
143
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Ratlarda bor elementinin fotoyaşlanmaya etkisi
Bor insan sağlığı için gerekli ve önemli bir elementtir. Borun kemik gelişimi, yara iyileşmesi, nörolojik ve metabolik sistemler üzerine olumlu etkilerinin olduğu bilinmektedir. Son yıllarda yapılan çalışmalarla çeşitli bor bileşiklerinin antioksidan ve antiinflamatuvar etkilerinin olduğu anlaşılmıştır. Çalışmamızda ratlarda ultraviyole B ile oluşturulan fotoyaşlanma üzerine farklı konsantrasyonlarda uyguladığımız topikal ve sistemik bor elementinin etkinliği biyokimyasal, klinik, moleküler ve histolojik olarak değerlendirildi. Çalışmamızda 8 haftalık, dişi toplam 49 adet Wistar albino rat rastgele 7 gruba ayrıldı. Çalışma gruplarımız şu şekilde belirlendi. Grup 1: Kontrol, Grup 2: Tıraşlı kontrol, Grup 3: UVB, Grup 4: UVB+%2 dermobor krem günde iki kez, Grup 5: UVB+%5 dermobor krem günde iki kez, Grup 6: UVB+2 mg elementel bor oral gavaj yolu ile günde bir defa, Grup 7: UVB+4 mg elementel bor oral gavaj yolu ile günde bir defa uygulama. On haftalık çalışmamızın sonunda bakılan inflamatuvar markerların seviyesi, kırışıklık oluşumu, epidermal kalınlık, dermal inflamatuvar hücre sayısı, epidermal mikrofold sayısı ve elastaz enzim düzeyi topikal uygulama yapılan her iki grupta (4. Ve 5. grup) sadece UVB uygulanan 3. gruptan istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha düşük bulundu (p<0,05). Sonuç olarak çalışmamızın makroskopik ve mikroskopik bulgularını beraber ele aldığımızda bor elementinin topikal olarak uygulanmasının fotoyaşlanma oluşturulan ratlar üzerinde etkili olduğu bulundu. Bor elementinin daha önce yapılan çalışmalarla gösterilen anti-inflamatuvar ve anti-oksidan etkileri sayesinde fotoyaşlanmada etkili olabileceği düşünülebilir. Anahtar Kelimeler: Bor, fotoyaşlanma, UVB
Psoriasis vulgariste osteopontin ve ilişkili sitokin düzeylerinin tedavi, hastalık aktivitesi ve komorbiditeler ile ilişkisi
Psoriasis etyolojisi bilinmeyen kronik, hiperproliferatif ve inflamatuar deri hastalığıdır. IL23/Th17 aksı psoriasis patogenezinde heyacan uyandıran yeni bir yolaktır. Osteopontin Th1/Th17 yolağı üstünden psoriasisde etki gösteren yeni tanımlanan fosforile glikoasidik glikoproteindir. Bizde çalışmamızda serum ve deri örneklerinde OPN, IFN-?, TNF-?, IL-12, IL-23, IL-17 düzeylerini değerlendirerek, psoriasis immünpatogenezinde OPN, Th1/Th1 yolağının rolünün anlaşılması, hastalık şiddeti ile ilişkisinin değerlendirilmesini ve tedaviye yönelik araştırmalar için hedef moleküllerin ortaya konmasını amaçladık.Çalışmamıza topikal kortikosteroid/kalsipotriol tedavisi alan 17 ve sistemik olarak metotreksat alan 17 olmak üzere toplam 34 psoriasis hastası dahil edilmiştir. Hastalardan tedavi öncesi ve tedavi sonrası PASI 75 yanıtına ulaşıldığında ya da tedavinin 3. ayında olmak üzere serum ve deri örnekleri alınmıştır. OPN ve IFN-?, TNF-?, IL-12, IL-23, IL-17 düzeyleri serumda ve deri örneklerinde değerlendirilmiştir. Sonuçlar tedavi öncesi ve sonrasında topikal ve sistemik tedavi grupları arasında karşılaştırılmıştır.Psoriasis hastalarında tedavi öncesinde serum ve deri örneklerinde OPN, IFN-?, TNF-?, IL-23, IL-17, IL-12 düzeyleri açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p?0,05). Psoriasis şiddeti ile serum sitokin düzeyleri ve OPN arasında anlamlı korelasyon bulunmamıştır. Tedavi sonrasında deri örneklerinde IFN-? ve IL-17 düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı düşüş gözlenmiştir (p<0,025). OPN, TNF-?, IL-23 düzeylerinde ise tedavi ile anlamlı değişim saptanmamıştır (p?0,025). Tedavi sonrasında topikal tedavi grubunda deri örneklerinde, sistemik tedavi grubunda ise serum örneklerinde OPN düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı düşüş görülmüştür (p<0,025).Lezyonda tedavi öncesinde IL-23 düzeyi ile OPN-K'nın ve tedavi sonrasında IFN-?'nın OPN-D ile doğru orantılı olarak arttığı görülmüştür (p<0,025). OPN, IFN-?, TNF-?, IL-23, IL-17, IL-12 düzeylerindeki artış ile eşlik eden komorbiditeler arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır.Tüm bu sonuçlar psoriasis hastalarında lezyonda ve serumda IFN-?, TNF-?, IL-23, IL-12, IL-17 ve OPN düzeylerinin arttığını göstermekle beraber psoriasis immünpatogenezindeki yerleri, hastalıkla ve komorbiditeler ile ilişkilerini değerlendirmek amacı ile daha ileri çalışmaların gerekli olduğunu göstermektedir.
Mikozis fungoides hastalarında histopatolojik ve immünfenotipik özelliklerin PUVA tedavisi öncesi ve sonrası apoptotik ve antiapoptotik genlerle karşılaştırılması
Mikozis fungoides en sık görülen kutanöz T hücreli lenfomadır.Etyopatogenezi halen tam olarak bilinmemektedir. Lezyonların karakteristikolarak yavaş progresyon gösteriyor olması MF'nin epidermotropik T hücrelerininbozuk apoptozis nedeniyle dokuda biriktiği hipotezinin ortaya atılmasına nedenolmuştur. Mikozis fungoidesin erken lezyonlarının tanısı oldukça zordur; ve budönemdeki lezyonlara tanı koyabilmek için çeşitli histopatolojik kriterler ortayakonmaya çalışılmıştır, yardımcı yöntemler olarak; immünohistokimyasalaraştırmalar ve moleküler genetik çalışmalar yapılmıştır. Ancak halen erken vesınırda lezyonlar için kesin tanı kriterleri oluşturulamamıştır. Biz de çalışmamızdaerken dönem MF tanı kriterlerinin geçerliliğinin; hastalığın etyopatogenezinin vePUVA tedavisinin etki mekanizmasının aydınlatılmasını amaçladık.Çalışmamıza; PUVA tedavisi almış olan 20 MF hastası ile benigninflamatuar dermatozu ( 10 liken planus ve 10 psöriasis vulgaris ) bulunan 20kontrol grubu hastası dahil edildi.İlk olarak doku kesitleri histopatolojik değerlendirme için rutinhematoksilen eozin boyası ile boyandı ve daha önceden literatürde belirlenmişolan kriterler doğrultusunda incelendi. Daha sonraki incelemede iseimmünhistokimyasal yöntemle CD3, CD4, CD7, CD8, CD20, p53, Bcl-2, FasLve kaspaz-3 proteinlerinin boyanma dereceleri ve yüzdeleri belirlendi. Tedaviöncesi p53, Bcl-2, FasL ve kaspaz-3 proteinlerinin boyanma dereceleri veyüzdeleri, hem tedavi sonrası hasta grubu hem de kontrol grubu sonuçları ilekarşılaştırıldı. Ayrıca tedavi öncesi hasta grubunda histopatolojik veimmünfenotipik özellikler bu genlerle karşılaştırıldı.Hasta grubunda; histopatolojik olarak olguların %100'ündeepidermotropizm izlendi. CD3(+), CD4(+), CD7(-), CD8(+) ve CD20(+) oranlarısırasıyla; %75, %30, %50, %70 ve %20 olarak saptandı. Olgu ve kontrolgrubunda hiçbir hastada p53'de pozitif boyanma saptanmadı. Olgu grubundatedavi öncesi ve tedavi sonrası, Bcl-2 ve FasL boyanma derecesi ve yüzdesiaçısından istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Olgu grubunda tedaviöncesi ve tedavi sonrası kaspaz-3 boyanma derecesi ve yüzdesi açısındanistatiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0.05). Kontrol grubunda Bcl-2 ve FasLboyanma derecesi ve yüzdesi, olgu grubunda tedavi öncesi değerden yüksekti vebu fark istatiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). Kontrol grubu ile olgu grubundatedavi öncesi kaspaz-3 boyanma derecesi ve yüzdesi arasında istatiksel olarakanlamlı fark görülmedi (p>0.05). Kaspaz-3 pozitifliği ile histopatolojik veimmünfenotipik özellikler arasında ise bir ilişki saptanmadı (p>0.05).Çalışma sonuçlarımız; erken dönem MF tanısında birden çokhistopatolojik paternin izlenebileceğini ve tanıyı desteklemede immünfenotipiközelliklerin kullanılabileceğini göstermekle birlikte; MF hastalarında apoptotik veantiapoptotik gen ekspresyonunun nadiren izlendiğini ve MF hastalarındaPUVA'nın etkisini apoptotik bir gen olan kaspaz-3 üzerinden gösterdiğinidüşündürmektedir.
Diffüz saç dökülmesi olan hastalarda digital fototrikogram bulgularının kandaki TSH, ferritin ve B12 vitamin düzeyi ile ilişkisinin değerlendirilmesi
ÖZET Telogen effluvium (TE), kadınlarda sık görülen bir alopesi tipidir. Saç kaybına neden olan faktörler arasında; endokrin hastalıklar, beslenme bozuklukları, stres, anemi, ferritin düzeyi düşüklüğü, vitamin B12 eksikliği ve tiroid hastalıkları gibi çok sayıda neden yer almaktadır. Alopesilerin değerlendirilmesinde çeşitli yöntemler kullanılmış ancak henüz ideal bir yöntem bulunamamıştır. Son yıllarda geliştirilen non invaziv tanı yöntemlerinden biri de digital fototrikogramdır (Trichoscan). Bu çalışmada diffüz saç dökülmesi olan kadın hastaların ferritin, tiroid stimülan hormon (TSH) ve vitamin B12 düzeyleri ölçülerek, aynı hastalardan elde edilen digital fototrikogram (Trichoscan) bulgularıyla karşılaştırılması amaçlandı. Diffüz saç dökülmesi olan 108 bayan hasta çalışmaya alındı. Olguların ayrıntılı anamnezi alındı ve saç çekme testi uygulandı. Tam kan sayımı, kan biyokimyası, demir, demir bağlama kapasitesi, ferritin, tiroid stimülan hormon, sT3, sT4, folik asit ve vitamin B12 düzeylerine bakıldı. Olgular akut ve kronik telogen effluvium, ayrıca ferritin düzeyi <40ng/ml ve >40ng/ml olmak üzere gruplara ayrıldı. Trichoscan ile hastaların telogen oranı, anagen oranı ve saç dansitesi hesaplandı. Kronik telogen effluviumlu olguların hem sayısı, hem de saç çekme testi pozitifliği akut TE'a göre daha yüksekti (p<0.05). Ferritin, vitamin B12, TSH, telogen oranı, anagen oranı ve saç dansitesi ile yaş arasında anlamlı korelasyon görülmedi (p>0.05). Olguların ort. ferritin düzeyi 25.55±19.20, ort. TSH düzeyi 1.96±1.73 ve ort. vit B12 düzeyi 313.57±116.79 idi. Trichoscan yöntemiyle ort. telogen %22.67±7.07, ort. anagen %77.32±7.07 ve ort. saç dansitesi 209.61±42.64/cm2 olarak saptandı. Ferritin düzeyi <40ng/ml olan grupta ort. telogen oranı daha yüksek, ort. anagen oranı ise daha düşük bulundu (p<0.05). İki grup arasında saç dansitesi açısından anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Hastaların vit B12 ve TSH düzeyleri ile trichoscan bulguları arasında anlamlı korelasyon saptanmadı (p>0.05). Sonuç olarak trichoscan bulgularıyla ferritin düzeyinin korele olduğu, vit B12 ve TSH düzeylerinin ise korele olmadığı görüldü. Diffüz saç dökülmesinde ferritinin önemli bir role sahip olduğu düşünülmektedir. Trichoscan yönteminin, hastalara güven verdiği ve telogen effluvium tanısında hekime yardımcı bir yöntem olabileceği düşünülmektedir. Anahtar sözcükler: Digital Fototrikogram, telogen effluvium, ferritin
The effect of ısotretinoin treatment on toll like receptor 2 and ınterferon-? levels
Akne vulgaris, genç popülasyonda en sık görülen deri hastalığıdır. Son zamanlarda akne patogenezinde toll benzeri reseptörlerin rol oynayabileceği üzerinde durulmaktadır. Bizde çalışmamızda serum ve deri örneklerinde TLR 2, IL-8, IL-12 ve IFN-? düzeylerini değerlendirerek, akne immünpatogenezinde TLR 2, Th1 yolağının rolünü ve isotretinoin tedavisinin bu mekanizmayla ilişkisinin ortaya konmasını amaçladık.Çalışmamıza; evre III ve IV akne vulgaris tanısı almış ve tedavide sistemik isotretinoin endikasyonu konmuş 25 adet hasta ve 20 adet sağlıklı gönüllü kontrol grubu dahil edilmiştir. Sistemik tedavi öncesi; hastalardan venöz kan örneği, sırt bölgelerindeki püstüler lezyonlardan ve bu lezyonlara en az 1 cm uzaktaki lezyonsuz deri alanlarından punch tekniği ile 3 mm biyopsi alınmıştır. Tedavi bitiminde tam düzelmenin olduğu hastalardan, yine venöz kan örneği ve ikinci kez deri biyopsisi alınmıştır. Sonuçlar tedavi öncesi, sonrası ve sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılmıştır.Akneli hastalarda serumda TLR-2 düzeyi kontrol grubuna göre istatistiksel olarak daha düşük saptanmıştır (p<0,001). Serumda tedavi sonrası TLR-2 düzeyi, tedavi öncesine göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek olarak bulunmuştur (p=0,004).Hasta grubunda tedavi öncesi püstüler deri örneklerinde TLR-2 ve IFN-? infiltrasyon dereceleri istatistiksel olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0,001). Tedavi sonrasında deri örneklerinde, tedavi öncesine göre TLR-2 ve IFN-? infiltrasyon derecelerinde istatistiksel olarak anlamlı düşüş gözlenmiştir (p<0,001, p=0,008). Lezyonlu deri TLR-2 ve IFN-? infiltrasyon dereceleri lezyonsuz deriye gore istatistiksel olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0,001).Serum ve doku TLR-2 ve IFN- ? düzeyleri arasında karşılıklı korelasyon bulunamamıştır.Tüm bu sonuçlar akne vulgaris immünpatogenezinde TLR-2 ve IFN- ?'nın yeri olduğunu ve sistemik isotretinoin tedavisinin antiinflamatuvar etkisini TLR-2 ve IFN- ? düzeylerini azaltarak gerçekleştirdiğini düşündürebilir.
Plak tip psoriasis hastalarında kaşıntı varlığının araştırılması ve yaşam kalitesi ve fonksiyonlar üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Psoriasis, hastaların yaşam kalitesini belirgin düzeyde etkileyen kronik bir deri hastalığıdır. Derinin klasik kaşıntılı hastalıkları arasında yer verilmeyen psoriasis, son yıllarda kaşıntı yönü ile de sıkça gündeme gelmiştir. Çalışmamızda plak tip psoriasis hastalarında kaşıntı varlığının ve özelliklerinin araştırılması, kaşıntının, şiddet başta olmak üzere hastalığa ait çeşitli özellikler ile ilişkisinin değerlendirilmesi ve yine kaşıntının hastaların yaşam kalitesini nasıl etkilediğinin ortaya konması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya Mart 2015 - Eylül 2015 tarihleri arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Polikliniği'ne başvurarak plak tip psoriasis tanısı almış olan 100 hasta dahil edildi. Hastalık şiddetinin değerlendirilmesinde PASİ, kaşıntının değerlendirilmesinde "Visuel analog skala" (VAS), "En kötü kaşıntının rakamsal derecelendirme ölçeği" (Wı-Nrs) ve "Yosipovitch kaşıntı anketi",yaşam kalitesinin değerlendirilmesinde "Psoriasis yaşam kalite ölçeği" (PYKÖ) ve "Psoriasis yetersizlik indeksi" (PYİ), uygulanarak psoriasisli hastalar yaşam kalitesi ve kaşıntı açısından değerlendirildi. Bulgular: Yüz psoriasis hastasının 73'ü (%73) kaşıntı tanımlamıştır. Kaşıntısı olan hastaların ortalama PYİ ve PYKÖ skorları, kaşıntısı olmayan hastalardan istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksektir (p=0,001, p=0,001). Kaşıntı yüzey alanı geniş olan hastalarda, PYİ ve PYKÖ skorları istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0,001) (p<0,001). O an mevcut kaşıntısını (VAS3) daha yüksek skorlandıran hastaların PYİ skorları, diğerlerinden istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksektir (p=0,015). Son 24 saatteki en kötü derecedeki kaşıntısını daha yüksek skorlandıran (WI-NRS) hastaların PYİ ve PYKÖ skorları, diğerlerinden istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksektir. (p<0,001, p<0,001). Orta-şiddetli hastalığa sahip (PASI≥10) hastaların VAS3, VAS4, Wı-Nrs, PYİ ve PYKÖ skorları, hafif şiddette (PASI <10) hastalara göre anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p=0.002, p=0.045, p<0.001, p<0.001, p<0.001). Sonuçlar:Psoriasis hastalarında kaşıntı tanımlayan ve hastalık şiddeti yüksek hastaların yaşam kalitesinin önemli derecede bozulduğunu ortaya koyduk. Buradan hareketle, psoriasis yönetiminde yalnızca deri ve varsa eklemin hedeflenmemesi gerektiği, hastalar tarafından sıkça ifade edilen "kaşıntı" yönetiminin de, tedavinin bir parçası olması gerektiği görüşündeyiz.
Batı Karadeniz bölgesinde oral mukoza lezyonu olan hastalarda kontakt duyarlılığın araştırılması
Bu prospektif araştırmada oral mukoza lezyonu olan 100 olgunun dental seri ile yapılan yama testi sonuçları değerlendirildi. Çalışmanın amacı farklı oral mukoza lezyonu olan olgularda, farklı duyarlandırıcılara karşı pozitif reaksiyonların sıklığını bulmak, cins, yaş farklılıklarını tespit etmek, yanak ısırmanın, sigara içmenin duyarlanma üzerine etkisini incelemek idi. Kliniğimize Eylül 2012 - Mart 2014 tarihleri arasında oral mukoza lezyonu nedeniyle başvuran , 30 maddelik dental seri ile yama testi uygulanan 67'si (%67) kadın, 33'ü (%33) erkek toplam 100 olgu değerlendirildi. Bu olguların 52'sinde rekürren aftöz stomatit (RAS) 28'inde liken planus (OLP) 14'ünde ağız yanması sendromu (AYS), 5'inde alerjik kontakt stomatit (AKS) ve 1'inde lökoplaki mevcuttu. Test sonuçları Uluslararası Kontakt Dermatit Araştırma Grubu (ICDRG) kriterlerine göre değerlendirildi. Yüz hastanın 46'sında (%46) bir veya daha fazla maddeye karşı pozitif reaksiyon saptandı. En sık duyarlandırıcının bakır sülfat (%18) olduğu, bunu altın (I) sodyum tiyosülfat dihidrat (%14), kobalt (II) klorid heksahidrat (%13), nikel sülfat heksahidrat (%12), cıva (%6), paladyum klorid (%5), potasyum dikromat (%4), metilhidrokinon (%3) ve 1,6-Heksandiyol diakrilatın (%2) takip ettiği görüldü. Metil metakrilat, trietilenglikol dimetakrilat, üretan dimetakrilat, etilenglikol dimetakrilat, 2,2-bis (4-2-Hidroksi-3-metakriloksipropoksi) – fenil propan (BIS - GMA), N,N-Dimetil-4-toluidin, 2-Hidroksi-4-metoksibenzofenon, 1,4-Butanedioldimetakrilat, 2,2-bis (4-Metakriloksi) fenil propan, Aliminyumklorid heksahidrat, çamporokinon, 2(2-Hidroksi-5-metil-fenil) benzotriazol (Tinuvin P), tetrahidrofurfuril metakrilat ile hiçbir olguda pozitif reaksiyon görülmedi. 2- Hidroksietilmetakrilat, öjenol, kolofoni, N- Etil-4-toluensulfonamid, formaldehit, 4-tolildietanolamin, N,N dimetilaminoetil metakrilat ve kalay nadir alerjenler olarak saptandı. En sık saptanan duyarlandırıcılar ile pozitif reaksiyon veren olgular çoğunlukla orta yaşlı bayanlardı. Sigara içenlerle içmeyenler arasında pozitif ya da negatif reaksiyon açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi (p=0.716). Benzer şekilde yanağını ısıranlarla ısırmayanlar arasında yama testi sonuçları bakımından anlamlı bir farklılık saptanmadı (p=0.902). Sonuçlarımız sigara ve yanak ısırmanın duyarlanmayı etkilemediği kanaatini doğurmuştur. Araştırmamızdan çıkan verilere göre; oral mukoza lezyonlarının etyolojisinde kontakt duyarlanmanın varlığını tespit etmek için dental seri yama testi yapmak gerektiğini ve klinik korelasyon mevcut ise oral materyal değişimi önerilmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Bu hastalarda alerjenden kaçınılması tedavinin ilk basamağı olacaktır. Bu araştırma bölgemizde bakır, altın, kobalt, nikel cıvaya bağlı duyarlanma oranının yüksek ve genel olarak kadınlarda erkeklerden daha fazla olduğunu göstermesine rağmen, olgu sayısının daha fazla olduğu, çok merkezli prospektif araştırmalar ülkemizde dental seri yama testinin gerekliliğini daha iyi ortaya koyacaktır. Anahtar kelimeler: Oral mukoza lezyonları, Dental Seri yama testi
Psoriaziste serum total ige, eozinofil katyonik protein ve eozinofil düzeyleri
Psoriazis kronik, otoimmün, inflamatuvar bir hastalıktır. Etyopatogenezi net açıklanamamaklabirlikte patogenezde Th1 hücre aracılı keratinosit proliferasyonu mevcuttur. Ancak klinik tablokötüle?tikçe Th2'ye doğru bir geçi? olduğu gösterilmi?tir. Son yapılan ara?tırmalarda, psoriazistetotal IgE ve ECP düzeylerinde artı? olduğu saptanmı?tır. Bu nedenle psoriazis patogenezinde Th2sitokinleri ve mediatörlerinin de rolü olduğu dü?ünülmektedir. Bu ara?tırmada, psoriazishastalarında total immünglobulin E (IgE), eozinofil katyonik protein (ECP) ve eozinofil düzeylerive elde edilen sonuçların klinik ?iddetle korelasyonunun ara?tırılması planlandı. Psoriazis veatopi arasındaki muhtemel ili?kinin ara?tırılması amaçlandı.Çalı?maya prospektif olarak Mart 2011 - Mart 2012 tarihleri arasında Bülent Ecevit ÜniversitesiAra?tırma ve Uygulama Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıkları bölümüne ba?vuran 46 psoriazishastası ve 42 gönüllü sağlıklı birey dahil edildi. Hastalardan ve sağlıklı gönüllülerden total IgE,ECP ve eozinofil düzeylerinin ara?tırılması amacıyla 2 tüp 5 cc venöz kan alındı. Öncellikle hastaverileri, sağlıklı kontrol grubu verileri ile kar?ıla?tırıldı. Hastalık ?iddeti Psoriazis Alan ?iddet?ndeksi (PASI)'ne göre hafif, orta ve ?iddetli olarak gruplandırıldı. Psoriazisli hastalarda cinsiyet,aile öyküsü, PASI, hastalık süresi ve psoratik artrit (PsA) varlığı gibi klinik özellikler ile serumtotal IgE, ECP ve eozinofil düzeyleri arasındaki ili?ki incelendi.Fluoroenzimimmünoassay yöntemiyle yapılan incelemede, psoriazisli hastalarda total IgEdeğerleri kontrol grubuna göre anlamlı bir ?ekilde yüksek saptandı (p=0.001). Serum ECP veeozinofil düzeyleri açısından iki grup arasında istatistiksel fark gözlenmedi (p=0.432, p=0.630).PsA öyküsü olan ve olmayan hastalar arasında serum total IgE, ECP ve eozinofil düzeyleriarasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (her biri için p>0.05). Psoriazis hastalarındaserum total IgE, ECP ve eozinofil değerleri arasında korelasyon gözlenmedi (p>0.05). Ayrıca,PASI skoruna göre hastalık ?iddeti ve hastalık süresi ile deği?kenler arasında ili?ki saptanmadı.Psoriazis hastalarının aksine, sağlıklı kontrollerde ECP ve eozinofil düzeyleri arasında ortaderecede pozitif korelasyon saptandı (r=0.48, p=0.001).Sınırlı sayıda hasta ile yaptığımız bu çalı?ma, psoriazisli hastalarda Th2 varlığını kısmenyansıtmaktadır. Psoriaziste, Th2 lenfosit rolünün daha iyi anla?ılması için daha geni? kapsamlıçalı?malara ihtiyaç vardır. Ayrıca, psoriaziste, Th2 sitokinlerden IL-4 ve IL-10 üretimini arttırantedavi modalitelerinin üzerinde daha fazla durulması gerektiği kanaatindeyiz.Anahtar Kelimeler: Psoriazis, Total IgE, Eozinofil Katyonik Protein (ECP), Eozinofil
Psoriasisde IL-17 gen polimorfizmi
Psoriasis, ortalama görülme sıklığı %2 olan, immün aracılı mekanizmalarla gelişen, kompleks kronik inflamatuar bir hastalıktır. Etyolojide primer neden tam olarak açıklanmamış olsa bile multifaktöryel ve multigenetik bir hastalık olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada psoriasis hastalarında IL-17F (Glu126Gly, His161Arg) ve IL-17A (G197A) gen polimorfizmlerinin sıklığının belirlenmesi ve bunun psoriasis gelişim riski, başlangıç yaşı, tırnak tutulumu, psoriasis tipleri ve psoriatik artrit gelişimi üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya Dermatoloji polikliniğine başvuran 100 psoriasis hastası ve kendilerinde ve ailelerinde psoriasis ve otoimmün hastalığı bulunmayan 100 sağlıklı gönüllü alındı. Hasta ve kontrol gruplarında PCR (Polymerase chain reaction) yöntemi ile IL-17F (Glu126Gly, His161Arg) ve IL-17A (G197A) gen polimorfizmleri belirlendi, elde edilen değerler çalışma grupları arasında karşılaştırıldı. Psoriasis hastaları ve sağlıklı kontroller arasında IL-17F (Glu126Gly) ve IL-17A (G197A) gen polimorfizmleri açısından anlamlı bir fark tespit edilmedi. IL-17F His161Arg CT genotipi kontrol grubunda, psoriasis hastalarına göre anlamlı olarak yüksek olarak saptandı. (OR=5,35 P=0,003). Ayrıca gen polimorfizmleri psoriasis klinik karakterlerine göre hasta grupları arasında karşılaştırıldı. Artriti olan hastalar olmayan hastalarla karşılaştırıldığında; IL-17A (G197A) GG genotipi (p=0.028) anlamlı olarak yüksek saptandı. Tırnak tutulumu olmayan hastalar tırnak tutulumu olan hastalar ile karşılaştırıldığında IL-17F (Glu126Gly) AG genotipi (p=0.008) anlamlı olarak artmış olarak saptandı. Hasta ve kontrol grubunda üç polimorfizme ait alel sıklığı değerlendirildi. Kontrol grubunda ACA alel birlikteliği anlamlı derecede yüsek bulundu. Bu sonuçlara göre IL-17F His161Arg CT genotipinin psoriasis gelişim riski açısından koruyucu olabileceği, IL-17A (G197A) GG genotipinin ise psoriatik artrit gelişimi açısından bir risk faktörü olabileceği söylenebilir Anahtar Kelimeler: Psoriasis, Polimorfizm, IL-17A, IL-17F
Akne vulgarisli hastalarda serum ghrelin ve obestatin düzeylerinin araştırılması
Akne vulgaris, kozmetik, psikolojik ve sosyal açıdan ciddi sorunlara yol açan önemli bir halk sağlığı sorunudur. Etyopatogenezi tam aydınlatılamamış olmakla birlikte androjen hormonlara duyarlılık, foliküler diskeratinizasyon, sebum artışı, mikroorganizmalar ve inflamasyon hastalığın patogenezinde öne çıkan faktörlerdir. Bu çalışmada antiinflamatuar, antimikrobiyal özelliğe sahip hormonlar olan ghrelin ve ghrelinle aynı gen tarafından sentezlenen obestatinin akne hastalığının patogenezindeki rolleri araştırıldı. Çalışmaya vücut kitle indeksleri birbirleriyle uyumlu, Global Akne Derecelendirme Sistemine göre hafif (n=22), orta (n=21) ve şiddetli (n=20) olmak üzere toplam 63 hasta ve tıbben sağlıklı 20 sağlıklı gönüllü denek alındı. Katılımcılardan alınan kan örneklerinden serum ghrelin ve obestatin düzeylerine bakıldı. Ayrıca açlık kan şekeri, trigliserid, LDL, VLDL, HDL, total kolesterol, insülin, C-peptid, HbA1c çalışıldı. HOMA-IR değerleri hesaplandı. Akne grubunun ghrelin, des-açil ghrelin ve obestatin ortalama değerleri, kontrol grubu ile kıyaslandığında göreceli olarak daha düşük olmakla beraber istatistiksel olarak anlamlılık göstermemekteydi. Hasta grupları arasında açil-ghrelin değerleri en yüksek şiddetli akne grubunda iken, des-açil ghrelin değerleri hafif şiddetli akne grubunda, ortalama obestatin değerleri ise orta şiddetli akne grubunda en yüksek idi; fakat gruplar karşılştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05, p>0.05 ve p>0.05). Çalışılan diğer biyokimyasal parametreler açısından gruplar karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı gibi, HOMA-IR ve VKİ açısından hasta grupları ile kontrol grubu arasında anlamlılık saptanmadı. Sonuç olarak akne hastalarının serumlarında azalan açil ghrelin, des-açil ghrelin ve obestatin düzeyleri ile akne arasında bir bağlantı olabileceği düşünülmektedir. Antimikrobiyal özellik gösteren bu hormonların seviyelerinde gözlemlenen azalma sebebiyle, aknedeki inflamasyonun baskılanamadığı ve hastalığın etyolojisinde rol oynayan mikroorganizmaların üremesinin engellenemediği ve bu hormonların replasmanı ile fizyolojik konsantrasyonlara ulaşılmasının aknenin tedavisine katkı sağlayabileceğini öngörmekteyiz.
Elazığ ve çevre illerdeki aşırı kilolu ve obez hastalarda görülen deri bulgularının araştırılması
Obezite; fizyolojik, sistemik, hormonal, metabolik, estetik, psikolojik ve sosyal sorunlara yol açabilen bir hastalık olarak tanımlanmaktadır. Obezite, yaşam kalitesini ve süresini olumsuz yönde etkileyen kronik bir hastalık olup gelişen dünyanın en önemli sağlık sorunlarından biridir. Yağ dokusu, sadece lipidlerin birikmesini sağlayan bir depo değil, aynı zamanda endokrin, metabolik ve inflamatuvar sinyallerin birbirleriyle bağlantısının olduğu bir organdır. Leptin ve resistin gibi adipokinlerin ve tümör nekroz faktör-alfa (TNF-α) ve interlökin-6 (IL-6) gibi proinflamatuvar sitokinlerin insülin direnci ve inflamasyon üzerindeki etkilerinden dolayı; deri fizyolojisi ve patofizyolojisinde önemli rol oynadıkları düşünülmektedir. Bu çalışmada amaç; Elazığ ve çevre illerdeki obez ve aşırı kilolu kişilerin deri ve deri eklerinden elde edilen verileri, VKİ 25 kg/m2 altında olan bireylerden elde edilen verilerle karşılaştırarak obezitenin kişinin deri sağlığında oluşturduğu etkilere dikkat çekmektir. Çalışmaya, dermatoloji polikliniğine başvuran ve çalışmaya gönüllü olarak katılmayı kabul eden 510 kişi alındı. Çalışmaya alınan hastalar vücut kitle indeksine (VKİ) göre üç gruba ayrıldı; kontrol grubu (<25,0 kg/m2), aşırı kilolu grup (25,0-29,9 kg/m2) ve obez grup (≥30,0 kg/m2). Olguların ayrıntılı dermatolojik muayeneleri yapılarak veriler kaydedildi. Tüm gruplarda en sık görülen yedi dermatoz sırasıyla; stria distensa, plantar hiperkeratoz, distrofik selülit, akrokordon, akantozis nigrikans, variköz ven ve keratozis pilaris idi. Obez ve kontrol grubu karşılaştırıldığında VKİ ile; stria distensa, plantar hiperkeratoz, distrofik selülit, akrokordon, akantozis nigrikans, variköz ven, tinea pedis, lenfödem, hirsutizm, onikomikoz, hidradenitis süpürativa, enfektif selülit, kadınlarda androgenetik alopesi, erkeklerde androgenetik alopesi arasında pozitif korelasyon vardı. Yapılan çalışmada, obez ve kontrol grubu karşılaştırıldığında keratozis pilaris ve psöriazis için gruplar arasında anlamlı fark yoktu. Akne vulgaris ile VKİ arasında ise negatif korelasyon tespit edildi. Önceki çalışmalardan farklı olarak çalışmamızda; seboreik keratoz, senil anjiom, lentigo, konjenital nevüs, akkiz nevüs ve tırnak bulgularına bakıldı. Obez ve kontrol grubu karşılaştırıldığında; VKİ büyük olan grupta seboreik keratoz, senil anjiom ve lentigo istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazlaydı. VKİ ile konjenital nevüs, akkiz nevüs ve tırnak bulguları kıyaslandığında tüm gruplar arasında istatistiki olarak anlamlı ilişki gözlenmedi (p>0.05). Yapılan çalışmada akantozis nigrikans, variköz ven, hidradenitis süpürativa, fronkül ve intertrigoya bakıldığında kadın ve erkek cinsiyetler arasında anlamlı fark yokken; stria distensa, keratozis pilaris ve akne vulgaris kadınlarda istatistiksel olarak anlamlı derecede fazlaydı. Obezite ile ilişkili dermatozların önlenmesi bakımından kişilerin aşırı kilo alımından sakınmasının önemli olacağı sonucuna varıldı.
Kronik ürtikerli hastaların demografik ve klinik özellikleri ile dermatoskopik ve laboratuvar bulgularının değerlendirilmesi
Kronik ürtiker, nispeten sık görülen, altı haftadan uzun süren, tekrarlayıcı ürtikeryal plak ve/veya anjioödem ile karakterize bir hastalıktır. Hastalığın etyopatogenezinde ve tetiklenmesinde rolü olan faktörlerin tespiti ve uzaklaştırılması küratif olduğu için en ideal tedavi yaklaşımı olmakla birlikte, KÜ'lü olguların %80'den fazlasında spesifik bir tetikleyici faktör tespit edilememektedir. Kronik ürtikerli hastalarda rutin ve tarama esasına dayanan tetkiklerin yapılması yerine tetkiklerin anamnez ve fizik muayene bulguları doğrultusunda planlanması önerilmekte ancak hasta beklentisi ya da altta yatan daha ciddi bir hastalığın tanısının atlanması endişesiyle ayrıntılı laboratuvar testleri uygulanmaya devam edilmektedir.Ürtikeryal vaskülit, tekrarlayan ürtiker atakları ile seyreden lökositoklastik vaskülit histopatolojisine sahip bir klinikopatolojik antitedir. Etyoloji ve tedavisindeki farklılık, basit ürtikerden ayrımını önemli ve gerekli kılmaktadır. Son yıllarda ÜV'nin basit ürtikerden ayrımında dermatoskopinin tarama testi olarak kullanımı gündeme gelmiştir.Çalışmamızda, dermatoskopinin basit ürtiker ve ÜV ayrımındaki rolünü belirlemenin yanı sıra, KÜ'ye neden olan faktörlerin tespitinde anamnez, klinik bulgular ve rutin olarak yapılan laboratuvar tetkiklerinin yeterliliğini ve gerekliliğini değerlendirmek amaçlanmıştır.Çalışmaya 6 haftadan uzun süre ürtikeryal semptom tarifleyen 52 erişkin hasta dahil edilmiştir. Tüm hastalar detaylı anamnezleri alınarak, klinik özellikleri, fizik muayene ve laboratuvar bulguları açısından, FÜ, kolinerjik ürtiker ve ÜEA tanılı hastalar haricindeki 30 hasta ise dermatoskopi bulguları açısından değerlendirilmiştir.Çalışmamızda basit ürtiker ve ÜV'li olguların dermatoskopik özelliklerinin dağılımı yönünden istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir. Bu bulgu, basit ürtiker ve ÜV ayrımında dermatoskopinin rutin kullanımda yarar sağlamayacağını düşündürmektedir.Çalışmamızda rutin araştırmaların sonunda elde edilen anormal değerlerin sıklıkla rastlantısal olarak saptandığı ve ürtiker kliniği ile ilişkili olmadığı gözlenmiş olup, bu bulgumuz KÜ hastalarında gerçekleştirilecek tanısal çalışmaların anamnez ve fizik muayene tarafından elde edilmiş bulgulara dayanılarak seçilmesi gerektiğine işaret etmektedir.
Psöriazis vulgarisli hastalarda adiponectin, leptin, apelin düzeylerinin araştırılması
Psoriasis, T lenfosit aktivasyonuyla giden kronik inflamatuar bir deri hastalığıdır. Kronik inflamasyonun aterogenez ve periferik insülin direncine neden olmasından dolayı kronik inflamatuar sistemik hastalıklı kişilerde metabolik sendrom sıklığında artış görüldüğü bildirilmiştir. Leptin, adiponektin ve apelin gibi enerji metabolizmasında rolü olduğu gösterilen birçok önemli molekül, yağ dokusundan salınmakta ve metabolik sendromda artan obezite ile bu moleküllerin düzeylerinin değiştiği belirtilmektedir. Çalışmada bu moleküller ile psoriasis arasında olası ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır.Elli erişkin psoriasisli hasta ile kontrol grubu olarak alınan 20 pemfigus vulgarisli hasta ve 46 sağlıklı kişide açlık kan şekeri, trigliserid, HDL kolesterol, serum adiponektin, leptin ve apelin düzeyleri ölçüldü. Ayrıca hasta ve kontrol gruplarının vücut kitle indeksleri, bel çevresi, kan basıncı ölçümleri yapıldı.Psoriasisli hastalarda kontrol grubuna göre metabolik sendrom sıklığı anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.05). Psoriasisli hastalarda kontrol grubuna göre serum adiponektin düzeylerinde anlamlı düşüklük, leptin ve apelin düzeylerinde anlamlı yükseklik görüldü (sırasıyla p=0.004, p=0.018, p=0.003). Pemfiguslu hasta grubunda ise kontrol grubuna göre serum leptin düzeylerinde anlamlı yükseklik tespit edildi (p=0.019). Metabolik sendromlu psoriasisli hastalarla metabolik sendromu olmayan psoriasisli hastalar arasında serum adiponektin, leptin, apelin düzeyleriyle anlamlı ilişki saptanamadı (sırasıyla p>0.05, p>0.05, p>0.05). Psoriasisli hastaların 21'inde (%42) hafif şiddette, 23'ünde (%46) orta şiddette, 6'sında (%12) şiddetli PASI skoru mevcuttu. PASI skoru yüksek olan psoriasisli hastalarda DLQI indeksinde anlamlı yükseklik saptandı (p=0.002). Bel çevresi riski olan hastalarda serum leptin düzeylerinde anlamlı yükseklik gözlendi (p<0.001). Hastaların vücut tutulum yüzdesi, PASİ skoru, sigara kullanımı ile adiponektin, leptin ve apelin değerleri arasında istatiksel açıdan anlamlı bir fark bulunamadı (p>0.05).Sonuç olarak yapmış olduğumuz bu çalışma psoriasisli hastalarda metabolik sendrom sıklığını göstermektedir. Psoriasis patogenezinde adiponektin, leptin ve apelinin etkili olabileceğini fakat bu adipokinlerin hastalığın şiddetiyle ilgili belirteçler olmadığını düşünmekteyiz.
Atopik dermatit tedavisinde abrocitinib ve upadacitinib'in etkinlikleri ve etkinlik karşılaştırılması
Atopik dermatit (AD), genellikle bebeklik ve erken çocukluk döneminde başlayan, kaşıntının ön planda olduğu ve alevlenmelerle seyreden kronik bir inflamatuvar deri hastalığıdır. Hastalığın temelinde epidermal bariyer bozukluğu ile tip 2 ağırlıklı immün yanıt yer alır; bu ikili, kaşıntı-kaşıma döngüsünü oluşturarak tabloyu kronikleştirir. Klinik görünüm yaşa ve evreye göre değişir; ancak kaşıntı tüm yaşlarda baskın semptomdur ve uyku ile yaşam kalitesini ciddi biçimde etkiler. Tedavide amaç, bariyeri onarmak ve inflamasyonu kontrol etmektir; son yıllarda JAK1 inhibitörleri gibi hedefe yönelik ajanlar gerçek yaşamda giderek daha fazla kullanılmaktadır. AD, yalnızca dermatolojik değil, psikososyal ve sistemik sonuçları olan bir hastalık olduğundan etkin ve güvenli uzun dönem stratejiler gerektirir. Bu çalışma, Dicle Üniversitesi Dermatoloji Polikliniği'nde 01.01.2024–15.08.2025 arasında orta-ağır AD nedeniyle JAK1 inhibitörü başlanan hastalarda upadacitinib ve abrocitinibin gerçek yaşam koşullarındaki etkinlik ve güvenliğini değerlendirmeyi amaçladı. Geriye dönük gözlemsel tasarımda, erişkinlerde upadacitinib 30 mg ve abrocitinib 200 mg; çocuklarda klinik gereklilik halinde abrocitinib 100 mg tedavisine karar verilen hastalar incelendi. Etkinlik, tedavi başlangıcı ile 1., 4. ve 6. ay izleminde egzama şiddeti (EASI) ve kaşıntı (NRS 4) değişimleriyle izlendi. Güvenlik; vizit notları ve laboratuvar kontrolleri üzerinden yan etki/olay bildirimleriyle değerlendirildi. Ayrıca vücut kitle indeksi, total IgE ve stres öyküsü gibi hasta özelliklerinin yanıtla ilişkisine incelendi. Tedavi başlangıcından altıncı aya kadar yapılan izlem, upadacitinib 30 mg ve abrocitinib 200 mg kullanan erişkin hastalarda egzama şiddeti ve kaşıntıda belirgin bir azalma sağlandığını gösterdi; yüksek yanıt eşiğini hedefleyen ölçütlerde de ilerleme olmakla birlikte 6 aylık sürede bu artış daha sınırlı kaldı. Klinik eğilim erişkin grupta upadacitinib ile daha tutarlı ve sürdürülebilir bir düzelmeye işaret ederken, klinik gereklilikle çocuklarda uygulanan abrocitinib 100 mg'da altıncı ayda anlamlı iyileşme kaydedildi. Güvenlik profili genel olarak yönetilebilir düzeydeydi; en sık akne ve halsizlik görüldü, abrocitinibte zaman zaman üst solunum yolu ve herpes enfeksiyonları izlendi. Upadacitinib kolunda bildirilen tekil tromboz (SVO) olgusu nadirdi ve tedavi gruplarıyla ya da klinik yanıtla istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki göstermedi. Diğer değerlendirmelerde; yüksek vücut kitle indeksinin ve yüksek total IgE'nin yanıtı zayıflatabileceğini; belirgin stres öyküsünün de gidişi olumsuz etkileyebileceğini düşündürdü. Bu bulgular birlikte değerlendirildiğinde, her iki JAK1 inhibitörünün de gerçek yaşam koşullarında kısa–orta vadede klinik olarak anlamlı iyileşme sağladığı, erişkinlerde ise upadacitinibin genel gidişte bir miktar üstün göründüğü sonucuna varılabilir. Tedavi seçimi yapılırken hastanın yaşı, eşlik eden durumları, enfeksiyon ve tromboz risk profili, izlem kolaylığı ve olası yan etkiler göz önünde bulundurulmalı; ayrıca kilo yönetimi, IgE yüksekliğinin eşlik eden etkileri ve stres kontrolü gibi destekleyici yaklaşımlar tedavi yanıtını güçlendirmek için planlanmalıdır. Geriye dönük tasarım ve sınırlı örneklem genellenebilirliği kısıtlasa da elde edilen sonuçlar, JAK1 inhibitörlerinin günlük pratikte etkin ve yönetilebilir seçenekler olduğunu desteklemekte; daha uzun süreli, karşılaştırmalı ve prospektif çalışmalarla bulguların pekiştirilmesi gerektiğini düşündürmektedir.
Psöriazis tanılı hastaların klinik ve demografik özelliklerinin değerlendirilmesi
Kronik ve enflamatuar bir deri hastalığı olan psöriazisin prevalansı %0.2 ile %4.8 arasında değişmektedir. Farklı klinik tablolar şeklinde karşımıza çıkabilen psöriazisin en sık psöriazis vulgaris tipi görülmektedir. Her yaşta görülebilen psöriazise birçok komorbiditenin eşlik edebilmesi ve hayat kalitesini negatif yönde etkilemesi, hastalığın önemini daha da arttırmaktadır. Çalışmamızda psöriazis tanılı hastaların klinik ve demografik özellikleri prospektif olarak araştırıldı. Bu çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Bölümüne Aralık 2018-Şubat 2020 tarihleri arasında başvuran 277 psöriazis tanılı hasta dâhil edildi. Tüm hastaların ayrıntılı anamnezleri alınarak yaş, cinsiyet, boy, kilo, meslek, medeni durum, yaşanılan yer, hastalık süresi, hastalık başlangıç yaşı, tetikleyici faktörler, eklem tutulumu, tırnak tutulumu, sistemik hastalık öyküsü, alkol öyküsü, sigara öyküsü, aile öyküsü, alınan topikal ve sistemik tedaviler gibi parametreleri prospektif olarak incelendi. Hastalık şiddetini değerlendirmek için psöriazis alan şiddet indeksi (PASI), vücut yüzey alanı (VYA) ve dermatoloji yaşam kalite indeksi (DYKİ) kullanıldı. Veriler SPSS 24 programı ile değerlendirildi ve x² (ChiSquare) istatistik metodu ile analiz edildi. Çalışmaya alınan 277 hastanın yaşları 8-81 arasında değişmekteydi. Hastaların yaş ortalaması 37,1±15,9 idi. Ortalama hastalık başlangıç yaşı kadın cinsiyette 21,0±14,1 iken erkek cinsiyette 25,3±14,4 olarak saptandı. Kadın cinsiyette başvuru sırasındaki yaş ve başlangıç yaşı daha düşük saptandı ve bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p değerleri sırasıyla <0,001 ve 0,012). Hastalarımızın %54.9'unu erkek cinsiyet oluşturuyordu ve erkek/kadın oranı 1.21 olarak saptandı. Hastalarımızın %85.2'sinde hastalığın 40 yaşından önce başladığı (tip 1), %14.8'inde 40 yaşından sonra başladığı (tip 2) tespit edildi. Psöriazis aile öyküsü hastalarımızın %29.6'sında mevcuttu ve aile öyküsü tip 1 psöriazisli hastalarda daha yüksek saptandı (p:0.023). Hastalar klinik alt tip açısından değerlendirildiğinde %82.3'lük oranla en sık görülen klasik plak tip iken en az görülen %0.4'lük oranla lokalize püstüler tip idi. Pediatrik psöriazisli 31 hastamızda da erişkine benzer şekilde en sık plak tip (%58) görülürken, en az görülen tipler guttat (%3.2) ve eritrodermik (%3.2) idi, bu grupta lokalize püstüler psöriazis ise hiç saptanmadı. Hastaların %74'ünde farklı tetikleyici faktörler mevcuttu. Hem yetişkin hem çocuk popülasyonunda en sık saptanan tetikleyici faktör stres iken, yetişkinde ikinci sırada gıdalar pediatrik grupta enfeksiyonlar yer alıyordu. Hastaların %17'sinde eşlik eden komorbid hastalıklar vardı ve en sık saptanan komorbidite hipertansiyondu. Hastaların %44'ünde tırnak tutulumu vardı. En sık görülen tırnak değişikliği pitting (%75.9) olarak saptandı. 277 hastanın 25'inde psöriatik artrit (PsA) saptandı. PsA'lı hastalarda kadın cinsiyet hâkimiyeti saptadık (p:0,016) ve en sık görülen tip %64'lük oranla asimetrik oligoartriküler tip idi. Hastalar aldıkları tedaviye göre değerlendirildiğinde %17.3'ü sadece topikal tedavi, %1.1'i fototerapi, %37.5'i konvansiyonel tedavi, %42.2'si biyolojik tedavi, %1.8'i konvansiyonel+biyolojik tedavi alıyordu. Psöriazis hastalarının klinik ve demografik özelliklerini inceleyen birçok çalışma bulunmaktadır. Çalışmamızın klinik ve demografik verileri daha önce yapılan çalışmalarda bildirilen veriler ile benzerdi. Daha geniş hasta gruplarını içeren benzer çalışmaların yapılmasının hastalığın tanı ve tedavisine katkı sağlayacağı kanaatindeyiz. Anahtar kelimeler: Klinik, demografik, psöriazis, klinik tip, tetikleyici faktör
Psoriasis vulgaris hastalarında renal fonksiyonların değerlendirilmesi ve subklinik renal hasarın incelenmesi
Psoriasis toplumun yaklaşık %2'sini etkileyen, hiperproliferatif papüloskuamöz bir hastalıktır. Doğal ve edinsel bağışıklık sisteminde disregulasyona bağlı olarak ortaya çıkan T hücre aracılı inflamatuar bir hastalık olduğu bilinmektedir. Son yıllarda psoriasisin yalnızca deriyi tutan bir hastalık olmadığı, sistemik inflamatuar bir hastalık olarak kabul edilmesi gerektiği bildirilmektedir. Çalışmalarda psoriasis hastalarında başta kardiyovasküler hastalıklar olmak üzere metabolik sendrom ve komponentleri gibi pek çok komorbid hastalığa yatkınlık oluştuğu ve bu komorbiditelerin temelinde inflamatuar sürecin etkili olduğu gösterilmiştir. Literatürde psoriasisin renal tutulumu konusunda çelişkili sonuçlar mevcuttur. Mevcut çalışmalar daha çok kronik renal hasarı göstermeye yöneliktir. Subklinik renal hasarın incelendiği çalışma ise az sayıdadır. Bu çalışmada amacımız psoriasis vulgarisli hastalarda klinik ve subklinik renal hasar varlığını renal fonksiyon parametreleri ve spesifik erken dönem renal hasar biyobelirteçleri ile incelemektir. Çalışmamıza psoriasis vulgaris tanılı 44 hasta ve sağlıklı 44 kontrol dahil edildi. Hasta ve kontrol grubu arasında yaş ve cinsiyet dağılımı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Her iki grup arasında renal fonksiyonları değerlendirmek üzere serum üre, kreatinin, glomerüler filtrasyon hızı (GFR), tam idrar tetkiki, idrar mikroskopisi, spot idrarda albuminüri, proteinüri düzeyleri, üriner böbrek hasar molekülü-1 (KIM-1), üriner nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin (NGAL) ve üriner podokaliksin (PCX) düzeyleri karşılaştırıldı. Hasta ve kontrol grubunda serum üre, kreatinin ve GFR düzeyleri normal sınırlardaydı. Her iki grup arasında serum üre (p=0.246), serum kreatinin (p=0.067) düzeyleri, GFR (p=0.069), tam idrar tetkiki, idrar mikroskopisi ve albuminüri (p=0.149) düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmedi. Proteinüri düzeyleri karşılaştırıldığında hasta grubunda daha yüksek olmak üzere iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p=0.021). Her iki grup arasında üriner KIM-1 (p=0.786), NGAL (p=0.170), PCX (p=0.356) düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmedi. Üriner KIM-1/kreatinin (p=0.246), üriner NGAL/kreatinin (p=0.301) ve üriner PCX/kreatinin düzeyleri (p=0.611) açısından her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Hasta grubunda üre, kreatinin, GFR, albuminüri, proteinüri, bazal üriner KIM-1, NGAL, PCX düzeyleri, üriner KIM-1/kreatinin, NGAL/kreatinin ve üriner PCX/kreatinin oranları ile hastalık süresi ve hastalık şiddeti arasında herhangi bir kolerasyon tespit edilmedi. Sonuç olarak çalışmamızdan elde edilen veriler psoriasis vulgarisin klinik renal hasara yol açmadığını düşündürmektedir. Çalışmamızda psoriasisli hasta grubunda subklinik bir renal hasar belirteci olan proteinüri düzeyleri daha yüksek tespit edilmiştir. Bu nedenle psoriasisli hastalarda belirli aralıklarla ayrıntılı anamnez ve fizik muayene ile proteinüri takibi yapılmasının ve proteinüri düzeyleri ile kolerasyon gösteren üriner KIM-1/kreatinin, NGAL/kreatinin düzeylerinin ve albuminüri düzeylerinin tekrarlayan ölçümlerinin oluşabilecek renal hasarın erken tespitine olanak sağlayabileceğini düşünmekteyiz. Psoriasisli hastalarda renal tutulum varlığını değerlendirmek için daha geniş hasta gruplarında yapılan ve uzun sureli gözlem içeren, geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Psoriasis vulgaris, Renal hasar, KIM-1, NGAL, PCX
Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Dermatoloji Polikliniğine başvuran hastalarda saptanan otoimmün büllöz hastalıklar
Giriş ve Amaç: Otoimmün büllöz hastalıklar (OBH) deride ve/veya mukozalarda bulunan çeşitli otoantijenlere karşı otoantikorların oluşması sonucunda klinik olarak başta oral mukoza olmak üzere mukozalarda ve/veya deride vezikülobüllöz lezyonlarla karakterize nadir görülen bir grup hastalıktır. Bizim amacımız bir yıllık süre zarfında dermatoloji polikliniğine başvuran ve/veya dermatoloji kliniğine kabul edilen hastalarda saptanan yeni tanı almış tüm otoimmün büllöz hastalıkları sayı ve oran olarak tespit etmekti. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Güneydoğu Anadolu Bölgesinde yer alan referans merkezlerden biri olarak kabul edildiğinden yürüttüğümüz bu çalışma ile Diyarbakır ve çevre illerde otoimmün büllöz hastalıkların yıllık insidansı ve epidemiyolojisi hakkında bilgi edinilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 4 Mayıs 2020-4 Mayıs 2021 tarihleri arasındaki bir yıllık periyotta Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları polikliniğine başvuran ve/veya dermatoloji kliniğinde yatarak tedavi gören, yaş sınırlaması ve herhangi bir dışlama kriteri olmaksızın ilk kez otoimmün büllöz hastalık tanısı almış, bilgilendirilmiş gönüllü olur formu imzalayan toplam 52 hasta değerlendirildi. Bulgular: Bu çalışma ile belirtilen süre zarfında ilk kez otoimmün büllöz hastalık tanısı alan toplam 52 hasta değerlendirildi. Hastaların 27'sinin kadın (%51,9), 25'inin erkek (%48,1) ve yaş ortalamalarının 52,67±25,262 (yıl) olduğu saptandı. Olguların 28'i (%53,8) pemfigus, 24'ü ise (%46,2) pemfigoid grubundaydı. Otoimmün büllöz hastalıklar alt gruplarına göre incelendiğinde; pemfigus grubunda 22 hastanın (%42,3) pemfigus vulgaris, 5 hastanın (%9,6) pemfigus foliaseus, 1 hastanın (%1,9) paraneoplastik pemfigus olduğu, pemfigoid grubunda ise 19 hastanın (%36,5) büllöz pemfigoid, 3 hastanın (%5,8) lineer IgA dermatozu, 1 hastanın (%1,9) edinsel epidermolizis bülloza, 1 hastanın (%1,9) ise çocukluk çağının kronik büllöz dermatozu olduğu saptandı. Çalışmamızda polikliniğimize başvuran hastalarda en sık saptanan otoimmün büllöz hastalık (OBH) %42,3'lük oran ile pemfigus vulgaris, ikinci en sık %36,5'lik oran ile büllöz pemfigoid olmuştur. Tüm pemfigus olgularının büllöz pemfigoid olgularına oranı 1,47 olarak saptandı. Pemfigus vulgaris hastalarının 9'u, büllöz pemfigoid hastalarının 12'si Diyarbakır ilinde ikamet ediyordu. Diyarbakır ilinde pemfigus vulgaris insidansının en az milyonda 5,00, büllöz pemfigoid insidansının ise en az milyonda 6,66 olduğu saptandı. Büllöz pemfigoid hastalarının yaş ortalamasının 72,84±10,495 (yıl), pemfigus vulgaris hastalarının yaş ortalamasının 42,55±19,680 (yıl) olduğu saptanmıştır. Olgular otoimmün büllöz hastalığa eşlik eden diğer hastalıklar açısından incelendiğinde; %23,1'inde hipertansiyon, %21,2'sinde endokrinopati, %9,6'sında kardiyolojik hastalık, %5,8'inde nörolojik hastalık, %5,8'inde astım/KOAH, %3,8'inde diğer deri hastalıkları, %1,9'unda malignite ve %1,9'unda hematolojik hastalıklar mevcut idi. Büllöz pemfigoid ile hipertansiyon, endokrinopatiler, kardiyolojik hastalıklar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu saptandı (p<0,05). Pemfigus vulgaris ile hipertansiyon, endokrinopatiler, kardiyolojik hastalıklar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu saptandı (p<0,05). Sonuçlar: Literatürde pemfigus ve pemfigoid grubu hastalıkları komorbid durumlarıyla birlikte birbirleriyle karşılaştıran, prospektif olarak yürütülmüş nadir epidemiyolojik çalışma mevcuttur. Yürüttüğümüz bu çalışma, Diyarbakır ve çevre illerde görülen otoimmün büllöz hastalıkların yıllık insidansı ve epidemiyolojisi hakkında katkı sağlamıştır. Büllöz pemfigoidin yaşlı popülasyonda gelişiyor olması ve aynı zamanda bu popülasyondaki tıbbi komorbiditelerin daha yüksek bir prevalansa sahip olması, bu hastalıkların neden bir arada görüldüğünü açıklayabilir; yine de patogenezlerinde bazı ortak yolakların yer alıp almadığı araştırmaya açık bir konudur. Pemfigoid ve pemfiguslu hastalarda bazı hastalıkların ortak patofizyolojik yolaklar nedeniyle daha yaygın olup olmadığını veya tamamen tesadüfi olup olmadığını anlamak için daha fazla çalışma yapılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Otoimmün büllöz hastalık, pemfigus, pemfigoid, epidemiyoloji
Sistemik izotretinoin tedavisi alan akne vulgaris hastalarında ortaya çıkabilecek böbrek hasarının değerlendirilmesi
Akne vulgaris pilosebase ünitenin kronik inflamatuvar bir hastalığıdır. Adölesanlarda ve genç erişkinlerde %85'e varan sıklıkta görülebilmektedir. Sistemik izotretinoin, konvansiyonel tedaviye yanıt vermeyen orta-şiddetli akne vulgaris tedavisinde uzun zamandır kullanılan oldukça etkili bir ilaçtır. Etkili olmasının yanı sıra çok sayıda yan etkisi de bulunmaktadır. İzotretinoinin böbrek üzerindeki yan etkisinin vurgulandığı az sayıda vaka raporunda böbrek yetmezliği, nefrotik sendrom, tübülointerstisyel nefrit ve hematüriye neden olabildiği bildirilmiştir. Bu çalışmada; akne vulgaris tanısıyla sistemik izotretinoin kullanan hastalarda rutin laboratuvar bulgularının yanı sıra erken böbrek hasar belirteçlerini kullanarak klinik veya subklinik böbrek hasarı oluşup oluşmadığını değerlendirmek amaçlandı. Çalışmamızda sistemik izotretinoin kullanan 44 akne vulgaris hastası 4 ay boyunca takip edildi. Hastaların %68.2'si (n=30) kadın, %31.8'i (n=14) erkek idi. Hastaların tedavi başlangıcında ve 4. ayın sonunda karaciğer fonksiyon testleri, lipit paneli, üre, kreatinin, glomerüler filtrasyon hızı (GFR), tam idrar tetkiki, spot idrarda albümin/kreatinin oranı, spot idrarda protein/kreatinin oranı, üriner böbrek hasar molekülü-1 (uKIM-1), üriner nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin (uNGAL) ve üriner beta 2-mikroglobulin (uB2M) düzeyleri karşılaştırıldı. Hastaların tedavi sonrası aspartat aminotransferaz, trigliserid, total kolesterol, düşük dansiteli lipoprotein ve çok düşük dansiteli lipoprotein düzeylerinin arttığı ve istatistiksel olarak bu artışın anlamlı olduğu saptandı. Yüksek dansiteli lipoprotein düzeyinde ise istatistiksel olarak anlamlı derecede azalma olduğu tespit edildi. Hastaların üre, kreatinin, GFR, tam idrar analizi, spot idrarda protein/kreatinin ve albümin/kreatinin oranlarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Tedavi öncesi ve tedavi sonrası erkeklerde kadınlara göre üre ve kreatinin düzeylerinin daha yüksek olduğu ve bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edildi. Tedavi öncesi ve tedavi sonrası kadınlarda erkeklere göre spot idrarda albümin/kreatinin oranının istatistiksel olarak anlamlı olacak düzeyde daha yüksek olduğu saptandı. Hastaların tedavi öncesi ve sonrası uKIM-1, uKIM-1/kreatinin, uNGAL, uNGAL/kreatinin, uB2M ve uB2M/kreatinin değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmedi. Tedavi öncesi kadın ve erkek hastalar arasında uKIM-1, uNGAL ve uB2M değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Tedavi sonrası kadın ve erkek hastalar arasında uKIM-1 ve uNGAL değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmedi. Tedavi sonrası erkeklerde kadınlara göre uB2M değerinin istatistiksel olarak anlamlı yüksek olduğu tespit edildi. Tedavi öncesi, tedavi sonrası kadın ve erkek hastalar arasında uKIM-1/kreatinin, uNGAL/kreatinin ve uB2M/kreatinin değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmedi. Sonuç olarak çalışmamızdan elde edilen veriler akne vulgaris hastalarında kullanılan sistemik izotretinoinin böbrek hasarına yol açmadığını, güvenle kullanılabilecek bir ilaç olduğunu göstermektedir.
İmikimod ile oluşturulan sıçan psöriasis modelinde sistemik karvakrolün tedavi edici etkisinin incelenmesi
Psöriasis toplumun yaklaşık olarak %2'sini etkileyen deride eritemli, skuamlı plaklarla karakterize kronik, inflamatuvar bir cilt hastalığıdır. Psöriasis patogenezi karmaşık bir mekanizmaya sahip olup hala araştırmaların sürdüğü bir alandır. Psöriasisin topikal tedavisini uygulamanın zorluğu, konvansiyonel tedavilerin yan etkileri, biyolojik ajanların yüksek maliyeti ve hastalığın kronik seyri psöriasisin hem hastalar hem de devletler üzerindeki yükünü arttırmaktadır. Bu çalışmada; %5 imikimod krem ile psöriasis modeli oluşturulan sıçanlarda sistemik karvakrolün tedavi edici etkisini histopatolojik, immünohistokimyasal, biyokimyasal ve klinik parametreler kullanarak araştırmayı amaçladık. Çalışmada 49 adet sıçan rastgele olarak yedişerli 7 grubu ayrıldı. Negatif kontrol grubu dışındaki tüm sıçanların sırt bölgesine %5 imikimod krem 7 gün boyunca uygulanarak psöriasis modeli oluşturuldu. Yedinci gün sonunda psöriasis modeli oluşturulan bir grup ile hiçbir işlem yapılmayan negatif kontrol grubu, oluşan modelin teyit edilmesi için histopatolojik, immünohistokimyasal, biyokimyasal ve klinik parametreler kullanılarak karşılaştırıldı. Kalan gruplara sırasıyla 100mg/kg/gün serum fizyolojik (SF), 20mg/kg/gün karvakrol, 2mg/kg/hafta metotreksat (MTX), 100mg/kg/gün %5 dimetil sülfoksit (DMSO) ve 20mg/kg/gün karvakrol ile birlikte 2mg/kg/hafta metotreksat bir hafta boyunca intraperitoneal olarak uygulandı. Çalışma sonunda gruplardan elde edilen veriler histopatolojik, immünohistokimyasal, biyokimyasal ve klinik parametreler kullanılarak karşılaştırıldı. Yedinci gün sonunda psöriasis grubunda negatif kontrol grubuna kıyasla hiperkeratoz, parakeratoz, granüler tabakada incelme, akantoz, retelerde uzama, epidermal kalınlık, tümör nekroz faktör- alfa (TNF-α) bulguları anlamlı derecede yüksek bulundu. Ayrıca literatüre paralel olan bu bulgular dışında, xiii psöriasis grubunda negatif kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede daha fazla folikülit ve dermoepidermal ayrışma izlendi. Bu bulgulara dayanarak psöriasis model oluşumu teyit edildi. Karvakrol grubunda SF grubuna kıyasla parakeratoz, akantoz ve inflamasyon değerleri ile 14. gün psöriasis alan şiddeti indeksi (psoriasis area severity index, PASI) değerleri anlamlı derecede düşük bulundu. DMSO grubunda hiperkeratoz, akantoz, retelerde uzama, epidermal kalınlık değerleri SF grubuna kıyasla anlamlı derecede düşük bulundu. Çalışmamızda 20 mg/kg karvakrol, referans ilaç olan metotreksata göre histopatolojik ve klinik parametrelerde; %5 DMSO ise histopatolojik parametrelerde daha fazla gerileme sağladı. Karvakrol ve metotreksatın birlikte kullanıldığı grupta sadece karvakrol kullanılan gruba kıyasla histopatolojik parametrelerde ve TNF-α seviyelerinde daha az gerilme izlenmiştir. Psöriasis grubunda negatif kontrol grubuna göre oksidatif stres indeksi (OSI) değerleri istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Grupların karşılaştırılmasında; doku örneklerinde total antioksidan durum (total antioksidan status, TAS), total oksidan durum (total oksidan status, TOS), OSI ve serum örneklerinde total tiyol (TT), disülfit (SS) ve doğal tiyol (native tiyol, SH) düzeyleri gruplar arasında anlamlı farklılık izlemedi. Sonuç olarak çalışmamızdan elde edilen veriler; sistemik uygulanan karvakrol ve DMSO'nun psöriasis lezyonlarının tedavisinde etkili olabilecek moleküller olduğunu göstermektedir.
Pitiriazis versikolor hastalarının klinik, mikolojik ve demografik özelliklerinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Pitiriazis versikolor (PV), Malassezia türlerinin neden olduğu derinin yaygın görülen bir enfeksiyonudur. Pitiriazis versikolor tüm dünyada izlenmesine rağmen tropikal ülkelerde daha yaygındır. Pitiriazis versikolor'un başlıca klinik bulguları hiperpigmente ve hipopigmente olabilen ince skuamlı maküler lezyonlardır. En sık etkilenen bölge gövdenin üst kısmı olmasına rağmen sıklıkla kolların üst kısmına, boyun ve abdomen bölgelerine yayılır. Benign tabiatına rağmen PV emosyonel strese, lezyonlara karşı öz farkındalığa ve sosyal damgalanmaya yol açabilir. Pitiriazis versikolor için farklı epidemiyolojik özellikler bildirilmesinin yanısıra ülkemizdeki epidemiyolojik bilgiler sınırlıdır. Bu çalışmanın amacı PV hastalarının klinik, demografik ve mikrobiyolojik özelliklerinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 1 Mayıs 2021 ile 31 Aralık 2021 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğine başvuran 0-80 yaş arasındaki 97 hasta prospektif olarak dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, lezyon özellikleri, lezyon lokalizasyonları, PV için risk faktörleri ve mikolojik inceleme sonuçları değerlendirildi. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 27,2 ± 10,6 yıl (11-64 yaş) idi. Hastaların %22,7'si (n=22) 11-20 yaş arasında, %47,4'ü (n=46) 21-30 yaş arasında idi. Erkek/kadın oranı 1,2/1 idi. En sık predispozan faktörler sırasıyla sıcak ve nemli iklimde yaşama (%100), yağlı cilt (%46,4), sıkı giysiler (%33) ve hiperhidrozis (%30,9) idi. Hastaların %77,4'ünde pigmente (hiperpigmente) form izlenirken, %19,6'sında akromik (hipopigmente) form izlendi. En sık lezyon bölgeleri sırasıyla gövde ön yüzü (%77,3), sırt (%53,6), boyun (%53,6) ve üst ekstremite (%42,3) idi. Pitiriazis versikolor'a en sık eşlik eden sistemik komorbiditeler psikiyatrik hastalıklar (%5,2) ve astım (%4,1) idi. PV hastalarına en sık eşlik eden dermatolojik hastalıklar ise akne vulgaris (%33) ve seboreik dermatit (%16,5) idi. Tedavi seçenekleri arasında en sık tercih edilen topikal antifungal tedavilerdi (%35,1). Hastaların %87,6'sında (n=85) mikolojik değerlendirme sonucu pozitifti. Sonuç: Ülkemizdeki PV epidemiyolojisinin bilinmesi PV hakkındaki farkındalığı artıracak ve PV'nin daha kolay tanınmasını sağlayacaktır. Anahtar kelimeler: Pitiriazis versikolor, Epidemiyoloji, Klinikomikoloji
Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Dermatoloji Polikliniğine başvuran hidradenitis süpürativa hastalarının klinik ve demografik özellikleri
Giriş ve Amaç: Hidradenitis süpürativa (HS) veya akne inversa, çoğunlukla puberte sonrası ortaya çıkan ağrılı, derin yerleşimli, iltihaplı lezyonlarla karakterize olan kıl folikülünü etkileyen kronik, inflamatuar, tekrarlayıcı bir deri hastalığıdır. Koltuk altı, inguinal ve anogenital bölgeler gibi vücudun apokrin bezlerden zengin bölgelerinde daha sık görülür. Popülasyonlara göre HS prevalansı %0.03-4 arasında değişmektedir.Hastalık şiddetini değerlendirmek için Hurley sınıflandırması yararlıdır ancak birtakım sınırlamaları vardır.HS, belirgin bir morbiditeye sahip olup hastaları fiziksel, psikolojik ve sosyal açıdan önemli derecede etkiler. HS, değerlendirilen tüm dermatolojik hastalıklar arasında hastaların yaşam kalitesi üzerinde en yüksek etkiye sahiptir. Son yıllarda HS ile ilgili çalışmalar artmakta olup popüler başlıklardan birisi haline gelmiştir. Türkiye'de HS ile ilgili az sayıda epidemiyolojik çalışma bulunmaktadır. Çalışmamızda dermatoloji polikliniğine başvuran HS tanılı ve ilk defa HS tanısı alan hastaların klinik ve sosyodemografik özelliklerini değerlendirdik. BöyleceDiyarbakır ve çevresindeki HS hastalarınınözelliklerini saptamayı, Türkiye'deki epidemiyolojik verilere katkıda bulunmayı ve diğer ülkelerin HS verileriyle karşılaştırma yapmayıamaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Haziran 2021 ve Haziran 2022 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Dermatoloji Anabilim Dalı polikliniğine başvuran HS tanılı ve ilk defa HS tanısı alan 50 hasta dahil edildi.Çalışmaya dahil edilen hastaların cinsiyet, yaş, boy, kilo, vücut kitle indeksi, meslek, gelir düzeyi, medeni durumu, eğitim durumu, aile öyküsü, sigara, alkol, madde alışkanlığı gibi sosyodemografik özellikleri kaydedildi. Hastaların başvuru şikayetleri, HS başlangıç yaşı, HS yerleşim bölgeleri, tanıda gecikme süresi, HS hastalık şiddeti, eşlik eden sistemik komorbiditeler ve aldığı tedavi yöntemleri incelendi. Hastalık şiddetini değerlendirmek için her hastada Hurley evreleme sistemi kullanıldı. HS tanı kriterlerini karşılayan tüm hastalar çalışmaya dahil edildi. Bulgular: Hastaların %50'si erkek %50'si kadın olup yaş ortalamaları 31,24±9,818 yıldı. Evli kadın grubu hastaların %30'uydu (p=0,046). HS ortalama başlangıç yaşı 22,52 yaş olup erkeklerde (26,84 yaş) kadınlara göre (18,20 yaş) daha ileri yaşlardaydı (p=0,001). HS tanısında ortalama gecikme süresi 73,66±78,833 ay olup erkeklerde (45,48 ay) kadınlara göre (101,84 ay) daha kısaydı (p=0,003). Ortalama VKİ 28,936±5,9343 kg/m2 iken, hastaların %68'i fazla kilolu, obez ve morbid obez kategorisindeydi. Hastaların %72'sinde sigara öyküsü vardı. Erkeklerde sigara kullanma oranı (%96) kadınlara göre (%48) daha yüksekti. Hastaların %8'inde HS aile öyküsü saptandı. Çalışmamızda hasta yoğunluğu orta ve şiddetli Hurley evrelerinde daha fazlaydı (Hurley evre II %48 ve evre III%32). Ortalama etkilenen bölge sayısı 3.66±1.847 (min:1 max:7) olup Hurley evre I'de ortalama 1.80, II'de 3.71, III'te ise 4.75 bölge etkilenmişti. En sık koltuk altıbölgesi(%90) sonrasında inguinal bölge (%70) ve sonrasında da meme arası-altı bölgesi (%46) etkilenmişti. Erkeklerde koltuk altıve atipik yerleşim (saçlı deri, yüz, boyun, sırt) bölgeleri kadınlarda ise meme arası ve altı bölgesi yerleşimi anlamlıydı (p<0,05).Gluetal bölge ve perianal bölge erkeklerde, uyluk iç yüz bölgesi ise kadınlarda daha sık etkilensede anlamlı değildi (p>0,05). Akne konglobata %12, dissekan selülit %8 ve pilonidal sinüs %32 oranında eşlik etti ve hastaların %6'sında foliküler oklüzyon tetradı saptandı. Hastaların %52'sinde eşlik eden en az bir komorbid hastalık olduğu görüldü. Eşlik eden komorbiditeler arasında diyabet %16, kardiyovasküler hastalık %6, psikiyatrik hastalık %6, hipertansiyon %4 ve PCOS %4 oranında görüldü. Sigara öyküsü, yerleşim yerinin koltuk altı ve inguinal ve gulteal bölge olması, toplam etkilenen bölge sayısı, foliküler oklüzyon bileşenlerinin eşlik etmesi ile hastalık şiddeti ilişkiliydi (p<0,05). Topikal tedavilerden en sık klindamisin (%26), sistemik tedavilerden en sık rifampisin+klindamisin (%30), doksisiklin (%28) ve isotretinoin (%26) tercih edilmişti.Biyolojik tedavi ajanı hastaların %32'sinde uygulanmıştı ve hepsinde adalimumab tercih edilmişti.Adalimumab tedavisine yanıtsız iki hastaya etanersept ve sekukinumab tedavileri uygulanmıştı. Sonuçlar: Ülkemizde HS'in klinik ve sosyodemografik özellikleri hakkında sınırlı sayıda çalışma mevcuttur. Bizim çalışmamız Diyarbakır ve çevresi için HS epidemiyolojisi hakkında detaylı veriler sunmaktadır.Hasta sayısı sınırlı olsa da ülkemiz HS epidemiyolojisine de katkıda bulunucaktır.Elde ettiğimiz veriler; ülkemiz ve diğer ülke verilerine benzemekle beraber birtakım farklılıklar göstermektedir. Bu da HS etiyopatogenezinde genetik, etnik faktörlerin, sigara ve beslenme alışkanlıklarının rolü olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler:Epidemiyoloji, Hidradenitis süpürativa, Hurley evrelemesi, Klinik özellikler, Etiyopatogenez, Sosyodemografik özellikler
Adölesan döneminde görülen deri bulguları
Bu çalışmada adölesan dönemindeki deri değişikliklerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda Ekim 2014-Ocak 2015 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı polikliniğine başvuran, yaşları 9 ile 17 arasında değişen 200 hastanın deri bulguları değerlendirildi. Değerlendirmeye alınan hastaların adı ve soyadı, yaşı, cinsiyeti, iletişim bilgileri, başvuru şikayetleri, dermatolojik muayeneleri, özgeçmiş ve soygeçmiş bilgileri, alkol ve sigara alışkanlıkları, vücut kitle indeksi, kaşıntı, fotosensitivite, menstrüasyon bozukluğu ve hiperhidroz şikayetleri çalışma formlarına kaydedildi. Hastaların saçlı deri, oral mukoza, gövde, ekstremite ve tırnak muayenesi yapılarak tespit edilen bulgular ve deri hastalıkları kaydedildi. Hastalıklar papüloskuamöz ve egzematöz hastalıklar, ürtiker, eritemli ve purpurik hastalıklar, vezikülobüllöz hastalıklar, adneksiyel hastalıklar, kollajen doku hastalıkları, genodermatozlar, pigmentasyon bozuklukları, saç hastalıkları, tırnak hastalıkları, oral mukoza hastalıkları, derinin enfeksiyon ve enfestasyonları, derinin vasküler bozuklukları, atrofi ve dermal bağ dokusu hastalıkları, keratozis pilaris, milyum, pitriazis kapitis simpleks ve hiperhidroz olarak sınıflandırıldı. Fizik muayenede hirsutizm skorlaması için modifiye Ferriman-Gallway skorlaması kullanıldı. ≥8 puan hirsutizm olarak değerlendirildi. İstatistiksel analiz için SPSS 18 programı kullanıldı ve x2 (Chi Square) istatistik metodu ile analiz edildi. Hastaların 119'u kız (%59.5) ve 81'i erkekti (%40.5). Kız/erkek oranı 1.47 olarak bulundu. Hastaların yaş aralığı 9 ile 17 arasında değişmekteydi. Kızların yaş ortalaması 12.6 ±2.25, erkeklerin yaş ortalaması 14.14±2.32 olarak saptandı. 9-13 yaşları arasında 103 hasta (%51.5), 14-17 yaşları arasında 97 hasta ( %48.5) saptandı. Özgeçmiş sorgulmasında hastaların 198'inde (%99) ek bir hastalık yokken, 2 hastada (%1) ek bir hastalık saptandı. Hastalığa ait aile öyküsü 193 hastada (%96.5) pozitifken 7 hastada ise (%3.5) ise aile öyküsü yoktu. Hastaların 191'i (%95.5) sigara ve alkol kullanmıyordu, 9 hastada ise (%4.5) sigara kullanım öyküsü mevcuttu. Hiçbir hastanın alkol kullanmadığı tespit edildi. Sigara kullanan hastaların 8'i erkek ,1'i ise kızdı. Hastaların 17'sinde fotosensitivite (%8.5), 11'inde adet düzensizliği (%9.2), 32'sinde kaşıntı (%16), 24'ünde hiperhidroz (%12) mevcuttu. Hastaların 34'ünde (%17) sadece bir hastalık, 166'sında ise (%83) ise en az iki hastalık saptandı. Bu çalışmada en sık görülen hastalık akne vulgaristi (%51). Akne vulgaristen sonra sırasıyla tırnak bozuklukları %38.5, papüloskuamöz hastalıklar %32.5, atrofi ve dermal bağdokusu bozuklukları %21, derinin enfeksiyon ve enfestasyonları %20.5, kaşıntı %16, saç bozuklukları %15, pitriazis kapitis simplex %14.5 oranında saptandı. Milyum %8.5, pigmentasyon bozuklukları %5.5, keratozis pilaris %4.5, oral mukoza hastalıkları %2 oranında saptandı. En sık görülen 8 hastalığın cinsiyete göre prevalansı değerlendirildiğinde akne vulgaris, papüloskuamöz hastalıklar, stria, deri enfeksiyonları ve pitriazis kapitis simpleks sıklığında kız ve erkekler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark görülmedi. Tırnak hastalıkları, kaşıntı ve saç hastalıklarının sıklığı açısından ise kız ve erkekler arasında istatistiksel olarak (p<0.05) anlamlı fark görüldü. Hastaların vücut kitle indeksi (VKİ) 11.35 ile 31.20 arasında değişmekteydi. Kızların VKİ ortalaması 19.055 ±3.58, erkeklerin VKİ ortalaması ise 19.78±3.57 olarak saptandı. Strialı hastaların VKİ ortalaması 22.09±3.16, diğer hastaların ise VKİ ortalaması 18.66 ±3.36 olarak tespit edildi. Strialı hastaların normal hastalara göre VKİ değeri anlamlı olarak (p˂ 0,000) yüksek tespit edildi. Çalışmamızın sonuçları daha önce yapılan klinik ve demografik çalışmaların verileriyle uyumlu bulunmuştur. Puberte yaşamın çocukluk ve yetişkinlik arasındaki dönemidir. Pubertede vücudun morfolojisi ve görünümü değişirken aynı zamanda psikolojik ve psikoseksüel matürasyon da gerçekleşmektedir. Bu dönemde gözlenen fizyolojik ve patolojik deri değişikliklerinin bilinmesi dermatolog için oldukça önemlidir. Hastaların bu bilinçle muayene edilmesinin oldukça faydalı olacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Adölesan, deri bulguları, demografik özellkler
Seboreik dermatitli hastalarda yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon düzeylerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu araştırmada, seboreik dermatit hastalarında yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon düzeylerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Araç ve yöntem: Çalışmaya Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Farabi Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı Polikliniği'ne başvuran, bilinen psikiyatrik ve diğer sistemlere ait önemli bir sistemik hastalığı olmayan, öykü ve fizik muayene ile seboreik dermatit tanısı alan 50 hasta ve bilinen bir psikiyatrik ve diğer sistemlere ait önemli bir sistemik hastalığı olmayan hastane personeli ve yakınlarından rastgele seçilen ve sosyodemografik özellikleri yönünden (yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, medeni durum, meslek gibi) hasta grubu ile benzer 50 sağlıklı birey alındı. Hasta grubuna Dermatolojik Yaşam Kalite İndeksi, hasta ve kontrol grubuna Beck Depresyon Ölçeği ve Beck Anksiyete Ölçeği uygulandı.Sonuçlar: Seboreik dermatit hastaları ile kontrol grubu arasında yaş, cinsiyet, medeni durum ve eğitim düzeyi açısından anlamlı bir fark yoktu. Hastaların yarısında (%50) yaşam kalitesi az etkilenmiş veya etkilenmemiş olarak saptanırken, diğer yarısında (%50) yaşam kalitesi orta derecede veya çok etkilenmiş olarak saptandı. Yaşam kalitesinde bozulma, bekar hastalarda evli hastalardan daha yüksekti. Anksiyete ve depresyon düzeyi, yaşam kalitesi olumsuz olarak etkilenmiş olan seboreik dermatit hastalarında daha yüksek orandaydı. Ayrıca anksiyete ve depresyon düzeyleri arasında pozitif korelasyon mevcuttu.Tartışma: Bu çalışma, seboreik dermatit hastalarında yaşam kalitesinin olumsuz olarak etkilendiğini, yaşam kalitesindeki bozulma ne kadar fazla ise, anksiyete ve depresyon düzeylerinin de o kadar yüksek olduğunu göstermektedir. Bu sonuçlardan yola çıkarak, hastalığın psikolojik belirtilerini tanımanın ve bu belirtilerle mücadele etmenin, gerek hastaların yaşam kalitesini arttırmak, gerekse daha iyi tedavi yanıtı almak açısından önemli olduğu düşüncesindeyiz.Anahtar sözcükler: Anksiyete, Depresyon, Seboreik dermatit, Yaşam kalitesi
Behçet hastalarında serum İskemi Modifiye Albümin (İMA) seviyesi ve hastalık aktivitesi ile ilişkisi
Amaç: Bu çalışmada, temel patolojisi vaskülit olan Behçet Hastalığı'nda hastaların serum iskemi modifiye albüminin (İMA) seviyesi ve bunun hastalığın aktivite belirteci olarak ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır.Yöntem ve Bulgular: Çalışmaya Uluslararası Behçet Hastalığı Çalışma Grubu kriterlerine göre tanı konulan, 28'i aktif, 29'u inaktif 57 Behçet hastası ve herhangi bir sistemik hastalığı olmayan, ilaç kullanmayan 30 sağlıklı birey alınmıştır. Aktif, inaktif hasta ve kontrol gruplarının ortalama İMA değerleri sırasıyla; 0,689±0,049, 0,608±0,099, 0,619±0,049 şeklindeydi. Aktif hasta grubunun İMA seviyeleri diğer gruplardan istatistiksel olarak anlamlı (p<0,05) derecede yüksek bulunmuştur. Aynı şekilde oksidan stresi gösteren OSİ indeksi aktif Behçet hastalarında anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Aktif Behçet hastalarındaki bu artış inflamatuvar belirteçlerde (CRP, ESH) daha belirgin olarak gözlenmiştir. Sağlıklı kontrol ve inaktif Behçet hasta grupları arasında CRP ve ESH dışında diğer parametrelerde anlamlı fark bulunmamıştır. Tüm Behçet hastalarında İMA ve TAS değerleri arasında negatif, İMA ile CRP ve ESH değerleri arasında güçlü pozitif korelasyon izlenmiştir.Sonuç: Bu bulgularla İMA'nın, hastalığın klinik olarak aktif dönemlerinde artmış inflamasyon ve oksidan stresi yansıtan değerlere benzer şekilde yükseldiği görülmüştür. Behçet hastalarında yükselmiş olan İMA düzeylerinin hastalığın aktivitesini belirlemede artmış oksidan stresin bir biyobelirteci olarak kullanılabileceği düşünülmüştür.Anahtar Kelimeler: Behçet hastalığı, İMA, oksidan stres, aktivite belirteci.
Non-melanom deri tümörlerinin tanısında Tzanck smearin tanısal değeri
Sitoloji, hücrelerin karakteristik özelliklerini incelemeye dayalı tanısal bir yöntemdir. Dermatolojik hastalıklarda sitoloji, ilk kez 1947 yılında Arnault Tzanck tarafından uygulanmıştır. Günümüze kadar Tzanck sitolojisi pek çok eroziv-vezikülöbüllöz, noduler ve tümoral hastalıkların tanısında kullanılmıştır. Günümüzde sitoloji dermatologların küçük bir bölümü tarafından kullanılmakla birlikte; deneyimli eller tarafından yapıldığında bazı deri hastalıkları için hızlı, basit, ucuz, lokal anestezi gerektirmeyen, poliklinik şartlarında yapılabilen ve güvenilir bir tanısal yöntemdir. Tzanck smear ile genodermatozlar (Hailey-Hailey ve Darier hastalığı), infeksiyonlar (herpes enfeksiyonları, molluskum kontagiozum, leishmaniasis), otoimmün hastalıklar (pemfigus) ve kutanöz tümörler (bazal hücreli karsinom, yassı hücreli karsinom, malign melanom, mastositom) gibi pek çok deri hastalığının tanısı konulabilir. Non-melanom deri kanserlerinin sıklığı dünyada ve ülkemizde gittikçe artmaktadır. Bazal hücreli kanser non-melanom deri kanserleri içinde en sık görülenidir. Bu tümörün tipik sitolojik bulguları olması nedeniyle Tzanck smear ile kısa sürede tanısı konulabilmektedir. Bununla birlikte tek başına sitolojik inceleme yassı hücreli kanseri keratoakantom, aktinik keratoz gibi tümöral lezyonlardan ayırmada yetersizdir. Bu çalışmanın amacı non-melanom deri kanserlerinin tanısında sitolojinin altın standart yöntem olan histopatolojiye göre sensitivite ve spesifitesini araştırmaktı. Çalışmaya klinik olarak non-melanom deri kanseri olduğu düşünülen 53 hasta dahil edildi. Hastaların lezyonlarından slit-skin ve kazıma yöntemleriyle örnekler alındı. Elde edilen materyal lam üzerine yayıldı, havada kurutulduktan sonra giemsa ile boyandı. Histopatolojik inceleme için lezyonlardan eksizyonel veya insizyonel biyopsi alınması için hastalar plastik cerrahi polikliniğine yönlendirildi. Çalışmaya alınan hastaların 25'i kadın, 28'i erkekti. Erkek/kadın oranı 1.12 olarak bulundu. Hastaların yaş ortalaması 62.3±10.9 idi. Sitolojik incelemede 53 lezyonun 40'ı bazal hücreli kanser, 7'si yassı hücreli kanser, 3'ü aktinik keratoz, 2'si Bowen hastalığı ve 1'i keratoakantom olarak değerlendirildi. Histopatolojik olarak ise 39 hasta bazal hücreli kanser, 5 hasta yassı hücreli kanser, 5 hasta aktinik keratoz, 2 hasta Bowen hastalığı, bir hasta keratoakantom ve bir hasta epitelyal hiperplazi tanısı aldı. Bu sonuçlarla non-melanom deri kanserleri içinde bazal hücreli kanser için sitolojinin sensitivitesi %94.87, spesifitesi %78.57; yassı hücreli kanser için sensitivitesi %60, spesifitesi %91.66 bulundu. Anahtar kelimeler: Sitoloji, Tzanck smear, non-melanom deri kanseri
Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Kliniğinde 2005-2012 yılları arasında tanı konan pemfiguslu hastaların klinik ve demografik özellikleri
Pemfigus, deri ve müköz membranların kronik, otoimmün vezikülobüllöz bir hastalığıdır. Hastalık dünyanın farklı bölgelerinde değişken klinik, epidemiyolojik özellikler ve insidans değerleri göstermektedir. Bu nedenle bu çalışmanın amacı bölgemizde pemfigusun klinik ve epidemiyolojik özelliklerini değerlendirmekti. Bir Ocak 2005 ile 31 Aralık 2012 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Dermatoloji kliniğinde tanı konan toplam 122 pemfigus hastası prospektif ve/veya retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmaya dahil edilen 122 hastadan 54'ü erkek, 68'i kadındı. Erkek kadın oranı 1:1.25'ti. Pemfigus vulgarisli hasta grubunda 1:1.45 oranı ile daha belirgin bir kadın hakimiyeti saptandı. Pemfiguslu hastalarda hastalığın başlangıç yaşı 9-81 arasında değişmekteydi ve ortalama 45 yaştı. Çalışma periyodu boyunca Diyarbakır ili sınırları içinde toplam 53 yeni pemfigus vakası saptandı. Diyarbakır ili için hastalığın yıllık ortalama insidans hızı milyonda 4.4 olarak hesaplandı. Hastalığın en sık görülen klinik formu pemfigus vulgaristi ve 103 hastada (%84.4) saptandı. Pemfigus foliaseus ise 12 hastada (%9.8) görüldü. Pemfigus vulgarisli hasta grubunda en sık tutulum alanı oral mukozaydı ve 95 hastada (%92.2) görüldü. Hastalığın başlangıcı ile tanı konulması arasında geçen ortalama gecikme süresi 1 hafta ile 4 yıl arasında değişmekteydi ve ortalama 126.7 gündü. Pemfigus vulgarisli hastalarda bu süre 127.2 gündü. Osteoporoz (17 hasta), diyabetes mellitus (13 hasta), psikiyatrik bozukluklar (10 hasta) ve iskemik kalp hastalıkları (10 hasta) hastaların medikal öykülerinde en sık saptanan hastalıklardı. Hastalardan 120'sinde başlangıç tedavisi ortalama 1/mg/kg/gün dozunda sistemik kortikosteroidlerdi. En sık kullanılan adjuvan immünsüpresif ajan azatiyoprindi (106 hasta, %86.8). Ayrıca 10 hastada dapson (%8.1) ve 8 hastada (%6.5) mikofenolat mofetil kullanıldı. Çalışmada en sık gözlenen yan etkiler osteoporoz (%30.3) ve cushingoid değişikliklerdi (%18.8). Tedaviye bağlı gelişen diğer önemli yan etkiler üriner sistem enfeksiyonları (%13.9) ve kan şekeri yüksekliği (%6.5) idi. Sekiz yıllık çalışma periyodu boyunca 8 hastada (%6.5) ölüm gözlendi. Bu hastalardan 4'ünde (%3.8) ölüm tedavilere bağlı olarak değerlendirildi. Ölen hastaların tamamı pemfigus vulgarisli vakalardı ve en önemli ölüm sebebi sepsisti. ANAHTAR KELİMELER, pemfigus, pemfigusun epidemiyolojisi, pemfigus tedavisi, pemfigusun klinik özellikleri
Behçet hastalığında plasma endotelyal progenitör hücre (EPC), vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) ve matriks metalloproteinaz-9 (MMP 9) düzeyleri ve hastalık aktivitesi ile ilişkisi
Baş ve boyun bölgesindeki papulonodular nevuslarin dermatoskopik değerlendirimi
Dermatoskopi, canlı üstderiyi ve ortaderinin üst bölümünü, yağ damlası üzerine uygulanan cam basısı ve üstten aydınlatma yardımıyla noninvazif biçimde, genellikle 10-40x büyütmeyle kullanılan araçla inceleyen intravitâl yöntemdir.Nevus nevocellularis dermalis'in başlıca iki alt tipi olan MIESCHER ve UNNA nevusları, oldukça sık görülmelerine rağmen dermatoskopik özellikleri ve ayrımları üzerinde çok durulmamıştır. Bu çalışmada, 40 yaş üzeri hastalarda baş ve boyun bölgesindeki MIESCHER ve UNNA nevusları ile aynı bölgede yer alan papulonodular karakterli diğer dökülerin dermatoskopi yöntemi ile değerlendirilmesi, tanı ve ayırıcı tanıda belirleyici özelliklerinin tanımlanması amaçlanmıştır. Bu amaçla klinik olarak tanısı konulan döküler (170 MIESCHER nevusu, 38 UNNA nevusu, 17 nevus nevocellularis epidermodermalis, 70 verruca seborrheica, 11 basalioma nodulare, 6 nevus ceruleus ve 2 fibroma molle) dermatoskopi yöntemi ile değerlendirilmiştir.Çalışmada, MIESCHER nevuslarının %64.5'inde globular patern, %32.4'ünde homogen patern, %2.9'unda kaldırımtaşı paterni izlenmiştir. Uzamış virgül damarlar (47.1%) en sık izlenen vasküler yapılar olup; virgül damar (33.5%), dallanan damar (11.2%) ve linear damar (4.7%) yapıları da saptanmıştır. UNNA nevuslarının %47.4'ünde kaldırımtaşı paterni, %31.6'sında globular patern, %21.1'inde homogen patern izlenmiştir. UNNA nevuslarının %65.8'inde virgül damar, %15.8'inde uzamış virgül damar saptanmıştır. UNNA nevusların hiçbirinde atipik/polimorfik ve noktalı damar yapıları izlenmemiştir. Verruca seborrheica'ların dermatoskopik değerlendirmesinde karakteristik bulgular olarak kabul edilen milium benzeri kistler %38.6 oranında; komedon benzeri açıklıklar ise %62.9 oranında izlenmiştir. Nevus nevocellularis epidermodermalis, basalioma nodulare ve nevus ceruleus'ta belirlenen dermatoskopik yapılar şimdiye dek deribilim yazınında bildirilenlerle uyumlu olarak bulunmuştur. Değerlendirmeye alınan iki adet fibroma molle'de deri rengi ve açık kahverengi renkli homogen pigmentasyon dışında dermatoskopik bulgu izlenmemiştir.MIESCHER nevuslarında %11.2 oranında izlenen dallanan damarların basalioma nodulare'den farklı olarak `yıldız' şeklinde dallara ayrıldığı gözlenmiştir.Sonuç olarak, bu çalışma deribilim yazınındaki MIESCHER nevuslarının dermatoskopik özelliklerinin değerlendirildiği, uzamış virgül damarların sıklığının saptandığı ve `yıldız' damar yapılarının belirlendiği ilk araştırma olma özelliği taşımaktadır. Elde edilen veriler, dermatoskopinin baş ve boyun bölgesinde yer alan papulonodular nevusların ayırımında yararlı bir teknik olduğunu vurgulamaktadır.
Psoriasis'li hastalarda erken aterosklerotik değişikliklerin araştırılması
Psoriasis, kronik ve tekrarlayıcı seyirli, özellikle saçlı deri ve ekstansör alanlara yerleşmeye eğilimli, keskin sınırlı eritemli, skuamlı papüler lezyonlarla kendini gösteren genetik, enflamatuar bir dermatozdur. Ateroskleroz ise çeşitli sitokin ve kemokinlerin pro veya anti-aterogenik faktörler olarak yer aldığı immun hücre infiltrasyonu gösteren kronik, enflamatuar bir hastalıktır.Bu çalışmada, çocukluk ve genç yaş dönemlerinde ateroskleroz sonucu salınan proenflamatuar sitokinlerin psoriasis'i tetikleyip aktifleştirebileceği, psoriasis seyrinde salınan sitokinlerin erken vasküler hasar oluşumunu tetikleyebileceği düşüncesiyle, genç psoriasis'li hasta populasyonunda erken ateroskleroz bulgularının araştırılması amaçlanmıştır.Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Polikliniği'ne başvurmuş ve psoriasis tanısı almış 6-40 yaş arasındaki 66 hasta, hasta grubunda; 6-40 yaş aralığında psoriasis'i bulunmayıp başka nedenlerle polikliniğe başvuran 66 hasta ise kontrol grubunda değerlendirildi. Her bir hasta ve kontrol grubu için yaş, cinsiyet, boy, vücut ağırlığı, brakiyal kan basıncı, açlık kan şekeri, serum CRP, kreatinin, total kolesterol, HDL, LDL, trigliserid, idrarda mikroalbumin, aortik gerilim, aortik distansibilite ve karotis intima media kalınlığı ölçüldü. Buna ek olarak hasta grubundaki hastaların PAŞİ skorları ve hastalık süreleri kaydedildi.Hem hasta hem de kontrol grubundan elde edilen demografik veriler, laboratuvar değerleri, karotis intima media kalınlıkları ve aortik gerilim ile aortik distansibilite değerleri farklı yaş alt grupları için (6-10; 11-20; 21-30; 31-40) birbirleriyle karşılaştırıldı.Hasta ve kontrol grupları arasında her bir yaş alt grupları için yapılan ikili karşılaştırmalarda, karotis intima media kalınlıkları, aortik gerilim ve aortik distansibilite açısından farklı yaş grupları için istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptandı (p < 0,05). Buna ek olarak, hastalık süresi ve PAŞİ değerlerinin artışı ile karotis intima media kalınlığı, aortik gerilim ve distansibilite arasında pozitif korelasyon saptandı (p < 0,05).Bu bulgu, psoriasis'in şiddetinin artışında etkili olduğu düşünülen proenflamatuar sitokinlerin aterosklerotik lezyonların oluşumuna katkıda bulunarak aortik gerilimi arttırıp aortik distansibiliteyi azalttıkları şeklinde yorumlanabilir. Bu doğrultuda, genç psoriasis'li hasta populasyonunda aortik gerilim ve aortik distansibilitenin hesaplanmasının, erken ateroskleroz bulgularının saptanmasında yararlı olabileceği kanaatindeyiz.
2010-2020 yılları arasında deri kanseri tanısı alan hastaların sosyodemografik özelliklerinin ve UV radyasyon maruziyetlerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi
Amaç: Deri kanserleri insidansı giderek artış göstermekle birlikte geç tanı konulması durumunda önemli morbidite ve mortaliteye neden olabilmekte. Günümüzde giderek artan ultraviyole radyasyon maruziyetinin de deri kanseri gelişimindeki rolü bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı hastaların sosyodemografik özelliklerinin deri kanseri prevalansına etkisini, UV radyasyon maruziyetinin deri kanseri üzerindeki etkisini ve erken tanı ve tedavinin hastalık prognozu ve rekürrenslerde son derece önemli yere sahip olduğunu vurgulamaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 1 Ocak 2010 ile 1 Ocak 2020 tarihleri arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı polikliniğine başvuran ve klinik ve histopatolojik olarak skuamöz hücreli karsinom, bazal hücreli karsinom, melanom tanısı almış hastalar dahil edilmiştir. Çalışmamızda 2165 verileri incelendi, 658 hastanın verileri eksik olduğu için çıkarıldı, çalışmaya toplam 1507 hasta alındı. Çalışmaya dahil edilen tüm hastaların tanı yaşı ve yılı, cinsiyeti, eğitim durumu, mesleği, lezyon sayısı, lezyonun boyutu, diyabet, hipertansiyon, hematolojik malignite, organ transplantasyonu, solid organ malignitesi, otoimmun hastalık, inflamatuar hastalık gibi ek hastalıkları ,immunsupresif ilaç kullanım öyküsü, ailede deri kanseri öyküsü, nüks sayısı, alınan tedavi, lenf nodu veya organ metastazı, geçirilen operasyon sayısı, cildiye poliklinik kontrol aralığı, geneşten korunma alışkanlıkları gibi özellikler dosya bilgilerinden ve hastalar telefonla aranarak kaydedilmiştir. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların 896'sı erkek (%59,5), 611'i kadındı (%40,5). Tüm hastaların deri kanseri tanı yaşı ortalaması 68,52 (±13,9) yıl olarak bulunmuştur. Kadınlarda tanı yaşı erkeklere göre daha yüksek bulunmuştur ve fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0,01). %8,9 hastada aile öyküsü mevcuttu. Hastalarda en sık görülen ek hastalık hipertansiyon (%41,5), ikinci sıklıkta diyabet (%15,6) olarak saptanmıştır. Hastalarda sigara içme oranı en yüksek SHK tanılı hastalarda, alkol içme oranı ise en yüksek melanom tanılı hastalarda saptanmıştır (p>0,05). %55,6 hastada bazal hücreli karsinom, %37,1 hastada skuamoz hücreli karsinom, %11,6 hastada melanom saptanmıştır. Cinsiyete göre lezyon yerleşim yerlerinin dağılımına bakıldığında her iki cinsiyette de en sık lezyon yerleşimi yüz bölgesinde saptanmış olup erkeklerde ikinci sıklıkta saçlı deride kadınlarda ise alt ekstremitede saptanmıştır. Yıllara göre toplam deri kanseri sayıları son yıllarda artış göstermekle birlikte bu artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Nüks oranları, nüks zamanı ortalaması ve deri kanseri sayısı erkek hastalarda kadınlardan daha yüksek saptanmış olup istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Hastalarda deri kanseri sayısının ortalaması en yüksek 81 yaş ve üstünde bulunmuşken, nüks sayı ortalaması en yüksek grup 61-80 yaş aralığındaki hastalardı. Hastaların yaş aralıklarına göre deri kanseri sayısının ortalamaları ve nüks sayısı ortalamalarında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Hematolojik malignite, solid organ malignitesi, organ transplantasyonu ve immunsupresif ilaç kullanımı olanlarda tanı yaşı ortalaması en düşük organ transplantasyonu olan hastalarda saptanmış olup en yüksek ortalama hematolojik malignitesi olanlarda bulunmuştur (p<0,01). Hastaların güneşten korunma değişimi olanlarda tanı yaşı ortalaması 61,89 (±13,91) iken güneşten korunma değişimi olmayanlarda 71,71 (±12,47) olarak saptanmış olup fark istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır (p<0,01). Cildiye poliklinik kontrolü olan ve deri kanserinde nüks saptanan hastalarda güneşten korunma davranışında değişim daha sık gözlenmiştir (sırasıyla p=0,04 ve p=0,086). Cinsiyete göre lezyon boyutu ortalamaları ve lenf nodu metastazı, organ metastazı oranlarına bakıldığında erkeklerde lezyon boyutu ortalamaları (p<0,01), lenf nodu metastazı (p=0,253) ve organ metastazı oranları (p<0,01) kadınlardan daha yüksek saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda deri kanserlerinin en sık 61-80 yaş aralığında tanı aldığını, en sık deri kanseri yerleşim yerinin yüz bölgesi olduğunu, erkek hastalarda kadınlara göre daha fazla deri kanseri tanısı konulduğunu, deri kanseri aile öyküsü olanlarda güneşten korunma oranının aile öyküsü olmayanlara göre daha yüksek olduğunu saptadık.
Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Polikliniği'ne başvuran hastalarda deri kanseri sıklığının belirlenmesi ve risk faktörlerinin değerlendirilmesi
Amaç: Deri kanserleri dünyada en sık görülen kanser türüdür ve insidansı her geçen yıl önemli ölçüde artmaktadır. Ülkemizde deri kanseri insidans verileri oldukça sınırlı olup, retrospektif verilerden elde edilmiştir. Çalışmamızda deri kanserlerinin (kutanöz skuamoz hücreli karsinom, bazal hücreli karsinom ve malign melanom) bir yıllık insidansını, bu hastaların sosyodemografik özelliklerini ve deri kanseri açısından risk faktörlerini ortaya koymayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı polikliniğine başvuran, anket doldurarak çalışmaya katılmak için onam veren tüm hasta ve hasta yakınları dahil edilmiştir. Çalışmaya onam veren bireylerin boy, kilo, vücut kitle indeksi, sigara- alkol kullanımı, çay- kahve tüketimi kaydedilmiştir. Bilinen kronik hastalıkları (hipertansiyon, diyabetes mellitus, hiperlipidemi, kardiyovasküler hastalık, hipo-hipertiroidi, deri ve deri dışı malignite öyküsü, organ nakli), takviye ilaç ve D vitamini kullanımları, güneşten korunma alışkanlıkları ve beslenme tarzı değerlendirilmiştir. Klinik olarak deri kanseri şüphesi olan lezyonlar eksize edilerek, patolojiye gönderilmiştir. Klinik ve histopatolojik olarak kutanöz skuamoz hücreli karsinom, bazal hücreli karsinom veya malign melanom tanısı alan hastaların, deri kanseri tipi, lezyon süresi, boyutu ve yerleşim yeri, ağrı kaşıntı-yanma vb semptom varlığı ve histopatolojik özellikleri kaydedilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza 7396 kişi dahil edildi, bunlardan 4324'ü (%58,5) kadın, 3072'si (%41,5) erkekti. Yaş aralığı 1 ile 96 arasında olup, ortalama yaş 37,18±2 idi. Yeni deri kanseri tanısı alan toplam 200 hasta tespit edildi ve topluluğun % 2,7'sini oluşturdu. 89 kişide (%1,2) bazal hücreli kanser(BHK), 85 kişide (%1,1) skuamöz hücreli kanser (SHK) ve 33 kişide (%0,4) malign melanom(MM) tespit edildi. 7 hastada birden fazla deri kanseri tipi mevcuttu. Yaş ortalamaları BHK, SHK ve MM için sırasıyla 64,2 (±13,8), 75,04 (±12,2) ve 62,85 (±20)'di. Tanı yaşı dağılımlarına bakıldığında çalışmamızdaki hastaların çoğunluğunu 61-80 yaş aralığındaki hastalar oluşturmaktaydı. 20 yaş ve altındaki kişilerin sadece birinde deri kanseri tespit edildi. Kontrol grubuyla kıyaslandığında, geçmişte sigara kullanım öyküsü olmasının BHK (p=0,024), SHK (p<0,001) ve MM (p=0,002) açısından; alkol kullanım öyküsü olmasının BHK(p<0,001) ve SHK(p<0,001) açısından risk faktörü olduğu saptandı. Geçmişte alkol kullanım öyküsü olup bırakmış olanlarda, SHK gelişimi açısından halen alkol kullananlara göre 13 kat daha yüksek risk gözlendi (OR: 13,782 (%95 GA: 3,636-52,244). Çalışmamızda kontrol grubuyla kıyaslandığında her gün çay tüketimi olması BHK (p=0,021), SHK(p=0,006) ve MM(p=0,002) açısından risk faktörü olarak izlenmiştir. Kontrol grubuyla kıyaslandığında her gün kahve tüketimi SHK(p<0,001) ve MM(p=0,049) açısından koruyucu faktör olarak belirlenmiştir; ancak BHK'de böyle bir fark izlenmemiştir (p=0,214). D vitamini ve takviye ilaç alımı BHK (sırasıyla p=0,035, p=0,007) için koruyucu faktörler olarak izlenmişken, SHK ve MM hastalarında her ikisi de koruyucu faktör olarak gözlenmemiştir. Kontrol grubuyla kıyaslandığında obezite(VKİ≥30); BHK(p=0,005) ve MM(p=0,008) açısından risk faktörü olarak izlenmiştir, ancak SHK'li (p=0,965) hastalarda anlamlı fark gözlenmemiştir. Çalışmamızda obez olan ve olmayan kişilerdeki BHK, SHK, MM yaşları arasında istatiksel anlamlı fark görülmemiş, obezite ve deri kanseri başlangıç yaşı arasında ilişki saptanmamıştır. Kontrol grubuyla kıyaslandığında deri dışı kansere sahip olmak BHK (p<0,001) ve SHK (p=0,001) açısından risk faktörü olarak gözlenmiştir; hematolojik ve solid organ kanserleri arasında fark görülmemiştir. MM (p=1) için böyle bir ilişki saptanmamıştır. Çalışmamızda regresyon analizinde yaştan bağımsız risk faktörleri değerlendirildiğinde alkol kullanım öyküsü olması ve takviye ilaç kullanımının olmaması BHK açısından bağımsız bir risk faktörü olarak anlamlı bulunmuştur (OR: 9,219 (%95 GA: 2,511-33,855); OR:5,906(%95 GA: 1,377-25,328)). SHK açısından alkol kullanım öyküsünün olması, düzenli ilaç kullanımının olması ve VKİ<30 olması bağımsız birer risk faktörü olarak anlamlı bulunmuştur (OR: 4,794 (%95 GA: 1,213-18,954); OR: 2,144 (%95 GA: 1,054-4,358); OR: 1,802 (%95 GA: 1,005-3,231)). Alkol kullanım öyküsü ve düzenli ilaç kullanımının MM açısından bağımsız birer risk faktörü olduğu regresyon analizinde anlamlı bulunmuştur (OR: 14,371 (%95 GA: 2,306-89,569); OR: 4,689 (%95 GA: 1,516-14,504)). Sonuç: Çalışmamızda geçmiş alkol kullanım öyküsünün olması, hiç alkol kullanmamış olanlara göre BHK için 9,2 kat, SHK için 4,8 kat, MM için 14,4 kat artmış risk ile ilişkili bulunmuştur. Düzenli ilaç kullanımının olması SHK için 2,1 kat, MM için 4,7 kat artmış risk ile ilişkilidir. Takviye ilaç kullanımının olmaması 5,9 kat artmış BHK riski ; VKİ <30 olması 1,8 kat artmış SHK riskiyle ilişkilidir. Çalışmamızda elde edilen sonuçlar göz önüne alındığında, deri kanserli hastalarda risk faktörlerini ortaya koyabilmek için daha geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç duyulduğu açıktır.
Gastrointestinal malignite hastalarında dermatolojik bulguların değerlendirilmesi
Amaç: Gastrointestinal malignitelerin insidansı giderek artış göstermekle birlikte bu hasta grubu gerek hastalığın kendisi gerek ise tedavileri sebebiyle hassas bir popülasyonu temsil etmektedir. Erken tanıya götürebilecek paraneoplastik deri bulgularının yanında immunsupresyon durumu sebebiyle sıklığı artan deri hastalıkları ve kemoterapilere ikincil deri yan etkiler ile dermatoloji kliniklerinde sık olarak karşılaşılmaktadır. Bu çalışmanın amacı toplumda sıklığı artmakta olan bu hasta grubunda, erken tanı, tedavi yönetimi, hasta konforu için dermatolojik alanda yapılabilecekler açısından farkındalık oluşturmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı, Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı ve Genel Cerrahi Anabilim Dalı tarafından ortak yürütüldü. Çalışmaya Nisan 2021- Nisan 2022 tarihleri arasında, dermatoloji, tıbbi onkoloji ve genel cerrahi polikliniklerine başvuran klinik ve histopatolojik olarak gastrointestinal sistem malignitesi tanılı 150 hasta alındı. Çalışmaya dahil edilen tüm hastaların yaş, cinsiyet, eğitim durumu gibi sosyodemografik özellikleri, alışkanlıkları, ek hastalıkları ve birincil malignitelerine ilişkin özellikleri ayrıntılı olarak kaydedildi. Çalışmaya alınan tüm bireylerin başvuru anında ayrıntılı tüm vücut dermatolojik muayenesi yapıldı. Standart bir form hazırlanarak her bir olgunun bilgi ve bulguları kaydedildi. Ayrıntılı dermatolojik muayene bulgularına ek olarak paraneoplastik deri bulguları, kemoterapi ajanları ile ilişkilendirilebilecek bulgular da not edildi. Bulgular: Çalışmamıza alınan hastaların 96'sı erkek (%64), 54'ü kadın (%36), yaş ortalaması 62,47 (±10,7) yıldı. Hastaların Fitzpatrick deri tipleri sıklık sırasına göre tip 3 (%42,7), 4 (%29,3), 2 (%26,7) ve 5 (%1,3) şeklindeydi. Ortalama vücut kitle indeksi (VKİ) 25,86 (±5,7) idi. En sık karşılaşılan birincil maligniteler sırasıyla kolon (%32,7), mide (%32) ve rektum (%16,7), en sık görülen histolojik alt tip ise adenokarsinom (%93,3) idi. Tanı tarihinden itibaren çalışmaya dahil oldukları süre göz önüne alındığında ortalama hastalık süresi 12,72 (±20,5) aydı. Çalışmaya dahil edilenlerin %80,7'si ileri evre (evre 3 ve 4) hastalığa sahipti. Muayene esnasında hastaların 85'i (%56,7) kemoterapi altındaydı. Hastalarımızda en sık dermatolojik bulgu deri kuruluğu (%92) olarak saptanmış olup, ortalama yaş olan 62 yaş üzerindeki hastalarda istatiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulunmuşturr (p=0,014). Çalışmamızda paraneoplastik dermatozlar, yüz bulguları, tırnak bulguları ve deri enfeksiyonları ortalama yaş olan 62 yaş üzerindeki hastalarda anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (sırasıyla p=0,008, p=0,003 ve p=0,007). Cinsiyete göre ele alındığında ise yüz bulguları ve deri enfeksiyonları kadın hastalarda erkeklere göre daha sık görülmüş, fark istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur (sırasıyla p=0,04 ve p=0,04). Çalışmamızda en sık paraneoplastik deri bulgusu yaygın seboreik keratoz (%20,7), ikinci sıklıkta akantozis nigrikans (%10,7) olarak gözlendi. Seboreik keratoz ortalama VKİ değeri olan 28,5'in altındaki hastalarda, akantozis nigrikans ise ortalama VKİ değeri olan 28,5'in üzerindeki hastalarda daha sık gözlenmiştir, istatiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (sırasıyla p=0,04 ve p<0,001). Seboreik keratoz, ortalama yaş olan 62 yaş üzerindeki hastalarda ve erkeklerde de daha sık gözlenmiş ve fark istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur (sırasıyla p=0,003 ve p=0,01). Çalışmamızda en sık saç bulgusu androgenetik alopesi (%58,7), yüz bulgusu rozase (%38,7), tırnak bulgusu longitudinal oluklanma (%20,7), deri enfeksiyonu tinea unguium (%68,7), oral mukoza bulgusu ise oral kandidiyazis (%34,7) olarak saptandı. Çalışmamızda, kemoterapi altındaki 85 hastada en sık kullanılan kemoterapi ajanı 5-florourasil, ikinci sıklıkta okzaliplatin idi. Tedavi altındaki hastalarda kemoterapi ilişkili dermatolojik bulgulardan en az biri %69,4 hastada mevcuttu. Kemoterapi ilişkili dermatolojik bulgusu olan hastaların tedavi rejimlerinde en sık 5-florourasil, okzaliplatin, irinotekan bulunuyordu. Kemoterapi ilişkili dermatolojik bulgulara bakıldığında; en sık görülenler eşit sıklıkta karşılaşılan kemoterapi ilişkili pigmente maküller (%25,9) ve saç dökülmesi (%25,9) iken, ikinci sıklıkta papülopüstüler döküntü (%18,8) saptandı. Sonuç: Çalışmamızda gastrointestinal malignite hastalarında en sık gördüğümüz paraneoplastik deri hastalıkları yaygın seboreik keratoz ve akantozis nigrikans idi. Bu sıklık, seboreik keratoz için ileri yaş ve erkek, akantozis nigrikans için obez hastalarda daha yüksek bulundu. Kemoterapi ilişkili dermatolojik bulgular açısından 5-florourasil ve okzaliplatin ilaçları daha riskli bulundu. Prospektif çalışmamızın verilerinin gastrointestinal malignite hastalarında sık rastlanan dermatolojik bulguları ortaya koyarak, hastaların erken tanısına ve doğru yönetimine katkı sağlayacağını düşünmekteyiz.
Biyolojik ilaçlar ile yönetilen psoriasis hastalarında ilacın kesilmesine veya değişimine yol açan faktörlerin araştırılması
Bu çalışmada biyolojik tedavi altındaki psoriasis hastalarında ilacın kesilmesine veya değişimine yol açan faktörlerin ayrıntılı bir şekilde ortaya koyulması amaçlandı. Konu ile ilgili önceki çalışmalarda, biyolojik tedavi alan kadın hastalarda ilaçta kalım sürelerinin erkeklere göre daha düşük olduğu gösterilmiş olmakla birlikte bu durumun nedenlerine yönelik yeterli çalışma bulunmamaktadır. Çalışmamız esas olarak bu durumun sebeplerini, kadınlara özgü olabilecek sebepleri de dahil eden ayrıntılı bir sorgulama ile araştırmayı hedeflerken, aynı zamanda hastaların tedavi memnuniyetini de kısa ve pratik bir sorgulama ile ortaya koymayı planlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu kesitsel çalışma Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji genel ve psoriasis polikliniklerine başvuran, klinik veya histopatolojik olarak psoriasis tanısı almış, tedavisi biyolojik ilaçlar ile devam etmekte olan 18 yaş üstü hastalar ile gerçekleştirilmiştir. Hastalar polikliniklere izlem açısından başvurduğu sırada veya araştırıcıların dosya kayıtlarındaki telefonlar üzerinden hastayı araması ile olgu rapor formu doldurulmuş, hastalara dermatolojik yaşam kalite indeksi (DYKİ) anketi ve çalışmaya özel oluşturulan altı soruluk memnuniyet anketi uygulanmıştır. Bulgular: Bu çalışmada 70'i (%44.8) kadın ve 86'sı (%55.2) erkek 156 hastanın toplam 396 biyolojik tedavi serisi verileri ortaya koyuldu. Erkek hastalara ait 202 tedavi serisi ve kadın hastalara ait 194 tedavi serisi karşılaştırıldı. Kadın hastalarda erkek hastalara göre depresyon, kaygı bozukluğu, uyku bozukluğu, ağrı ve kaşıntı semptomları ile psoriatik artrit varlığı daha sık gözlendi. Tedavi sonlandırma sebeplerini incelediğimizde "Etkisizlik" nedeni ile bırakma sebepleri kadınlarda anlamlı olarak daha fazla saptandı (p=0,025). Diğer tedavi sonlandırma sebebi gruplarında cinsiyet açısından anlamlı bir fark gözlenmedi. Memnuniyet anketine verdikleri cevaplara göre kadın hastaların erkeklere göre daha fazla "Yan etkilerden endişeleniyor" olarak bulundu (p=0,020). Diğer memnuniyet anketi soruları için cinsiyetler arası fark saptanmadı. Sonuç: Kadın hastalarda biyolojik tedavi seri sayısının anlamlı olarak daha fazla olduğu görüldü. Kadın hastalar en sık etkisizlik nedeni ile tedavilerini sonlandırmaktaydı. İlaç reaksiyonları ve çocuk sahibi olma amacıyla sonlandırılan tedavi sayısı kadınlara özgü denilebilecek sıklıkta erkeklerden daha fazlaydı. Kadın psoriasis hastaları tedavilerini görünür alanlardaki lezyonlar ve erkek hastalara göre daha çok muzdarip oldukları ağrı semptomuna yanıt alamadıkları için sonlandırmaktaydı. Tedaviden düşük memnuniyet tedavi seri sayısını artırmaktaydı, ancak mevcut veriler cinsiyetlere özgü bir açıklama getirmedi. Anahtar Kelimeler: psoriasis, kadın, biyolojik, ilaçta kalım, memnuniyet IV
Sistemik izotretinoin kullanan akne vulgarisli hastalarda yaşam kalitesi ve depresyon düzeyinin değerlendirilmesi
Amaç: Akne vulgariste izotretinoin kulanımının yaşam kalitesi ve depresyon düzeyi üzerine etkisi prospektif olarak incelemektir.Materyal metod: Çalışmaya orta ve şiddetli aknesi olan 75 hasta dahil edilmiştir. İzotretinoin 0,5-1mg /kg gün dozunda günde 2 kez olmak üzere 16 hafta kullanılmıştır. Hastaların ayrıntılı dermatolojik muayeneleri yapıldı. Yaşam kalitesini değerlendirmek için Akne Yaşam Kalite Ölçeği(AYKÖ) ve Dermatoloji Yaşam Kalite indeksi,(DYKİ) Depresyon şiddetini tespit etmek için de Beck Depresyon Ölçeği(BDÖ) tedavi öncesi birinci ve dördüncü ayı sonrası değerlendirilmiştir.Sonuçlar: Çalışmamızı 66 hasta tamamlamıştır. Başlangıç AYKÖ, DYKİ ve BDÖ arasında cinsiyetler arasında anlamlı fark yoktu(p<0. 05) Tedavinin öncesi ile birinci ayı sonrası AYKÖ, DYKİ ve BDÖ değerlerinde düzelme oldu fakat bu istatistiksel olarak anlamlı düzeye ulaşmadı. Dördüncü ay sonu yapılan değerlendirmede yaşam kalite anketlerinde ve Beck depresyon ölçeğinde istatistiksel olarak anlamlı bir düzelme gözlemlenmiştir(p<0. 005, p=0. 0001).Tartışma: Çalışmamızda izotretinoinin, akneli hastalarda yaşam kalitesini olumlu şekilde etkilediği gösterilmiştir. İsotretinoin kullanımı ile depresyon gelişimi arasında bir ilişki tespit edilememiştir. Dört aylık takipte hastalarda depresyon düzeyinde herhangi bir değişiklik izlenmemiştir. Fakat literatürde bu etkiyi gösteren bir çok çalışmanın olması, klinisyenlerin izotretinoin kullanırken bu yan etkiyi göz ardı etmemeleri ve hastalarını bu açıdan da takip etmeleri gerektiğini göstermektedir.
Dermatolojik hastalıkların tanısında üç farklı telesitoloji yönteminin tanısal güvenilirliği
Sitoloji, pek çok eroziv-vezikülobüllöz, tümöral ve granülomatöz hastalıkta kullanılan kolay, hızlı, ucuz ve tekrarlanabilir bir tanı yöntemidir. Sitolojinin uygulanabildiği tüm hastalıklarda değerlendirme yapabilmek için deneyim gerekir. Günümüzde teknolojik gelişmelerle preparatlar doğrudan inceleme olanağı olmayan uzaktaki deneyimli kişiler tarafından değerlendirilebilmekte ve bu işlemler telesitoloji olarak adlandırılmaktadır. Dermatoloji dışında diğer sistem hastalıkların tanısında telesitoloji ile ilgili çalışmalar yapılmasına rağmen dermatolojik hastalıklarda uygulanmamıştır. Bu çalışmada dermatolojik hastalıkların tanısında üç farklı telesitoloji yönteminin tanısal güvenilirliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Kliniği'ne Temmuz 2012 ile Mart 2013 tarihleri arasında başvuran ve Tzanck yayma testi yapılan hastalar alındı. Alınan bu örnekler 4 farklı dermatolog tarafından değerlendirildi. Sitolojik örneklerin alınması, klinik, sitolojik ve gerekli laboratuvar bulguları eşliğinde kesin tanıların konulması Dermatolog A tarafından yapıldı. Kesin tanı konulan hastaların sitolojik örnekleri mikroskopik görüntülerin fotoğraflanması, videomikroskopi ve eşzamanlı dinamik dijital mikroskopi yöntemleri ile sırası ile Dermatolog B, Dermatolog C ve Dermatolog D tarafından değerlendirildi. Telesitolojik tanıların birbirleri ve kesin tanılar ile uyumu istatistiksel olarak değerlendirildi. Sitolojik inceleme yapılan toplam 84 (44'ü [%52.4] erkek ve 40'ı [%47.6] kadın) hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların 49 (%58.3)'u enfeksiyöz hastalıklar, 31 (%36.9)'i tümöral hastalıklar, 3 (%3.6)'ü spongiotik dermatit ve 1 (%1.2)'i genodermatozlar grubunda yer aldı. Her üç telesitoloji yönteminin tüm hastalıklar üzerindeki tanısal güvenilirliği çok iyi derecede bulundu. Hastalık alt gruplarına göre tümoral hastalıklarda eşzamanlı dinamik dijital mikroskopi yönteminin tanısal güvenilirliği çok iyi derecede iken diğer yöntemlerinki iyi derecede idi. Çalışmamızın sonuçları göstermiştir ki dermatolojik hastalıkların tanısında üç farklı telesitoloji yöntemi güvenilir olmakla birlikte tümoral hastalıklarda en güvenilir yöntem eşzamanlı dinamik dijital mikroskopidir. Anahtar kelimeler: Sitoloji, teletıp, telesitoloji, Tzanck yayma.
Üremik pruritus tedavisinde endokannabinoid içerikli nemlendirici kremlerin etkinliği
Üremik pruritus, tedavisindeki gelişmelere rağmen, kronik böbrek yetmezliğine bağlı diyaliz tedavisi alan hastalarda halen sık görülen, rahatsız edici bir semptomdur. Marihuana bitkisinden elde edilen kannabinoidler, antiinflamatuvar etkileri sayesinde kaşıntılı hastalıkların tedavisinde iyi bir seçenek olarak görünmektedir. Literatürde, kannabinoid içeren nemlendirici kremlerin üremik pruritustaki etkisini araştıran sadece bir çalışma vardır. Bu retrospektif çalışmada, üremik pruritus tedavisinde endokannabinoid içeren nemlendirici kremlerin etkinliği ve güvenilirliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu retrospektif çalışmaya, üremik pruritusu olan 40 hasta (24 erkek ve 16 kadın) alındı. Hastalar, yapısal doğal lipitler (derma membrane structure) ve endokannabinoidler (N-asetiletanolamin ve N-palmitoiletanolamid) içeren kremi 4 hafta boyunca, günde iki kez uyguladılar ve tedavi sonrasında 3 ay takip edildiler. Kaşıntının şiddeti, "Görsel analog skorlama (VAS)" ve "Modifiye kaşıntı şiddet skorlaması" olmak üzere iki pruritus skorlama metodu kullanılarak değerlendirildi. Kserozis derecesi de "El Gammal kserozis skorlaması" ile ölçüldü. Kaşıntı, tedaviden önce, tedavi boyunca her hafta ve tedaviden sonraki 3 aylık takip döneminde 2 haftada bir, kserozis ise tedaviden önce ve sonra değerlendirildi. Tedavinin sonunda, kaşıntı 8 hastada (%20) tamamen ortadan kalktı ve 26 hastada (%65) belirgin derecede azaldı (p=0.000). Kserozis şiddeti de 29 hastada (%72.5) belirgin derecede azalma gösterdi (p=0.000). Tedavi kesildikten 3 ay sonra, tedavi öncesine göre kaşıntıda halen anlamlı derecede azalma devam etmekteydi (p=0.000). Krem, tüm hastalar tarafından iyi tolere edildi. Çalışmamızın sonuçları göstermiştir ki, endokannabinoid içeren nemlendirici kremler üremik pruritus tedavisinde etkili ve güvenilir bir seçenektir. Ayrıca, antipruritik etkileri tedaviden sonra da uzun bir süre devam etmektedir. Bu nemlendiriciler, hastalarda kserozisin kontrolünü de sağlamakta yardımcı olabilmektedir. Anahtar kelimeler: Hemodiyaliz, kannabinoidler, kronik böbrek yetmezliği, periton diyalizi, üremik pruritus.
Tzanck yayma testinin bazal hücreli karsinomanın tanısında ve alt tiplerinin belirlenmesindeki yeri
Bazal hücreli karsinomanın kesin tanısı histopatolojik inceleme ile konur. Ancak tümör kozmetik açıdan önemli olan bir bölgede yerleştiğinde, cerrahi eksizyon dışında bir tedavi yöntemi planlandığında, eksizyon skarı üzerinde rekürrens şüphesi olan yeni bir lezyon gelişiminde, cerrahi eksizyon öncesinde doğru cerrahi sınırın seçilebilmesi için özellikle agresif tip bazal hücreli karsinomaların belirlenmesi ve bazal hücreli karsinomanın diğer malign deri tümörlerinden ayrımında veya hastada bazal hücreli karsinomadan şüphelenilen çok sayıda tümör bulunması durumunda invazif olmayan alternatif tanı yöntemlerine gereksinim vardır. Bu çalışmada sitolojinin bazal hücreli karsinomanın tanısında ve alt tiplerinin belirlenmesindeki yeri ile sitolojik tanıdaki deneyim süresinin doğru tanıya katkısının araştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışmaya klinik olarak bazal hücreli karsinomadan şüphelenilen lezyonları olan 61 hasta dahil edildi ve toplam 83 lezyondan Tzanck yayma alındı. Örnekler bazal hücreli karsinoma ve alt tiplerinin tanısı açısından, sitoloji konusunda az deneyimli (Dermatolog A) ve deneyimli (Dermatolog B) iki dermatolog tarafından değerlendirildi. Histopatolojik tanı kesin tanı olarak kabul edildi. Kesin tanısı bazal hücreli karsinoma olan ve alt tipleri belirlenen 72 tümör için, iki dermatoloğun sitolojik tanıları histopatolojik tanılar ile karşılaştırıldı ve dermatologların sitolojik tanıları arasındaki uyum değerlendirildi. İki dermatolog da bazal hücreli karsinomaların tümüne doğru tanı koydu ve aralarındaki uyum çok iyi derecedeydi (κ=1, pK=0.001). Dört infiltratif alt tip agresif tümöre iki dermatolog da doğru tanı koyamadı. Sitolojik tanılar ile histopatolojik tanılar arasında; karışık (Dermatolog A: κ=0.289, p=0.014; Dermatolog B: κ=0.296, p=0.007) ve pigmente (Dermatolog A: κ=0.354, p=0.001; Dermatolog B: κ=0.215, p=0.001) tip tümörlerde iki dermatolog için az derecede, keratotik tip tümörlerde Dermatolog A (κ=0.550, p=0.001) ve Dermatolog B (κ=0.164, p=0.087) için sırasıyla orta ve zayıf derecede, kistik tip (Dermatolog A: κ=0.045, p=0.399; Dermatolog B: κ=0.040, p=0.225) tümörlerde ise iki dermatolog için de zayıf derecede uyum saptandı. Nodüler tip (Dermatolog A: κ=-0.052,p=0.443; Dermatolog B: κ=-0.075, p=0.344) tümörlerde sitolojik ve histopatolojik tanılar arasında uyum saptanmadı. Sitoloji bazal hücreli karsinoma tanısı için duyarlı ve güvenilir bir yöntemdir ve kısa süreli bir sitoloji eğitimi bu tümöre doğru tanı konulmasını sağlayabilir. Bu çalışmadaki bazal hücreli karsinoma alt tiplerinin çeşitliliğinin ve özellikle agresif alt tiplerin sayısının azlığına rağmen sitolojinin bu tümörün histopatolojik alt tiplerinin belirlenmesinde duyarlı ve güvenilir bir tanı yöntemi olmadığı düşünülmüştür.
Androgenetik alopesili hastalarda tedavi takibinde trikoskopinin yeri
Androgenetik alopeside cerrahi dışı tedavilere uzun süre, hatta ömür boyu devam edilmesi, dolayısıyla tedavi etkinliğinin objektif yöntemlerle takibi gerekir. TrichoScan günümüzde bu amaçla kullanılan en başarılı yöntemdir. Öte yandan ücretli bir yazılım olması, işlemin zaman alması ile sadece belirli marka videodermoskop ve el dermoskoplarıyla uyumlu çalışması gibi kısıtlılıkları vardır. Dolayısıyla, AGA tedavisinin takibinde kullanılabilecek daha kolay, ucuz ve hızlı, aynı zamanda güvenilir yöntemlere ihtiyaç duyulmaktadır. Trikoskopi, farklı tip alopesilerin tanısında başarılı bir şekilde kullanılsa da bu yöntemin tedavi takibindeki yeri bilinmemektedir. Bu araştırmada androgenetik alopesi tanısı alan hastalarda tedavi öncesi ve sonrasındaki trikoskopik bulguların değerlendirilmesi ve TrichoScan yazılımının sonuçlarıyla karşılaştırılması, böylece trikoskopinin tedavi takibindeki yerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu prospektif çalışmaya klinik ve trikoskopik olarak androgenetik alopesi tanısı konan 95 hasta alındı. Sol frontoparietal bölgede 1 cm2'lik daire şeklinde bir alandaki saçlar uzunluğu 0.5-1 mm olacak şekilde kesildi. Tedavi öncesi 95 hastadan ve tedavinin 3. ayının sonunda kontrole gelen 61 hastadan FotoFinder (Medicam 800) videodermoskop aracılığı ile trikoskopik fotoğraflar elde edildi. Bu fotoğrafları saç hastalıkları ve trikoskopi konusunda az deneyimli (doktor A) ve deneyimli (doktor B) 2 doktor, doktor A 2 kez olmak üzere, inceledi. Toplam, terminal ve vellüs saç sayısı ile terminal saçların vellüs saçlara oranı belirlendi. Aynı sayısal veriler TrichoScan analiziyle de hesaplandı. Her iki doktorun elde ettiği sayısal veriler TrichoScan yazılımının bulduğu değerler ile karşılaştırıldı. Doktor A'nın TrichoScan ile uyumu tedavi öncesi terminal ve toplam saç sayısı için orta (sırasıyla CCC=0.9443, %95GA, 0.9179-0.9624; CCC=0.9412, %95 GA, 0.9131-0.9604), tedavi sonrasında ise iyi (sırasıyla CCC=0.9755, %95 GA, 0.9602-0.9849; CCC=0.9631, %95 GA, 0.9403-0.9773) düzeyde idi. Hem tedavi öncesi hem de sonrasında vellüs saç sayısı (sırasıyla CCC=0.8199, %95 GA, 0.7433-0.8752; CCC=0.8974, %95 GA, 0.8366-0.9364) ve terminal saçların vellüs saçlara oranı (sırasıyla CCC=0.8161, %95 GA, 0.7395-0.8718; CCC=0.8719, %95 GA, 0.7989-0.9195) için zayıf bulundu. Doktor B'nin TrichoScan ile uyumu hem tedavi öncesi hem de sonrası terminal (sırasıyla CCC=0.996, %95 GA, 0.9944-0.9975; CCC=0.9991, %95 GA, 0.9985-9994), vellüs (sırasıyla CCC=0.990, %95 GA, 0.9862-0.9938; CCC=0.9948, %95 GA, 0.9914-0.9968) ve toplam saç sayısı (sırasıyla CCC=0.9971, %95 GA, 0.9956-0.9980; CCC=0.999, %95 GA, 0.9984-0.9994) için mükemmel, terminal saçların vellüs saçlara oranı için iyi (sırasıyla CCC=0.9734, %95 GA, 0.9607-0.9821, CCC=0.9875, %95 GA, 0.9793-0.9925) düzeyde bulundu. Trikoskopi, androgenetik alopesili hastalarda terminal, vellüs ve toplam saç sayısı ile terminal saçların vellüs saçlara oranı hesaplanarak yapılan tedavi takibinde, saç hastalıkları ve trikoskopi konusunda deneyimli bir doktor tarafından uygulandığında duyarlı bir yöntem olarak kullanılabilir.
Alopesi areata hastalarında difenilsiklopropenon (DCP) ile kontakt immünoterapi ve bu tedavinin ıl-17 protein düzeylerine etkisi
IL-17 yolağının hastalığın etyopatogenezindeki ve DCP tedavisinin etki mekanizmasındaki yerini araştırmayı ve yaygın tutulumlu ve uzun süreli AA hastalarında DCP tedavisi etkinliğini değerlendirmeyi hedefledik. Bu amaçla 50 AA hastasının çalışmaya alınması planlanarak kayıtları alındı. Kontrol grubunu oluşturmak üzere, saçlı bölge benign lipomatöz neoplazi veya sebase kisti nedeniyle eksizyon yapılan 10 olgunun eksizyon sonrası elde edilen saçlı deri örnekleri genel cerrahi polikliniğinden temin edildi. Biyopsi randevularına gelmeyen hastalar çalışmadan çıkarıldı. Ayrıca bazı biyopsi örneklerinde protein miktarları seviyenin belirlenmesi için yeterli bulunmadığından, sonuç olarak tedavi öncesi 18, tedavi sonrası 13 ve kontrol grubu olarak 5 biyopsi örneği değerlendirmeye alındı. IL-17 protein düzeyleri Western blot yöntemi ile ölçülerek, sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirildi. Çalışmamızın sonucunda, DCP tedavisi uygulanan AA hastalarının %26,3'ünde kozmetik olarak kabul edilebilir düzeyde saç çıkışı izlendi. AA hastalarında tedavi öncesi IL-17 protein düzeylerinin kontrol grubuna göre yüksek olduğu ancak bu yüksekliğin istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermediği saptandı (p<0,05). Aktif dönemdeki AA hastalarında stabil dönemdeki hastalara göre (p=0,024) ve yamasal tip AA hastalarında AU hastalarına göre (p=0,039) ortanca IL-17 protein düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Tedavi sonrası hastalardan elde edilen biyopsi örnekleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ve terminal kıl çıkışı izlenen hastaların tedavi öncesi ve sonrası değerleri karşılaştırıldığında IL-17 protein düzeylerinde anlamlı farklılık saptanmadı (p<0,05). Elde edilen tüm bulgular birlikte değerlendirildiğinde, çalışmamızda DCP tedavisinin yaygın tutulumlu ve uzun süreli AA hastalarında uygulandığı dikkate alınacak olursa bulduğumuz tedavi başarı oranının literatür ile uyumlu olduğu ve IL-17'nin hastalık sürecinin aktif döneminde rol oynayabileceği düşünüldü. Ancak DCP tedavisinin AA tedavisinde nasıl etkili olduğunu ve inflamatuar süreçte rol alan yolakların birbirleri ile etkileşimlerini anlamak için sadece tek bir yolağın değil olaya etki edebileceği düşünülen diğer yolakların da son ürünlerini içine alan ve sadece sitokin seviyelerinin değil bu sitokinleri üreten hücrelerin biyopsi materyallerindeki yerleşim yerlerinin de incelendiği daha fazla katılımcıyı içeren daha geniş bütçeli çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz
İmmünfloresan mozaik tabanlı biyoçip yönteminin pemfigus ve büllöz pemfigoid tanısında değeri
Otoimmün büllü hastalıklar (OBH), epidermis veya dermoepidermal bileşkenin yapısal proteinlerine karşı otoantikor gelişimi ile karakterize nadir görülen bir hastalık grubudur. Pemfigus ve büllöz pemfigoid (BP) iki major alt grubunu oluşturur. Tanı sıklıkla klinik, histolojik ve immünfloresan ve/veya ELİSA yöntemleriyle konur. Bu çalışmada bölgemizde klinik, histopatolojik ve immünfloresan ve/veya ELİSA yöntemleri ile pemfigus veya BP tanısı konmuş hastalarda EUROIMMUNİİF mozaik tabanlı BİYOÇİP yöntemini kullanarak, yeni geliştirilmiş bu yöntemin pemfigus ve BP tanısındaki değerini saptamak amaçlanmıştır. Çalışmaya Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları polikliniğine başvuran, aktif hastalığı olan 45 pemfigus ve 18 BP olmak üzere toplam 63 hasta, 35 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hastaların hastalık şiddet skorları, immünfloresan bulguları, ELİSA (EUROIMMUN) ile saptanan anti-Dsg1, anti-Dsg3, anti-BP180 otoantikor düzeyleri kaydedildi. Tüm hasta ve sağlıklı serumları BİYOÇİP yöntemi ile çalışıldı elde edilen sonuçlar altın standart kabul edilen tanı yöntemleri ile karşılaştırıldı, geçerlilik için sensitivite ve spesifisite değerleri hesaplandı. Pemfigus tanısı koymada BİYOÇİP yönteminin sensitivitesi %91,1, spesifisitesi %97,1 olarak saptandı. Anti-Dsg1 ve anti-Dsg3 otoantikorlarını saptamada, ELİSA ve BİYOÇİP yöntemleri birbirleri ile uyumlu bulundu (p<0,01). BP tanısı koymada BİYOÇİP yönteminin sensitivitesi ve spesifisitesi sırasıyla %94,4 ve %94,3 olarak saptandı. Anti-BP180 otoantikorlarını saptamada ELİSA ve BİYOÇİP yöntemleri birbirleri ile uyumlu bulundu (p<0,01). Sonuç olarak; BİYOÇİP yöntemi hem pemfigus hem de BP tanısında oldukça yüksek sensitivite ve spesifisite ile daha ucuz, pratik, daha az zamanda uygulanabilen, daha az invazif bir yöntem olarak OBH'nın tanısında ve ayırıcı tanısında tarama testi olarak kullanılabilir.
İrritan ve allergik kontakt el ekzemalarında derinin biyofiziksel parametreleri ve tırnak bulguları
Tüm mesleki dermatozların % 80'den fazlasını oluşturan ve prevalansı % 2 ile 10 arasında değişen el ekzemalarında çeşitli tırnak bulguları dermatoza eşlik edebilmektedir. Mesleki nedenler veya ev işleri nedeniyle irritan veya allergen maddelerle temas halinde olmak ellerde sıklıkla kontakt ekzema gelişmesine neden olmaktadır. Buna karşılık epidermal su bağlama kapasitesi, stratum korneumun hidrasyonu, sebum sekresyonu ve asit manto deriyi dış etkenlere karşı koruyan bariyer fonksiyonları içinde yer almaktadır.Bu çalışmada, elde kontakt ekzema bulunan olgularda ekzema şiddeti ve derinin biyofiziksel parametreleri belirlenerek, eşlik eden tırnak bulgularının sıklığı ve tiplerinin belirlenmesi amaçlanmıştır.Bu çalışmaya elde kontakt ekzema tanısı alan 60 hasta ve elde deri bulgusu tanımlamayan 60 kontrol olgusu alınmıştır. `El ekzeması şiddet indeksi' kullanılarak ekzema şiddeti belirlenmiş ve hastalar ve kontol grubunun tüm tırnak bulguları kaydedilmiştir. Her iki grupta da yapılan ölçümlerle ellerde sebum, stratum korneumun hidrasyon kapasitesi, transepidermal su kaybı ve pH'ı içeren deri biyofiziksel parametreleri belirlenmiştir.Bu çalışmada ekzeması olan hastaların kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazla oranda tırnak bulgusuna sahip olduğu ve ekzema şiddeti arttıkça tırnak bulgularının görülme sıklığının anlamlı olarak arttığı saptanmıştır. En sık görülen tırnak bulguları %35 oranında unguis punktatus, % 20 oranında Beau çizgisi ve % 10 oranında onikoliz olmuştur. Çalışmada, deri biyofiziksel parametrelerinden biri olan stratum korneumun hidrasyon kapasitesinin kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ekzemalı hastalarda anlamlı derecede azaldığı saptanırken, transepidermal su kaybı, sebum ve pH değerlerinin hasta ve kontrol grubu arasında anlamlı fark göstermediği belirlenmiştir.Sonuç olarak, elde kontakt ekzema belirlenen hastalarda unguis punktatus, Beau çizgisi ve onikoliz gibi tırnak değişikliklerinin klinik tabloya eşlik edebileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Derinin bariyer fonksiyonları açısından bakıldığında ise özellikle stratum korneumun hidrasyon kapasitesinin etkilendiği görülmektedir.Anahtar kelimeler: El ekzeması, pH, sebum, stratum korneumun hidrasyon kapasitesi, tırnak, transepidermal su kaybı
Pemfigus vulgaris hastalığında foliküler yardımcı T hücrelerinin rolü
Pemfigus nadir görülen kronik seyirli otoimmün büllöz bir hastalıktır. Son yapılan çalışmalarda Tfh hücrelerinin, otoimmün hastalıklarda rol oynayabileceğine dair bulgular mevcuttur. Bu çalışmada, pemfigus vulgaris hastalarında Tfh hücreleri, BCL6 gen ekspresyonu, IL-21 ve IL-6 sitokinleri incelenerek Tfh hücrelerinin pemfigus vulgaris hastalığındaki rolünün anlaşılması amaçlanmıştır. Çalışmaya Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları polikliniğine başvuran 20 adet pemfigus vulgaris hastası ve 20 adet herhangi bir otoimmün hastalığı bulunmayan kontrol olgusu dahil edildi. Çalışmaya alınan bireylerin her birinden periferik kan örneği alınarak akım sitometri yöntemi ile Tfh hücre dağılımı, CD3+CD4+CXCR5+ lenfositlerde hücre içi IL-21 ve IL-6 dağılımı, ELISA yöntemi ile plazma IL-21 düzeyi ve PCR yöntemi ile BCL6 genini ifade eden mRNA düzeyleri incelendi. Hasta ve kontrol grubu arasında dolaşımdaki Tfh hücre oranları, CD3+CD4+CXCR5+ lenfositlerde hücre içi IL-21 ve BCL6 geninin ekspresyonunu ifade eden mRNA düzeyleri açısından anlamlı fark saptanmadı. Ritüksimab tedavisi alan hastalarda ise Tfh hücrelerinde diğer gruplara kıyasla belirgin oranda düşüş olduğu görüldü. Plazma IL-21 düzeyleri hasta grubunda belirgin oranda daha yüksek saptandı. Sonuç olarak plazma IL-21 değerlerinin hasta grubunda yüksek saptanması ve ritüksimab alan hastalarda Tfh hücre oranlarının düşük olması; Tfh hücrelerinin pemfigus vulgaris patogenezinde rol oynayabileceğini destekleyen bulgular olsa da hasta ve sağlıklı kontrol grubu arasında Tfh hücre oranları açısından fark saptanmadı. Tfh hücrelerinin pemfigus vulgaris hastalığındaki rolünün daha iyi anlaşılabilmesi için ileri çalışmalar gerekmektedir.
Dermatolojik hastalıklarda (akne vulgaris, vitiligo, alopesi areata) içselleştirilmiş stigmatizasyon
Dermatolojik hastalıklar dışarıdan fark edilebilen diğer hastalıklarda olduğu gibi bireyi başkalarından farklı kılan, yani stigmatize eden, diğer bir tanımla damgalayan özelliğe sahiptir. İçselleştirilmiş damgalanma; bireyin toplum tarafından oluşturulan hastalıkla ilgili olumsuz yargıları kabullenmesi ve kendini damgalanmış hissetmesidir. Ulaşabildiğimiz güncel literatür bilgileri içselleştirilmiş damgalanmanın akne vulgaris (AV), vitiligo ve alopesi areata (AA)'da çalışılmadığını göstermektedir. Çalışmada AV, vitiligo ve AA hastalarında içselleştirilmiş damgalanma olup olmadığını saptamak ve eğer saptanırsa bunu etkileyen faktörleri belirlemek amaçlandı. Bu çalışmaya, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi, Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı, Dermatoloji Polikliniğinde takip edilen vitiligo, AV ve AA hastaları ardışık olarak alındı. Çalışmaya toplam 150 hasta (50 AV, 50 vitiligo, 50 AA) alındı. Hastalık şiddet skorlamaları; vitiligo hastalarında Vitiligo Avrupa Görev Gücü (VETF) Skoru, AV hastalarında Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) global skoru ve AA hastalarında Alopesi Şiddet Skoru (SALT) ve hastaların sosyodemografik özellikleri başvuru günü dermatoloji hekimi tarafından kaydedildi. Ayrıca Vitiligo Hastalık Aktivite Skoru (VIDA) hasta tarafından skorlandı. Aynı zamanda hastaların yanıtlayacağı Dermatoloji Yaşam Kalite İndeksi (DYKİ), İçselleştirilmiş Damgalanma Ölçeği (İDÖ) ölçeği, Genel Sağlık Anketi (GSA) ve genel sağlığı tek soruyla irdeleyen "Algılanan Sağlık Sorusu" (ASS) ve akne hastalarına Akne Yaşam Kalite Ölçeği (AYKÖ) uygulandı. Çalışmamızda İDÖ alt ölçeklerine ait Cronbach alfa katsayısı AV tüm ölçek için 0,91, vitiligo tüm ölçek için 0.91, AA tüm ölçek için 0,93 olarak hesaplandı. AV ve vitiligo'da yabancılaşma ve sosyal geri çekilme dışında tüm alt ölçeklerin, AA'da yabancılaşma, algılanan ayrımcılık, sosyal geri çekilme dışındaki ölçeklerin güvenirlik katsayıları 0,70 veya üzerinde saptanmadı. Çalışmamızdaki AV ve AA için toplam ortalama İDÖ puanları (sırasıyla 0.91 ve 0.93) yüksek sayılabilecek bir değerde saptandı. Vitiligo hastalarında ise toplam ortalama İDÖ puanı yüksek değerlerde ancak bu iki hastalığa göre daha düşük bulundu. Bu bulgular bu hastalıklarda içselleştirilmiş damgalanma yaşandığının göstergesidir. İDÖ ile çalışmamızdaki hastalık şiddet skorları (SALT skor, FDA global skoru veya VETF ve VIDA skorları) arasında ortalama değerlerin korelasyonu açısından belirgin bir ilişki gözlenmedi. Hastaları damgalayıcı özelliği bulunan bu hastalıklarda hastaların klinik şiddeti değerlendirilirken damgalanma ve yaşam kalitesi gibi hastayı etkileyen psikolojik faktörler de göz önüne alınmalıdır. Hastalarda yüksek düzeylerde gözlenen içselleştirilmiş damgalanma ve bunu etkileyen faktörlerin saptanması ile hastalığın ruhsal ve sosyal etkileri daha iyi anlaşılabilir. Bu durum ise hastalığın tedavisine olan yaklaşımı etkileyebilir.
Tip ıı diabetes mellituslu hastalardaki deri bulguları
Diabetes mellitus, yüksek serum glukozu nedeniyle karbonhidrat, protein ve yağ metabolizmasında değişikliklerle karakterize sık görülen endokrinolojik bir sayrılıktır. Sayrılığın seyri sırasında %30-71 arasında değişen oranlarda deri bulguları görülebilmektedir. Bu çalışmanın amacı Tip II diabetes mellituslu hastalarda gözlenen deri bulgularını incelemek ve bu bulguların yaş, cinsiyet, diyabet süresi, vaskulopati ve HbA1c ile ilişkisini belirlemektir.Çalışmaya Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji bölümünde izlenmekte olan ve Dermatoloji polikliniğine başvuran 140 Tip II diabetes mellituslu olgu alınmıştır. Çalışmaya alınan tüm hastalara ait demografik bilgiler, diyabetin süresi, HbA1c düzeyleri ve vaskuler komplikasyonlar (retinopati,nöropati, nefropati) kaydedilmiştir. Hastaların ayrıntılı deri muayeneleri ve gerekli olan olgularda Wood bakısı, mikotik, bakteriyal ve histopatolojik incelemeler yapılmıştır.Bu çalışmaya yaşları 33 ile 86 arasında değişen 87'si (%62,1) kadın ve 53'ü (%37.9) erkek olmak üzere toplam 140 Tip II diabetes mellituslu hasta alındı. Hastaların yaş ortalaması 58,87±10.47, ortalama diabetes mellitus süresi 8,06±7.03 yıl ve ortalama HbA1c düzeyi 7.26±1.66 olarak belirlendi.Vasküler komplikasyonlardan hastaların %25.7'sinde (n=36) nöropati, %23.6'sında (n=33) retinopati, %2.9'unda (n=4) nefropati bulunmaktaydı.Bu çalışmada olguların hepsinde en az bir deri bulgusu saptanmıştır. Çok çeşitli deri bulguları izlenmekle birlikte en sık rastlanan üç deri bulgusu molluskum pendulum (n=74; % 52.9), mikotik infeksiyon (n=54; %38.6) ve plantar hiperkeratoz (n=46; % 32.9) olarak belirlenmiştir. Mikotik infeksiyon görülme sıklığı erkek hastalarda daha yüksek bulunmuştur (p=0.047). Yaş ortalamasının üzerindeki yaşta olan hasta grubunda diyabetik nöropati varlığı (p=0.026), kserozis (p=0.049) ve diyabetik dermopati (p=0.008) görülme sıklığının arttığı belirlenmiştir. Diabetes mellitus süresi arttıkça diyabetik nöropati varlığı (p=0.003), palmar eritem görülme sıklığı (p<0.0001) ve diyabetik dermopati görülme sıklığının (p=0.012) istatistiksel olarak anlamlı şekilde arttığı saptanmıştır. Diyabetik nöropati komplikasyonu gelişmiş olan diabetes mellituslu olgularda ise palmar eritem (p=0.005), pigmante purpurik dermatoz (p=0.007), mikotik infeksiyon (p=0.015) ve kserosis (p=0.013) görülme sıklığının istatistiksel olarak anlamlı oranda arttığı saptanmıştır. Diabetes mellituslu olgulardaki deri bulguları ile HbA1c arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki izlenmemiştir.Bu çalışma ile Tip II diabetes mellitusta farklı tipte deri bulguları izlenebileceği gösterilmiştir. Bu nedenle diyabetli hastalar dermatolojik açıdan da değerlendirilmeli ve izlenmelidir.Anahtar Kelimeler: Tip II Diabetes mellitus, deri bulguları
Tiroid hastaları ve tip ıı diabetes mellitus hastalarında gözlenen deri bulguları ve karşılaştırılması
Diabetes Mellitus ve tiroid sayrılıkları toplumda sık görülmekte olup deriye yansıyan birçok bulgusu bulunmaktadır. Diabetes mellitus; karbonhidrat, yağ ve protein metabolizması bozuklukları ile karakterize kronik metabolik bir sayrılıktır. Diyabetli hastaların %30-71'inde deri bulguları gözlenmektedir ve bunların önemli bir kısmını deri infeksiyonları oluşturmaktadır. Tiroid sayrılığında görülen deri bulguları kimi zaman tiroid hormonunun diğer organlardaki etkilerine bağlı olarak indirekt olarak gelişse de çoğu zaman epidermis, saç ve tırnaktaki keratinize epitele ve dermal stromal hücrelere direkt etki sonucu oluşmaktadır.Deri bulguları genellikle sayrılığın seyri esnasında ortaya çıksa da bazı bulgular sayrılığın ortaya çıkışında ilk belirti olabileceği için hem diyabet hem tiroid hastalarında deri bulguları iyi tanınmalıdır. Diyabetik populasyonda önemli morbidite ve mortalite sebebi olabilen başta mikotik infeksiyonlar olmak üzere diğer infeksiyoz deri bulguları da erken dönemlerde tespit edilerek gerekli teropatik ve koruyucu yaklaşımlar uygulanmalıdır.Çalışmaya Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Anabilim Dalı polikliniğinde izlenmekte olan ve Dermatoloji Polikliniği'ne başvuran yaş ortalaması 59,50±10,36 olan 100 Tip II Diabetes Mellituslu hasta (44 erkek 56 kadın) ve yaş ortalaması 49,09±13,54 olan 100 tiroid hastası (11 erkek, 89 kadın) alındı. Her iki gruptaki hastalara ayrıntılı dermatolojik muayene yapılarak gerekli olgularda wood bakısı ve mikotik incelemeler yapıldı. Hastalara ait demografik özellikler, sayrılık süreleri, HbA1c düzeyleri ve tiroid fonksiyon testleri ile autoantikor düzeyleri kaydedildi. Diabetes Mellituslu olgularda ortalama sayrılık süresi 7,52 +/- 6,61 yıl, ortalama HbA1c düzeyi 7,27+/- 1,72 idi. Hastalarda saptanan vasküler komplikasyonlar sırasıyla nöropati %29, retinopati %25 ve nefropati %4 idi. Tiroid grubunda ortalama sayrılık süresi 7,77 +/- 10,35 yıl idi ve hastaların %49'u ötiroidik, %35'i hipotiroidik ve %16'sı hipertiroidik idi.Diyabet grubunda en sık gözlenen 3 deri bulgusu %51 fibroma molle,%38 onikomikoz, %33 hemangioma; tiroid grubunda en sık gözlenen 3 deri bulgusu sırayla %64 tırnak distrofisi, %45 saç dökülmesi, %37 kserozis ve %37 plantar hiperkeratoz şeklinde idi.Çalışmamızda; diyabet süresi arttıkça diyabetik nöropati varlığı (p=0,000), palmar eritem görülme sıklığı (p=0,007) ve dermopati görülme sıklığının (p=0,031) istatistiksel olarak anlamlı şekilde arttığı belirlenmiştir. Diyabetik nöropati komplikasyonu olan olgularda; palmar eritem (p=0,005), kserozis (p=0,000), onikomikoz (p=0,007) görülme sıklığının istatistiksel olarak anlamlı oranda arttığı saptanmıştır. Diyabetik retinopati komplikasyonu olan olgularda ise onikomikoz (p=0,002) insidansının istatistiksel olarak anlamlı oranda arttığı saptanmıştır. Yaş ortalamasının üzerindeki yaş grubunda dermopati (p=0,021) ve onikomikoz (p=0,021) sıklığı istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha fazla saptanmıştır.Tiroid grubunun kendi içinde yapılan değerlendirmelerde; hipotiroidi grubunda kserozis (p=0,000), pruritus (p=0,005) ve saç kuruluğunun (p=0,030), hipertiroidik grupta ise saç dökülmesi (p=0,008) ve saç yağlanmasının (p=0,002) diğer gruplara oranla istatistiksel olarak daha fazla olduğu saptanmıştır.Diyabet ve tiroid grubunu karşılaştırdığımız değerlendirmelerde ise; tiroid grubunda tırnak distrofileri (p=0,000), saç dökülmesi (p=0,000) ve saç kuruluğu (p=0,000) diyabet grubuna oranla istatistiksel olarak daha fazla saptanmıştır.Diyabet ve tiroid hastalarında pek çok deri bulgusu gözlenebilmektedir. Dermatoloji polikliniklerine başvuran henüz tanı konmamış hastalarda bu deri bulguları ipucu olabilmekte ve tanıda ilk basamağı oluşturabilmektedir. Aynı zamanda diyabet ve tiroid hastaları; sayrılığın seyri esnasında da gelişebilecek olan deri bulguları yönünden izlenmelidir.Anahtar kelimeler: Tip II Diabetes mellitus, tiroid sayrılıkları, deri bulguları
Behçet hastalarındaki yaşam kalitesi, cinsel sorunlar, anksiyete ve depresyon düzeylerinin psoriyazis hastaları ve sağlıklı gönüllüler ile karşılaştırılması
Bu çalışmada Behçet hastalarının dermatolojik yaşam kalitesi, cinsel işlev bozuklukları, anksiyete ve depresyon düzeylerinin saptanarak, bu konuda dermatolojik hastalıklar içersinde en fazla çalışma yapılmış olan psoriyazis hastaları ve sağlıklı gönüllülerle karşılaştırılması amaçlanmıştır.Çalışmaya Ekim 2010-Temmuz 2011 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Anabilim Dalı'na başvuran ve Uluslararası Behçet Hastalığı Çalışma Grubu tanı kriterlerine göre Behçet hastalığı tanısı almış 51 Behçet hastası yanında aynı tarihlerde yine bölümümüze başvuran Behçet hastalarıyla yaş ve cinsiyet olarak eşleştirilmiş 51 psoriyazis hastası alınmıştır. Konrol grubu ise Behçet ve psoriyazis hastaları ile yaş, cinsiyet ve sayı olarak benzer nitelikte, herhangi bir dermatolojik ve psikiyatrik hastalığı olmayan sağlıklı gönüllülerden seçilmiştir. Dermatolojik Yaşam Kalite Ölçeği (DYKÖ) sadece psoriyazis ve Behçet hastalarına uygulanırken, sosyodemografik ve klinik veri formu, Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) ve Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği (ACYÖ) tüm katılımcılara uygulanmıştır.Çalışmamızın neticesinde hem psoriyazis hem de Behçet hastalarında kontrol grubuna göre daha yüksek oranda depresyon, anksiyete ve cinsel işlev bozukluğu saptanmış, yaşam kalitelerinin de kontrol grubuna göre anlamlı oranda bozulduğu belirlenmiştir. Ayrıca aktif eritema nodozum benzeri lezyonları olan hastaların yaşam kalitesinin olmayan hastalara göre anlamlı derecede azalmış olduğu saptanmıştır. Cinsiyetlere göre kıyaslandığında hem psoriyazis ve Behçet hastalarında hem de kontrol grubunda kadınların ACYÖ puan ortalamalarının daha yüksek olduğu ve daha fazla cinsel işlev bozukluğu gösterdiği belirlenmiştir. BDÖ açısından ise her üç grupta da cinsiyetler arasında anlamlı istatistiksel fark saptanmamıştır. BAÖ puan ortalamalarında ise sadece Behçet hastalarında kadınlar aleyhine daha yüksek olmak üzere cinsiyetler arasında fark gözlenmiştir. Behçet hastaları ile psoriyazis hastaları kıyaslandığında, ACYÖ, BDÖ, BAÖ ve DYKÖ puan ortalamalarının benzer olduğu, DYKÖ alt gruplarına bakıldığında ise psoriyazis hastalarının duygusal yaşam ve bilişsel işlevler alt alanlarında daha fazla bozulma olduğu saptanmıştır.Bu sonuçlar doğrultusunda Behçet hastalarında gerekli görülen durumlarda psikiyatrik yönden de değerlendirilme yapılmasının uygun olacağı görüşündeyiz
Sikatrisyel olmayan alopesilerde trikoskopik bulgular ve alopesi aktivitesi, şiddeti ve klinik alt tipi ile ilişkisi
Trikoskopi, saçlı deri dermatoskopisi olarak tanımlanan alopesi tanısında kullanılan invaziv olmayan bir yöntemdir. Videodermatoskop aracılığıyla yüksek büyütme ile saç, kaş ve kirpikler incelenilip ölçülebilmektedir. Trikoskopi ile saç şaftı, saç folikül açıklıkları, perifoliküler epidermis, kutan mikro damarlanmaları değerlendirilebilmektedir. Terminal, vellüs saç ve 1-2 milimetrelik mikro-ünlem işareti ayırımı da yapılabilmektedir. Trikoskopi bu şekilde sikatrisyel ve sikatrisyel olmayan alopesilerin ayırımında da yardımcı olabilmektedir. En son olarak da alopesilerde trikoskopik bulgulara göre algoritmik yaklaşımlar geliştirilmiştir.Bu araştırma sikatrisyel olmayan alopesilerde trikoskopik bulgular ve alopesi şiddeti, aktivitesi ve klinik alt tipi ile trikoskopik bulguların ilişkisini araştırmak amacıyla planlandı. Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniği'ne saç dökülmesi yakınması ile başvuran sikatrisyel olmayan alopesi tanısı alan 305 hasta ve yakınması olmayan benzer yaş grubundan 108 kontrol olgusu videodermatoskop (MoleMax® III) ile çoklu resim alınarak değerlendirildi. Hasta grubunu 63 erkek androgenetik alopesi (MAGA), 138 kadın androgenetik alopesi (FAGA), 5 erkek paterni kadın androgenetik alopesi (FAGAM), 22 telogen effluvium (TE), 39 alopesi areata (AA), 4 trikotilomani (TC), 112 ekzema seboreikum ve 31 psoriyazis tanılı, 305 hasta oluşturdu. Alopesi areata ve androgenetik alopesili olguların hastalık şiddet ve aktivitesi belirlendi. Trikoskopik veriler Mann-Whitney U testi, lojistik regresyon analizi, Ki kare analizi ve oran testi kullanılarak karşılaştırıldı.Çalışma sonuçlarına göre FAGA.M'lı olgularda hastalık evresi ile trikoskopik bulgular arasında ilişki izlenmezken FAGA'lı olgularda erken evrede beyaz skuam, glomerüler damar, dallanmış kırmızı çizgiler, ileri evrelerde ise kahverengi noktalar daha fazla saptandı. Erken evre MAGA'lı olgularda perifoliküler pigmentasyon ve tek pilosebase uniteden birden fazla saç çıkması, ileri evre MAGA'lı olgularda ise balpeteği pigment paterni, beyaz nokta ve kahverengi noktalar daha fazla izlendi. MAGA ve FAGA trikoskopik bulgular açısından kendi aralarında oran testi ile karşılaştırıldığında FAGA'lı kadınlarda perifoliküler pigmentasyon, MAGA'lı erkeklerde ise kahverengi noktalar, sarı noktalar ve beyaz noktalar anlamlı olarak daha fazla izlendi. Aynı değerlendirme psoriyazis ve seboreik ekzema için yapıldığında ise psoriyaziste kırmızı nokta ve globüller, atipik kırmızı damar, şekilsiz kırmızı alan, taşlı yüzük damar damar ve kıl proksimalinde beyaz-gri peçe görünümü, seboreik ekzemada ise burgulu kırmızı anslar ve virgül damar anlamlı olarak daha sık görüldü.AA'lı olgularda izlenen ve ilk kez tarafımızca tanımlanmış olan trikoskopik özellikler; küme yapmış beyaz noktalar, tek pilosebase uniteden çok sayıda saç çıkması, siyah noktasal pigmentasyon, kıl proksimalinde beyaz-gri peçe görünümü ve dallanmış kırmızı çizgiler olarak belirlendi. Hastalık aktivitesinin sabit olduğu hastalarda atipik kırmızı damar ve beyaz noktalar, progresif olduğu hastalarda ise ünlem işareti saç anlamlı olarak daha fazla izlenirken, AA hastalık şiddetinin hafif olduğu grupta ünlem işareti saç, fazla olduğu grupta ise balpeteği pigment paterni, küme yapmış beyaz noktalar ve siyah noktasal pigmentasyon daha sık saptandı. AA şiddetinin yüksek olma olasılığı balpeteği pigment paterni izlenenlerde 36.2, beyaz nokta izlenenlerde 7, küme yapmış beyaz nokta izlenenlerde 7, siyah noktasal pigmentasyon izlenenlerde 17 kat, düşük olma olasılığı ise ünlem işareti görülenlerde 4.6 kat olarak belirlendi. Tüm alopesi hastalarında beyaz nokta, perifoliküler pigmentasyon ve balpeteği pigment paterni ile deri tipi arasında ilişki bulunmadı. Kontrol grubunda 25 yaş altındaki hastaların trikoskopik verileri, 50 yaş üzerindekilerle karşılaştırıldığında genç olgularda perifoliküler pigmentasyon ve tek pilosebase uniteden birden fazla saç çıkması anlamlı olarak daha fazla izlendi.Sonuç olarak çalışmamızda bugüne kadar alopesilerde dermatoskopik çalışmalarda tespit edilen dermatoskopik ayırt edici yapılara ek olarak; tek folikül ağzından çok sayıda kıl şaftı çıkması, kıl proksimalinde beyaz-gri peçe görümü, kahverengi nokta, küme yapmış beyaz noktalar, siyah noktasal pigmentasyon ve taşlı yüzük damar olmak üzere 6 yeni dermatoskopik ayırt edici yapı tanımlandı. Ayrıca AGA'da dermatoskopik ayırt edici yapılar ile klinik şiddet arası ilişki ilk kez ortaya konuldu.
Hemipleji ve hemiparezi hastalarındadermatolojîk lezyonların dağılımı
Nörolojik sistem ve deri; aynı embriyolojik nöroektodermıl kökenden gelmektedir. Önceki çalışmalarda değişik nörolojik bozukluklar ile bazı dermatozlar arasında ilişki saptanmıştır. Bu çalışma, felçli hastalardaki dermatozların yerleşim özelliklerini değerlendirerek, nörolojik sekellerin çeşitli dermatozlara ve seyirlerine olan etkilerini belirlemek amacıyla planlanmıştır. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji ve Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Bölümleri'ne başvuran 66'sı kadın, 74'ü erkek, toplam 140 felçli hasta, çalışmaya alındı. Ayrıntılı dermatolojik ve nörolojik muayeneler yapılarak deri hastalıkları, kuvvet ve duyu kayıpları değerlendirildi. Hastalar 2 yıllık takibe alınarak felçli tarafta 2 yıl boyunca oluşan, artan, azalan veya kaybolan dermatolojik hastalıklar açısından izlendi. Felçli ve sağlıklı vücut yarıları, her bulgu/hastalık için Mc Nemar ve Wilcoxon signed ranks testleriyle, sağ /sol tutulumlu ve plejik/parezik hastaların verileri; bağımsız örneklerde X2 testi ile karşılaştırıldı. Çalışmamızın sonuçlarına göre; BP'li tüm hastalarımızda, deri lezyonları strok gelişiminden sonra ortaya çıkmıştı. Felçli tarafta irritan kontakt dermatit; istatistiksel olarak anlamlı derecede azalmış bulundu. Güç kaybı olan tarafın kullanılamaması, kontaktan eliminasyonunun önemine dikkat çekti. Atopik dermatit, alerjik kontakt dermatit, nörodermatit ve dishidrotik ekzema; SVO sonrası felçli tarafta düzelmişti. Felçli tarafta ve plejide; dekübitus ve ekimozun; istatistiksel olarak anlamlı derecede arttığı bulundu. Felçli tarafta kuvvet ve duyu kayıplarının; fiziksel hasarlara yol açabileceği yorumu yapıldı. Felçli tarafta ve plejide intertrigo ve eritrazmanın; istatistiksel olarak anlamlı derecede arttığı bulundu. Hareketsizliğe bağlı oklüzyon, ısı ve nem artışının enfeksiyonlara daha kolay zemin hazırlayabileceği şeklinde yorumlandı. Felçli tarafta lokalize telanjiektazinin; istatistiksel olarak anlamlı derecede arttığı bulundu. Bu yeni bulgunun; nörolojik defısit tarafını belirlemede yeni bir işaret olarak kullanılabileceği ancak ileri çalışmalara gereksinim olduğu fikrindeyiz. Sonuç olarak; nörolojik sistemin bazı dermatozların seyrini etkileyebileceği ve yeni bulgulara neden olabileceği kuvvetli bir olasılık olup geniş serilerde yapılacak çalışmaların konuyu aydınlatmaya yardımcı olacağını düşünmekteyiz.
Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Dermatoloji Anabilim Dalı Behçet Hastalığı Ünitesi'nde takip edilen hastalarda behçet hastalığı'nın klinik seyri
Behçet hastalığı (BH), etyolojisi bilinmeyen ataklarla birlikte uzun süreli seyir gösteren sistemik bir vaskülittir. BH'nin doğal seyri ile ilgili bilgiler henüz sınırlıdır. Hastalığın başlangıç lezyonu ve diğer lezyonların ortaya çıkma sırası ve süresi hastadan hastaya farklılıklar göstermektedir. Hastalığın klinik seyrini ve şiddetini belirleyen faktörler tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu çalışmada, BH'nin doğal seyri ve hastalığın klinik şiddetini etkileyen olası faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Uluslararası Behçet Hastalığı Çalışma Grubu'nun kriterlerine göre tanı almış 368 Behçet hastası (171 kadın, 197 erkek; ortalama yaş±ss, 41,11±10,98 yıl) çalışmaya alındı. Hastaların yaş, cinsiyet, klinik ve laboratuvar bulguları, aile hikayesi ve hastalık süresi kaydedildi. Tüm hastaların klinik şiddet skoru Krause ve ark. nın belirlediği kriterlere göre hesaplandı. Çalışmaya alınan hastalarda en sık saptanan belirti oral ülser (OÜ)'ydü (%100). Bunu sıklık sırasıyla genital ülser (GÜ) (%89,4), papulopüstüler lezyonlar (PPL) (%75,0), eklem tutulumu (%60,1), eritema nodozum (EN) (%44,3) ve göz tutulumu (%32,9) izliyordu. Paterji testi pozitifliği ve HLA-B51 taşıma oranı sırasıyla %40,8 ve %%42,3 olarak saptandı. Kadınlarda EN (p=0,031) ve eklem tutulumu (p=0,016), erkeklerde göz tutulumu (p=0,023), tromboflebit (p=0,012), venöz tromboz (p=0,001) ve nörolojik tutulum (p=0,023) belirgin derecede yüksek bulundu. OÜ en sık ortaya çıkan başlangıç belirtisiydi (%66.8). Bunu %4.9 ile GÜ, %3.3 ile EN ve %1.4 ile göz tutulumu izliyordu. İlk belirtinin görülme tarihi ile tanı kriterlerinin tamamlanma tarihi arasında geçen ortalama süre 4,67±5,95 yıl olarak hesaplandı. Hastaların tanı kriterlerini tamamlama tarihi ile herhangi bir sağlık kuruluşunda BH tanısı alma tarihi arasındaki süre (tanı için gecikme süresi) 2,5±2,11 yıl bulundu. Gecikme süresi ciddi organ tutulumu olanlarda (1,86±1,58 yıl) sadece deri ve mukoza bulguları olan hastalara göre (2,76±2,24 yıl) anlamlı şekilde kısa bulundu (p=0,001). Hastaların ortalama şiddet skoru (5,07±1,94) erkeklerde (5,31±2,09) kadınlara göre (4,78±1,72) anlamlı derecede yüksekti (p=0,015). Hastalık süresi uzadıkça klinik şiddet skoru da artış göstermekteydi (p= 0,0001, r=0,223). Tanı anındaki hastalık belirtisi sayısı arttıkça klinik şiddet skorunda da anlamlı derecede artış saptandı (p=0,0001, r=0856). Regresyon analizi yapıldığında cinsiyetin ve tanı anındaki semptom sayısının anlamlı bir faktör olduğu belirlendi (sırasıyla p=0,03, p=0,0001, R2=0,852). Çalışmamız deri ve mukoza belirtilerinin hastalığın ayırt edici, en önemli bulguları olduğunu ve özellikle OÜ'nün hastalığın en sık görülen başlangıç belirtisi olduğunu göstermektedir. BH erkek cinsiyette ve hastalığı çok sayıda organ tutulumu ile başlayan hastalarda daha şiddetli bir seyir göstermektedir. Sonuçlarımız, bu özelliğe sahip olan hastaların takibinin daha dikkatli yapılması gerekliliğini vurgulamaktadır
Liken planuslu hastalarda artmış ateroskleroz riskinin karotis intima- media kalınlığı ve nabız dalga hızı ölçümü ile değerlendirilmesi
Liken planus (LP) toplumda sık görülebilen kronik inflamatuar bir hastalıktır. LP'de görülen kronik inflamasyon ateroskleroz gelişiminde önemli rol oynayabilir. Çalışmamızda karotis intima media kalınlığı (KİMK) ve nabız dalga hızı (NDH) ölçüm yöntemleri kullanılarak LP ile ateroskleroz arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı. Çalışmaya Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Polikliniğine başvuran 40 LP hastası ile 40 sağlıklı kontrol alındı. Hasta ve kontrol grubunun tedavi öncesinde arteriyel tansiyon, kilo, boy, bel çevresi ölçümü ile vücut kitle indeksi hesaplandı. Rutin olarak hastalarda ölçülen biyokimyasal parametreler kaydedildi. Ulusal kolesterol eğitim programına (NCEP) göre metabolik sendrom kriterlerini karşılayan hastalar belirlendi. Sağlıklı ve LP'li olgularda NDH ve KİMK ölçümleri karşılaştırıldı. Maksimal ve ortalama KİMK değerleri LP grubunda, sağlıklı gruptan fazla bulundu. NDH ölçümleri arasında her iki grup arasında anlamlı fark bulunamadı. LP grubunda kontrol grubuna kıyasla bel çevresi ve sistolik kan basıncı ölçümleri anlamlı olarak yüksek bulundu. Lipit parametreleri açısından değerlendirildiğinde total kolesterol, LDL ve total kolesterol/ HDL değerleri LP grubunda istatistiksel anlamlı olarak daha yüksekti. Hasta ve kontrol grubunda metabolik sendrom açısından istatistiksel olarak fark yoktu. Çalışmamızdan elde ettiğimiz veriler, LP'de ateroskleroza eğilim olduğunu destekler niteliktedir. Artmış karotis intima media kalınlığı, dislipidemi ve sistolik kan basıncı yüksekliğinin tespiti aterosklerotik sürece olan yatkınlığı yansıtmaktadır. Artan bu ateroskleroz eğiliminin en olası sebebi ise diğer sistemik inflamatuvar hastalıklarda olduğu gibi altta yatan kronik inflamasyon olarak gözükmektedir.