Çukurova University
Discipline

Medical Biology

Çukurova University

202

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessTR

Fenretinide molekülünün anjiyogenez ile ilişkili mikroRNA'lar üzerindeki etkisinin araştırılması

Anjiyogenez çeşitli fizyolojik ve patolojik koşullarda rol oynayan yeni damar oluşum prosesidir. Bu süreç organizmadaki pro-anjiyogenik ve anti-anjiyogenik mediatörler arasındaki denge ile kontrol edilmektedir. Solid tümörün büyümesi ve metastazı için anjiyogeneze ihtiyaç duyulmaktadır. Bu nedenle, kanserlerde anti-anjiyogenik tedavi yaklaşımı ilgi çekici bir seçenek olarak görülmektedir. Fenretinide sentetik bir retinoik asit analoğu olup anjiyogeneze karşı etkileri birkaç çalışmada bildirilmesine rağmen moleküler mekanizmasının aydınlatılması yönünde eksikler bulunmaktadır. Bu nedenle, bu çalışmada fenretinide molekülünün anjiyogenez ile ilişkili bazı miRNA'lar ve CDH5, FOXM1 ve eNOS genleri üzerindeki etkilerini araştırmak amaçlanmıştır. Ayrıca bu molekülün HUVEC hücre proliferasyonuna, hücre migrasyonuna ve kapiller benzeri tüp oluşumuna etkileri gösterilmiştir. Çalışmamızda 24 ve 48 saatlik sürelerde hücrelere uygulanan fenretinide molekülünün doza bağlı olarak hücre proliferasyonunu, hücre migrasyonunu ve tüp oluşumunu baskıladığı görülmüştür. Fenretinide'nin miRNA'lar ve belirtilen genler üzerine etkilerini incelemek için, 1 µM ve 5 µM konsantrasyonlar ile muamele edilen hücrelerden total RNA izolasyonu yapıldı. Bu RNA'lar ile gerçekleştirilen eş zamanlı PCR analizi sonucunda, miR-10b'nin anlamlı olarak azaldığı, miR-126'nın ise arttığı tespit edilmiştir. Ayrıca, çalışmamızda fenretinide ile muamele edilen endotel hücrelerinde CDH5, FOXM1 ve eNOS genlerinin seviyelerinde anlamlı bir düşüş olduğu görülmüştür. Yaptığımız bu çalışma, fenretinide molekülünün anjiyogenez üzerine gösterdiği baskılacıyıcı rollerinin moleküler mekanizmasını aydınlatmak için literatüre destek olabilecektir.

AnjiyogenezFenretinidGenler+1
Elif Işıl Yücel
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Trachystemon orientalis (L.) G. don bitkisinin gastrointestinal sistem kanser hücreleri üzerine etkisinin araştırılması

Bu çalışmada, Düzce'de yetişen Trachystemon orientalis (L.) G. Don bitkisinin gastrointestinal sistem kanser hücreleri üzerine etkinliği araştırılmıştır. Bu kapsamda, antikanser etkinliği HCT-116 kolon kanseri, HepG2 hepatoselüler karsinom hücrelerinde ve AGS mide kanseri hücre hatlarında çalışılmıştır. Kanser hücrelerinin antiproliferasyon düzeyi WST-1 kiti ile incelenmiş olup anlamlı sonuçlar elde edilmiştir. Apoptozun önemli bir ölçütü olan Kaspaz aktivasyonu ise Kaspaz 3, Kaspaz 8, Kaspaz 9 Elisa kitleri ile belirlenmiştir. Antiproliferasyon düzeylerindeki değişimler ve Kaspaz aktivitelerindeki artışlar göze alındığında Trachystemon orientalis'in potansiyel olarak kanser araştırmalarında kullanılabilecek bir bitki olduğu gözlemlenmiştir. Hepatoselüler karsinom ve kolorektal kanser hücrelerine nazaran AGS mide kanseri hücrelerinde antiproliferasyon seviyeleri ve özellikle kaspaz 8 aktivasyon seviyeleri arasında farklar görünmüştür. Trachystemon orientalis'in mide kanseri üzerine etkileri detaylıca araştırılmalıdır. Bulunan sonuçların daha fazla gözlem ve deney ile desteklenmesi gerekmektedir.

Antineoplastik ajanlarApoptozisDüzce+5
Serkan Soymaz
Düzce University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Kolorektal kanser hücrelerinde LNCRNA MEG3'ün CDKN2A ve hedef genleri üzerindeki etkisi

Kolorektal kanser (KRK) uzun yıllardır tüm dünyada önemli bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Uzun kodlanmayan RNA'lar (lncRNAs), 200 nükleotidten daha uzun olan ve genellikle bir proteine çevrilmeyen RNA molekülleridir. Son yıllarda yapılan çalışmalar çeşitli lncRNA'ların KRK oluşumu ve metastazında önemli rollere sahip olduğunu göstermiştir. Bu çalışmanın amacı, KRK'de henüz tam olarak işlevleri aydınlatılamamış olan lncRNA MEG3 ve izoformu MEG3b'nin, hücre döngüsü kontrolünde kilit rol oynayan CDKN2A'nın ve hedeflerinin üzerindeki rolünü değerlendirmektir. Bu amaç doğrultusunda kolon dokusu ve HCT-116 ve HT-29 KRK hücre hatlarında lncRNA MEG3'ün ve olası hedef genlerinin ekspresyon seviyeleri qRT-PCR yöntemi ile belirlenmiştir. KRK hücrelerinde MEG3 ekspresyonunun düşük olduğu tespit edilmiştir. Bu hücre hatlarında MEG3 ekspresyonunu arttırmak için hücreler plazmid ile transfekte edilmiştir. KRK hücre hatlarında, MEG3 ve MEG3b tarafından hedeflenen CDKN2A ilişkili düzenlemeyi tespit edebilmek için, CDKN2A ve hedefi olan 17 genin ifade düzeyleri MEG3 ve MEG3b transfeksiyonundan önce ve sonrasında qRT-PCR yöntemiyle belirlenmiştir. Transfeksiyon sonrasında MEG3 overekspresyonu 17 hedef genden 14'ünde, MEG3b overekspresyonu ise 17 genden 15'inde anlamlı değişime yol açmıştır (p0.05). Bununla beraber MEG3 ve MEG3b transfeksiyonu HT-29 hücre hattında CDKN2A'nın ekspresyonunu anlamlı düzeyde arttırmıştır (p0.05). Ayrıca transfeksiyon sonrasında KRK hücrelerinde MTT ile hücre proliferasyonu; yara iyileştirme deneyi ile migrasyon; koloni oluşum deneyi ile koloni oluşturabilme yeteneği tayin edilmiştir. MEG3 ve MEG3b'nin KRK hücrelerindeki aşırı ekspresyonu, kontrol ve boş plazmide kıyasla migrasyon, hücre proliferasyonu ve koloni oluşturabilme yeteneğini anlamlı düzeyde baskılamıştır (p0.05). Elde ettiğimiz bu veriler literatürde lncRNA MEG3 ile CDKN2A hedef genleri arasındaki ilişkiyi ilk defa ortaya çıkarmaktadır. Bu nedenle yaptığımız çalışma lncRNA MEG3 ile CDKN2A arasındaki moleküler etkileşimin tanımlanmasına katkı sağlayabilecektir.

EpigenetikGenlerHücre döngüsü+6
Zekiye Altan
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Prostat kanserinde LNCRNA MEG3'ün RB1 ile ilişkili genler üzerindeki rolü

Prostat kanseri, dünya çapında erkeklerde kansere bağlı ölümlerin ikinci önde gelen nedeni olarak sıralanan heterojen bir hastalıktır. Prostat kanserinin ilerlemesi diğer kanser türlerine göre nispeten daha yavaştır. Ancak yine de erkeklerde kansere bağlı ölümlerin %10'undan fazlasını oluşturmaktadır. Bu nedenle, prostat kanserinin gelişmesindeki temel moleküler mekanizmaların kapsamlı bir şekilde anlaşılması, etkili tedavi stratejilerinin geliştirilmesine yardımcı olabilir. Yapılan son çalışmalar uzun kodlamayan RNA'ların (lncRNA'lar) prostat kanseri patogenezinin anlaşılmasında yeni bakış açıları sağladığını göstermiştir. MEG3 (Maternally Expressed Gene 3) tümör baskılayıcı bir lncRNA'dır ve MEG3b dahil 12 farklı izoformu vardır. RB1 (Retinoblastoma Transcriptional Corepressor 1), kodladığı protein prostat kanseri dahil birçok kanserde fonksiyonsuz olan ve DNMT1 (DNA Metil Transferaz 1) ifadesini etkileyerek MEG3 ifadesini değiştirebilen başka bir tümör baskılayıcı gendir. Hem MEG3 hem de RB1, ana hücresel süreçlerde rol oynar ve p53, Mdm2 gibi bazı ortak hedefleri paylaşırlar. Çalışmamızda 30 farklı kanser ve normal hücre hattı ile 20 farklı tipte normal insan dokusu kullanılarak MEG3 gen ifade profillemesi yapılmıştır. MEG3 gen ifadesinin kanser hücrelerinde düşük olduğu görülmüştür. Gen ifadesinin en düşük olduğu PC-3 ve DU 145 prostat kanser hücrelerinde plazmid transfeksiyonuyla MEG3 ve MEG3b ifadesinin artırılması sağlanmıştır. Artan MEG3 ve MEG3b ifadesi, prostat kanser hücrelerinin çoğalmasını, koloni oluşumunu ve göçünü baskılarken RB1 ve hedeflerinin de ifadesini değiştirmiştir.

GenlerHücre dizisiMoleküler genetik+6
Yunus Şahin
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Yüksek yağlı diyetle beslenen farelerde tarhananın serum lipit profili üzerine etkisi

Fermente gıdalar ve içecekle tarih boyunca insan diyetinin önemli bir parçası olmuşlardır. İçeriklerinde bulunan çeşitli probiyotik mikroorganizmalar (laktik asit bakterileri, maya), anti-oksidan bileşikler anti-mikrobiyal bileşikler, diyetsel lif ve çeşitli biyoaktif bileşenlerle sağlık üzerine yararlı etkilere sahiplerdir. Tarhana geleneksel fermente bir Türk gıdasıdır. Bu çalışmada yüksek yağlı diyetle beslenen farelerde tarhananın vücut ağırlığı, epididimal yağ ağırlığı, lipit profili (total kolesterol,HDL kolesterol, LDL kolesterol, trigliserit) ve glukoz seviyesi üzerine etkisi incelenmiştir. BALB/c suşu erkek fareler; kontrol grubu (n=10), Yüksek yağlı diyet (YYD) (n=10) ve tarhana+YYD (n=10) olmak üzere 3 gruba ayrılmışlardır. Kontrol grubuna standart pelet yem, YYD grubuna %60 yağ içeriğine sahip yüksek yağlı yem, diğer gruba da yüksek yağlı yeme ilaveten oral gavajla 0.3ml tarhana verilerek 8 hafta süresince beslenmişlerdir. Deneyin sonucunda grupların vücut ağırlık kazanımları arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>0.05). Grupların epididimal yağ ağırlıkları arasında anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0.05). Tarhana+ YYD grubunun YYD grubundan daha düşük epididimal yağ ağırlığına sahip olduğu görülmüştür. Grupların serum glukoz değerleri arasında anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0.05). Tarhana +YYD grubunun glukoz değeri YYD grubundan anlamlı derecede düşük bulunmuştur. Grupların lipit profili arasında anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0.05). Lipit profil sonuçlarında gruplar arasında en belirgin fark total kolesterol seviyesinde görülmüştür. Tarhana+YYD grubu YYD grubundan anlamlı derecede düşük total kolesterol seviyesine sahiptir. Sonuç olarak tarhananın epididimal yağ dokusu, serum lipit seviyeleri ve serum glukoz seviyeleri üzerine olan olumlu etkileri tarhananın diyete eklenmesi halinde başta koroner arter hastalığı ve diabetes mellitus olmak üzere birçok metabolik hastalıkta yararlı olabileceği kanaatine varıldı.

DiyetFarelerFermente gıdalar+6
Efsane Yavuz
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Çeşitli kanser hücre dizilerinde CCT3 genini hedef alan miRNA'ların terapötik etkilerinin araştırılması

Moleküler şaperon proteinleri ve hatalı protein katlanması kanser patogenezinde kritik bir rol oynamaktadır. Ökaryotik şaperonların sekiz alt ünitesinden biri olan CCT3, hücre bölünmesi, proliferasyon ve apoptozis yolağında görevli proteinlerin doğru katlanmasını katalizler. Ayrıca, CCT3 ifadesi karsinogenez ile uyumlu bir biçimde artmaktadır. Bununla birlikte, CCT3'ün kanserleşme sürecine nasıl etki ettiği henüz bilinmemektedir. Bu çalışmada, CCT3'ün apoptotik yolaklar ve hücre stresörleri ile arasındaki mekanistik ve fonksiyonel ilişki araştırılmıştır. İlk olarak, 16 farklı hücre hattının CCT3 gen ekspresyonu seviyeleri belirlenmiş ve CCT3 ifadesinin CRL-2329 ve PC-3 hücre hatlarında anlamlı olarak arttığı bulunmuştur. Daha sonra, miR-24-3p, miR-128-3p ve miR-149-5p mimikleri aracılığı ile CRL-2329 ve PC-3 hücre hatlarının CCT3 gen ekspresyonu baskılanmış ve acridin orange/ethidium bromide (AO/EB) ve AnnexinV/PI boyaması, hücre döngüsü ve mitokondri membran potansiyeli (MMP) analizi, hücre içi reaktif oksijen seviyesi (ROS) ölçümü ve apoptotik modülatör gen ekspresyon analizleri ile hücrelerin CCT3 baskılanmasına karşılık gelişen apoptotik yanıtlar ölçülmüştür. CCT3'ün baskılanmasından sonra, hücre döngüsünün G0/G1 fazında tutulduğu, MMP'nin bozulduğu ve hücre içi ROS seviyesinin arttığı görülmüştür. Bu apoptotik akış işaretleri morfolojik görüntülerle, apoptotik genlerin (FADD, CAS8, CAS3, P53, BAX, BCL-2, NOXA, CAS9, APAF1 ve CYCS) istatistiksel olarak artan ifadeleri ile ve hücre içi serbest amino asit profilindeki değişimlerle doğrulanmıştır. Çarpıcı bir şekilde, CCT3'ün baskılanması, enerji metabolizmasında rol alan glutamin, beta-alanin, glisin, serin, asparagin ve sarkozin aminoasit seviyelerinde değişikliğe yol açmıştır. Sonuç olarak, CCT3'ün miRNA mimik transfeksiyonu ile baskılanması, hücre içi ROS homeostazını ve enerji metabolizmasındaki serbest aminoasit profilini değiştirerek apoptozisi tetiklemiştir. Birlikte ele alındığında, CCT3'ün miRNA-aracılı baskılanmasının, ROS-aracılı geleneksel hücre toksisitesi yaklaşımının yanında enerji yoksunluğu etkisiyle "ikili terapötik strateji" sağlayabileceği ön görülmektedir.

ApoptozisGenlerHücre dizisi+4
Ebru Temiz
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Peynir ve insan örneklerinden elde edilen lactobacillus cinsi bakterilerin antibiyotik dirençliliklerinin araştırılması

PEYNİR ve HASTA ÖRNEKLERİNDEN ELDE EDİLEN LACTOBACILLUS CİNSİ BAKTERİLERİN ANTİBİYOTİK DİRENÇLİLİKLERİNİN ARAŞTIRILMASI Arş. Gör. Bülent GÖGEBAKAN Yüksek Lisans Tezi Gaziantep Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı Tez Yöneticisi: Yrd. Doç Dr. Osman ÇATALOLUK Aralık 2003, 65 sayfa ÖZET Süt ürünlerinde ve insanda bulunan ve Laktik Asit Bakterileri (LAB) ailesinin bir üyesi olan Lactobacillus türü bakterilerde erm (ermA, ermB, ermC, erm, ermGT), tetM, cat-TC ve van (van A, H, R, S, X, Y, Z, van B, X, Y, Z) antibiyotik direnç genlerinin varlığı PZT yöntemi kullanılarak araştırıldı. Bu amaçla, 14 ağız, 32 dışkı, 36 vajina olmak üzere toplam 82 insan kökenli örnek ve 20 ticari, 50 yerel peynir, 10 yoğurt, 1 ağız sütü, 15 çökelek ve 15 tereyağı olmak üzere 111 süt kökenli örnek kullanıldı. MRS sıvı (broth) ve MRS katı (agar) besiyerlerinde üretilen örneklere Gram boyama ve mikroskopi uygulanarak morfolojik çeşitliliklerine göre ağarda seyreltme yöntemiyle ortalama her örnekten 4 tek koloni alınarak tekrar MRS ağara ekimi yapıldı. Sıvı besi yerinde, ağara ilk ekimde üreyen bakterilerin ve tek koloni bakterilerinin DNA' lan bütün olarak (total DNA isolation) elde edildi, erm (ermA, ermB, ermC, erm, ermGT), tetM, cat-TC ve van (van A, H, R, S, X, Y, Z, van B, X, Y, Z) genlerine özgün primerler kullanılarak yapılan çalışmalar sonucunda ağız kökenli örneklerin % 68'inde, dışkı örneklerinin % 75'inde ve vajinal örneklerin % 80'inde ermB ve/veya tetM genlerine rastlandı. Buna karşılık süt kökenli örneklerin % 18'inde ermB ve/veya tetM genlerine rastlanılmıştır. Hiç bir örnektevan ve cat-TC genlerine rastlanmamıştır. Ayrıca ham sütte, tereyağda, ve ağız sütünde hiçbir direnç genine rastlanılmamıştır. erniB ve/veya tetM genlerine yoğunlukla insan kökenli numunelerde rastlanılmış süt ve süt ürünlerinden sadece yerel peynirlerde, ticari peynirde ve yoğurtta rastlanılmıştır. Örneklerde yapılan tiplendirme çalışmalarında Lactobacillus (L.) acidophilus (48), L. casei (5), L. plantarum (44), L. rhamnosus (33), L. jonsonii (13), türleri bulunurken L. delbrueckii, L. zeae, L. reuteri, ve L. sharpeae türlerine hiç bir örnekte rastlanılmadı. Her bir tür üzerinde yapılan PZT çalışmaları ile direnç taşıyan tür profilleri elde edilmiştir. Sonuç olarak süt ürünlerinde antibiyotik dirençliliğin pek büyük bir çapta olmamakla birlikte önlem alınması gereken boyutlarda olduğu anlaşılmaktadır. Ağız, dışkı ve vajinal florada bulunan laktobasillerin baskın bir biçimde direnç genlerine sahip olması dirençliliğin sindirim sistemi içinde elde edildiğine veya edilebileceğine işaret etmektedir. Anahtar Kelimeler: Lactobacillus, ermB, van, tetM, ve cat-TC direnci, PZT, moleküler tiplendirme

Bülent Gögebakan
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2003
00
DoctorateOpen AccessTR

Mesane kanserlerinde kromozom 13q33-34 bölgesinin mikrosatellit haritalaması, ING1 geninin mutasyon analizi ve gen ifade düzeyinin araştırılması

Ülkemizde mesane kanseri sık kar?ıla?ılan kanserler arasında üçüncüdür. Kanser çe?itli genetik ve epigenetik deği?ikliklerin hücrede birikmesiyle ortaya çıkmaktadır. Bu genetik deği?iklikler onkogenlerin etkinliğinde artı?a veya tümör baskılayıcı genlerin etkinliğinde azalmaya neden olabilir. Tümör baskılayıcı genlerin kaybı veya etkinliğinin bozulması tümör olu?umuna yol açabilmektedir. ING ailesi genlerinin çe?itli kanser tiplerinde önemli rol alan tümör baskılayıcı genler olduğu bilinmektedir. Bu çalı?mada mesane kanseri 30 hastadan alınan normal ve tümörlü dokular kullanılarak, kromozom 13q33-34 bölgesinde mikrokayıp analizi, ING1 geni ifade analizi ve ING1 geninde dizin analizi ile mutasyon taraması gerçekle?tirilmi?tir. Yanısıra ING1 geninin özendirici bölgesi hakkında bilgi bulunmadığı için TFSEARCH ve Genomatix-MatInspector gibi çevrimiçi programlarla buraya bağlanan transkripsiyon faktörleri ara?tırılmı?tır. 13q33-34 bölgesi için seçilen DS belirleyiciler D13S285, D13S1315, D13S796, D13S278, D13S158 ve D13S779?dur. Elde edilen heterozigotluk kaybı oranları ise sırası ile %23.3, %20, %6.7, %3.3, %6.7 ve %0 ?eklindedir. En fazla heterozigotluk kaybı ING1 genini çevreleyen D13S285 ve D13S1315?te gözlenmi?tir. Gen ifade analizleri neticesinde ise 30 hastadan 7?sinin ING1 gen ifadesinde deği?iklik gözlenmi?tir. Fakat dizin analizi yöntemiyle incelenen ING1 geninin ekzonlarında mutasyona rastlanmamı?tır. Deği?ik kanser tiplerinin baskılanmasında rol alan ING1 geninin mesane kanserinde önemli bir tümör baskılayıcı gen olmadığı görülmektedir. Heterozigotluk kaybı bulgularından yola çıkarak mesane kanserinde 13q33-34 bölgesinin farklı ?aday? tümör baskılayıcı gen veya genler barındırdığı dü?ünülebilir. ??levsel özellikleri dikkate alındığında bu genlerin COL4A1, COL4A2 veya SOX1 olabileceği söylenebilir. Transkripsiyon faktörü analizleri ise ING1 geni özendirici bölgesine bağlanan faktörlerden bazılarının, ING1 i?levi ile ili?kili olabilecek, c-Rel, c-Ets gibi çe?itli faktörler olduğunu göstermi?tir. ING1 özendirici bölgesinin moleküler açıdan incelenmesinin gerekliliği görülmektedir.

Gen ifadesiGenlerHeterozigotlar+5
Mehri İğci
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Esrar bağımlılarında nöropeptid Y (NPY) geni analizi

Madde bağımlılığı çevresel ve genetik faktörlere bağlı olarak gelişen kompleks vemultifaktöriyel bir hastalıktır. Bu maddelerden biri olan esrar en sık kullanılan yasadışımaddedir. Araştırmamıza konu olan nöropeptid Y molekülü (NPY) 36 amino asittenoluşan bir nörotransmitterdir ve birçok fizyolojik olayın kontrolünde görev almaktadır.Bu araştırmada NPY geninde amino asit değişikliğine neden olan T1128C nükleotitdeğişiminin esrar bağımlılığına yatkınlıktaki rolünün ve bu nükleotid değişimininTürkiye'de sağlıklı bireylerde genotip dağılımı ve allel sıklıklarının belirlenmesiamaçlanmıştır. Bu doğrultuda planlanmış olan çalışmada 139 esrar bağımlısı ve sağlıklı100 bireyde NPY geni T1128C nükleotit değişimi polimeraz zincir reaksiyonu verestriksiyon parça uzunluk polimorfizmi (PCR-RFLP) yöntemi kullanılarak analizedilmiştir. NPY geni T1128C nükleotid değişiminin genotip dağılımları ve allelsıklıkları esrar bağımlılarında % 95, % 5 ve % 0; T=0.975, C=0.025, kontrol grubunda% 95, % 5 ve % 0; T=0.975, C=0.025 olarak bulunmuştur. Elde edilen sonuçlarda esrarbağımlılarında sağlıklı kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı bir farklılıkolmadığı saptanmıştır (p>0.05). Hardy-Weinberg dengesine (HWE) göre genotipdağılımı ve allel sıklığının beklenen değeri ile gözlenen değerler arasında farklılıkolmadığı belirlenmiştir (HWE esrar bağımlısı p=760, HWE kontrol p=0.797). Sağlıklıkontrol bireylerinin allel sıklıkları diğer toplumlarla karşılaştırıldığında ise; Çin,Almanya, Brezilya, İsveç, Finlandiya, Amerika'da yaşayan Avrupalı ve Afrikalıtoplumlar ile uyumlu olduğu (p>0.05), buna karşın Japonya ile benzerlik göstermediğisaptanmıştır (p=0.022). Sonuç olarak; bu çalışmada esrar bağımlılığına yatkınlıkta NPYgeni T1128C nükleotid değişiminin etkisinin olmadığı saptanmıştır. Bu durumda NPYgeni reseptörlerinin etkisinin araştırılması gerektiği ve ayrıca bağımlılık genetiğindediğer moleküllere yönelmek bakımından sonraki araştırmalara ışık tutabileceğidüşünülmektedir.Anahtar Kelimeler: Esrar bağımlılığı, Nöropeptid Y, T1128C nükleotit değişimi

BağımlılıkEsrarGenler+5
Füsun Tuşgül
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Dizel Egzoz Parçacıklarının (DEP) solunum yolu epitel hücrelerinin çoğalımını ve ölümünü düzenleyen proteinlerin gen ifadesi ve bu hücrelerden inflamatuar sitokin salınımına etkisi

Kentsel alanlarda havada uçuşan partiküler maddenin çok önemli bir kısmını dizel yakıtlarının yanması ile dışarıya salınan dizel egzoz partikülleri (DEP) oluşturmaktadır. DEP'e maruziyetle, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), şiddetli astım, solunum enfeksiyonlarına hassasiyetin artması ve pulmoner inflamasyonlar gibi çok ciddi sağlık problemleri arasında yakından ilişki vardır. Bununla birlikte DEP'e bağlı oluşan akciğer hastalıklarının mekanizması tam olarak açıklanamamıştır. Bu çalışmada DEP'in insan primer bronş epitel hücreleri ve akciğer alveol hücre dizileri olan A549 hücrelerinin hücre döngüsü ve apoptozisini düzenleyen genlerin mRNA ekspresyon seviyelerine olan etkisi araştırılmıştır. KOAH'lı, sigara içen ve sigara içmeyen hastalardan elde edilen primer bronş epitel hücrelerine; Serumsuz kültür vasatı, 10 ? g/ml DEP ve 100 ? g/ml DEP olmak üzere üç farklı çalışma grubu maruz bırakılmıştır. Akciğer alveol hücre dizileri olan A549 hücreleri serumsuz kültür vasatı, serumlu kültür vasatı (%10FCS) ve 50 ? g/ml DEP'e maruz bırakılmıştır. Ayrıca 5O ? g/ml DEP varlığında JNK ve ERK inhibitörleri (10 ?M, 33 ?M,) ve n-asetil sistein ( NAC33 mM) içeren çalışma grupları eklenerek bu maddelerin DEP'in etkilerini nasıl etkileyeceği de araştırılmıştır. Bu hücrelerden elde edilen cDNA örnekleri ile bu hücrelerdeki hücre döngüsü ve apoptozisini düzenleyen siklinE, siklin bağımlı kinaz2, siklin-siklin bağımlı kinaz inhibitörü P21, transkripsiyon faktörü NF-?B, proto onkogen c-MYC, MAPK yolağı düzenleyicileri Jnk2 ve Erk2 genlerinin mRNA ekspresyon seviyeleri RT-PCR yöntemiyle çalışılmıştır. Ayrıca hücrelerin DEP maruziyeti sonrasında enzyme linked immunosorbent assay (ELISA) yöntemi ile interlökin (IL)-8 ve granulosit makrofaj koloni stimule edici faktör (GM-CSF) salınımı araştırılmıştır. Çalışma sonucunda DEP'in insan primer bronş epitel hücreleri ve akciğer alveol hücre dizileri olan A549 hücrelerinin hücre döngüsü ve apoptozisini düzenleyen genlerin mRNA ekspresyon seviyelerinde önemli değişiklikler meydana getirebileceğini destekleyen sonuçlar bulunmuştur.

ApoptozisBronşlarEgzoz gazları+8
Recep Bayraktar
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Pankreas kanserli hastalarda kaspaz 10 geninin analizi ve cDNA seviyesinde gen ifade düzeyinin incelenmesi

Pankreas kanseri, ölüm oranı en yüksek olan kanser tiplerinden biridir. 5 yıllık sağ kalım oranı %5'den azdır. Pankreas kanserinde kazanılmış veya kalıtılmış gen mutasyonları vardır. K-ras onkojeninin tetiklenmesi ile beraber tümör baskılayıcı genlerin (p53, DPC4, p16 ve BRCA2) etkinliğinin kaldırılması pankreas kanseri gelişiminde önemlidir. Hücrenin işlevsel farklılaşmış halde kalması, yaşlanma sonunda ölüme gitmesi veya farklılaşmış hücrenin hücre döngüsüne girerek çoğalma seyri p53 tarafından kontrol edilir. Özellikle farklılaşmış hücrenin değişen ortamı sebebiyle (bazı gen ürünlerinin gereğinden fazla sentezlenmesi veya ortamda bulunması gibi) normal olmayan bir durum sözkonusu ise hücre döngüsü p53 gen ifadesi artar ve hücre döngüsü duraksatılmaya çalışılır. Pankreas kanserinde tümör baskılayıcı geni p53'ün %50'den fazla mutasyona uğradığı sıkça rapor edilmiştir. Pankreas kanserinde %10-20 oranında ailesel bir geçis olduğu tahmin edilmektedir. p53 hücre dışı uyarımlı apoptotik yolağı Fas, DR5 ve PERP gibi zarlararası proteinlerinin genlerini tetikleyerek işlevsel hale getirir, hücre içi apoptotik yolakta mitokondriya ile ilşkili olup, proapoptotik ve antiapoptotik genleri sırasıyla işlevsel hale getirir veya çalıştırır. Hücre dışı ve hücre içi programlı hücre ölümünde etkin rol alan kaspazlar büyük bir proteaz enzim ailesidir. Başlatıcı kaspazlardan olan Kaspaz 10 proapoptotik hücre dışı uyarı ile yolaktaki diğer kaspaz üyelerinin işlevsel hale gelmesini sağlar. Kaspaz 10 zarlararası almaçları veya sitotoksik etkiye sahip maddeler ile etkileşerek etkin hale geçerler. Pankreas kanserinde 2q33 kromozom bölgesinde bulunan caspase 10'un mRNA genomik yapısı ve gen ifade seviyesi belirlenmiş ve kanser gelişimi arasındaki olası ilişki ortaya konulmaya çalışılmıştır.

Genler-P53Kaspaz 10Kaspazlar+4
Esma Özkara
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Böbrek taşı hastalıklarında bikunin gen çok yapılılığı ve mutasyon taraması

! !!" $# %&'% ( # & ) *, + #+ -+ && .,/ 0 +2/ 11 /+- +,#3 # " &14 4 ---5 6 7 9 :78 703;#/ &< =: )> ?,. 77 +05- 1 +&@$ A # &+ # CB + 0 + 0 0 , /#D" &+ & 4,, # < 15<+ 5-5E # &+ #+ F#C +<- . /0- . -+- .# +&/ + # & 5 -+ 5& ,+ D # +< 40 F # G C## # &+ 051 D +0+ ; +0G #+F#- &C #4 5 &< 15<+ 5-5 5 & ; +0G+# C /# # H #+ F + - +#C4 ,, <&G C &< " &+# , C## # C, +, C< C # -C< /5 / 5 C5* $5+ 5. A?-#5 + # + '&+" G +## /5 & #, * D + - < #& C,, ;# &4 5# &+ + 5-5 5 ; + -15< C # + + &1 - # 11 # 1' + D + - < # 5 C5#; &4 5-E//;# &< , 15<, + 5-5 C /5 0 ' ,C, ( 0 - &# C, C + 1 /+G *+C

Mehri Cantürk
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2005
00
Master'sOpen AccessTR

Toll benzeri alıcı proteinlerinden tlr-2 (arg677trp) ve tlr-4(asp299gly ve thr399ıle) geni üzerindeki mutasyonların behçet hastalığı ile ilişkisi ve sıklıkları

Behçet hastalığı nedeni tam olarak anlasılamamıs, ağız yaraları, genital bölge ülserleri, eritema nodozum, ve buna eslik eden üveitle karakterize edilen kronik iltihabı bir hastalıktır. Hastalığı bir bakterinin veya bir virüsün tetiklediği düsünülmektedir. Toll benzeri alıcı proteinlerin fonksiyonların anlasılmasıyla beraber doğustan gelen immun sistemin bakteri ve virüs antijenlerini toll benzeri alıcı proteinlerle algıladığı ortaya çıkmıstır. Toll benzeri alıcı proteinlerin bu bakteri ve virus antijenlerini tanımasıyla baslayan sinyal iletim mekanizması doğustan gelen immün cevabı uyaran genlerin ifade edilmesini sağlar. Öte taraftan bu uyarı iletim sitemindeki bir bozukluk asırı immün cevabın olusmasına ve immun cevabın olusmamasına neden olabilmekde ve buda Behçet hastalığının etyolojisinde rol oynayabilmektedir. Bu arastırmanın amacı Toll benzeri alıcı proteinlerde olan mutasyonların Behçet hastalığıdaki önemini arastırmaktır. Bu nedenle TLR 2 ve TLR 4 üzerinde bulunan TLR2 Arg677Trp, TLR4 (Asp299Gly , THR399Ile) mutasyonlarının Behçet Hastalığı ile iliskisi ve mutasyonların Behçet hastalarında sıklığını kontrol etmek için bu mutasyonları içeren gen bölgeleri Polimeraz zincir reaksiyonu ile çoğaltılmıs ve bu çağaltılan bölgeler Restriktion enzimi uzunluk polimorfizmleri yöntemi ile kontrol edilmistir. Herhangi bir mutasyona rastlanmamasına rağmen THR399Ile için çoğaltılan bölgede hasta ve kontrol grubunda hem uzun(124 bç) hem kısa allele rastlanmıstır. Bu kısa allelin aranılan mutasyonla iliskisi yoktur fakat daha önce böyle bir durum rapor edilmediği için bu kısa allelin sekans analizi yapılması gerekmektedir.

Aydın Karabulut
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Matriks GLA protein (MGP) gen çok yapılılığının böbrek taşı hastalarında araştırılması

Taş oluşumu; kristal çekirdekleşmesi, büyüme, kümelenme ve böbrek epiteline tutunma aşamalarından oluşan bir işleyiştir. İdrar bu süreci değiştiren ve böbreği taş oluşumuna karşı koruyan çeşitli makromolekülleri ihtiva etmektedir. Bunlardan matriks Gla protein (MGP) doku kalsifikasyonunun önlenmesinde oldukça etkin olduğu ve taş oluşumunun da önleyicisi olabileceği düşünülmektedir. Matriks Gla Protein geninin yapısal ve özendirici gen bölgelerinde saptanan nükleotid değişimlerinin taş hastası ve normal bireyler arasındaki dağılımının taş oluşumu ile ilişkisinin belirlenmesi için bu çalışma planlanmıştır. Klinik olarak böbrek taşı oluşturduğu tespit edilen, ailesel hikâyeye sahip 88, kendiliğinden taş oluşumu gözlenen 111 böbrek taşı hastası ile 94 sağlıklı bireyden DNA analizi yapmak amacıyla kan örneği alındı. Elde edilen DNA'lar, MGP geninin kodlayıcı ve özendirici (promoter) bölgesindeki çeşitli nükleotid değişimlerini kapsayan, 3 çift primer seti kullanılarak Polimeraz Zincir Tepkimesi'ne (PZT) tabi tutuldu. Çoğaltılan gen bölgeleri RFLP yöntemi ile gen çokyapılılığı (polymorphism) yönünden analiz edildi. MGP geni özendirici bölgesinde yer alan T-138C ve G-7A değişimi ile genin 4. ekzonunda rastlanan Thr83Ala değişiminin incelendiği çalışmamızda her 3 gen çokyapılılığının da gruplar arasındaki dağılımları belirlenmiştir. Yapılan ki-kare analizlerinde her 3 bölge için gruplar arasındaki dağılımda anlamlı bir fark görülmemiştir. Hardy-Weinberg eşitliğine uygunluğu açısından değerlendirilen her 3 nükleotid değişiminde G-7A normal bir dağılım sergilerken diğer iki değişimin (T-138C, Thr83Ala) sapma gösterdiği belirlenmiştir. Bunlardan Thr83Ala için hasta grubunda farklı bir dağılım görülürken, T-138C için hem hasta hem kontrol grubunda sapma gözlenmiştir. Ayrıca yapılan haplotip analizleri T-A-Thr ve C-A-Ala gibi iki haplotip öbeğinin taş oluşum riski ile ilişkili olduğu göstermiştir. Bu çalışma böbrek taşı oluşum mekanizmasında etkin rol oynayan diğer proteinlerin de gen bölgelerinin çalışılması gereğini ortaya çıkarmıştır.

Ayşe Kızılyer
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Kronik myelositer lösemide kromozom (1-9 nolu kromozomlar) düzensizliklerinin MLPA yöntemi ile araştırılması

Bu çalışmada; Kronik Myelositer Lösemi'deki (KML) kromozomal düzensizliklerin MLPA (Multiplex Ligation-dependent Probe Amplification) yöntemi ile özellikle onkogen (MYB, MYC, NRAS vb.), transkripsiyon faktörü (RENT2, NFKBIA vb.), sinyal iletimi (PIK3CA, IMPDH1, PTPRD vb.), sitokin (IL1, TANK, IL13 vb.), immün sistem (TGFBR1, PTP4A3) ve apoptoz (MOAP1, BAX, PDCD8 vb.) ile ilgili yaklaşık 33 genin yeraldığı kromozom bölgelerindeki düzensizliklerin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada BCR-ABL pozitif (p210 kimerik proteini) 48 hasta ile 15 sağlıklı kontrol yer almış ve 33 genin bulunduğu 9 kromozoma ait farklı bölgelerdeki düzensizlikler araştırılmıştır. Elde edilen sonuçlar hem kendi içinde hem de klinik parametrelerle karşılaştırılarak analiz edilmiştir.MLPA analizleri sonucunda; 2 KML hastasının Fibroblast Büyüme Faktörü Reseptörü 1 (FGFR1) geninde, 4 KML hastasının İnozin 5' Monofosfat Dehidrogenaz 1 (IMPDH1) geninde ve 1 KML hastasının Postmayotik Artmış Segregasyon, S. Cerevisiae, 2 (PMS2) geninde duplikasyon saptanmıştır. Klinik parametrelerle (Sokol risk derecelendirmesi; periferik eosinofil; kemik iliği retiküler lif derecesi; hemoglobin, lökosit ve trombosit sayıları; 7 yıllık ilerlemesiz sağkalım ve imatinib tedavisine yanıt) yapılan karşılaştırma sonucunda duplikasyonların 7 yıllık ilerlemesiz sağ kalım olasılığını düşürdüğü anlaşılmış ve hasta grubumuzda duplikasyon ile imatinib tedavisine yanıt arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Bu tez çalışmasında; KML'de, 7 ve 8. kromozomda yer alan 3 gendeki duplikasyonlar ilk kez saptanmış olup 7 ve 8 nolu kromozomların daha ayrıntılı çalışmaların merkezi olması gerektiğini ortaya çıkarmıştır.

DNAGenlerKromozom düzensizlikleri+4
Can Kılınçarslan
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

SOCS geni özendirici bölgesi gen çokyapılılığının metastatik kolorektal kanserli hastalardaki sıklığı

Bu çalışmada kolorektal kanserli hastalarda SOCS geninin özendirici (promoter) bölgesindeki gen çok yapılığı ortaya konulmaya çalışılmıştır. SOCS proteinleri hücre uyarı-ileti yolağının kontrolünde önemli belirleyici proteinlerdir. Metastatik korolektal kanserli 103 ve 76 sağlıklı bireyden elde edilen DNA'lardan SOCS3 geninin promoter bölgesine uygun primerler kullanılarak SSCP yöntemi ile analiz edildi. SOCS3 geni promoter bölgesine uygun tasarlanan 5 çift primer ile yapılan SSCP sonucunda korolektal kanserli hastalarda SOCS3 geni promoter bölgesi ile korolektal kanseri gelişimi arasında ilişkinin olmadığını destekleyen sonuçlar bulunmuştur.

GenlerKolonKolorektal neoplazmlar+4
Ali Ak
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2009
00
DoctorateOpen AccessTR

Menenjitli hastalarda iltihabi cevabın şiddetini etkileyen moleküler mekanizmaların gen ifade seviyeleri ve genomik bakımından incelenmesi

Menenjit, çeşitli mikroorganizma ve virüslerin neden olduğu, beyin zarlarını ve beyin dokusunu zedeleyen, beyin omurilik sıvısında hücresel ve biyokimyasal değişikliklere sebep olan, klinikte çeşitli nörolojik bulgular gösteren iltihabi bir hastalıktır. Menenjit çok sık olmamasına rağmen, halen normal konakta gelişen en ciddi bulaşmadır. Hastalığın seyrinde ölüm ve tedavi sonrası kalıcı hasar olasılığı yüksektir. Her on hastadan biri kaybedilmekte ve yedi olgudan birinde sağırlık veya çeşitli beyin zedelenmeleri sonucu kalıcı hasarlara yol açmaktadır. Hayvan deneyleri ile geliştirilen menenjitlerde, bakterilerin sebep olduğu iltihap nedeni ile beyin omurilik sıvısına sızan lökositlerin, beyin dokusunda zedelenme gelişimine katkıda bulunduğu, beyin ödemini ve kafa içi basıncı arttırdığı gösterilmiştir. Bu çalışmada, menenjit geçiren kişilerde, iltihabın şiddetini etkileyen moleküler mekanizmaların, genomik ve gen ifadesi seviyeleri açısından önemi araştırıldı. İltihabi yanıt şiddetinin artmasında etkili iNOS, nNOS, eNOS, COX2 genlerinin ifade seviyeleri çalışmaya dahil edilmiştir. Ayrıca bu çalışmada SOCS3 ve IL-10 gibi bağışıklık yanıtı baskılamada etkili genlerin ifadeleri ve IL-10 geninin özendirici bölgesindeki gen çok yapılılığınının hastalıkla ilişkisi araştırıldı. Çalışmanın sonucunda hasta kan ve BOS örneklerinde özellikle IL-10 gen ifadesinin kontrol grubuna göre belirgin bir şekilde arttığı bulundu. Ancak IL-10 özendirici bölge gen çok yapılılığında, kontrol grubuna göre bir farklılık tespit edilmedi. Yaptığımız çalışma insan beyin omurilik sıvısına sızan lökositlerin gen ifadesi düzeyinde araştıran ilk çalışmadır. Bu ön çalışma sonuçlarına göre SOCS3, COX2, iNOS ve nNOS gen ifadeleri kontrol grubuna göre farklılık göstermedi. Menenjitli hastalarda, eNOS ve IL-10 gen ifadesinin anlamlı bir şekilde artması, iltihabi cevabın şiddetinin çok sıkı kontrol altında olduğu anlaşılmaktadır. Bu ön bulgular ile menenjit tedavi ve tanısında daha ileri moleküler çalışmaların devamının gerekliliği ve iltihabi gelişimin baskılanmasında görevli genlerin ifadelerinin yüksek oluşunun önemi anlaşılmıştır.

MenenjitlerNitrik oksitİmmün sistem+1
Serdar Öztuzcu
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Kronik myelositer lösemide (KML) endotelyal nitrik oksit sentaz gen polimorfizmlerinin sıklığı ve KML'de kromozom düzensizliklerinin (10-22 no'lu kromozomlar ve cinsiyet kromozomları) MLPA yöntemi ile araştırılması

Bu çalışmada; Kronik Myelositer Lösemi'deki (KML) kromozomal düzensizliklerin MLPA (Multiplex Ligation-dependent Probe Amplification) yöntemi ile özellikle onkogen (EMS1, CRK, ERBB2, HRAS vb.), transkripsiyon faktörü (RENT2, NFKBIA, RELA vb.), sinyal iletimi (CDKN1B, SPG3A vb.), sitokin (TNFRSF7 vb.), tümör süpresör (BRCA1, MDM2, BRCA2, RB1) ve apoptozis regülasyonu (MOAP1, BAX, PDCD8 vb.) ile ilgili 34 genin yeraldığı kromozom bölgelerindeki düzensizliklerin araştırılması (BCR-ABL pozitif 48 hasta ve 15 sağlıklı kontrol) amaçlanmıştır. Ayrıca BCR-ABL pozitif 60 hasta ve 60 kontrol ile NOS3 geni -894 ve intron 4 VNTR polimorfizmleri çalışılmıştır. Elde edilen sonuçlar hem kendi içinde hem de klinik parametrelerle karşılaştırılarak analiz edilmiştir. MLPA analizleri sonucunda; 5 KML hastasının Nükleer Faktör Kappa B (NFKBI) geninde ve 1 KML hastasının T-Hücre Translokasyon Geni 2 (LMO2) geninde duplikasyon saptanmıştır. Değerlendirmeye alınan tek değişkenli analizde 7 yıllık olaysız sağkalımı etkileyen ve p değeri< 0,010 bulunan yaş, sokal risk sınıflaması, splenomegali, lökositoz (>50000) ve NOS3 gen polimorfizmi çok değişkenli analizde değerlendirildiğinde parametrelerin tümü anlamını kaybetmiş fakat NOS3 (-894) p= 0,084 olarak değerlendirmeye alınan diğer prognostik parametrelerin içinde anlama en yakın olarak bulunmuştur. Sokal risk sınıflandırması ve ELN kriterlerine göre GT/TT ve GG alel dağılımları arasında sıklık bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur. NOS3 polimorfizmleri analizinde; Hardy-Weinberg Eşitsizliği (HWE) için kontrol ve KML hasta grubu karşılaştırıldığında KML grubunda HWE'den sapma gözlenirken kontrol grubunda sapmanın olmadığı belirlenmiştir. Sonuç olarak; bu tez KML'de, 11. ve 14. kromozomda saptanan duplikasyonlar ile NOS3 gen polimorfizmlerinin klinik parametrelerle karşılaştırıldığı ilk çalışma olup NOS3 polimorfizmleri ile KML arasında anlamlı bir ilişkinin olduğu gösterilmiştir.

Nitrik oksit
Tuğçe Sever
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

PPP1R16A geni ve papiller tiroid karsinom arasındak ilişkinin araştırılması

Tiroid kanserleri, tüm insan kanser tiplerinin yaklaşık olarak % 1'ini oluşturmaktadır. Foliküler hücrelerden köken alan, tiroid kanserinin farklılaşmış tipi olan papiller tiroid karsinom, tiroid kanserinin en yaygın histolojik tipidir ve tüm tiroid malignitelerinin yaklaşık olarak %85'ini temsil etmektedir. PPP1R16A geni, serin/treonin fosfataz-1 proteininin alt ünitelerinden birini kodlamaktadır. Protein fosfataz 1'in glikojen metabolizmasının kontrolü, kas kasılmasındaki sinirsel etkinlikler, RNA'nın düzenlenmesi, hücre döngüsü, programlı hücre ölümü, protein sentezi ve kanal ile membran almaçlarının düzenlenmesinde görev aldığı bilinmektedir. Yapılan çalışmalarda, PPP1R16A geni ve papiller tiroid karsinom arasında bir ilişki olduğu ve bu genin ifadelenmesinin papiller tiroid karsinomda düştüğü gösterilmiştir. Bu çalışmada, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim dalında incelenmiş ve papiller tiroid karsinom tanısı konmuş 17 hastadan alınan tümör ve normal doku örnekleri çalışılmıştır. Tiroid kanserinin papiller tiroid karsinom alt tipi ile ilişkilendirilen PPP1R16A geninin ekzonları ve 5' yukarı bölgesinde bulunan yaklaşık 3000 baz çiftlik bir kısmı polimeraz zincir reaksiyonu ile çoğaltılmış ve farklılıkları ortaya koymak amacıyla, SSCP (tek zincir konformasyon polimorfizmi) yöntemi ve DNA dizin analizi yapılmıştır. Çalışılan bu örneklerin 16'sında taranan bölgelerde ait herhangi farklılığa rastlanmaz iken, 1 tanesinin 5'upsteram bölgesinde 111830432 SNP referans numaralı C nükleotidinin G nükleotidine dönüştüğü saptanmıştır. İlerde farklı tekniklerle yapılması planlanan çalışmalarda, papiller tiroid kanseri ve PPP1R16A geni arasındaki ilişkinin daha iyi ortaya konulacağı, hastalığın tanı ve tedavisine farklı bir bakış açısı kazandıracağı düşünülmektedir.

GenlerKarsinomaKarsinoma-papiller+4
Zeynep Eşlik
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2012
00
DoctorateOpen AccessTR

Meme kanserlerinde HtrA gen ailesinin gen ifade seviyelerinin incelenmesi ve HtrA proteinlerinin arşiv materyallerinde immunohistokimyasal olarak tesbit edilmesi

Meme kanseri kadınlarda en çok görülen kanser olmasının yanında, bir çok ülkede kadınlardaki kanser ölümlerinin de başlıca nedenidir. Meme kanserlerinin büyük çoğunluğu sporadik olmakla birlikte yaklaşık %20'si kalıtsal nedenlidir. High temprature requirement factor A family (HtrA) protein ailesi bir serin proteaz ailesi proteinlerdir. Bilinen HtrA ailesi proteinleri HtrA1, HtrA2, HtrA3 ve HtrA4'dür. HtrA gen ailesi gelişme ile ilgili olup, yüksek seviyedeki ifadeleri organizmanın canlılığının ve gelişmesinin muhafaza edilmesinde önemli bir role sahiptir. Memeli HtrA protein üyelerinden bazıları apoptosis düzenleyicileri ve kemoteropotik hücre sitotoksitesinin tetikleyicileri olarak tanımlanırlar. Bu çalışmadaki amacımız, meme kanserli hastaların cerrahi olarak alınmış tümörlü ve normal dokularında, HtrA gen ailesinin mRNA ifade seviyesini ve protein seviyesini sırasıyla RT-PCR ve uygun antikorlar kullanarak immunohistokimyasal yöntemlerle tanımlamaya çalışmaktır. Çalışma için meme kanserli 53 hastanın kanserli ve ona komşu normal dokusu alındı ve kullanılana kadar -80 0C'de saklandı. Kanserli bölgeler sağlıklı dokulardan ayrılarak moleküler ve immünohistokimyasal analizler için kullanıldı. Elde edilen sonuçlarla HtrA gen ailesinin kanserli ve normal dokulardaki mRNA ifade ve protein ifade seviyeleri ile kanserin evreleri arasındaki ilişkiler istatiksel olarak değerlendirildi. HtrA2 va.1 ve HtrA2 mRNA ifade seviyelerinin sırasıyla G1'den G3 evrelerine ve menopoz öncesinden sonrasına doğru gidildiğinde anlamlı bir şekilde azaldığı görülmüştür. Ancak bu bulgular tek başına, HtrA ailesi protein seviyelerinin düşüklüğüne bağlı olarak apoptotik mekanizmaların işlevsizliğini göstermez. Bu nedenle IAP ailesi engelleyicileri gibi diğer metabolitlerinde tayin edilerek meme kanserlerinde apoptotik yolağın işlevsel özelliği hakkında bilgi sağlanabilir. Sonuç olarak kanser hücrelerinin kontrol edilemeyen çoğalımının yol açtığı, kanserin kötü huylu gelişiminin tanımı hala çözüm beklemektedir.

ApoptozisGen ifadesiHistokimya+5
Feridun Akkafa
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Düzce ilinde akraba evliliği sonuçları

Düzce populasyonunda akraba evliliği oranı ve tıbbi etkilerini saptamak amacıyla yapılan çalışmada rastgele seçilim yöntemi ile şehir merkezinde, ilçe, belde ve köylerde 1000 aile ziyaret edilerek evli kadınlara birer anket formu dolduruldu. Anket formunda kadınlara yaşı, eğitim durumu, nerede yaşadığı, akraba evliliği yapıp yapmadığı, etnik kökeni, düşük, ölü doğum, konjenital anomalili çocuğu olup olmadığı sorulmuş, elde edilen bilgiler değerlendirilmiştir.Düzce ilinde akraba evliliği oranı %11,5 olup, bu oranın %8,1'i 1.kuzen evliliği,%2,7'si 1,5.kuzen evliliği,%0,2'si 2.kuzen evliliği olduğu saptandı. Ortalama soyluluk katsayısı a=0,00471 olarak hesaplandı.Akraba evlilikleri kadının yaşına göre değerlendirildiğinde 30 yaş ve altı kadınlarda %17, 31-40 yaş arası kadınlarda %11,6, 41-50 yaş arası kadınlarda %37,50 yaş ve üstündeki kadınlarda %18 olarak bulunmuştur.Kadının eğitim durumu ile akraba evliliği arasındaki ilişki incelendiğinde üniversite mezunu kadınların diğer kadınlardan belirgin olarak daha az akraba evliliği yaptığı tespit edildi.Akraba evliliği ile kadının yaşadığı yer arsındaki ilişki incelendiğinde anlamlı bir fark saptanmamıştır.Etnik köken ile akraba evliliği arasındaki ilişki incelendiğinde, etnik kökeni Doğu Karadeniz olanların en yüksek oranda akraba evliliği yaptığı görülmüştür. Daha sonra sırasıyla Doğu Anadolu, Gürcü, İç Anadolu ve yerli halk gelmektedir.Akraba evliliği ile spontan abortus ilişkisi incelendiğinde akraba evliliği yapan kadınlarda sportan abortus sıklığının yaklaşık 2 kat yüksek olduğu saptanmıştır. Ölü doğumla akraba evliliği arasında bir ilişki bulunamamıştır.Akraba evliliği yapan kadınların çocuklarında zeka geriliği ve gelişme geriliği sıklığı akraba evliliği yapmayanlara göre anlamlı olarak fazla bulunmuştur.

Akraba evlilikleriAkrabalıkDüzce
Tuba Erdem Koç
Düzce University · Institute of Health Sciences
2008
00
Master'sOpen AccessTR

RHO-kinaz (ROCK) inhibitörlerinin moleküler modelleme yöntemiyle incelenmesi

Rho-kinaz (ROCK), serin/treonin protein kinaz ailesinin bir üyesi olup yaklaşık 160 kDa ağırlığındadır. Bu enzimin ROCKI ve ROCKII olmak üzere iki izoformu bulunmakta olup, her iki enzimde tüm hücrelerde eksprese edilmektedir. ROCKI'in akciğer, karaciğer, dalak, böbrek ve testiste, ROCKII'nin ise beyin ve kas hücrelerinde daha fazla eksprese edildiği bilinmektedir. Rho ile etkileşerek aktive olan ROCK, düz kas kasılması, hücre büyümesi, adezyonu, migrasyonu, motilitesi, gen ekspresyonu ve apoptozu de içeren birçok farklı hücresel fonksiyonlarda etkili olmaktadır. Bu etkileri ile kanser hücrelerinin invazyon ve metastatik aktivitelerini düzenlemektedir. ROCK inhibitörleri ile bu hücresel fonksiyonların azaltıldığı ve kanser hücrelerinde metastazın baskılandığı gösterilmiştir. Bu çalışma ile ROCKI ve ROCKII enzimlerine karşı deneysel çalışmalar sonucunda terapötik potansiyel gösteren 156 adet inhibitör yapının moleküler doking çalışması ile atomik seviyede etkileşim mekanizmalarının belirlenmesini amaçlanmıştır. Bu analiz sonucunda, her iki enzime özgü etkileşim bölgeleri belirlenmiş olup, ROCKI için Val90, Lys105, Val137, Asp160, Asp202, ROCKII için ise Arg100, Ala119, Lys121, Ala213 ve Asp218 aminoasitlerinin daha yaygın etkileşimde bulunduğu gözlemlenmiştir. Bu bilgiler doğrultusunda, enzimlerin belirlenen etkileşim bölgesine yönelik daha etkin ve spesifik ROCK inhibitörlerinin geliştirilmesiyle ROCK'ın görev aldığı hastalıkların tedavi edilmesine imkan sağlanabilecektir.

ModellemeMoleküler yapıNeoplazm metastazları+3
Burcu Bayel Seçinti
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçanlarda otofaji inhibitörü 3-metiladenin ve aktivatörü rapamisinin üreme ilişkili parametreler üzerine etkilerinin araştırılması

Otofaji üreme döngüsü içerisinde primordial folikül, sperm gelişiminden embriyogenez ve plasenta gelişimine kadar birçok işlevde görev almaktadır. Mevcut çalışmada otofaji inhibitörü 3-Metiladenin ve aktivatörü Rapamisinin dişi ve erkek sıçanlarda üreme sistemi üzerine etkilerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada 32 erkek ve 32 dişi olmak üzere toplam 64 adet Wistar albino cinsi sıçan her grupta 8 hayvan olacak şekilde kontrol, sham (distile su 1 mL/gün), 3-Methiladenin (15 mg/kg/gün), Rapamisin (2 mg/kg/gün) olmak üzere 8 gruba ayrıldı. Uygulamalar oral gavaj ile toplam 40 gün yapıldı. Uygulanan ilaçların dişi ve erkek üreme sistemi üzerine etkilerinin belirlenmesi için spermiogram, ELISA, histolojik ve moleküler analizler kombine edilerek kullanıldı. Erkek sıçanlarda 3-MA'nın anormal kuyruk oranında artışa, testosteron seviyesinde ve RBM9, BAX, BCL2, CASP7, CASP3, APAF1 mRNA gen ekspresyon seviyesinde azalmaya, RAPA'nın ise testosteron seviyesinde ve RPS6 mRNA gen ekspresyon seviyesinde azalmaya; RBM9, RPL4, SITC, BCL2, APAF1 mRNA gen ekspresyon seviyesinde artışa neden olduğu belirlendi. Dişi sıçanlarda ise 3-MA'nın AMH seviyesinde azalma ve GDF9 mRNA ifadesinde artışa; RAPA'nın ise AMH seviyesinde ve RPS6 mRNA gen ekspresyon seviyesinde azalmaya neden olduğu gösterildi. Otofajik düzenlenmenin 3-MA ve RAPA gibi dışarıdan verilen çeşitli moleküllerle aktive edilmesi veya inhibe edilmesinin hem erkek hem de dişi sıçanlarda hormon profillerini ve gametogenezde etkili gen ifadelerini bozabileceği veya değiştirebileceği belirlenmiştir.

KısırlıkKısırlık-erkekKısırlık-kadın+6
Mürşide Gizem Bircan
Fırat University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

İnfertil erkeklerin semen örneklerinde otofaji ilişkili genler ve uzun kodlamayan ribonükleik asit (RNA) gen ifadelerinin araştırılması

Son zamanlarda yapılan çalışmalarda, uzun kodlamayan RNA (long non-coding RNA; lncRNA)'ların spermatogenez sürecinde görev aldıkları ortaya konmuştur. Mevcut çalışmada testis dokusunda ve sperm örneklerinde varlığı saptanan bazı lncRNA'ların ifadelerinin normospermik ejakulat örnekleriyle infertil bireylerden elde edilen belirli anomalilere sahip ejakulat örneklerinde karşılaştırılması amaçlamıştır. Çalışmaya 30 sağlıklı kontrol, 30 astenospermia, 30 teratospermia ve 30 oligoastenoteratospermia'lı birey dahil edildi. Bu bireylerden rutin spermiogram analizleri sırasında elde edilen ejakulat örnekleri toplandı. Ejakulat örneklerinde qRT-PCR yöntemi ile 8 tane otofaji ilişkili lncRNA ve 4 tane otofaji ilişkili gen olmak üzere totalde 12 genin ifade profilleri analiz edildi. Kontrol grubuna göre analiz edilen gen ifadelerinin asteno ve teratospermia gruplarında anlamlı olarak değişmediği ancak oligoastenoteratospermia grubunda H19, HOTAIR, MALAT1, NBR2, HULC, ROR, ATG7 ve LC3 gen ifadelerinin anlamlı olarak arttığı; TGFB2, MEG3, Beclin1 ve ATG5 gen ifadesinin ise değişmediği gözlendi. LC3 ifadesinin kontrole göre oligoastenoteratospermia grubunda anlamlı olarak arttığı gözlendi Otofaji indükleyici lncRNA ve genlerin oligoastenoteratospermi hastalarda yüksek miktarda ifade edildiği belirlendi. Bu veri özellikle oligoastenoteratospermia etyopatogenezinde otofajide görevli lnc-RNA'ların ve genlerin ifade artışlarının önemli roller oynayabileceğini ve otofajik düzenlenmenin ciddi bir şekilde bozulduğunu göstermektedir. Özellikle oligoastenoteratospermia hastalarında otofajik baskılayıcıların terapotik birer hedef olabileği öngörülmektedir.

Gen ifadesiGenlerKısırlık+4
Şebnem Nur Keke
Fırat University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Prematür over yetmezlik sıçan modellerinde mitokondrial biyogenez yolaklarının araştırılması

Prematür over yetersizliği (POY) 40 yaşından önce ovaryan fonksiyonların durması nedeni ile oluşan amenore durumu olarak tanımlanmaktadır. Bu süreçte reaktif oksijen türleri (ROS) ve mitokondrial biogenezin önemli roller oynadığı ifade edilmektedir. Projede sisplatin ve stresin over dokusu ve öğrenme üzerine olan kötü etkilerinin önlenmesinde AP39'un rolü olup olmadığının ve POY gelişiminde mitokondrial biyogenez yolaklarının rolünün belirlenmesi amaçlanmıştır. Spraque Dawley cinsi 60 adet dişi sıçan her grupta 10 hayvan olacak şekilde kontrol, AP39, sisplatin, sisplatin+AP39, stres ve stres+AP39 grubu olarak ayrılmıştır. POY 10 gün süreyle 10mg/kg sisplatin veya immobilizasyon stresi ile oluşturulmuştur. 55 günlük çalışma süresi sonunda son 5 gün boyunca Moris su tankı testi yapılarak POY'un bellek üzerine etkisi incelenmiştir. Sıçanlar dekapite edilerek hormon seviyeleri, boy, kilo, over ağırlığı, siklus takibi, mitokondrial biogenez gen ifadeleri gibi parametreler kontrol grubuyla karşılaştırılarak araştırılmıştır. Kontrol grubuna göre sisplatin ve stres gruplarında boy, kilo, over ağırlığı ve serum E2 düzeylerinde anlamlı azalma, siklus döngüsünde bozulma, serum FSH ve LH değerlerinde artma olduğu belirlendi. Mitokondrial biyogenez ve over ile ilişkili genlerin kontrole göre hem sisplatin hemde stress gruplarında anlamlı olarak değiştiği saptandı. Hipokampus ve hipotalamus dokularında öğrenme ilişkili gen ifadelerinin anlamlı olarak değiştiği bulundu. Moris'in su tankı test verileri stres ve sisplatine maruz kalan sıçanlarda kontrole göre öğrenme güçlüğünün oluştuğunu ortaya koydu. Sisplatinin ve stresin benzer şekilde POY'a yol açtığı, öğrenme sürecini bozduğu ve over dokusunundaki normal mitokondrial biogenez ve folikülogenez süreçlerini bozduğu ancak AP39'un iyileştirici etkisinin sınırlı düzeyde olduğu gösterilmiştir.

MitokondrilerOver hastalıklarıOver yetmezliği-prematür+2
Bilgi Erbay
Fırat University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Meteorin benzeri olarak bilinen yeni bir hormonun kalp iskemi reperfüzyon hasarındaki rolünün araştırılması

Miyokart infarktüsü (MI), yüksek mortalite ve morbidite oranına sahip bir kalp rahatsızlığıdır (KR). Egzersizin MI üzerinde koruyucu etkileri olduğu bilinmesine rağmen bu süreçte görev yapan aracı moleküller tam olarak bilinmemektedir. Çalışmamızda kalp ve kas dokuda sentezlendiği bilinen METRNL'nin kalp iskemi hasarındaki rolünün araştırılması amaçlanmıştır. İnsan kontrol ve MI serum örneklerinde (n=200) METRNL düzeyi ELİSA analizi kullanılarak değerlendirildi. Wistar albino sıçanlar; kontrol, I\R, egzersiz (E), I\R+E, I\R+M ve I\R+E+M olmak üzere her grupta 6 sıçan olacak şekilde 6 gruba ayrıldı (n=6). Egzersiz için 6 hafta treadmill koşu uygulaması yapıldı. Sıçan in vivo iskemi/reperfüzyon modeli oluşturuldu. Kalp, kas, beyaz yağ (BY) doku ve damar dokusunda mitokondriyal biyogenez (MB) ile ilişkili genlerin ifadelenme düzeyleri qRT-PCR ile yapıldı. Kalp, kas ve serum örneklerinde METRNL, IL-4, CK-MB ve ATP düzeyleri ELİSA ile değerlendirildi. METRNL'nin damar kasılmaları üzerine etkisinin belirlenmesi için izole organ banyosu uygulandı. Kontrol ile karşılaştırıldığında insan serum METRNL düzeylerinin MI hastalarında değişmediği tespit edildi. Kontrol grubuna göre, I/R grubunda kalp METRNL ifadesinin anlamlı olarak azaldığı gözlendi. Kalp METRNL düzeylerinin egzersiz yapan tüm gruplarda normalleştiği belirlendi. Kontrole göre diğer gruplarda, kalp ve kas dokularında MB ile ilişkili gen ifadelerinin anlamlı olarak değişim gösterdiği saptandı. METRNL verilen gruplarda TFAM düzeylerinin anlamlı olarak arttığı gözlendi. İzole organ banyosu deneyinde METRNL'nin 12,5 µg/ml dozunda vasküler kontraksiyonları önemli ölçüde arttırdığı bulundu. Mevcut çalışmanın, egzersizin I/R'deki koruyucu özelliğinin MB ile ilişkili olduğu gözlenmiştir. METRNL'in I/R hasarında azaldığı ve egzersizin bu azalmayı normalleştirdiği bulundu. METRNL'in sıçan kalp I/R modelinde TFAM seviyelerini artırarak, EKG bulguları iyileştirerek ve vasküler kontraksiyonları artırarak koruyucu özelliklere sahip olabileceği düşünülmektedir.

EgzersizHormonlarKalp+7
Tuğçe Yakınbaş
Fırat University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Mezenkimal kök hücre kaynaklı eksozomların L-NAME sıçan preeklampsi modelinde tedavi edici etkilerinin araştırılması

Preeklampsi, normotansif olan bir kadında 20. Gebelik haftasından sonra hipertansiyon ve proteinüri başlangıcı ile karakterize bir hastalık olarak tanımlanmaktadır. Hastalığın etyolojisi kesin olarak bilinmemekle birlikte, maternal ve fetal mortalite ve morbiditenin başta gelen nedenlerinden olan kompleks bir sendromdur. Bu süreçten sorumlu olan moleküllerin tanımlanması bu açıdan oldukça önem arz etmektedir. Halihazırda doğal taşıyıcı olarak var olan eksozomların, biyodağılımının ve plazmadaki kararlılığının yüksek olması ve her hücreden elde edilebilir olmaları onları tedavi edici uygulamalar için uygun bir aday yapmaktadır. Bu çalışmada sıçanlarda L-NAME ile oluşturulan erken ve geç preeklampsi modelinde mezenkimal kök hücre (MKH) kaynaklı eksozomların iyileştirici etkilerinin biyokimyasal, moleküler ve davranış deneyleriyle değerlendirilmesi amaçlanmıştır. 72 hamile sıçan sezaryen (n=36) ve doğum grubu (n=36) olmak üzere 2 ana gruba ayrıldı. Her bir grup Kontrol, Erken preeklampsi, Geç preeklampsi, Eksozom, Erken preeklampsi+Eksozom, Geç preeklampsi+Eksozom olmak üzere 6 alt gruba ayrıldı. Preeklampsi modeli oluşturmak için içme sularında L-NAME (0,3 mg/L) verildi. Tedavi grubundaki sıçanlara ise intraperitoneal olarak eksozom (600 µl/kg) verildi. Sistolik kan basıçları G0, G12 ve G19'da ölçüldü. Sezaryen gruplarımız plasenta, yavru ağırlıkları ve yavru sayısı açısından karşılaştırıldı. Doğum gruplarında her bir annenin 1 dişi ve 1 erkek yavrusunda gebeliği sonlandıktan sonra bilişsel hafızayı incelemek için 30. ve 90. Günlerde açık alan, yeni nesne tanıma ve Barnes Labirent testleri yapıldı. Deney bitiminde plasentalardaki mRNA kat değişimleri RT-PCR ile ortaya konuldu. ELISA ile serumdaki ilgili bazı proteinler test edildi. Plasental histopatolojinin incelenmesi için H&E boyama yapıldı. Sonuç olarak, bu çalışma, Kİ-MKH-Ex'e dayalı tedavinin, L-NAME ile indüklenen bir PE sıçan modelinde kan basıncı, proteinüri ve serumdaki anormal Flt-1 ve Eng ekspresyonunu normalleştirdiği ve plasentadaki ödemi, dilatasyonu ve hemosiderin granül birikimini iyileştirdiği görüldü. Bu veriler, Kİ-MKH-Ex'lerin preeklamptik annelerde ve bu annelerden doğan yavrularda öğrenme bozukluğunu, bilişsel hafızayı iyileştirebileceğini, Kİ-MKH-Ex'in PE tedavisi için alternatif bir yaklaşım olabileceğini göstermiştir. Bu çalışma, PE sıçan modelinde Kİ-MKH-Ex'in faydalı etkisini vurgulasa da, klinik tedavide uygulanması daha fazla araştırma ve onay gerektirir. Ayrıca Kİ-MKH-Ex'in preeklamsi yolaklarındaki rolünün tam olarak aydınlatılabilmesi için daha detaylı moleküler genetik çalışmalara gereksinim vardır.

EksozomlarGebelikKök hücreler+2
Nefsun Danış
Fırat University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

İyon kanallarını inhibe etme özelliğine sahip ilaçların sperm kalitesi üzerine moleküler genetik etkileri

Hücre zarında yer alan Ca+2, K+, Cl-, Na+ vb. geçirgen iyon kanalları; sperm hareketliliği, flagella lokalizasyonu, sperm-oosit penetrasyonu, akrozom reaksiyonu gibi birçok mekanizmada görev almaktadır. Yapılan çalışmalar anksiyete, epilepsi, ağrı ve hipertansiyon gibi hastalıkların tedavisinde kullanılan iyon kanal inhibitör etkili ilaçların fertilizasyonu ve sperm işlevini engellediğini göstermektedir. Mevcut çalışmada, iyon kanal inhibitörü olan Klomipramin, Karbamazepin, Verapamil ve Diltiazem adlı ilaçların sıçanlarda spermiyogram, hormon profili, testis dokusu ve sperm hücrelerindeki miRNA, iyon kanal ve sperm kalitesini belirleyen gen ifadeleri üzerine etkilerinin moleküler/genetik düzeyde araştırılması amaçlandı. Çalışmada toplam 90 adet erkek Wistar albino cinsi sıçan her grupta 15 hayvan olacak şekilde kontrol, sham (distile su 1 ml / gün), Karbamazepin (25 mg / kg / gün), Klomipramin (10 mg / kg / gün), Verapamil (3.4 mg / kg / gün) ve Diltiazem (2.57 mg / kg/ gün) olmak üzere 6 ana gruba ayrıldı. Uygulamalar oral gavaj ile toplam 60 gün yapıldı. Kullanılan ilaçların sperm motilite, morfoloji, sayı ve akrozom bütünlüğü üzerine etkilerinin belirlenmesi için spermiyogram analizi, hormon profillerinin belirlenmesi için ELISA, doku düzeyinde hasar tespiti için hematoksilen – eozin boyaması ve gen ifadelerinin belirlenmesi için qRT-PCR yöntemi kullanıldı. qRT-PCR'da anlamlı mRNA kat değişimi tespit edilen gen ifadelerinin protein düzeyinde doğrulanması için immünreaktivite analizi uygulandı. İyon kanal inhibitörlerinin folikül stimüle edici hormon, prolaktin, östradiol ve testosteron düzeylerinde artışa yol açtığı belirlendi. Özellikle Karbamazepin ve Diltiazem'in sperm parametrelerini olumsuz etkilediği gözlendi. Buna karşın tüm veriler açısından değerlendirildiğinde fertilite üzerine Klomipramin'in daha çok olumlu etkiler gösterdiği ortaya kondu. Testis örneklerinde iyon kanal inhibitör uygulamalarının KCNJ11 ve TRPV5 gen ifade düzeylerinde azalmaya, CATSPER1 ve rno-let-7a gen ifade seviyelerinde ise artışa neden oldukları gözlendi (p < 0.05). Bu ilaçların sperm örneklerinde ise TRPM3 mRNA ve rno-miR-92a gen ifade seviyelerinde azalmaya, CFTR mRNA ve rno-mir-27a gen ifade seviyelerinde ise artışa yol açtığı belirlendi (p < 0.05). İyon kanal inhibitörlerinin fertilite üzerindeki etkilerinin moleküler mekanizmaları hala tam olarak ortaya konmamış olsa da literatürde yer alan veriler ve mevcut çalışmadan elde edilen bulgular iyon kanalları ve miRNA'ların bu süreçte önemli bir rolü olduğunu göstermektedir.

DiltiazemKarbamazepinKlomipramin+7
Ahmet Tektemur
Fırat University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçan obsesif kompulsif bozukluk modelinde beyin nikotinik reeptörlerinin rolünün araştırılması

Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB), insanları hayatları boyunca etkileyen, genellikle engelleyici semptomları olan, kronik psikiyatrik bir hastalıktır. Çalışmamızda sıçanlarda D2 dopamin (DP) reseptör agonisti olan quinpirole (QNP) kullanılarak oluşturulan OKB modelinde beyin nikotinik reseptör gen ifadelerinin incelenmesi ve spesifik nikotinik reseptör agonistleri olan sistisin (CYT), GTS-21 ve SİB-1508Y tedavi etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Her grupta 12 hayvan olacak şekilde toplam 60 adet Wistar Albino erkek sıçan kontrol (K) , QNP (0,2 mg/kg/dört günde bir), QNP+CYT ve QNP+GTS-21 ve QNP+SİB-1508Y olmak üzere 5 gruba ayrıldı. Hastalığın oluşumu için 45 gün boyunca QNP subkutan olarak uygulandı. 45 günün sonunda 12 gün boyunca nikotinik asetilkolin reseptör (nAChR) agonistleri olan CYT (3mg/kg/gün, sc), GTS-21( 3mg/kg/gün, oral gavaj) ve SIB-1508Y (10mg/kg/gün;sc) uygulamaları yapıldı. Korteks, striatum ve hipokamüs dokularında nAChR ile ilişkili genlerin mRNA düzeyleri kantitatif gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu (qRT-PCR) ile ve total beyinde DP, serotonin (ST) ve asetilkolin (ACH) düzeyleri ELİSA yöntemi ile değerlendirildi. Değerlendirilen üç beyin bölgesinde QNP'nin nikotinik asetilkolin ifadelerini değiştirdiği ve tedavi gruplarında bu değişimlerin belirli oranda normalize edildiği gözlendi (p<0,05). Beyin DP düzeylerinin K ve QNP gruplarına göre SIB-1508Y grubunda ve QNP grubuna göre ise CYT grubunda da anlamlı olarak arttığı belirlenmiştir (p<0,05). Beyin ACH düzeylerinin K ile karşılaştırıldığında sadece QNP+SIB1508Y grubunda anlamlı olarak arttığı gösterilmiştir (p=0,008). QNP'nin açık alan testinde değerlendirilen 13 farklı davranıştan 10'nunu bozduğu, tedavi amaçlı kullanılan GTS-21 ve SIB-1508Y'nin iki davranışı ve CYT'nin ise 7 davranışı düzelttiği belirlenmiştir. Literatür verilerine göre mevcut çalışma QNP sıçan OKB modelinde nikotinik asetilkolin ifadeleri ve agonistlerinin tedavi edici etkinliğinin değerlendirildiği ilk çalışmadır. Tedavi etkinliği en yüksek düzeyde olan CYT'nin bu etkilerinde nikotinik asetilkolin gen ifade normalizasyonu ve DP düzeylerini normalize ederek gerçekleştirebileceği muhtemeldir. Anahtar Kelimeler: Obsesif Kompulsif Bozukluk, Quinpirole, Beyin, Nikotinik Asetil Kolin Reseptörleri, Dopamin

BeyinHayvan deneyleriObsessif kompülsif bozukluk+3
Betül Türk
Fırat University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Elabela hormonunun sıçan böbrek hasarındaki rolünün araştırılması

Böbrek hasarı uzun dönem kalıcı izler bırakan hala etyopatogenezi tam olarak bilinmeyen bir süreçtir. Böbrek fibrozisinde asıl hedef, sürecin yavaşlatılması durdurulması ve nihayetinde doku hasarının geriye döndürülmesidir. Bu süreçten sorumlu olan moleküllerin tanımlanması bu açıdan oldukça önemlidir. Son zamanlarda tanımlanmış ve renal sistemde sentezlendiği bilinen yeni bir hormon olan Elabela (Ela) (Ela-32, Ela-21, Ela-11) adlı proteinin bu yolaklarda görevli olabileceği düşünülmektedir. Çalışmada sıçanlarda Doksorubisin (Dox) ile oluşturulacak böbrek fibrozis hasarında bu hormonun değişiminin ve muhtemel etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Toplam 28 adet wistar albino erkek sıçan; kontrol, Ela-21, Dox ve Dox+Ela-21 olmak üzere, her grupta 7 hayvan olacak şekilde ayrıldı. Kan ve böbrek dokularında Elabela, KIM-1, NGAL, IL-6, Smad3, Kollojen I ve III gen ifadelerinin belirlenmesi için qRT-PCR, ELİSA ve immünohistokimya analizleri kullanıldı. Kontrol grubuyla karşılaştırıldığında; Ela-21 uygulamasının Dox grubunda artan serum IL-6, NGAL, Kim-1, MDA ve biyokimyasal parametreleri normalize ettiği histolojik olarak böbrek tübül ve glomerül hasarını azalttığı gösterilmiştir. Mevcut çalışma, temel olarak Ela-21 peptidinin, Dox ile oluşturulan sıçan böbrek hasarı modelindeki etkilerinin moleküler, histolojik ve biyokimyasal olarak gösterildiği ilk çalışmadır. Bu çalışmadan elde edilen veriler, Ela'nın sıçan böbrek hasarının onarılması için potansiyel aday olabileceğini göstermektedir. Çalışma verilerinden yola çıkılarak, Ela-21 peptidinin etkinliğinin başka sıçan böbrek hasar modellerinde çalışılarak, mevcut verilerin desteklenmesine ve doğrulanmasına gereksinim vardır. Anahtar Kelimeler: Fibrozis, Apela/Elabela/Toddler, böbrek hasarı, Doksorubisin

Sezgin Çetin
Fırat University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Kronik hafif stres ile oluşturulan sıçan depresyon modelinde iyon kanal inhibitörlerinin tedavi etkinliğinin belirlenmesi

Majör depresif bozukluk (MDB), yaygın bir ruh sağlığı problemidir. Hastalığın patofizyolojisinde iyon kanallarının ve miRNA'ların fonksiyonu olduğu bilinmektedir. Mevcut çalışmamızda, kronik hafif stres (KHS) MDB modelinde, beynin hipokampus ve prefrontal korteks dokularında sentezlenen 115 iyon kanalının ifadesinin değerlendirilmesi ve artış yönünde değişimi tespit edilen 3 iyon kanalına spesifik inhibitörlerin tedavi etkinliğinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada, Wistar albino erkek sıçanlar; Kontrol, KHS, Sham ve KHS+ inhibitör grupları şeklinde ayrıldı. MDB, 7 haftalık KHS uygulamasıyla oluşturuldu. Kontrol ve KHS gruplarında qRT-PCR ile iyon kanallarının ifadeleri belirlendi. İfadesi yüksek olan 3 iyon kanalına (TRPC1, CHRNA6, TRPM4) spesifik inhibitörlerle (Pico145, BpiDl, 9-Phenanthrol) deneklere tedavi uygulandı. Bu iyon kanallarını hedefleyen miRNA'ların ifadeleri değerlendirildi. KHS'nin ve tedavilerin etkisi, davranış deneyleriyle ve nörotransmitter düzeylerinin ölçülmesiyle belirlendi. Sonuçlarımıza göre KHS, hipokampusta 13, prefrontal kortekste 16 iyon kanalının ifadesinde anlamlı artışa neden olmuştur. Zorunlu yüzme testinde ve yükseltilmiş artı labirent testinde Pico145, BpiDl ve 9-Phenanthrol'ün, açık alan testinde Pico145'in antidepresan benzeri etkisinin olduğu belirlenmiştir. Tüm grupların beyinlerinin serotonin ve noradrenalin seviyelerinde değişim olmazken dopamin seviyelerinin arttığı, KHS ve KHS+Pico145 gruplarında ise asetilkolin seviyelerinin azaldığı görülmüştür. Değerlendirilen iki dokuda da miRNA'lardan 6'sının KHS'de ifadesinin anlamlı değiştiği belirlenmiştir. İnhibitörlerden BpiDl'nin miR-6334'ün ve Pico145'in de miR-875'in ifadesini değiştirdiği görülmüştür. Bulgularımız, iyon kanallarının ve miRNA'ların depresyon patofizyolojisinde rol oynadığını, özellikle TRPC1/4/5 inhibitörü Pico145'in tedavi etkinliğinin yüksek olduğunu ayrıca asetilkolin ve dopaminin nörotransmitter ağdaki önemini ortaya koymuştur. Çalışmamızın, MDB patofizyolojisiyle ilişkili farklı mekanizmaların aydınlatılmasına ve hastalığın tedavisinde iyon kanallarının kullanımına ilişkin yapılacak farmasotik çalışmalara önemli katkılar sağlayacağı düşünülmektedir.

DepresyonHayvan deneyleriMikro RNA+5
İlay Buran
Fırat University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

İnsan prostat kanser PC-3 hücre hattında TRPM2 iyon kanalının otofajik yolaklardaki rolünün araştırılması

Prostat kanseri, dünyada erkekler arasında önde gelen sağlık problemlerinden biridir. Son zamanlarda etyopatogenezine otofajik yolakların da katkıda bulunduğu gösterilmiştir. Otofajinin kilit düzenleyicisi olarak tanımlanan hücre içi kalsiyum düzeyleri kalsiyum kanalları tarafından düzenlenmektedir. Bir kalsiyum kanalı olan TRPM2'nin oksidatif stres aracılı apoptozda görevlidir. Reaktif oksijen türlerinden biri olan H2O2'in hem TRPM2'yi hem de otofajiyi aktive ettiği gösterilmesine rağmen oksidatif stress aracılı otofajik yolaklarda TRPM2'nin rolünün olup olmadığı bilinmemektedir. Bu çalışmada, prostat kanseri PC-3 hücre hattında, otofajik yolaklarda TRPM2'nin rolünün araştırılması amaçlanmıştır. PC-3 hücre hattında, otofajik ve apoptotik yolaklar ve TRPM2'nin aktivasyonu için H2O2 uygulandı. TRPM2, otofajik ve apoptotik aktiviteler sırasıyla; siRNA, 3-MA ve z-VAD-fmk uygulamalarıyla engellendi. Yapılan her uygulama sonucunda TRPM2, otofaji ve apoptoz ile ilişkili genlerin mRNA ekspresyon profilleri kantitatif RT-PZR ile ortaya konuldu. Otofajik aktiviteyi belirlemek amacıyla AO-EB boyaması yapıldı. H2O2 uygulamasının hücre canlılığını azalttığı ve z-VAD-fmk+H2O2 uygulamasının, 3-MA+H2O2 uygulamasına kıyasla daha fazla hücre ölümüne neden olduğu belirlendi. H2O2 uygulaması kaynaklı hücre ölümünün TRPM2-siRNA+H2O2 uygulamasından az da olsa fazla olduğu tespit edildi. BAX ve TP73 gibi apoptotik genlerin ekspresyonlarının H2O2, TRPM2-siRNA+H2O2, 3-MA+H2O2 ve TRPM2-siRNA+3-MA+H2O2 uygulamalarında kontrole kıyasla arttığı belirlendi. z-VAD-fmk+H2O2 uygulamasının otofajik süreçlerde yer alan genlerin ekspresyonlarını arttırdığı bulundu. TRPM2-siRNA+z-VAD-fmk+H2O2 uygulaması sonucu, otofajik gen ekspresyonlarının kontrole benzer olduğu belirlendi. Verilerimiz, H2O2'in genel olarak hem otofajik hem de apoptotik yolaklar için aktivatör olduğunu ve bu etkisini TRPM2 aracılı olarak gerçekleştirdiğini göstermektedir. Ayrıca TRPM2-siRNA uygulamasının H2O2 indüklü otofajik yolakları baskılarken apoptotik yolakları aktive ettiğini vurgulamaktadır. Sonuç olarak; TRPM2'nin, otofajik yolaklardaki rolünün tam olarak aydınlatılabilmesi için daha detaylı moleküler genetik çalışmalar yapılmalıdır.

ApoptozisGen ifadesiMelastatin+4
Ahmet Tektemur
Fırat University · Institute of Health Sciences
2015
00
DoctorateOpen AccessTR

İnsan mesane kanserlerinde transient reseptör potansiyel melastatin (TRPM)iyon kanalı genlerinin ekspresyonlarının araştırılması

Tüm dünyada mesane kanserleri erkeklerde 7, kadınlarda ise 17. sıklıkta görülen kanser türüdür. Türkiye'de görülme sıklığı akciğer kanserinden sonra 2. sırada, urogenital kanserler arasında ise erkeklerde ilk sıradadır. Genellikle 6. ve 7. dekatta ortaya cıkar. Erkek kadın oranı 3:1 olmasına rağmen mesane kanseri nedeniyle ölenlerin %31'i kadındır. Artmış proliferasyon sonucu malign hücrelerin transformasyonu, bozuk farklılaşma, ölüm yeteneğinin bozulması anormal doku gelişiminin temel sebebidir. Bunun sonucunda kontrolsüz yayılım ve invazyon ortaya çıkabilmektedir. Transformasyon sıklıkla iyon kanal ekspresyonundaki değişimlerle gerçekleşebilmektedir. Plazma membranında yer alan iyon kanalları hücresel elektrogenez ve elektrik iletiminden sorumludur. Bu kanallar apoptoz, proliferasyon ve farklılaşma gibi doku homeostazının korunması için gerekli olan tüm temel hücre davranışlarının yerine getirilmesinde görev almaktadırlar. İyon kanallarının bu kritik süreçlere katkısında birkaç ana mekanizma vardır. Bunlar membran potansiyelinin korunması, hücre volümünün düzenlenmesi ve temel sinyal iletimini sağlayan iyonların girişidir. Sonuç, hücresel cevapların anormal progresyonudur. Kanserin ortaya çıkmasını ve ilerlemesini düzenleyen farklı ekspresyon ve iyon kanalı aktiviteleri önerilmesine rağmen, mesane kanseri hücrelerinde, iyon kanalı bağımlı mekanizmaları incelemek oldukça kıymetli olacaktır. Çalışmamıza transisyonel hücreli mesane kanseri tanısı almış 40 hasta ve 7 kontrol dokusu alınmıştır. Bu dokuların immunohistokimyasal olarak ekspresyonları ve gerçek zamanlı Polimeraz Zincir Reaksiyonu ile TRPM2, TRPM4, TRPM5, TRPM7 ve TRPM8'in mRNA 10 ekspresyonları çalışılmıştır. İmmunohistokimyasal olarak sadece TRPM2 tüm dokularda (epitelyum hücreleri, tümör hücreleri, kas dokusu) eksprese olurken, TRPM5 ekspresyonu hiçbir dokuda gözlenmemiştir. TRPM4, TRPM7 ve TRPM8 ekspresyonlerı ise sadece epitelyum hücrelerinde gözlenmiştir. TRPM7 mRNA ekspresyonu kontrol grubuna göre çalışma grubunda belirli derecede yükselmiş olarak tespit edilirken, TRPM5 ve TRPM8 mRNA ekspresyonları yine çalışma grubunda anlamlı derecede düşük, TRPM2 ve TRPM4 mRNA ekspresyonlarında ise istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik gözlenmemiştir. Çalışmamızda, mesane kanser oluşumunda TRP iyon kanallarının etkilerinin incelenmiş, özellikle TRPM2, TRPM4, TRPM5, TRPM7 ve TRPM8'in terapotik bir hedef olup olamayacağının belirlenmesi yönünde yol gösterici bir özelliği olduğu gibi, sonuçlarımız da bu iyon kanallarının mesane kanseri tedavisinde yeni hedef genler olabileceğini ve böylece daha sonraki bir aşamada invivo koşullarda bu proteinler hedeflenerek deneysel anlamda mesane kanseri tedavi yöntemlerinin denenebilmesine olanak sağlayacağını düşünüyoruz.

Gen ifadesiGenlerMesane neoplazmları+3
Gülay Güleç Ceylan
Fırat University · Institute of Health Sciences
2015
00
DoctorateOpen AccessTR

Farklı kanser hücre hatlarında glukoz, glutamin ve kolesterol kısıtlamalarına duyarlılığın araştırılması

Kanser metabolizması son yıllarda yeni anti-kanser tedavilerin geliştirilebilmesi adına önemli bir araştırma konusu olmuştur. Kanser hücrelerinin hızla çoğalan hücreler olmaları besin ihtiyaçlarını artırmaktadır. Glukoz, glutamin ve kolesterol metabolizmaları kanser gelişiminde ve tümör büyümesinde önemli rol oynamaktadır. Çalışmamızın temelini oluşturan ön veriler, YÖK Doktora araştırma bursu kapsamında 1 yıl süre ile görevlendirildiğim Amerika Birleşik Devletlerinde bulunan Whitehead Enstitüsünde, Dr. Kıvanç BİRSOY'un danışmanlığında yaptığım çalışmalardan 29 farklı hücre hattının glukoz, glutamin ve kolesterol besin kısıtlamalarına duyarlılıklarının araştırılmasından elde edilmiştir. Bu çalışmalarımız kapsamında hücreler besin kısıtlamalarına gösterdikleri dirence göre duyarlı veya dirençli olarak sınıflandırılmıştır. Bu tez çalışmasının amacı ise yurt dışında yaptığım çalışmalarla besin duyarlılıkları test edilen kanser hücre hatlarının, besin eksikliğine karşı gösterdikleri direncin moleküler mekanizmasının anlaşılmasına katkı sağlayabilecek genetik varyasyonların in silico analizler kullanılarak belirlenmesi ve elde edilen bu verilerin literatür eşliğinde tartışılmasıdır. Çalışmalarımız sonucunda, SS18L1 gen mutasyonlarının kanser hücrelerinin glukoz duyarlılığında, LRP1 gen mutasyonlarının ise kanser hücrelerinin kolesterole olan bağımlılıklarında rolü olabileceğine dair bulgular elde ettik. Glutamin kısıtlaması için duyarlı veya dirençli bulunan hücreler arasında farklı genetik değişimler tespit edilemedi. LRP1 ve SS18L1 gen mutasyonlarının hücre metabolizmasındaki rolleri ileri çalışmalarla doğrulanmalıdır. Bu nedenle bulgularımız gen mutasyonlarının kanser hücre metabolizmasındaki etkilerini araştırmak adına yapacağımız ileri ki çalışmalara destek olacak niteliktedir.

GlükozHücre dizisiKolesterol+3
Burcu Yücel
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Fare ince bağırsak kriptlerinden elde edilen hücrelerden 3-boyutlu kültü ile organoid oluşturulması

İnce bağırsak epiteli, basit yapısı ve sürekli yenilenme yeteneği sayesinde memeli yetişkin kök hücre çalışmalarında kullanılabilecek en uygun dokulardan biridir. İnce bağırsağın epitel yapısını kript ve villus yapıları oluşturmaktadır. Villuslar, alt mukozada bulunan kript adı verilen yapıda yerleşik kök hücre popülasyonundan sürekli olarak yenilenmektedir. Bu tez kapsamında, kök hücrelerin sürekli çoğalıp farklılaşma özelliğinden dolayı ince bağırsak epiteli şeçilmiştir. Kriptin yapısında bulunan kök hücreler etraflarındaki niş (mikroçevre) hücrelerinin desteğiyle fonksiyonlarını yerine getirmektedir. Bu nedenle, doku kültürü çalışmalarında, tek bir hücre tipi yerine doku oluşumunda rol alan farklı hücre gruplarıyla çalışılması gerekmektedir. Bilim adamları bu gibi durumlarda canlı model organizmalara yönelmektedirler. Canlı organizmalar üzerinde çalışma zorluklarının aşılmasına yönelik arayışlar, 3-boyutlu (3D) kültürler ile elde edilebilen organoid sistemlerinin oluşturulmasına yol açmıştır. Hedef organdan köken alan ve stroma oluşturma yeteneğine sahip kök hücrelere, gerekli koşulların sağlanmasıyla oluşturulan, minyatür organ benzeri yapılar, organoid olarak adlandırılır. Organoid sistemi ile çalışılacak dokunun yapısını oluşturan tüm hücrelerin aynı kültür ortamında üretilmesi sağlanmaktadır. Bu çalışmayla, 3-boyutlu kültür sisteminin kurulması ve organoid oluşturulması amaçlanmıştır. Organoid sisteminin kurulması ileride yapılacak, kript biyolojisi, kök hücre çalışmaları, markır gen arama ve anti kanser tedavilerinin geliştirilmesi gibi çalışmalar için, in vitro ortamda organın fizyolojik ortamının taklit edilebilmesi ve genetik dengesizlik oluşmadan uzun süre çoğaltılabilmesi gibi önemli avantajlar sağlayacağını düşünmekteyiz. Bu çalışmada, fare ince bağırsak kript yapısından izole edilen hücrelerden 3-boyutlu kültür ile in vitro ortamda organın minyatür hali olan, ince bağırsak organoidi oluşturulmuştur. Organoidlerin oluşturulması ve yeni çalışmaların planlanması, ülkemize ve üniversitemize dünyada son zamanlarda üzerinde çokça çalışmaların başlatıldığı ve gelişme gösteren bir konuya dahil olma şansı verecektir.

İdris Er
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Kafeik asit fenetil ester (CAPE)'in farklı kolorektal kanser hücre hatları üzerindeki apoptotik etkileri ve survivin ekspresyonundaki değişimler

Günümüzde yaygın kanser türlerinden biri olan kolorektal kanserde, kemoterapötiklere karşı gelişen direnç ve kemoterapötiklerin sağlıklı hücreler için toksik olması bu kanserlerin tedavisinde karşılaşılan en önemli sorunların başında gelmektedir. Tezin amacı; kafeik asit fenetil ester (CAPE)'in, farklı kolorektal kanser hücre hatları üzerindeki apoptotik etkilerinin ve bir anti apoptotik protein olan survivin ekspresyonu üzerindeki etkilerinin incelenmesidir. Bu bağlamda; farklı kolorektal kanser hücre hatları ve normal kolorektal hücre hattı kullanılarak, CAPE'in hücreler üzerindeki anti tümöral etkileri araştırıldı. Bu amaçla, CAPE ile bir kemoterapötik ajan olan 5-Fluorourasil (5-FU), hücrelere ayrı ayrı ve birlikte muamele edilerek oluşturdukları etki hücre canlılık analizleri yapılarak incelendi. CAPE'in canlılığı doza bağlı olarak RKO, HCT-116 ve DLD-1 hücre hatlarında anlamlı oranlarda azalttığı gösterildi. Bununla birlikte; CAPE ve 5-FU'nun birlikte kullanılmasının, tek başlarına kullanılmalarına kıyasla hücre canlılıkları üzerinde anlamlı bir fark oluşturmadıkları gözlendi. CAPE muamelesinin hücre morfolojisi üzerinde oluşturduğu apoptoza özgü değişimler akridin oranj/etidyum bromür boyama tekniği kullanılarak tespit edildi. Flow sitometri çalışmaları ile CAPE muamelesinin; RKO, HCT-116 ve DLD-1 hücre hatlarında apoptotik hücre yüzdesini ve kaspaz-3 aktivasyonunu artırdığı gözlendi. Ayrıca bütün hücre hatlarında CAPE muamelesinin, survivin ekspresyonu ve p53 proteininin Ser-46 ve Ser-15 rezidüleri üzerinden fosforilasyonuna etkisi western blot yöntemiyle incelendi ve her hücre hattında farklı sonuçlar elde edildi. Survivinin mRNA düzeyindeki ekspresyon analizleri kantitatif real time PCR (qRT-PCR) ile araştırıldığında, CAPE'in yalnızca DLD-1 ve RKO hücre hatlarında ekspresyonu anlamlı derecede azalttığı gözlendi.

Akım sitometrisiAntineoplastik ajanlarApoptozis+7
Ceren Sarı
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Akut miyokard infarktus hastalarında serum irisin düzeylerinin ve genetik varyantlarının araştırılması

Amaç: Akut Miyokard İnfarktusu (AMI) Koroner Arter Hastalıklarının (KAH) en sık görülen tipidir. İrisin hormonu yeni keşfedilen FNDC5 geni tarafından kodlanan kalpta dahil kas ve yağ dokudan sentezlenen bir miyokindir. Çalışmamızda AMI hastalarının serum irisin düzeylerinin ve Türk toplumundaki genetik varyantların kontrolle karşılaştırılarak araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya AMI tanısı alan 225 hasta ve 225 sağlıklı birey alındı. AMI sonrası ilk 12-24 içinde hasta ve kontrol bireylerinden kan örneği alınarak serumları ayrıldı. Serum irisin konsantrasyonları ELİSA ile ölçüldü. FNDC5 genindeki rs16835198, rs3480 ve rs726344 varyantları DNA izolasyonu sonrası RT-PCR ile genotiplendi. Bulgular: Serum irisin konsantrasyonlarının kontrolle karşılaştırıldığında hasta grubun da anlamlı düzeyde azaldığı belirlendi (p=0.001). FNDC5 genindeki rs16835198, rs3480 ve rs726344 genotip ve allel sıklıkları açısından hasta ve kontrol grubu arasında anlamlı bir farklılık bulunmadı. Ancak hasta grubu içinde hipertansiyonlu hastalarla kontrol grubu karşılaştırıldığında rs16835198 ve rs726344 varyant allellerinin hipertansiyonlu hastalarda anlamlı düzeyde arttığı belirlendi (p=0.00 ve p=0.00). Sonuç: Çalışmamız FNDC5 gen varyantlarının AMI hastalarında kontrolle karşılaştırılarak araştırıldığı ilk çalışmadır. FNDC5 gen varyantlarının ve irisin düzeylerinin AMI dahil KAH'ın etyopatogenezinde önemli roller oynadığı düşünülmektedir. Verilerimizin doğrulanması için daha geniş kapsamlı araştırmalara ihtiyaç vardır.

Adipoz dokuGenetik varyasyonGenler+5
Özge Diş
Fırat University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Reseptörle etkileşen serin treonin kinaz 4 (RIPK4) ve pleimorfik adenomagen benzeri 2 (PLAGL2) proteinlerinin etkileşimlerinin araştırılması

Epidermis, çoğalabilen tek kat bazal keratinositlerden ve bazal katmandan ayrılarak farklılaşma sürecine girmiş suprabazal keratinosit katmanlarından oluşmaktadır. Epidermiste bulunan bu tabakalaşma TGF-beta, WNT, Notch, PI3K ve NF-κB gibi gelişim biyolojisi için önemli yolaklar tarafından düzenlenmektedir. Daha önce Aslan Tip Multiple Pterygium sendromu ile ilişkilendirilen ve epidermal farklılaşmada yer aldığı gösterilen RIPK4'ün moleküler mekanizması tam olarak bilinmemektedir. RIPK4'ün epidermal farklılaşma sürecindeki rolünü aydınlatmaya yönelik olarak, yürütücülüğünü Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Tuba DİNÇER'in yapmış olduğu KTÜ BAP tarafından desteklenen 9749 nolu proje kapsamında RIPK4 ile insan keratinosit cDNA kütüphanesi büyük ölçekli maya ikili hibrit ile taranmış ve sonucunda 16 proteinin RIPK4 ile etkileştiğine dair bilgi elde edilmiştir. Tespit edilen proteinlerden biri PLAGL2 isimli bir trankripsiyon faktörüdür. RIPK4 ve PLAGL2' nin WNT yolağında rol aldığının daha evvel gösterilmiş olması bu iki proteinin hücresel olaylarda birlikte çalışabileceğine dair ipucu vermektedir. Tezin amacı, RIPK4- PLAGL2 etkileşimini in-vivo koşullarda küçük ölçek maya ikili hibrit ile, sonrasında ko-immünopresipitasyon ve ko-immunofloresan yöntemleri ile doğrulamak ve bu etkileşimden sorumlu domainleri analiz etmektir. Bu doğrultuda, küçük ölçek maya ikili hibrit ile insan RIPK4 ve PLAGL2 proteinlerinin etkileştiği doğrulandı. İki proteinin memeli hücrelerinde de etkileştiği ve bu etkileşimin RIPK4 ün N terminal kinaz domaini ile PLAGL2' nin C terminal domaini üzerinden olduğu ayrıca, RIPK4'ün kinaz aktivitesinin etkileşim için gerekli olduğu gösterildi. İlaveten, RIPK4'ün hücrede PLAGL2 ile birlikte ekspresyonunun PLAGL2'nin çekirdeğe lokalizasyonunu engelleyerek PLAGL2'yi sitoplazmada, hücre iskelet filamanları ve nokta benzeri yapılarda sabitlediği ve bu ko-lokalizasyondan RIPK4'ün kinaz aktivitesi ve C-terminalinin sorumlu olduğu gösterildi.

Asiye Büşra Boz Er
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Farelerde alzheimer tip sporadik demans modelinde asit duyarlı iyon kanal ekspresyonlarının araştırılması

Alzheimer hastalığı (AH); nöron ve sinaps kayıpları nedeni ile ortaya çıkan progresif nörodejeneratif bir hastalıktır. Hastalığın etyopatogenezinde özellikle nöronlardaki sodyum iyonlarına geçirgen bazı iyon kanallarının önemli roller oynadıkları belirtilmektedir. Asit Duyarlı İyon Kanalları (ADİK) amilorid duyarlı degenerin/ epitelyal Na+ kanal (DEG/ENaC) gen ailesinin üyesidir. ADİK'lerin ortak özelliği pH değişimlerine duyarlı olmalarıdır. ADİK1a, 2a, 2b ve 4 özellikle beyinde eksprese olmaktadır. Çalışmada amiloid beta ile indüklenen Alzheimer fare modelinde ADİK'lerin ekspresyonlarının beyin dokularında belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışma için Balb C ırkı fareler kullanıldı. Fareler beta-amiloid grubu (n=10), sham grubu (n=10), tedavi grubu (beta-amiloid +amilorid grubu; n=10) ve kontrol grubu (n=8) olmak üzere 4 ayrı gruba ayrıldı. ADİK1, 2, 3 ve 4'ün ekspresyonlarının belirlenmesi için bu kanallara spesifik olarak immünohistokimya, western blot ve Real Time Polimeraz Zincir Reaksiyon (RT-PZR) yöntemleri uygulandı. Beta amiloidin indüklediği apoptozisin tespiti için Tunel yöntemi kullanıldı. RT-PZR analizi sonuçlarına göre kontrol grubu ile diğer gruplardaki ADİK 1,2 ve 3 gen ekspresyonları karşılaştırıldığında ekspresyondaki azalmanın istatistiki olarak anlamlı düzeyde olmadığı belirlendi (p>0.05). Western Blot analizlerinde kontrol ve sham grupları karşılaştırıldığında ADİK1 ve ADİK2 açısından gruplar arasında istatistiki olarak anlamlı bir farklılık gözlenmezken, ADİK4 açısından Beta amiloid ve Beta amiloid+Amilorid gruplarında anlamlı bir artış olduğu belirlendi. İmmünohistokimyasal boyama sonuçlarına göre, ADİK1 ve ADİK2 açısından gruplar arasında istatistiki olarak anlamlı farklılık bulunmamasına rağmen (p>0.05) ADİK4'ün kontrol ile karşılaştırıldığında Beta amiloid grubunda anlamlı olarak arttığı belirlendi. Gruplarda ADİK1 ekspresyonu açısından farklılık bulunmamasına rağmen AH'daki pH = 6.6 değerinde ADİK1'in aktive olabileceği gösterilmiştir. Sonuç olarak, ADİK4'ün ekspresyonundaki artış ve ADİK1'in aktive olmasıyla, hücre içerisindeki sodyum iyon düzeylerindeki artışla bu kanalların Alzheimer etyopatogenezinde önemli bir rol oynayabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Alzheimer Hastalığı, Asit Duyarlı İyon Kanalları, Beta-amiloid peptit (1-42)

Alzheimer hastalığıAmiloidDemans+6
Esin Öz
Fırat University · Institute of Health Sciences
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Konakçı çeşitinin Anopheles Sacharovi Favre'nin yumurta verimi ve ömür uzunluğunun etkisi

oz Bu çalışmaca sıtma vektörü An. sacharovi ' nin Adana yöresi populasy onlarına ait dişilerin beslendikleri kan kay naklarına bağlı olarak, yaşamı boyunca geliştirdikleri total yumurta sayısı ve ömür uzunluğu he sap landie Çalışmamızda,beş farklı konakçıdan kan emen An. sacharovi dişilerinin yumurta verimi ve ömür uzunluğuna emilen kan çeşidinin etkisi incelen di. Değişik zamanlarda, aynı günde popadan çıkan sineklerden toplam 2341 i insan, tavşan, kobay, koyun ve civcivden kan emdirilerek beslendi. Bunlardan 270 (% 11.53) nin.yumurtladığı, bu bireylerden 225 birey (% 84<>33) in yumurtalarının açıldığı ve bunlardan da 30 (% 13.33) in ikinci kez yumurtladığı sap tandı. Her konak için ayrı ayrı elde edilen bulguların istatis tiksel analizleri yapıldı. Sonuç olarak yumurta verimi bakımın dan konaklar arasında farklılıklar bulundu. Buna göre, tavşan kanının sırası ile kobay, civciv, insan ve koyun kanlarından üstün olduğu gözlendi. Yine sineklerin ömür uzunluğu bakımından da tavşan ve kobay kanının civciv, insan ve koyun kanlarından üstün oldukları saptandı. Konak kanlarının di silerin incele nen biyolojik özellikleri üzerine olan farklı etkilerinin emilen ka nın miktarı ve içeriğine bağlı olabileceği tartışıldı.

AnophelesDipteraSivrisinekler
Osman Demirhan
Çukurova University · Institute of Health Sciences
1987
00
Master'sOpen AccessTR

Elazığ ili ve çevresinde tip 2 diyabet ve haşimato hastalarında PTPN22 C1858T gen polimorfizminin araştırılması

Tip 2 diabetes mellitus (T2DM) ve Haşimato tiroiditi (HT) toplumlarda yaygın olarak görülen ve farklı toplumlardan pek çok insanı etkileyen küresel hastalıklardır. Son zamanlarda HT'nin T2DM ile birlikte görüldüğünü öne süren birçok çalışma yapılmıştır. Protein Tirozin Fosfataz, Reseptör olmayan Tip 22 (PTPN22; Protein tyrosine phosphatase, non-receptor type 22) genindeki C1858T polimorfizmi ise, HT ve T2DM hastalıklarının ikisi ile de ilişkili bulunmuştur.Çalışmamızda Elazığ ili ve çevresinde, Endokrinoloji ve Dahiliye Anabilim Dallarına başvuran 135 T2DM'li hasta, 102 T2DM ve HT birlikte bulunan hasta, 71 HT hastasından ve 135 sağlıklı kontrolden EDTA'lı tüplere 3 cc periferal kan örnekleri alınarak DNA izolasyonu yapıldı. PTPN22 geninde C1858T polimorfizmi PZR-RFLP analizi yapılarak belirlendi.T2DM, T2DM+HT, HT ve kontrol gruplarında CC ve CT genotiplerinin görülme oranları sırasıyla 135'de 5 (%3.8), 102'de 7 (%6.86), 71'de 5 (%7.04) ve 135'de 3 olarak tespit edildi. Grupların hiçbirinde TT genotipi bulunmadı. İstatistiki değerlendirmeler sonucunda hasta ve kontrol grubundaki bireyler arasında PTPN22 genotip ve allel frekansları açısından anlamlı bir farklılık saptanmamıştır.Sonuç olarak, çalışma verilerimize göre PTPN22 geninin C1858T polimorfizmi, bizim toplumumuzda T2DM ve HT hastalıkları için yatkınlık oluşturmamaktadır.Anahtar Kelimeler: Tip 2 diyabet, haşimato tiroiditi, PTPN22, polimorfizm

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Elazığ+5
Funda Bulut
Fırat University · Institute of Health Sciences
2011
10
Master'sOpen AccessEN

Examining the interaction partners of essential chromatin regulators in triple- negative breast cancer

Triple Negative Breast Cancer (TNBC) is a highly invasive breast cancer subtype, which occurs with the absence of HER2, Estrogen and Progesterone receptors. The lack of specific hormone receptors causes the conventional targeted therapies to fail. The absence of such therapeutic options and the complexity of the genetic pathways led us to study the epigenetics of TNBC. From our previous studies, a novel epigenetic regulator SS18L2 was identified to be affecting TNBC cell viability and cell cycle. SS18L2 (Synovial Sarcoma Translocation Gene on Chromosome 18- Like Protein 2) is a homolog of SS18 and SS18L1, chromatin regulators found in BAF (SWI/SNF) complex. There is limited knowledge on SS18L2 and the roles of SS18L2 in cancer are elusive. To decipher the roles of SS18L2 in TNBC cell survival, we aimed to reveal the interaction partners of SS18L2 in a TNBC cell line model. To examine the interactome of SS18L2, BioID (Proximity Dependent Biotin Identification) method was utilized. The BioID fusion proteins were engineered for SS18L2 and its homologs, SS18 and SS18L1; which were all further examined with cell-based assays. First, western blot experiments revealed efficient and specific production of engineered BioID fusion proteins. The SS18L2, SS18L1, and SS18 fusion proteins were mainly localized to nucleus, as gauged by immunofluorescence staining. Biotinylation efficiencies of the cell lines overexpressing the fusion proteins and the pull-down efficiency were all tested; and N-BioID fusion constructs were chosen for further experiments. To identify the unique interaction partners of SS18L2, different than its homologs, SS18 and SS18L1, mass spectrometry was performed for all three homologs. The results showed 169 interacting partners of SS18L2, with LogFC higher than 2 and 15 hit proteins with LogFC higher than 5 and p value smaller than 0.001. These interactions were mainly from the BAF (SWI/SNF) complex, such as SMARCC1, SMARCD1, SMARCA2/4, ARID1B, GLTSCR1, DPF2, ARID1A, SMARCB1, SMARCC2 and BCL7. The interactomes of SS18 and SS18L1 were similar to that of SS18L2, although a higher number of proteins were identified (374 and 267 respectively). There were 17 unique interacting proteins for SS18L2, however the significance values for these interactions were low, prompting further studies. Overall, the study shows that SS18L2 forms complexes within BAF complex in TNBC cells. The mechanisms behind the selective cell survival regulatory role of SS18L2 remains unanswered, prompting more studies with different approaches. This thesis provides a strong groundwork for deciphering the role of SS18L2 in cancer.

Gene expressionGenesChromatin+2
Beril Esin
Koç University · Institute of Health Sciences
2023
10
DoctorateOpen AccessTR

BRCA pozitif bireylerde MYC geninin rolü

Amaç: Meme ve yumurtalık kanserleri, dünya genelinde kadınlarda en sık görülen kanser türleri arasında yer almaktadır. Her iki kanser türüde belirgin heterojenliğe sahip karmaĢık hastalıklardır. ÇalıĢmamızda, meme veya over kanseri ön tanısıyla incelenen ve BRCA(Breast Cancer Susceptibility) mutasyonu pozitif saptanan bireylerde MYC(MYC proto-onkogen) geninin olası rolünü araĢtırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Dicle Üniversitesi Tıbbi Biyoloji Anabilim dalımıza meme veya over kanseri ön tanısı ile baĢvuran hastalardan alınan kan örneklerinden NGS(Next-Generation Sequencing) yöntemi ile BRCA1/2 mutasyonu analizine bakıldı. BRCA mutasyonu pozitif saptanan olguların DNA materyallerinden RTPCR (Real-Time Polymerase Chain Reaction) yöntemi ile MYC gen bölgesinde bulunan ve potansiyel olarak iĢlevsel iki SNP (Tek Nükleotid Polimorfizmi)'nin rs4645943, rs2070583 gen polimorfizmi analiz edildi. Veriler arasındaki iliĢkiler istatistiksel yöntemlerle değerlendirildi. Bulgular: MYC genindeki rs2070583 lokusundaki genotip dağılımları, kontrol grubunda %100 AA, %0 AG ve %0 GG; hasta grubunda ise %97,8 AA, %2,2 AG ve %0 GG olarak belirlenmiĢ olup, bu polimorfizmin BRCA geni ile anlamlı bir iliĢkisinin olmadığı gözlemlenmiĢtir (p>0,05). Diğer çalıĢılan rs4645943 polimorfizmin genotip dağılımları ise, kontrol grubunda %15,6 CC, %84,4 CT ve %0 TT; hasta grubunda %0 CC, %100 CT ve %0 TT olarak belirlenmesi rs 4645943 tek nükleotid polimorfizmin BRCA geni ile iliĢkili olabileceğini düĢündürmektedir (p<0,05). Sonuç: ÇalıĢmamızda BRCA mutasyonu taĢıyan bireylerde MYC genindeki rs4645943 C> T tek nükleotid polimorfizminde (p<0,05) anlamlı bir fark saptanmıĢtır. Bu çalıĢma rs4645943 C> T polimorfizmi ile BRCA arasında bir iliĢki olabileceğini düĢündürmektedir. Anahtar Kelimeler: BRCA1/2, NGS, Meme kanseri, Yumurtalık kanseri

Esra İldeniz Özalp
Dicle University · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

2007-2020 tarihleri arasında infertilite taraması yapılan erkek hastaların kromozom analiz sonuçlarının değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada Tıbbi Biyoloji bölümüne erkek infertilitesi tanısıyla yönlendirilen hastalarda, sitogenetik ve moleküler incelemeler yapılarak elde edilen karyotip ve moleküler verilerin analiz sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2007 ile Aralık 2019 yılları arasında erkek infertilitesi tanısı ile gelen hastaların karyotip analizi ve Y kromozomu mikrodelesyonu analizi yapıldı. Bu hastaların üzerinde yapılan genetik analizler sonucunda Y kromozomu mikrodelesyonu, Klinefelter sendromu ve farklı kromozomal anomaliler araştırıldı. Ayrıca hastaların yaş ve infertilite süreleri kaydedildi. Bulgular: Çalışma kapsamında 309 hasta değerlendirildi. Bu hastaların 235'inde azospermi, 21'inde oligospermi, 13'ünde oligoastenospermi tespit edildi. Hastaların 89'unda birinci derece akraba evliliği hikâyesi olduğu saptandı. Olguların 46'sında 47,XXY (KS), iki olguda 46,XX (erkek sendromu), bir olguda ise 45,X (aspermi) genotipleri tespit edildi. Ayrıca, 31 farklı kromozomal bozukluk belirlendi. Akraba evliliği ile anormal karyotip arasında Ki-kare testi ile anlamlı farklılık saptanmadı (p=0.845). Seks kromozomu anomalisi olan bireylerin tamamı azospermik iken, farklı karyotip anomalilerinde oligospermik ve oligoastenospermik olgular görüldü. 16 olguda Y mikrodelesyonu mevcut iken bu olguların 15'inde azospermi, bir olguda ise oligoastenospermi saptandı. Sonuç: Olgu sayısı yüksek tutulan çalışmamızın Türkiye'deki infertil bireylerin kromozomal ve mikrodelesyon anomalilerinin ortaya çıkarılmasında faydalı olacağı kanaatindeyiz. Ayrıca erkek infertilitesi için kullanışlı bir kaynak olabileceğini düşünmekteyiz. Elde edilen düşük oranlar; genetik analiz yapılan hasta 2 popülasyonuna, taramada kullanılan gen bölgelerine ve farklı bölgelerde farklı demografik özellikler olmasına bağlı olabilir. Anahtar Sözcükler: Azospermi, genetik analiz, infertilite, karyotip, Klinefelter sendromu, Y kromozomu mikrodelesyonu.

KaryotipKaryotiplemeİnfertilite
İbrahim Yalınkılıç
Dicle University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

2003-2018 yılları arasında koryon villus, kordosentez ve abortus yapılan 317 olgunun sitogenetik açıdan değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamız koryon villus, kordosentez ve abortus materyallerinin retrospektif olarak sitogenetik analizleri değerlendirilip, ortaya kapsamlı bir veri çalışması koymayı ve elde edilen verileri istatistiklerle desteklemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 2003-2018 yılları arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Genetik Tanı Laboratuvarına gelen 317 koryon villus, kordosentez ve abortus materyalleri kromozom analiz yöntemi ile incelenmiştir. Bulgular: Çalışmamızda yapılan sitogenetik analiz sonuçlarına göre 317 hastanın örnek materyallerinin 264 (%83)'sinde normal kromozom, 53 (% 13)' ünde kromozomal anomali saptandı. Bu analiz değerlendirmelerinde trizomik anomalilerin sayıca fazla olduğu tespit edildi. İncelediğimiz 317 hastanın yaş, sigara kullanımı, akrabalık, ilaç kullanımı, tekrarlayan düşük sayısı ve ölü doğum sayısı parametreleri ile kromozomal analiz sonuçları arasında istatiksel olarak herhangi bir anlamlılık olmadığı sonucu tespit edildi (p>0,005). Sonuç: Analiz sonuçlarına göre, trizomik anomalileri literatür ile uyumlu olarak bizim çalışmamızda da sık görülen anomalilerdir. İncelediğimiz parametreler ve kromozomal analiz sonuçları arasında herhangi bir ilişki saptanmadı.

Gülsüm Tuneğ
Dicle University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

1999-2019 yılları arasında başarısız IVF ön tanısıyla başvuran hastaların sonuçlarının genetik açıdan değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, başarısız IVF ön tanısıyla başvurmuş hastaların hem kromozom anomalilerinin hem de başarısız IVF'e neden olan diğer genetik unsurların sıklığını ve tiplerini belirlemek, saptanan genetik anomaliler ile başarısız IVF hastalarının klinik verileri arasındaki ilişkiyi incelemektir. Gereç ve Yöntem: 1999-2019 yılları arasında Dicle Üniversitesi Tıbbi Biyoloji ve Genetik anabilim dalına Başarısız IVF ön tanısı ile gelen çiftlerin retrospektif olarak sitogenetik analizleri çalışmaya dahil edilecektir. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyoloji ve Genetik bölümü, Genetik Tanı laboratuarında, çalışma kapsamındaki her olgunun aile bilgilerini içeren pedigriler oluşturulmuştur. Pedigri analizinde bireylerin yaş, cinsiyet, akraba evliliği, sigara ve ilaç kullanımı gibi kriterler ele alınmıştır. Bulgular: Bu çalışmada 850 olgudan 645 olgunun (%76) normal karyotipe (46,XX, 46,XY) 205 olgunun (%24) anomalili karyotipe sahip olduğu görülmüştür. 425 çiftin en az 1 en çok 6 başarısız IVF denemesi olduğu görülmekle beraber bu durumu etkileyen faktörler göz önüne alındığında; sigara içenler, ilaç kullananlar, akrabalık ilişkisi olanlar, 35 yaş üstü olanlar şeklinde kategorilerde incelemek bir takım ilişkilerin varlığını ortaya koyabileceği düşünülmüştür.850 olgudan 317 olgunun (%37) sigara içtiği , 533 olgunun (%63) sigara içmediği görülmüştür.Yine 425 çiftten 119 çiftin (%28) akraba olduğu, 306 çiftin (%72) akrabalık ilişkisinin olmadığı görülmüştür. 850 olgudan 63 olgunun (%7) düzenli ilaç kullandığı, 787 olgunun (%93) ilaç kullanmadığı görülmüştür.850 olgudan 261 olgunun (%30) 35 yaş üstü olduğu, 589 olgunun (%70) 35 yaş altı olduğu görülmüştür.2 Sonuç: Sonuç olarak, başarısız IVF ön tanısıyla başvuran hastalardan oluşançalışmamızda, sitogenetik açıdan yaptığımız analizler dahilinde kromozom anomalilerine sahip hasta sayısının literatürle uyumlu olduğunu, heterokromatin varyantları insidansının infertilite ile olan ilişkisinin dikkate alınması gerektiğini bu sebeple heterokromatin alanların, genlerle ilgili etkilerinin detaylı bir şekilde araştırılması ve infertiliteye yönelik yaklaşımların moleküler olarak incelenmesinin, daha fazla sayıda hasta popülasyonu ile gerçekleştirilecek yeni çalışmalarla bu durumun açıklığa kavuşacağını düşünmekteyiz.

Sevcan İzgi
Dicle University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Cinsiyet anomalisi olup 46,XY karyotipine sahip hastalarda SOX9 ve SRY tüm gen analizi

Bu çalışmamızda bölgemizde karşılaştığımız cinsiyet anomalili hastalarda bipotansiyel gonad gelişimi sonrası meydana gelen değişimlerde SRY ve SOX9 genlerinin etkisinin araştırılması ve bu genlerdeki mutasyonların testis ve ovaryum oluşumuna olası etkileri incelenerek elde edilecek verilerin ışığında literatüre yeni bilgilerin kazandırılması hedeflenmektedir. Üniversitemizin Tıbbi Biyoloji- Genetik Laboratuvarlarına Cinsiyet anomalisi şüphesiyle başvuran 0-45 yaş aralığındaki 60 hastadan alınan kandan izole ettiğimiz DNA örnekleri kullanılarak çalışma gerçekleştirildi. Sitogenetik çalışmalar sonucunda 46, XY çıkan hastalara SRY ve SOX9 gen analizi yapıldı. Hasta bireylerin SRY ve SOX9 gen analizleri RT-PCR ile amplifiye edilerek elde edilen veriler bilgisayar sistemi kullanılarak değerlendirildi. Yaptığımız çalışma sonucunda cinsiyet anomalisi tanısı ile gelen 60 hastadan 46,XY olan bireyler sitogenetik analiz sonuçlarına göre tespit edildi ve bu hastalardaki SRY ve SOX9 gen bölgelerinin varlığı ve yokluğuna bakılarak 44 tane 46,XY bireyden 4 tanesinde SRY gen bölgesi bulunmayıp SOX9 gen bölgesi bulunmuştur SOX9 geni otozomal kromozom üzerinde bulunup SRY genine bağlı aktivite göstermektedir. Bunun sonucunda tüm bireylerde SOX9 geni var olup SRY genine bağlı olarak cinsel organ gelişiminde etkilidir. Bu çalışmada SRY ve SOX9 gen bölgelerinin karyotip sonucu ile ilişkili olduğu bununda cinsiyet gelişimi ve cinsel organ gelişimi üzerinde rol oynamış olabileceği düşünülmektedir.

Esra İldeniz
Dicle University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Cinsiyet anomalisi olup 46,XX karyotipine sahip hastalarda DAX1 VE WNT4 gen analizi

Amaç: Bipotansiyel gonaddan over ya da testis gelişimi sırasında rol alan genetik faktörlerden iki tanesi DAX1 ve WNT4 genleridir. Bu genlerdeki değişim ve mutasyonların cinsel gelişim bozukluğuna (CGB) yol açtığı yapılan çalışmalarla tespit edilmiştir. Bu çalışmada cinsel gelişim bozukluğu olan hastalarda (46,XX karyotipindeki) DAX1 ve WNT4 genlerinde mutasyon analizi yaparak CGB'na olası etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastaneleri Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı Genetik Tanı Laboratuvarına CGB ön tanısı ile gelen hastalardan alınan periferik kandan önce kromozom analizi yapılıp 46,XX karyotipine sahip bireyler tespit edilmiş, daha sonra 46,XX karyotipine sahip bireylerden elde edilen DNA'lara Real-time PCR (RT-PCR) tekniği uygulanarak DAX1'in exon 1 bölgesindeki 1133A>G (p.Tyr378Cys) mutasyonuna ve WNT4'ün exon 2 bölgesindeki 341C>T (p.Ala114Val) mutasyonuna bakılmıştır. Bulgular: Araştırılan 61 hastanın 16'sında 46,XX karyotipi tespit edilmiştir. 46,XX karyotipine sahip bu olgulara yapılan RT-PCR sonuçlarında incelenen DAX1 ve WNT4 gen bölgelerinde herhangi bir mutasyon olmadığı tespit edilmiştir. Sonuç: Çalışmamızda, cinsel gelişim bozukluğu ön tanısıyla gelen 46,XX karyotipli hastalara yapılan DAX1 ve WNT4 gen analizleri sonucu mutasyon saptanmadığı verisine ulaşılmıştır. Literatürde bildirilen çalışmalarda bu genlerin daha çok dozaja bağlı etki gösterdikleri tespit edilmiştir. Bu nedenle çalışma gurubumuzdaki CGB'na sahip bireylerde bu anomaliye neden olan durumların bilinmesi için daha kapsamlı çalışmalar ortaya konulmalıdır.

Ahmet Serhat Bayar
Dicle University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

2007-2020 tarihleri arasında kemik iliği taraması yapılan hastaların kromozom analiz sonuçlarının değerlendirilmesi

Amaç: Hematolojik kanserler, kemik iliğinden kaynaklanan hücrelerin aşırı proliferasyonu sonucu ortaya çıkan neoplazmlardır. Kemik iliği incelemesi, hematolojik kanserlerle ilişkili olan kromozom anomalilerinin belirlenmesinde önemlidir. Çalışmamızda; hematolojik kanser ön tanılı hastalarda, konvansiyonel sitogenetik analiz ve FISH yöntemleri kullanılarak elde edilen sonuçları retrospektif olarak değerlendirip literatüre katkı sağlamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada, 2007-2020 yılları arasında, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı'na bağlı Genetik Tanı laboratuvarı'na, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Bilimdalı ile Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'ndan gönderilen hematolojik kanser ön tanılı 310 olgudan konvansiyonel sitogenetik analiz ve FISH yöntemleri ile elde edilen sonuçlar retrospektif olarak değerlendirildi. Bulgular: Genetik Tanı laboratuvarı'nda 2007-2020 yılları arasında yaşları 2-91 arasında değişen 149 kadın ve 161 erkekten oluşan toplam 310 hastadan alınan kemik iliği aspirasyon materyali konvansiyonel sitogenetik analiz ve FISH yöntemiyle incelendi. 67 kadın (%47,5) ve 74 erkek (%52,5) toplam 141 olguda normal karyotip, 68 kadın (%48,2) ve 73 erkek (%51,8) toplam 141 hastada anormal karyotip gözlemlendi. 28 olguda metafaz bulunamadı. Olguların hastalık gruplarına göre dağılımı; Kronik Miyeloid Lösemi (KML) 92 (%29,7), Myelodisplastik Sendrom (MDS) 49 (%15,8), Multiple Miyeloma (MM) 41 (%13,2), Akut Miyeloid Lösemi (AML) 40 (%12,9), Akut Lenfoblastik Lösemi (ALL) 30 (%9,7), Kronik Miyeloproliferatif Hastalıklar (KMPH) 13 (%4,2), Lenfoma 12 (%3,9), Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) 8 (%2,6), diğer kan hastalıkları 25 (%8,0) vakada gözlemlenmiştir. Sonuçlar: Çalışmamızda elde ettiğimiz verilere göre hematolojik kanser ön tanılı hastalarda, konvansiyonel sitogenetik analiz ve FISH yöntemlerinin birlikte kullanımı sonucunda gözlenen kromozom analizinin, hastalıkların tanı, tedavi, prognoz ve genetik danışmasına katkı sağlayacağını düşünmekteyiz. Anahtar sözcükler: Hematolojik kanser, sitogenetik analiz, konvansiyonel sitogenetik, FISH, kromozom anomalileri.

Lütfiye Gül Çalışkan
Dicle University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Pediatrik ailesel Akdeniz Ateşi hastalarda CD40 polimorfizmi

Amaç: Ailesel akdeniz ateşi (FMF) resesif olarak kalıtılan otoinflamatuar bir hastalıktır. FMF birçok klinik semptomun kombinasyonunun görüldüğü bir hastalık olup genetik ve genetik olmayan risk faktörlerinin çoğu ile ilişkili olabilmektedir. Lokal ve sistemik inflamatuvar cevaplara katılan ve bağışıklık sisteminin düzenlenmesinde kritik rol oynayan CD40 geninde meydana gelen tek nükleotid polimorfizmleri bir çok hastalıkla ilşikilendirilmiştir. Çalışmamızda CD40 polimorfizmlerinin hastalığın patogenezinde bir etkisinin olup olmadığının araştırılmasını amaçladık. Gereç ve Yöntem: Hasta grubunda MEFV (Mediterranean Fever) geninde meydana gelen yaygın mutasyon verileri pyro-sekans analizi ile elde edildi. Hasta ve kontrol gruplarında CD40 genindeki Tek Nukleotid Polimorfizmlerinin (Single Nucleotide Polymorphisms-SNPs) genotiplemesi için Real-Time PCR' da rs1883832 ve rs4810485 SNP genotipleme probları kullanıldı. Bulgular: Çalışmamızda MEFV geninin yaygın mutasyon analizi sonucunda en sık görülen mutasyonlar E148Q (%33,6) ve M694V (23,4) mutasyonları olmuştur. CD40 genine ait rs1883832 tek nükleotid polimorfizm analizi sonucu hasta grubunun %43,0' ünde CC, %56,0' sında CT ve %1,0' inde TT genotipleri saptanırken kontrol grubunda ise %47,0' sinde CC ve %53,0' ünde CT genotipleri saptandı. CD40 genine ait rs4810485 tek nükleotid polimorfizm analizi sonucu hasta grubunun %43,0' ünde GG, %43,0' ünde GT ve %14,0' ünde TT genotipleri saptanırken kontrol grubunda ise %47,0' sinde GG, %45,0' inde GT ve %8,0' inde TT genotipleri saptandı. Her iki tek nükleotid polimorfizmi içinde hasta ve kontrol grupları arasında istatistiksel bir fark saptanmadı (p>0.05). Sonuç: Çalışmamızda FMF hastalığı ve CD40 geninin rs1883832 ve rs4810485 tek nükleotid polimorfizmleri arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır. Çalışmamız mevcut literatür bilgilerimize göre ülkemizde FMF çocuk yaş grubunda yapılan ilk çalışma olması bakımından önemlidir.

Mahir Binici
Dicle University · Institute of Health Sciences
2022
00