Dicle University
Discipline

Philosophy

Dicle University

663

Archived Theses

7

DOIs Assigned

1%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessTR

Mantıksal ve matematiksel dedüksiyonun karşılaştırılması

Tezde mantığın tanımı ve tarihçesinden hareketle mantık ve matematik arasındaki ilişki ele alınmıştır. İlk defa sistemli bir şekilde mantığın kurucusu olarak kabul edilen Aristoteles'in mantık anlayışının temelini oluşturan kıyas ve akıl yürütme ilkelerinin felsefî düşünce tarihi içinde geçtiği evreler, bize mantık ve matematiğin metot olarak benzerliklerini göstermiştir.Klasik mantıktaki kıyaslar dedüktif akıl yürütmelerin en mükemmel örnekleridir. Kıyaslar, dilsel formlar değil; düşünsel formlardır. Dedüktif akıl yürütme; doğru, tümel öncül veya öncüllerden, zorunlu olarak doğru, tümel veya tikel sonuç çıkartmaya denir. Bu durumda dedüktif akıl yürütme, genel kabule göre, genelden genele veya genelden tikele, ide'den algıya doğru giden bir düşünme tarzıdır.Matematiksel dedüksiyonun temeli ispata dayanmaktadır. İspat, önceden doğruluğu kabul edilmiş olandan, ispat edilecek olanın zorunlu olarak çıktığını göstermektir. Bu şekliyle mantıksal dedüksiyona benzeyen matematiksel dedüksiyon sonuçta bir genelleştirme yapar. Tezde bu iki akıl yürütme arasındaki benzerlikleri ve karşıtlıkları ele aldık. Kıyasa dayalı mantığın yeni bir bilgi vermediği şeklindeki eleştiriden hareketle dedüktif mantığın, matematiksel akıl yürütmelerle olan ilişkisini ortaya koymaya çalıştık.Anahtar Sözcükler1. Dedüksiyon2. Endüksiyon3. Mantık4. Matematik5. Çıkarım

Mutlu Demiral
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Friedric A. Von Hayek'in siyaset felsefesi

Liberalizm 21. yüzyılda etkinliğini sürdüren, gerek iktisadi gerekse felsefi temelleri çok derin olan bir ideolojidir. Friedrich von Hayek de liberalizm düşüncesinin çağdaş temsilcileri arasında çok önemli bir yere sahiptir.Düşüncelerini incelediğimiz Hayek, 18. yüzyılda özellikle İskoç Aydınlanmasının benimsediği liberalizm anlayışını benimsemiş, ve yaşadığı yüzyılda bu anlayışın temelleri olan liberal öğeleri devam ettirmeye çalışmıştır. Hayek, özellikle II. Dünya savaşı sırasında egemen güç haline gelen nasyonal sosyalizmin, aslında sosyalizmden beslendiğini belirterek her iki akımında sonunda totalitarizme ulaşmasının kaçınılmaz olduğunu vurgular. Hayek'in asıl karşı çıktığı ve mücadele ettiği akım totalitarizmdir.Hayek'in liberalizm anlayışının temel özellikleri vardır. Bunlar; bireycilik, özgürlük, kendiliğinden doğan düzen, piyasa ekonomisi, adalet, sınırlı devlet ve kanun hakimiyeti olarak sayılabilir. Bu özelliklerin her birisi başlı başına önem taşımaktadır ve hepsi birbiriyle bağlantılıdır.Hayek, sosyal düzen ile ilgili olarak iki sosyal düzenin varlığından söz etmektedir: Kendiliğinden doğan düzen ve örgütlemeye dayalı düzen. Hayek'in ısrarla savunduğu düzen olan kendiliğinden doğan düzen, hiçbir bilinçli bir planın ya da anlaşmanın ürünü değildir. Bu düzen, insan ilişkilerinden doğan, evrimsel bir süreçle meydana gelmiştir.Hayek, savunduğu liberal ilkelerin muhafazakarlıkla karıştırılmaması gerektiğini, ayrıca demokrasinin tek başına totalitarizmle mücadele etme konusunda yeterli olamayacağını, demokrasinin liberalizm ile desteklenmesi gerektiğini önemle vurgular.Anahtar Sözcükler1.Liberalizm2.Bireycilik3.Özgürlük4.Kendiliğinden Doğan Düzen5.Demokrasi

FelsefeFelsefe tarihi
Recep Batu Günör
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Postmodernizm bağlamında Michel Foucault'nun ahlak anlayışı

Çağdaş felsefenin son yıllarda üzerinde en çok tartışılan söylemi Postmodernizmdir. Postmodernizm günümüz düşünce dünyasını etkisi altına almıştır. Dolayısıyla bir Postmodernizm çalışması yapmak geliştirilen söylemleri anlamak açısından oldukça önemlidir. Tezde amaçlanan, gelişen bu Postmodern söylemin insan ve ahlak ile ilgili alanlarda neler ortaya koyduğunu keşfetmektir. Bu keşif 20. yüzyılın önemli filozoflarından biri olan Michel Foucault'nun ahlak görüşleri ekseninde ele alınır ve sonuçta Foucault'nun ahlak görüşlerinin belirlenmesiyle son bulur.Yüzyılın getirdiği koşullar çerçevesinde ahlaki alanda ortaya çıkan postmodern boyut, ahlak felsefesinin değer, özgürlük ve sorumluluk gibi belirleyici kavramları çerçevesinde ele alınmıştır. Modernizmde belli bir düzen ve yasalar çerçevesinde varolan ahlakın, Postmodernizmde farklı bir söylem içersinde farklı kavramlarla farklı bir yaklaşımla ortaya çıktığı belirlenmiştir.Foucault, ahlak anlayışını, kendine özgü bir söylem içinde, arkeoloji çalışmasıyla, cinsellik, hazların kullanımı ve kendilik teknolojileri gibi kavramların incelenmesiyle ortaya koymuştur. Bu bağlamda Foucault insanı, kendisiyle kurduğu ilişki çerçevesinde bir bilinç ve haz nesnesi ve iktidar ilişkilerinin şekillendirdiği bir yapıda varolan bir öznellik biçimi olarak tanımlar

Betül Çolak
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Nietzsche felsefesi, modernizm, ahlak ve immoralizm

Bu tezin amacı; Nietzsche'nin ahlak anlayışını ayrıntılı olarak ele alarak, Nietzsche'ye yöneltilen immoralist suçlamasının gerekçelerini ortaya koymak ve sonuçta Nietzsche'nin bir immoralist olup olmadığını değerlendirmektir. Nietzsche'yi anlayabilmek için, çalışmaya, onun felsefeye ve filozofa bakışını ele alınarak başlanmıştır. Daha sonra, Nietzsche felsefesinin temel kavramları olan, ?güç istemi?, ?décadence?, ?nihilizm?, ?Tanrı'nın ölümü?, ?sonsuz dönüş?, ?üstinsan? kavramları tek tek ele alınarak açıklanmıştır. Çalışmada, Modernizm kavramının açıklanmasına da yer verilmiştir. Nietzsche, modernizme ve modernizmin ahlak anlayışına karşı çıktığı için, çalışmada, modernizmin kavramsal çerçevesi kadar, ahlak anlayışlarına da değinilmiştir. Nietzsche, tarih boyunca görülen iki tür ahlak olduğundan bahseder. Bunlar; sürü(köle) ahlakı ve efendi ahlakıdır. Ahlak, çoğu insanın inandığı gibi, doğaüstü kaynaklardan insana gelmiş değildir. Ahlak, insanlar tarafından oluşturulmuş bir yorumdur ve Nietzsche'ye göre bu yorum, yorumu yapan insanın doğası ile birebir ilişkilidir. İnsanlar arasında bir eşitlikten söz edilemeyeceğini savuna Nietzsche'ye göre insanlar, güçlü ve güçsüz olmak üzere farklı doğalara sahiptir. Ahlak, farklı doğadaki insanların, realiteyi farklı perspektiflerden değerlendirmesi sonucunda oluştuğu için, birden fazla değerlendirme biçimi vardır ve bu çok doğaldır. Sürü ahlakı, sürünün kendini korumaya yönelik ihtiyaçlarından doğmuş, ancak zamanla kutsallaştırılarak, insanı aşan bir konuma getirilmiştir. Sürü içinde kaldığı sürece doğal olan sürü ahlakı, Nietzsche'ye göre sürü dışındaki güçlü insanları da baskı altına almaya çalışınca, tehlikeli olmaya başlamıştır. İnsani içgüdüleri, gerçek yaşamı yok sayarak, insanlar üzerinde çöküşe neden olan bu ahlak, yok edilmelidir. Nietzsche, sürü ahlakına bu şekilde karşı çıkar ve onun, ortadan kaldırılması gerektiğini savunur. Bu noktada Nietzsche immoraisttir. Mevcut olan ahlaka karşı çıkar ve onu yıkmak ister. Ancak onun immoralizmi yeni değerler oluşturabilmek için gerekli bir aşamadır. Varılmak istenen son nokta, değersiz bir yaşam değildir ki Nietzsche'ye göre, insanın olduğu yerde değerlendirme kaçınılmazdır. O halde Nietzsche felsefesinde immoralizm, üstinsanın önünü açmak, ona, yeni değerler oluşturabilmek için gerekli ortamı sağlamak için zorunlu olan bir süreçtir.Anahtar Sözcükler1.Ahlak2.Modernizm3.Nihilizm4.İmmoralizm5.Üstinsan

Demet Köse
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Schopenhauer'da sanat ve duygu

Bu tezin amacı, Schopenhauer'ın sanat ve duyguya bakışını, felsefesinin odak noktası olan, isteme ve tasarım olarak belirlenen dünyanın içerisinde değerlendirerek ortaya koymaktır. Schopenhauer'ı anlamak ve anlamlandırmak için ilk olarak, hayatı ile ilgili bilgiler ayrıntılı bir şekilde verilmiştir. Yaşamı ile ilgili bilgilerin verilmesinin ardından, felsefesini şekillendiren isimler ifade edilmiştir. İsteme ve tasarım olarak dünyanın şekillenmesinde Kant'ın etkisi ifade edildikten ve Schopenhauer'ın felsefesinin başlangıç ilkesi olan ?yeter sebep ilkesinin dört kökü? hakkında ayrıntılı bilgi verilmesinin ardından, bu ilkeyle ortaya çıkan dünyanın, benim tasarımımdan ibaret olduğu sonucuna varılmıştır.Schopenhauer'a göre, özne olmadan bu dünyanın anlamlandırılması mümkün değildir. Zorunluluk ilkesi ile şekillenen bu dünya, yani tasarım olarak dünya, görüngülerden, çokluktan, değişmeden ve yanılsamadan ibarettir. Sonrasında, Schopenhauer, Kant'ın görüngülerin arkasında yatanın bilinemez olduğu savını çürüterek, bilinebilir olduğu ve bu ilkenin isteme olduğu sonucuna varır. Görüngülerin arkasındaki kendinde şey, istemedir. Bu noktadan sonra istemenin görüngülerin çokluğundan bağımsız, tek, sonsuz, sınırsız, değişime uğramayan doğası ortaya konur. Schopenhauer'a göre idealar, görüngülerle isteme arasında bir köprü görevi üstlenir. İdealar, tek tek türlerin ilk örnekleridir. Schopenhauer, bu noktadan sonra tek tek türlerin çatışmasından, en üst noktada insanlar arasındaki çatışma, uyumsuzluk, geçici hazlara yönelme ve en nihayetinde acı ve sefaleti getiren şeyin, isteme olduğu sonucuna varır ve bu acı ve sefaletten geçici bir süre de olsa kurtulma yolu olarak sanatı ortaya koyar. Sanat, şeyleri yeter sebep ilkesinden bağımsız görme yolu olarak, istemenin geçici süreyle susturulmasını sağlar. Sanatın özünde güzellik ve yüce duygusu bulunmaktadır. Sanatın en üstünü, işte bu yüce duygusunu ortaya çıkarandır. İsteme duygusundan uzaklaşmanın, en alt seviyeden en üst seviyeye, mimariden resme, heykelden şiire pek çok alanda kendini gösterdiğini, fakat bu sanatların tek yaptıkları şeyin nesnelerin özleri olan idealara ulaşmak olduğunu ifade eden Schopenhauer, müziği diğer sanatlardan ayrı tutarak, istemenin (tıpkı idealardaki gibi) nesneleşmesi olduğu sonucuna varır. Müzik, kendi tarzında her şeyi resmeder. Müziği daha yüksek varlıkbilimsel düzeye yerleştiren Schopenhauer tüm yaşamın ve var oluşun en iç özünü dolaysız olarak ifade eder. Buradan da anlaşılıyor ki, Schopenhauer'a göre, dünyanın bize görünen yüzünün arkasında yatan aç istemenin susturulması, sanatla, daha özelde müzikle mümkündür. Duygunun ve tutkunun dili olan müzik, en gizemli tarihini anlatırken, Schopenhauer, sanatın bu özel alanına değinen ender filozoflar arasında olduğu için dikkate değerdir.

Betül Yıldırım
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2008
00
Master'sOpen AccessEN

Hume on the value of insatiable curiosity

Epistemic subjects become curious about what they do not know. However, what they become curious about is sometimes not only unknown but also unknowable to them due to their limited mental faculties and cognitive abilities. In this thesis, two kinds of curiosity are distinguished. Satiable curiosity is about a knowable object, and it is epistemically possible to satisfy it by the knowledge of that object. On the other hand, insatiable curiosity is about an unknowable object, and therefore, it is epistemically impossible to satisfy it. This thesis, which is partly theoretical and partly historical, raises the question of whether insatiable curiosity is valuable and aims to show that we can extract an affirmative answer to this question from David Hume's account of curiosity. In this thesis, I offer a novel interpretation of the section titled "Of curiosity, or the love of truth" in Book II of A Treatise of Human Nature. I argue that Hume's explication of the relationship between curiosity and pleasure reflects his view on the value of curiosity. It is generally held that Hume arrives at skeptical conclusions with respect to many different issues, one of which is causation. In this thesis, I take Hume's curiosity about causation as an example of insatiable curiosity and suggest reading the section devoted to curiosity in light of his own insatiable curiosity. By appealing to the novel interpretation offered in this thesis, I conclude that, for Hume, insatiable curiosity is instrumentally valuable in virtue of having the capacity to give pleasure to an epistemic subject.

Hatice Zeynep Coşkunkan
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Moral vagueness

Cheryl considers an on-demand abortion after 151 days of gestational age. Is Cheryl morally permitted to do so? Many philosophers believe that cases like this illustrate that our moral vocabulary is vague. However, not everybody's convinced by such alleged examples. In this work, I demonstrate that straightforward arguments for moral vagueness fail due to the characterization problem of vagueness. However, I argue that the question of whether there is moral vagueness must nevertheless be taken seriously. Because it seems that moral predicates are vague, we have reason to believe that moral predicates are vague. This claim is supported by a phenomenological investigation of vagueness related borderline cases, showing that such cases have a distinct phenomenological profile. In addition to these arguments, I also argue that apparent reasons to dismiss moral vagueness despite the appearance that moral predicates are vague are unconvincing.

Kaj Andre Zeller
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessEN

Parfitian convergence and the structure of moral theories

Derek Parfit argues competing moral traditions of Kantianism, consequentialism, and contractualism, in their best formulations, converge to one another. In this work, I focus on clarifying what this convergence thesis means. As Parfit is elusive at points regarding convergence, I interpret his mountain metaphor to extract plausible insights, and analyze the convergence thesis. I put forward a structure of moral theories, which I argue blocks total convergence due to unresolvable explanatory differences. I put forward a weaker version of the convergence thesis which leads to the conclusion that Parfit nonetheless has achieved much in resolving the disagreement among moral experts. I conclude by responding an argument due to Marius Baumann, and argue that unlike Parfit's convergence thesis, the weaker convergence thesis I put forward is not threatened by underdetermination of moral theories by evidence.

Berker Bahçeci
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessEN

Harm to the environment and non-human animals: Can care ethics re-think AI?

The integration of artificial intelligence (AI) into various domains raises ethical concerns about its impact on environmental sustainability and animal welfare. Recent studies highlight AI systems, programmed to prioritize profit-making, can exacerbate ecological harm and animal wellbeing. Therefore, this thesis aims to argue for potential ways to approach the anthropocentric tendencies of the development of AI's decision-making from an ethical standpoint. I explore how feminist care ethics, emphasizing interdependence, context, and vulnerability, can provide an ethical framework for AI design that mitigates harm rather than reinforcing anthropocentric biases. Building on Gruen's (2015) concept of entangled empathy, I argue that humans are already in an entangled relationship with non-humans and AI should also be understood as part of relational networks that include animals and the environment. Broadening care ethics to include AI raises the question whether AI can care as humans. Building on the social-relational approach for moral status proposed by Mark Coeckelbergh and David Gunkel, this thesis argues that moral agency as well as ability to care and empathy need not rely on ontological properties but should be grounded in appearance of AI within relational contexts. Through this lens, AI systems may ethically engage with the world not because of what they are, but because of how they interact, respond to needs, form social bonds, and participate in practices of care. This thesis aims to argue that integrating care ethics into AI design fosters a more just and ecologically responsible approach, encouraging interdisciplinary dialogue on the ethical interactions across diverse entities.

Ceren Polat
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessEN

How cognitive abilities shape epistemic standards: A defense of permissivism against the arbitrariness objection

A well-known debate in contemporary epistemology revolves around this question: given a body of evidence E, is there always one epistemically rational doxastic attitude to the proposition P? While Uniqueness is known as the position which gives a positive answer to this question, the one which gives a negative answer is known as Permissivism. Proponents of Uniqueness object that Permissivism leads to an undesirable consequence about rational belief: if Permissivism is true, then it is rational for an agent to have a doxastic attitude arbitrarily—which is called the arbitrariness objection. This thesis defends Permissivism against the arbitrariness objection. In Chapter 1, I start with framing the dispute between Uniqueness and Permissivism. In Chapter 2, I introduce the arbitrariness objection and some leading responses to it, especially Miriam Schoenfield's Standard-Permissivism and Robert Mark Simpson's proposal regarding the interaction between epistemic standards and cognitive abilities. In Chapter 3, I examine the notion of arbitrariness in detail by considering different conceptions of it as well as Jenny Yi-Chen Wu's Impurist Permissivism. In Chapter 4, I develop Simpson's view by providing an account of cognitive abilities and epistemic standards, and then build my defense of Permissivism against the arbitrariness objection upon his view. In Chapter 5, I conclude that even though an agent can rationally accept being in a permissive case, this does not follow that her doxastic attitude is formed arbitrarily, as it is systematically or non-randomly guided and shaped by her epistemic standards and cognitive abilities. As a result, the arbitrariness objection does not hold; and therefore, one can still rationally accept that she is in a permissive case.

Burak Arıcı
Koç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Spinoza ve Leibniz'de irade problemi

ÖZET17. yüzyıl felsefesinin iki önemli düşünürü olan Spinoza ve Leibniz'inirade problemine bakışlarının irdelendiği bu çalışmada, varılan en temelsonuç, ?irade? kavramının her iki filozofun sistemi için de önemli roloynadığıdır. Bu dönemin, Descartes tarafından çizilen genel paradigmasıiçinde ?rasyonalizmin? yani, aklın hakimiyetinin etkisi, oldukça belirgin birşekilde göze çarpmaktadır. Nitekim, gerek Spinoza'nın gerekse Leibniz'inoluşturduğu sistemler içerisinde rasyonalizmin bu etkisi hissedilmektedir.Spinoza felsefesinin genel çerçevesini incelediğimizde ?Tanrı?nın çokönemli bir noktada durduğunu görürüz. Mutlak olarak varolan tek bir cevhervardır, o da zorunlu olarak Tanrı'dır. Zorunluluk temeline kurulmuş busistemde, Tanrı'yı anlamak ve açıklamak çok önemlidir. Çünkü bu, evrenianlamak ve açıklamakla aynı şeydir. Yani evrende gördüğümüz her şey,Tanrı'nın sıfatları ya da görünümleridir. Bu anlamda her şeyin nedeniTanrı'dır. Her şey Tanrı'dan zorunlulukla çıkar, bunun sonucu olarak da Tanrıevreni mutlak irade hürlüğü ile meydana getirmemiştir. Tanrı, kendikendisinin nedeni olandır. Bu doğrultuda da başka bir şey tarafından değil de,kendi kendisi tarafından belirlenme anlamında özgürdür. Ancak bu, dilediğini,istediğini yapabilme anlamında bir özgürlük değildir. Eğer, Tanrı her şeyi,belli amaca göre ve isteyerek yaratmış olsaydı, bu O'nun zaafları olan, eksikbir varlık olduğunu gösterirdi. Oysa, Tanrı için böyle bir şey söylenemez.Leibniz için de Tanrı, sisteminde temel dayanaktır. Onun felsefesinegöre evrende tek bir cevher değil, sonsuz sayıda cevherler (monad adınıverdiği, tinsel nitelikli) vardır. Hiyerarşik bir biçimde sıralanan monadların enüstünde, Monadlar Monadı Tanrı vardır. En üstte bulunan ve en yetkin varlıkolan Tanrı, evreni de mutlak anlamda irade hürlüğü ile meydana getirmiştir.Sahip olduğu gücü ve yetkisiyle Tanrı, olanaklı evren modeli içinden en iyisiniseçmiştir. Dolayısıyla Tanrı, irade sahibi ve seçme özgürlüğüne sahip, yanibu özgürlüğü kullanabilen varlıktır.Spinoza ve Leibniz, yaşadıkları dönemin genel paradigması dahilinde,Tanrı'yı önemseyen ve en üst noktaya yerleştiren sistemler oluşturmuşlardır.Bu sistemler içerisinde Spinoza'nın Tanrı'sı, her şeyde olduğu gibizorunluluğa tabiiyken, Leibniz'in Tanrı'sı mutlak irade sahibi ve özgürdür.

Gökçe Kıraç
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

18 yy. Fransız materyalizminde Baron D'hollbach'ın yeri ve önemi

Materyalizmin tarih içerisinde geçirdiği serüven sonucu, 18. yy'daaydınlanma eksenine oturması ve yine bu dönemde keskin görüşleriniçerisinden Baron D'Hollbach'ı ortaya çıkarması tezimizin ana konusunuoluşturmuştur. Fransız İhtilalinin Fikirsel manadaki hazırlayıcısının felsefetarihi içerisindeki yeri, kimlerle etkileşime girdiği ve kimlerden etkilendiğiincelenmiş, böylece o dönem içerisinde filozofumuzun ve düşüncelerininönemi, tahlil edilmiştir.Bu tez, onun, cüretkar görüşlerinin marjinal bir tarzda dile gelmesisonucu oluşturduğu dünya anlayışına yönelmiş ve siyasal sosyal, ahlakitüm olayları ve olguları, onun cüretkarlığını ihmal etmeden tetkik etmiştir.Bu ise hem tezimizin, hem de D'Hollbach'ın düşüncelerinin kilit ve enönemli noktasını oluşturmaktadır.D'Hollbach'ın Hıristiyanlık ile girdiği polemik sonucu, 18. yy'ınşekillendirdiği dünya anlayışını kavramak ve yine bu dönem vesonrasında, maddenin taşıdığı önemi vurgulamak yeni bir çağın habercisigibidir bu sebeple önemsenmemiş bir filozofu yani, tarihi ve sosyolojiketkisi açık olmasına rağmen göz ardı edilen bu düşünürü, dönemi ileberaber görünüşe getirmek, konumuzdur.

Mehmet Fatih Doğrucan
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Henri Bergson'da süre

Bergson, felsefesinde süre kavramını ele alıp bunu açıklamaya çalışmıştır.Bergson'un bütün düşüncesinin temelinde süre vardır.Bergson, diğer zaman anlayışlarından farklı olarak ölçülemeyen, sayılarlaifade edilemeyen, yaşantı sonucu olan zaman anlayışını ortaya koyar. O biliminortaya koyduğu mekâniksel ve statik zaman anlayışını kabul etmez. Gerçek zamanşuurun yaşantısı sonucunda ortaya çıkan süre'dir. Yaşanan zaman şuur hallerimizindaimi oluş ve akışıdır. Bergson zamanı homojen ve heterojen zaman olarak ikiyeayırır. Homojen zaman bilimin icat ettiği saatle ölçülen, sayılarla ifade edilen zamaniken heterojen zaman yaşantılarımızın, deneyimlerimizin sonunda ortaya çıkanzamandır; bu ise süre'dir. Gerçek süre'ye sahip tek varlık bizim bilincimizdir.Bilincimiz ise süre'ye sezgi ile ulaşır. Bergson sezginin bize gerçekliğin kendisiniverdiğini söyler. Biz süre'yi sezgi aracılığı ile kavrarız. Çünkü sezgi gerçekliğe nüfuzeden, nesnelerle doğrudan aracısız temas kuran bilgi türüdür. Bergson felsefesin desezgi bir düşünce yöntemidir. Gerçek olanı mutlak olanı elde etme yoludur. Sezgininbize gösterdiği tek gerçeklikte süre'dir.

Kadriye Öztürk
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Blondel'in aksiyon felsefesi ışığında Nurettin Topçu'nun insan anlayışı

129ÖZETHareket okulu çağımızda hakim düşünce tarzları olan mekanikpozitivist determinist ateist akımların karşısında yer alarak bunlara karşıbir tepki olarak doğmuştur. İnsanın maddi ve hayvanlarla eşdeğer olanbedeni tarafından ziyade ruhi tarafına atıfta bulunur.Hayvana ait olan ve kımıldanış ile yer değiştirme olarakaçıklayabileceğimiz "hareket" insana mahsus olan "action"danfarklıdır.Hareket ancak içinde bulunulan nizamdan daha üstün bir nizamaulaşma amacını amacını taşıyor ise aksiyon sayılabilir.Nurettin Topçu "Hareket Okulunun" ülkemizdeki temsilcisidir. Ahlakfelsefesi üzerinde yoğunlaşan düşünürümüz, esasen bir insan felsefesiyapmıştır; zira hiçbir felsefi sistem düşünülemez ki insandan bağımsızolsun.İnsan bedeni ve iradi yetersizliklerine karşı isyan etme durumundadır.Bu aslında insanın içinde gizil halde olan Allah'ın insana olan isyanıdır.İsyan ile tabiat üstü alemle ilişki kurarak ruhunu huzura eriştirebilir. İsyanınmerhamet merhamet tohumları ile beslenerek diğergam bir tutumiçerisinde olması gerisinde olması gerekir. Böylece isyan bireysel değil,toplumsal kurtuluşu sağlayacaktır.Doğu mistisizmi olarak adlandırabileceğimiz " Tasavvuf Felsefesi "insanı ahlaki yönden olgunlaştırmaya çalışan bir felsefedir. İnsan tanrıdanbağımsız düşünülemez; O'nun bir yansımasından ibarettir.Mütefekkirimizin etkilenmiş olduğu bu felsefe ile " hareket eden insan "doctirini amacına ulaşır.

Sümeyra Akay
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Jean Piaget düşüncesinde psikolojik yapılar

varJean Piaget; Felsefe, Psikoloji ve Eğitim Bilimlerinde önemli bir yere sahiptir.Eserleri, arastırmaları ve yazılarıyla günümüzde çok önemli bir yere sahip olan Piaget;özellikle zihin gelisiminde, zekâ konusunda yapıya yüklediği anlam gereği sınıflandırmalaryapmıstır. Bu gelisimleri yapılarıyla sınıflandırmıs ve yapıları psikoloji alanına basarıylauygulamıstır. Günümüzde hala geçerliliğini koruyan ve eğitimde kullanılan yapılandırmacıkuramı; yapısalcılık fikrinin yapı kavramına yüklenen anlama göre değistiği görüsünesahiptir. Bu nedenle önce yapı kavramı irdelenmelidir.Pek çok arastırmacı tarafından farklı tanımları yapılmıs ve hakkında pek çok kuramgelistirilmis olan yapı kavramı bir `dönüsümler dizgesi'dir. Yapı öğelerinin ve özelliklerinintoplamı değil de bir dizge olduğundan dolayı, bu dönüsümler birtakım yasalar gerektirir. Onagöre yapı kavramı, üç ana düsünceden olusur. Bunlar: bütünlük, dönüsüm, özdedüzenleme(kendi kendini yönetme)'dir.Yapısalcılığın psikolojiye girisi ilk psikoloji laboratuarını kuran Wilhelm Wunt'adayanır. Psikolojide yapısalcılığın gelismesi Gestalt kuramı ile gerçeklesmistir.Jean Piaget'ye yapılan övgülerin yanında bazı bilim çevreleri tarafından elestiriler deyöneltilmistir. Piaget okunup anlasılması kolay olmayan bir yazardır. Ancak unutulmamalıdırki bilimin tepelerine ulasmak isteyenler sarp yollardan tırmanmayı göze almak durumundadır.Jean Piaget'ye yönelik yapılan pek çok elestiriye rağmen, onun gelisim evrelerindenbağımsız ya da bu evrelere bağımlı olarak değerlendirebileceğimiz sayısız katkısı da vardır.Özellikle eğitim alanına sağladığı faydalar günümüzde güncelliğini korumakla kalmayıp hergeçen gün önemini daha da arttırmaktadır

Öznur Ak (mert)
Gazi University · Institute of Educational Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Kant'ın ebedi barış fikrinin normatif etiği ile ilişkisi

Bu çalışmanın amacı, Kant'ın ebedi barış fikrinin normatif etiği ile ilişkisini incelemektir. Ebedi barış fikri, şüphesiz bir anda çıkmamakla birlikte Kant'ın yaşadığı olaylar, içinde bulunduğu çağ, tanık olduğu savaşlar, eleştirel yaklaşımı ve ileri sürdüğü ahlak yasası, ebedi barışın olanağını sorgulamasını sağlamıştır. Barış fikrinin ilk Kant tarafından savunulmadığı bilinir; fakat Kant'ın barışı aklın ışığında nihai bir şekilde tasarlaması bakımından kendinden öncekilerden farklı bir bakış açısı sunduğu oldukça açıktır. Ebedi barışın kalıcı olması için de yasaların gereğinden hukukun gücünden söz eder ve olması gereken ile olmaması gerekenleri maddeler şeklinde sıralarken etiğin normatif etkisi bariz bir şekilde görülür. Bu çalışma ile Kant'ın normatif etiğinin ebedi barış fikri ile ilişkisi ele alınacak ve Kant'ın normatif etiğinin ebedi barış fikrini belirlediği iddia edilecektir. Anahtar Kelimeler Koşulsuz Buyruk, Ödev, Özgürlük, Sorumluluk, Akıl, Barış, Savaş, Yasa

Kendal Tosun
Dicle University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Son dönem stoa felsefesinde ahlak

Ertürk, Baksen, Son Dönem Stoa Felsefesinde Ahlak, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2007 Bu tez son dönem Stoa düsüncesinin ahlak anlayısı ve bu ahlak anlayısının düsünce tarihindeki yeri ve önemini ortaya çıkarmak için hazırlandı. Bunun için de son dönem Stoacılardan Seneca, Cicero ve Epiktetos'un düsüncelerine basvuruldu. Stoacı düsüncede felsefe üç alanda ele alınır: fizik, mantık ve ahlak. Asıl ahlak alanında ortaya çıkarlar. Fizik ile mantık bilgisi ise ahlak için ön kosuldur. Stoacı evren anlayısı panteist karakterdedir. Evrenin kendisi de olan Tanrı her seyi önceden belirlemistir. Hiçbir sey bu belirlenim dısına çıkamaz. Evrene kader hakimdir. nsanın yapması gereken aklı ile bu düzenin yasalarına ulasıp bunları yasamına uygulamaktır. nsanlar yasaları ögrenip yasamlarında uygulamakta özgürdürler. Ama yine de yazgıda olanı yasarlar. Bu düsünce Stoacı düsüncenin elestiriye ugramasına sebep olur. Çünkü bir yandan özgürlükten bahsederken bir yandan da kaderden bahsederler. Ayrıca Stoacı ahlakın dogal yasası da bir netlik tasımaz. Son dönem Stoa felsefesi eklektik bir yapıdadır. Dolayısıyla tezimizin birinci bölümünde son dönem Stoa ahlakına etki eden düsüncelere yer verilmistir. Seneca ve Cicero'nun düsüncelerinde Stoa felsefesinin yanı sıra Aristo ve Platon'un da etkilerini görüyoruz. Fakat Epiktetos'un ahlak anlayısı ilk dönem Stoa felsefesine dayanır. Genel olarak son dönem Stoa felsefesinin ahlak anlayısına baktıgımızda, Stoacı felsefenin ?dogaya uygun yasama idealini daha çok akla dayalı yasama olarak yorumladıklarını görürüz. Yine de kader yasamımızda egemendir. Dogal yasalar vardır ve bu yasalar yasamımızı yönlendirir. Özgürlük daha çok düsünsel alanda ortaya çıkıyor. Sonuç olarak son dönemde Stoa felsefesinin daha rasyonel ve daha savunulabilir bir düsünce haline geldigini görüyoruz. lk dönemin katı tutumu biraz kırılmıstır. Buna ragmen Stoacı felsefenin ahlak alanındaki ?özellikle yasa, kader ve özgülük anlayıslarındakibelirsizlik ve çeliskilerin son dönemde de devam ettigini görüyoruz. Bütün bu çeliskilere ragmen son dönem Stoa felsefesin ahlak anlayısı genis etkiler yaratmıstır. Hem imparatorluk döneminde hem de sonrasında olusan bazı felsefi düsüncelere temel olmustur. Evrensel kardeslik ve tüm insanların dogustan esit oldukları düsünceleri ile insan hakları düsüncesine temel olmustur. Özellikle, Platonculugun çesitli biçimleri ile kaynasarak bulunmustur, ortaçag ideolojisine temel olmustur

Baksen Ertürk
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Kierkegaard'ta insan ve varoluş problemi

Bu çalışmanın ana teması Sören Kierkegaard'ın somut ve öznel insanın yaşamına ilişkin düşünceleridir. Bu nedenle çalışmada Kierkegaard'ın varoluş düşüncesine ağırlık verilmiştir. İnsanın doğası üzerine özgün düşünceler geliştiren Kierkegaard onun kendi benliğini kurduğu ilişkiler sonucunda oluşturduğunu düşünür. İnsanın kendisiyle kurduğu ilişki sonucu umutsuzluk, dünya ile kurduğu ilişki sonucu ise kaygı ortaya çıkar. Kierkegaard'a göre, insan kendi varoluşunu ancak Tanrı ile ilişki kurarak gerçekleştirebilir. Tanrı ile sevgi ilişkisi kurmak isteyen insan öncelikle kendi sınırlarını ve olanaklarını bilmelidir. Umutsuzluğa düşen insan kendi sınırlarının farkına varır. Kaygı duyan insan ise kendi sonluluğunun farkına varır. Böylelikle bu duyguları yaşayan insanlar kendi gerçeğinin bilincine vararak bir benlik oluşturmaya çalışırlar. Bundan dolayı çalışmanın önemli bir bölümünü insanın kurduğu ilişkiler oluşturur. Çünkü benlik, insanın kendisi, çevresi ve Tanrı ile ilgisini kuran, onun kendisini öznel bir hakikat olarak kavramasına neden olan bir kavramdır. Bu nedenle çalışmada benlik kavramı oluşturduğu öğeleri bakımından irdelenerek onun gelişimi açıklanmaya çalışılmıştır. Kierkegaard insanın estetik, etik ve dinsel aşamada ne ile nasıl ilişki kurduğunu göstermeye çalışmıştır. Tezin tümü dikkatle okunduğunda Kierkegaard'a göre, insanın ideal bir benliğe ulaşma yolunda atması gereken adımların neler olduğu ve onun varoluşunu nasıl anlamlı hale getirebileceği sorularına cevap verilebileceğini umut ediyorum

Abdullah Durakoğlu
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Foucault ve heidegger'in insan anlayışı

Bu arastırmanın amacı; öncelikle Michel Foucault ve Martin Heidegger'in insan anlayıslarını incelemek ve aynı zamanda karsılastırmalarını yapmaktır. Çalısmaya, Heidegger ve Foucault felsefesinin temel kavramları incelenerek baslanmıstır. Daha sonra her iki filozofun varlık ve insan anlayıslarının benzer ve farklı yönleri, felsefi düsünceler çerçevesinde ele alınmıstır. Bu çerçevede Heidegger'in Foucault üzerindeki etkisi de ortaya konulmaya çalısılmıstır. Bununla birlikte, her iki filozofun felsefi düsüncelerinin arka planında olan ve onları etkileyen filozoflar da arastırmanın kapsamına dâhil edilmistir. Bu arastırma ve incelemeler neticesinde, Foucault ve Heidegger'in insan anlayısları arasında benzerlikler kadar farklılıklar oldugu da tespit edilmistir. Heidegger'de insan sorunu insanın çagımızda içine düstügü durumdan dolayı ele alınan bir sorundur. Heidegger, özellikle Yeni Çagdan bu yana Batı insanının içine düstügü durumun altında, her türlü bilimsel ve teknik etkinlik ile felsefi düsünme tavrının etkisi oldugunu ifade eder. Foucault için de, insanın ortaya çıkısı ya da Modern Çaga kadar ortaya çıkamamıs olmasının sebebi, tarihsel ve arkeolojik bir yöntemle sorgulanır. Foucault da Heidegger'e benzer bir yaklasım sergileyerek insanın yok sayıldıgını, tahakküm altına alındıgını ve tahakküm unsurlarının da özellikle 18'inci yüzyılın basından itibaren insanı cezalandırmaya basladıgını belirtir. Bununla birlikte, Modern Çag olarak nitelendirilen 20'nci yüzyılda metafizikten kurtulma çabaları, pozitivist düsüncenin hâkimiyeti, teknolojinin insan hayatına girmesi ve aynı yüzyılda yasanan iki Dünya Savası'nın getirdigi yıkımlar, dünya ve insanla ilgili karamsar düsüncelerin olusmasına yol açmıstır. Her iki filozof için de insan, bu karamsar ve pek tekin olmayan dünyaya fırlatılmıstır. nsanın varlıgını ortaya koyma sartı elinden alınmıs ve bu durum insanın varolusunun, geleceginin kendi dısında belirlenmesine yol açmıstır. Hem Heidegger hem de Foucault, insan konusuna kayıtsız kalmayıp, insanın çagımızda içine düstügü durumu tanımlar ve insan dünyasında ortaya çıkan sorunlara, insanın yurtsuzluguna, tahakküm altına alınmıslıgına çözüm bulmayı amaçlar.

Önder Yalçıntaş
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

İki antik disiplinin yolu: Satranç ve felsefenin ortak yürüyüşü

Satranç, tarih öncesinden günümüze uzanan bir yolculukta, birçok farklı uygarlığın kültürel ve düşünsel belleğinde önemli bir konuma sahip olmuştur. Bu uygarlıkların her birinin düşünce sistemlerinin inşası aşamasında satranç da eş zamanlı bir gelişim göstermiş, bulunduğu kültürden etkilendiği kadar, o kültürü de etkilemiştir. Doğası gereği soyut ve stratejik özellikler taşıyan satrancın, bu özelliklerin yanı sıra farklı perspektiflerin önemi, şüphecilik, nesnellik, tutarlılık, analiz, soyutlama, öngörü, karar verme, analitik düşünme gibi özellikleri de felsefi düşüncenin niteliklerini yansıtmaktadır. Çalışmada, antik çağlardan günümüze düşünce sistemlerini açıklarken oyun ve özellikle satranç kavramını kullanan filozoflar, bu kavramın felsefi zenginlik sağlamadaki rolü ile birlikte, satrancın kökenleri, gelişimi ve hakim olduğu kültürel ve felsefi geleneklerin nitelikleri arasındaki ilişkiler incelenecek; ayrıca satrancın etik, dil felsefesi, bilim felsefesi, pragmatizm ve yapay zekâ gibi çeşitli felsefi alanlardaki konum ve etkileri tartışılacaktır.

Analitik felsefeDil felsefesiDil oyunları+7
Hamza Alperen Aydın
Bingöl University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Hukuk ve mantık ilişkisi kapsamında Mecelle'nin bazı kanunlarının mantık açısından değerlendirilmesi

Hukuk ve Mantık İlişkisi Kapsamında Mecelle'nin Bazı Kanunlarının Mantık Açısından Değerlendirilmesi adlı bu çalışmada amaçlanan mantığın hukuktaki yeri ve öneminin örneklerle gösterilerek çıkarımlar yapılmasıdır. Bu amaca ulaşırken ise izlenen yöntemde ilk olarak bir yasa kitabı olan Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye yapısı ve özellikleri bakımından incelenmiştir. İkinci olarak ise bağdaştırılacak olan mantık alanının terimsel tanımı, tarihçesi, yöntem ve ilkeleri detaylı bir şekilde ele alınmıştır. Son olarak ise Mecelle'den mantıksal açıklamalar içeren maddeler belirlenmiştir ve mantığın ilke ve kurallarına göre açıklanmıştır.

Fatma Bal
Bingöl University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Johannes Scottus Eriugena'da aşkınlık ve içkinlik problemi

Eriugena felsefesi, kendisinden önceki Hıristiyan ve Antik Yunan felsefelerinin derin izlerinin görüldüğü erken Orta Çağ felsefesinin son büyük kuramsal sentezidir. Eriugena Metafiziğinde hiçlik ve yaratıcılık üzerine yoğunlaşan bir varoluş bulunmaktadır. Bu varoluş, bölünme hareketiyle başlayıp çözülme hareketi ile devam eden iki zıt hareketi Tanrı'da birleştiren diyalektik bir süreç olarak tamamlanmaktadır. Bu süreci bütün olarak ortaya koyarken de aşkın olan Tanrı'yı yine tüm varlıklarda içkin bir duruma indirgemektedir. Böylece aşkınlığın ve içkinliğin birliğinde tüm varoluşu kapsayan bilge bir Tanrı'nın varlığı, doğa kavramının gerçekliğiyle özdeşleşmektedir. Bu doğa metafiziği içerisinde en yüksek değere sahip olan varlık ise özel olarak insandır. Bu çalışmamızda Eriugena felsefesinin temellerinin anlaşılması için öncelikle felsefesine yön veren düşünce ve düşünce ortamlarını, ardından aşkın ve içkin olan varoluşu bütünsel bir bakış açısıyla nasıl ele aldığını, birbirine zıt unsurları nasıl bir araya getirerek sentezlediğini, böylelikle felsefesindeki Bilge Tanrı ve yüksek insan doğasını ortaya çıkaran metafiziğinin temellerini ortaya çıkarmaya çalışacağız.

Batı felsefesiBilgi felsefesiDin felsefesi+4
Hakan Kaya
Bingöl University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Kant ve Spinoza'da özgür eylem

Bu çalışmada Immanuel Kant ve Benedict-Baruch de Spinoza'nın özgürlük kavramı tanımı temelinde özgür eylem ele alınmıştır. İlk bölümde Kant'ın Saf aklın Eleştirisi adlı eserinde fenomen ve numen kavramının ayrımı temelinde özgürlük kavramının neden olarak ele alındığının ve yanılsama oluşturduğu ele alınmış ve devamında ise özgürlük kavramının mekanik nedenselliğin zuhur ettiği duyulur alanda, düşünülür alanın kavramı olan özgürlüğün nasıl mümkün olduğu Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, Pratik Aklın Eleştirisi ve Yargı Yetisinin Eleştirisi adlı eserleri temelinde bir olgu olduğunun olanağı ele alınmaya çalışılmıştır. Bu çalışmanın ikinci bölümünde ise Spinoza'nın özgürlük kavramı Ethica, Mektuplar ve Anlama Yetisinin Düzeltilmesi Üzerine İnceleme adlı eserleri temelinde ele alınmıştır. Bu çalışma Kant ve Spinoza'nın özgürlük anlayışı üzerinden bir tezatlık ya da karşıtlık örneği sunmamakla beraber, nedensellik mefhumu ve entelektüel/sezgisel yargı biçimi üzerinde anlayış farklılıkları üzerinde kendi düşüncelerini nasıl işlediğini ele almak temel hedefi olmuştur.

Şeyhmus Serdar Köseoğlu
Bingöl University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Muhammed Aziz Lahbabi: Hayatı, eserleri ve felsefi görüşleri

Bu yüksek lisans tezi, çağdaş Arap-İslam düşüncesinin önemli temsilcilerinden Muhammed Aziz Lahbabi'nin felsefi yaklaşımını incelemeyi amaçlamaktadır. Lahbabi'nin düşüncesi, insanı özgür, sorumlu ve anlam arayan bir varlık olarak tanımlayan "İslamî şahsiyetçilik" kavramı etrafında şekillenmektedir. Bu yaklaşım, hem İslamî geleneğin etik ve metafizik mirasından beslenmekte hem de Batı felsefesiyle eleştirel bir diyalog kurmaktadır. Çalışmada, Lahbabi'nin temel eserleri üzerinden insan, şahsiyet, ahlak, özgürlük ve medeniyet gibi kavramlara dair görüşleri analiz edilmiştir. Metin çözümlemelerine ek olarak, filozofun yaşadığı sosyo-kültürel bağlam da dikkate alınarak düşüncesinin oluşum süreci değerlendirilmiştir. Ayrıca onun, gelenek ve modernite arasında özgün bir denge kurma çabası ile Arap düşüncesine sunduğu katkılar ortaya konmuştur. Elde edilen bulgular, Lahbabi'nin felsefesinin yalnızca bireysel bir ahlak öğretisi değil; aynı zamanda çağdaş insanın anlam ve kimlik arayışına felsefi bir yanıt sunduğunu göstermektedir. Bu yönüyle onun şahsiyet merkezli felsefesi, düşüncenin insanla yeniden buluşmasını ve felsefenin toplumsal sorumluluk taşıyan bir etkinlik olarak yeniden konumlanmasını mümkün kılmaktadır.

Ahlak felsefesiSiyasal felsefeToplum felsefesi+2
Hanano Khalıfa
Bingöl University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

İnsan hakları kavramı ışığında Suriye'nin lise islami terbiye kitaplarının içeriklerinin felsefi olarak incelenmesi

İnsan hakları ve din eğitimi arasındaki ilişki, bireylerin ahlaki ve manevi yönlerini geliştirme sürecinde önemli bir bağ kurmaktadır. Din eğitimi, insanın yaratılıştan gelen haklarını tanımayı ve bu haklara saygı göstermeyi öğretirken, insan hakları eğitimi bireylerin eşitlik, adalet ve özgürlük gibi temel değerleri içselleştirmesini sağlar. Bu çalışma, insan hakları kavramlarının ışığında Suriye'nin ortaöğretim İslami eğitim müfredatının içerik felsefesini incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırma, İslami eğitim kitaplarının insan haklarına ilişkin kavramları ne ölçüde yansıttığını ve bu kavramların eğitim süreçlerinde öğrencilere nasıl kazandırılabileceğini değerlendirmiştir. Betimsel-analitik yöntem ve uygun istatistiksel teknikler kullanılarak, üçüncü sınıf İslami eğitim ders kitapları temel alınmıştır. Çalışma, sivil ve siyasi alan (%40), sosyal ve ekonomik alan (%38) ile kültürel, çevresel ve gelişimsel alan (%22) olmak üzere üç temel kategoriye odaklanmıştır. Bulgular, müfredatın insan hakları becerilerini geliştirmede yetersiz kaldığını ve kapsamlı bir revizyon gerektiğini ortaya koymaktadır. Çalışma, İslami eğitim öğretmenlerine yönelik eğitim programları düzenlenmesi, müfredatın geri kalanının insan hakları becerileri açısından analiz edilmesi ve insan haklarını İslami ilkeler doğrultusunda destekleyen bir medya ve kültür politikası geliştirilmesi gibi öneriler sunmuştur.

Abdul Majıd Abdullah
Bingöl University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessAR

قياس المنطق لابن رشد

This study examines the study of logical reasoning according to Ibn Rushd, one of the most significant philosophers in Arab and Islamic history, as well as a prominent figure in the Western world. It analyzes his logical perspective and its impact on philosophical and scientific thought in both Islamic and Western traditions. The research is divided into main sections, including an introduction that outlines the importance of studying logical reasoning in Ibn Rushd's work. This study holds considerable significance within the context of philosophical and scientific thought, opening new avenues for understanding the rich intellectual heritage produced by Islamic civilization. It also highlights the importance of Ibn Rushd's role as a bridge between Eastern and Western cultures. The objectives of the research include understanding the fundamental principles of logical reasoning as presented in Aristotelian logic, emphasizing Ibn Rushd's role in developing this theory, and assessing its influence on Islamic civilization and subsequent eras. The study focuses on key aspects, including an overview of Ibn Rushd's life, showcasing his status as a prominent philosopher and logician in the Islamic heritage. It presents his most important philosophical works and the books in which he commented on Aristotle's texts, particularly focusing on the impact of the "Organon" on Ibn Rushd's understanding of logic. The research discusses the concept of logical reasoning in Ibn Rushd's work, defining it and mentioning its types, as well as the sources he relied upon in his study of reasoning, including Aristotle and AlFarabi. It highlights the characteristics and significance of reasoning, clarifying how Aristotelian thought reflects on Ibn Rushd's theory of reasoning. XIV Subsequently, I analyzed and evaluated the theory of logical reasoning through Ibn Rushd's methodological approach, comparing it to the theories of Aristotle and Al-Farabi in terms of methodology, objectives, components, and applications, citing specific examples. The discussion also addresses the strengths and weaknesses of this theory and its alignment with the logical principles of Aristotelian logic. Finally, the research discusses the impact of Ibn Rushd's theory of logical reasoning on philosophical and scientific thought in both the Islamic and Western worlds, emphasizing his role in transmitting the Islamic philosophical heritage to the West and its profound influence on European thought during the medieval and modern periods.

Hanıfa Lazkanı
Bingöl University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Yapay zekâ ve seçkin öğrenciler arasında dilsel yaratıcılığın gelişimi üzerindeki etkisi

Bu araştırma Birleşik Arap Emirlikleri, Um El-Kuvveyn'deki Uygulamalı Teknoloji Okulu'nda 9., 10., 11. ve 12. sınıflarda eğitim gören üstün başarılı öğrencilerin dilsel yaratıcılık gelişiminde yapay zekâ uygulamalarının etkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırma, Birleşik Arap Emirlikleri'ndeki Ummül- Kayveyn'deki Uygulamalı Teknoloji Okulu'nda gerçekleştirilen bir nitel araştırmadır. Araştırmanın çalışma grubu, okulda öğrenim gören ve başarı oranı yüksek olan 16 öğrenciden oluşmaktadır. Veriler, açık uçlu sorulardan oluşan yarı yapılandırılmış görüşme formu aracılığıyla toplanmıştır. Verilerin analizinde tematik içerik analizi yöntemi kullanılmıştır. Aaraştırma, genel olarak olumlu sonuçlar ortaya koymuştur. Katılımcılar, yapay zekânın yazma zorluklarını azalttığını, akıcılığı artırdığını, fikir tıkanıklıklarını çözdüğünü ve ilham verici bir rol oynadığını belirtmiştir. Kelime dağarcığını zenginleştirerek dilsel yaratıcılığı desteklediği, yazım kaygılarını hafifleterek özgüven ve özgünlük sağladığı ifade edilmiştir. Verimlilik, yaratıcı düşünme ve hata azaltma temel motivasyonlardır. Ancak, aşırı bağımlılığın üslubu zayıflattığı, duygusal metinlerde yetersiz kaldığı ve uzun vadeli etkisinin sınırlı olduğu tartışılmıştır. Yaratıcılıkta hem ilham verici hem sınırlayıcı bulunmuş, teknik zorluklar ve bağımlılık riski dikkat çekmiştir. Yapay zekâ önerileri ilham kaynağı olsa da kişisel tarzı tam yansıtamamaktadır. Öneriler arasında kişiselleştirme, eğitim modülleri ve denetimli kullanım yer alır. Yapay zekâ, bilinçli kullanımla bu öğrencilerin potansiyelini artırabilir, ancak bireysel çaba ve özgünlük korunmalıdır. Anahtar Kelimeler: Yapay zeka, Yaratıcılık, Yaratıcı Yazma, Nitel Araştırma

İbrahim Zaki Mohamed Ahmed Hamdto
Bingöl University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessAR

آراء ابن رشد في المنطق

The significance of this study lies in its focus on the intellectual legacy of an exceptional philosopher, Ibn Rushd (Averroes), who played a pivotal role in grounding Islamic philosophy and advancing Aristotelian logic within an Islamic framework. Through his profound commentaries on Aristotelian thought, Ibn Rushd brought about a qualitative transformation in philosophical engagement, offering critical readings driven by his deep conviction in the necessity of harmonizing reason and revelation. This thesis aims to explore the depth of Ibn Rushd's philosophical-critical method and to analyze how he approached issues related to logic and demonstration (burhān). The study seeks to achieve several key objectives: To examine Ibn Rushd's intellectual and scholarly life; To analyze his contributions to philosophical and logical critique; To investigate his critical stance toward preceding philosophers, particularly Aristotle, Avicenna (Ibn Sīnā), and al-Fārābī; To elucidate his influence on European intellectual history; And to highlight the philosophical value of his critical method as an independent epistemic framework. The research adopts a range of academic methodologies: The descriptive-analytical method to interpret Ibn Rushd's philosophical texts; The comparative method to contrast his views with those of other philosophers; The historical method to trace the evolution of philosophical thought and situate Ibn Rushd within it; And the critical method to assess the coherence and structural strength of his logical positions. Despite the presence of numerous studies on Ibn Rushd, most have focused either on his commentaries on Aristotle or his impact on Western thought, with limited engagement in the in-depth analysis of his critical views on logic. Notable among the existing literature are:m Khalid Kabir Allal's study on Ibn Rushd's interpretation of Sharia, which does not delve into logical issues in detail. Samia Suleiman's work on qiyās mursal (legal analogy), which examines only one dimension of his logical method. Hammadi al-Nouri's general survey on logical thought among Muslim philosophers, which lacks detailed treatment of Ibn Rushd's logical theses. The researcher encountered several challenges during the preparation of this thesis, including: The scarcity of contemporary studies devoted specifically to Ibn Rushd's critical logical methodology; The complexity of his philosophical language and conceptual style; And the absence of explicit references when he critiques Aristotelian positions, requiring extensive effort to trace sources and philosophical lineages. Despite numerous academic events held in his honor—such as the symposia in Tunisia, Baghdad, Andalusia (Seville, Malaga, and Cordoba), and Marrakesh in 1998 marking the 800th anniversary of his death—there remains a lack of comprehensive academic work addressing Ibn Rushd's logical thought in its totality. The structure of the thesis comprises four main chapters, preceded by an introduction and a prologue, and followed by a conclusion that presents the key findings and offers suggestions for future research. A full bibliography is also included. Chapter One examines Ibn Rushd's life, intellectual formation, and the socio-cultural context in which he emerged. Chapter Two addresses his critique of minor philosophical issues, such as the categories (maqūlāt), proposition (ʿibāra), and issues of priority and posteriority. Chapter Three discusses his treatment of major issues in syllogistic reasoning, including categorical and conditional syllogisms, and the nature of logical inferences. Chapter Four analyzes his critique of demonstration (burhān) and dialectics (jadal), and presents his overall philosophical model of demonstrative and dialectical reasoning. The study concludes that Ibn Rushd should not be viewed merely as a commentator on Aristotle, but rather as a critical and constructive philosopher who reformulated logic in line with the epistemological and ethical demands of Islamic thought. His synthesis of rational inquiry and religious knowledge presents a unique contribution to the intellectual heritage of Islam. As such, re-examining his logical legacy in light of contemporary intellectual challenges is not only warranted but necessary.

Ahmad Jlelatı
Bingöl University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessAR

Positive love in the philosopy of Muhyiddin Ibn Arabi

This study explores the central position of love in the philosophy of Muhyiddin Ibn Arabi, considering it the driving force of existence and the supreme means of attaining the divine truth. In his view, love is not merely a human emotion but the very essence of existence itself; without it, the universe would have neither meaning nor purpose. The study also highlights that love is positive and creative, leading humans to self-knowledge and the knowledge of God. Every aspect, from human relationships to divine love, is seen as an expression of the universal love that reflects the beauty of the Truth. Ibn Arabi emphasizes that love does not distinguish between the lover and the beloved but rather unites them.This study is divided into an introduction, a prelude, four chapters, and a conclusion. It ends with a conclusion summarizing the most important findings reached through the research. It also includes a list of sources and references that supported the study, as well as a set of appendices that further enriched the research.

Sulıman Alhabash
Bingöl University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

John Locke'un felsefi perspektifinde eğitim anlayışı

Eğitim, insanlık tarihinin en köklü toplumsal kurumlarından biri olarak yalnızca bireyin bilgi edinme sürecini değil, aynı zamanda onun zihinsel, bedensel ve ahlaki gelişimini yönlendiren çok boyutlu bir yapı sunar. Bilgi aktarımının ötesinde eğitim, bireyi toplumla uyumlu hâle getirmeyi, değerler sistemi içerisinde sorumluluk sahibi bir kişilik kazandırmayı ve toplumsal yaşamın gereklerine uygun bir özne olarak yetiştirmeyi amaçlar. Bu nedenle eğitimin kavramsal temellerini, işlevlerini ve birey-toplum ilişkisini anlamak, hem pedagojik hem de felsefî bakımdan büyük önem taşımaktadır.Bu bağlamda çalışmanın ilk bölümünde eğitimin kavramsal çerçevesi çizilmiş; örgün, yaygın ve informal eğitim türleri ile farklı pedagojik yaklaşımlar irdelenmiştir. Eğitimin sosyal ve ahlaki boyutları, değerler eğitimi, etik eğitim ve toplumsallaştırıcı işlevleri üzerinde durulmuş; ayrıca eğitimin bireysel gelişim üzerindeki etkileri, zihinsel, duygusal ve psikolojik açılardan ele alınarak mesleki ve yaşam becerilerine katkıları tartışılmıştır.İkinci bölümde modern felsefe tarihinde önemli bir yere sahip olan John Locke'un eğitim anlayışı incelenmiştir. Locke'un yaşamı ve düşünsel arka planı tanıtıldıktan sonra onun karakter ve ahlak eğitimine verdiği önem, ödül ve ceza yaklaşımı, oyun ve oyuncağa dair görüşleri ile beden eğitimi ve disiplin anlayışı detaylandırılmıştır. Locke'un eğitime yönelik önerileri, içinde bulunduğu dönemin toplumsal ve kültürel koşulları ışığında değerlendirilmiş; özgürlük ile disiplin rasında kurmaya çalıştığı denge, birey dayanaklarından biri olarak ortaya konulmuştur.yetiştirme anlayışının temel Üçüncü bölümde ise Locke'un eğitim anlayışı, modern pedagojik yaklaşımlarla karşılaştırmalı biçimde ele alınmıştır. Tabula rasa ilkesi, deneyim temelli eğitim anlayışı ve ahlak vurgusu, çağdaş eğitim yaklaşımlarıyla birlikte tartışılmış; öğretmen ve ebeveynin eğitsel rolleri analiz edilmiştir. Günümüz eğitiminde öne çıkan birey merkezli, oyun temelli ve özgürlük-disiplin dengesine dayalı anlayışlarla Locke'un görüşleri arasındaki benzerlikler ve farklılıklar gösterilmiş; ayrıca Locke'un eğitim anlayışına yöneltilen eleştiriler, çocuk algısı, otorite yaklaşımı, sosyoekonomik sınırlılıklar ve din temelli bakış açısı çerçevesinde değerlendirilmiştir.Bu çalışma hem eğitimin kavramsal temellerine dair teorik bir bakış sunmakta hem de Locke'un eğitim felsefesini tarihsel bağlamıyla birlikte modern pedagojik anlayışlarla ilişkilendirerek tartışmaktadır. Böylelikle eğitim düşüncesinin temel meseleleri, geçmişten günümüze uzanan bir süreklilik içinde ele alınmış; güncel eğitim tartışmalarına katkı sağlanması hedeflenmiştir.

Adnan Adanır
Bingöl University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Yeniden kurmacılığın günümüz eğitim sistemine yansımaları

Bu tezde, yeniden kurmacılık eğitim felsefesi kapsamında ele alınmış ve bu yaklaşımın günümüz eğitim sistemlerine etkisi incelenmiştir. Yeniden kurmacılık, bireylerin eğitim yoluyla toplumsal sorunlara çözüm üretmesini, eleştirel düşünme becerisi kazanmasını ve aktif yurttaşlar olarak toplumun dönüşümüne katkı sunmasını amaçlayan çağdaş bir yaklaşımdır. Tezin ilk bölümünde felsefe ve eğitim arasındaki ilişki açıklanmış, ikinci bölümde eğitim felsefesinin kuramsal temellerine değinilmiştir. Üçüncü bölümde ise özellikle John Dewey ve Theodore Brameld'in görüşlerinden hareketle yeniden kurmacılık detaylı biçimde incelenerek bu yaklaşımın eğitim sistemlerine ve günümüzdeki uygulamalara etkileri tartışılmıştır. Yeniden kurmacılığın temelinde yer alan öğrenci merkezli eğitim, yansıtıcı düşünme, demokratik okul modelleri ve toplumsal sorumluluk bilinci gibi kavramlar, çağdaş eğitim politikalarının şekillendirilmesinde etkili olmaktadır. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli de bu yaklaşım doğrultusunda değerlendirilebilir. Dolayısıyla, yeniden kurmacılık yaklaşımının günümüz eğitim politikaları ile nasıl örtüştüğünü ortaya koymakta ve bu yaklaşımın eğitimde kaliteyi artırıcı potansiyeline dikkat çekmektedir.

Halit Yolcu
Bingöl University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Deleuze'de düşünmenin neliği

Bu çalışma, Gilles Deleuze'ün düşünme anlayışını "düşünmenin neliği" sorusu etrafında ele alarak, klasik felsefe tarihinde hâkim olan düşünme imgelerinden radikal kopuşunu ortaya koymayı amaçlamaktadır. Klasik felsefede düşünme, genellikle akılla özdeşleştirilmiş ve doğruluk ilkesine göre yapılandırılmıştır; düşünmek, hakikate ulaşmak üzere gönüllü bir yönelim olarak kabul edilmiştir. Oysa Deleuze, düşünmeyi ne rasyonel bir tercihin sonucu ne de bilginin sessizce kendini sunması olarak kavrar. Ona göre düşünme, öznenin kendi isteğiyle başlattığı bir etkinlik değil, tersine, özneyi yerinden eden bir karşılaşma ile tetiklenen bir zorlamadır. Bu zorlama, düşünceyi önceden bilinen doğrulara değil, daha önce hiç düşünülmemiş olana doğru yöneltir. Düşünmek, böylece bir fark üretme eylemine dönüşür; düşünce kendini tekrar etmez, her seferinde yeni bir oluş yaratır. Bu bağlamda Deleuze'ün aşkınsal duyumcu felsefesi, düşünmeyi temsile değil yaratıcılığa dayalı bir süreç olarak konumlandırır. Bu tez, klasik akılcı ve duyumsal düşünme anlayışlarının Deleuze düşüncesi ekseninde eleştirisini ortaya koymayı amaçlamaktadır çünkü ona göre düşünmek, hakikate ulaşmak üzere gönüllü bir yönelim değildir. Deleuze, düşünmeyi ne rasyonel bir tercihin sonucu ne de bilginin sessizce kendini sunması olarak kavrar. Ona göre düşünme, öznenin kendi isteğiyle başlattığı bir etkinlik değil, tersine, özneyi yerinden eden bir karşılaşma ile tetiklenen bir zorlamadır. Bu zorlama düşünceyi önceden bilinen doğrulara değil, daha önce hiç düşünülmemiş olana doğru yöneltir. Düşünmek, böylece bir fark üretme eylemine dönüşür; düşünce kendini tekrar etmez, her seferinde yeni bir oluş yaratır. Bu bağlamda Deleuze'ün fark ve tekrar kavramları temelinde oluşturduğu aşkınsal duyumcu yaklaşımı etraflıca incelenerek, düşünmenin yeniden nasıl tanımlanabileceğine dair özgün bir kavramsal çerçeve sunulacaktır. Anahtar Kelimeler: Oluş, Karşılaştırma, Zorlama, Fark ve Yaratıcılık

Elif Korkutata
Bingöl University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Postmodern anlam arayışına cevap olarak "Ananda" kavramı

Bu çalışmada temel olarak antik felsefenin ilk düşünsel buyruğu olan kendini bilmek ve kendiliği yönetmek öğretisinin modernizme müteakip olarak ortaya çıkan postmodern dönemde insan ve anlam sorunlarıyla nasıl ilişkilendiği gibi konular işlenmektedir. Etimolojik olarak modernizm sonrası anlamına gelen postmodernizm daha çok sanat alanında kullanılan bir kavram iken anlam bakımından sorunsallaştırıldığında ikame değerlerin yeniden değerlendirilmesi, anlamlar çokluğu veya çağdaş filozofların düşünceleri bağlamında anlamın yitimiyle karakterizedir. Bu dönemde özellikle kesinlik içeren tüm kapsayıcı meta anlatılara şüpheyle bakılması 21. yy da anlamın yitimi problemini de postmodernizmin bağlamında başat bir sorun haline getirmiştir. Anlamın yitimi problemini yalnızca postmodern döneme has bir konu olmamakla birlikte bu husustaki düşünsel faaliyetleri antik medeniyetlerde de görebilmekteyiz. Bu konuları irdelerken postmodern dönemde insanın durumunu ve anlam problemini açımlamak adına yol gösterici olarak kullandığımız doktrinleri Hint felsefesinde bulmaktayız. Bu felsefi sistemin ilk yazılı örneklerini oluşturan Upanişadlarda kendini bilmek öğretisinin başat bir yapıda olduğunu görebilmekteyiz. Bu öğretiden hareketle bireyler yaşamı bir, meta anlatıyla değil yol gösterici bir öğretinin ışığında kendi patikalarını belirleyerek deneyimlemektedirler. Hint felsefi sisteminin çoğulculuğa kapı aralayan ve hakikati bir üst anlatıyla inşa etmek yerine, yaşamın içinde bireylerin kendi biriciklikleriyle inşa etmesine olanak tanıyan bir yapıda olmasından dolayı postmodernizm ile de paralellik taşıması Antik Hint doktrinlerinden faydalanmamızın temel hattını oluşturmaktadır. Bahsini ettiğimiz bu parallelik ile anlamın yeniden inşa edilmesi hususunun gerekliliği Hint felsefesi çerçevesinde ananda\mokşa kavramıyla açıklanmıştır ve bu husus çalışmamızın bir diğer hattını oluşturmaktadır. Artha, kama, dharma, mokşa, kavramlarının bir arada düşünülmesiyle vuku bulan ananda hali bir yandan bireyin özgürlük, haz ve bireysellik alanlarında var olmasına imkan tanırken bir yandan da ontolojik varoluş kalıplarını bünyesinde barındırmaktadır. Bu sayede postmodernizm öncelediği birey ve özgürlük kavramlarını öne çıkartırken hakikatin yitimi sorununa yeni bir yaşam felsefesiyle alternatif bir yorum imkanı kazandırmaktadır.

Elif Aydoğdu
Bingöl University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Platon ve Aristoteles'in etik anlayışlarının karşılaştırılması

Platon ve Aristoteles'in etik anlayışlarının karşılaştırılması, benzerlikve farklılıklarının saptanması tezin amacını oluşturmaktadır. Bu amaçlaPlaton ve Aristoteles'in etik anlayışlarının incelenmesinden önce çalışmanıngiriş bölümünde etik ve ahlak arasındaki ilişki belirtilmiş ve daha sonraPlaton ve Aristoteles öncesi etik yaklaşımlara yer verilmiştir.Çalışmanın birinci bölümünde Platon'un etik anlayışı epistemoloji ileilintili bir şekilde incelenmiştir. Platon'un eudaimonist etiği en yüksek iyi,erdem ve iyinin topluluk yaşamında gerçekleşmesi ana konuları üzerindedurarak araştırılmıştır.İkinci bölümde Aristoteles'in etik anlayışı epistemolojisi ile ilintili birşekilde mutluluk ve erdem konu başlıkları altında irdelenmiştir. Aristoteles'inetik anlayışı Platon gibi, eudaimonist bir yapı sergilemektedir.Tezin üçüncü bölümünde, Platon ve Aristoteles'in etik anlayışlarınınkarşılaştırması yapılmış ve bu alandaki benzerlik ve farklılıklara yerverilmiştir.Sonuç olarak, Platon ve Aristoteles, aklı kendilerine temel ilke edinmişrasyonalist filozoflardır. Her iki filozof da etik anlayışlarında eudaimonist birkarakter sergilemektedirler. Etik anlayışları birbiriyle örtüşmektedir.Aristoteles, hocası Platon'un etik düşüncelerinden etkilenmiş ve budüşünceleri geliştirmiş ve genişletmiştir. Platon ve Aristoteles arasındakifarklılıklar, Aristoteles'in Platon'un idealar kuramını kabul etmemesi veideaların başka bir dünyada değil, yaşadığımız dünyada olduğunuvurgulaması düşüncesine dayanır. Bu düşüncenin etik alanındaki yansımasıise, Aristoteles'in düşünce dünyasının yanında duyu dünyasını da dikkatealmasına yol açmıştır.

Şeniz Eren
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2006
00
Master'sOpen AccessTR

Aristoteles'in ontolojisinde form kavramının işlevi

Formun ne olduğu üzerindeki tartışma, Platon ile başlamıştır. Platon,felsefesini ve varlık görüşünü, idea üzerine kurmuştur. Aristoteles ise,Platon'un idea'ya ilişkin görüşlerini hatalı bulmuş ve eleştirmiştir. Kendiontolojisinde, bu eksikleri ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Buna bağlı olarak,kendine özgü bir form anlayışı ortaya koymuştur. Öncelikle formu, yaşadığıdünya içinde anlamlandırmaya uğraşmıştır.Platon'da olduğu gibi, Aristoteles felsefesinde de, formun önemli biryeri olduğunu görüyoruz. Bunun nedeni, Aristoteles'in ilk ilkelere ulaşmaçabasıdır. O'na göre varlığın ne olduğu sorununu çözmek için, önce ilkprensibi ortaya koymak gerekir. Böylelikle bilgi de mümkün olacaktır.Aristoteles'in varlığın ilk prensibi dediği ilke, formdur. Aristoteles, forma böylebir anlam yüklemekle, aynı zamanda onu varlık anlayışının çıkış noktasıyapmaktadır. Dolayısıyla Aristoteles'in varlık görüşü, forma yüklediği anlamile sıkı bir bağ içerisindedir.Aristoteles'in felsefesini kendine özgü kılan şey, O'nun Platon'a karşı,realist bir tavır alışıdır. Aristoteles, ideal bir dünya yaratma çabasındaolmamıştır. Bu tavır alış ise, yine O'nun formu tanımlayış şekli ilebağlantılıdır. Buna göre form, varlığın sahip olduğu değişmeyen öz, asılcevherdir. Böyle olduğu için, form, bireysel varlığın dışında bağımsız olarakvarolamaz. Öyle olursa işlevselliğini yitirir. Buradan yola çıkarakçalışmamızda sürekli olarak, formun işlevselliğini irdeledik. ÇünküAristoteles'in düşünce şekli, fonksiyonalisttir. Bu yaklaşım, form söz konusuolduğunda kendini daha çok gösterir. Formun işlevselliği, Aristoteles'indevinim ve değişimi ortaya koyuşunda, varlık hiyerarşisini belirlemesinde vehatta teleolojisinde tekrar tekrar kendini gösterir.Formun Aristoteles'in ontolojisindeki ehemmiyeti ve işlevsel yanı,özellikle teleolojik bakış açısına dayanak olması ile ortaya çıkmaktadır.Aristoteles'e göre, evrende her varlık, belli bir amaç taşır ve bu amacıgerçekleştirmeye çalışır. Bu amaç, saf formun mükemmelliğine ulaşmayaçalışmaktır. Varlıklar, bunu ancak, kendi mükemmelliklerine; yani potansiyelolarak taşıdıkları forma ulaşarak gerçekleştirebilirler. Ancak potansiyel olarakforma sahip olan varlıkların maddeleri de bulunur. Böyle olduğu için,evrendeki varlıklar, tam bir mükemmelliğe ulaşamazlar.Canlı varlıklarda, mükemmelliğe ulaşma çabası; ruh aracılığıylagerçekleşir. Çünkü ruh, canlı varlıklarda bedenin formudur. Canlı varlıklardabulunan ruh, her türde farklı bir işlevi yerine getirir. Bu form ne kadar eksiksizolursa, o forma sahip varlık, varlık hiyerarşisinde, o kadar üst sırada yer alırve mükemmelliği gerçekleştirmiş olur.

Oya Esra Tanrıkulu
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2006
00
Master'sOpen AccessTR

Kant ahlakında Tanrı'nın yeri ve işlevi

Tanrı'nın varlığı problemi, Kant'ın ahlak felsefesinde oldukça önemli biryere sahiptir; çünkü Tanrı inancı ahlaka yönelmek için gereklidir. Kant'ınevrensel olmasını istediği ahlak yasaları, gücünü, değişen zamana vemekana karşı koruyacağı mutlaklığını, Pratik akla borçludurlar. Tanrı kavramıda varlığını Pratik aklın varlık yapısında bulmaktadır. Tanrı sayesinde Kant'ınahlak sistemi tamamlanmaktadır. Kant,?Yalnızca Aklın Sınırları çinde Din?adlı eserinde Tanrı'nın varlığı meselesine geniş yer vermiştir.Kant'ın ahlak felsefesinde, Tanrı'nın varlığına olan inanç bilgiyle değil;iman ile temellenmektedir; zira teorik akıl Tanrı'nın varlığı fikrine geçerli birkanıt sağlayamamaktadır. Tanrı'nın varlığına iman, ahlaklı olmanınönkoşuludur; aynı zamanda Tanrı fikri ahlak kanunun belirlediği iradeninamacı olan ?en üstün iyi?nin şartıdır.nsanoğlu yaşadığı süre içerisinde mutluluğu hayal eder. nsanabeklediği mutluluğu verecek olan güç ise Tanrı'dır. nsan, mutluluğa layıkolmak için ahlaklı olmak durumundadır. Böylelikle ahlaklı olmak ile Tanrı'yaiman arasında kopmaz bir bağ oluşmaktadır. Kant'ın sistemi içinde, ahlaklıolmak için Tanrı'nın varlığını şart koşmuş olması, tartışmalar yaratan bir konuolmuştur. Kant, Tanrı'nın varlığı fikrini din'den çıkarmaz, yani tanrı inancıvarlığını bir dine borçlu değildir. Zaten Kant, tarihi ya da empirik olarakadlandırdığı dinleri, üstü kapalı bir şekilde de olsa eleştirmiştir.Kant'ın Tanrı anlayışı, içerisinde bazı problemleri barındırmaktadır.Kant'a göre, Tanrı zaman ve mekan dışı bir varlıktır; dolayısıyla zaman vemekan dışı olan şeylerin yaratıcısıdır. Aynı zamanda da zamana ve makanabağlıdır. Bu durum bir çelişki yaratmaktadır. Diğer bir çelişki kaynağı ise,Tanrı insanların zaman ve mekanda ki eylemlerinin yaratıcısı olmadığından,insanlar özgür olmaktadır; fakat insanın bu dünyaya ilişkin özelliklerinin veyaeylemlerinin Tanrı tarafından yaratıldığını düşünürsek, insanın özgürlüğünüelinden almış oluruz. Kant'ın sistemi içinde, özgürlük fikri pratik yaşamdakarşılığını bulmakta güçlüklerle karşılaşmaktadır. Kant, insanın özgürlüğünükorumak için, sisteminde Tanrı'yı, zaman ve mekan dışı şeylerin yaratıcısıyaparak onu, pasifize etmiş; merkeze insanı koymuştur.

Gülşah Bakubala
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2006
00
Master'sOpen AccessTR

Aristoteles felsefesinde akıl ve his ilişkisi

Bu tezin amacı öncelikle, düşünce tarihinde ilk dönemlerden bu yanainsan aklını kurcalamış olan akıl ve his ilişkisini, epistemolojik ve ahlakiaçıdan ağırlıklı olmak üzere Aristoteles felsefesi bağlamında irdeleyerekortaya koymaktır. Bu çerçevede ilk olarak, bu iki kavrama dair genel anlamdafilozofların yaklaşımlarına yer verilmek suretiyle konuya giriş yapılmıştır. İkincibölümde ise akıl ve his anlayışı ayrı ayrı ele alınarak, bu iki kavrama filozofçahangi anlamların yüklediği, birbirleri ile nasıl ilişkilendirdiği ile ilgilideğerlendirmeler sunulmuştur. Onun, akıl ve hissi birbirine indergeyerek,onların özdeş olduğunu düşünen bazı yaklaşımların tersine, ikisininbirbirlerinden bağımsız varolduğunu söyleyerek soyutlamasının temelindeyatan savunuları açıklanmış ve özdeş olmadıklarını söylemesinin sebeblerisıralanmıştır.Üçüncü bölümde, filozofun akıl ve hissi ruhun iki yetisi olarak görmesisebebiyle, ruh anlayışı üzerinde durulmuş ve ruhun vücut bulduğu bedenle dekonu ilişkilendirilmiştir. Ruhun bu iki yetisi olan akıl ve his, Aristoteles'in ruh vebeden için söyledikleri etrafında değerlendirilmiştir. Akıl ve hisler, ruhun aitolduğu bölümleri ile bağlantılı olarak, bitkisel, hayvansal ve insani ruh için ayrıayrı ele alınmış, daha sonra ruhun bu üç bölümünün sahip olduğu yetiler içinde aynı mantıkla incelenmiştir. Doğrudan tezin konusu ile ilgili olan, ruhunakla sahip yanı ve akıldan yoksun olan yanları da bu bölümde incelenmişayrıca, aklın Aristoteles düşüncesindeki ağırlığından ötürü, iki türü olan teorikakıl ve pratik akıla, daha detaylı anlatılmak üzere ayrı bir başlık altında yerverilmiştir.Dördüncü bölümde ise, akıl ve his ilişkisi ahlaki yönden ele alınmış,Aristoteles'in ahlak felsefesinin iskeletini oluşturan kavramlardan ilk olarakerdem anlatılmış, daha sonra iki erdem türü olan düşünce erdemleri vekarakter erdemleri, ayrı ayrı kendi içindeki çeşitlerinden de bahsedilerek tezinamacı doğrultusunda irdelenmiştir. Sonrasında akıl ve his ilişkisinin ve ayrıcaaralarındaki çekişmenin ve uyumun en yoğun incelenebileceği, irade problemiüzerinde durulmuştur. Bu konu Aristoteles'in kendine egemen olan insan vekendine egemen olmayan insan tanımları etrafında ele alınmıştır. Bunlardanbağımsız olarak düşünülemeyecek olan seçme ve sorumluluk ile ilgili olarakda Aristoteles'in düşüncelerine, insan eylemleri ile ilgili yaptığı ayrımlaryoluyla, bu başlık altında yer verilmiştir. Bu bölümün son başlığı ise,Aristoteles'in hedef olarak gösterdiği ve ruhun akla uygun etkinliği sonucuözüne uygun davranış sonucunda erdem sahibi olarak ulaşabileceğimutluluğa dair düşünceleri anlatılmıştır. Mutluluğa ulaşmada akıl ve hissinyaşamsal önemi ortaya koyulmaya çalışılmıştır.Bahsedilen bölümlerde Aristoteles düşüncesinde akıl ve his ilişkisiniortaya koyduktan sonra, daha çok insan pskolojisi etrafında dönmekte olan budüşüncelerin, halen günümüz koşulları ile ne kadar büyük paralellik gösteriyorolmasının şaşırtıcılığı göz önüne alındığında, kaçınılmaz olarak ilk döneme aitbu felsefi pskolojiyi günümüz psikoloji bilimindeki yaklaşımlar ileilişkilendirerek inceleme gerekliliği doğmuştur. Beşinci bölümün irdelediğikonu da bu olmuştur.Son bölümde ise genel bir değerlendirme yapılarak, ana hatları ilekonunun üzerinden geçilirken, tezin ortaya koyduğu anafikir vurgulanmış vevarılan sonuçlar ifade edilerek çalışma sonlandırılmıştır

Fatma Deniz Beşpınar
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2006
00
Master'sOpen AccessTR

Lise ve dengi okullarda öğrencilerin felsefe dersine yönelik tutumları ve başarıları arasındaki ilişki

Araştırmanın birinci bölümünde öğrencilerin felsefe grubu derslerineyönelik tutumlarını belirlemek için ilgili literatür taramaları yapılarak bir felsefetutum ölçeği hazırlanmıştır. Yapılan literatür çalışmasında öğrencilerintutumlarını etkileyen etkenler, tutum ölçekleri, tutumunu davranışa dönüşüpdönüşmediği, kısacası tutumlar hakkında bilgi verilmiştir.Araştırmanın ikinci bölümünde bulguları ortaya çıkarmak için, lise vedengi okullardaki öğrencilerin Felsefe dersine ilişkin tutumlarını belirlemek vecinsiyet, yaş, okul türü, sınıf, doğduğu yer, yaşadığı yer, anne-babanın eğitimve gelir durumu, kardeş sayısı, kendisine ait odasının olup olmadığı, Felsefedersiyle ilgili görüşleri gibi değişkenlere göre farklılıkları ortaya çıkarıldı. Bugenel amacı gerçekleştirmek için aşağıdaki sorulara cevap aranmıştır. Buproblemler şunlardır:1- Lise ve dengi okullardaki öğrencilerin Felsefe dersine ilişkintutumları, yaşı, cinsiyeti, okul türüne, sınıfına, doğduğu yere,yaşadığı yere, anne-babanın gelir ve eğitim durumuna, kardeşsayısına, kendisine ait odasının olup olmamasına göre farklılıkgösteriyor mu?2- Lise ve dengi okullardaki öğrencilerin Felsefe dersine ilişkintutumları ve Felsefe dersiyle ilgili görüşleri ve başarıları farklılıkgösteriyor mu?Araştırmanın evrenini Ankara ili Sincan ilçesindeki S.L., S.E.M.L.,S.D.A.L.'de okumakta olan lise üç ve dördüncü sınıf öğrencilerioluşturmaktadır.Araştırmanın örneklem grubunu ise, bu evrenden lise üç ve dördüncüsınıflarda öğrenim gören kız ve erkek öğrenciler arasında random yoluylaseçilmiş toplam 358 öğrenci oluşturmaktadır.Araştırmanın problemlerine cevap bulmak amacıyla veri toplama aracıolarak Felsefe dersine ilişkin tutum ölçeği ve Felsefe başarı testindenyararlanılmıştır. Lise ve dengi okullarda okuyan öğrencilerin Felsefe dersineilişkin tutumlarını ölçmek için Gazi Üniversitesi Öğretim Görevlileri SayınProf. Dr. Kazım Sarıkavak ve Yard. Doç. Dr. Ayşe Canatan'la birlikte geliştiripgeçerlilik ve güvenirlilik çalışmasını yaptığımız Felsefe dersine ilişkin tutumölçeğinden yararlanılmıştır.Ölçekten elde edilen veriler, problemlere göre istatistikseldeğerlendirmelere tabi tutulmuşlardır. Problemleri analiz etmek amacıyla,frekans ve yüzdelik hesaplamaları, ilişkisel çözümlemelerde ise tek boyutluvaryans analizi, t-testi, anova ve ki-kare çözümlemeleri kullanılmıştır.Araştırmada lise ve dengi okullarda okuyan öğrencilerin Felsefedersine ilişkin tutumları ile başarıları arasındaki ilişki cinsiyet, yaş, okul türü,doğduğu yer, yaşadığı yer, kardeş sayısı, anne-babanın gelir durumu, anne-babanın eğitim durumu gibi değişkenler açısından ele alınmış vedeğerlendirilmiştir. Özellikle bayan öğrencilerin felsefe derslerine karşı dahailgili ve duyarlı oldukları, bayan öğrencilerin erkek öğrencilerden daha başarılıoldukları tespit edilmiştir. Ayrıca düz liseye devam eden öğrencilerin demeslek liselerine devam eden öğrencilere göre daha başarılı olduklarıgözlenmiştir.

Volkan Şaban Küçükkurt
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2006
00
Master'sOpen AccessTR

ÖSS sistemi ve felsefe grubu derslerinin ÖSS sistemi içindeki konumu

Araştırmamızda 1994-2006 yılları arasında sürekli olarak değişen ÖSSsistemi ve bunun felsefe dersine olan yansımalarını inceledim. ÖncelikleÖSS sorularının tarama sürecinden sonra yıllara ve konularına göredağılımlarını inceleyip, tablolar halinde ifade ettik. Özellikle, felsefenin alanı,insan bilgisi ve düşünüşü konularında her yıl soru geldiğini ve toplam sorulanÖSS sorularının 1/4'ini oluşturduğunu gözlemledim. Fakat oldukça ilginçtir kimüfredatta yer alan bazı konulardan; örneğin; ontoloji (varlık) konusundanherhangi bir şekilde soru sorulmadığını gözlemledim. Bu da tabi ki konulararasında ÖSYM'nin net bir şekilde soracağı soruların konularınıaçıklamamasından kaynaklanmaktadır. Bu durumun adayların bazı felsefekonularına karşı duyarsız kalmalarına sebep olduğu tespit edilmiştir. Ayrıcafelsefe grubu sorularının içerisinde felsefe dersi sorularının azaltılması felsefedersine olan ilgiyi de düşürmüştür.Araştırmamızın temel bilgiler kısmında eski ve yeni sınav sistemlerininkarşılaştırılmasını vermeye çalıştık. Son düzenleme ile adaylara bir çokkolaylıklar getirildiğini gözlemledim. Fakat ne kadar kolaylık sağlanırsasağlansın sürekli gündemde sınav sisteminin değişeceği, değiştiği gibikonuların adaylar üzerinde olumsuzluklar doğurduğu tespit edilmiştir.

Emine Başcı Küçükkurt
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2006
00
Master'sOpen AccessTR

Dostoyevski düşüncesinde insanın özgürlüğü problemi

XIX. yüzyılın önemli düşünürlerinden biri olan Dostoyevski, insanın varoluş sorununu işlerken, insanı zincirlere vurarak, onun tinselliğini yok ettiği gerekçesiyle, gelişme ve ilerlemeye dayalı aydınlanma düşüncesiyle hesaplaşır ve geleceğin üstün karakterli, yeni bir insan tipinin sağlam bir bildirisini yapar. Bu nedenle, bu yeni düzende, kişi önce bir varoluşçu çelişkiler yumağında, bir tutku ve karmaşa dünyası içerisinde bulur kendini. İnsan böyle bir durumda, kişiliğini, ruhunu öldüren her şeye isyan eder; toplumsal düzenden, Apolloncu ilkelerden kopar, kurallara boyun eğmez olur. Peki ne yapmalı, insanı yeniden nasıl diriltmeli diye sorar Dostoyevski? Sonra bu soruyu, insanı yeniden özgürleştirmen, ona Rönesans'la beraber yitirdiği özgürlüğü yeniden vermeli, diye yanıtlar. Dolayısıyla onun amacı, inşam yasalardan, kozmik düzenden, her şeyden kurtarmak, özgürleştirmek, yazgısını takip ederek, bu yazgının onu ister istemez götüreceği yeri açığa çıkarmaktır. Zira insan ancak özgürlük yolunda, yapıp eden bir makine değil de, duygulan, tutkuları olan, yaşayan, hisseden, istençli bir varlık olduğunu kavrar. Dolayısıyla Dostoyevski, incelemesini Diyonizos sanatı yöntemlerine göre yürütmüştür. Ancak Dostoyevski' de, Diyonizosçu kendinden geçişler Eski yunanda, coşku dolu puta tapanlarda olduğu gibi bir felaketle, aşırılıklar içinde, insanın yıkımıyla sonuçlanmaz. Hiçbir tutkusal, ya da coşkusal kendinden geçiş, Dostoyevski'yi, insanı yadsıyacağı bir duruma getirmemiştir. Bu Diyonizosçu coşkunun ortasında, insan kişiliği tüm gücüyle kendini belli eder; tüm dinamizmi ve çelişkileriyle birlikte insan sonuna dek kendi olarak, "yok edilemeyen insan" olarak kalır.Bunun temelinde ise, felsefesinin dayandığı diyalektik ve sezgisel metodu, Dostoyevski'nin başarılı bir biçimde uygulamış olmasını yattığım söyleyebiliriz. Bu bağlamda, mevcut çalışmada, Dostoyevski'de insan ve insanın özgürlüğü probleminin felsefı-tarihsel kaynağı, bu problemi işleyişinde Dostoyevski'nin nasıl bir yol izlediği, bu yolda yönteminin nasıl işlediği, felsefi bir bakış açısıyla ele alınıp tartışılmaya çalışılmıştır. Dostoyevski, insanın özgürlüğü probleminin çözümünü ortaya koyarken nasıl bir yol izlemiştir? İnsan ruhunun deneyimlerine bağlı olan insanın özgürlük yazgısının gelişimini, sonuçta, Tanrı-İnsan Hazret'i İsa'ya yükleyerek çözümlemektedir. Bu yolda insan, önce Apolloncu öğelere isyan eder, ardından Diyonizosçu öğelerin doyumsuz coşkunluğunda bulur kendini. Sonunda da, İsa imgesine ve bu imgeyle temellenen Hıristiyanlığa ve onun bu Apolloncu- Diyonizosçu ilkelerin bir sentezi olarak algılayabileceğimiz toplum düzenine ulaşarak dinin sonsuz kuşatıcılığı çerçevesinde tinsel varlığım ve bunun dayanağı olan serbest seçim ve inanç özgürlüğünü onaylar. II

Murat Coşkun
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2005
00
Master'sOpen AccessTR

Rene Descartes dualizminde özne-nesne ilişkisi

Descartes bir önceki felsefeyle hesaplaşırken ve geleceğin sağlam bildirisini ortaya koyarken her şeyden önce bir yöntemcidir. Skolastik felsefenin mantıksal yöntemi Descartes'ın bilimsel yöntem diyebileceğimiz matematiksel yöntemi karşısında savunmasız kalır. Descartes yöntem anlayışıyla sarsar skolastiğin yineleyici ve dogmacı katılıklarını. Bu yanıyla Descartes getirdiği bilgilerle olmaktan çok, bakış biçimiyle yenidir. Sistem filozofu olan Descartes, " Ben kimim, neyim" sorusuna her türlü etkinliği içinde barındırmak üzere "düşünen şeyim" yanıtını vermiştir. Burada, özneye, öznenin durumuna ilişkin tam bir bilinçlenme söz konusudur. Biz bu çalışmamızda Descartes'ın özne anlayışını, özne- nesne ilişkisini yanıtlama yolunda nasıl bir yol izlediğini, bu yolda yöntemini nasıl oluşturduğunu, özne- nesne ilişkisini açıklarken ortaya çıkan sıkıntıları ele alıp tartışmaya çalıştık. Descartes yanıt verme denemesinde nasıl bir yol izlemiştir? Kendisi ve kendisi olmayanla, başka şeyler ve başka öznelerle ilişkilerini hep ön plana çıkararak; deneyimler kazanmayı önemseyerek; başkalarını eleştirel bir gözle hesaba katarak bunu yapmıştır. Bu bağlamda asıl sorunu çözmüş müdür? Ele aldığı büyük sorunları gerçekten aşabilmiş midir? Burada hem evet hem de hayır yanıtı geçerli gibi görünmektedir. Ancak Descartes'ın içi rahattır. Bütün bu kararları bizzat kendisi verdiği için, Descartes'ın içi rahattır. Bulunduğu noktaya, bilinci aracılığıyla gelmiştir; kendisi bunu bizzat yapmıştır. Bu bakımdan kendinden hoşnuttur.Ama dıştan bakıldığında Descartes, tutarsızlıklar içindeymiş gibi görülebilir. Daha önce saptanan son soru da şuydu: Descartes'ın tutumu, günümüzün en büyük soru / sorun ağlarını içinde barındıran kimlik sorunlarını çözümlemede ve ardından çözmede bir katkı sağlayabilir mi? Sonuç olarak ele aldığımız bu problemlere Descartes'ın böyle bir katkıyı sağlayabileceği kanaatine vardık; çünkü Descartes, bir çok kez yinelediği gibi yaşamın içinde olduğunu hiç göz ardı etmeyen, değişebilir/ değiştirilebilir olanların bağlayıcılığına ilişkin derin kuşkular taşıyan ve bu bağlamda son derece temkinli olan; özne kavrayışında ise ortak insan kimliğine ulaşmaya çabalayan bir filozof olarak belirmektedir. III

Serkan Şükrü Yıldırım
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2005
00
Master'sOpen AccessTR

Hilmi Ziya Ülken`in eğitim felsefesi

181 ABSTRACT In this study, it will be focused on what Hilmi Ziya Ülken has done in the name of educational philosophy and how he interprets this science. Education, according to Hilmi Ziya Ülken, is the most significant work of what man has done so far. Thus, his approach to this field of science necessitates a study on its own. Hilmi Ziya Ülken, in his books and articles he has written about education, deals with the problems, which we even today feel the existence of and which we still cannot find solutions for, and he proposes solutions for these problems. At this point, taking Hilmi Ziya Ülken's book "Eğitim Felsefesi" as a main source, this thesis aims to elucidate the thinker's approach to the concept of education and to make a general assessment through clarifying his opinions about educational philosophy. The first of the aims of the thesis as a whole, is to put forward what the education and what the educational philosophy, which is structured through education interaction with philosophy, are and to determine the content of these concepts; and the second one is to illuminate Hilmi Ziya Ülken's opinions which he has proposed as a solution to the problems of educational philosophy.

EğitimEğitim felsefesiEğitim sistemi+2
İlkay Elçin Uysal
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2004
00
Master'sOpen AccessTR

R.G.Collingwood`un tarih felsefesi

134 ÖZET Collingwood tarihin en azından bir çeşit araştırma ya da soruşturma olduğunu her tarihçinin kabul edeceğini söyler. Tarihin sayelerinde sorular sorduğumuz ve bu soruları yanıtlamaya çalıştığımız düşünce biçimleri arasına yani bilim dediğimiz şeyler arasına girdiğini belirtir. Collingwood'a göre bilim şeyleri aramadır: bu anlamda da, tarih bir bilimdir. Collingwood'un tarih görüşü aşırı derecede rasyonalisttir diye bir itiraz olabilir. Collingwood'a göre bir bilim, diğer bir bilimden farklı türden şeyler aramasıyla ayrılır. Ve Collingwood sorar: Tarih ne tür şeyler arar? Cevabı ise "res gestae" dır. Yani "insanların geçmişte yapılmış eylemleri". Collingwood'a göre tarih kanıtın yorumlanmasıyla işler: Buradaki kanıtın ise tek tek belge denen şeylerin ortak bir adı olduğunu belirtir, belgenin ise şimdi ve burada varolan tarihçinin üzerinde düşünerek, geçmiş olaylar hakkında sorduğu soruları yanıtlayabileceği türden bir şey olduğunu vurgular. Collingwood'a göre; tarih ne içindir sorusunun yanıtı, tarihin insanın kendine ilişkin bilgisi "için" olduğudur. Kendini bilmesinin insan için önemli olduğu düşünülür genellikle: kendini bilme burada salt kendi kişisel özelliklerini, onu öteki insanlardan ayıran şeyleri bilme değil, insan olarak yapısını bilme demektir. Collingwood'a göre kendimizi bilmemiz, ilk olarak bir insan olmanın ne demek olduğunu bilmemiz, ikinci olarak olduğunuz insan olmanın ne demek olduğunu bilmemiz, üçüncü olarak olduğumuz insan olmanın ve başka biri olmamanın ne demek olduğunu bilmemiz anlamına gelir. Kendinizi bilmemiz ne yapabileceğimizi bilmemiz anlamına gelir; kimse ne yapabileceğini denemeden bilemediği için de, insanın ne yapabileceği konusundaki tek ipucu ise ne yaptığıdır. Dolayısıyla, tarihin değeri bize insanın ne yaptığını ve böylece de insanın ne olduğunu öğretmesidir. Collingwood'un modern tarih anlayışı ise "kes-yapıştır tarih görüşü"nün reddiyle başlar. Bu anlayışa göre bir otoritenin şahitliğinin güvenilir olarak kabul edilmesinin kıstası diğer bir otorite olamaz. Collingwood, alternatif135 olarak tarihsel kaynakların şahitliğinin, delille (evidence), söz gelişi arkeolojik bir delille desteklenmesi gerektiğini öne sürer. Bu yüzden Collingwood kendine ait modern tarih anlayışını şöyle tanımlar: o halde tarih kendine has bir bilimdir. Tarihin amacı, gözlemlerimizin dışında kalan olayları incelemek ve bu olayları, gözlemlerimizin içine giren ve tarihçinin ilgilendiği olayların "delili" olarak kabul ettiği başka bir şeyden hareketle çıkarımsal olarak incelemektir. Collingwood'un "Tarih, geçmişin delile dayalı bilimidir." şeklindeki görüşü, yalnızca tarihin ne olduğunu açıkladığı anlamda bir tarih felsefesi olarak adlandırılabilir. Bu arada Collingwood şu üç temel soruyu cevaplandırma çabasındadır; bu soruların ilki, "Geçmişte ne olduğunu nasıl bilebiliriz?" sorusudur ve yanıtı; tarih, "Geçmiş olayları muhayyilemizde yeniden inşa etmektir." şeklinde cevap verir, ikincisi, "Geçmişte olanın niçin olduğunu na sıl bilebiliriz?" sorusudur ve yanıtı tarih "Geçmiş düşünceleri zihnimizde yeniden canlandırmaktır" ve sonuncusu ise, "Neyin niçin olduğunu bilmenin, bizim için değeri nedir?" sorusudur ve yanıtı tarihin değerinin bir "ben bilinci" olduğunu göstererek cevaplar. Tarihsel açıklama konusunda Collingwood, daha çok tarihsel olayların "içi- dışı" kuramıyla ("inside-outside" theory of historical events) tanınır: Geçmişteki bir olayı soruşturan tarihçi, olayın dışı ve içi denebilecek şeyler arasında bir ayrım yapar. Olayın dışı ile, bu olayda yer alan kişilere ve bu kişilerin hareketlerine göre betimlenebilir olan her şeyi kasteder. Collingwood'a göre, tarih felsefesi, ne tarihsel olayların cereyan edişi üzerine kafa yormak, ne de gelecekteki olayların öngörüsüne dayalı olarak tarihsel genellemeleri formüle etmek ve mesrulastirmaktir.Collingwood'a göre tam olarak söylenecek olursa, tarih felsefesi; tarihsel düşünüşün ve tarihsel bilginin kendine özgü doğasını aydınlatmaya çalışmak ve tarih nedir sorusunu cevaplandırmaya çabalamaktır.

Collingwood, Rabin GeorgeTarihTarih felsefesi+1
Ayşe Okumuş Karakaya
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2004
00
Master'sOpen AccessTR

Karl Marx`ın ahlak anlayışı

SUMMARY We dealt with how the author comprehends the morality,\vhat kind of contents of good and bad have,from exact values to relative moral principles his opinions about.in the first part the place Marx grew up and his studies were dealt with in the second, some morality comprehensions until Marx were investigated. First part will start with the historic adventure that materialism and will be ended with proleteria dictatorship which he anticipated as an end.The historic adventure will continue with dialectic comprehension which was the building store that Marx set his system.This was the subject Marx paid attention most while he was setting his system.In this part we'll explain Marx's aim in transforming dialectic into the basic of his system in detail. Then the historic comprehension of the philosopher will be dealt with. What is the point of history in Marx?How does he deal with materialism in the point of history? Does history determine the individual or the individual history?The questions like these are replied in the part.Moreover how the materialism of dialect applies historic materialism will be investigated here.As another topic" The relation between ontology and epistomology of Marx" will be dealt with.The symptomp of the compherension of compulsory in history will be dealt with as another topic.Marx's compherension of human,compherension of religion,the steps of the passing from primitive communism to ideal comminism. Second part compares the capitalist morality which he confronted and which caused the birth of the relation which he founded and the relation with proleter moralitty. In this part the moral structure of capitalist society is dealt with.lt is explained how Marx x-rayed of capitalist mentality.The main target of the capitalist and the form of exploitation of proleteria is investigated here.Then an important detail of freedom disorder is seen. What capitalist system understands from freedom and how freedom are comprehended in real comminist system is explaired.The explonations of personal rights and freedom are made here.Anothertopic is Marx's responsibility thought. Where does idea of responsibility start and finish?Ho\v does human will determine responsibilty? will be dealt with in this part. Marx suggests the concept of moral beauty and explains in detail.He explains the relation between moral beauty and causality.He passes through comminist morality from here. 3rd part starts with dealing with human freedom and relation of determinizm and the warnings given about Marx's morality system. What does freedom stand for against historic and economic determinations?This part inspects this.Then the reasons of not being accepted of capitalist morality are explained by investigating the relation between moral action and consistency.Especially rejection of capitalist morality and rejection of existence of love is socially dealt with. At conclusion part,the suggestions about Marx's philosophy of morality were appraised.lt is assessed that Marx's thesis.suggested as compulsory,being a new idea and its from as ontology and epistemology. The contradictions of the system Marx generated will be given totaly.In preparing the thesis, the prioprety was given to the studies which Marx wrote with his closest friends who helped him generate his own studies and spread them.But his researches about the topic were used.On our topic" Marx's morality comprehension" there is not much research.Our dear researchers dealt with the subject as the summary of the summary. We gave Marx's morality comprehension by using main resources and processing in a way where there is no room to misunderstand.Because our main thesis was spread through the study,our objective and consistency interpretions that would boost our thesis were given firstly in 3rd and conclusion parts in detail. Maxism used materialism in a lot of points, moreover it depicted reasons' world as exictence, it linked existing's generation to reason's occuring.This principle which is one ofthe arguments of materialism was linked espeicaly to the idea of moral compulsory in Marx. Marx's moral comprehension's relation with materialis which has come from centuries ago before itself so far, its footing in the system,are one of the problems of our research. We tried to pay attention to the points told above. We tried not to face incohesion among the subjects,to adhere to the limit of content. I tried to tell the practical aspect of the morality in accordence with Marx's theoric moral compherension.

AhlakAhlak felsefesiMarks, Karl
Orhan Basat
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2004
00
Master'sOpen AccessTR

Liberalizm düşüncesinin temeli olarak John Locke'da devlet fikri

Düşünce tarihinin derinliklerine baktığımız zaman bazı filozofların görüşleri yaşadıkları çağı aşarak gelecek yüzyıllara kaynaklık etmiştir. Bu filozoflardan biri de 17. yy'la birlikte başlayan liberal söylemlere öncülük etmiş J. Locke'dur. Liberal öğretinin temeli olarak J. Locke'un devlet fikri çalışmamızın ana konusunu oluşturur. Bu itibarla tezimizde düşünce tarihindeki devlet fikirlerini, Locke'un yaşadığı siyasi ortamı, liberalizm kavramını, onun devlet fikri çerçevesinde oluşturduğu teorileri ve son olarak bazı düşünürlerle karşılaştırmasını ele aldık, onlara olan etkilerini görmeye çalıştık. Bu araştırmada öncelikle, Locke'un siyasi teorisiyle İngiltere'de gerçekleştirilen 1688 devriminin savunusunu yapmış olduğunu görmekteyiz. Onun devlet fikrini sergilediği "Hükümet üstüne iki inceleme" zalim bir kralı aşağı indirme ve eski hakları geri alma amacıyla yapılan bir devrimi haklı çıkarmak için kullanılmıştır. O bu amaca ulaşmanın meşru yollarını göstermek için doğal hukuk fikrine ve ona kaynaklık eden ilahi irade'ye başvurmuştur. İnsanlar doğa durumundan doğal hakları olan yaşam, özgürlük ve mülkiyet haklarını kendilerinde saklı tutmak kaydıyla bir sözleşme imzalayarak sivil topluma geçmiştir, öncelikle bireyler kendi aralarında bir sözleşme ile toplumu inşa etmiş, ardından yöneticilerle bir sözleşme imzalayarak siyasi erki oluşturmuşlardır. Siyasi erkin ve bireyin görevi doğal hakları korumaktır. Öyle ki, gerek doğa durumunda gerek sivil toplumda kim doğa yasalarını ihlal ederse cezalandırılmalıdır. Bu yasaları çiğneyen yönetim de olsa ona boyun eğmemek Tanrı'ya karşı her bireyinn sorumluluğudur. Böyle bir durumda birey, devrettiği cezalandırma hakkını geri alma hakkına sahiptir. Locke doğal hakları korumanın Tanrı'ya karşı bir mecburiyet olduğunu göstermektedir. Yöneten ve yönetilenlerin eylemlerini doğal hukukla ve dolayısıyla ilahi iradeyle sınırlandırarak, 1688 devrimini meşrulaştırmak istemiştir. Çalışmamız esnasında Locke'un devlet fikri içinde iki eksiklikle karşılaştık. Bunlardan ilki mülkiyeti doğal haklar içine alarak ve onu kişiliğin bir parçası haline getirerek kutsallaştırmasıdır. Diğeri ise "hoşgörü" kavramını diğer liberallerden farklı olarak tek bir mezhep ile sınırlı tutmasıdır. Hoşgörüyü tek bir mezheple sınırlandırması ve başka alanlar için hiç bir şey söylememesi Locke'un devlet görüşlerine gölge düşürdüğü kanaatindeyiz. Yine de Locke, Liberalizm geleneği içinde yer alan özgürlük, bireysellik, tarafsızlık, hoşgörü gibi kavramlarla kendi yönetim şeklini inşa eden ilk düşünür olmuştur. Dolayısıyla da bu kavramlar onu liberalizm düşüncesinin öncüsü yapmıştır.

LiberalizmLocke, JohnSiyaset felsefesi
Elif Yeşim Ünaldı
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2002
00
Master'sOpen AccessTR

Jose Ortega Y. Gasset`te ben ve öteki arasındaki ilişki

Bu çalışmanın amacı, Jose Ortega y Gasset'te "Ben ve Öteki Arasındaki İlişki"yi incelemek, onun bu konuya ilişkin düşüncelerini sistemli bir şekilde ortaya koymak ve onları bugünkü perspektiften değerlendirmektir. Ortega, insanı etkileyen ve insanın kişiliğini oluşturan her şeyi inceleme konusu yapmıştır. İnceleme konusu yaptığı her şeyi de, yaşamla olan bağlantısı içinde ele almaya çalışmıştır. Çünkü insan; çevre.toplum, ilişkiler, yapıp ettikleri, olaylar ve varolan her şeyin toplamı olduğu için, Ortega, insanla ilişkili olan ve insanı ilgilendiren her şeyle ilgili olmuştur. Bundan dolayı, bu çalışma da,ben ve öteki arasındaki ilişkiyle ilgili olduğu noktalarda.Ortega'nın felsefesinin temelini oluşturan ortam, toplum, bireysel yaşam, benlik ve yaşamsal akıl gibi kavramlara, kısaca değinmeye çalıştık. Ben ve öteki kavramlarına kapsamlı bir şekilde değinilmiştir. Çünkü Ortega'nın felsefesinde tek birey, bireyin kendini bulması ve onun yaşamı çok önemlidir. Bunun nedeni de, tek insanın yani bireyin bir yığın haline gelen toplumda kaybolmasıdır.Amaç, bireyin yeniden kişi olabilmesi, kendini bulması, yaşamına hakim olması ve sorumluluklarını üstlenmesidir. Bu amacın gerçekleşmesi içinde Ortega, aynen Sokrates gibi, yönetimi uyaran ve insanları uyandıran bir "at sineği" olmaya çalışır. Çünkü o felsefesiyle ülkesinde ve çağında gördüğü toplumsal sorunlara çözümler aramış ve bu çözümleri de hayata geçirmeye çalışmıştır. Bu nedenle Ortega, birçok filozofun aksine yaşamla ve onun sorunlarıyla mücadele eden ve sesini entellektüel azınlıktan çok, halka duyurmaya çalışan bir halk adamı olmuştur. Bu yüzden politikayla da ilgilenmiş, ve politika aracılığıyla ülkesinin ve halkının kaderini de değiştirmeye çalışmıştır.Ben ve öteki arasındaki ilişki tüm yönleriyle ele alınmış; yanlış ilişkinin yarattığı sorunlar ve doğru ilişkinin kazançları üzerinde ayrıntılı bir şekilde durulmuştur. Sonuç bölümünde ise, Ortega'nın ben ve öteki arasındaki ilişkiyle ilgili olarak ortaya koyduğu problemler ve çözümleri, eleştirel bir bakış açısıyla, özellikle de başka düşünürlerin bu konudaki düşünceleriyle karşılaştırılmalı olarak ortaya konulmaya çalışılmıştır.

Benlik kavramıFelsefeGasset, Ortega+1
Nevin Gülten
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2003
00
Master'sOpen AccessTR

Soren Kierkegaard`ın Hegel sistemindeki akıl anlayışını eleştirisi

I ÖZET Düşünce tarihine baktığımızda, bazı filozofların görüşlerinin, yaşadıkları çağı aşarak gelecek yüzyıllara kaynak teşkil ettiğini görürüz. Hegel ve Kierkegaard da ken dilerinden sonraki filozoftan etkilemişler ve yaptıktan çalışmalarla eleştirel düşüncenin gelişmesine ışık tutmuşlardır. Bu çalışmamızda, son sistem filozofu olan Hegel'in bütün bir evreni ve gerçekli ği diyalektik aklın açılımını kullanarak açıklamaya çalıştığını; buna karşın Kierkega ard'ın gerçekliği somut bireyde ve bu bireyin niteliksel sıçramalar yoluyla evrelerden geçerek olgunlaştığını,bireyi varoluşçu açıdan ele aldığını tartıştık. Evvela Hegel'in akıl anlayışını; diyalektik, tarih, estetik, etik ve din ile ilişkilendi- rerek, aklın sürekli diyalektik aşamalardan geçerek kavrama, Mutlak'a ulaştığı yönün deki fikirlerini belirttik. Hegel, felsefesinin temeline aldığı diyalektiği, bir yöntem ola rak görür. Ona göre diyalektik, herşeyi uzlaştıran, görünen bütün zıtlıkların sentezle üstünden gelebilecek bir ifadedir. Diyalektik bir şekilde açılan akıl, hem düşüncede hem de varlıkta özdeş olduğu için bir sistem felsefesi oluşturması mümkündür. Daha sonra Kierkegaard'ın akıl anlayışını, kendi özgün, varoluşçu felsefesi açı sından ele aldık. Burada varoluşun herbir anının ayrı olduğunu ve bunun somutlukta, sübjektivitede kazanılabileceğini diyalektik, akıl,estetik,etik,din başlıklarında inceledik. Böylece, her iki filozofun görüşlerini verdikten sonra düşünürlerimizin fikirlerini karşılaştırmaya geçtik. Bu tezimizde Kierkegaard'ın bazen diyalektik, bazen de ironik bir şekilde somut bireyin gerçekliğini soyut bir akılla, kavramla örten Hegel'i eleştiri sini verdik. Yani Hegel'in spekülatif anlatımına eleştiri getiren Kierkegaard'ın somut bireye hakikat kazandırmasını gösterdik. Bu eleştiride asıl sorunun, diyalektik açılım larla yeni kavram ve bilgilere ulaşmak değil;sistemin bir parçası olmayı reddetmek ve Tanrısal alanda bireyin özgürce hayat sürmesi olduğu kanaatine vardık. Son olarak, ele aldığımız problemin, Kierkegaard'a göre somut, öznel bireyin, sistem felsefesinin bir evresi olmayı reddettiğini ve bireysel varoluşun soyut bir akıl dan daha önemli olduğunu vurgulamaya çalıştık.

AkılFelsefeHegel, Georg Wilhelm Friedrich+1
Ufuk Bircan
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2003
00
Master'sOpen AccessTR

Ortega Y Gasset'in insan felsefesi

Bu çalışma, Jose Ortega y Gasset'in İnsan Felsefesini incelemek ve ortaya çıkarmak amacını taşımaktadır. Aynı zamanda, insan felsefesi ile ilgili olduğu noktalarda, Ortega'nın bilgi, tarih ve devlet felsefesine de kısaca değinilmiştir. Bölümlerin başlıkları Ortega felsefesinin gerektirdiği sırayı takip etmiştir. Ortega y Gasset'in hayatı ve varoluşçu felsefe içindeki yeri açıklanmıştır. Sonuç bölümüne, Ortrega' nın felsefesinin eleştirisi ve felsefenin geniş bir özeti yerleştirilmiştir. Kaynakçadaki referanslar, yalnızca bu çalışma içinde kullanılan kaynaklardır. Ortega'nın felsefesinin içinde bahsedilen özel kavramlar; yaşamsal akıl kökten gerçek, perspektivizim, yalnızlık, pragmata veya yoruma dayalı idrak, kütle adamı ve intellektüel azınlık kavramlarıdır. Ortega, felsefesini varoluşluk anlayışı içinde geliştirdi. O aynı zamanda pragmatist bir filozoftur. Felsefeciliğinin yanında, o aynı zamanda politikacı olduğu için ' 'insan' ve " 'devlet'i birlikte düşündü. İspanyolculuk düşüncesi Ortega'nın bütün felsefesinde hakim durumdadır.

Gasset, Ortegaİnsan felsefesi
Ahmet Kavlak
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
1998
00
Master'sOpen AccessTR

Tarihin bir felsefe problemi olarak ortaya çıkışı ve tarihin felsefi kurgularında öncüllerin rolü

ABSTRACT Ancient Greek Philosophers discriminated "episteme" and "doxa" about knowledge. In this discrimination, since historical knowledge was within the boundaries of "doxa" history was accepted as a problem of philosophy. In the Middleage Philosophy, a consciousness of history appeared with Christianity, however this consciousness as based on theology. In this period, history was considered to be the place of the realisation of God's Will. For this reason, the historical explanations had always been theological. Ibn Haldun was the first philosopher who considered history as a problem of philosophy. However, he was not in line of the Western Philosophy. Because, Ibn Haldun was the first philosopher who took the history, for itself, as a reality specific to history itself. In line of the Western Philosophy, Vico was the first philosopher who made the discovery of Ibn Haldun. According to Vico, the structure of history and nature is very different from each other. For him. every existence knows only what it creates. God created nature and He knows it, but since man created history, he can know history. However, after the seventeenth century the philosophy of history has become a part of general philosophy and philosophers have also applied the premises of their philosophy to history. II

Tarih felsefesi
Vaner Kuzu
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
1998
00
Master'sOpen AccessTR

Immanuel Kant`ın felsefesi`nde 'mekan ve zaman'

Bu tezde, Alman filozof, Immanuel Kan'tın Felsefesinde "Mekan ve Zaman" adlı konu ele alınmıştır. Burada, size Kant'ın felsefesi hakkında özet bir bilgi vermeye çalışacağız. Bilindiği gibi, Kant'ın felsefesi bilgi konusunun incelenmesi ve eleştirilmesiyle başlamıştır. Bundan dolayı Kant'ın felsefesine kritisist felsefe denir. Kant, bu kritisist felsefesiyle, bilgide aklın rolünü belirtmeye çalışmıştır Kant, bu görüşlerini epistemoloji (bilgi teorisi) konusunda yazdığı en önemli eseri olan, "Saf Aklın Eleştirisi" nde ortaya koymuştur. Kant'ın epistemoloji konusundaki temel denemesini oluşturan bu eserde sorduğu ve cevabını aradığı en önemli soru şudur: Sentetik apriori yargılar nasıl olanaklıdır? Bu probleme bir çözüm getirmeyi amaçlayan Kant yine bu konuda yaptığı araştırmalara transandental araştırmalar adını vermektedir. Burada transandental araştırma metodu mümkün deney objelerine yönelme faaliyeti anlamına gelmektedir. Yine Kant, bu eserinde aklın neyi bileceğini, neyi bilemeyeceğini araştırmıştır. Bu araştırmasında saf aklın sınırları içerisinde kalarak, fenomenlerin görüşlerini bilebileceğimizi.ama görünüşlerin ardındaki gerçekliği, kendinden şeyi (Ding an sich) numeni, bilemeyeceğimizi ileri sürmüştür.Fenomen, mekan ve zaman içerisinde olan "şey"dir. O halde bizim bilgimiz mekan ve zaman içerisinde olan şeylerle (nesneler, varlıklar) sınırlıdır. Bu durumda Kant'ta bilgi duyu verileri (algılarımız) ile insan aklının işbirliğinden doğmuştur. İşte Kant'a göre bu bilginin iki a priori formu vardır: bunlardan biri mekan diğeri zaman'dır. Yani mekan ve zaman duyu bilgisinin a priori formlarıdır. Tüm bilgimiz de ancak bu formlar sayesinde varolmaktadır. Kant, bu anlayışı ile empirizm ile rasyonalizmin sentesini yapmaya çalışmıştır. Yani bilginin oluşmasında hem deneyin, hem de aklın önemini vurgulamıştır. Kant'ın bu sentezci yaklaşımı felsefe tarihinde büyük önem taşımaktadır. Ayrıca mekanı ve zamanı duyu bilgisin a priori formu olarak kabul etmesi Kant'ın görüşünün orjinalliğini göstermektedir. ıı

FelsefeKant, ImmanuelMekan+1
Umut Yaşar Abat
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2001
00