gelişmeler yaşanmasına neden olmuştur. Buna ilaveten, sahip oldukları düşük işgücü maliyetleri ve AB piyasalarına yakınlıkları da, AB'nin bu ülkelerden yaptığı ithalatın giderek artmasına neden olmuştur. Gerek cam üretim kapasitesi, gerekse de AB ile gerçekleştirilen dış ticaret rakamları açısından öne çıkan ülkeler ise; Çek Cumhuriyeti, Polonya ve Macaristan'dır. Türkiye'de ise cam sektörü, yılda 1,9 milyon tondan fazla üretim yapabilecek bir kapasiteye sahiptir. Türk cam endüstrisi 2002'de gerçekleştirdiği 1,6 milyon ton üretiminin yaklaşık üçte birini, 140'dan fazla ülkeye ihraç etmiştir. Sektörde en önemli ürün grupları ise düz cam, cam ambalaj ve cam ev eşyasıdır. Dünyanın en büyük cam ev eşyası ihracatçısı konumunda olan AB özellikle MDAÜ'nden gelen yoğun bir rekabetle karşı karşıyadır. Bu ürün grubunda AB'nin Birlik dışından ithalatının en büyük kaynağı Türkiye'dir ve onu Çek Cumhuriyeti ve Polonya takip etmektedir. Aynı zamanda Türkiye ve bu ülkenin, AB'nin toplam işlenmemiş düz cam ithalatında da önemli bir paylan bulunmaktadır. Bu kapsamda çalışmanın esas amacı, Birliğin toplam cam ürünleri ithalatında en ön sıralarda gelen Türkiye, Çek Cumhuriyeti, Polonya ve Macaristan'ın rekabet gücü yüksek olan cam alt ürün gruplarının istatistiksel bir yöntem olan Temel Bileşenler Analizi ile belirlenmesidir. Analiz sonucunda AB piyasasında, Türkiye ve bu üç ülke arasında özelikle cam ev eşyası ve işlenmemiş düz cam alt ürün gruplarında yoğun bir rekabetin söz konusu olduğu görülmüştür.
Finansal krizlerin bankacılık sektörü üzerindeki etkileri ve yeniden yapılandırma çalışmaları
242 ÖZET 1929 Bunalımı'nın ardından finansal krizlerin önlenmesine yönelik çeşitli modeller geliştirilmiştir. Geliştirilen bu modeller dünya ekonomisinin istikrar kazanmasına yardımcı olmuştur. Ancak liberalleşmenin etkisiyle birlikte özellikle 1990'lı yıllardan itibaren mali yapıları yetersiz olan ülkeler krizler ile karşı karşıya gelmişlerdir. Globalleşme ile birlikte ortaya çıkan krizlerin yayılma özelliği ciddi bir tehdit unsuru olmuştur. İstikrarsız makro ekonomik yapı ve finansal yapıdaki zayıflıklar finansal krizlere yol açan başlıca etkenlerdir. Bunun dışında dış ticaret hadlerindeki değişimler, dünya faiz oranlarındaki değişimlerin de krizler oluşumunda etkisi bulunmaktadır. Krizler, faiz oranlarındaki hızlı yükseliş, menkul kıymet piyasalarındaki ani düşüş, dövize yönelik spekülatif saldırılar, bankacılık sisteminden hızlı mevduat çekilişleri ve banka bilançoların aktif kalitesinde büyük bozulmalar gibi sinyalllerle başlayabilmektedir. 1990'lı yıllardan itibaren gelişmekte olan ülkelerde yaşanan finansal krizler arasında benzerliklerin olduğu görülmektedir. Güneydoğu Asya, Meksika, Arjantin ve Türkiye'de yaşanan krizlerde aşırı değerlenmiş döviz kuru ile birlikte cari açıkların giderek artması etkili olmuştur. Meydana gelen bu krizler, IMF destekli programların başarısı hakkında kuşkular yaratmıştır. Finansal krizlerin oluşumunda bankacılık sistemindeki aksaklıkların da büyük bir payı bulunmaktadır. Kriz sonrası süreçte varolan sorunlar daha da büyüyerek sisteme büyük zararlar vermektedir. Kasım 2000 ve Şubat 2001 'de ülkemizde yaşanan krizlerinin bankacılık sistemi üzerinde son derece olumsuz etkileri olmuştur.. Bankacılık sistemi kriz sürecinde büyük faiz ve kur riskleri ile karşı karşıya kalmıştır. Ortaya çıkan dönem zararları özsermayelerin önemli ölçüde erimesine neden olmuştur. Kriz sonrasında bankalar piyasalarda istikrar sağlanana değin kredi arzlarını sınırlandırdıkları243 için, kredilerin toplam aktifler içerisindeki payı düşmeye başlamıştır. Ayrıca reel kesimde meydana gelen sorunlar firmaların ödeme gücünü düşürdüğünden takipteki kredilerin toplam krediler içerisindeki payı da giderek yükselmiştir. Tüm bu gelişmeler sistemin karlılık performasının daha da düşmesine neden olmuştur. Krizlerin ardından, Mayıs 2001'de bankacılık sisteminin karlılık performasını ve finansal yapısını iyileştirmek amacıyla BDDK tarafından "Bankacılık Yeniden Yapılandırma Çalışmaları" başlatılmıştır. Söz konusu çalışmalar kamu bankalarının yeniden yapılandırılması, TMSF bünyesindeki bankaların çözümlenmesi, özel bankaların sağlıklı bir yapıya kavuşturulması üzerine kurulmuştur. Uygulanan program sermaye yeterliliğinde ve karlılık performasında görülen iyileşmeler ile sistem üzerinde olumlu etkiler yaratmıştır. Ancak bu çalışmalar kamuya oldukça yüksek maliyetler yüklemiştir. Yeniden yapılandırma çalışmalarının başarılı olabilmesi için birinci şart makro ekonomik ve siyasi istikrarın sağlanmasıdır. Bu nedenle sistemin sorunlarına kaynaklık eden nedenleri tam olarak tespit etmeden, sadece bankacılık sistemine yönelik yapısal düzenlemelerin yapılması yeterli olmamaktadır. Yürütülen çalışmalarının başarılı sonuçlar üretebilmesi için sektörün sorunlarının doğru bir şekilde tespit edildikten sonra gerekli düzenlemelerin makro ekonomik ve siyasi istikrar ile birlikte kararlılık içerisinde uygulanması gerekmektedir.
Türkiye ekonomisinde sosyal güvenlik sisteminin yeri ve önemi
ÖZET Araştırmanın konusu "Türkiye Ekonomisi'nde Sosyal Güvenlik Sisteminin Yeri ve Önemi" şeklinde belirlenmekle birlikte Türk Sosyal Güvenlik Sistemi'nde yeni eğilimlere de yer verilmiştir. Sosyal güvenlik kavramının tarihçesi, Türkiye'deki gelişimi, finansman kaynaklan, finansman yöntemleri ve yaşanan dar boğazlardan çıkış yolları üzerinde durulmuştur. Ayrıca sosyal güvenlik sisteminin ekonomik etkileri, detaylı bir şekilde incelenmiş, sosyal güvenliğin ekonomideki olası olumsuz etkilerini yok etmek için alınması gereken önlemler tartışılmıştır. Çalışmanın diğer bölümünde özel emeklilik sistemleri ve fonları hakkında bilgi verilmiş, bu sistemlerin dünyadaki uygulamaları ve etkileri üzerinde durulmuştur. Dünya'da gelişmiş ülkelerin çoğu ve gelişmekte olan' ülkelerin bazıları, sosyal güvenlik sorunlarından çıkış yolunu özel emeklilik modellerinde yakalamıştır. Bu bilgi ışığında, Türkiye'de 7 Ekim 2001 tarihinde yürürlüğe giren 4362 sayılı "Bireysel Emeklilik Yasası" nın sosyal güvenlik sitemindeki yeri ve önemi araştırılmış, yasanın sağlayacağı avantajlar ve diğer ülke uygulamaları incelenmiştir.
The impact of foreign direct investment on economic growth: Iraq case study for the period (2004-2019)
The main aim of this study was to investigate and estimate the impact of foreign direct investment (FDI) on Iraqi economic growth that depending on data from 2004 to 2019. We determined Gross domestic product (GDP), an alternative to economic growth as a dependent variable. FDI inflows, and Oil Revenue are independent variables of this study obtained from World Bank various database resources. According to this research, the low-level FDI to GDP ratio for our study period is just 1.12% in 2012, a very modest ratio. FDI inflows grew dramatically with the passage of the Investment Law of 2006. In Iraq's economy, the oil and gas industry contributes the most to the government's budget. In addition, numerous tests such as unit root are used to evaluate GDP, FDI, and Oil Revenue, which are all stationary at the first difference and significant at 5%. The Johansen Cointegration tests were performed to examine the relationship between GDP, FDI, and Oil Revenue. We found that all variables are cointegrated, with a P-Value of 0.0001, indicating that the variables have a long-run relationship. Another finding according to least-squares revealed that the prob f-statistic 0.002516 was significant at 5% or lower, indicating that FDI and oil revenue have a positive impact on economic growth.
Ticari bankalarda risk yönetimi ve sermaye yeterliliği
ÖZET Globalleşme, sermayenin serbest dolaşımının üzerindeki engellerin azalması, gelişen teknoloji, yaratılan yeni finansal ürünlerle birlikte bankacılık sektörünün içinde bulunduğu finans sektörünün uluslararası ve ulusal alanda karşılaştığı ve yönetmek zorunda olduğu riskler sürekli artmakta ve çeşitlenmektedir. Artan ve çeşitlenen bu risklerin tanımlanması, ölçülmesi ve kontrolü şeklinde özetlenebilecek olan risk yönetim süreci de sektör için önemli bir konu haline gelmiştir. Çünkü son yıllarda ulusal ve uluslararası finans piyasasında meydana gelen krizlerin birçoğunun nedeni olarak, etkin bir risk yönetim sisteminin bulunmayışı gösterilmektedir. Bu nedenle konu yalnızca bankaları değil, ulusal ve uluslararası finansal piyasalardaki tüm aktörleri ve aynı zamanda düzenleyici ve denetleyici kurumları da çok yakından ilgilendirmektedir. Başta Basel Komite olmak üzere uluslararası düzenleyiciler, hem bilanço içi hem de bilanço dışı faaliyetlerden kaynaklanan risklerin bir sistem dahilinde ölçülerek, bu konuda gerekli tedbirlerin alınması amacıyla, yoğun olarak çalışmaktadırlar. Türkiye'de yaşanan gelişmeler de, buna parelellik göstermektedir. Enflasyonu düşürme ve kamu borçlanma gereksiniminin azaltılması politikası ve uluslararası ve ulusal alanda yaşanan krizlerin sonucu olarak, Türkiye'deki bankalar daha az kârlı ve daha çok riskli bir rekabet ortamındadırlar. Artık bankaların, işletme olarak sürekliliklerini ve kârlılıklarını korumak için azami gayret sarfetmeleri gerekmektedir. Bu nedenlerle de, risk yönetimi ve sermaye yeterliliği daha bir önemli ve zorunlu hale gelmiştir. Ancak bankaların sıradan bir işletme olmadığı, ekonomik sistemin tamamını etkileyen ekonomik birimler olduğu da dikkate alınırsa, konunun yalnızca bir işletme politikasına indirgenemeyeceği görülür. Nitekim, son dönemlerde, Türkiye'de bankacılık sektöründe yapılan yasal ve yapısal düzenlemelerle, iç denetim, etkin risk yönetimi ve sermaye yeterliliği konularında uyulması zorunlu yeni şartlar ve düzenlemeler getirilmiş olması konunun yapısal, diğer bir deyişle sistematik boyutunun da dikkate alındığını göstermektedir.Bu nedenle, "Ticari Bankalarda Risk Yönetimi ve Sermaye Yeterliliği" isimli bu tez çalışmasının yapılmasındaki temel amaç, bu risk unsurlarının neler olduğu ya da olabileceği, ölçümüne yönelik çabalar, kontrolü ve yönetilmesi için kullanılabilecek yöntemler konusunda bilgi vermek ve bu konuda bir inceleme sunmaktır. Çalışma üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde bankacılık sektörünün karşılaştığı risklerin neler olduğu kısaca ele alınmaya çalışılmıştır. Bankacılıkta karşılaşılan riskler çok ve karmaşıktır. Bu nedenle burada Basel Komite'nin kabul ettiği belli başlı riskler olan kredi riski, piyasa riski, likidite riski, operasyonel risk, yasal risk ve itibar riski temel alınmıştır. Ancak ülke riski ve transfer riski hariç tutulmuştur. ikinci bölüm risk yönetimi ve tekniklerine ayrılmıştır. Bu bölümde, önce finansal risklerin ölçümü konusu ele alınarak, Value at Risk ölçüm yöntemleri incelenmiştir. Daha sonra birinci bölümde tanımlanan belli başlı risklerin yönetimi tek tek alt başlıklar halinde ele alınmıştır. Bankalar, maruz kalabilecekleri risklerden kendilerini korumak amacıyla, yeterli sermayeye ihtiyaç duymaktadırlar. Sermaye yeterliliğini sağlamak risk yönetiminde önemli bir araçtır. Bu doğrultuda 2. Bölümün son kısmı sermaye yeterliliğine ayrılmıştır. Son bölümde ise Türkiye'de bankacılık sektöründe risk yönetimi süreci ve uygulamaları, Türk bankacılık sektöründe yaşanan gelişmeler ve sektörün yapısı ile paralellikler kurularak değerlendirilmiştir. Amaç sektörde risk yönetimi konusunda bugün gelinen noktaya nasıl gelindiğini ve bu konuda uluslararası alanda yaşanan gelişmelerin ve yapılan çalışmaların ne kadar katkısı olduğuna kısmen de olsa dikkati çekmektir. Çalışma, her üç bölümde elde edilen bulgular ve yapılan tespitlerin değerlendirildiği bir sonuç yazısıyla bitmektedir.
Sanat sektöründe kadın işgücünün konumu: Ankara Devlet Opera ve Balesi çerçevesinde bir araştırma
136 ÖZET Sanat sektörü, hizmetler sektörü içinde daha marjinal bir alandır. Sanat sektörü, çok geniş bir alanı kapsadığı için, çalışmamız Ankara Devlet Opera ve Balesi üzerinde temellendirilmiştir. Bu sektörde çalışan kadınlar bir dizi sorunla karşı karşıyadır. Şöyle ki, çalışma yaşamında kadınların genelde karşılaştığı sorunların yanı sıra, kurumdaki kendine özgü çalışma koşulları kadınlar üzerinde ek baskılara neden olabilmektedir. Ankara Devlet Opera ve Balesi'nde yaptığımız ön inceleme ve daha sonra yaptığımız mülakatlar birbiriyle uyum içindedir. Kurumun üst düzey yönetiminde belirgin bir ayrımcılık göze çarpmaktadır. Ayrıca, yine yatay ve dikey ayrışma durumu da oluşmaktadır. Çalışma bezerlikler taşıdığı için, sadece bale bölümü üzerinde yoğunlaşmıştır. Burada, görüşülen kadın ve erkek çalışanlarla yaptığımız gözlemleri genel olarak şöyle toparlayabiliriz: Kadınların, iş yaşamında karşılaştıkları en büyük zorluk, çalışma saatlerinin çok yoğun olması nedeniyle, ev yaşantılarında (özel alanda) zorluk yaşamalarıdır. Anne olurken zorlayıcı en büyük etken ise, kilo alıp- verme sorunu nedeniyle bir ikilem içinde düşmeleridir. Ya erken yaşta anne olmayı seçmek ya da anneliği aktif bale yaşamı bırakıldıktan sonraya ertelemek zorunda kalmaktadırlar. Kurumda çalışan kadın işgücünün konumunu açıklama temelinde, neo- klasik beşeri sermaye teorisi ve feminist iktisadın ayrımcılık ile ilgili argümanları anlamlı sonuçlara ulaşılmasına imkan verdikleri için, bu iki kuram ağırlıklı olarak irdelenmiştir. Özellikle üst kademe yöneticiliklerde,137 kadınlara karşı neo- klasik teorinin iddia ettiği şekilde, kadınların beşeri sermayelerinin düşük olduğu düşünülerek ve/veya feminist iktisadın, argümanlarında yer alan kadınların toplumsal cinsiyetleri gereği ev ve annelik sorumluluklarını ön planda tutmaları bu kurumda kadınların erkeklere görece daha az avantajlı (ikincil) konuma yerleştirilmelerine neden olabilmektedir. Her ne kadar üst düzey yönetime başlangıç yıllarında eşit sayıda kadın- erkek getirildiyse de, uzun yıllardır kadınların bu göreve atanmaması ilgi çekici bir durumdur. Tüm bunlarla birlikte, kurumdaki kadın işgücünün konumu bağlamında genel yapıdan çok fazla soyutlanamayan bir takım sinyaller verse de ADOB'u, çalışma yaşamında kadınların karşılaştıkları toplumsal cinsiyetçi ayrımcı davranışlar temelindeki sorunların minimuma indiği kurumlardan birisi olarak nitelemek yanlış olmayacaktır.
Dış ticaretin ekonomik büyüme üzerine etkileri
130 DIŞ TİCARETİN EKONOMİK BUYUME ÜZERİNE ETKİLERİ ÖZET Tez çalışması dört ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm "Ekonomik Büyüme Teorileri" başlığı altında oluşturulmuştur. Bu bölümde kalkınma ve büyüme terimlerinin iktisadi tanımı yapılmış ve aralarındaki iktisadi bağlantı analiz edilmiştir. Konu ile ilgili çeşitli iktisatçıların görüşlerine yer verilerek kalkınmanın büyümeyi kapsadığı, birbiri yerine kullanılabileceği vurgulanmıştır. Daha sonra reel büyümenin kaynakları incelenmiş ve büyüme teorileri üzerinde durulmuştur. Tezin ikinci bölümü "Dış Ticaret ve Büyüme İlişkisinde Teorik ve Ampirik Yaklaşımlar" ana başlığı ile işlenmiştir. Bölümün başlarında dış ticaret teorilerine genel olarak yer verilmiştir. Daha sonra dış ticaret; ithalat ve ihracat olarak incelenerek, büyümeye olan olası etkileri araştırılmıştır. Stratejik büyüme-kalkınma kavramları tanımlanarak, ithal ikameci ve dışa dönük kalkınma modelleri incelenmiş, dünyanın çeşitli ülkelerinin yaşadığı deneyimler ve teorik yaklaşımlar ele alınmıştır. Bu bölümde dışa açıklık tanımı yapılarak üçüncü bölümde değinilen teorik modellerin anlaşılmasının kolaylaştırılması amaçlanmıştır. Dış ticaretin etkileşim içinde olduğu değişkenler incelenerek, küresel ekonomide büyümeye olası etkilerine değinilmiştir. Üçüncü bölüm "Dış Ticaret ve Büyüme İlişkisinde Teorik Modeller" başlığı ile belli başlı teorisyenlerin modelleri ayrıntılı olarak incelenmiştir. Anlatılan teorik çalışmalarda dış ticaretin ekonomik büyümeye olumlu etki yaptığı vurgulanmakta ve iddia ispatlanmaktadır. Türkiye'nin 2000-2004 yıllarında yaşamış olduğu ekonomik deneyimler, teorik çalışmaları destekler nitelikte açıklanarak iddia pekiştiril miştir. Tezin dördüncü bölümünde dış ticaretin ekonomik büyümeyi artırdığı önermesi VAR modellemesi Türkiye üzerine uygulanmıştır.
Güneydoğu Avrupa ülkelerinde iktisadi dönüşüm süreçleri: Bulgaristan ve Romanya örnekleri
196 ÖZET "İktisadi dönüşüm" kavramı, eskiden merkezi planlı ekonomi sistemine sahip olup, günümüzde piyasa ekonomilerini oluşturmaya çalışan ülkeler için kullanılmaktadır. Birçok iktisatçı iktisadi dönüşümün kolayca tamamlanacağına inanmış, ancak uygulamadan çıkan sonuçlar bu sürecin oldukça sancılı olduğunu ortaya koymuştur. Günümüzde bazı eski merkezi planlı ülkeler iktisadi dönüşüm konusunda önemli aşamalar katetmiş iken, diğerleri oldukça geride kalmaktadır. Güneydoğu Avrupa ülkelerinden özellikle Batı Balkanlar yapılması gereken reformları önemli ölçüde geciktirmişlerdir. Bu ülkeler 1990'h yıllarda savaş serüvenleri ve iç çatışmalar ile meşgul olurken, Bulgaristan ve Romanya kendini önemli ölçüde reform etmeyi başarmıştır. Uzun süre değişik imparatorlukların bir parçası olarak yaşamış olan Güneydoğu Avrupa, günümüzde de barış ve güvenliğini etkileyen gelişmelere gebedir. Bu durum, özellikle Batı Balkan ülkelerindeki iktisadi dönüşüm sürecine olumsuz etki yapmaktadır. Aslına bakılırsa, Bulgaristan ve Romanya'daki reform süreci de 1996 yılına kadar önemli ölçüde geciktirilmiştir. Bu yüzden her iki ülke de reform konusunda Orta Avrupa ve Baltık ülkelerinin gerisinde kalmıştır. Reformların geciktirilmiş olması aynı zamanda bu ülkelerdeki makroekonomik istikrarsızlıkların da temelini oluşturmuştur. İktisadi dönüşüm sürecinin başında Bulgaristan şok terapiyi, Romanya ise aşamalı stratejiyi benimsemiştir. Ne var iki her iki ülke de benimsediği istikrar programlarına pek fazla uymamış ve genel olarak birbiriyle çelişen politikalar izlemiştir. Örneğin, hiperenflasyonla mücadele çerçevesinde bir taraftan sıkı para politikaları izlenmiş, diğer taraftan kayıpla çalışan şirketlerin ayakta tutulması maksadıyla genişletici maliye politikalarına yer verilmiştir. Özellikle eski197 komünist partilerin bir uzantısı olan siyasi partilerin iktidar dönemlerinde, bu tarz tutarsız politikalara daha çok yer verilmiştir. 1997 yılından itibaren hem Bulgaristan, hem de Romanya reformlara daha çok yer vermeye başlamıştır. Bulgaristan'ın bu konuda daha başarılı olduğu ortadadır. İşsizlik oranı yüksek kalmaya devam ediyor olması hariç, son birkaç yıldan beri makroekonomik istikrarını korumaya başarmış olan Bulgaristan, 2002 yılının sonlarında "işlevsel piyasa ekonomisi" statüsünü kazanmıştır. Diğer taraftan Romanya böyle bir statüye sahip olamadığı gibi, makroekonomik istikrara da henüz tam anlamıyla kavuşmuş değildir. Her iki ülke de özelleştirme sürecinin sonlarına yaklaşmış iken, bazı yasal reformlar konusunda hala sıkıntı yaşanmaktadır. Ayrıca her iki ülkenin finansal sistemleri de yeterince gelişememiştir. Ekonominin daha çok büyümesi için diğerleri arasında finansal sistem de geliştirilmelidir. Bölgesel işbirliği ve AB ile entegrasyon da bu ülkelerin daha çok büyümesine zemin oluşturacaktır. 2007 veya 2008'de Bulgaristan ve Romanya'nın AB üyeliğine kabul edilmesiyle, bu ülkelerin iktisadi dönüşümünün sembolik olarak da tamamlanmış olacağı söylenebilir. Ancak söz konusu ülkelerdeki refah seviyesinin yükselmesi için, ekonomi alanında daha çok çabanın sarfedilmesi gerekecektir.
Küreselleşmenin Türkiye ekonomisinin büyümesine etkileri -İhracatın ekonomik büyümeye etkisi -
oz Stratejik dış ticaret politikaları ve içsel ekonomik büyüme teorisi ekonomi literatüründe büyümeye ilişkin yeni teoriler olarak yer almışlardır. Stratejik dış ticaret politikaları, uluslararası piyasalarda eksik rekabet koşullarının varlığı halinde, belirli sektörlerde uygulanan yatırım ve ihracat teşvikleri yoluyla bu sektörlerde yatırımın karlı kılınması esasına dayandırılmaktadır. İçsel ekonomik büyüme teorisi ise üretim sürecinde teknolojik yenilik yoluyla sağlanan verim artışıyla açıklanmaktadır. Son on yılda finans sektörü ve dış ticarette artan serbestiyet oranları, ekonomilerin uluslararası düzeyde bütünleşme sürecini etkilerken, ekonomik büyümenin koşullarını da değiştirmektedir. Türkiye ekonomisi büyüme teorileri varsayımları da dikkate alınarak, küresel ekonomideki liberaiizasyon sürecinden nasıl etkilenmiştir. Serbest ticaretin temel öngörüsü, gelişmekte olan ülkelerin büyüyen piyasa koşullarından olumlu etkilenecekleri varsayımıdır. 1980'li yılların başından itibaren uygulamaya konulan ihracata dayalı sanayileşme ve serbest dış ticaret politikaları Türkiye'nin ekonomik büyümesini olumlu etkiledi mi. Çalışmamızın teme! konusu bu sorunun araştırılmasıdır. Hükümetlerin uluslararası ekonomik bütünleşmeye dönük liberaiizasyon politikaları Türkiye'nin ekonomik büyümesine katkı yaptı mı veya bu yönde istenilen katkı sağlanmadıysa daha yüksek oranlı ekonomik büyümenin önündeki temel engeller ve kısıtlar neler olmuştur. Türkiye imalat sanayiinin üretim ve ihracat alanındaki gelişmelerine ekonomik büyüme ile ilişkisi açısından bakıldığında; ihracat teşviklerinin yoğun olarak uygulandığı 1981-1989 dönemindeki ihracat artış oranının 1990-1999 dönemine göre daha yüksek olduğu görülmektedir. 1990 sonrası dönemde Türk imalat sanayiinin temel sorunu, özkaynak oranında, yatırım ve ileri teknoloji ürünü ihracatını olumsuz yönde etkileyecek ölçüdeki azalış olmuştur. Diğer taraftan, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarında istenilen düzeye ulaşılamamakla birlikte, özellikle AB ile yapılan Gümrük Birliği uygulamasından sonra küresel bazdaki ekonomik bütünleşme yolunda iierlendiği görülmektedir.
Temel gelir eşitsizliğe bir çözüm getirebilir mi?
Günümüzde gerek ülke içinde gerekse ülkeler arasındaki eşitsiz bölüşüm ilişkileri bireyleri ve toplumları ekonomik ve sosyal açıdan önemli bir şekilde etkilemektedir. İstatistikler 1970-1980'lerden itibaren eşitsizliğin dikkat çekici bir şekilde arttığını göstermektedir. Eşitsizliğin bu denli artmasında uygulanan neoliberal politikaların ve bu bağlamda kamu harcamalarının azaltılmasının etkisi büyüktür. Bunun yanı sıra, gelecekte içinde bulunduğumuz dördüncü sanayi devriminin bir sonucu olarak üretim sürecinde bilgisayar teknolojisinden çok yoğun bir şekilde yararlanılacağı; bu durumun emek gücüne duyulan ihtiyacı azaltarak işsizliği artıracağı beklenmektedir. Bu durumun mevcut eşitsizlik problemini çok daha ciddi hale getireceği düşünülmektedir. Dünya çapında artan eşitsizliklere dair birçok çözüm önerisi öne sürülmüştür. Bunlardan birisi de Temel Gelir projesidir. Temel gelir bireylere herhangi bir koşul aranmaksızın yapılan nakit gelir ödemesi olarak tanımlanabilir. Bu tezin ana amacı diğer sosyal politika biçimlerinden pek çok yönüyle farklı olan temel gelirin Dünya genelindeki eşitsizliğin azaltılması açısından bir çözüm olup olmayacağını tartışmaktır. Eşitsizliği ortadan kaldıracak politika önerilerini tartışmadan önce bölüşüm ilişkilerinin belirleyenlerinin iyi tanımlanması gerekir. Bu nedenle, bu tezde öncelikle iktisadi düşünce tarihi ekseninde bölüşüm ve gelir dağılımı ile ilgili tartışmalara değinilmiş ve tarihsel açıdan eşitsizliğin gelişimi irdelenmiştir. Bu incelemeler ışığında Temel Gelir projesinin tarihsel kökeni, iddiaları, projeye yönelik eleştiriler, literatürdeki tartışmalar ve uygulama örnekleri üzerinden Temel Gelir projesinin eşitsizlik sorunun azaltılmasında işlevsel olup olmadığı tartışılmıştır. Tartışmalar neticesinde Temel Gelir projesinin diğer sosyal yardım biçimleriyle tamamlayıcı şekilde hayata geçirildiği takdirde daha işlevli olacağı aksi durumda eşitsizlik sorununun çözümünde tek başına yetersiz kalacağı vurgulanmıştır.
Türkiye-IMF ilişkileri (1990-2001)
Turkey has implemented stabilization programs, aiming at eliminating ups and downs in financial and real sectors of its economy since many years. Main reasons of inducing Turkey to implement the stabilitization programs are: (i) chronic inflation lasting 25 years; (ii) balance of payments problem; and (iii) serious disruptions in financial and real markets. In this study, first, the therotical models, related to stabilization programs, have been analyzed. In this framework, first chapter comprises the characteristics of orthodox and heterodox stabilization programs. In addition, the main characteristics of programs for controlling foreign exchange rates, wages, monetary stocks, and prices have been articulated in this chapter, and therefore, a few of these characteristics have been elaborated. Second chapter analyzes the crisis in 1994 and the stabilization programs coming after. When the year of 1999 had come, the Turkish economy had inevitably been in need of comprehensive reforms. Therefore, the Letter of Intent of December 9th 1999 can be seen as an initial step for such a need. Third chapter addresses the stabilization program supported by the IMF. By the way, this stabilization program based upon fixed exchange rate policies had not succeeded. From analyzing the results of the program, we can infer that this kind of stabilization programs imposing nominal exhange rate anchor for developing countries such as Turkey cannot be succesfull due to economical and political conditions of these countries. Fourth chapter takes a look at the Program of Transition to a Strong Economy in 2001, following the unsuccesfull experience of the Disinfation Program. The program has aimed at reaching a pre-condition preparing to inflation targeting in Turkey. This chapter also places that some important steps required for inflation targeting have been realized, with this program. The study concludes with following remarks: (i) the evaluation of a stand of the Turkish economy, (ii) why stabilization programs applied during the last ten years did not succed; and (iii) the features of the program of 2001, and preconditions for the program to succeed.
Covid-19 pandemisinin Türkiye'de konut piyasasına etkileri: Bibliyometrik bir analiz
Covid-19 küresel salgınının sağlık sistemlerini etkilemesinin yanında, konut piyasaları üzerinde etkisinin olup olmadığı merak konusudur. Bu amaçla, çalışmada Covid-19 pandemisinin Türkiye'de konut piyasası üzerindeki etkisi analitik analiz ve bibliyometrik analiz yöntemleriyle incelenmektedir. Analitik analiz yönteminde kullanılan örneklemde TÜİK tarafından yayınlanan konut satış piyasası ile ilgili veriler kullanılarak Covid-19 salgının Türkiye'de konut piyasası üzerindeki etkileri değerlendirilmiştir. Bibliyometrik analiz yönteminde ise Türkiye'deki konut piyasası ile ilgili yapılan akademik çalışmalar incelenmiştir. Bibliyometrik analiz için oluşturulan veri setinde gayrimenkul, emlak, konut gibi anahtar sözcüklerden faydalanılmıştır. Arama kriterleri söz konusu olduğunda herhangi bir alan, dergi, yazar kısıtlaması uygulanmamıştır. Mevcut literatürde konut ile ilgili ulaşılabilen tüm makaleler bu çalışma kapsamında değerlendirilmiştir. Çalışma kapsamında uygulanan analitik analiz yöntemine göre Covid-19 salgınının Türkiye'de konut satış sayılarını azalttığı sonucuna varılmıştır. Benzer şekilde bibliyometrik analizden elde edilen veriler Covid-19 salgının Türkiye'de konut piyasası üzerinde etkin olduğunu göstermektedir. Makaleler Covid-19 ile ilgili anahtar sözcükler temelinde incelendiğinde, 2001-2018 dönemine göre 2019-2022 döneminde Covid-19 ile birlikte risk, kriz ve enflasyon anahtar sözcüklerinin kullanım oranlarının daha fazla olduğu gözlemlenmiştir. Sonuç olarak, Covid-19 pandemisinin Türkiye'de konut sektörü üzerinde krize neden olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Genç işsizlikle mücadelede kariyer merkezlerinin rolü ve bir kariyer merkezi modeli
Ülkeler giderek daha fazla büyüyen bir genç işsizliği sorunuyla karşı karşıyadır. Bugün hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde, yerel yönetimler ve hükümetler istihdam olanaklarını artırmak konusunda sıkıntılar yaşamaktadırlar. Yerleşik işgücü piyasasına 'yeni girecek' genç nüfusun piyasaya başarılı biçimde entegrasyonu ve dâhil edilmesi ülkelerin geleceğinde önemli bir potansiyeli avantaja dönüştürme işlevini de görecektir. Son yıllarda artan genç işsizliği oranları, genç istihdamı sorununun önemine dikkatleri çekmiştir. Bu çalışma kapsamında, üniversite kariyer merkezleri incelenmiş ve alanda farklı sektörlerden iş insanlarıyla görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın amacı üniversite kariyer merkezleri çalışanlarının görüşleri ve farklı sektörlerden toplanan veriler ışığında işlevsel bir kariyer merkezi modeli sunmaktır. Karma yöntem araştırması olarak desenlenen bu çalışma kapsamında nicel veriler Google Formlar aracılığıyla online olarak paylaşılan anket aracılığıyla 137 kişiden, nitel veriler ise araştırmacı tarafından geliştirilen yarı-yapılandırılmış görüşme formu ile 68 kişiden elde edilmiştir. Araştırmada ulaşılan bulgulara bakıldığında, kariyer merkezlerinin farklı isimler altında faaliyet yürüttüğü, daha çok yönetmelik ve rektörlük yönergesine dayalı olarak kuruldukları, çoğunluğunun kuruluşunda bir model alınmadığı, merkezlerin çoğunda çalışan sayısının 5 veya daha az olduğu ve daha çok lisans mezunu çalışanların görev aldığı sonucuna ulaşılmıştır. Ayrıca, katılımcılar kariyer merkezlerinin kolay ulaşılabilir olmasını, personelin nitelik ve nicelik olarak artırılmasını, paydaşlarla iletişimi, öğrenci kulüplerini sürece dahil etmeyi ve gerçekleştirilen etkinliklerin geribildirimlerini değerlendirmeyi önemli görmektedirler. Sektör temsilcileri, üniversitelerin AR-GE çalışmaları ve 21. Yüzyıl yeterliliklerine odaklanmalarını ve öğrencilerini nitelikli olarak mezun etmelerini beklemektedirler. Sektör temsilcileri kariyer merkezleri ile işbirliğine hazır olduklarını ifade etmişlerdir. Bulgular ışığında geliştirilen kariyer merkezi modelinde kariyer merkezi – İşletmeler/ Diğer Kurumlar – Öğrenci üçgeni esas alınmıştır. Modelde, kariyer merkezi ulaşılabilir, etkinlik–odaklı, işbirlikçi, donanımlı, nitelikli ve iletişime açık bir kurum olarak yapılandırılmıştır. Genç işsizliği oranlarının azaltılmasına yönelik olarak, daha spesifik, öğrencilerin mesleki eğitim ve üniversite eğitimi sırasında alanında uzman kişiler tarafından özenle izlenecek kariyer geliştirme ve yönlendirme politikaların uygulanması gereksinim olarak sunulmaktadır.
Finansal krizlerin aracı kurumlar üzerindeki etkileri
ÖZET Ani ve beklenmedik şekilde ortaya çıkan durum olarak ifade edebileceğimiz kriz kavramı ile son dönemde finansal alanda sıkça karşılaşılmaktadır. İç içe geçmiş mali yapılar ulusal krizlerin ülke içinde yayılmasına neden olurken, finansal liberalizasyon uluslararası finansal krizlere yol açmaktadır. Ülkemizde de çeşitli nedenlerle 1994, 1998, Kasım 2000 ve Şubat 2001 yıllarında finansal krizler yaşanmıştır. Söz konusu krizlerden gerek bankalar gerek aracı kurumlar oldukça olumsuz etkilenmiştir. Bankacılık sektörünün krizler karşısında gösterdiği tepkiler ve etkilenme derecesine ilişkin olarak ülkemizde pek çok çalışma bulunurken, aracılık sektörüne ilişkin yeterli çalışma bulunmamaktadır. Bu noktadan hareketle, tezde aracılık sektörünün krizler karşısındaki tepkileri, krizlerden etkilenme dereceleri temel olarak mali yapılar üzerinden incelenmiş, krizlerin aracı kurumların ve sektörün faaliyet yapısına olan etkileri değerlendirilmiştir. 2000 Kasım ve 2001 Şubat krizlerine ilişkin veriler incelendiğinde, - Kriz döneminde aracılık sektörünün kısa vadede olumsuz etkilenmediği Kriz sürecinde alacakların tahsil edilebildiği, sektörün daha likit bir mali bünye ile çalışmaya başladığı, daha kısa vadeli ve güvenilir plasmanlar gerçekleştirerek kendilerini karşı taraf, döviz kuru ve faiz riskinden korumayı başardıkları, - Borçların pasif yapı içerisindeki payının kriz öncesinde arttığı, kriz sonrasında ise büyük ölçüde azaldığı, 30.06.1999 döneminde aktif toplama oranı %54 olan borçlar toplamının, 31.03.2003 döneminde %25'ler seviyesine kadar gerilediği, -. Kriz öncesinde %46 seviyesinde olan öz sermayenin aktif toplama oranının, sürekli artış göstererek 2003 yılının ilk 3 ayında %75 olarak gerçekleştiği, bu tür bir sermaye yapısının sektörün karşı karşıya olduğu riski azaltırken, öz sermayenin vergilendirilmesi problemini ortaya çıkardığı,- Güçlü sermaye yapısına ve yüksek likidite oranlarına bağlı olarak, sektörün kriz dönemini karlı kapattığı, krizin uzun sürmesi ve reel sektöre sıçraması sonrasında ise gelir ve kar rakamlarında nominal olarak dahi gerileme yaşandığı, bu gerilemenin faaliyet giderlerinin kısıtlanması ile karşılanmaya çalışıldığı, giderler kaleminin nominal olarak kriz öncesi dönemin altında kaldığı, - Sektörün bir bütün olarak gerek kriz döneminde gerekse krizden sonraki dönemde sermaye yeterliliği yükümlülüklerini yerine getirdiği, ancak risk karşılıkları toplamının kriz döneminde pek artış göstermemiş olmasının, sermaye yeterliliği tablolarında risk ölçümünün yeterli ölçüde olmadığını gösterdiği, diğer taraftan kriz döneminde aracı kurumlar faaliyet giderlerinde kısıntıya gitmeleri ve artan karlılıkları dolayısıyla sermaye yeterliliği taban fazlalarının arttığı, - Sektör için geçerli olan sonuçların söz konusu kriz döneminde öz sermayesi en düşük 20 aracı kurum için geçerli olmadığı, söz konusu aracı kurumların borç rakamlarında artış ve kar rakamlarında düşüşler olduğu, sonuçlarına ulaşılmıştır. Yukarıda açıklanan tespitler çerçevesinde, aracılık sektörünün uzun süreli krizlerden en az hasarla çıkabilmesi için gelirlerini çeşitlendirmesi, sermaye yeterliliği tablolarının piyasadaki dalgalanmalara karşı daha hassas hale getirilmesi, öz sermaye ağırlıklı finansmanın beraberinde öz sermayenin vergilendirilmesini getirdiği için sektörde enflasyon muhasebesi uygulaması, küçük aracı kurumlarda yaşanan öz sermaye düşüklüğüne bağlı likidite krizlerinden korunmak amacıyla aracı kurumların birleşme vb. yollarla mali açıdan daha güçlü kurumlar haline getirilmesi gerekmektedir.
Türk sanayileşmesinde bir durak: I. Sanayi Planı 1929-1939
ÖZET Cumhuriyet kurulduğunda Osmanlı imparatorluğundan dışa bağımlı ve tarım ağırlıklı bir iktisadi yapı devralınmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında izlenecek iktisat politikasının belirlenmesi amacıyla toplanan İzmir İktisat Kongresinde de liberal yaklaşımların korunması dileğiyle birlikte iktisadi unsurların millileştirilmesi gerektiği ortaya koyulmuştur. Lozan anlaşmasının hükümleri gereğince gümrük tarifeleri üzerindeki hakların kısıtlanmış olması dolayısıyla ve Kongredeki yaklaşımlar doğrultusunda 1929 yılına kadar özel sektörün teşvik edilmesine dayanan bir iktisat politikası izlenmiştir. 1929 yılında gümrük tarifeleriyle ilgili kısıtlamaların son yılı olması dolayısıyla bir önceki yıla göre dış ticaret açığı iki katına çıkmıştır. 1930'da gümrük tarifelerinin yükseltilmesiyle birlikte özel sektöre dayanan ancak korumacı bir politika izlenmeye başlamıştır. 1929 Bunalımının etkilerinin hissedilmeye başlandığı 1930 yılında toplumsal huzursuzluklar da artmış ve kurulan Serbest Fırka bunun termometresi olmuştur. Rejim tehlikesinin sezildiği bu yıllarda özel sektörün hem sanayileşme konusunda hem de kalkınma konusunda tatmin edici sonuçlar vermediği düşüncesiyle devletçilik tartışmaları da hız kazanmıştır. Konu üzerinde farklı yaklaşımların dile getirildiği bir ortamda Sovyetler Birliği'yle ilişkiler artırılmış ve onların tecrübelerinden yararlanılmıştır. Karşılıklı işbirliği doğrultusunda Türkiye'ye gelen Sovyet uzmanların hazırladığı raporlar İktisat Vekaletince yayınlanan BBYSP'nın temelini teşkil etmiştir. Hazırlanan plan 1934 yılı Nisan ayında gizli bir BKK ile yürürlüğe koyulmuş ve kaynak olarak da Sovyet, İngiliz ve Alman kredileri ile bütçe olanakları kullanılmıştır. Plandaki projeler büyük oranda süresi içinde gerçekleştirilmiştir. Uygulamayla birlikte hem sanayileşme, hem büyüme, hem de dışa bağımlılık konusunda geçmiş dönemler ve benzer ülkelerden çok daha iyi bir performans ortaya koyulmuştur.
Kollektif ekonomilerin piyasa ekonomisine dönüşüm sorunu ve Polonya örneği
Göreceli olarak yavaş bir hızla gelişmekte olan kollektif ekonomilerin piyasa ekonomisine dönüşüm süreci, 1990'ların başında politik yönetimlerin değişmesiyle birlikte hızlanarak, 'radikal aşama' olarak adlandırılabilecek yeni bir döneme girmiştir. Bu çalışmada, radikal aşamada ortaya çıkan temel eğilimler, Polonya örneğine dayalı olarak incelenmektedir. Radikal aşamada, dönüşüm sürecinde yer alan ülkelerin ekonomik performansları farklılık göstermiştir. Ampirik veriler, büyüme performanslarındaki farklılığın büyük ölçüde kurumsal faktörlerden kaynaklandığını ortaya koymaktadır. Polonya'da, radikal aşamadaki temel eğilimler, kurumsal dönüşümle uyumlu olarak, mülkiyet yapısında özel sektör doğrultusunda değişim, dışa açılma ve gelir dağılımında bozulma biçiminde belirginleşmiştir. Ampirik veriler, 'yem özel sektör' gelişiminin, ekonomik ve politik yapının yeniden oluşumundaki belirleyici rolünü ortaya koymaktadır.
Küreselleşme, gelişmekte olan ülkeler ve Türkiye üzerine etkileri
ÖZET insanlık tarihinin son çeyrek yüzyılında yaşanan gelişmeleri açıklamak amacıyla kullanılan özgün kavramlardan biri olan küreselleşme, birbirinden çok farklı değerlendirmelere konu olmaktadır. Bu çalışma, günlük yaşamda ve bilimsel tartışmalarda yaygınlıkla kullanılan küreselleşme kavramına yüklenen farklı anlamları derli toplu bir biçimde ortaya koymayı amaçlamaktadır. Küreselleşmenin ortaya çıkışına kaynaklık eden Soğuk Savaş sonrası gelişmeler, insanlığın tek kutuplu dünya adı verilen bir dönemden geçtiğini ortaya koymaktadır. Yeni Dünya Düzeni kavramıyla karşılanan bu süreç, kendisine yüklenen anlam ve umutlan boşa çıkarmıştır. İdeolojilerin öldüğüne ve insanlığın bütünleştiğine yönelik küreselci söylemler, artan çelişkiler ve istikrarsızlık karşısında eski gücünü yitirmeye başlamıştır. Yeni Dünya Düzeni hem felsefesi hem de getirdiği kurumlar açısından sert eleştiri ve eylemlerle karşılaşmaktadır. Eşitsizliğin, yoksulluğun; küreselleşmeden yarar sağlayan ülkelerde bile artış eğiliminde olması yeni arayışları gündeme getirmektedir. Çalışmada küreselleşmenin dünya halkları üzerindeki etkileri çok boyutlu olarak ele alınmaya çalışılmıştır. İnsanlığın büyük bir bölümünün zihninde olumsuz çağrışımlar yapan küreselleşme kavramının içeriğinin farklılaştırmasına yönelik arayışlar, içinde bulunulan süreçte önemini arttırmaktadır. Küreselleşme sürecinin 21. yüzyılın başında yaşanan çarpıcı gelişmeler ışığında nasıl bir görünüme kavuşacağı çalışmada yanıtı aranan sorular arasındadır.
Finansal krizler ve Türkiye örneği: Türk finansal sektöründe yaşanan 2000-2001 finansal krizi
139 ÖZET Finansal krizler iktisat literatüründe hem teorik hem de ampirik alanda geniş yer tutmaktadır. Fakat bu alanda hala çözüme kavuşturulamamaış konular bulunmaktadır ve her yeni kriz ortaya yeni sorular çıkarmaktadır. Bu çalışmanın amacı, Türkiye' de Kasım 2000 ve Şubat 2001 tarihlerinde yaşanan krizlerin ortaya koyduğu gerçekler ışığında finansal krizler ile ilgili literatürün ne derece açıklayıcı güce sahip olduğunun ortaya konulması ve bu bağlamda uygulanan istikrar programlarının krizlerin oluşumu sürecini hangi şekilde etkilediğinin analiz edilmesidir. Bu amaç doğrultusunda oluşturulan kuramsal çerçeve, öncelikle finansal krizlere dair bir literatür taraması niteliğinde olup; finansal kriz kavramı ve türleri, kökenleri, finansal krizlerin temel göstergeleri ve finansal krizleri açıklamaya yönelik kuramsal modeller ana hatları ile açıklanmış ve çalışmanın uygulama kısmında bu açıklamalar ışığında Türkiye' de yaşanan finansal kriz analiz edilmiştir. Bu bağlamda özellikle üçüncü nesil kriz modellerinin bir versiyonu olarak ifade edilen ahlaki tehlike odaklı kriz modellerinin Türkiye' de yaşanan finansal krizin oluşum biçimi ve nedenleri konusunda açıklayıcı gücünün oldukça yüksek olduğu görülmektedir. Bu modeller, finansal liberalizasyonun ardından iyi regüle edilememiş bir finansal sistemin ve mikroekonomik bozuklukların -gizli mevduat sigortası ve gizli kamu garantileri gibi- ahlaki tehlike ve aşırı borçlanma yaratarak ciddi krizlere yol açtığını belirten modelerdir. Bu açıklamalar doğrultusunda Türkiye' de finansal sektörün asimetrik bilgi kuramına uyan bir şekilde hareket ettiği gözlemlenmiştir.
Telekomünikasyon sektöründe özelleştirme, regülasyon ve liberalizasyon: Ülke örnekleri ve Türkiye uygulaması
Tezin ilk bölümünde doğal tekellerle ilgili bir değerlendirme yapılmış, daha sonra bu yapının getirdiği piyasa aksaklıkları ve rekabeti engelleyici faktörler (dikey bütünleşme gibi) üzerinde durulmuştur. Daha sonra, özelleştirme amacı, yöntemleri ve mülkiyet sorununun iktisadi etkinlik üzerindeki etkileri irdelenmiş, telekomünikasyon sektörü bağlamında doğal tekellerin düzenlenmesi ele alınmıştır. Müteakiben, telekomünikasyon sektörü boyutunda Dünya uygulamaları analiz edilerek, bu ülkelerin özelleştirme ve düzenleme tecrübeleri incelenmiştir. Son bölümde ise, ülkemizde telekomünikasyon sektörü ve özellikle Türk Telekomünikasyon A.Ş'nin durumu ortaya konarak, telekomünikasyon sektörünün yapısı üzerinde çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Ağ endüstrileri, Telekomünikasyon Sektörü, Özelleştirme, Liberalizasyon ve Düzenleme
Sanayileşme süreçleri ve kalkınma ve yatırım bankaları "Teorik bir çerçeve ve Türkiye örneği"
İki yüzyıl kadar önce, insanlık tarihinde bugün bilebildiğimiz haliyle dünyanın gelişmesine önderlik eden, ilk olarak İngiltere'de daha sonra dalgalar halinde Avrupa'da ve Kuzey Amerika'nın birkaç bölgesinde ve hatta Japonya'da yüzyıllardan bu yana hazırlanıyormuş görüntüsü veren bir değişim süreci başlamıştı. olarak tanımlanan bu süreçle birlikte üretim faaliyeti tarımdan sanayie kaymış, işçiyi ve yaşam tarzını, geçmişle modern dünyayı ve gelişmiş ülkelerle azgelişmiş ülkeleri birbirinden ayıran formlar ortaya çıkmıştır. Bu çalışmada, söz konusu değişim sürecine ilişkin kavramsal tespitlerle birlikte, XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren hızlanan sanayileşme süreçlerinin gelişim dinamiklerine ait finansman ihtiyaçlarının tedarik biçimleri irdelenmektedir. İnceleme perspektifi Türkiye mahreçli iktisat yazınında hemen hemen ilk defa olarak Prof. Dr. Alexander Gerschenkron ve Prof. Dr. Rondo Cameron' dan esinlenilen "geri kalmışlık derecesi" ile "devlet ve sınai amaçlı kalkınma & yatırım bankalarını ifade eden ikame öğeler" kavramlarının öne çıktığı ve "finansal sistemin yapısı ve bu yapı içinde fonksiyonunu ifa etme tarzının sanayileşmenin (iktisadi kalkınmanın) daha iyi ya da kötü yönde gelişme kaydedeceği" noktasından hareket eden teorik bir çerçeveye dayanmaktadır. Bu teorik çerçeve yardımıyla, ikinci ve üçüncü bölümlerde sanayileşme ve Sanayi Devrimi üzerine bazı açıklamalarla birlikte İngiltere; Belçika ve Fransa; Alman Prenslikleri ve Almanya ile Çarlık Rusyası' ndaki sanayileşme çabalan, bu çabaların finansman yöntemleri ve özel olarak da bankaların / ihtisas bankalarının rolleri üzerinde durulmuştur. Dördüncü bölümde de, yine "ikâme öğeler" bağlamında ve özellikle Türkiye Cumhuriyeti'nin yaklaşık olarak ilk otuz beş yılına ait (1923-1950) gelişmeler aktarılmakta, Cumhuriyet Türkiyesi' nin devraldığı iktisadi yapıların biçimlendiği Osmanlı İmparatorluğu'ndaki XIX. Yüzyıl gelişmelerine de bir ön tarih olarak değinilmektedir. Beşinci bölüm de Sonuç ve Değerlendirme başlığını taşımaktadır.u İkinci ve üçüncü bölümlerde sanayileşme politikalarının finansman yöntemlerinin incelendiği ülke örneklerine benzer politikalar ve kurumsal örgütlenmeler Türkiye'de de gerçekleşmiştir. Cumhuriyet sonrasını takibeden 1923- 1930 alt dönemi bir anlamda hariç tutulursa, Türkiye'de 1950'lere (ve hatta 1980 'tere) kadar iktisadi büyümenin, sermaye birikiminin lokomotifi olarak sanayi sektörü seçilmiş, ülkenin bütün ulusal kaynakları bu seçim etrafında örgütlenmiş ve sanayi sektörüne yapılan yatırımlar büyük ölçüde kamu kesimi yatırımlarının sürükleyici dinamizmiyle gelişmiştir. Sanayi ağırlıklı bu büyüme politikalarının finansmanı için yeni bir finansal örgütlenme, farklı bir ifade ile de kredi kurumlan / ihtisas bankaları oluşturma zarureti doğmuştur. Türkiye'de önceleri (çok küçük sermayeli taşra eşrafınca örgütlenen banka ve sandıklar hariç) kamu sermayeli, sonraları kamu önderliğinde özel sermayeli ihtisas bankaları kurulmuş ve bu süreçteki ihdaslarda genellikle sektörel tercih ve bu tercih dahilinde yapılanmalar hemen hep önde gelerek sektörel tercihler dahilinde ülkedeki hakim sermaye birikim modeli ve kaynak tahsisi önceliğine göre finansal kurum ve mali araç oluşturma, var olanları islâh etme ve de geliştirme faaliyetleri oldukça başarılı bir tarzda sürdürülmüş ve finansal piyasaların ana dinamikleri, ekonominin farklı bir ifade ile de mal ve faktör piyasalarının / reel sektörün teknik tercihleri ile senkronize gelişmiştir. Günümüzde de eğer sanayileşme, amaç fonksiyonuna yeniden bir değişken olarak dahil edilecekse Cumhuriyet Türkiyesi' nin ilk otuz beş yıllık uygulamaları her şeye rağmen ciddi bir esin kaynağı oluşturabilir zenginliktedir.
Gümrük Birliği üyeliğinin Türkiye'de fiyat yapısı üzerine etkileri
ÖZET 1995 yılı bitiminde Türkiye ile AB arasında Gümrük Birliği süreci başlamıştır. Gümrük birliği üyeliği, hiç kuşkusuz Türkiye'nin siyasal tercihleri doğrultusunda önemli bir adımdır. Ancak bunun ötesinde bir ekonomik öneme de sahiptir. Bu nedenle Gümrük Birliği üyeliğinin Türkiye'nin ekonomisinde yaratacağı etkileri iyi tesbit etmek, olası problemlerin çözümüne hazırlıklı olmak açısıdan önem taşımaktadır. Ekonomik etkilerin irdelenmesinde, bu çalışmanın, ekonominin değişik bir alanının açığa kavuşmasına hizmet edeceğini ummaktayız. Bizce fiyat hareketlerine ilişkin tesbitlerin iyi yapılmasının, fiyat mekanizmasının ekonomik kararların ilk hareket noktası olması nedeniyle, önemleri büyüktür. Böylece ekonomik karar birimlerine ve politika yapıcılarına gereken referans noktası verilmiş olacaktır. Gümrük Birliği üyeliği ile Türkiye'de açığa çıkacak olası fiyat hareketlerini irdelemeyi amaçlayan bu tez çalışmasının Birinci Bölümünde, teorik açıdan gümrük birliğinin etkileri incelenmiştir. İkinci Bölümde, yine teorik olarak göreli fiyatlardaki değişmelerin açıklanmasına, ayrıca gümrük vergisi uygulamasının ve devalüasyonun ekonomik etkilerine yer verilmiştir. Gümrük Birliği ile Türkiye'de ortaya çıkacak fiyat hareketlerinin ne yönde ve nasıl olacağına ilişkin ampirik analizlerin yer aldığı Son Bölüm'de de, hem gümrük vergilerinin kaldırılması, hem de devalüasyonun yaratacağı fiyat hareketleri incelenmiştir. Ayrıca çalışmanın bu son bölümünde, Gümrük Birliği sonrasında dış dengeyi gözetecek bir döviz kuru hedefi ile analizimiz bu çerçevede geliştirilmiştir. Sonuç Bölümü'nde ise analizin bulguları değerlendirilmiştir.
Kamu yararının analizi: Kamu malları sorunsalı
Kamusal bir malın optimumdan saptırıcı olmayan vergilerle finanse edilmesi halinde Pareto-etkin düzeyde sağlanmasına ilişkin şartlar literatürde ilk olarak Samuelson tarafından ortaya konmuş olup, artık iyi bilinmektedir. Bu şartlar Stiglitz-Dasgupta tarafından 1971 yılında saptırıcı finansman hali için daha kapsamlı hale getirilmiştir. Ancak aynı şartların "simetrik olmayan bilgi akışı" nın bir parçası sayılan "tercihlerin açığa vurulması" problemi sebebiyle pratik bir anlam taşımadığı uzun süredir bilinmektedir. O kadar ki çeşitli yazarlarca önerilen teşvik tutarlı vergi sistemleri dahi hipotetik olmaktan öteye geçememiş, üstelik demokratik olmadığı anlaşılmıştır. Tercihlerin açığa vurulması problemine kamusal malların hangi niteliklerinin yol açtığı araştırıldığında görülmüştür ki "rakibi bulunmamak" yeterli bir şart değildir, ayrıca "malın kullanımının bazı tüketicilere dışlanamaması" da birlikte düşünülmelidir. Bu durum kamusal malların iki geniş sınıfa ayrılmasına yol açmıştır: Salt kamusal mallar, devletçe sağlanan özel mallar. Günümüzde devletin sağladığı mallardan çoğu özel mal karakterinde olup, başta gelen örneklerinden biri "yerel mallardır". Buradan hareketle Klüp Teorisine sıçramak için ufak bir adım yeterli olmuştur. Bu teorinin gerekçeleri arasında en önemlileri şunlardır : birlikte hareket etmeğe verilen önem, ölçek tasarruflarına bağlı olarak maliyetin azaltılabilmesi, üretimin eşgüdümlü bir toplulukça yapılmasına bağlı maliyet tasarrufu, kamusal malların ya da faktörlerin ortak paylaşımından kaynaklanan avantajlar. Klüp teorisi saf olmayan kamusal malların dağıtımsal etkinliğinin incelenmesi için teorik bir temel oluşturur. Üstelik, Oyun Teorisiyle, Kamusal finansmanla ve Refah Teorisiyle güçlü bir köprü kurulmasına izin verir. Tezimizde Buchanan tarafından ortaya atılan öncü model ile onun uzantıları incelenmiştir.Bir çok iktisatçı özgürlük ve serbestlik gibi amaçların da içerildiği bir çerçeve içinde refah teorisini ötesine geçilme gereğini vurgulamışlardır. Böyle bir yaklaşımda fiskal anayasanın kurucu ilkelerinden birinin başkalarının hürriyetiyle sınırlı ve uyumlu şahsi hürriyet olduğu esasta benimsenmiş bulunmaktadır. Bu ilkeyi ilk olarak formüle eden Rawls'dur. Fakat bu yeni yaklaşım kollektif tercihler ve kamusal tercih teorisiyle ilişkili yeni meselelere de pencereyi açmış bulunmaktadır. Arrow tarafından geliştirilen fikirleri konu alan ve daha soyut karakter taşıyan kollektif tercihler teorisi bir küme kişisel tercihlerin hangi şartlarda kendi içinde tutarlı bir sosyal tercihler sıralamasına imkan verdiğini araştırır. Sonuçta ispatlanan İmkansızlık Teoremi olumsuz bir sonuca yazarı götürmüş olup, bu açmazdan kurtulabilmek için sosyal tercihlerin tek tepelilik denilen çok özel bir yapıda olması gerekmektedir. Fakat Black'in gösterdiği üzere tek tepelilik bizi zorunlu olarak medyan seçmen teorisine getirip bırakmaktadır. Bundan dolayı tezimizde medyan seçmen teorisini tüm ayrıntılarıyla ve şekilleriyle incelemek durumunda kaldık. Ancak bu teorinin içinde bulunduğu pek de tatmin edici sayılmayan durum bizi yeni gerekçeler aramağa sevketmiştir. Örneğin piyasanın başarısızlığı söz konusu olmasa dahi demokratik bir sürece bağlı kalındığında dağıtımı kollektif olarak yapılan bir malın aşırı üretimi engellenememektedir. Kamusal tercih teorisi siyasal ve fiskal tercihlerin yapıldığı sosyal kurumlara ağırlık verdiğinden kollektif tercihler teorisinden daha kapsamlı bir teoridir. Bu itibarla yeni kamusal tercih teorisini incelemekle bir ipucu yakalamayı ummamız normaldir. Bu tür teorilerin dayandığı başlıca varsayım oldukça basit olup, devletin çeşitli kurumlarında çalışan ve onları yöneten kişilerin aynı zamanda diğer kurumlarda da bir takım sosyal ve ekonomik roller sahibi bulunduğu gerçeğini vurgular. Bu sebeple önde gelen aktörler oldukça karmaşık ve karşılıklı etkileşimi bulunan eylemler içindedirler. Devlet politikaları, vergi ve kamusal harcama kararları ancak bu oyunlar analiz edilerek kavranabilir. Buchanan'ın ilk çalışmaları iktisat bilminde yeni bir düşünce ekolünün doğmasına önderlik etmiş, iktisatla siyaset bilmi arasındaIll bazı bağlar kurulmasına yardımcı olmuştur. Ne var ki bu yaklaşımın ilk şekillerinde medyan seçmen hala merkezi bir yer işgal etmiş ve zamanla teorinin bu kavramdan arındırılması şart olmuştur, zira o, siyasal davranışın incelenmesinde sadece bir ilk yaklaşımı teşkil etmekte idi. İktisatçılar her ne kadar medyan seçmen yaklaşımını gerek teorik, gerekse ampirik çalışmalarında yaygın biçimde kullanmış olsalar dahi, fiili kamu harcamalarının medyan seçmence tercih edilenlere yakın olduğunu gösterememişlerdir. Niskanen bürokratik kararları içselleştirmekle kamusal tercihler teorisinin ufkunu genişletmiştir. Bununla birlikte, bazı yazarlar bu yeni yönelimi Neoklasik teoriyi tamamlayan bir gelişme olarak düşünmeyi tercih ederler. Politikacıları makroekonomik fıskal çerçeve içine içselleştirme gayreti "siyasal konjonktür" adı verilen bir gelişmeyi gündeme getirmiştir. Fakat siyasal konjonktürün varlığını doğrulamağa yarayan verilerin bu hususta belirleyici bir işlev göremediğini belirtmek zorundayız. Üstelik, oy kullanma uzayına iki veya üç boyutlu hale getirince çoğunluk oyu dengesinin varlığı kuşku götürür olmaktadır. Sanayi demokrasilerinde kamu sektörü II. Dünya Savaşından bu yana hızla büyümüştür. Kamu harcamalarını açıklamak amacıyla ortaya atılan temel teori Niskanen ve diğerlerince düşünülen siyasal teşvikler ve yapılar üzerine inşa edilmiştir. Kamu sektörü genişledikçe siyasal ve bürokratik özçıkara, aktif çıkar gruplarına ve global karşılıklı etkileşim ağının varlığı nedeniyle ekzojen aktörlere çok daha duyarlı hale gelmiştir. Giderek seçmen isteklerine daha az tepki göstermeğe başlayan kamusal eylemlere karşı duyulan tatminsizliği açıklarken halkın gösterdiği protesto ana faktör haline gelmiş olmasına olmasına rağmen, devletin demokratik bir toplumda nasıl davrandığını henüz tam olarak izah edebilmiş değiliz. Son bölümde bütçeyle ilgili siyasal-ekonomik teori konusundaki arayışımızda Kantin zamanına geri dönerek kamu çıkarının her yanıyla incelendiği o ünlü tartışmada kendimizi buluyoruz. Ve öyle görünüyor ki o tartışmayı desteğimize almadan salt iktisadi argümanlarla yetinmek bizi yarı yolda bırakacaktır.
Finansal serbestleşme ve Türk bankacılık sistemlerine etkisi
ÖZET Finansal serbestleşmenin ortaya çıkışını ve kuramsal temelle rini irdelemeye çalıştık. Finansal serbestleşmeye kuramsal temel oluşturan Finansal Baskı Kuramını ve bu kurama karşı getirilen kuramsal eleştirileri inceledik. Bu süreçte uygulanan finansal ser- bestleşme programlarının ampirik sonuçları üzerine yapılan bilim sel çalışmaları vermeye çalıştık. Türkiye'de uygulanan finansal serbestleşme programlarını ve bu programların Türk Bankacılık sektörüne etkilerini analiz ettik. Bankacılık sektörünün tarihsel gelişimini ve finansal serbestleşme sonrası gelişimi karşılaştırmalı olarak ele aldık. Finansal serbestleşme programlarının kuramsal yapısı, Shaw (1973) ve Mc Kinnon (1973)'in finansal baskı analizlerine dayan maktadır. 1980'li yıllarda Türkiye'de ve gelişmekte olan ülkelerde uygulanan finansal serbestleşme deneyimlerini irdelemeye çalıştık. Amacımız, finansal serbestleşme ve kuramsal temellerini, karşı kuramsal eleştireler ile birlikte sunmak ve Türkiye'de uygula nan finansal serbestleşme programlarının bankacılık sektörüne et kilerini irdelemektir.
1980 sonrası Türkiye ekonomisinde yatırım-tasarruf-büyüme ve dış borç ilişkisi
Ülkelerin iktisadi büyüme ve kalkınmasında sermaye birikimi tartışmasız çok önemli bir yere sahiptir. Sermaye birikimi ise gelirlerin giderek daha büyük bir kısmının yurtiçi tasarruflara yönlendirilmesi ve sonuçta yurtiçi tasarruflar ile finanse edilen yatırımlar yolu ile sağlanmaktadır. Dolayısıyla sermaye birikimi ve ekonomik büyümeye; tasarrufların oluşumu, arttırılması ve yatırımlara dönüştürülmesi sürecinin bir fonksiyonu olarak bakılabilir. Aynı zamanda ekonomik büyümede daha fazla gelir artışını sağlayarak yurtiçi tasarrufların artmasına neden olabilir. Fakat düşük veya yetersiz yurtiçi tasarruflar ülkenin yabancı kaynak bağımlılığını arttırıp, ödemeler dengesi üzerinde baskıya sebep olup; cari işlemler açığını yükseltip ekonominin kırılganlığını ve büyümenin sürdürülebilirliğini tehlikeye sokabilir. Türkiye gibi ekonomik gelişmesini sürdürmek için yeterli gelir ve tasarruf düzeyine sahip olmayan gelişmekte olan ülkeler için ise tasarruflar ayrı bir öneme sahiptir. Türkiye' de son yıllarda yurtiçi tasarruf oranlarında ciddi düşüşler meydana gelmekte ve sonuçta tasarruflar yatırımları karşılayamamaktadır. Bu durum ise tasarruf-yatırım açığı ve cari açık yolu ile ekonomi üzerinde olumsuz bir etki bırakırken, ülkenin dışa bağımlılığını ve krizlere karşı duyarlılığını arttırmaktadır. Bu kapsamda çalışma Türkiye ekonomisinde 1980-2016 dönemi içinde kamu ve öze tasarrufların değişim süreci, yurtiçi tasarruflar-yatırımlar ve cari açığın ekonomik büyüme üzerindeki etkisi incelenecektir.
Portföy yatırımlarının makroekonomik göstergelere etkisi
Uluslararası sermaye hareketleri özellikle birçok ülkenin ekonomik anlamda liberalleşmeye başladığı 1980'li yıllardan itibaren ülke ekonomileri için oldukça önemli bir olgu haline gelmiştir. Özellikle gelişmekte olan ve az gelişmiş ekonomilere yönelik sermaye hareketleri bu ülkelerin birçok makroekonomik göstergesini olumlu ya da olumsuz anlamda etkilemiştir. Gerçekleşen bu sermaye hareketleri sayesinde gelişimini tamamlayamamış ülkeler kalkınmada ihtiyaç duydukları fonları elde etmiş, gelir seviyelerini yükseltmiş ve dünya ekonomisinde kendilerine yer edinmeye başlamışlardır. Uluslararası sermaye hareketlerinin bir türü olan portföy yatırımları sermaye sahiplerinin başka bir ülkenin sermaye piyasası araçlarına yapmış oldukları yatırımlardır. Finansal serbestleşmesini tamamlamış ülkelerde gerçekleşen yabancı portföy yatırımları büyüme, enflasyon, dış ticaret, faiz oranları ve ödemeler dengesi gibi birçok ekonomik göstergeyi etkilemektedir. Bu tez çalışmasında portföy yatırımlarının bir ülkenin makroekonomik göstergelerine olan etkileri incelenmiştir. Çalışmada portföy yatırımlarının milli gelir, enflasyon, yatırım, kişi başı milli gelir, ithalat ve ihracat üzerindeki etkileri panel veri seti kullanılarak ekonomik olarak analiz edilmiştir.
Uluslararası finansal piyasalar ve Türkiye: 1980 sonrası
Çalışmamız, başlangıcında bugüne Europiyasaların tanımı, doğuşu ve gelişiminin incelenmesi, ortaya çıkan araç ve tekniklerinin kullanılması ve bu kulanımdan elde edilebilecek yararların irdelenmesiyle başlamaktadır. Ülkemizin borçlanmasında 1980'e kadar, OECD Türkiye'ye Yardım Konsorsiyumu aracılığıyla sağladığı geleneksel kaynaklar ağırlık taşırken, bu dönemden sonra finansal liberalizasyon, deregülasyon ve küreselleşmeyle iyice gelişen UFP'dan yararlanma imkanı doğmuş ve bu etkinlik Körfez Krizi ve 1994 Ocak'ına kadar artarak devam etmiştir. 1995 yılında, istikrar önlemlerinin sıkı bir disiplin içinde olmasa da uygulanmasıyla nispi bir iyileşme gösteren borçluluk göstergeleri yardımı ile borçlanma yeniden başlamıştır. Yalnızca, işlem hacminde artış olarak yeni araçlar ve tekniklerin kullanımı açısından da önemli gelişmeler kaydeden UFP'dan borçlanmamızın gelişimi, yapısı ve toplam borçlanmamız içindeki durumu ortaya konmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda, kaynak sağlamada içborçların yeri ve önemine değinildikten sonra bir dış borç türü olan sendikasyon kredilerinin iç borçlanma faiz ve tutarları üzerinde etkisi olup olmadığı araştırılmıştır. Öte yandan yerel yönetimlerin bu piyasalara yönelmelerine örnek olarak gösterilen Ankara Büyük Şehir Belediyesi'nin borçlanması, başlangıçta finansman sağlamak açısından alternatif olarak görülmüş, ancak borçlanmada gelir- gider dengesi iyi gözetilmediği ve kur ve faiz riskleri yapılan swaplarla yeterince giderilmediği için ortaya çıkan ödeme güçlüğü sonucu bu borçlar Hazine'ye devredilmiştir. Kredi itibarına dayanan, piyasalardan borçlanma, belirtilen dönemde genel bir artış eğilimi göstermiş, tahvil ve sendikasyon kredileriyle sağlanan kaynaklar önemli paya sahip olmuştur. Başlangıçta ödemeler bilançosu açıklarını finanse etmeye yönelik alternatif bir kaynak olan Uluslararası Finansal Piyasalar, taşıdığı maliyet avantajı ve faiz ve kur riskine karşı sağladığı koruma ile önemi giderek artarken, ülkemiz borçlanmasında etkin bir şekilde kullanılamamıştır. Ancak bu olumsuzluk daha çoklî Türkiye'nin ekonomik yapısı ve uyguladığı politikalarla ilgilidir. Makroekonomik politikalarda sağlanacak basan ve gelir-gider dengesi gözetilerek yürütülen dış finansman sağlamadaki etkinlik, kredi itibarını Uluslararası Finansal Piyasalar' da sürekli kaynak sağlamak için gerekli düzeylerde tutulmasını sağlayacaktır.
İslami düşüncede iktisat -İktisadi doktrinler çerçevesinde bir deneme-
ÖZET İslam ekonomisi, dinsel olanla rasyonel olanın bir araya getirilmesiyle ortaya çıkmıştır ve bu nedenle, bir çok çelişki içeren bir yapı oluşturmaktadır. Bu çelişki çeşitli yerlerde ortaya çıkmaktadır: İslam ekonomi yazınının kaynak metinlerle ilişkisinde, modem iktisat kuramıyla ilişkisinde, kullanılan dilin yapısında, seçilen meşrulaştırma araçlarında. Her dinin kendisine özgü iktisadi modeli olamayacağından, İslam ekonomisinin de iktisada ilişkin kendi sözü yoktur. Bu nedenle, İslam iktisadı yazını oluşturulurken, bazı unsurlar modern iktisat kuranımdan, bazıları ortaçağ iktisat tartışmalarından, bazıları da İslami kaynaklardan alınmakta ve sonuçta, uyumsuz parçalardan oluşan bir bütün ortaya çıkmaktadır. İslam ekonomistleri,hem dinsel hem de bilimsel olan bir kuram üretmeyi amaçlarken, sonuç, ne dinsel ne de bilimsel olabilmiştir. Üretilen kuram, pek çok yerde aklın müdahalesi işe karıştığı için, dinsel değildir. Kuramsal yapıda iman, ahlak ve ideolojik unsurlar bazen merkezi rol oynadığı ve çözümlemeden çok düzenleme amaçlandığı için, bilimsel de değildir. Çözümlemenin olduğu ender yerlerde ise çözümlenen, hayali bir bilim nesnesidir. Faiz konusundaki sözde-muhalif tavır ise, faizle karın ve bu ikisiyle de gölge fiyatların ilişkisi görmezden gelindiği için, faizin başka adlar altında yeniden kabulüyle sonuçlanmaktadır.
Döviz kuru ve enflasyon ilişkisinin dinamik analizi
Döviz kuru ve enflasyon makroekonominin temel değişkenleri arasında önemli bir yeri teşkil etmektedir. Literatürde döviz kurunun enflasyon üzerindeki etkisi geçiş yöntemiyle açıklanmaktadır. Döviz kurunun geçiş etkisi, tek fiyat kanunu ve satın alma gücü bazında sınıflandırılmıştır. Bu çalışmada; döviz kuru politikası uygulanmış ve döviz kurunun geçiş etkisi hem teorik hem de ampirik açıdan incelenmiştir. Çalışma kapsamında incelenen veriler neticesinde, döviz kuru ile enflasyon arasında uzun dönemli ve dinamik bir ilişki olduğu tespit edilmiştir.
Bitcoin, hisse senetleri ve stratejik emtia getirileri arasındaki ilişki: Dalgacık tabanlı kantil regresyondan kanıtlar
Finans dünyasında son yıllarda en çok konuşulan konulardan birisi kripto paralardır. Bitcoin, kripto para piyasasında en iyi bilinen ve %43'lük oranı ile dominasyonu en yüksek kripto para birimidir. Bu bağlamda Bitcoin'in diğer hisse senetleri ve stratejik emtialar ile ilişkisi önem arz etmektedir. Bu çalışmada, blockchain (blokzincir) teknolojisi ile geliştirilen kripto para birimi olan Bitcoin getirileri ile önemli hisse senetleri ve stratejik öneme sahip emtia getirileri arasındaki ilişkiyi dalgacık tabanlı kantil regresyon analizi ile incelenmiştir. Bu kapsamda 1 Ocak 2016 – 1 Mayıs 2022 tarihleri arasında işlem olmayan günler dışarıda bırakılarak, günlük fiyatları baz alınan Bitcoin'in; Türkiye için BIST100, Amerika için (NYSE Composite, S&P 500, Dow Jones ve Nasdaq), İngiltere için Londra (London Stock Exchange Group), Almanya için DAX, Çin için Şanghay (Shanghai Composite), Japonya için Tokyo (Tokyo Stock Exchange REIT), Brezilya için Bovespa borsa endeksleri ile altın, gümüş, ham petrol ve doğalgaz getirileri ilişkisinin analizi için öncelikle farklı zaman frekanslarındaki (2–4, 4–8, 8–16, 16–32, 32-64 ve 64–128 gün) getiriler elde edilmiş, daha sonra farklı zaman frekanslarındaki Bitcoin getirileri ile hisse senetleri ve stratejik emtia getirileri arasındaki ilişki farklı kantillerden kanıtlar sunulmuştur. Elde edilen kanıtlar sonucunda Bitcoin getirilerinin; altın, gümüş ve ham petrol emtia getirileri ile BIST-100, S&P 500, NYSE, Dow Jones, Nasdaq, Londra, DAX, Bovespa ve Tokyo borsa endeksi getirilerini pozitif yönde, Shanghai borsa endeksi getirilerini genellikle düşük kantillerde pozitif yönde, yüksek kantillerde negatif yönde, doğalgaz getirilerini ise uzun dönemde negatif yönde etkilediği görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Bitcoin, Hisse Senetleri, Emtialar, Kantil.
İktisadi büyüme ve faiz oranları arasındaki ilişkinin iktisat politikaları açısından belirleyiciliği
Globalleşme hareketleri çerçevesinde yaşanan gelişmelere bağlı olarak sürdürülebilir ekonomik büyüme hedefi dünya genelinde uygulanmakta olan iktisadi politikaların öncü hedeflerinden birini teşkil eder hale gelmiştir. Küreselleşme hareketlerine bağlı olarak yaşanan gelişmeler ışığında ekonomik büyüme sürecinin analizi makroekonomik istikrar açısından önemli bir araştırma alanı oluşturmuştur. Ekonomik büyüme sürecinde faiz oranlarının rolü bakımından bu ilişki ekonomiler açısından hayati öneme sahip olmaktadır. Bu çalışma bu sürece paralel olarak ekonomik büyüme ve faiz oranları ilişkisinin Türkiye'de geçerliliği çerçevesinde şekillenmiştir. Türkiye sahip olduğu yapısal koşullara bağlı olarak faiz oranları seviyesinin yüksek bir trende sahip olduğu gözlemlenmektedir. Faiz oranlarındaki artışa paralel olarak ekonomik büyüme oranlarının sürekli inişli çıkışlı bir yapıya sahip olduğu göz önüne alındığında ekonomik büyüme ve faiz oranları ilişkisi, ülkede uygulanacak makroekonomik politikaların belirleyiciliği noktasında önem kazanmaktadır. Bu kapsamda bu çalışma incelenen dönem ve kullanılan yöntemlere bağlı olarak ekonomik büyüme ve faiz oranları ilişkisini kısa ve uzun dönem analizi kapsamında ele almıştır. Bu sürece bağlı olarak çalışmada, Türkiye'de ekonomik büyüme ve faiz oranları ilişkisi 1985-2020 periyodunda yıllık veriler kapsamında ADF ve PP Birim Kök Testi, ARDL Sınır Testi ve Toda-Yamamoto Nedensellik Testi kullanılarak ekonomik büyüme ve faiz oranları ilişkisi araştırılmıştır.
Kamu iktisadi teşebbüslerinde etkinlik ve verimlilik analizi Toprak Mahsulleri Ofisi örneği
Girişimlerin mülkiyet biçimi gereği verimli ya da verimsiz çalışacağı yargısını içeren görüşler ve buna karşı olan görüşler yeterli bilimsel çalışmalarla desteklenmelidir. Toprak Mahsûlleri Ofisi'nin etkinliğindeki düşüşün nedeni kuruluş dışında gelişen makro ekonomik politikaların söz konusu girişimin yüksek düzeyde borçlanmasına yol açarak mali yapısını bozması ve bu koşullarda sosyal işlevlerini yerine getirmek zorunda bırakmasıdır.
Demiryolları ve ekonomik gelişme XIX. yüzyıl deneyimi
Türkiye`de tavuk eti talebi ve tavuk eti talep projeksiyonları
ÖZET Bu çalışmada temel olarak 1966-19 82 yılları arasındaki verilere dayanılarak, 1983-1990 yılları için tavuk eti talep projeksiyonları yapılmıştır. Çalışma teorik ve anpirik bölümler. olmak üzere iki ana bölümden oluşmaktadır. Teorik bölümde önce tavuk etinin beslenme açısından öne mi ve tavuk eti pazarlaması ile ilgili bazı sorunlar gözden ge çirilmiştir. Buradaki amacımız tavuk etinin bir protein kaynağı olarak önemini vurgulamak ve Türkiye'de kırmızı et lehine olan tercihlerin beyaz ete yönlendirilmesi gerektiğinin nedenlerini açıklamaktır. Bu bölümde ulaşılan, sonuç, tavuk eti üretiminin kısa dönemde arttırılabileceği ve büyük miktarda emek ve serma yeye ihtiyaç göstermediği şeklinde özetlenebilir. Pazarlama ko nusunda ise, pazarlamanın üreticiden direk olarak tüketiciye yapılması ve aradaki maliyet öğelerinin ortadan kaldırılarak, tavuk etini düşük gelir gruplarının da satın alabileceği bir gıda maddesi durumuna getirmek gerektiği vurgulanmıştır. Talebin teorik yapısı ile ilgili bölümde, basit bir ta lep fonksiyonu tanımlanmış ve talebi etkileyen değişkenlerdeki değişikliklerin talepde ne kadar bir değişiklik meydana getire ceği belirlenmeye çalışılmıştır. Bu amaçla esneklik kavramı kul lanılmış ve fiyat esnekliği, çapraz esneklik/, gelir esnekliği ve nüfus esnekliği elde edilerek bunlar yorumlanmıştır. Daha son ra bireysel talep teorisinden toplam talep teorisine geçilerek konu bütünleştirilmeye çalışılmıştır. Çalışmanın teorik bölümü bazı ekonometrik problemlerin tartışıldığı bir bölümle sona ermiştir. Bu bölümde genel olarak ekonometrik çalışmalar ve özel olarak talep projeksiyonları ile-133- ilgili problemler üzerinde durulmuştur. Bu bölümde denklemler, değişkenler ve verilerle ilgili problemlerin, talep tahminlerin de nasıl bir etki yaptıkları incelenmeye çalışılmıştır. Çalışmanın ampirik bölümünde ise, tavuk eti talebi; cari tavuk eti fiyatı, cari koyun eti fiyatı, cari harcanabilir gelir ve nüfus açıklayıcı değişkenleri ile açıklanmağa çalışılmıştır. Bu bölümde, açıklayıcı değişkenler: Y = b +.b, X.t+ b" X."+ b_ X., +b. X..+ u,_ t o İti 2t2 3t3 4t4 t şeklinde genel bir modele; birli, ikili, üçlü ve dörtlü olarak uygulanmıştır. Ayrıca, açıklayıcı değişkenlerin birli, ikili, üçlü ve dörtlü olarak kullanıldığı her bölümde; doğrusal, lo- garitmik ve kişi başına doğrusal olmak üzere üç yapısal form kullanılmıştır. Her bölümde toplam ve kişi başına tavuk eti ta lebini en iyi açıklayan birer model seçilmiştir. Bu modellerin seçilmesinde şu kıstaslar kullanılmıştır: a. Parametrelerin işaretleri ekonomik beklentilere uygun olmalıdır. b. Parametreler istatistiksel olarak anlamlı olmalıdır. c. Model bütün olarak anlamlı olmalıdır. d. Modelin determinasyon;',katsayısı en yüksek olmalıdır. Bu kıstaslara göre tavuk eti talebini en iyi açıklayan sekiz model seçilmiştir. Daha sonra açıklayıcı değişkenlerin 1983-1990 yılları ara sında alacağı tahmin edilen değerler farklı yöntemler kullanıla rak belirlenmeye çalışılmıştır. Açıklayıcı değişkenlerin bu de ğerleri, daha önce seçilen sekiz modele uygulanarak 1983-1990 yılları arası için tavuk eti talep projeksiyonları yapılmıştır.-134- Birli, ikili, üçlü ve dörtlü modellerde; tavuk eti talebinin fiyat esnekliği, çapraz esneklik, gelir esnekliği ve nüfus esnekliği hesaplanarak bunlar yorumlanmıştır. Fiyat değişikliklerinin tavuk eti talebi üzerindeki etki lerini belirlemek amacıyla, daha önce seçilen sekiz modelin açık layıcı değişkenleri; reel tavuk eti fiyatı, reel koyun eti fiyatı, reel harcanabilir gelir ve nüfus değişkenleri olarak yeniden he saplanmış ve yeni regresyon denklemleri elde edilmiştir. Daha son ra reel fiyat ve gelirlerin 1983-1990 yılları arasında nasıl geli şeceği tahmin edilerek, bu değerler, reel değişkenlerle ilgili reg resyon denklemlerine uygulanmış ve bunlarla ilgili tavuk eti talep projeksiyonları yapılmıştır. Çalışmanın son bölümünde tavuk eti arzı ile talebi arasındaki dengenin nasıl kurulacağı araştırılmıştır. Burada tavuk eti üre timinin temel olarak dört kaynaktan meydana geldiği düşünülmüş tür. Bu kaynaklar köy tavukçuluğundan gelen üretim, yumurta ta vukçuluğundan gelen üretim, damızlık anaçlardan gelen üretim ve ticari piliçlerden gelen üretimdir. Bu kaynaklardan köy tavukçu luğundan gelen üretimin miktar olarak, yumurta tavukçuluğu ve damız lık anaçlardan gelen üretimin ise oran olarak sabit olduğu var sayılarak, tavuk eti üretimindeki artışların, temel olarak, ti cari piliç üretimim arttırmakla. mümkün olabileceği vurgulanmış tır. Daha sonra ticari piliç üretiminin iki temel yöntemi ince lenmiştir. Bu yöntemler ebeveyn (grand parent stock) ithali veya anaç (parent stock) ithalidir. Tavuk eti talebini en iyi açıkla yan iki model kullanılarak yapılan tavuk eti talep projeksiyon larında ticari civciv ihtiyacı hesaplanarak, bu ihtiyacın karşı lanması için ne kadar anaç ithal edilmesi gerektiği hesaplanmış tır. Ebeveyn ihtiyacı ile ilgili hesaplamalar bazı genetik bil gileri gerektirdiği için, ebeveyn ihtiyacı hesapl anmamıştır.-135- Sonuç olarak, 198 3-1990 yılları arasında Türkiye'de ta vuk eti talebinin yıldan yıla artacağı; buna paralel olarak tavuk eti arzını arttırmak için, her yıl daha fazla ticari pilice ve buna bağlı olarak daha fazla anaç ithaline gerek duyulduğu vur gulanmıştır. Ayrıca anaç üretiminin Türkiye'de yapılarak, anaç ithali için harcanan dövizin Türkiye'de kalmasının sağlanması gerektiği belirtilmiştir.
Yatırımların finansmanında Merkez Bankası'nın rolü ve orta vadeli kredi uygulaması
Döviz kurunun belirlenmesinde portfolyo yaklaşımı ve Türkiye üzerine bir deneme (1985-1989)
Turkish banking sector efficiency analysis for the period of 1990 - 2012 and the relation between crisis and bank efficiency
The precondition of the increase in the efficiency of the banks depends on their ability to compete. Through the banking sector with high competitive power, economic dynamism is promoted, and economic stability is ensured. The alteration in macroeconomic conditions affects th performance of the banking sector and financial stability. This thesis was used the methods of DEA to analyze the efficiency of 19 commercial banks operating in Turkey during the period of 1990 - 2012 for intermediation and profit approach. Malmquist Productivity Index method was used for examining the sources of total factor productivity change of the banks, especially during the crisis period. The datas of the analysis have been grouped by the ownership and scale status in order to investigate how efficiency differs among these groups. In the last section, the regression analysis was performed to examine how efficiency differs according to the macroeconomic and bank specific variables. Productivity loss on the basis of profit efficiency was restricted in the crisis period, while productivity increase in terms of profitability was experienced after the crisis period. Large scale banks experienced productivity increase in terms of intermediation approach whereas small and medium banks were subjected to a little productivity loss. During the period 2003, owing to the progress achieved in the technology and also through the effects of disinflation process, increase occured in total productivity of the banks. However due to the regress in scale efficiency values for private and foreign banks according to profit approach and foreign banks according to intermediation approach during the disinflation period led to takeover and consolidation between the banks. Increase in banks' total loans / total deposit ratio led to increase in productivity. Rise in GDP ratio led to increase in the banks' technical efficiency for profit and intermediation approach. Inflation, ROA and ROE ratio for profit approach had positive effect on banks' total factor productivity, while ROE for intermediation approach had negative effect on banks' total factor productivity. Increase in GDP and nonperforming loans / total loans ratio led to increase in pure technical efficiency for intermediation approach. ROE and total deposit / total assets ratio for intermediation approach had negative effect on scale efficiency, yet ROA ratio had positive effect on scale efficiency. Furthermore non performing loans / total loans ratio had positive effect on technical change. Key Words: Data Envelopment Analysis, Malmquist Total Factor Productivity Index, Bank‟s Efficiency, Crisis, Macroeconomic Indicators, Financial Ratios, Regression Analysis
Yoksulluk ve kayıt dışı ekonomi arasındaki ilişki
Günümüzde yer altı ekonomisi problemine yaygın bir biçimde bilhassa az gelişmiş ekonomilerde rastlanmaktadır ve aynı zamanda yeraltı ekonomisi belli bir boyutta gelişmekte olan ekonomilerinde problemidir. Yer altı ekonomisi devletler için vergi gelir kaybına yol açması nedeniyle ve formel sektörde yer alan firmalar ile adaletsiz bir rekabet yaratması nedeniyle bir sorundur. Yer altı ekonomisine yol açan ekonomik ve demografik faktörler arasında adaletsiz vergi oranları, gelir dağılımı adaletsizliği, nüfus artışı ve kırdan kente göçü sayabiliriz. Yer altı ekonomisinin diğer belirleyicilerinin yanında yoksulluk yer altı ekonomisinin en hayati belirleyicilerinden biridir. Ayrıca yeraltı ekonomisi ekonomik ve siyasi belirsizliğin yoğun olduğu ekonomilerde daha fazla gözlenmektedir. Bu çalışmada yoksulluğun enformel sektör üzerindeki etkisi panel data çerçevesinde analiz edilecektir. Bu bağlamda bir ekonomide yoksulluk seviyesindeki artışın yer altı ekonomisini arttıracağı hipotezini test etmekteyiz. Panel veri analizlerinden elde edilen tahmin sonuçları yoksulluk ile yer altı ekonomisi arasında aynı yönlü istatistiksel olarak anlamlı bir ilişkinin olduğunu ortaya koymaktadır, yani yoksulluk seviyesindeki bir azalış yeraltı ekonomisini azaltmaktadır.
Türkiye'de 1980 sonrası uygulanan ekonomi politikalarının seçmen davranışları üzerindeki etkisi
Demokrasiyi benimseyen toplumlarda, iktidarın belirlenmesinde seçmen önemli bir yere sahiptir. Seçmen iktidarın belirlenmesi anında karar verirken çeşitli faktörlerden etkilenir. Seçmenin davranışını etkileyen sosyo-kültürel ve psikolojik faktörlerin yanı sıra iktisadi faktörlerde önemli bir yer kaplamaktadır. İktidarın performansını değerlendirmede ekonomik performans, seçmenler açısından genelde öncelikli faktör olarak görülmüştür. Bu sebeple, demokratik seçimlerle iktidara gelen hükümetler genellikle, ülke yönetiminde söz sahibi olmasını sağlayan seçmenlere elverişli bir ekonomik ortam yaratarak para, maliye politikası gibi ekonomi politikalarıyla ekonomiyi manipüle ederler. Bu biçimde iktidar yeniden seçilebilmek için seçim öncesi ve seçim döneminde para ve maliye politikalarıyla ekonomiyi manipüle ederek seçmen davranışlarına yönelimini etkilemeye çalışırlar. Siyaset ve ekonomi için bu kadar önemli bir role sahip olan seçmen davranışları üzerinde ne yazık ki yeterli düzeyde araştırma yapılmamış ve seçmen davranışın ekonomik değişkenler üzerindeki etkisi tüm detayları ile ortaya konulmamıştır. Son dönemlerde yapılan çalışmalarda, seçmenin değişim ve dönüşümünü sağlıklı bir biçimde takip etme de yetersiz kalmaktadır. Seçim sonrası yapılan az sayıdaki seçmen davranışlarının incelenmesi ve çalışmalarının da kesinlikle arttırılması seçmeni daha yakından tanımak için mecburi görülmektedir. Kanaat, tutum ve fikirlerini hür biçimde oluşturan seçmenler, seçimler aracılığıyla tercihlerini özgür biçimde yapmaktadır. Buradan hareketle iktidarın uyguladığı ekonomi politikaların seçmen davranışı üzerindeki etkisi, seçmenin özgür olduğu ve kendini rahatlıkla ifade ettiği seçimlerle analiz edilmeye çalışılmıştır. Bu tez çalışmasında 1980 yılı itibariyle temel ekonomik gösterge verileri ve genel seçim sonuçları kullanılarak ekonomik sonuçların seçmen davranışına etkisi ayrıntılı bir şekilde ele alınmaya çalışılmıştır. Seçmen davranışlarını sergilerken genel seçimlerde hangi ekonomik göstergeyi öncelik verdiğine vurgu yapılmıştır. 1980 sonrası uygulanan ekonomi politikaları çalışmasının sonuçlarıyla seçmenin seçimlere katılımı, ekonomik faktörleri dikkate alıp almadığı, uygulanan politikalara karşı tepkisi ortaya konulmaya gayret edilmiştir. 1980-2016 dönemleri arasında yapılan seçimlerden elde edilen sonuçlara göre seçmenlerin davranışlarının ekonomik değişkenlerin etkili olduğu sonucuna varılmıştır. Hatta seçmenlerin bilhassa krizin var olduğu dönemlerde işsizlik, enflasyon gibi sorunları üzerine daha çok yoğunlaştıkları görülmüştür.
Türk bankacılık sektöründe tarımsal finansman uygulamaları
Tarım sektörü stratejik bir öneme sahiptir. Bu stratejik önem, insanoğlunun beslenme ihtiyacını, girdilerini karşılayan faaliyetleri icra etmesinden kaynaklanmaktadır. Tarım ve gıda kesiminde yaşanan teknolojik gelişmelerle, artan dünya nüfusunun gıda ihtiyacı karşılanmak istense de karşılanamamakta ve karşılanamayacağı beklenmektedir. Bu durum da tarımı, dünya ekonomilerinin gözünde korunmaya ve desteklenmeye ihtiyaç duyulan bir sektör konumuna getirmiştir. Son yılların en önemli gündem konularından olan gıda güvenliğinin sağlanması için tarım sektörünün gelişimi ve büyümesi önem kazanmaktadır. Bu sektörün büyümesinin önündeki en büyük engellerden biri, sektörden gelir elde edebilmek için hasat döneminin beklenmesinden kaynaklanan finansman eksikliğidir. Ekonomiler çeşitli yöntemlerle tarımsal finansman eksikliğini gidermeye çalışmaktadırlar. Türkiye‟de ise tarımsal finansman yöntemleri yetersiz olmakla birlikte kaynaklarına göre de farklılık göstermektedir. Türkiye‟de tarımsal finansman kaynakları; devletin sağlamış olduğu teşvik ve hibeler, uluslararası kurum ve kuruluşların sağlamış oldukları tarımsal hibeler, tarım sigortaları, tarım borsalarından sağlanan varantlar, factoring işlemleri vb. finansal yöntemlerdir. Tarımda dış kaynak denilince akla ilk gelen yöntemlerden biri de tarımsal kredilerdir. Tarımsal krediler diğer birçok ülkede bankacılık işlemlerinde ticari kredilerle aynı şekilde görülerek yorumlanmış olsa da Türk bankacılık sektöründe tarım bankacılığı başlığı altında ele alınmaktadır. Türkiye‟de tarımsal kredi denilince akla ilk gelen banka Ziraat Bankası olsa da son yıllarda tarımsal bankacılıkla özdeşleşen diğer bir banka ise Denizbank‟tır. Bu bankanın tarımsal bankacılık faaliyetleriyle birlikte yapmış olduğu yenilikler onu tarım bankacılığında bir marka haline getirmiştir. Diğer özel bankaların da bu alana ilgisi son dönemde artmaya başlamış ve tarımsal bankacılık faaliyetlerindeki çoğalma, tarımsal finansmanda yeni yöntemlerin gelişmesine ve tarım sektörünün finansman eksikliğinin çözülmesi yolunda önemli adımlar atılmasına katkıda bulunmaktadır.
Beşeri sermaye unsurlarından kadın eğitiminin ekonomik büyümeye etkisi: 1971-2013 dönemine ilişkin Türkiye örneği
Beşeri sermayenin önemli unsurlarından biri olan eğitimin toplumun refah düzeyini artırdığı genel kabul görmesiyle birlikte, iktisatçılar bu konuyla ilgili yaptığı teorik ve ampirik çalışmaları artırmış ve daha özellikli alanlara yönelmişlerdir. Bu çalışmada, söz konusu alanlardan biri olan kadın eğitiminin ekonomik büyümeye etkisi Türkiye özelinde incelenmiştir. Bu inceleme için 1971-2013 döneme ait yıllıkkişi başına reel GSYİH ve çeşitli eğitim kademelerine göre kadınların okullaşma oranları verileri kullanılarak ARDL sınır testi ve Toda-Yamamoto nedensellik testi yapılmıştır. Elde edilen bulgulara göre, hem kısa hem de uzun dönemde sadece kadınların yükseköğretim okullaşma oranı ile ekonomik büyüme arasında pozitifve anlamlı bir ilişki olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Ayrıca nedensellik analizi sonucunda, kişi başına reel GSYİH ve kadınların yükseköğretim okullaşma oranı arasında çift yönlü nedensellik ilişkisi olduğu bulunmuştur. Bu sonuçlar, kadınların eğitim seviyesiarttıkça bilgi ve yetenek değerlerini geliştirerekülkenin büyümesine katkıda bulunduklarını desteklemektedir.
Enflasyon hedeflemesinin başarısının belirleyicileri: Türkiye örneği(2002-2016)
Gelişmekte olan ülkelerin fiyat istikrarı sağlanması ve yüksek enflasyon oranlarının kontrol altına alınabilmesi amacıyla geliştirilmiş olan enflasyon hedeflemesi stratejisi günümüzde önemini korumaktadır. Enflasyon hedeflemesinin başarısı ise piyasalara olan güvenin arttırılması için daha fazla önem taşımaktadır. Bu çalışmada, Türkiye'de uygulanan enflasyon hedeflemesinin başarısının belirleyicileri, 2002-2016 dönemi çeyreklik verilerinden yararlanılarak ARDL Sınır Testiyle değerlendirilmiştir. Edinilen bulgular neticesinde, Türkiye'de enflasyon hedeflemesinin başarısını etkileyen en önemli etkenin mali baskınlık olduğu ve bu rejimde başarının sağlanabilmesi için maliye politikasının disipline edilmesi gerektiği ortaya çıkmaktadır.
Davranışsal iktisat perspektifinden finansal okuryazarlık düzeyinin analizi: Üniversite öğrencileri üzerine bir araştırma
Son zamanlarda davranışsal iktisat kavramının dünyada ilgi odağı olması birçok disiplinde bu konuda incelemeler yapılmasını sağlamaktadır. Bireyler almış oldukları kararlarda duygu ve düşüncelerinin etkisi altında kaldıkları için rasyonel davranışlar sergilememektedirler. Ayrıca bir başka ilgi odağı olan konu finansal okuryazarlıktır. Finansal okuryazarlık konusu içerisinde bütçe, tasarruf, harcama, birikim, kredi kartı kullanımı gibi birçok faktör bulunmaktadır. İnsanlar bu faktörler ile ilgili kararlar alırken genel ekonominin getirmiş olduğu varsayımlardaki gibi her şartta rasyoneller midir? Bireyin finansal okuryazarlık ile ilgili aldığı kararlarda bulunduğu ortamın, aylık hane halkı gelirinin ve eğitim seviyesinin belli noktalarda etkili olduğu görülmektedir. İnsanlar davranışsal iktisat kavramının önemini ne kadar dikkatle kavrar ise nerede nasıl hata yaptıklarının farkına varabilir. Bu sayede insanlar kendilerini sorgular ve böylece finansal okuryazarlık ile ilgili daha doğru kararlar verebilirler. Çalışmanın amacı, üniversite öğrencilerinin finansal okuryazarlık ile ilgili aldıkları kararlarda davranışsal iktisadın etkisinin incelenmesini ve yaş sınıf, bölüm, cinsiyet gibi demografik bilgilerin bu doğrultuda sorulan sorulara verilen yanıtlarda gruplar arasında farlılıklara neden olup olmadığını incelemeyi içermektedir. Çalışmanın sonucunda; öğrencilerin, finansal okuryazarlık ve davranışsal iktisat ölçeğine ve bütçe ile ilgili sorulan sorulara verdiği cevaplarda, yaş, cinsiyet, bölüm, anne, baba, eğitim durumu ve aylık hane halkı gelirine bağlı istatiksel bir farklılık bulunmamaktadır. Ancak, sınıf faktöründe farklılık bulunmaktadır. Öğrencilere sorulan harcama sorusunda, yaş, cinsiyet, bölüm, anne ve baba eğitim durumu, aylık hane geliri gibi unsurlar, verilen cevaplarda bir farklılığa neden olmamaktadır. Fakat, birikim yapma, tasarruf, kredi kartı ve finansal bilgiye ulaşım sorularına verilen cevaplarda sınıf ve bölüm faktörü arasında farklılık bulunmaktadır.