
225
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Kardiyopulmoner hastalıklarda serum apelin düzeyleri
Amaç: KOAH gibi kardiyak ve pulmoner tutulumu ifade eden klinik bir tabloda, apelin düzeylerinin KOAH'a eşlik eden komorbidite varlığı veya komorbiditenin sayısal artışıyla ilişkisi araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Çalışma grubumuz 63 hasta ve 45 sağlıklı kontrol grubu ile oluşturuldu. Hasta grubunun %79,37'si (50 kişi) erkeklerden, %20,63'ü (13 kişi) ise kadınlardan oluşurken, kontrol grubunun ise %62,22'si (28 kişi) erkeklerden, %37.78'i (17 kişi) de kadınlardan oluşmaktaydı. Bulgular: Çalışma iki sınıflandırma üzerinden yürütüldü. İlk sınıflandırmada; GOLD kriterlerine göre sadece KOAH olan (n=10), komorbid KOAH olan (n=53) ve sağlıklı kontrol grubu olan (n=45) üç grup oluşturuldu. Bu karşılaştırmada sadece kontrol grubunun değeri diğer iki gruba göre anlamlı oranda düşük saptanmıştır. İkinci sınıflandırmayı ise hastaları artan komorbiditelerine göre elde ettiğimiz gruplar üzerinden gerçekleştirdik. 4 hasta, 1 kontrol grubu olmak üzere toplam 5 grubun elde edildiği bu sınıflandırmamızda ilk gruba sadece KOAH (n=10); 2.gruba KOAH ve bir komorbiditeli (n=20); 3.gruba KOAH ve iki komorbiditeli (n=21); 4.grubumuza KOAH ve üç komorbiditeli hastaları (n=12) ve 5.gruba da kontrolü (n=45) dahil ettik. Bu karşılaştırmamızda ise sadece kontrol grubunun değeri diğer 4 gruba göre anlamlı oranda düşük bulunmuştur. Sonuç: Önceki çalışmalarla KOAH'taki artışı bildirilen Apelinin, ek komorbidite varlığından da, artan komorbidite sayısından da etkilenmediği çalışmamızda gösterilmiştir. Elde ettiğimiz bu sonuç apelinin KOAH'ta tanısal veya tedavi sürecinde rolü olmakla beraber, komorbidite varlığında veya artan komorbidite sayısında tanısal ya da prognostik bir değerinin olmayacağını düşündürmektedir. Bu değerlendirmenin tanıları kesinleştirilmiş ve daha geniş ölçekli hasta grupları ile desteklenmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Apelin, KOAH, Komorbidite
Güneydoğu Anadolu bölgesinde yetişen 6 endemik salvia (ada çayı) türünün ve elde edilen bazı sekonder metabolitlerin sitotoksik etkilerinin ve gen düzeyinde antikanser aktivitelerinin incelenmesi
Amaç: Dünya üzerindeki yıllık ölümlerin yaklaşık %2 ile %3'ünün kanserden kaynaklandığı ve yılda yaklaşık 3.5 milyon insanın kanser nedeniyle öldüğü bildirilmiştir. Salvia türlerinden hazırlanan ekstrelerin çok sayıda kanserli hücreye karşı aktivite gösterdiği de bilinmektedir. Bu çerçevede, 6 endemik Salvia türünden elde edilen 12 ekstre ile saflaştırılan sekonder metabolitlerin sitotoksik etkileri ve gen düzeyinde antikanser aktivitelerinin incelenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Hücre canlılığı ve apoptozis üzerindeki etkileri yaygın iki farklı kanserli hücre serisi ve sağlıklı bir hücre serisi üzerinde (MCF-7, HT-29 ve PDF) araştırıldı. Hücre canlılığı MTT hücre proliferasyon kiti kullanılarak ölçüldü. Örneklerin apoptozis genlerinin (Bax ve Bcl-2) ekspresyonu üzerindeki etkileri Western Blot yöntemi kullanılarak ölçüldü. Bulgular: Çalışılan 12 ekstrenin ancak yüksek konsantrasyonlarda HT-29 ve MCF-7 hücre serilerine karşı sitotoksik etki gösterdiği belirlendi. Ancak bu konsantrasyonlarda sağlıklı fibroblast hücre serisine karşı da toksik etki gösterdiği belirlendi. Ekstrelerin aksine izole edilen bazı maddelerin oldukça sitotoksik potansiyele sahip olduğu belirlendi. Elde edilen diterpen yapısındaki 6,7-dehidroroyleanon, asetil royleanon, ferruginol, inuroyleanol, 12-demetilmultikaulin, 12-hidroksi abieta-1,3,5(10),8,11,13-hekzan ve triterpen yapısındaki 4 yeni bileşiğin (21α-hidroksi-2α,3β-diasetoksi urs-9(11),12-dien, 3β-hidroksi-2α-asetoksi urs-9(11),12-dien, 2α,3β,21α-trihidroksi urs-9(11),12-dien, 1α,21α-dihidroksi-2,3-(1',1'-dimetil-dioksimetilen) urs-9(11),12-dien) oldukça yüksek bir sitotoksik potansiyele sahip olduğu tespit edildi. Sonuç: Sonuç olarak 6 endemik Salvia türü ilk defa tarafımızdan detaylı bir şekilde kimyasal ve biyolojik yönden incelendi. Ülkemizin zenginliklerinden olan Salvia türleri ile yapılacak diğer kimyasal ve biyolojik aktivite çalışmalarına bu tez sonuçları önemli katkı sağlayacaktır. Anahtar Sözcükler: Anti-Bax ve Bcl-2 Genleri, Antikanser, PDF / MCF-7 ve HT-29 Hücre Serileri, Salvia, Sitotoksik Aktivite
Diyabette gözlenen artmış protein yıkımının engellenmesi için proteazomal inhibisyon ve antioksidan tedavi temelli yaklaşımların geliştirilmesi
Kas atrofisi diyabetin yaygın komplikasyonlarından birisidir. Yetersiz insülin salınımı ve insülin direnci hem iskelet hem de kalp kasında atrofiye neden olmaktadır. Diyabette kas atrofisinden sorumlu tutulan birkaç mekanizma vardır. Bunların en önemlisi ubikitin-proteazom sistemidir. Bu çalışmanın amacı, kas kaybına karşı proteazomal inhibisyon için bortezomib ve antioksidan olarak da resveratrol kullanarak tedavi stratejisi geliştirmektir. Ayrıca hücre kültürlerinde in vivo koşulları daha iyi yansıtabilmek için yeni bir model tasarlanmıştır. Sıçan iskelet ve kardiyak hücre hatları, L6 ve H9c2 kullanılmıştır. LDH ve WST-1 canlılık testleri kullanılmıştır. Deney hayvanı modeli olarak da streptozotosin ile diyabet oluşturulan Wistar sıçanlar kullanılmıştır. Proteazomal β5 gen ve protein ekspresyonları, proteinin sorumlu olduğu kimotripsin-benzeri aktivite, NFkappaB protein ekspresyonu, hem hücre kültürü örneklerinde hem de hayvan kaslarında ölçülmüştür. Hayvanların gastroknemius, soleus, kalp and EDL kaslarında ağırlık ve çap yanında proteazomal sistem bileşenleri, inflamasyon ve doku hasarı da ölçülmüştür. Çalışma sonucunda L6 sıçan iskelet kası hücrelerinde yüksek glukoz yanında inflamasyonu da içeren yeni bir model geliştirilmiştir. Glukoz ve TNF-alfa, proteazom β5 gen ve protein ekspresyonunu değiştirmezken, kimotripsin-benzeri aktivite ile NFkappaB düzeylerini arttırmıştır. Hücre kültürü sonuçları bortezomibin diyabet hastalarında ümit verici bir ajan olduğunu göstermektedir. Deney hayvanı çalışma sonuçlarına göre, diyabette kas hasarı net şekilde ortaya konmuştur. Kan glukozu artışı, vücut ve kas ağırlığı ve çapında azalma, NFkappaB ve histolojik hasar ile proteazomal yol aktivasyonu bulgularıyla gösterilmiştir. Bortezomib ile inflamasyon, doku hasarı ve proteazomal yol baskılanmıştır. Resveratrolün antidiyabetik özelliği in vivo ve in vitro olarak proteazomal yol üzerinden ilk kez gösterilmiştir. Resveratrol bunun yanında gastroknemius ve kalp kas çapını da arttırmıştır. Anahtar kelimeler: Diyabet, proteazom, bortezomib, resveratrol, L6 ve H9c2
Prediyabet ve tip 2 diyabet hastalarında oksidatif makromolekül hasarının ve transkripsiyon faktör 7 benzeri 2 gen polimorfizminin incelenmesi
Giriş ve amaç: Tip 2 diyabet (T2DM), dünyada yaygın olarak görülen hiperglisemi ile karakterize kronik metabolik bir hastalıktır. Prediyabet, T2DM'in orta derecede hiperglisemi ve kan glukoz dalgalanmalarının gözlendiği subklinik dönemidir. Hiperglisemi nedeniyle ortaya çıkan oksidatif stres ve reaktif oksijen türleri, insülin direnci gelişimi, β-hücre disfonksiyonunun ortaya çıkışı ve diyabetin uzun dönem komplikasyonlarının yanı sıra, DNA, lipid ve protein gibi makromolekül hasarında etkin bir rol oynamaktadır. Diğer yandan, insülin direnci gelişimi ve β-hücre disfonksiyonunda genetik faktörler de etkili olmaktadır. Transkripsiyon faktörü 7 benzeri 2 (TCF7L2) polimorfizmleri T2DM gelişim riski ile ilişkilendirilmiş en önemli tek nükleotid polimorfizmleridir (SNP). TCF7L2'nin T2DM hastalarında ortaya çıkan oksidatif makromolekül hasarına bir etkisi olup olmadığı henüz bilinmemektedir. Tip 2 diyabetin klinik olarak ortaya çıkmasından önce vücutta oluşan hasarların ve metabolizmaya yansıyan etkilerinin erken tanımlanması ve oksidatif hasarın tam anlamıyla belirlenmesi için prediyabet döneminin daha ayrıntılı olarak araştırılması gerekmektedir. Bu bilgiler ışığında projemizin amacı prediyabet ve T2DM hastalarında sistemik oksidatif hasarın güvenilir biyobelirteçleri olarak; DNA nükleozid hasarının başlıca göstergeleri, 8-hidroksi-deoksiguanozin (8-OH-dG) ve 8,5'-siklo-2'-deoksiadenozinler (R-cdA, S-cdA) ve lipid peroksidasyon ürünü 8-izoprostan (8-iso-PGF2α) düzeylerinin araştırılması ve sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması; olgu ve sağlıklı kontrol grubunda TCF7L2 rs7903146 polimorfizmi olan ve olmayan bireylerin oksidatif hasar yönünden incelenmesidir. Yöntem: Çalışmamız kapsamında prediyabet (n=47) ve T2DM (n=43) hastalarından ve sağlıklı kontrol grubundan (n=37) kan ve idrar örnekleri toplandı. İdrar örneklerinde 8-OH-dG, R-cdA, S-cdA ve 8-iso-PGF2α'ın mutlak kantitasyonu sıvı kromatografisi-tandem kütle spektrometresi stabil izotop dilüsyon-çoklu reaksiyon izleme yöntemi ile gerçekleştirildi. TCF7L2 geninde rs7903146 polimorfizmi otomatize DNA dizi analizi yöntemiyle belirlendi. Elde edilen bulgular, hastaların rutin laboratuvar verileri, klinik bulguları ve demografik parametreleri ile birlikte değerlendirildi. Prediyabet ve T2DM hastalarında 8-OH-dG, R-cdA, S-cdA ve 8-iso-PGF2α'nın hiperglisemi için eşik değerleri belirlendi. İstatistiksel analizler SPSS 22.0 ve GraphPad Prism 5 programlarında gerçekleştirildi ve p<0.05 değerleri anlamlı kabul edildi. Bulgular: Prediyabet hastalarının idrar örneklerinde 8-OH-dG, S-cdA ve 8-iso-PGF2α düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (Sırasıyla p˂0.0001, p=0.011 ve p=0.006).T2DM hastalarında 8-OH-dG düzeylerinin kontrol grubuna göre anlamlı yüksek olduğu gözlendi (p=0.031). Prediyabet ve T2DM hastalarında incelenen hasarlı DNA nukleozidleri, 8-OH-dG ile R-cdA ve S-cdA arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon bulundu (Sırasıyla r=0.549, p<0.001 ve r=0.599, p<0.001, r=0.662, p<0.001 ve r=0.388, p=0.011). Prediyabet grubunda HbA1c'nin S-cdA ve 8-iso-PGF2α düzeyleri ile negatif yönde anlamlı korelasyonu olduğu belirlendi (Sırasıyla r=-0.424, p=0.007 ve r=-0.373, p=0.018). Bulgularımız prediyabet, T2DM ve kontrol gruplarında TCF7L2 polimorfizmi açısından incelendiğinde, homozigot TT alelleli taşıma oranı sırasıyla % 7, % 22 ve % 9; heterozigot CT alelleli taşıma oranı ise sırasıyla % 50, % 50 ve % 52 olarak bulundu. Gruplar arasında homozigot allel görülme oranları karşılaştırıldığında T2DM grubundaki oranın diğer gruplara göre en az iki kat daha yüksek olduğu gözlendi. Sağlıklı kontrol grubunda TCF7L2 gen polimorfizminin hasarlı DNA nükleozidleri ile negatif yönde anlamlı korelasyonu belirlendi (Sırasıyla r=-0.468, p=0.024, r=-0.724, p<0.001 ve r=-0.663, p=0.001). Ayrıca T2DM hastalarında TCF7L2 gen polimorfizmi ile bel çevresi arasında pozitif korelasyon bulunmaktadır (r=0.479, p=0.007). Sonuç: Çalışmamız prediyabet ve yeni tanı almış T2DM hastalarında oksidatif makromolekül hasarının güvenilir biyobelirteçlerle kapsamlı olarak incelendiği ve oksidatif DNA hasarının TCF7L2 polmorfizmi ile ilişkilendirildiği ilk çalışmadır. Prediyabet olgularında kontrol grubuna göre yüksek bulunan hasarlı DNA nükleozidleri ve izoprostan düzeyleri, T2DM'un subklinik evresi olarak tanımlanan prediyabet döneminde ortaya çıkan sistemik oksidatif makromolekül hasarını yansıtmaktadır. Anahtar sözcükler: Oksidatif DNA hasarı, Lipid peroksidasyonu, Prediyabet, T2DM, Sıvı kromatografisi-tandem kütle spektrometresi stabil izotop dilüsyon-çoklu reaksiyon izleme, Tek nükleotid polimorfizmleri, TCF7L2
İnsan lökosit myeloperoksidazının saflaştırılması
Myeloperoksidaz (MPO), (oksidoraductaz, EC 1.11.1.7) memeli nötrofillerinin granüllerinde yer alan bir enzim olup, fagosite edilmiş bakterilerin öldürülmesinde önemli rol oynamaktadır.Buffy coattan ficoll gradiyeniti ile, EDTA'lı antikoagülanli kandan, sitratlı antikoagülanlı at kanından lökosit elde edilerek, buffy coattan CaCl2 kullanarak lökositleri yıkamasıyla, native fare 32DcI3 hücrelerinden ve lökoferez sonrası lökositlerden myeloperoksidaz (MPO) enzimi izole edilmiştir.Bu çalışmada insan myeloperoksidaz enzimini (MPO), lökosit solübilizasyonu, Con A Sepharose 4B affinite jel kromotografisi, amonyum sülfat çöktürmesi, Sephacryl S300 HR jel kromotografisi ve CM Sefhadex G 25 İyon Değiştirici kromotografi aşamaları ile saflaştırılmıştır. Bu yöntem ile H2O2 substratı kullanılarak insan myeloperoksidaz enzimi 71,45 kez saflaştırılmış ve spesifik aktivitesi 1192,574 u/mg protein olarak bulunmuştur. Sodyum Dodesil Sülfat Poliakrilamid Jel Elektroforezi ile saflık derecesi kontrol edilmiş. Saflaştırılmış enzimin Michaelis-Menten ve Lineweaver-Burk grafikleri çizilerek 37 oC'de 50mM KPO4 , %0,5 CETAB tamponunda (pH: 5,4) H2O2 substratı için Km değeri 0,369 µmol ve Vm değeri 1,077 µmol/dk/mg protein olarak saptanmıştır.
Aort ve mitral kapak hastalıklarında serum paraoksonaz, arilesteraz, total antioksidan kapasite, total oksidan kapasite ve pon 1 - q192r fenotip ilişkisi
Kalp kapak hastalıkları (KAKH) dünyada hala önemli bir sağlık sorundur. Sosyoekonomik düzeyin artmış olduğu yerlerde akut romatizmal ateş insidansının düşmesine rağmen kalp kapak hastalığı insidansının yükseldiği görülmektedir. KAKH ile kalsifik ve dejeneratif hastalık özdeşleşmişdir. Kalp kapak hastalıkları, koroner arter hastalıklarından daha az sıklıkla görülmesine rağmen kalp yetmezliklerinin ve ani ölümlerin en önemli sebeplerinden biridir.KAKH yüksek maliyetli tedavi gerektirdiğinden koruyucu sağlık hizmetlerinin uygulanmasına olan ihtiyaç giderek artmaktadır. Her ne kadar KAKH da oksidatif stresin rolü bilinse de bu konuda takip ve tedavi parametrelerinin azlığı dikkat çekmektedir.65 yaş üzeri KAKH ile yaptığımız bu çalışmada Tota Antioksidan Seviye (TAS), Total Oksidatif Stres (TOS), Oksidatif Stress İndeksi (OSI) ölçümleri yaparak kişi redoks dengesindeki yani oksidasyon antioksidasyon düzenlenmesini göstermeye çalıştık. Bizim bulgularımıza göre KAKH hastalarında bu denge istatistiksel anlamda bozulmuş, OSI %37 oranında artmış olarak saptanmıştır.Ayrıca; Osteogenetik mekanizmaların tetiklediği kapak endotel tabakasındaki kalsifikasyonla karakterize aort stenozlu hastalarda istatistiksel olarak anlamlı TOS artışı saptanmıştır.Gerçekte kapaklar hemodinamik ve mekanik güçlerin etkisinde çok fazla kalmakta ve ortaya çıkan bu akım hastalığın ilerleyişindeki biyokimyasal süreçlerde (inflamasyon, oksidasyon, anjiogenezis, kalsifikasyon, osteogenezis) önemli rol almaktadır. Yaptığımız çalışma kalp ekokardiografik ölçümlerle saptanan sol atrium çapı ile Arilesteraz (ARE) enzim aktivitesi arasındaki istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon göstermektedir. Bu korelasyon bir oksidatif stres parametresi olarak değerlendirilebilinir.Koroner arter hastalık (KAH) ve kalp yetmezliği gelişen hastaların kapak dokularında saptanan artmış okside LDL varlığı ve pulmoner kapakta aort kapağına göre daha az saptanması bizim çalışmamızla bire bir örtüşmekte olup oksidatif stres belirteçlerinin KAH'da da bakılması gerekliliği kanaatini oluşturmuştur.LDL oksidasonunu önleyerek HDL yapısında yer alan Paraoksonaz 1 (PON1) enziminin iki farklı substratları kullanılarak yaptığımız PON1 ve ARE enzim aktivitesi ölçümleri KAKH da istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. HDL, PON 1 için serum vektörüdür.Sonuç: Antioksidan sistemler normalde bir bütünlük içinde çalışarak hücreyi serbest oksijen radikallerinin toksik hasarına karşı korumaktadırlar. Bunu organizmadaki oksidan/antioksidan denge sağlamaktatır. Patofizyolojik süreç tanı ve takibi tüm hastalıklar için önemli olsa da kronik ve tedavi maliyeti yüksek hastalıklar için ayrı bir önem taşımaktadır. Şu an için bizim bilgilerimize göre literatürde bu kapsamda ARE PON1 aktivitesi TAS, TOS ve OSI ölçümü içeren bir çalışma tespit edilememiştir. Bu bağlamda bizim çalışmamız bir öncül çalışma niteliğindedir ve daha geniş kapsamlı ve sayıda yapılacak araştırmalara bir kaynak teşkil edecektir. Ayrıca KAKH takip ve tedavisinde antioksidan sistemlerin kullanılması veya PON1 enzim aktivitesinin artırılmasına yönelik girişimlere dayanak oluşturacaktır
25-OH vitamin D3'ün analitik standardizasyonunda test performans kriterlerinin HPLC, RIA ve ELISA yöntemleriyle karşılaştırılması
AMAÇ: Vitamin D düzeyinin belirlenmesinde 25-OH Vitamin D ölçülmesi klinik bir belirleyici olarak kabul edilmiştir. Bu nedenle 25-OH Vitamin D'nin doğru ölçülmesi büyük önem arz etmektedir. Bu çalışmada, HPLC yöntemi için yöntem değerlendirme çalışması yapılmış, HPLC yöntemi geçerli kılınmış ve bu yöntem ELISA ve RIA yöntemleri ile karşılaştırılmıştır.GEREÇ ve YÖNTEMLER: 25-OH Vitamin D ölçümünde yöntem geçerli kılma çalışması yapıldıktan sonra HPLC referans yöntem olarak kabul edilmiştir. Daha sonra HPLC yöntemi ELISA ve RIA yöntemleri ile karşılaştırılmıştır.BULGULAR: 25-OH Vitamin D için HPLC yöntemiyle 2 seviyede gün içi ve günler arası tekrarlanabilirlik çalışması yapıldı. Gün içi tekrarlanabilirlik çalışmasında %CV değerleri 5.93 ve 2.37, günler arası tekrarlanabilirlik çalışmasında ise 7.00 ve 2.60 bulunmuştur. Geri kazanım çalışması sonucu ortalama %95 (%93-96) bulunmuştur. HPLC yönteminin ELISA yöntemi ile karşılaştırılması sonucunda r değeri 0.36, p değeri ise 0.022, RIA yöntemi ile karşılaştırılması sonucunda ise r değeri 0.22, p değeri ise 0.174 bulunmuştur.SONUÇ: HPLC yönteminin referans yöntem kabul edildiği çalışmada RIA yönteminin sonuçlarının istatistiksel olarak anlamlı olmadığı ve klinik çalışmalarda doğruluğunun yeterli olmadığı, ELISA yönteminin ise istatistiksel olarak anlamlı ve orta derecede uyumlu olduğu belirlendi.ANAHTAR KELİMELER: 25-OH Vitamin D, HPLC, ELISA, RIA, Yöntem karşılaştırma
Diyabette gözlenen kas kaybında kalpain enzimlerinin rolünün araştırılması
Diyabet hiperkatabolik durumlardan birisi olup, bu duruma bağlı olarak önemli kas kayıpları meydana gelir. Diyabette görülen kas kayıpları, lizozomal ve kalsiyuma bağımlı kalpainleri de kapsayan birden çok proteolitik mekanizmanın aktivasyonu ile oluşmaktadır. Diyabette gözlenen kas kayıplarında kalpain enzimlerinin rolü, kalpainlerin diyabete bağımlı kas kayıplarının önlenmesinde ve tedavisinde terapötik hedef olabilirliklerini akla getirmektedir. Bu amaçla proje, diyabetle oluşan kas kayıplarındaki kalpainlerin rolünün araştırılması üzerine planlanmıştır. Deney hayvanı modeli olarak streptozotosin (STZ) ile diyabet oluşturulan Wistar sıçanlar kullanılmıştır. Kalpain enzimlerinden en iyi karakterize edilmiş olan μ-kalpain (kalpain-1) ve m-kalpain (kalpain-2)'nin protein düzeyinde ekspresyonları ve bu proteinlerin sorumlu olduğu total kalpain aktivitesi ölçülmüştür. Hayvanlarda ağırlık ve kas kütlesi de ölçülmüştür. Ayrıca kalpain aktivitesinin belirlenmesi için kalpainin substratı olan α-spektrinin spesifik antikoru kullanılarak kaslardaki kalpain aktivitesi hesaplanmıştır. Çalışmada, STZ ile oluşturulan diyabetin ağırlık kaybı yanında kas kaybına da yol açtığı kas kütlesi ölçümlerince kanıtlanmıştır. Bu kas kayıpları hem kalp hem de gastrokinemius kaslarında anlamlıdır. Fakat kas kaybından sorumlu tutulan kalpain aktivitesi sadece kalp kasında anlamlı artış göstermiştir. Ve bu kalpain aktivitesinin artışından kalpain-2 enziminin sorumlu olduğu protein düzeylerindeki anlamlı artışla kanıtlanmıştır. Çalışmadaki en önemli bulgu, kalp kasının gatroknemius kası ile kıyaslandığında diyabete daha duyarlı olmasıdır. Bu kastaki kalpain aktivitesi artışından kalpain-2 sorumludur.
Türlü lepra tiplerinde idrar arilsulfataz A ve B düzeyi değişiklikleri
Organofosfor´larla serum kolinesteraz ilişkileri
Aterosklerotik kalp hastalıkları ile serum lipid düzeyi ilişkileri
Hipertiroidi ve hipotiroidili hastalarda serum alkalen fosfataz düzeyi ile karaciğer fonksiyonlarının ilişkileri
Çeşitli böbrek hastalıklarında tedavi öncesi ve sonrası serum elektrolit ve protein değişiklikleri
- 55 - ÖZET Bu çal xsmaraxz da, kronik böbrek yetmezliği tnefrotik sendrom ve kronik pyelonefrit tanxsx ile D.U.Txp Fakültesi îç hastalxklarx ve çocuk kliniğinde yatan hastalarxn serum Na+,K+,Cl"*,Ca,P ve to tal protein düzeyleri ile protein fraksiyonlarxnxn yüzde miktarla- rxnx arastxrdxk.Ayrxca bir tedavi periyodu sonunda hastalarda bu incelemeleri tekrarladxk. Tüm hastalarxmxzda hipoalbüminemi, Albümin/Globulin oranxn- da albumin azlxgxna baglx bir düşme.nefrotik sendromlu grubta da ha çok olmak üzere oAnahtar Kelime: Böbrek hastalıkları = Kidney diseases ; Glomerüler filtrasyon = Glomerular filtration ; Kan proteinleri = Blood proteins
Mikrodalgalanın Bacillus subtilis ve Escherichia coli kız susu üzerindeki etkisinin elektroforetik incelenmesi
Adenozin deaminaz aktivitesinin plörezilerin ayırıcı tanısındaki önemi
ÖZET Bu çalışmada, Şubat İ992 - Ekim 1992 tarihleri arasında Dicle üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Kliniğinde yatmakta alan, 18-72 yaş grubu arasındaki plörezili 13'ü kadın, 28' i erkek toplam 41 hastanın serum ve plevra sıvılarında ADA aktivitesi ölçüldü. Bu hastaların 24'ü tüberküloz plörezi, 13'ü mezotelyomalı geri kalan 4'ü ise, akciğer kisthidatigi,meme kanseri,Hodgk in lenf om a ve p a rap nam i k plörezi idi. Hastaların serum ADA aktiviteleri ile kontrol grubu serum ADA aktiviteleri arasında anlamlı bir fark bulunmadı 0.05>. Tüberküloz plörezide plevra sıvısı ADA aktivitesi, diğer eksüdalara göre çok anlamlı yüksek bulundu (sırasıy la 52.81 ü/L, 20.64 ü/L) (P>0.O01). Tamamı eksüda özelliğinde olan bu sıvıların %58' in de lenfosit hakimiyeti görüldü. Referans değer 30 ü/L olarak alındığı zaman ADA aktivitesi ölçümünün, tüberküloz plörezi için sensivitesi %96, spesifitesi %88 olarak saptandı. Plevral sıvılarda ADA afctivitesinin ölçümü, tüberkü loz plörezinin ayırıcı tanısında önemlidir.
Akciğer kanserlerinde serum alkalen fosfataz, sialik asit, seruloplazmin düzeyleri ve tanıdaki önemleri
ÖZET Akciğer kanseri, Dünya *da ve Türkiye'de çok önemli onkolojik sorunlar meydana getirmektedir. Bu hastalıkların tanı ve takibinde biyokimyasal incelemelerin yeri inkar edilemez. Son yıllarda malign hastalıkların tanısında çeşitli "Marker"ler araştırma konusu olmuştur. Bunlar arasında alkalen fosfataz, sialik asit ve serüloplazmin de bulunmak tadır. Bilindiği gibi tümör hücrelerinin golgi kompleksinde, endoplazmik retikulumlerinde ve özellikle hücre membranlarında alkalen fosfataz depolanması artmaktadır. Zamanla hızla gelişen tümör dokusu etrafındaki normal dokuyu da ha rap etmekte ve membran enzimi olan alkalen fosfataz tümörün civarında ekstrasellüler ortamda ve serumda artmaktadır. Kanser hücresinin yüzeyi bir çok bakımlardan normal hücrelerden farklılık gösterir. Bir çok hücre tipindeki neoplastik transformasyonlar membran glikoproteinlerinin bileşimindeki değişikliklerle ilgilidir. Membran glikoproteinleri hücre yüzeyinin ana yapısal komponentleridir.Bu durumda hücre yüzeyindeki sialik asit seviyeleride değişmektedir. Karbonhidrat taşıyan moleküllerin, normal fonksiyonlarını kaybeden hücrelerden açığa çıkması, serum total ve lipide bağlı sialik asit seviyelerinin incelenmesi üzerine dikkatleri çekmektedir.Serüloplazmin, ferröz demir Anahtar Kelime: Akciğer neoplazmları = Lung neoplasms ; Alkalen fosfataz = Alkaline phosphatase ; Neoplazmlar = Neoplasms ; Seruloplazmin = Ceruloplasmin ; Siyalik asitler = Sialic acids
Kronik böbrek yetmezliğinde G-6-PD enzim aktivitesi ve glikozile HbA1c düzeyleri
KBY tanısı konmuş 30 hasta ve 20 sağlıklı kişide Glikozile HbA düzeyi ve G-6-PD enzim aktivitesiyle diğer gerekli biyokimyasal parametreleri ölçerek birbirleri arasındaki ilişkiyi araştırdık. Kontrollerle karşılaştırıldığında Glikozile HbA düzeyini yükselmiş bulduk. GHbA - Üre ; lc " - Glukoz ; " - Kreatinin arasında yaptığımız korelasyon anlamsız bulundu. Ayrıca Glukoz/GHbA.Üre/GHbA,,GHbAn /Kreatinin,G-6-PD/GHbA oranlarını test ettiğimizde G-6-PD/GHbA, dışındaki oranları istatistiksel olarak anlamlı bulduk. Diabette glisemik durumun belirteci olarak GHbA ölçümünün, üremik durumun belirteci olarak da Karbamile Hb ölçümünün uygun olacağı kanısına vardık. G-6-PD aktivitesini ise kontrollere kıyasla yüksek bulmamıza karşın normal sınırlar içinde saptadık. G-6-PD. - Hb ; " - Htc ; " - Kreatinin ; " - Üre ; " - GHbA arasında yaptığımız korelasyonda G-6-PD - Hb ile G-6-PD -Htc arasındaki ilişki önemliydi. Diğer parametreler arasındaki korelasyonlar anlamsız bulundu. Ayrıca G-6-PD/Hb ; G-6-PD/Htc oranları önemli bulduk. G-6-PD 'ın KBY 'nin tanı ve tedavisinde henüz rutin tetkikler arasında yerini alamayacağı ve bunun için daha fazla çalışmalara gerek olduğu kanısına vardık. Her iki parametrenin de ( G-6-PD ve GHbA ) üremide eritrosit ömrüne lc bağlı olarak değişmesi nedeniyle ilerideki araştırmalarda bu iki parametre birlikte daha çok olgu üzerinde çalışıldığında hastalığın tanı ve tedavisine katkıları olabilecek testler arasına girebilecekleri kanısındayız.
Adenozin Deaminaz'ın tüberkloz peritonit ve diğer nedenlerle oluşan asitin ayırıcı tanısındaki önemi
Bu çalışma Nisan 1993 - Mart 1994 tarihleri arasın da Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi tç Hastalıkları Kliniğinde ve Genel Cerrahi Kliniğinde yatmakta olan 15-80 yaş grubu arasında toplam 51 hastanın serum ve asit sıvıların da yapılmıştır. Bu hastaların 23'ü siroz, 4'ü tüberküloz peritonit, lö'u peritonitis karsinomatoza, 9'u konjestif kalp yetmezliği, 5'i kronik böbrek yetmezliği idi. Kontrol grubu ile karaciğer sirozlu (P<0.OOl) ve tüberküloz peritoniti i (P<0.05> olguların serum ADA de ğerleri arasında önemli bir fark bulundu. Tüberküloz peritonitte asit ADA aktivitesi diğer nedenlerle oluşan asit sıvısındakilerden daha yüksekti Anahtar Kelime: Abdomen = Abdomen ; Adenozin deaminaz = Adenosine deaminase ; Asitler = Acids ; Periton = Peritoneum ; Peritonit-tüberküloz = Peritonitis-tuberculous ; Ödem = Edema
Akut miyokard infarktüsünde lipid profili, fibrinojen ve doğal antikoagülanlar
7-ÖZET AMİ'de lipid profil değişiklikleri ve trombojenik faktörleri bir arada inceleyip, aralarında etkileşimlerin olup olmadığını ortaya koymak için çalışma planlandı. Çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Kliniğine AMI tanısıyla yatırılan kadın-erkek karışık 45 hasta alındı. Hastalarda lipoprotein (a),total kolesterol, HDL-C,LDL-C,total trigliserid, protein C.protein S.antitrombin III ve fibrinojen düzeyleri kanda uygun yöntemlerle araştırıldı.Sonuçlar 20 kişilik kontrol grubu ile karşılaştırıldı. Lipoprotein (a) düzeyleri hasta grubunda (27.9±4.8) kontrol grubuna göre (20.4+1.27) anlamlı olarak daha yüksek bulundu. (p<0. 001) Hasta grubunda total kolesterol, LDL-C, total trigliserid ve fibrinojen düzeyleri kontrol grubuna göre yine anlamlı düzeyde yüksek saptandı. Antitrombin III düzeyleri açısından her iki grup arasında anlamlı bir fark saptanmadı.Protein C, protein S ve HDL-C ise hasta grubunda, kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük saptandı. Sonuç olarak.AMİ'de lipoprotein (a) ve fibrinojen düzeyleri yüksek saptandı. Total kolesterol, LDL-C, ve total trigliserid düzeyleri de aynı hasta grubunda yüksek olmasına rağmen, lipoprotein (a) ve fibrinojen ile total kolesterol, LDL-C ve total trigliserid ile aralarında anlamlı bir korelasyon saptanmadı. Yine HDL- C düşüklüğü ile artmış lipoprotein (a) ve fibrinojen arasında da bir korelasyon gözlenmedi. Bu sonuçlara göre lipoprotein (a) ve fibrinojen AMİ'de diğer değişkenlerden bağımsız birer risk faktörleri oldukları kanaatına varıldı. Çalışmamızda antitrombin III düzeyinin AMİ'de prognostik bir öneminin olmadığı.ancak azalmış protein C ve protein S aktivitesinin AMİ'de anlamlı, bağımsız risk faktörleri olabilecekleri düşünüldü. Çalışmamızda ilginç olarak yaş ile HDL-C düzeyleri arasında pozitif bir korelasyon (0.444) dikkat çekti.(p<0.01) Bu, HDL-C düzeyindeki bir azalmanın genç yaşlarda, ileri yaşlara göre daha anlamlı bir predispozan faktör olabileceğini 43düşündürdü. Çalışmamızdan çıkardığımız diğer bir sonuç da hasta grubunda total kolesterol düzeyleriyle protein C düzeyleri arasında negatif bir korelasyon (-0.393) olduğudur.Düşük protein C düzeyleri, yüksek total kolesterol düzeyleriyle birlikte idi. ^ 44
Malign mezotelyoma tanısında plevra hiyaluronik asit konsantrastyonunun önemi
Ekim 1995- Şubat 1997 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları ve Kardioloji Kliğinde yatmakta olan, 17-92 yaş grubu arasındaki plevral effüzyonlu 19'u kadın, 36'sı erkek toplam 55 hastanın plevra sıvılarında hiyaluronik asit (HA) düzeyleri ölçüldü. Bu hastaların 21'i malign mezotelyoma 15'i akciğer kanseri, 14'ü tüberküloz plörezi, 5'i ise konjestif kalp yetmezliği idi. Malign mezotelyomada plevra sıvısı HA düzeyi, akciğer kanseri ve konjestif kalp yetmezliğine göre anlamlı yüksek bulundu (sırasıyla, 1676,33 j.!g/1, 454,263 j.!g/1, 9,435 j.!g/1, P 0,05) rağmen Tukey Procedure'ne göre plevral HA düzeyi malign mezotelyomada diğer effüzyonlara göre anlamlı olarak yüksekti (F=48,94, P
Balık yağının ratlarda hepatik lipid peroksidasyonuna etkisi ve bunda vitamin E'nin antioksidan rolü
Isolation, purification and characterization of catalase from Phanerochaete Chrysosporium
Catalase is one of the antioxidant enzymes that plays a major role in the protection of the cells and the tissues from the toxic effects of hydrogen peroxide.In this study, 129.10-fold catalase enzyme purification was obtained from white rot fungus Phanerochaete chrysosporium by 60 percentage ammonium sulphate precipitation, 60 percentage ethanol precipitation, DEAE-cellulose anion exchange and by applyingsephacryl-s-200 gel filtration chromatography as a final purification step. The molecular weight of purified catalase was found about 290 kDa with gel filtration chromatography. SDS-gel electrophoresis results indicated that Phanerochaete chrysosporium catalase consists of four apparently identical subunits, with a molecular weight of around 72 kDa. Optimum pH and the temperature values of the purified catalase was found as 7.5 and 30 celcius, respectively. It was found that purified catalase was more stable in the basic region and it lost its catalitic acitivity about 25 percentage at 60 celcius. The Km and Vmax values were found as 290.69 mM and 250000 U/mg respectively for the purified catalase. It was not observed that imazolyl and procymidon had inhibition effects on purified catalase. However, it was found that benomyl inhibited purified catalase as non-competitive inhibitor and Ki value was determined as 1.158 mM.
Koyun karaciğer alkali fosfatazının kısmen saflaştırılması, fizikokimyasal ve kinetik özelliklerinin araştırılması
Resveratrol'ün hipoksi-reoksijenasyon ile indüklenen ın vıtro endotel hücresi hasarına etkisinin ve nrf2'nin olası rolünün araştırılması
Giriş ve amaç: Merkezi sinir sisteminin iskemik hastalıklarında parankimde olduğu gibi endotel hücresinde de çok sayıda biyokimyasal ve fonksiyonel değişiklikler ortaya çıkar. Bu araştırmanın temel amacı, resveratrolün insan serebral mikrovasküler endotel (HCMVE) hücrelerini in vitro ortamda oksidatif hasara karşı koruyup korumadığını incelemek ve resveratrol endotel hücrelerini koruyorsa, bu etkinin Nrf2 (Nuclear transcription factor erythroid 2p45-related factor 2) yolu ile mi olduğunu araştırmaktır. Araştırmada denenen ve kullanılan iskemi reperfüzyonun in vitro modeli, oksijen glukoz deprivasyonu ve reoksijenasyon + ortama glukoz eklenmesi (OGD + RGE) uygulamasıdır.Gereç ve yöntem: HCMVE hücrelerine OGD (6 saat) + RGE (15, 60 dakika ve 24 saat) uygulaması yapıldı ve bu süreler sonunda reaktif oksijen türleri APF (3'- (p-aminofenil) floresin) ve HPF (3'- (p-hidroksifenil) floresin) floresan probları ile değerlendirildi. Resveratrolün reaktif oksijen türleri oluşumu üzerine etkilerini araştırmak üzere hücrelere farklı dozlarda resveratrol (0.1, 1, 10, 50 ve 100 ? M) ile 1 saat pre-inkubasyon uygulandı. Resveratrolün Nrf2 aktivasyonu üzerine olan etkisini değerlendirmek için hücreler 10 ? M resveratrol ile 1, 3, 6, 9 ve 24 saat sürelerle inkube edildi.Bulgular: HCMVE hücrelerinde 6 saat OGD uygulamasını izleyen RGE'nin 60. dakikasında APF ve HPF problarıyla ayrı ayrı ölçümlenen reaktif oksijen türlerinin anlamlı olarak arttığı gözlendi (sırasıyla p değerleri: 0.004 ve 0.016). Resverarolün kullanılan tüm dozlarının 6 saat OGD uygulamasını izleyen RGE'nin 60. dakikasında reaktif oksijen türleri üretimini anlamlı olarak azalttığı saptandı (p: 0.004). Ayrıca, resveratrolün HCMVE hücrelerinde birinci saatte sitoplazmada Nrf2 ekspresyonunu artırdığı, 3. saatten itibaren bandın azalarak 9. saatten itibaren kaybolduğu saptandı.Sonuçlar: Bu çalışmada OGD + RGE uygulanan HCMVE hücrelerinde resveratrolün, incelenen koşullarda, reaktif oksijen türleri oluşumunu azalttığı saptanmıştır. Ayrıca, resveratrolün HCMVE hücrelerinde Nrf2 protein ekspresyonunu da, incelenen koşullarda artırdığı, literatürde ilk kez gösterilmiştir.
Helicobacter pylorisi pozitif olan gastiritli vakalarda telomeraz aktivitesi
ÖZET Telomerler, ökaryotik kromozomların uçlarında yer alan ardışık tekrar dizileridir. Telomerik diziler türden türe değişiklik göstermekte ve insanda TTAGGG tekrar dizilerinden oluşmaktadır. Telomerler yapısal proteinlere spesifik olarak bağlanarak ökaryotik kromozomların stabilitesinin korunmasında önemli bir görev üstlenmektedir. Bu yapısal proteinler, lineer kromozomların uçlarım kapatarak nükleozomlarla yıkılmasını, kromozomların uç-uca gelerek yapışmasını ve yeni düzenlemelerini engellemektedir (1). Bu korunma ile birlikte her hücre siklusunda; uç kısımlara replikasyon probleminden dolayı tekrar dizileri azalmaktadır. Bu işlem normal somatik hücrelerin sınırlı proliferasyon kapasitesi ile ilişkili olup telomeraz aktivitesinin ya hiç olmaması yada giderek azalmasıyla ortaya çıkmaktadır. Ancak yapılan çalışmalarda germ hücrelerinde, kök hücrelerde ve tümör hücrelerindeki ölümsüzlüğün telomeraz enziminin reaktivasyonu ile ilişkili olduğu gösterilmiştir (2). Helicobacter pylori (Hp) gram (-) spiral flajelli bir basildir. Non-invaziv bir bakteri olup gastrik mukozada yaşamaktadır (3). Dünyadaki en yaygın enfeksiyondur. Gelişmekte olan bir çok ülkede toplumun %70'mden fazlası bu ajanla enfektedir. HP'nin kronik süreçte gastrik kanser dahil bir çok hastalığa yol açabildiği rapor edilmektedir. Fakat yapılmış çok sayıdaki çalışmaya rağmen anlaşılamamış çok sayıda detay vardır. Bunlardan biride Hp'ye bağlı tümorogenezisin hangi aşamalar geçilerek oluştuğudur (4). Belki de Hp'ye bağlı öncelikle bir nonspesifik gastritis oluşmakta, daha sonra bazı bireylerde gastrik atrofi ve intestinal metaplazi meydana gelmekte ve bu son lezyonlardan da kanser gelişmektedir. Bu tanımlanan süreç henüz hipotetik aşamadadır, işte bu belirsizlikten yola çıkılarak onkojenik olarak kabul edilen Hp'nin telomeraz aktivitesi üzerine herhangi bir etkisinin olup olmadığım araştırmak istedik. Bu amaçla, Hp ilişkili nonspesifik gastritiste, atrofide ve intestinal metaplazide telomeraz aktivitesini kantitatif olarak ölçüldü ve Sydney sınıflamasına göre kategorize edilen histopatolojik değişiklerin telomeraz aktivitesi ile ilişkisine bakıldı. Bu çalışma Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Polikliniğine başvurup üst GİS endoskopisi yapılan 172 hasta dahil edildi. Endoskopi sırasında mid-antrumda aynı bölgeden 2 adet ve incisura angularisten 1 adet olmak üzere toplam 3 biyopsi alındı. İncisura angularisten alman biyopsi ile üreaz testi yapılıp, Hp varlığı ortaya kondu. Antrumdan alınan 2 biyopsiden birinde, Sydney sistemine göre histopatolojik inceleme yapıldı. Antrumdan alman diğer biyopsi de, PBS (Phosphate buffer şalin) ile yıkandıktan sonra süratle sıvı azot içeren termosa alınıp donduruldu ve -80°C'lik deepfreeze'e çalışmanın yapılacağı güne kadar 46saklandı. Doku örneklerinden RNA izolasyonu yapıldıktan sonra elde edilen RNA'da telomeraz enzim (hTERT) düzeyi çalışılıdı. Endoskopi yapılıp biyopsi alınan 172 hastanın; 24'ü histopatolojik değerlendirilmesi sırasında Sydney sınıflaması yapılamadığı için, 29 tanesi ise PBGD ve hTERT düzeyi tespit edilemediği için çalışmaya dahil edilmedi. Geriye kalan 119 hasta çalışmanın temelini oluşturdu. 119 hastanın 75'i kadm, 44'ü erkekti. Yüzondokuz hastanın 51 tanesi Hp negatif (%42.85), 68 tanesi Hp pozitifti (%57.14) (p>0,05). intestinal metaplazi; 119 örneğin 6'sinde pozitif, 113'sinde negatif olarak değerlendirildi. Glandüler atrofi; 92'sinde negatif, 27'sinde olarak, nötrofil aktivasyonu; 57'sinde negatif, 62'sinde pozitif olarak, kronik inflamasyon; 17'sinde negatif, 102'sinde pozitif olarak izlenmiştir. Hp pozitif olan grupta, telomeraz aktivitesi varlığı bakımından kronik inflamasyonu, nötrofil aktivitesi, glandüler atrofisi, intestinal metaplazisi pozitif ile negatif olanlar arasında istatistiksel açıdan fark bulunamadı. Hp negatif olan grupta, telomeraz aktivitesi varlığı bakımından kronik inflamasyonu, nötrofil aktivitesi, glandüler atrofisi pozitif ile negatif olanlar arasında istatistiksel açıdan fark bulunamadı. Sonuç olarak çalışmamızda, gastritisli hastalarda nötrofil aktivitesi ve kronik inflamasyon varlığında Hp enfeksiyonu ile telomeraz aktivitesi arasında herhangi bir ilişkisi olmadığım saptadık. Gastrik karsinogenezisin erken basamakları olan intestinal metaplazili ve glandüler atrofili Hp pozitif örneklerde, ' Hp negatif olanlara göre daha yüksek hTERT aktivitesi saptanmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bulunamamıştır. Belki de telomeraz aktivitesi değerinin hesaplanmasında değişik yöntemlerin kullanılması, diğer çalışmalara göre farklılığı yaratmaktadır. Bizim bulgularımız sonucunda, onkojenik bir bakteri olan helicobacter pylori'nin neden olduğu, nonspesifik gastritis, intestinal metaplazi ve glandüler atrofi ile telomeraz aktivitesi arasında bir bağlantı bulunamamıştır. Belki de onkojenik özelliği olan Hp, intestinal metaplaziden sonraki basamaklarda telomeraz aktivitesini artırarak kansere yol açmaktadır. Anahtar Kelimeler: Gastirit, Sydney Sınıflandırması, Helicobacter pylori, Telomeraz 47
Kolorektal kanser tanısında fekal ve plazma tımp-1,cox-2,mmp-7 kombinasyonunun tümör belirteçi olarak değerlendirilmesi
Kolorektal kanser (KRK) dünyada en sık görülen kanserlerden biridir. 50 yaşından sonra görülme sıklığı giderek artar. Genelde asemptomatik seyretmesi nedeni ile erken tanı oldukça güçtür. Ekstrasellüler matriksin yıkımı invazyon ve metastazdaki en önemli adımdır. Matriks metalloproteinazlar (MMP) ve onların doku inhibitörleri (TIMP) arasındaki dengenin bozulması invazyonun oluşumunda önemlidir. Matrilizin (MMP-7) kolorektal poliplerin kansere dönüşümünde indükleyici rol oynar. Erken evre kolorektal kanserde artışı gösterilmiştir. TIMP-1'in MMP inhibisyonu dışında antiapopitotik etkisi gibi tümör oluşumunu arttırıcı etklileri olduğu gösterilmiştir. TIMP-1'i kolorektal kanserde arttığını, CEA `ya göre duyarlılığının daha yüksek olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. Fekal TIMP-1 ve CEA'nın KRK'de duyarlılıkları saptanmıştır. Siklooksijenaz-2 (COX-2) artışının kolorektal karsinogenez basamağında etkili olduğu gösterilmiştir. Birçok çalışmada kolorektal kanserde COX-2 artışı gösterilmiştir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda feçesde COX-2 ve MMP-7 mRNA ekspresyonları gösterilmiştir. CEA şu an için KRK'de kullanılan tek biyokimyasal belirteçtir. Duyarllığının ve özgüllüğünün düşük olması nedeni ile tanıda değil takipte kullanılır. Gaita gizli kan testi KRK için duyarlılığı düşük noninvaziv bir testtir. Tanı amaçlı kullanılan kolonoskopi hastalar için rahatsızlık verici, pahalı ve invaziv bir yöntemdir.Bu çalışmanın amacı fekal ve plazma MMP-7, COX-2, TIMP-1 ve CEA düzeylerinin kantite edilmesi, kontrol, polip ve kanser grubu arasındaki farkların ve bu belirteçlerin tanı değerinin ortaya konmasıdır. Polip ve kanser grubu için klinikopatolojik değişkenlerle MMP-7, COX-2, TIMP-1 ve CEA düzeyleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir.Çalışma grubuna 33 kontrol, 23 polip, 15 kanser hastasının plazma örnekleri ile aynı hastaladan elde edilebilen 16 kontrol, 8 polip, 8 kanser feçes örneği alındı. Fekal ekstraksiyon sonrası elde edilen süpernatanlar ve plazma örnekleri ELISA ile çalışıldı.Plazma TIMP-1,MMP-7,COX-2 düzeyleri açısından kontrol, polip ve kanser grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark görülmedi. Plazma CEA düzeyleri kanser grubunda kontrol grubuna göre anlamlı (p=0,008) ve polip grubuna göre anlamlı (p=0,012) yüksek bulundu. Plazma TIMP-1, MMP-7, COX-2, CEA düzeyleri ile klinikopatolojik değişkenler arasında anlamlı fark görülmedi. Fekal ve plazma TIMP-1, MMP-7, COX-2, CEA düzeyleri arasında korelasyon saptanmadı. Plazma CEA, COX-2, TIMP-1 ve MMP-7 için kanser ve kontrol grubu arasında ROC eğrisinde eğri altında kalan alan farkları sırasıyla, 0.728, 0.571, 0.480 ve 0.359 dur. Polip ve kanser grubu arasında plazma CEA, TIMP-1, MMP-7 ve COX-2ROC eğrisinde eğri altında kalan alan farkları sırasıyla 0.735, 0.614, 0.516 ve 0.396'dır. Fekal CEA düzeyleri kanser grubunda kontrol grubuna göre anlamlı (p=0,027) yüksek bulundu. Fekal TIMP-1,MMP-7,COX-2 düzeyleri açısından kontrol, polip ve kanser grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark görülmedi. Fekal CEA, MMP-7, TIMP-1 ve COX-2 için kanser ve kontrol grubu arasında ROC eğrisinde eğri altında kalan alan farkları sırasıyla, 0.769, 0.466, 0.463 ve 0.425dir. Fekal polip ve kanser grubu arasında CEA, COX-2, MMP-7 ve TIMP-1 ROC eğrisinde eğri altında kalan alan farkları sırasıyla 0.750, 0.625, 0.438 ve 0.196 dır.Sonuç olarak plazma CEA düzeyleri kolorektal kanserde kullanılan tek belirteç olduğunu kanıtlar niteliktedir. Plazma CEA, TIMP-1 ve MMP-7 polip ve kanser ayırımında tanı değerine sahiptir. Fekal CEA'nın yüksek olması kolorektal kanser için yeni bir belirteç olabilir. Fekal TIMP-1 ve COX-2 de polip ve kanseri ayırmada tanı değerine sahiptir. Plazma ve fekal belirteçlerin tanı değerini arttırmak amacıyla geniş çaplı klinik araştırmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler: Kolorektal kanser, fekal ve plazma TIMP-1, MMP-7, COX-2, CEA, ELISA
3-(Trimetoksisilil) propil dimetil oktadesil amonyum klorür (antimic) ürününün olası antibakteriyel etki mekanizmasının araştırılması
DNA, tüm biyolojik ve fizyolojik fonksiyonlarımızdan sorumlu olan en önemli genetik materyaldir. DNA'nın yeniden replike olabilmesi için topoizomeraz adı verilen bir grup enzime ihtiyaç vardır. Bu enzimler DNA iplikçiklerinin açılıp tekrar birleştirilmesiyle DNA topolojisini düzenleyen, DNA replikasyonu, transkripsiyonu, rekombinasyon ve onarımı gibi işlemlerin sürdürülmesini sağlayan önemli enzimlerdir. Topoizomerazların inhibisyonuyla, hücre döngüsünün ligasyon aşaması bloke olup, genomun bütünlüğü zarar görmekte ve hücrede apoptozise yol açan tek ve çift sarmallı kopmalar meydana gelmektedir. Bu nedenle topoizomeraz enzimleri, yeni antibakteriyel ajanların keşfi ve geliştirilmesi bakımından oldukça önemli hedeflerdir. Bu çalışmada, Antimic® adlı ürünün etken maddesi olan 3-(trimetoksisilil) propil dimetil oktadesil amonyum klorürün (TPOAC) olası antibakteriyel etki mekanizmasının aydınlatılabilmesi amacıyla bileşiğin DNA nükleaz aktivitesi, DNA giraz, topoizomeraz I ve IV inhibisyon etkisi incelenmiştir. DNA kesim ve topoizomeraz inhibisyon çalışmaları agaroz jel elektroforezi yöntemi kullanılarak gerçekleştirilmiştir. DNA nükleaz çalışmaları sonucunda bileşiğin konsantrasyona ve zamana bağlı olarak DNA kesim aktivitesi gösterdiği bulunmuştur. Bunun yanında bileşiğin konsantrasyona bağlı olarak topoizomeraz I, IV ve DNA giraz enzimleri üzerinde inhibitör etki gösterdiği belirlenmiştir. Ayrıca bileşiğin topikal kullanıma uygun beşeri ve/veya veteriner bir ilaç olarak geliştirilebilme potansiyelinin olduğu düşünülerek yapılan in vitro MTT sitotoksisite çalışmaları sonucunda bileşiğin konsantrasyona bağlı olarak hücre ölümü meydana getirdiği görülmüştür.
Farklı dejeneratif demans hastalarında oksidatif hasar: Alzheimer hastalığında oksidatif makromolekül hasarının ve onarımının incelenmesi
Giriş ve amaç: Alzheimer hastalığı yaşlılarda en sık görülen nörodejeneratif bozukluktur. Klinik olarak ilerleyici, geri dönüşümsüz hafıza kaybı ve bilişsel bozukluklarla karakterizedir. Serbest oksijen radikalleri aracılı oksidatif makromolekül hasarı, Alzheimer hastalığında temel nörodejeneratif mekanizmalarda rol almaktadır. Bu tez çalışmasında Alzheimer hastalarında ve sağlıklı gönüllü kişilerde, oksidatif hasarın makromoleküler (DNA, lipid, protein, karbohidrat) düzeyde incelenmesi ve DNA hasarının onarımında rol oynayan bazı enzimlerin araştırılması amaçlandı. Bunun yanısıra radikal hasar ve Alzheimer hastalığı üzerine etkilerini araştırmak amacıyla, matriks metalloproteinazlar(MMP2, MMP9) ve metalloproteinazların spesifik doku inhibitörleri (TIMP1, TIMP2) düzeylerinin de incelenmesi amaçlandı. Gereç ve yöntem: Çalışma, 44 Alzheimer hastası ve 45 sağlıklı gönüllü bireylerden alınan periferal kan örneklerinde gerçekleştirildi. DNA baz hasarı çalışmaları izotop dilüsyonlu GC-MS/MS tekniği ile gerçekleştirildi. DNA baz hasarı onarım enzimlerinden NEIL1 ve OGG1 glikozilaz enzimlerinin mRNA ekspresyon düzeyleri RT-PCR tekniği ile belirlendi. Protein oksidasyonu belirteci 3-Nitrotirozin düzeyi ve MMP2, MMP9, TIMP1, TIMP2 düzeyleri ELISA yöntemi ile ölçüldü. Lipid peroksidasyon ürünlerinden malondialdehit ve ileri glikasyon son ürünü olan N?-karboksimetillizin düzeyleri ise HPLC yöntemi ile incelendi. Bulgular: Alzheimer hastaları DNA örneklerinde incelenen DNA baz hasarı lezyonlarından, FapyAde /106 DNA baz hasarı kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,00). 8-OHGua/106 DNA bazı, FapyGua/106 DNA bazı, 5-OH-5-MeHyd/106 DNA bazı ve 5-OHCyt/106 DNA bazı düzeylerinde ise anlamlı farklılık gözlenmedi. ThyGly, 5-OH-MeUra, 5-OH-Ura, 5,6-diOH-Ura hasarları ise hasta ve kontrol örneklerinde saptanmadı. DNA onarım enzimlerinden NEIL1 ekspresyonu Alzheimer hastalarında kontrol grubuna göre 0,21 kat artmış olarak bulundu. OGG1 ekspresyonu ise hasta grubunda kontrol grubuna göre 0,02 kat azalmış olarak bulundu. Ancak her iki enzimdeki değişiklikler istatistiksel olarak anlamlı değildi. Alzheimer hastaları ile kontrol grubu arasında nitrotirozin ve N?-karboksimetillizin düzeyleri açısından anlamlı fark bulunmazken, Alzheimer hastalarına ait MDA düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,000). Alzheimer hastalarında MMP2, TIMP1 düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlılıkta düşük iken (sırasıyla p=0,000, 0,003) TIMP2 ve MMP9 düzeyleri açısından kontrol grubu ile arasında istatistiksel anlamlı bir farklılık bulunmadı. Sonuç: Bu çalışma Alzheimer hastalarında oksidatif makromolekül hasarı belirteçlerinin ve DNA onarım enzim ekspresyonlarının ilk kez bu kadar geniş bir biçimde araştırılmış olması açısından önem taşımaktadır. Oksidatif maromolekül hasarı, Alzheimer hastalığının patogenezinde önemli rol oynamaktadır. Bu sürece hangi moleküllerin ne derece dahil olduğunun bilinmesi hastalığın etiyolojisinde ve tedavisinde uygulanacak metodların seçiminde önem taşımaktadır. Aynı zamanda matriks metalloproteinazların ve inhibitörlerin Alzheimer hastalığının patogenezinden sorumlu Aß peptidlerin katabolizmasında rol aldıklarını destekleyici bulguların da elde edilmesinin literatüre katkı sağlayacağı düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Alzheimer hastalığı, oksidatif makromolekül hasarı, DNA onarımı, matriks metalloproteinazlar ve metalloproteinazların doku inhibitörleri
2-amino sübstitüe halokalkon n-glikozit türevi bileşiklerin lipaz inhibitör aktivitelerinin incelenmesi
2-Amino Sübstitüe Halokalkon N-Glikozit Türevi Bileşiklerin Lipaz İnhibitör Aktivitelerinin İncelenmesi 2-Amino Sübstitüe Halokalkon N-Glikozit Türevi Bileşikleri sentezlenerek lipaz inhibitör aktivitelerinin incelenmesi amaçlanmıştır. 2-Amino asetefenon ile benzaldehit, 4-/Flor/klor/brom, baz olarak NaOH ve çözücü olarak etanol ile su kullanılarak halokalkon 1-3 No'lu başlangıç bileşikleri sentezlenmiş, 1-3 No'lu başlangıç bileşiklerinin α-D-bromotetraasetoglukoz ve piridin içerisinde DMSO çözücüsü bulunan reaksiyon kabında geri soğutucu altında ısıtılarak ve reaksiyon ortamına azot gazı geçirilerek halokalkon asetil-N-Glikozit bileşikleri 4a/b, 5a/b, 6a/b elde edilmişir. Daha sonra 4a/b, 5a/b, 6a/b bileşikleri sodyum metoksit ile aseton çözücüsü bulunan reaksiyon kabında oda sıcaklığında azot gazı geçirilerek karıştırılarak halokalkon N-Glikozit bileşikleri 7-9 No'lu bileşikler sentezlenmiştir. Sentezlenen bileşiklerin lipaz inhibitör aktiviteleri incelenmiştir. Sentezlenen 12 bileşiğin yapısı 1H-NMR, 13C-NMR, FT-IR, HSQC ve LC-TOF-MS kullanılarak aydınlatılmıştır. Sentezlenen 1-3 No'lu kalkon bileşikleri bilinmekte olup veriler literatürdeki kalkon bileşiklerinin verileri ile uyumludur. 4a/b, 5a/b, 6a/b, 7-9 bileşikleri bu tez çalışması kapsamında ilk defa sentezlenmiştir. En yüksek lipaz inhibisyonu gözlenen 2 ve 5a bileşiklerin IC50 değerleri sırasıyla 17,7±0,9 μg/mL ve 22,6±1,2 μg/mL olarak tespit edilmiştir. Yapılan bu tez çalışması, yeni yerli ilaç gelişimi sağlanmasına yönelik preklinik çalışmalara öncülük edecektir. Bütün bu bilgiler eczacılık, kimya ve tıp bilimlerinde literatüre katkı sağlayacaktır.
In vitro hipoksi-reperfüzyon ile indüklenen insan koroner arter endotel hücre hasarına yeşil çay bileşenlerinden (epigallokateşin-3-galat ve polifenon 60)'ınve koenzim q10'un olası koruyucu etkisinin incelenmesi
Giriş: Bu tezde in vitro İnsan Koroner Arter Endotel Hücrelerinde (HCAEC) hipoksi /reoksijenizasyon ve veya iskemi/reperfüzyon hasarı oluşturularak yeşil çay (epigallokateşin-3-galat=EGCG, Polifenon 60) ve Koenzim Q10'un bu hasardan koruyucu etkisinin olup olmadığı araştırıldı. EGCG; yeşil çayın% 60 'ını oluşturan anti-oksidan özelliği en yüksek olduğu düşünülen bileşiğidir. Polifenon 60 ise yeşil çayın içinde bulunan EGCG, epikateşin galat, epikateşin, epigallokateşin gibi bileşenlerin bir karmasıdır. Yeşil çay ve koenzim Q10 antioksidan özellikleriyle bilinen maddelerdir. Yöntem: Deneyler ticari olarak 3. pasajda satın alınan HCAEC hücrelerinde yapıldı. Hipoksi oluşturmak için %95 N2, %5 CO2 içeren tüple havalandırıldı. Reoksijenizasyon için %5 CO2-%95 hava karışımı içeren 37oC CO2 inkübatörü kullanıldı. Oksidan dengeyi değerlendirmek için reaktif oksijen radikali (ROS), hücre canlılığını değerlendirmek için laktat dehidrojenaz (LDH) ölçümü yapıldı. Hücre kültür ortamı olarak % 5 serum içeren EGM-2, düşük serum içerikli optimem, ve beslenme faktörlerinden yoksun fosfat tamponlu tuz (PBS) kullanıldı. Bulgular: EGCG' ın antioksidan ve prooksidan, Polifenon 60'ın prooksidan, Koenzim Q10'un antioksidan özellikte olduğu saptandı (p<0.05). Fizyolojik dozda EGCG'ın ve Polifenon 60'ın hücre nekrozunu azalttığı bulundu (p<0.05). Yüksek doz (100µM) Koenzim Q10 'un hücre nekrozuna neden olduğu bulundu (p<0.05). Sonuç: In vitro hipoksi+iskemi modelinde; fizyolojik dozda EGCG (200 µM) ve Koenzim Q10'un (10 µM) hücreleri oksidan hasardan koruduğu, hipoksi modelinde gene fizyolojik dozda EGCG (200 µM) ve Polifenon 60'ın (10 µg/ml) hücre nekrozunu önlediği bulunmuştur. Kalp krizinin deneysel bir modeli olan çalışmamızda yeşil çay ve Koenzim Q10 tedavide olumlu bakış açısı oluşturmaktadır. Anahtar sözcükler: Hipoksi, iskemi, HCAEC, green tea, koenzim Q10
Behçet hastalığında apolipoprotein E polimorfizminin incelenmesi
7. ÖZET Behçet hastalığı başlıca göz, cilt ve nörolojik belirtilerde etkili olan multisistem bozukluğudur. Akut ataklar ve remisyon dönemleri ile karakterize kronik bir inflamasyon tablosu sergiler. Bu nedenle multisistemik bir tutulum ve organ patolojisi söz konusu olup, laboratuvar bulgularına serum üpid ve lipoprotein seviyesinde bir çok değişiklik eşlik etmektedir. Ailesel geçiş son yıllarda üzerinde durulan önemli bir faktördür. Apolipoprotein E lipoprotein metabolizmasında esansiyel öneme sahip, özellikle trigliseritten zengin lipoprotein kalıntılarının, düşük dansiteli lipoprotein (B, E ) reseptörü ve hepatik kalıntı (E) reseptörüne bağlanmasında ligant olarak fonksiyon gören bir glikoproteindir. Apo E geni polimorfiktir ve üç alelli tanımlanmıştır. Farklı üç izoformun 112. ve 158. amino asid dizisinde farklılık vardır. Farklı apo E izoformlan lipoprotein seviyeleri üzerinde bireyler arası varyasyon' da önem kazanmaktadır. Hipergliseridemili hastalarda apo E izoformlan belirlenmiş ve apo E3, apo E4 allelleri sıklıkla gözlenmiştir. Kardiyo vasküler hastalarda apo E polimorfizminin belirlenmesi ateroskleroza yatkınlığın ortaya konulmasında önemli bir genetik risk faktörü olarak değerlendirilmektedir. Nörodejenertif bir hastalık olan Alzheimer hastalığı ile 84 alleli arasında ilişki olduğu yapılan çalışmalarla ortaya konulmuştur. Bu çalışmada 30 Behçet hastası ve 51 sağlıklı gönüllüden kan örnekleri alınarak plazma lipid ve lipoprotein düzeyleri ve apo E genotipleri belirlendi. Behçet hastalarında total kolesterol, LDL-Kolesterol, apo B seviyeleri anlamlı şekilde yüksek bulundu. Trigliserid, HDL-Kolesterol, apo Al, apo E seviyeleri sağlıklı kişilere göre anlamlı değildi. Apo E allel sıklığı açısından her iki grupta anlamlı farklılık yoktur. Sağlıklı grupta £2:4.8, 83:78.4 ve 84:12.7 dir. Behçet hastalarında 82:10, 83:73.3 ve 84:16.7 dir. Apo E fenotiplerine göre lipid parametreleri her iki grupta da anlamlı farklılık göstermedi. Sonuç olarak Behçet hastalığında apo E allel sıklığının ve polimorfi2minin sağlıklı kontrol grubuna göre farklı olmadığı tespit edildi. Anahtar Kelimeler: Behçet hastalığı, apolipoprotein E polimorfizim, lipid, lipoprotein
Psöriasisli hastalarda düşük dansiteli lipoprotein (LDL)'in oksidasyona yatkınlığı ve bunun oksidan-antioksidan denge ile ilişkisi
Psoriasis, anormal lipid metabolizması, artmış oksidan stress ve kardiyovasküler olayların eşlik ettiği kronik ve tekrarlayıcı yaygın inflamatuvar bir deri hastalığıdır. Bu çalışmada, psoriasisde gecikme süresisni kullanarak LDL'nin oksidasyona yatkınlığını, m vivo LDL oksidasyonu göstergesi olan okside LDL'ye karşı otoantikorlann (oLAb) düzeylerini ve bunların oksidan-antioksidan denge ile ilişkisi ve aterosklerozla bağlantısının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. İn vitro bakır katalizli LDL oksidasyonu sırasında konjuge dien oluşumu spektrofotometrik takip edilerek LDL'nin oksidasyona yatkınlığını gösteren gecikme zamanı (t-lag) değerlendirildi. Çalışma grubu, 35 psoriasisli hasta (18 kadın ve 17 erkek) ve aynı cins ve yaşta 35 sağlıklı gönüllülerden (16 kadın ve 19 erkek) oluşturuldu. Plazma ve lipoprotein lipid parametrelerinin, antioxidan enzimlerin, akut faz proteinlerinin ve oLAb'ın seviyeleri, bakır katalizli LDL oksidasyonu kinetiği, ve eritrositlerde de antioksidan enzim aktiviteleri ve lipid peroksit seviyeleri belirlendi. Aterojenik lipidler (TK, TG ve LDL-K), lipid peroksidasyonu göstergeleri [(LDL- TBARS, oLDL-TBARS, eritrosit TBARS, plazma lipid hidroperokside(LHP), serum oLAb and maksimum dien konsantrasyonu (MDK)] ve akut faz reaktanlan (CRP, ESH, PMN-lökosit, seruloplazmin and fîbrinojen) seviyeleri psoriasisli hastalarda sağlıklı kontrol grubundan anlamlı düzeyde yüksek iken, eritrositlerde antioksidan enzimler [katalaz (Kat), süperoksit dismutaz (SOD), ve glutatyon peroksidaz (GSH-Px)] ve plazma SOD aktiviteleri, t-lag ve HDL-K anlamlı düzeyde düşük idi. İzole LDL ve HDL'de TG seviyeleri anlamlı yüksekti. Korelasyonlan genel anlamda ifade etmek gerekirse, oLAb, MDK, ve oLDL- TB ARS, hem birbirleri ile ve hem de aterojenik lipid parametreleri ve lipid peroksidasyonu ürünler ile pozitif, antioksidan enzimlerle (özellikle de plazma SOD) negatif korelasyonlar gösterdi. Diğer taraftan t-lag ile VLDL- ve LDL-TG seviyeleri arasında negatif korelasyonlar görüldü. Serum LDL kolesterolü izole LDL kolesterol ve serum HDL kolesterol ise izole HDL kolesterol seviyeleri ile nalamlı pozitif korelasyonlar gösterdi. İnflamatuar olayların etkisiyle oksidan stresin artması, antioksidan kapasitenin azalması ve lipid ve lipoproteinlerin yapısındaki değişikliklerine cevaben otoantikorlann oluşumu neticesinde psoriasisli hastaların da ateroskleroz riski taşıdıktan sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: Psoriasis, LDL oksidasyonu, antioksidanlar, ateroskleroz.
Sıcan yağ hücrelerinde leptin hormonu ile karbonik anhidraz III izoenzimi arasındaki etkileşimin invitro incelenmesi
Leptin yağ dokusunda sentezlenen endokrin, parakrin ve otokrin etkileri olan peptid yapısında bir hormondur. Antilipogenik bir hormon olan leptin, hücrelerdeki bazı enzimlerin ekspresyonunu düzenleyerek, hücre içi lipid konsantrasyonunu azaltmaktadır. Karbonik anhidraz III rat yağ dokusunda en bol bulunun hücre içi proteindir. Bu dokudaki fonksiyonu tam olarak belirlenememiştir. Obezite ile birlikte rat yağ dokusunda CA III miktarının azaldığı belirlenmiş ve bu azalışın insulinden kaynaklanabileceği ifade edilmiştir. Rat pankreas hücre kültürlerinde yapılan bir çalışmada in vitro olarak CA V'in insulin salgılanmasında rol oynadığı gösterilmiştir. Bu çalışmada; rat yağ hücre kültürlerinde ve doku eksplantlannda leptinin CA ili ekspresyonuna ve CA inhibitörü dorzolamidin leptin salgılanmasına olan etkisinin incelenmesi amaçlandı. Ratlardaki yağ dokusundan leptin salgılanmasına insulin ve deksametazonun etkisi daha önceden çalışıldığı için, bu hormonları da hem yöntemlerimizi doğrulama, hem de, enerji metabolizmasıyla yakı ilişkilerinden dolayı araştırmamıza dahil ettik. Doku eksplantlannda, deksametazon ve insulinin leptin salgılanmasını ve CA aktivitesini artırdığı, CA inhibisyonun ise leptin salgılanmasını azalttığı tespit edildi. Hücre kültürlerinde ise, leptinin CA ekspresyonunu azalttığı, insulinin arttırdığı deksametazonun ise ekpresyona önemli bir etkisi olmadığı görüldü. Sonuç olarak rat yağ dokusunda CA IH'ün leptin salgılamasında rol aldığı ve obezite ile birlikte bu dokuda gözlenen CA III azalmasının leptinden kaynaklandığı kanaatine varıldı.
Otoimmün tiroid hastalıklarında arı sütü (royal jelly)'nün otoimmünite üzerindeki etkinliğinin araştırılması
7- Ö Z E T OTOİMMÜN TİROİD HASTALIKLARINDA ARI SÜTÜ (ROYAL JELLY)'NÜN OTOİMMÜNİTE ÜZERİNDEKİ ETKİNLİĞİNİN ARAŞTIRILMASI Otoimmün tiroid hastalıkları içinde hipertiroidinin en sık görülen nedeni Basedow- Graves hastalığıdır. Graves hastalığı etyolojisi tam olarak bilinmeyen organ spesifik otoimmün bir hastalıktır. Hastalığın patogenezinde en önemli rolü TSHR Ab oynar. Bu antikorun TSH reseptörlerini aşın şümule etmesiyle hipertiroidi ve guatr meydana gelir. Graves hastalığının patogenezinde sitokinlerin rolü son yıllarda yoğun olarak araştırılmıştır. An sütü, genç, işçi bal anlarının (Apis mellifera) hipofarengeal ve mandibülar bezlerinde yapılan ve salgılanan, lapa-jel kıvamında homojen bir maddedir. Arı sütünün antitümör, antibakteryel, antiallerjik, antiinflamatuar, immünomodülatör, antihiperkolesterolemik, insülin benzeri ve yorgunluğa karşı farmakolojik özellikleri olduğu bildirilmiştir. Biz bu çalışmamızda Graves hastalığında an sütünün otoimmünite üzerindeki etkisini periferik kan lenfosit hücre kültür ortamında değerlendirmeyi ve tedavi dozunu belirlemeyi amaçladık. Çalışmanın ilk aşamasında arı sütünün immünite üzerindeki etkisinin (stimülasyon, inhibisyon ya da immünmodülasyon) ölçülmesinde etkin konsantrasyonu bulmak için 4 normal sağlıklı bireyde periferik kandan lenfosit hücre izolasyonu yapıldı. An sütünün 0- 500 mg/nıl aralıkta dilüsyonları hazırlandı. Her bir sağlıklı bireyin lenfositlerini içeren izolasyon örneğine değişik konsantrasyonlardaki an sütü örnekleri ilave edildi. 72 saatlik inkübasyon sonrasında MTT testi yapıldı. Çalışmanın ikinci aşamasında K.T.Ü.Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dali, Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıklan Bilim Dalı Polikliniğine başvuran, klinik ve laboratuar bulgularıyla yeni tanı konmuş ve hiçtedavi almamış Graves'li 6 hasta çalışmaya dahil edildi. Bu hastalarda periferik kan lenfosit izolasyonunu takiben O, 25 ve 400 mg/ml'lik konsantrasyonlardaki an sütü örnekleri hastalardan elde edilen lenfositlerle 72 saat süreyle inkübe edildi. Inkübasyon sonrası lenfosit hücre kültüründe MTT testi, hücre kültür supernatanlannda ise Thl sitokinlerinden IFN-y, TNF-ct ve İL-12, Th2 sitokinlerinden IL-4 ve İL-10 düzeyleri EASIA yöntemiyle, TSHR Ab düzeyleri ise radyoreseptör yöntemiyle tayin edildi. An sütünün Graves'li hastaların periferik kan lenfosit hücre kültürlerinde 72 saatlik inkübasyonu sonrasında hücresel toksisiteye neden olmayacak etkin konsantrasyonları MTT testi ile belirlendi ve lenfositleri en fazla etkileyen, proliferasyon yeteneğini en fazla artıran konsantrasyonun 400 mg/ml olduğu bulundu. Arı sütü konsantrasyonu artarken lenfositlerden üretilen ve salgılanan sitokinlerden IFN-y artış gösterirken; TNF-a, İL-12, IL-4 ve İL-10 azaldı. Sitokinlerden an sütü konsantrasyonuna göre anlamlı farklılıklar IFN-y ve TNF-a'da bulundu. IL-4 konsantrasyonlan da anlamlılık sınırında kaldı. Graves hastalığının patogenezinde, aktivasyon ve remisyon dönemlerinde önemli bir gösterge olan Thl/Th2 sitokin oranları içerisinde IFN-y/IL-4 ve IFN-y/IL-10 oranlan da an sütü konsantrasyonlarına göre anlamlı farklılıklar gösterdi. An sütü Graves'li hastalarda Thl/Th2 sitokin oranını Thl sitokin yönüne kaydırdı. Dolayısıyla an sütü kullanımı Graves tedavisinde ve remisyon sağlanmasında ATİ'lara benzer şekilde etkili olabilir. Arı sütü ile muamele edilen lenfositlerden TSHR Ab düzeyleri an sütü konsantrasyonu arttıkça belirgin anlamlı azalmalar gösterdi. Bu sonuç arı sütünün TSHR Ab düzeylerini düşürmede bir ATİ gibi etki edebileceğini göstermektedir. Gerek sitokin ve gerekse TSHR Ab düzeylerini etkileyen ve farklılık meydana getiren an sütü konsantrasyonu 400 mg/ml olarak bulundu. Sonuç olarak, arı sütünün Graves hastalığında immünmodülatör etkili olabileceği sonucuna varıldı.
Serum paraoksonaz (pon) aktivitesi ve bununponi polimorfizmi ve serum HDL düzeyi ile ilişkisi
7. ÖZET Koroner arter hastalığı tüm dünyada oldukça yaygın bir hastalık olup yüksek oranda mortalite ve morbidite etkisine sahiptir. Ateroskleroz kardiyovasküler hastalıkların başlıca sebebidir. Yüksek dansiteli lipoprotein (HDL), antiaterosklerotik bir lipoprotein olup koroner arter hastalığı insidansı ile güçlü biçimde ters bir ilişki içindedir. Paraoksonaz (EC:3. 1.8.1. arildialkilfosfataz) HDL'nin yapısında bulunan bir enzim olup LDL oksidasyonunu engellediği belirtilmektedir. Paraoksonaz geni (PONİ), 192. pozisyona 3 farklı (QQ, QR, RR) genetik polimorfizm göstermektedir. Çeşitli çalışmalarda PONİ Q192R polimorfizmi ile KAH arasında ilişki olduğuna dair sonuçlar elde edilmiştir. Çalışmamızda paraoksonaz gen polimorfizmi ile PONİ aktivitesi, serum lipid parametreleri ve bunların KAH ile ilişkisinin tespiti amaçlandı. Sağlıklı çalışma grubu (152 erkek, 102 kadın), kontrol grubu (90 erkek, 24 kadın) ve KAH grubu (76 erkek, 25 kadın) olmak üzere üç çalışma grubu oluşturuldu. Bu gruplarda PON aktivitesi, lipid ve lipoprotein parametreleri (TK, TG, HDL-K, LDL,K, Apo Al, Apo B, Lp(a), Apo AI/ApoB) okside LDL antikoru (oLAb) ve PON aktivite/HDL-K tayinleri yapıldı. PONİ Q192R gen polimorfizmi çalışmasında genotiplerin dağılımı ve allel frekansı tespit edildi. Çalışmamızda PON aktivitesi ve PONİ Q192R polimorfizmi ile KAH arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı. Bununla beraber literatürlerle uyumlu olarak QQ genotipinin düşük, QR genotipinin yüksek ve RR genotipinin en yüksek aktiviteye sahip olduğu görüldü. Q ve R allel frekansları (sırası ile 0.76, 0.24) Türk toplumunda daha önceden yapılan çalışmalarla paraleldi. Elde edilen veriler doğrultusunda PONİ aktivitesi, Plazma HDL-K ve LDL oksidasyonu arasında doğrudan etki olmadığı, bunların dışında başka faktörlerin de rolü olabileceği kanaatine varıldı.
Otoimmün hastalıklarda karbonik anhidraz II otoantikorlarının belirlenmesi
7. ÖZETOrganizmanın kendi doku antijenlerine karşı immün cevap oluşturmasına bağlıolarak gelişen otoimmun hastalıklarda vücudun kendi proteinlerine karşı otoantikoroluşturduğu bilinmektedir. lk kez 1991 yılında, Inagaki ve arkadaşları tarafındansistemik lupus erithematos ve Sjögren sendrom'lu hastaların serumlarında CA-IIotoantikorlarının varlığı gösterilmiştir. Bu tarihten sonra çeşitli otoimmünhastalıklarda CA II otoantikorları Western blot ve ELISA yöntemleri ile belirlenmiştir.Bu çalışmada, bazı otoimmün hastalıklardaki CA II otoantikorlarının analizindekullanılacak bir ELISA yönteminin kurulması amaçlanmıştır. Bu maksatla Westernblotting yöntemi ile CA II otoantikorının varlığı belirlenen endometriyozisli hastaserumu kullanılarak performans değerlendirilmesi yapılmış, 8 endometriyozisli ve 20romatoit artritli hasta serumlarında, kurduğumuz bu ELISA yöntemiyle, CA IIotoantikorlarının seviyeleri ölçülmüştür. 8 endometriyozis hastasının 3'ünde(%37,5) ve20 romatoit artritli hasta serumlarının 10'unda (%50) CA II otoantikorları pozitifbulunmuşturSonuç olarak kullanılan ELISA yöntemiyle otoimmün hastalıklardaki CA IIotoantikorlarının belirlenebileceği görülmüştür.Anahtar Kelimeler: Anti-CA II antikor, ELISA, romatoit artrit, endometriyozis
Metabolik sendromda oksidatif durumun labaratuvar incelenmesi
Kolon kanser hücrelerinde RhoC yolakları ile ekstrasellüler proteoliz arasıdaki olası ilişkinin invazyon ve metastaz açısından belirlenmesi
Giriş: Kolorektal kanser kaynaklı ölümlerin çoğu, primer tümörden çok metastatik hastalık sonucu gerçekleşmektedir; bu nedenle akciğer, prostat ve meme kanserinden sonra en sık ölümle sonuçlanan kanser türüdür. Ekstrasellüler alanda yer alan ve primer olarak ekstrasellüler matriksin yıkımından sorumlu olan matriks metalloproteinazların (MMP'ler) kolorektal karsinogenezi ve metastazını desteklediği bilinmektedir. Bununla birlikte küçük GTPaz'lar ailesinden olan RhoC, hücre içi sitoiskelet elemanlarının regülasyonunu sağlayarak hücre migrasyonunda rol almakta ve kanser metastazı ile yüksek korelasyon göstermektedir. Amaç: Bu çalışmanın amacı; primer ve metastatik kolon kanser hücrelerinde sitoiskelet elemanların regülasyonunda rol alan RhoC'nin ekstrasellüler proteolizden sorumlu olan MMP'ler arasındaki olası ilişkinin invazyon ve metastaz açısından araştırılmasıdır. Materyal ve Yöntem: İlk olarak, primer (HT-29, HCT116, SW480) ve metastatik (SW620 ve LoVo) kolon kanser hücrelerinde RhoC gen ekspresyonu siRNA tekniği ile susturuldu. Bu susturum sonucunda ROCK-I, mDia, MMP-2, MMP-7, MMP-9, MMP-14, TIMP-1 ve TIMP-2 mRNA ekspresyon düzeyleri Real Time PCR; MMP-2, MMP-7, MMP-9, MMP-14 ve TIMP-2 protein ekspresyon düzeyleri Western Blot tekniği ile incelendi. Bunun yanı sıra MMP-2 ve MMP-9 salınım ve aktivite düzeyleri Jelatin Zimografi tekniği ile belirlendi. RhoC susturumu sonrası kolon kanser hücrelerinin migrasyon ve invazyon yetenekleri Hücre Migrasyonu ve Matrijel İnvazyon teknikleri ile değerlendirildi. Bulgular: RhoC'nin baskılanması sonucunda HT-29 hücrelerinde MMP-9 mRNA ekspresyon düzeylerinin azaldığı, TIMP-2 mRNA ve protein ekspresyon düzeylerinin ise anlamlı olarak arttırdığı belirlendi. HCT116 hücrelerinde ise MMP-9 mRNA ekspresyonunun anlamlı olarak azaldığı, TIMP-1 mRNA ekspresyon düzeylerinin ise arttığı belirlendi. Ayrıca RhoC inhibisyonu ile HT-29 hücrelerinde proMMP-2, proMMP-9 ve aktif MMP-9, SW480 hücrelerinde ise proMMP-2 aktivitelerinin azaldığı görüldü. Ek olarak, RhoC susturulan HT-29, SW480, SW620 ve LoVo hücre hatlarında hücre migrasyonunun ve HT-29, HCT116, SW480 SW620 ve LoVo hücre hatlarında hücre invazyonunun baskılandığı belirlendi. Tartışma: Sonuç olarak elde ettiğimiz verilerin ileride kolorektal kanser metastazının önlenmesi amacıyla; hem MMP aktivitesinin hem de RhoC sinyal yolaklarının baskılanmasını hedef alan, antimetastatik özellikte yeni terapötik ajanların geliştirilmesine katkı sağlayacağını öngörmekteyiz.
Spontan hipertansif ve normotansif rat aortası vasküler düz kas hücrelerinden yapılan primer hücre kültüründe Ang II uyarımının NAD(P)H Oksidaz enzim kompleksi üzerinden süperoksit anyonu üretimine etkisi ve bu metabolik yolda Src'nin rolü
Süperoksit anyonunun hipertansiyonun gelişiminde önemli bir rol oynadığı bilinmektedir. Anjiyotensin II (Ang II), hipertansiyon, aterosikleroz ve diyabette görülen vasküler hasarın karakteristik özellikleri olan değişen vasküler tonüs, endoteliyal disfonksiyonu, yapısal yeniden yapılanma ve vasküler inflamasyonun oluşmasına katılır. Ang II uyarımı, G protein bağımlı membran reseptörleri olan Ang II reseptörü 1 (AT1R) ve Ang II reseptörü 2 (AT2R) üzerinden gerçekleşir. Ang II reseptörü 1 (AT1R)'in fizyolojik rolü AT2R'ne göre daha önemlidir. Vasküler hücrelerde en iyi tanımlanan sistem, hipertansiyonun düzenleyicisi gibi düşünülen, Ang II-uyarımlı NAD(P)H oksidaz ilişkili süperoksit anyonu oluşumudurBu çalışmamızda, vasküler düz kas hücreleri (VDKH) spontan hipertansif (SHR) ve normotansif wistar kyoto (WKY) ratların torasik aortalarından elde edilmiştir. Vasküler düz kas hücreleri, AT1R-ilişkili NAD(P)H oksidaz aktivasyonu üzerinden Src fosforilasyonu ve süperoksit anyonu oluşumunun belirlenmesi için Ang II ile uyarıldı ve/veya Losartan (AT1 reseptör blokörü), difenil iodonium (DPI; NAD(P)H oksidaz inhibitörü), PP1 (Src inhibitörü) ve GF109203X (PKC inhibitörü) ile inkübe edildi. Src fosforilasyunu western blot metoduyla, süperoksit anyonu oluşumu sitokrom C redüksiyon yöntemi ile ölçüldü.Src fosforilasyonu, Ang II uyarımı sonrasında hem SHR hem de WKY gruplarında kontrole göre artış gösterdi. Diğer taraftan, DPI dışındaki bütün inhibitör uygulamaları Src fosforilasyonunu her iki grupta da azalttı. Ang II-uyarımlı hücrelerde, her iki grupta da, süperoksit anyonu oluşumunda artış olduğu belirlendi. Ancak süperoksit anyonu oluşumunun SHR grubunda, WKY grubuna göre anlamlı derecede yüksek olduğu gözlemlendi. Ang II uyarımına rağmen, tüm inhibitor uygulamalarında her iki grupta da oluşan süperoksit anyonu miktarlarında azalma tespit edildiSonuçlarımıza göre, Src ve PKC fosforilasyonunun NAD(P)H oksidaz aktivasyonundan önce meydana geldiğini söyleyebiliriz. Ang II uyarımlı NAD(P)H oksidaz aktivasyonunun Src üzerinden gerçekleştiği çalışmamızda gösterilmiştir ve bu mekanizma antihipertansif ilaçların geliştirilmesinde önemli olabilir.
Vasküler düz kas hücrelerinde ras transfeksiyonu sonrasında anjiyotensin II uyarımında interferon-gama ile oluşturulan apoptoziste akt'nin rolü
Angiotensin II'nin (Ang II) hem apoptotik hem de anti-apoptotik sinyal mekanizmaları üzerinde etkili olduğu yapılan çalışmalar ile gösterilmiştir. Vasküler düz kas hücrelerinde (VDKH) anti-apoptotik etkilerini Akt/protein kinaz B (PKB) üzerinden gösterdiği de bilinmektedir. Bununla birlikte, aktive olmuş fosforile Akt'nin hücre içinde aktivasyonunu sağladığı birçok alt sinyalizasyon yolları arasında IKK (NF-KapaB ? hücre yaşamsallığı), p70S6K (protein sentezi) gibi yolların yanı sıra, mitokondriyal proteinlerden Bad, Bcl?2 gibi aktivatörler üzerinden apoptozisi tetiklediği de gösterilmiştir.Literatürdeki çalışmalarda gözlemlediğimiz bu ikilem ve çelişki; Akt'nin hem hücre yaşamsallığında hem de apoptoziste rolünün olması, bu molekülün onkojenik şartlarda da hücreyi apoptozise götüren bir hedef molekül olabileceğini göstermektedir. Çalışmamızda, VDKH'lerinde, Ang II uyarımına bağlı olarak Akt fosforilasyonuna hangi ulaklar üzerinden erişildiği ve özellikle apoptozis için bir kavşak proteini olduğunu gösterebilmek amacıyla, primer VDKH kültüründe Akt fosforilasyon düzeylerini, aynı hücre kültüründe interferon-gama uyarımlı apoptotik şartlarda da gözlenmiştir. Bununla birlikte, Ras miktarının fazla olduğu VDKH'lerinde interferon-gama ile apoptotik sinyalizasyon yollarının aktive olduğu durumlarda Akt fosforilasyon düzeyleri kıyaslanmıştır. Ras'ın fazlasıyla yoğun olduğu ve normal hücrelerde olası Akt fosforilasyonunun etkilediği aşağı efektör molekülleri ile etkileşimini gözlemleyebilmek amacıyla Bad ve Bcl?XL immünpresipitasyonları ve kaspas III ölçümleri ile apoptotik sinyallerin ne derecede etkilendiği gösterilmiştir.Sonuç olarak özellikle apoptozis sinyal yolağı üzerinde Akt/PKB önemli bir kavşak molekül olarak gözlemlenmiştir. Bununla birlikte Ras miktarının arttığı VDKH'lerinde azalmış Akt/PKB fosforilasyonu ve Bad/Bcl-XL kompleks oluşum düzeyleri, bize Ras miktarının arttığı şartlarda Akt/PKB anti-apoptotik sinyal yolu üzerinde, özellikle Bad/Bcl-XL kompleks oluşumunun miktarının azalması, indüklediğimiz apoptotik ortama katkı yapması beklenirken, apoptotik sinyallerin artışı gözlenmemiştir.
Likopenin anjiyogenez oluşumuna etkilerinin incelenmesi
Anjiyogenez, var olan damarlardan yeni kan damarlarının oluşum prosesidir. Bu süreç bazı fizyolojik ve patolojik durumlarda önemli bir rol oynar. Solid tümörler, büyüme ve metastaz için anjiyogeneze bağımlıdır. Yeni kan damar ağları tümör dokularına penetre olduktan sonra, hücrelere besin ve oksijen sağlarken atık ürünleri uzaklaştırır. Neoanjiyogenik sürecin inhibisyonu ile tümör büyümesinin bloke olabilme potansiyeli, solid tümör tedavisinde ilgi çekici bir yaklaşım sunmaktadır.Karotenoidlerden biri olan likopen, bitkiler ve fotosentetik mikroorganizmalar tarafından sentezlenir. Çok güçlü bir antioksidan olan likopen serbest radikallere karşı oldukça reaktiftir. Likopenin serum veya doku düzeyleri ile çeşitli kanser türlerinin insidansı arasında zıt bir ilişki olduğu bilinmektedir.Likopenin kanser hücrelerinin çoğalmasını baskıladığı çeşitli çalışmalarda gösterilmesine rağmen, endotelyal hücreler üzerine ve kanser tedavisinde önemli olan anjiyogenez oluşum sürecine likopenin etkilerini gösteren bir çalışmaya literatürde rastlanamamıştır. Ayrıca, bir kaç çalışmada likopenin metastaz üzerine de etkili olduğu gösterilmesine karşın, metastaz oluşumuna zemin hazırlayan endotelyal hücrelerin damar oluşturma prosesi ile likopen arasındaki ilişkiyi inceleyen bir çalışma olmadığı görülmüştür. Bu nedenle, bu çalışmada likopenin kanser gelişiminde çok önemli bir rolü olan endotelyal hücrelerin anjiyogenez oluşturması üzerine etkilerinin araştırılması ve likopenin olası anti-anjiyogenik etkilerinin, etkisi bilinen apigenin ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla, likopen veya apigenin ile muamele edilmiş olan HUVEC endotelyal hücrelerde kapiller benzeri tübüler ağ oluşturma deneyi ile in vitro anjiyogenez, metil tetrazolyum boyası yardımıyla canlı hücre yüzdeleri, Boyden Chamber sistemi ile hücre migrasyon düzeyleri ve yara iyileşmesi deneyi kullanılarak yönsel hücre migrasyonu ölçülmüştür.Çalışmamızda, likopen ve apigeninin endotelyal hücrelerde doza bağlı olarak hücre proliferasyonunu ve deneyde kullanılan en etkin dozda hücre migrasyonunu kontrole göre baskıladığı görülmüştür. Likopen ve apigeninin doza bağlı olarak kapiller benzeri tüp uzunluklarını azalttığı ve tüp oluşumunu inhibe ettiği bulunmuştur.Bu çalışmada, kemoprevensiyon ajan olarak düşünülen likopenin endotelyal hücreler ve anjiyogenez üzerine de etkili olduğu gösterilmiştir. Bu yüzden, bu çalışma, likopen ve endotelyal hücreler ile ilişkili ileriki anjiyogenez deneylerine öncü bir çalışma olarak ışık tutabilecektir.Anahtar Kelimeler: Anjiyogenez, HUVEC, likopen, apigenin, hücre migrasyonu, tüp oluşumu, hücre proliferasyonu.
Testis kanseri hücre dizilerinde bleomisinin traıl reseptörleri üzerine etkisi
Testis kanseri genç erkekler arasında en sık rastlanan kanserdir. Çoğu hasta tedavi edilebilmesine rağmen, hastalık oldukça kötü bir prognoz göstermektedir. Bleomisin testis, özafagus, serviks, baş ve boyun kanserleri, hodgkin's ve non-hodgkin's lenfomalarda kullanılan antitümör bir antibiyotiktir. Apo-2 ligand olarak da bilinen tumor necrosis factor-related apoptosis-inducing ligand (TRAIL) kanser hücrelerinde apoptozisi indükleyebilen proapoptotik bir sitokindir. Yapılan çalışmalarda doksorubisin, 5-fluorouracil, etoposid, irinotekan (CPT-11), sisplatin and kamptotesin gibi kemoterapötiklerin TRAIL ile kombinasyonunun çeşitli tümör hücrelerinde TRAIL aracılı apoptozisi arttırdığı gösterilmiştir. Kemoterapötikler tarafından tümör hücrelerinin TRAIL'e hassaslaştırılmasının moleküler temeli TRAIL-R1/DR4 ve TRAIL-R2/DR5'in artması, antiapoptotik moleküller olan Bcl-2, Bcl-xL ve c-FLIP'in azalması ya da proapoptotik moleküller olan kaspazlar ve FADD'ın artması gibi nedenlere dayandırılmaktadır. Bu çalışmada testis kanser hücre dizilerinde bleomisin ve TRAIL kombinasyonunun apoptozis üzerine etkisi ve bleomisin'in TRAIL reseptörleri üzerine etkisi incelendi. TRAIL ve bleomisin kombinasyonunun apoptozis üzerine etkisini değerlendirmek için kaspaz-3 ölçümü yapıldı. Bleomisin'in TRAIL reseptörleri üzerine etkisi akış sitometri kullanılarak belirlendi.
Darbepoetin tedavisinin Apolipoprotein E yetmezlikli (Apoe knock-out) farelerde ateroskleroz gelişimindeki rolü ve aterosklerozda protein değişikliklerinin incelenmesi
Ateroskleroz ve aterosklerozla ilişkili komplikasyonlar tüm dünyada ölümlerin en önemli sebebi olarak bilinmektedir. İnflamasyon, artmış oksidatif stres ile ilişkili vasküler hasar, endoteliyal disfonksiyonu ilerletirken aterosklerotik lezyonlara neden olur. Uzun etkili bir eritropoietin türevi olan darbepoetin, endoteliyal hasar ve ateroskleroz için potansiyel terepatik bir ajan olabilir.Bu çalışmada genetik olarak manuple edilmiş ApoE-/- fareler ateroskleroz modeli olarak kullanıldı. ApoE-/- farelerde ateroskleroz ve plak oluşumu histolojik olarak görüntülendi. Aterosklerozun erken ve ilerlemiş döneminde düşük doz darbepoetin tedavisi (0.1 mikrogram/kg) intraperitonal olarak uygulandı. Darbepoetin tedavisi alan gruplardan elde edilen sonuçlar salin uygulanan grupların sonuçları ile karşılaştırıldı.Lipid profili (kolesterol, trigliserid), inflamasyon (CRP, IL-6 ve histamin), endotelyal hasar (ICAM-1 ve selektin) ve oksidatif stres belirteçleri aterosklerotik grupta kontrol grubuna kıyasla anlamlı olarak yüksek bulundu. Darbepoetin tedavisinin hem erken hem de ileri aterosklerozda lipid profili, inflamasyon, endotelyal hasar belirteçleri üzerine anlamlı etkisi olmadığı gösterildi. Bunun yanında, darbepoetin-a tedavisi 8-isoprostan ve protein karbonil gruplarının serum düzeylerinde anlamlı artışa yol açtı.C57BL/6 ve ApoE-/- farelerin serum örneklerinin proteomik analizi yüzeyi genişletilmiş lazer desorpsiyon iyonizasyon uçuş zamanlı kütle spektrometresi (SELDI-TOF- MS) ile yapıldı. Proteomik sonuçlara göre, C57BL/6 ve ApoE-/- farelerin serum örneklerinde 107 peptid/protein kümesinin istatistiksel olarak farklı olduğu tespit edildi. Serum proteomik analizler ayrıca darbepoetin-a ile tedavi edilen ve edilmeyen ApoE-/- fare gruplarında yapıldı. 145 peptid/protein kümesinin darbepoetin-a tedavisi alan ve almayan aterosklerotik gruplar arasında istatistiksel olarak farklı ekspresyon gösterdiği bulundu.ApoE-/- farelerde, uzun dönem darbepoetin-a tedavisinin, lipid profili, inflamasyon ve endotelyal hasara etki etmezken, oksidatif stresi anlamlı azalttığı belirlendi. Diğer yandan, ateroskleroz gelişimde serum protein profilinde meydana gelen değişiklikler, aterosklerozun erken tanısında yeni biomarkır keşfine ışık tutucu niteliktedir.