
1.893
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Katılma nöbeti olan hastalarda oksidatif durum ve dna hasarı araştırılması
Oksidatif stres reaktif oksijen türevleri ile antioksidan sistem arasında oluşan dengesizliktir. Bu dengesizlik hücre kompartımanlarında geri dönüşümsüz hasara neden olabilir. Katılma nöbeti olan hastalarda oksidatif stresin arttığı gösterilmiştir. Bu çalışmada artan oksidatif stresin DNA hasarına yol açabileceği düşünülerek katılma nöbeti olan hastalarda serum demir, folik asit ve vitamin B12 düzeyleri ile total oksidan seviye (TOS), total antioksidan seviye (TAS) ve mononükleer lökosit DNA hasarını belirlemeyi amaçladık. Yaş, cinsiyet bakımından birbirine benzer 40 katılma nöbeti olgusu ve 30 kontrol grubu çalışmaya dahil edildi. Plazma TAS, TOS, vitamin B12, folik asit ve demir seviyeleri ticari kit kullanılarak kolorimetrik yöntemle, periferal mononükleer lökosit DNA hasarı alkalen tekli hücre elektroforez yöntemi (comet assay) ile analiz edildi. Oksidatif stres indeksi (OSİ) hesapla bulundu. Katılma grubunda TOS, OSİ ve mononükleer lökosit DNA hasar seviyeleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek (p <0.05), TAS düzeyi ise anlamlı derecede düşük bulundu (p <0.05). Katılma grubunda TOS ile DNA hasarı arasında anlamlı derecede pozitif korelasyon tespit edildi (r=0,287, p <0.05). Katılma nöbeti grubu ile kontrol grubu arasında demir, vitamin B12 ve folik asit eksiklikleri açısından istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p >0.05). Bu çalışmada sonuç olarak katılma nöbeti vakalarında oksidatif stres ve DNA hasarı artmış, antioksidan kapasite azalmış olarak bulunmuştur. Artan oksidatif stres ve DNA hasarının sonuçları bakımından yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.
Ailevi akdeniz ateşi olan hastalarda atopi prevalansı
Ailevi Akdeniz ateşi (AAA) ülkemizde sık görülen otozomal resesif geçişli kalıtsal bir hastalıktır. AAA bulunan hastalar tekrarlayan ateşle birlikte karın ve eklem ağrıları gibi klinik bulgular vermektedir. Yapılan çalışmalarda hastalığa sahip çocuklarda atopi ve alerjik hastalık sıklığının genel popülasyona göre daha az sıklıkta olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada AAA hastası ile sağlıklı kontrol grubu olgularında, değişik parametreler kullanarak atopi ve alerjik hastalık prevalansını belirlemeyi amaçladık. Çalışmada 61 AAA ve 61 kontrol grubu olgu değerlendirildi. Her iki grupta tüm olgularda atopi ve alerjik hastalık öyküsü sorgulandı. Her hastada eozinofil yüzdesi, total serum IgE düzeyleri, yumurta akı spesifik IgE, buğday unu spesifik IgE ve inek sütü spesifik IgE düzeyleri araştırıldı. AAA grubunda 10 hastada (%16,4), kontrol grubunda 5 hastada (%8,2) atopi saptandı (p=0.27). AAA grubunda 5 hastada (% 8,2), kontrol grubunda 2 hastada (%3,3) alerjik hastalık görüldü (p=0.272). Bakılan serum spesifik IgE düzeylerinden yumurta akı spesifik IgE düzeyi kontrol grubunda 11 hastada (%18), AAA grubunda ise 3 hastada (%5) pozitif saptandı (p=0.044). Buğday unu ve inek sütü serum spesifik IgE düzeyleri her iki grupta benzer bulundu. Total serum IgE düzeyi kontrol grubunda daha yüksek saptandı (p=0.009). Sonuç olarak bu çalışmada, atopi ve alerjik hastalıkların AAA hastalarında kontrol grubu ile benzer sıklıkta görüldüğü, fakat yumurta akı spesifik IgE ve total IgE düzeylerinin kontrol grubunda daha yüksek saptanması AAA hastaları arasında atopinin daha az görüldüğü kanaatini uyandırmıştır.
Akut bronşiolit vakalarında aneminin tedaviye etkisinin değerlendirilmesi
Bronşiolit, özellikle iki yaş altındaki çocuklarda çoğunlukla viral etkenlerin neden olduğu, hızlı solunum, göğüste retraksiyonlar ve hışıltılı solunum (wheezing) ile karakterize, bronşiollerin inflamasyonu ile seyreden klinik bir tablodur. Akut bronşiolitin temel tedavisi destekleyici tedavi olup, hastanın hidrasyonunun ve oksijenizasyonunun düzenlenmesi ve komplikasyonlar açısından yakından izlenmesini içerir. Hastaneye yatışı gerektirebilmesi, semptomların bazen haftalarca devam etmesi, beslenme problemlerine yol açması, sekonder bakteriyel enfeksiyonlara zemin hazırlaması gibi yüksek morbidite nedenleri hastalığın önemini ortaya koymaktadır. Bu çalışmada Ekim 2013 ve Mart 2014 tarihleri arasında öksürük, hırıltı, dispne şikayetleri ile acil servisimize başvurup akut bronşiolit tanısı ile tedavi edilen 85 hastada aneminin tedaviye etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Hastaların 63'ünde (%74) anemi yokken 22'sinde (%26) ise anemi tespit edildi. Anemisi olan ve olmayanlar arasında karşılaştırma yapılınca tedavi öncesi hastalık skoru, DSS (dakika solunum sayısı), KTA (kalp tepe atımı) ve SaO2 (oksijen saturasyonu) değerleri ile tedavi sonrası hastalık skoru, DSS, KTA ve SaO2 değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Sonuç olarak hafif ve orta akut bronşiolit vakalarındaki solunumsal olarak ortaya çıkan hipoksinin tedaviye olan yanıtı hafif anemik hastalarda anemik olmayanlara göre farklı değildir.
Akut bronşiolit vakalarında laboratuvar bulguları ile tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi
Bronşiolit, özellikle iki yaş altındaki çocuklarda çoğunlukla viral etkenlerin neden olduğu, hızlı solunum, göğüste retraksiyonlar ve hışıltılı solunum (wheezing) ile karakterize, bronşiollerin inflamasyonu ile seyreden klinik bir tablodur. Akut bronşiolitin temel tedavisi destekleyici tedavi olup, hastanın hidrasyonunun ve oksijenizasyonunun düzenlenmesi ve komplikasyonlar açısından yakından izlenmesini içerir. Hastaneye yatışı gerektirebilmesi, semptomların bazen haftalarca devam etmesi, beslenme problemlerine yol açması, sekonder bakteriyel enfeksiyonlara zemin hazırlaması gibi yüksek morbidite nedenleri hastalığın önemini ortaya koymaktadır. Bu çalışmada Ekim 2013 ve Mart 2014 tarihleri arasında öksürük, hırıltı, dispne şikayetleri ile acil servisimize başvurup akut bronşiolit tanısı ile tedavi edilen 85 hastada laboratuvar bulguları ile tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Olguların lökosit sayısına göre dağılımında 75 (%88) olguda lökosit sayısı normal bulunurken 10 (%12) olguda ise lökositoz tesbit edildi. Lenfosit sayılarına göre dağılımında ise hastaların 56 (%66)'sında lenfositoz yokken 29 (%34)'unda ise lenfositoz tesbit. CRP (C-Reaktif Protein) değerlerine göre dağılımında ise CRP 43 (%51) olguda pozitif bulunurken 42 (%49) olguda ise negatif bulundu. Lökositozu olanlar ve olmayanlar, lenfositozu olanlar ve olmayanlar ile CRP'si pozitif ve negatif olanlar arasında karşılaştırma yapılınca tedavi öncesi hastalık skoru, DSS (dakika solunum sayısı), KTA (kalp tepe atımı) ve SaO2 (oksijen saturasyonu) değerleri ile tedavi sonrası hastalık skoru, DSS, KTA ve SaO2 değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Sonuç olarak hafif ve orta akut bronşiolit vakalarındaki solunumsal olarak ortaya çıkan hipoksinin tedaviye olan yanıtının değerlendirilmesinde lökositozu olanlar ile olmayanlar, lenfositozu olanlar ile olmayanlar ve CRP'si pozitif ile negatif olanlar arasında anlamlı bir fark yoktur.
Çocukluk çağı atopik dermatitli hastalarda dermatolojik yaşam kalitesi değerlendirilmesi
Bu çalışma atopik dermatit hastalığının, hasta ve ailelerinin yaşam kalitelerini etkilediğini belirlemek amacıyla planlandı. Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Allerji ve Dermatoloji Polikliniklerine başvuran 0-18 yaş arasındaki Hanifin Rajka tanı kriterleriyle atopik dermatit tanısı koyulan 120 hasta çocuk ve ailesi çalışmaya alındı. Çalışmaya alınan hastalar aktif ve remisyon olarak 2 guruba ayrıldı. SCORAD ağırlık indeksi ile hastaların hastalık şiddeti, hafif, orta ve ağır olarak sınıflandırıldı. IgE, eozinofili, Allerji Deri Testi (ADT) sonuçları olmayanlar tamamlandı. Hastaların okuma yazma bilen ve anketi doldurabilecek olanları Çocuk Dermatoloji Yaşam Kalite İndeksi (CDLQI) isimli anketi kendileri doldurdu. Kendileri dolduramayacak olanların Bebeklerin Dermatolojik Yaşam Kalite İndeksi (IDLQI) isimli anket aileleri tarafından dolduruldu. Ayrıca her bir hasta için, Aile Dermatolojik Yaşam Kalitesi İndeksi (FDLQI) isimli anket ebeveynlerden birisi tarafından dolduruldu. Cevaplandırılması istenilen tüm anketler, her bir soru için maksimum üç puan alınabilecek toplam on sorudan oluşuyordu. Hastaların işaretledikleri kutucuğa göre hiç (sıfır puan) sadece biraz (bir puan) fazla (iki puan) oldukça fazla (üç puan) puanlama yapıldı. Remisyon gurubunda FDLQI, IDLQI ve CDLQI sırasıyla ortalama 2, 2 ve 2,5 puan alırken, aktif guruptakiler sırasıyla ortalama 9, 9 ve 11 puan alarak anlamlı farklı saptandı. Atopik dermatit hastalığının özellikle aktif dönemde hem hasta hem ailesinin yaşam kalitesini anlamlı şekilde etkilediği belirlenmiş oldu. SCORAD indeksine göre, 120 hastanın %40 oranla 48 hasta hafif AD, %40 oranla 48 hasta orta AD, %20 oranla 24 hasta ağır AD olarak değerlendirildi. SCORAD indeksi ağır olan gurupta anlamlı olarak yaşam kalitesi anket sonuçları yüksek saptandı. IX Remisyon ve aktif dönem hasta gurupları arasında anket sonuçlarına göre, aile dermatolojik yaşam kalitesi, infant dermatolojik yaşam kalitesi ve çocuk dermatolojik yaşam kalitesi etkilenmesinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. (p<0,05) IgE, eozinofili düzeylerinin ve ADT test sonuçlarının hastalık şiddeti ve yaşam kalitesi etkilenmesi ile anlamlı ilişkisi görülmedi. (p>0,05) ADT yapılan hastaların %65 'inde herhangi alerjene duyarlılık saptandı. ADT yapılamayan 2 yaş altı hastaların %9,6'sında spesifik pheitop pozitif saptandı. Sonuç olarak, atopik dermatit hastalığı; şiddeli kaşıntılar, özellikle bebeklik döneminde kaşıntıların tetiklediği uyku bozuklukları, herhangi allerjen tespitinde önerilen alerjen diyeti gibi durumların beslenme alışkanlıkları üzerinde sebep olduğu değişiklik ve diyet uyum güçlükleri, dış görünümün özellikle önemli olduğu adölosan döneminde ciltte ki lezyonlar nedeniyle yaşam kalitesini olmsuz etkileyebilmektedir. Bu sebeple, tedavisi multidisipliner olarak planlanıp gerektiğinde hem aile hem de hasta için psikososyal destek mekanizmaları devreye sokulmalıdır.
Adölesan dönemde hirşutizm tanısı alan hastalarda etyolojik dağılım
Kadınlarda her yaş grubunda görülebilen yaygın klinik bir durum olan hirşutizm, terminal kıl foliküllerinin androjen duyarlı olan bölgelerde aşırı büyümesi ile ortaya çıkan erkek tipi kıllanmadır. Hirşutizm varlığı her yaş için psikososyal gelişimi olumsuz yönde etkileyen son derece üzücü bir durumdur. Hastaların yeterince önem vermemesi ya da çekinmesi nedeni ile doktora başvurma oranını düşük olması, hem de doktora başvuran hastaların tanı ve tedavisindeki güçlükler sonucu istenilen başarıya ulaşılamayan bir sağlık sorunudur. Ülkemizde adölesan kızlarda hirşutizm prevelansını, insidansını ve etyolojik dağılımı gösteren yeterli çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışma ile bölgemizdeki hirşutizm nedenlerinin dağılımını görmeyi ve hirşutizme neden olan nadir hastalıkların görülme oranları hakkında bilgi vererek bu hastalıklara karşı farkındalığı arttırmayı amaçladık. Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Endokrinoloji polikliniğine tüylenme artışı şikâyeti ile Haziran 2011- Haziran 2014 tarihleri arasında başvuran 10 ile 18 yaşları arasındaki kız hastalardan hirşutizm tanısı alan 138 tanesi çalışmaya alınarak demografik bilgiler, fizik muayene bulguları, laboratuar ve görüntüleme tetkikleri açısından sınıflandırılmıştır. Hirşutizm tanısı alan hastaları etyolojik sınıflandırma açısından fonksiyonel ovaryan hiperandrojenizm (polikistik over sendromu (PKOS) ve diğerleri), idiyopatik hiperandrojenizm, idiyopatik hirşutizm, fonksiyonel adrenal hiperandrojenizm olmak üzere 4 grupta sınıflandırıldı. Bizim yaptığımız çalışmada hirşutizm şikayetiy¬le hastanemize başvuran 138 hastanın %72.4'ünde fonksiyonel ovaryan hiperandrojenizm, %10.9'unda idiyopatik hiperandrojenizm, %8'inde fonksiyonel adrenal hiperfonksiyon, %7.2'sinde idiyopatik hirşutizm, %0.7'sinde konjenital adrenal hiperplazi (KAH), %0.7'sinde prolaktinoma tespit edildi ve bu bulgular daha önce yapılmış çalışmalar ile uyumlu bulundu. Sonuç olarak bölgemizdeki adölesan yaş grubukız çocuklarında hirşutizm etyolojisinde literatür ile uyumlu olarak en sık neden PKOS olarak saptanmış, prolaktinoma ve geç başlangıçlı KAH gibi diğer nedenlerin daha nadir olmakla beraber bölgemizde hirşutizm etyolojisinde rolü olabileceği görülmüştür.
Akut lenfoblastik lösemili çocuklarda avasküler nekrozun vitamin D reseptör gen polimorfizmleriyle ilişkisi ve asemptomatik avasküler nekroz tanısındaki rolü
Amaç: Avasküler nekroz gelişiminin, akut lenfoblastik lösemili hastalarda tedavi boyunca oluşan önemli bir komplikasyon olduğu görülmüştür. Avasküler nekroz; lösemik sürecin kendisine ve kemoterapinin hücresel toksisite ve vasküler hasar oluşturmasına bağlı olarak gelişmektedir. Çalışmamızda, akut lenfoblastik lösemili hastalarda avasküler nekroz gelişiminin vitamin D reseptör gen polimorfizmleri ile ilişkisinin belirlenmesi; elde edilen sonuçlardan yeni tanı alan hastaların takip ve tedavi süresinde yararlanılabilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bezmi Alem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi ve İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü Çocuk Hematoloji-Onkoloji Bölümlerinde takipli akut lenfoblastik lösemi tanılı, tanı yaşları 0-18 yaş arasında olan 71 hasta çalışmaya dahil edildi. Alınan kanda; deoksiribo nukleik asit izolasyonu yapıldı ve vitamin D reseptör gen bölgeleri olan BsmI, ApaI ve TaqI polimorfizmleri polymerase chain reaction-Restriction fragment length polymorphism yöntemi ile çoğaltılarak değerlendirildi. Kalsiyum, fosfor, alkalen fosfataz, 25 Hidroksi Vitamin D, 1,25-Dihidroksi Vitamin D biyokimyasal parametreleri çalışıldı. Bulgular: 1. Akut lenfoblastik lösemi tanılı çocuk hastalarda avasküler nekroz gelişimi ile BsmI, ApaI, TaqI polimorfizmleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı ilişki bulunmamıştır (sırasıyla p=0.819, p=0.731, p=0.623). 2. Akut lenfoblastik lösemi tanılı çocuklarda akut lenfoblastik lösemi tanı yaşının daha büyük olmasının avasküler nekroz gelişimi ile istatistiksel olarak anlamlı ilişkisi olduğu gösterilmiştir (p<0.001). 3. Akut lenfoblastik lösemi tanılı çocuklarda avasküler nekroz gelişme oranı kızlarda erkeklere göre istatiksel açıdan anlamlı olarak fazla bulunmuştur (p<0.05). 4. Avasküler nekroz tanılı hastalarda en sık kalça eklemi, ikinci sıklıkta diz eklemi, üçüncü sıklıkta ise ayak bileği eklemi tulumu olduğu görülmüştür. 5. Avasküler nekroz varlığı ile ortalama kalsiyum, fosfor, alkalen fosfataz, 25 Hidroksi Vitamin D, 1,25-Dihidroksi Vitamin D değerleri arasında anlamlı ilişki gösterilememiştir. 6. Avasküler nekroz tanısı alan grupta semptomatik avasküler nekroz tanısı almayan gruba kıyasla ortalama fosfor değeri anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur (p=001). 7. Avasküler nekroz nedenli cerrahi uygulanan akut lenfoblastik lösemi hastaların hepsi kız hastaydı ve tamamında kalça eklem tutulumu mevcuttu. Sonuç: Çalışmamızda, akut lenfoblastik lösemi hastalarında bakılan vitamin D reseptör geninin BsmI, ApaI, TaqI polimorfizmleri ile avasküler nekroz gelişimi arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır. Ancak avasküler nekroz gelişiminde belirti göstermeyen lezyonların oranı yüksektir ve bu nedenle erken teşhis ve tedavi büyük öneme sahiptir. Akut lenfoblastik lösemi tedavisinde bireysel yaklaşım önemlidir, bu hastalarda özellikle farmakogenetik risk faktörlerinin kapsamlı çalışmalarda prospektif olarak araştırılmasına ihtiyaç duyulmaktadır.
Çocuklarda Tc-99m DMSA ile yapılan statik böbrek sintigrafisinin oksidatif stres ve mononükleer lökosit DNA hasarı üzerine etkilerinin araştırılması
Nükleer tıp tanısal yöntemlerinden Tc-99m DMSA sintigrafisi pediatrik yaş grubunda oldukça sık kullanılan bir görüntüleme yöntemidir. Bu yöntemde iyonizan etkileri olan radyofarmasötikler kullanılmaktadır. İyonize radyasyonun kullanıldığı bazı tetkiklerin etkileri üzerine yapılan çalışmalar bulunmakla birlikte, özellikle statik böbrek sintigrafisi ile çocuklarda yapılan görüntülemelerin böbrek dokusu ve DNA üzerinde yapabileceği etkiler ile ilgili çalışmalar bulunmamaktadır. Bu çalışmada; Tc-99m DMSA sintigrafisinin renal oksidatif stres ile mononükleer lökosit DNA hasarı üzerine etkilerinin incelenmesini amaçladık. Çalışmada Tc-99m DMSA sintigrafisi çekilen 27 olgu değerlendirildi. Her hastadan sintigrafi öncesi bir kez, sintigrafi çekiminden hemen sonra bir kez ve sintigrafi çekiminden 1 hafta sonra bir kez olmak üzere üç defa 3'er ml heparinize venöz kan örneği alındı. Bu kan örneklerinden mononükleer lökosit DNA hasarı, total antioksidan seviye (TAS) ve total oksidan seviye (TOS) analizleri yapıldı. Oksidatif stres indeksi (OSİ) hesaplandı. Ayrıca, her hastadan sintigrafi çekiminden önce bir kez ve sintigrafi çekiminden sonra 3 gün içinde bir kez daha olmak üzere toplamda iki kez anlık idrar alındı. Bu idrar örneklerinden de TAS/Kr (TAS/kreatinin), TOS/Kr (TOS/kreatinin) ve NAG/Kr (N-acetyl-glucosaminidase/ kreatinin) düzeyleri çalışıldı ve OSİ hesaplandı. Serum örneklerinde çalışılan TAS, TOS ve OSİ değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). DMSA çekimi öncesinde ve sonrasında alınan idrar örneklerinde çalışılan TAS/Kr, TOS/Kr ve NAG/Kr düzeylerinde de anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). DMSA çekimi öncesine göre, çekimden hemen sonra serumda ölçülen DNA hasarının arttığı ancak 1 hafta sonraki kontrolde bu hasarın gerileyerek sintigrafi çekimi öncesindeki düzeylere indiği saptandı. Bu çalışma bize Tc-99m DMSA sintigrafisinin etkisinin oksidatif hasar oluşturmak için yetersiz olduğunu ancak iyonize radyasyonun direkt etkisiyle kısa sürede tekrar onarılabilen bir DNA hasarı oluşturduğunu göstermektedir.
Süt çocuklarında demir profilaksisinin oksidan aktivite ve deoksiribonükleik asit üzerine etkisi
Amaç: Demir eksikliği tüm dünyada en sık görülen nutrisyonel eksiklik olması nedeni ile bir çok ülkede 4. aydan itibaren demir profilaksisi uygulanmaktadır. Ancak bu uygulama ile demir profilaksisine ihtiyacı olmayan bebeklere de demir profilaksisi verilmektedir. Çalışmamızda demirin gereksiz alımının deoksiribonükleik asit (DNA) ve oksidan sistem üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Metod: Ülkemizde "Demir gibi Türkiye" projesi ile 4 aylık tüm bebeklere demir profilaksisi başlanmaktadır. Çalışmamıza 6 ayını doldurmuş sadece anne sütü alan sağlıklı bebekler dahil edildi. Son 2 aydır demir kullanan bebekler 1. grup, çeşitli nedenlerle demir kullanmamış bebekler 2. grubu oluşturdu. Anemi ve kan demir parametreleri, DNA hasarı ve oksidan-antioksidan aktivite seviyesini belirlemek için bebeklerden kan örnekleri alındı. Bebekler demografik faktörler, demir eksikliği, demir eksikliği anemisi, DNA hasarı ve oksidan-antioksidan aktivite düzeyleri yönünden karşılaştırıldı. Bulgular: Araştırmaya demir profilaksisi alan otuz sekiz, profilaksi almayan yirmi altı vaka dahil edildi. Vakaların 31'i erkek, 33 tanesi kız idi. Başvuru anında 1.grup ile 2. grubun ortalama ağırlıkları (8148±894 gr vs 8173±1024 gr p=0,918), hemoglobin değerleri (11,33±0,789 g/dl vs 11,08±0,966 g/dl p=0,261) ve ferritin (33,1 (7,6-237) ng/ml vs 30,4 (1,8-124) ng/ml p=0,505), demir (45,5 (23-127) ug/dl vs 51,5 (18-124) ug/dl p=0,738), demir bağlama kapasitesi (317,13±44,06 ug/dl vs 337,92±76,84 ug/dl p= 0,228), transferrin (258,36±39,8 mg/dl vs 275,84±61,3 mg/dl p=0,218) değerleri istatiksel olarak anlamlı değildi. 1. grupta DNA hasarı (41.05 vs 27,78 p=0,000) ve oksidan aktivite seviyesi (12,47 vs 10,75 p=0,000) yüksek saptandı. Sonuç: Altı aylık bebeklerde demir profilaksisi alımı ile DNA hasarı ve oksidan stresin arttığı görülmektedir. Bu nedenle demir desteğinin demir damlaları yerine d
Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde izlenen kültürle kanıtlanmış neonatal sepsis vakalarının retrospektif incelenmesi
Amaç: Yenidoğan sepsisi, yaşamın ilk 28 günündeki en sık ve hayatı tehdit edici hastalıklarından biridir. Uygun antibiyotik tedavisine rağmen yüksek morbidite ve mortaliteyle seyredebilmektedir. En çok neden olan etkenler ve sıklıkları farklılık gösterebilmekte ve zaman içinde aynı hastane içinde dahi değişebilmektedir. Bu çalışmada, Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde takip ve tedavi edilen kültürle kanıtlanmış sepsis tanılı yenidoğan bebeklerin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmada Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde Ocak 2012-Temmuz 2015 tarihleri arasında 1,2 ve 3. düzey yenidoğan yoğun bakımda takip ve tedavi edilmiş olan 1735 hasta retrospektif olarak incelendi. Kültür ile kanıtlanmış neonatal sepsis tanısı almış 56 hasta çalışmaya alındı. Bulgular: Hastaların %55,4'ü erkek, %44,6'sı kız idi. Doğum haftaları ortalama 31,77 ±5 idi. Doğum ağırlıkları ortalama 1654,07 ±906,6 gramdı. Hastaların %76,8'i preterm, %23,2'si term idi. Hastaların %14,3'ünün erken başlangıçlı neonatal sepsis, %85,7'sinin geç başlangıçlı neonatal sepsis olduğu saptandı. Erken başlangıçlı neonatal sepsiste en sık etken Stenotrophomonas maltophilia, geç başlangıçlı neonatal sepsiste ise koagülaz negatif stafilokoklar ve Klebsiella pneumonia idi. Erken başlangıçlı neonatal sepsiste mortalite %12,5 ve geç başlangıçlı neonatal sepsiste de %12,5 idi. Her iki sepsis grubunda da ölen bebeklerin hepsi preterm idi. Gram pozitif mikroorganizmalarda vankomisin direnci saptanmadı. Gram negatif mikroorganizmaların antibiyotik dirençleri değerlendirildiğinde meropenem direnci saptanmazken imipenem direnci en fazla %50 idi. Sonuç: Neonatal sepsisli hastalarda sepsis tipi, etken mikroorganizmalar ve antibiyotik dirençleri üniteler arasında ve zamanla ünite içerisinde de farklılıklar gösterebilir. Bu nedenle, aktif sürveyans uygulanarak tedavi protokolleri sıklıkla güncellenmelidir. Anahtar Kelimeler: Sepsis, Yenidoğan, Prematürite, Kan Kültürü, Antibiyotik Direnç
Alerjik rinitli çocuk hastalarda yaşam kalitesinin değerlendirilmesi
Amaçlar – Hastalar Alerjik rinit, çocukluk çağında oldukça sık görülen ve yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen kronik bir hastalıktır. Hastalığın çocukların yaşam kalitesini ne derece etkilediğini belirlemek için ölçekler geliştirilmiştir. Çalışmamızda alerjik rinit tanısı alan hastalarda tedavinin yaşam kalitesine etkilerini gözlemlemek ve rinit alt tipleri arasında yaşam kalite ölçümlerinde fark olup olmadığını araştırmak amaçlanmıştır. Bu amaca yönelik olarak Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Alerji Polikliniği'ne Aralık 2015 – Ocak 2016 ayları arasında gelmiş olan, 6-12 yaş aralığındaki, 120 alerjik rinit tanılı hasta çalışmaya dahil edilmiştir Gereç ve Yöntemler Yaşam kalitelerini değerlendirmek için alerjik rinite özel bir ölçek olan "Pediatric Rhinitis Quality of Life Questionnaire (PRQLQ)" kullanılmıştır. Hastalara tedaviye başlamadan hemen önce ve tedavinin altıncı haftasında PRQLQ formu doldurtulmuştur. Yaşam kalitesi skorları ve bu skorların farklarından elde edilen veriler, hastaların klinik ve demografik özelliklerini içeren diğer verilerle birlikte SPSS 20 programına yüklenerek analiz edilmiştir. Bulgular Çalışma 55'i kız 65'i erkek olmak üzere 120 hasta ile tamamlanmıştır. Hastaların ortanca yaşı 9 (6-12) bulunmuştur. Hastaların sosyoekonomik düzey, ailede atopi öyküsü, sigara maruziyeti öyküsü, evcil hayvan varlığı gibi sosyodemografik özellikleri, klinik özellikleri değerlendirilmiştir. Hem rinit alt gruplarının alt ölçek puanları arasında hem de tüm gruplarda tedavi öncesi ve sonrası ölçek puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar bulunmuştur. Sonuçlar Çocuklarda alerjik rinit, semptomlarının şiddetine ve sıklığına uygun olarak yaşam kalitesini etkilemektedir. Hastalığın ağırlığından bağımsız olarak, uygun tedavi verildiğinde, tedavi sonrası yaşam kalitesi, tedavi öncesi yaşam kalitesine göre anlamlı olarak iyileşmektedir. Anahtar Kelimeler: Alerjik rinit, çocuk, yaşam kalitesi, tedavi
Çocukluk çağı besin alerjilerinde oksidatif stres parametrelerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada 01.04.2015 ve 10.02.2016 tarihleri arasında çocuk alerji polikliniklerimizde besin alerjisi tanısı ile takip edilmekte olan ve öncesinde besin alerjisi olup sonraki izlemlerinde tolerans geliştirmiş olan toplam 90 hasta ve kontrol grubu olarak 25 sağlıklı çocuk çalışmaya dahil edilmiştir. Farklı gruplara ayrılan bu deneklerin hemogram, C-Reaktif Protein (CRP), total Ig E, besin spesifik Ig E ve oksidatif stres parametreleri değerlendirilmiştir. Bu yolla; farklı besin alerjisi gruplarında ve besin alerjisine tolerans geliştirmiş hastalarda oksidatif stres parametrelerinin dağılımı ve tolerans gelişimi üzerine olası etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır.
Çocukluk çağı yeme bozukluğu tanısı ile takip edilen hastaların klinik ve demografik özelliklerinin değerlendirilmesi
Amaç: Yeme sorunları ve iştahsızlık çocukluk çağında sık görülen durumlardır. Ancak çocukların az bir kısmında yeme bozukluğu saptanır. Yeme bozukluğu saptanan çocukların erken tanınması ve tedavilerinin düzenlenmesi önemlidir. Bu çalışmada çocukluk çağı yeme bozukluğu tanısı ile takip edilen hastaların klinik ve demografik özelliklerinin değerlendirilmesini amaçlanmıştır. Metod: Bezmialem Vakıf Üniversitesi, Çocuk Gastroenteroloji Polikliniğine Ocak 2013 ve Aralık 2014 tarihleri arasında başvuran, çocukluk çağı yeme bozukluğu tanısı almış 18 yaş altı yüz çocuğun demografik özellikleri, klinik özellikleri, tanıları dosya taraması yöntemi ile önceden hazırlanmış araştırma formuna işlendi. Çocukluk çağı yeme bozuklukları uygun kriterler ışığında sınıflandırıldı. Yeme bozukluklarının yukarda tanımlanan özelliklerinin hem grupların kendi içinde hem de gruplar arasında tanımlayıcı istatistikleri yapıldı. Bulgular: Olgular, 64 (%64) duyusal besin reddi, 4 (%4) infantile anoreksi, 4 (%4) posttravmatik yeme bozukluğu, 17 (%17) komorbid durum ve 11 (%11) kompleks yeme bozukluğu şeklindeydi. Olguların boy z skorları -0,81±1,75 ve kilo z skorları ise -0,92±1,55 şeklinde ve yaş ortalaması 36,57±32,21 ay (Min:3 maks:184 median:27) olarak bulundu. Sonuç: Elde edilen veriler ışığında yeme bozukluklarının genel özellikleri tartışıldı. Bu çalışma yeme bozuklukları klinisyen, diyetisyen, psikolog/psikiyatrist, fizyoterapist ve/veya konuşma terapistinin de içinde bulunduğu bir ekip tarafından değerlendirilmesi ve yönetilmesi gerektiğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: duyusal besin reddi, infantil anoreksi, oral motor disfonksyon, posttravmatik yeme bozukluğu, yeme bozukluğu,
Beş yaş altı çocuklarda alt solunum yolu enfeksiyonlarına neden olan viral etkenlerin araştırılması
Amaç: Alt solunum yolu enfeksiyonları (ASYE) tüm dünyada çocuklarda mortalite nedenleri arasında önemli yer tutmaktadır. Çalışmamızda akut ASYE tanısıyla izlenen beş yaş altındaki çocuklarda viral etkenlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Bezmialem Vakıf Üniversitesi çocuk acil servisinde 1 Mart 2015-31 Ocak 2016 tarihleri arasında ASYE tanısı alan 1 ay-5 yaş arası çocuklardan nazofarengeal sürüntü örnekleri alınmıştır. Altta yatan kronik hastalığı olan olgular çalışma dışı bırakılmıştır. Alınan örneklerde gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu yöntemiyle etken varlığı araştırılmıştır. Etken tespit edilen olguların yaş gruplarına ve mevsimlere göre dağılımı incelenmiştir. Klinik ve labaratuvar bulguları ile etken ilişkisi araştırılmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 95 hastanın 51 (%53,7)' i erkek, 44 ( %46,3) 'ü kız olup yaş ortalaması 26,3 aydır. Olguların %45'inin başvuru öncesi antibiyotik kullandığı öğrenilmiştir. Öksürük (%100) ve hırıltı (%70) en sık başvuru yakınmalarıdır. Ortalama lökosit sayısı 11,600/mm3, CRP 2.84 mg/dl bulunmuştur. Akciğer grafisinde en sık havalanma fazlalığı ve interstisyel infltrasyon (%33 ve %27) saptanmıştır. Virüs varlığı 51 olguda (%53,6) gösterilmiştir. En sık saptanan virüsler, rinovirüs (%22), insan bocavirüs (HBoV) (%21) ve respiratuvar sinsiyal virüs (RSV) (%19)'tür. İlk 1 yaşta en sık HBoV (%26) tespit edilirken 13-60 aylık çocuklarda rinovirüs (%26.4) başta gelmektedir. Çoklu viral etken birlikteliği 10 hastada saptanmış olup en sık HBoV ile gözlenmiştir. Respiratuvar sinsisyal virüs daha çok kış aylarında görülürken HBoV'un yıl boyu sürdüğü gözlenmiştir.Hastaların klinik ve laboratuar bulguları ile ajanlar arasında anlamlı ilişki saptanamamıştır Sonuçlar: Virüsler ASYE'de en sık bulunan etkenlerdir. Yaş grupları ve mevsimlere göre etkenler değişiklik göstermektedir. Klinik ve laboratuvar bulguları viral ve viral-bakteriyel birlikteliklerin ayırımında yeterli değildir. Anahtar Kelimeler; alt solunum yolu enfeksiyonu, polimeraz zincir reaksiyonu, viral enfeksiyon
Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Hematoloji Polikliniğine başvuran enfeksiyona ikincil sitopenilerin geriye dönük incelenmesi
Amaç: Sağlıklı çocuklarda enfeksiyona ikincil gelişen sitopeniler oldukça sıktır. En-feksiyona ikincil gelişen nötropeniler genellikle bening seyirlidir ve spontan düzelir. Ancak bu hastalar altta yatan etken viral olsa da sıklıkla gereksiz antibiyoterapi almaktadırlar. Ça-lışmamızın amacı enfeksiyöz nedene bağlı sitopeni gözlenen hastaların klinik ve laboratuar özelliklerini tanımlamak, hastaların hücre sayımlarının normale dönme süresi ile cinsiyet, yaş, başvurudaki hücre sayısı (hemoglobin, lökosit, trombosit,monosit,mutlak nötrofil sayısı,lenfosit sayısı), C-reaktif protein ve prokalsitonin değerleri ile demir, demir bağlama, ferritin, B12 vitamini, folik asit arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktır. Ayrıca demir, demir bağ-lama, ferritin, folat ve B12 düzeyi bakılmış olan hastalarda bu nutrientlerin nötropeni ve lenfopeni ile ilişkisi incelenmiştir. Materyal- Metod: Ağustos 2015 ve Ağustos 2016 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hastanesi Çocuk Hematoloji-Onkoloji polikliniğine sitopeni nedeniyle başvuran ve sitopeni nedeni enfeksiyona ikincil olarak belirlenen 70 hastanın dosyaları geriye dönük olarak incelendi. Hastaların demografik ve klinik özellikleri olarak; yaş, cinsiyet, başvuru şikayeti, muayene bulguları, tanıları, yatan hastaların yatış süreleri ve kullanmış olduğu anti-biyotikler kaydedildi. Laboratuvar olarak; başvuru, izlem ve sitopeni düzeldiğinde alınan tam kan sayımı (hemoglobin, lökosit, trombosit,monosit,mutlak nötrofil sayısı,lenfosit sayısı), C-reaktif protein ve prokalsitonin değeri, malignite ayırıcı tanısı için istenen sedimentasyon,laktat dehidrogenaz ve ürik asit değerleri, viral markerlar, kültür sonuçları, vitamin B12, folik asit,demir,demir bağlama, ferritin değerleri,periferik yayma bulguları kay-dedildi. Bulgular: Çalışmaya yetmiş hasta alındı. Çocukların %74.3'ü (n=52) ayakta tedavi edilirken; %12.9'u (n=9) çocuk servisinde yatış, %12.9'u (n=9) çocuk yoğun bakım yatış ya-pılmıştır. Çocukların %70.0'inde (n=49) kan tablosunun takipte düzeldiği görülürken, 1 olgu kaybedilmiştir. Yirmi olgu ise takibe devam etmemiştir. Olguların 44'ünde (%62,8) nötropeni saptanmıştır. Bu hastaların %13.6'sında (n=6) ağır, %43'ünde (n=19) orta, %43'ünde (n=19) hafif derecede nötropeni görülmüştür. Lenfopeni olguların 23'ünde (%32,9), trombositopeni ise 41'inde (%58.6) saptanmıştır. Nötropeni düzelme süresi 2 ile 73 gün arasında değişmekte olup, ortalama 13.74±15.05 gün, lenfopeni düzelme süresi 2 ile 13 gün arasında değişmekte olup, ortalama 5.38±3.18 gün, trombositopeni düzelme süresi 2 ile 42 gün arasında değişmek-te olup, ortalama 8.53±7.41 gündür. Lenfosit ve nötrofil sayılarının normale dönme süresi 10 günden önce olan ile 10 gün ve sonrasında olan gruplar arasında yaş, cinsiyet, başvurudaki lökosit, mutlak nötrofil, lenfosit, monosit, hemoglobin ve trombosit sayıları antibiyotik kulla-nımı, C-reaktif protein ve prokalsitonin düzeyleri açısından anlamlı farklılık görülmemiştir (p>0.05) . Lenfosit ve nötrofil sayılarının normale dönme süresi 10 günden önce olan ile 10 gün ve sonrasında olan gruplar arasında vitamin B12, ferritin, total demir bağlama kapasitesi ve demir düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermemiştir (p>0.05). Folat düzey-leri arasında ise istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0.016; p<0.05); On gün ve üzerinde iyileşme görülenlerin folat düzeyleri, on günün altında iyileşme görülenlerden anlamlı düzeyde yüksektir. Sonuç: Öncesinde sağlıklı olan çocuklarda enfeksiyona ikincil gelişen sitopeniler ge-nellikle bening karakterli ve geçicidir. Sıklıkla viral enfeksiyonlara ikincil gelişir. En sık ola-rak nötropeni görülür ve genellike anemi veya trombositopeni ile birlikte gözlenir. Sitopeni süresi ile yaş, cinsiyet, başvurudaki hücre sayısı arasında ilişki yoktur. Sitopeni süresinin B12 vitaminiyle uyumsuz olarak folik asit düzeyleri yüksek olan hastalarda daha uzun olduğu gö-rülmüştür.
İmmatür beyinde hiperoksiye bağlı hasara levetirasetamın etkisi
İmmatür beyinde hiperoksiye bağlı hasara levetirasetamın etkisi Giriş: Yenidoğan Yoğun Bakım Üniteleri'nde prematüre bebeklerin tedavisinde sıklıkla kullanılmakta olan oksijen tedavisi gelişmekte olan beyinde nöronal apopitoza sebep olmaktadır. Levetirasetam (LEV) yenidoğanlarda kullanımı ile ilgili yeterli veri olmayan yeni nesil bir antiepileptiktir. Literatürde LEV'in diğer bazı beyin hasarı modellerinde nöroprotektif etkileri bildirilmiş olmakla birlikte immatür beyinde hiperoksik hasar üzerindeki etkilerini değerlendiren bir çalışma yoktur. Amaç: Bu çalışmanın amacı, immatür beyinde hiperoksiye bağlı hasar üzerine LEV'in olası nöroprotektif etkilerini araştırmaktır. Yöntemler: Toplam 24 adet Wistar-albino sıçan yavrusu kullanıldı. Sıçan yavruları üç gruba ayrılarak iki gruba postnatal 6.günden 10.güne kadar hiperoksi (% 80-%90 oksijen) uygulandı. Hiperoksi gruplarından biri 200 mg/kg LEV ile tedavi edilirken, diğer iki gruba normal salin intraperitoneal olarak uygulandı. Kontrol grubu sıçanlar normooksik koşullarda takip edildi. Frontal, parietal, oksipital bölgelerde apopitoz değerlendirilmesi için aktif kaspaz-3, anjiogenez değerlendirilmesi için vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) immunhistokimyasal olarak çalışılarak işaretli hücre yüzdesi hesaplandı. Antioksidan durumun değerlendirilmesi için katalaz ve tiyol kan düzeyleri çalışıldı. Bulgular: Hiperoksi+LEV grubunda LEV tedavisi ile incelenen hiçbir bölgede apopitozda anlamlı azalma saptanmazken sadece parietal bölgede kontrol grubuna göre apopitozda anlamlı artış görülmüştür. VEGF düzeyi her üç bölgede hiperoksi ile artmış ve LEV tedavisi ile frontal bölgede artarken parietal ve oksipital bölgede kontrol grubuna yaklaşmıştır. Katalaz düzeyi hiperoksi guruplarında normooksi grubuna göre azalmış iken, LEV ile tedavi edilen grupta artarak kontrol grubuna yaklaşmaktadır. Ancak gruplar arasındaki bu farklar istatistiksel olarak anlamlı düzeyde değildir. Tiyol düzeyinde de gruplar arasında belirgin ve istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamaktadır. Sonuç: Bu çalışmada immatür beyinde hiperoksiye bağlı hasara karşı LEV'in nöroprotektif etkisine dair veri elde edilememiştir. Prematüre bebeklerin kısa ve uzun dönemde nörokognitif fonksiyonlarını düzeltecek tedaviler açısından daha fazla deneysel ve klinik çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: İmmatür beyin, Hiperoksi, Nöroprotektif, Levetirasetam
Tuberoskleroz tanılı hastalarda mikro RNA düzeyi değerlendirilmesi
Tuberoskleroz otozomal dominant geçişli, multipl organ sistemlerinde hamartomlarla karakterize genetik bir hastalıktır. MikroRNA'lar; küçük, kodlanmayan, 20-24 nükleotidden oluşan, gen ekspresyonunda post-transkripsiyonel seviyede regülatör görevi alan RNA molekülleridir. Oksidatif stres ıse, başta kanser olmak üzere birçok hastalığın patogenezinden sorumludur. Genetik geçişli hastalıkların patogenezinde oksidatif stresin ve buna bağlı DNA hasarının olduğu düşünülmektedir. Bu yüzden tuberosklerozun patogenezinde oksidatif stresin ve buna bağlı DNA hasarı ve miRNA'ların önemli yer aldığı bilinmektedir. Çalışmamızda tuberoskleroz tanılı hastaların total oksidan-antioksidan seviye, oksidatif stres indeksi, DNA hasarı ve ve mikroRNA düzeylerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Nöroloji polikliniği'ne başvuran 0-16 yaş arası, 30 tuberoskleroz hastası ve kontrol grubu olarak da aynı yaş grubunda 29 sağlıklı çocuk dahil edildi-:- Alınan kan örnekleri santrifüj edilip serumlarına ayrıldı. Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı'nda, serum örneklerinde Total Antioksidan Seviye (TAS ) ve Total Oksidan Seviye (TOS ) plak okuyucuda ( Thermo Scientifıc Multiskan FC, 2011-06, USA ) sırasıyla 240 nm ve 520 nm dalga boylarında ölçüldü. Ölçülen TAS ve TOS değerleri Oksidatif Stres İndeksi (OSİ) hesaplamasında kullanıldı. Örneklerden ayrıca Comet Assay Yöntemi ile DNA hasar tayini yapıldı. Kalan serum örneklerinde RNA izolasyon kiti Qiagen TM kullanılarak total RNA 'nın saflaştırılması ile RNA'lar cDNA'ya çevrildi ve bunlar Real-Time PCR yöntemi ile incelendi. Elde edilen veriler SPSS programında analiz edildi. Bulgular: 1. Tuberoskleroz kompleksi (TSK) tanılı hastalar ve kontrol grubu arasında TAS, TOS ve OSİ değerleri bakıldı. Hasta grubu vakaların TAS ölçümleri istatistiksel olarak anlamlı olarak düzeyde düşük (p=0,001; p<0,0 1 ), TOS ölçümleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek (p=0,001; p<0,0 1) ve OSI ölçümleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p=0,001; p<0,01). 2. TSK tanılı hastalar ve kontrol grubu arasında DNA hasarı ( Comet Assay ) ölçümleri bakıldı. Hasta grubu vakaların Comet Assay ölçümleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p=0,001; p
Hafif kistik fibrrozisli çocuk hastalarda sağ kalp fonksiyonlarının değerlendirilmesi
Hafif kistik fibrozisli çocuk hastalarda sağ kalp fonksiyonlarının değerlendirilmesi Amaç: Hafif kistik fibrozisli (KF) çocuk hastalarda KF'e bağlı gelişebilecek pulmoner hipertansiyon, kor pulmonale ve sağ ventrikül (SğV) yetersizliği ile ilgili literatürde yapılmış çalışma yoktur. Bu çalışmamızda hafif KF'li çocuk hastalarda pulmoner arter basıncında, sağ ventrikülün anatomisinde ve fonksiyonunda oluşabilecek değişiklikleri ekokardiyografik olarak saptamayı amaçladık. Metot ve Yöntem: Çocuk Göğüs Hastalıkları Polikliniğinde izlenen hafif KF'li (FEV1>%70'i ile Modifiye Shwachman-Kulczycki skoru >71) 40 çocuk hasta hasta grubunu; aynı yaş ve cinsiyetteki sağlıklı 40 çocuk ise kontrol grubunu oluşturdu. Oluşturulan hasta ve kontrol gruplarında sağ ventrikül anatomisi; M-mode ile sağ ventrikül diyastol sonu çapı (SğVDSÇ), sağ ventrikül anterior duvar kalınlığı (SğVADK) ile sağ ventrikülün sistolik fonksiyonları; SğV'de triküspit kapağın annüler düzlem sistolik hareketi (SğV TAPSE) ve SğV fraksiyonel alan değişimi (SğVFAD) ve triküspit kapak doku Doppler sistolik annüler velositesi (ST) ile hastaların tahmini pulmoner arter basıncı; sağ ventrikülün pre-ejeksiyon periodu (SğVPEP), akselerasyon zamanı (SğVAZ), ejeksiyon zamanı (SğVEZ) ile beraber bunların birbirlerine oranı SğVPEP/SğVEZ, SğVAZ/SğVEZ ile değerlendirildi. Elde edilen ekokardiyografik veriler hasta ve kontrol grubunda istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Hasta grubunda sağ ventrikül anatomik bozukluğunu gösteren parametrelerde (SğVADK, SğVDSÇ ve BSA'ye oranları) ve SğV sistolik fonksiyonlarını (TAPSE, ST) ve diyastolik fonksiyonlarını (triküspit E-dalga, A-dalga, E/A oranı) gösteren parametrelerde kontrol grubuna göre anlamlı olarak fark saptandı (p<0.001), fakat yaş grubuna uygun nomogram değerleri ile karşılaştırılınca farklılık saptanmadı (p>0.05). Hasta grubunda pulmoner arter basınçındaki yükselmeyi gösteren parametreler (SğVEZ, SğVPEP, SğVAZ) ile sistolik fonksiyonu ölçmede kullanılan SğVFAD parametresi ise hem kontrol grubunda hem de yaş grubuna uygun nomogram değerleri ile karşılaştırılınca farklılık saptandı (p<0.001). Sonuç: Hafif KF'li çocuk hastalarda pulmoner arter basınçındaki yükselme, sağ ventrikül yetersizliği ve kor pulmonale çocukluk çağında başlamaktadır. Hafif KF'li çocuk ix hastalarda SğV değerlendirirken kullanılan rutin ekokardiyografik ölçümlere ek olarak tahmini pulmoner arter basınçının değerlendirmesinde kullanılan SğVPEP, SğVEZ, SğVAZ ekokardiyografik parametrelerin ve SğVFAD'ında kullanılmasını öneriyoruz.
Bronşiolitis obliteranslı çocuklarda serum total oksidan ve antioksidan durumun değerlendirilmesi
Giriş Bronşiyolitis Obliterans (BO), nadir görülen ve çocuklarda genellikle akut alt solunum yolundaki hasarı takiben distal hava yollarının obstrüksiyonu ve yoğun inflamatuvar reaksiyonu ile karakterize ağır bir kronik akciğer hastalığıdır [1-3]. BO; post-enfeksiyoz BO (PIBO), hematopoetik kök hücre transplantasyonu (KHT) sonrası BO ve akciğer transplantasyonu sonrası BO olmak üzere üç kategoriye ayrılır. Yapılan çalışmalarda PIBO patogenezinde değişken derecede kronik inflamasyon ve fibrozisin ortak patolojik bulgular olduğu bulunmuştur. Aynı zamanda son yayınlarda PIBO'lu çocukların Bronkoalveolar lavaj (BAL) örneklerinde nötrofil sayısının ve interlökin-8 in belirgin arttığı gösterilmiştir [1]. Nötrofil hücresinin sitoplazmasında çeşitli enzimleri içeren granüller bulunur. Bu yapılar, azurofilik ve spesifik granüller olarak sınıflandırılırlar. Azurofilik granüllerde bulunan enzimler, asit hidrolaz, lizozim ve miyeloperoksidaz (MPO) bakteri öldürücü enzimler olarak gruplandırılırlar. Paraoksonaz1 (PON1) ve arilesteraz (ARES) enzimi ise antioksidan olarak görev yapan enzimlerdir. Birçok oksidan ve antioksidan molekülün serum veya plazma düzeyleri çeşitli analitik yöntemlerle ayrı ayrı ölçülebilir. Bununla birlikte, son yıllarda serum veya plazmadaki oksidanları ve antioksidanları total olarak ölçen daha pratik metodlar geliştirilmiştir. ''Total oksidan durum (TOS)'' ve ''total antioksidan durum (TAS)'' olarak ifade edilen bu ölçümler, oksidan ve antioksidanların ayrı ayrı ölçülmesinden daha kolay ve ucuza mal olmaktadır [2, 3]. Tiyol hücrelerde herhangi bir oksitadif stres durumunun oluşumunu önlemede kritik bir role sahip sülfhidril grubunu içeren organik bir bileşiktir. Vücudun defansif protein mekanizmaları arasında yer alan sistein, içerdiği işlevsel tiyol grubu ile oksidatif hasarı önlemede önemli bir rol oynamaktadır [4] Amaç BO'lu çocuklarda, enfeksiyonun tetiklediği akciğer hasarı etyolojide gösterilmiş olsa da hastalığa neden olan mekanizmalar tam olarak açıklanamamıştır. Çalışmamızda oksidatif stres ve antioksidan durumun hastalık etyolojisinde rol alıp almadığının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem Bu çok merkezli ve kesitsel tipteki çalışmamız Bezmialem Vakıf Üniversitesi, Marmara Üniversitesi ve Kocaeli Üniversitesi Çocuk Göğüs Hastalıkları bölümlerinde teşhis edilen 63 postenfeksiyöz BO' lu çocuğu içermektedir. PIBO' lu hasta çocukların; doğum tarihi, cinsiyet, tanı yaşı, ağırlık ve uzunluk Z skorları, anne-baba sigara içimi, anne sütü alımı ve tıbbi kayıtlardaki solunum semptomları gibi demografik özellikleri elde etmek için standartlaştırılmış bir veri çıkarım formu kullanıldı. Bütün hastalarda, tam kan sayımı, total eozinofil sayısı, serum total IgE, total protein, transferrin, prealbumin, vitamin D düzeyleri, ter testi, akciğer grafisi, balgamda mikrobiyolojik incelemeler, immunolojik incelemeler ve gerektiği hallerde bronkoskobi, akciğer biyopsisi ve gastroözefageal reflü araştırması da yapıldı. Kontrol grubuna ise, Bezmialem vakıf üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran yaş ve cinsiyet oranı benzer olacak şekilde malnutrisyonu olmayan, kronik hastalığı olmayan, anemi gibi hastalığı olmayan, immün sistem bozukluğu taşımayan ve immünsüpresyona neden olacak ilaç kullanım öyküsü olmayan yaşları 1 ile 16 yıl arasında değişmekte olan toplam 57 hasta alındı. Bulgular Çalışma Eylül 2012-2013 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi, Marmara Üniversitesi ve Kocaeli Üniversitesi Hastanesi'nde % 38,3'ü (n=46) kız, % 61,7'si (n=74) erkek toplam 120 olgu ile yapılmıştır. Çalışmaya katılan olguların yaşları 8 ay ile 16 yıl arasında değişmekte olup, ortalama 6,68±3,87 yıl olarak saptanmıştır. Hasta gruptaki olguların TAS ölçüm değeri, kontrol grubundaki olgulara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p=0,005; p<0,01). Hasta gruptaki olguların TOS ölçüm değeri, kontrol grubundaki olgulara göre istatistiksel olarak anlamlı değildir.(p=0,073; p>0,05). Gruplara göre olguların Tiyol ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Hasta gruptaki olguların ARES ölçüm değeri, kontrol grubundaki olgulara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p=0,001; p<0,01). Hasta gruptaki olguların MPO ölçüm değeri, kontrol grubundaki olgulara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük saptanmıştır (p=0,001; p<0,01). Hasta gruptaki olguların PON ölçüm değeri, kontrol grubundaki olgulara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p=0,001; p<0,01). Tartışma ve Sonuç Bu çalışmamızda, postenfeksiyöz BO'lu hastalarda serum PON1 ve ARES enzim değerleri kontrol grubundaki olgulara göre anlamlı düzeyde yüksek saptandı. Normalde bu enzimin kronik enflamasyonda zararlı oksidanların etkisini ortadan kaldırmak için karaciğer tarafından yüksek oranlarda üretilmesi, kana salınması, doku düzeyinde ya da sistemik olarak etki ederek serbest radikalleri parçalamak için kullanılması gerektiği düşünülebilir. Yaptığımız bu çalışmada değerlendirilen diğer bir parametre ise vücudun savunma sisteminde önemli rol oynayan MPO enzimidir. Bizim yaptığımız bu çalışmada, PIBO tanısı almış hasta grubunda MPO düzeyi kontrol grubuna göre belirgin derecede düşük bulunmuştur. Literatürde yapılan çalışmalarda serum MPO düzeyinin yüksekliğinin enflamasyonun fazla olduğunu ve bu hastalarda enflamasyon derecesinin değerlendirilmesinde bir belirteç olarak kullanılabileceği yönündedir. Çalışmamızda TOS düzeyleri iki grup arasında farklı bulunmamıştır. Normalde oksidatif stresin yüksek bulunması hastalıkların akut dönemlerinde doku yıkımı etkisi gösterirken, ilerleyen dönemde ise bu düzeylerin antioksidan sistem tarafından normale döndürülmüş olabileceği şeklinde açıklanabilir. Çalışmamız post enfeksiyöz BO'da oksidatif stres ve antioksidan sistemin durumu ile ilgili literatürdeki ilk çalışma özelliğinde olup daha sonraki çalışmalara ışık tutabilecek özellikte bir çalışmadır.
Febril konvülsiyon geçiren çocukların demografik ve klinik özelliklerinin incelenmesi
Febril konvülzyon; 6 ay ile 5 yaş arasında görülen, santral sinir sistemi (SSS) enfeksiyonu haricindeki ateşli hastalıklara eşlik eden, öncesinde neonatal konvülsiyon, afebril konvülsiyon hikayesi olmayan, diğer akut semptomatik konvülsiyon (elektrolit değişikliği, metabolik bozukluğu, entoksikasyon, travma) kriterlerine uymayan nöbetleri kapsar. Febril konvülsiyon çocukluk çağında en sık gözlenen konvülsiyon şeklidir ve çocukluk çağı nörolojik bozuklukları arasında en üst sıradadır. FK'larda rekürrens sık olarak görülür. İlk FK sonrası %30-40 oranında nöbet tekrarı görülür. Ocak 2014 ve Haziran 2016 tarihleri arasında herhangi bir zamanda en az bir kez febril konvülsiyon geçiren ve bu nedenle Bezmialem Vakıf Üniveresitesi Tıp Fakültsei Hastanesi'nin Çocuk nörolojisi polikliğine başvuran 6ay– 5 yaş arası çocukların demografik ve klinik özellikleri açısından retrospektif olarak incelenmesi ve febril konvülsiyon ile ilişkili olabilecek faktörlerin analiz edilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda FK'lı çocuklarda erkek/kız oranı 1.31/1 bulundu. Hastalarımızın öyküsünde 11 hastada (%3,4) preterm doğum, 4 hastada (%1,4) hipoksi (perinatal asfiksi) vardı. İlk FK geçirme yaşı 6 ay-72 ay arasında, ortalama yaş 25 aydı. En sık görüldüğü yaş %53 oranında 2 yaş altıydı. En sık saptanan enfeksiyon %85 oranla ÜSYE olarak bulundu. Altmış bir vakada (%19,6) anne veya babada, 42 vakada (%13,6) kardeşlerde FK öyküsü mevcuttu. İlk FK'nın 289'u (%90,3) basit, 31'si (%9,7) komplikeydi. Hastalarımızın %94,4'ünde nöbet tipi JTK olarak bulundu. Hastaların 204'ünde (%65,8) rekürrens mevcuttu. Yüz on bir vakaya (%35,8) profilatik tedavi başlanmıştır. Bunlardan 55 vaka (%17,8) valproik asit ve 15 vaka (%4,8) uzun süreli oral fenobarbital almıştır. Kırk bir vakaya (%13,2) intermittent rektal diazepam önerilmiştir. Fenobarbital başlanan 15 vakanın 1'sinde (%6,6), valproik başlanan 55 vakanın 13'sünde (%23,63) rekürens görülmüş. Sonuç olarak; iyi seyirli olarak belirtilen FK'ların yüksek oranda rekürrens göstermesi nedeniyle takip edilmesinin önemli olduğu kanısına vardık.
Kronik rinosinüzitli çocuklarda burun sıvısı ve kanda oksidatif stres, antioksidatif stres parametreleri ile kanda DNA hasarının incelenmesi
Rinosinüzit (RS), hem nazal mukoza hem de paranazal sinüslerin eş zamanlı inflamatuvar durumuna bağlı olarak gelişen patolojik bir süreci ifade eder. Akut ve kronik olarak da alt gruplara ayrılabilmektedir. Çocuklarda kronik rinosinüzit erişkinlere benzer şekilde, 6 hafta ve 3 aydan daha uzun süreli burun ve paranazal sinüslerin, biri burun tıkanıklığı veya burun akıntısı (anterior/posterior nazal akıntı) olmak üzere ,yüzde ağrı/basınç /dolgunluk hissi ya da öksürük şeklinde iki veya daha fazla semptomla karakterize inflamasyonu olarak tanımlanır. Burun sekresyonlarının değişimleri, mukosiliyer klirens eksikliği, immün yetmezlikler ve anatomik anormallikler gibi çeşitli faktörlerin rol oynadığı düşünülsede, tam olarak patogenez belirsizdir. Literatürde erişkinlerde görülen kronik rinosinüzitlerde oksidatif stres parametrelerinin değişimini inceleyen çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmalarda hasta grupta oksidatif stres düzeylerinin yükselmiş olduğu gösterilmiştir ancak çocuklarda destekleyici çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada 01.09.2017 ve 01.11.2018 tarihleri arasında çocuk alerji,kulak burun boğaz ve çocuk polikliniklerimizde kronik rinosinüzit tanısı alan toplam 45 hasta ve kontrol grubu olarak 32 sağlıklı çocuk çalışmaya dahil edildi. Her iki gruba da inflamasyon ölçmek için kanda C-Reaktif Protein (CRP), alerji taraması için total IgE ve ADT yapıldı. Oksidatif stres ve antioksidatif stres parametreleri nazal sekresyonda ve kanda, DNA hasarı ise kanda çalışıldı.Bu yolla; kronik rinosinüziti bulanan hastalarda oksidatif stres parametreleri dağılımı ve buna bağlı DNA hasarı incelenmesi aynı zamanda alerji zeminin kronik rinosinüzit patogenezindeki etkisinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmamızın sonuçlarına bakıldığında kronik rinosinüzit gruplarında kontrol gruplarına göre kanda ve nazal sekresyonda oksidatif stres ve DNA hasarının arttığı ,antioksidatif kapasitenin ise azaldığı saptandı.Değerler incelendiğinde; hasta grupta Total IGE, CRP, kan ve nazal sıvı oksidatif stress ve antioksidatif stress parametreleriyle istatistiksel olarak anlamlı ilişkili saptanmadı.Hasta grupta alerji test pozitifliği anlamlı olarak yüksek bulundu ancak hasta grupta allerji deri testi pozitif ve negatif hastaların kan ve nazal sıvı oksidatif stress ve antioksidatif stress parametrelerinin ortalaması karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı.Bu sebeple çalışmamız ADT pozitifliğinin oksidatif stres parametrelerini üzerine etkisi olmadığını gösterdi.Bu sonuçlar; diğer çocukluk çağı alerjik hastalıklarında olduğu gibi, kronik sinüzit patogenezinde de oksidatif stresin önemli rol oynadığını düşündürdü.
Baş ağrısıyla gelen çocuklarda demografik özellikler ve PEDMIDAS, MIDAS ölçeklerinin kullanımı
Çocukluk çağı baş ağrıları pediatri polikliniklerine en sık başvuru nedenlerinden birisidir. Görülme sıklığının fazlalığı, hayat kalitesini etkilemesi, ekonomik yükünün fazla olması nedeniyle baş ağrısının doktor tarafından tanınarak sınıflandırılması ve tedavisine yönelik girişimlerde bulunulması önem arz etmektedir. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) de bu durumu fark ederek "Dünyada baş ağrısı yükünü azaltmaya yönelik küresel kampanya" başlatmıştır. Baş ağrısının çocukların sosyal ve okul yaşamında meydana getireceği olumsuz etkileri göz önüne alınarak, doğru tanıya ulaşabilmek için ayrıntılı öykü alınmalı, ayırıcı tanı yapılmalı ve uygun tedavi belirlenmelidir. Erişkinlerde baş ağrısı sınıflaması, Uluslararası Baş Ağrısı Derneği (IHS) tarafından 2005 yılında yayınlanan tanı ölçütleri doğrultusunda yapılmıştır. Çocuk hastalar için uygun olmayan bu kriterler daha sonraki yıllarda çocuk ve ergenlere de uygun hale getirilmiştir. Baş ağrıları, günlük aktiviteyi etkileyerek hastaların iş veya okul performansını bozmasının yanında yaşam kalitelerinde, aile içi ve sosyal aktivitelerinde azalmaya neden olabilmektedir. Bu durum DSÖ tarafından disabilite olarak değerlendirilmiştir. Tedavinin planlanması ve tedaviye verilen yanıtın değerlendirilmesi amacıyla yaşam kalitesi ve baş ağrısına bağlı disabilite durumunu ölçmek için çeşitli ölçekler geliştirilmiştir. Erişkin migren hastalarında disabiliteyi ölçmek amacıyla geliştirilen ve yaygın olarak kullanılmakta olan ölçeklerden biri Migraine Disability Assesment Scale (MIDAS)'dır. MIDAS ölçeği çocuklara uyarlanarak PedMIDAS ölçeği hazırlanmıştır. Retrospektif ve prospektif olarak planladığımız çalışmamızda; baş ağrısı şikâyeti ile gelen çocukların demografik özelliklerini, baş ağrısı sıklığını ve IHS kriterlerine göre tipini belirlemeyi, MIDAS ve PedMIDAS ölçeklerini kullanarak, tedaviyi planlanmayı ve tedaviye verilen yanıtı değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmaya, Ağustos 2017-Ocak 2018 tarihleri arasında Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Hastanesi genel pediatri, çocuk acil ve çocuk nöroloji polikliniklerine baş ağrısı şikâyeti ile başvuran 6-18 yaş arası 680 çocuk alındı. Hastaların demografik bulguları ve baş ağrısının özellikleri not edildi. Prospektif çalışmaya Aralık 2017 tarihinde başlandı. Bu hastalara ayrıca MIDAS ve PedMIDAS ölçekleri uygulandı. Şubat 2018 tarihinde kontrole çağrılan hastalara PedMIDAS ölçeği tekrar uygulanarak tedaviye yanıtları değerlendirildi. Çalışmaya alınan hastaların %54,9'u kız, 45,1'i erkekti. Baş ağrısı şikâyeti ile en sık başvurulan bölüm çocuk nöroloji polikliniğiydi. Tüm tanılar içerisinde en sık görülen baş ağrısı tipi gerilim tipi baş ağrısıydı. Prospektif çalışmadaki hastaların %29,8'i ağrıyı ayda 2 veya 3 kez hissetmekte, hastaların %40'nın ağrısı 1-4 saat sürmekteydi. Baskılayıcı sıkıştırıcı karakterde ağrı en sık görülen ağrı çeşidi olarak görüldü. En sık lokalizasyon ise frontal bölgedeydi. Stresin ağrıyı en sık tetikleyen faktör olduğu görüldü. Hastaların %50'sinin uyku ve dinlenme ile rahatlama sağladığı gözlemlendi. %44,3'ü primer baş ağrısı tanısı alarak %25,2'si gerilim tipi baş ağrısı, %18,6'sı migren olarak sınıflandırıldı. Hastaların %41,6'sı ise sekonder baş ağrısı tanısı aldı. Başvuran hastalara MIDAS ve PedMIDAS ölçekleri uygulandı, ölçek sonucunda evreler arası istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Migren tanısı alan hastalara tedavi sonrasında uygulanan PedMIDAS ölçeği neticesinde tedaviye yanıt gözlendi. Bu sonuçlar baş ağrısı olan çocuk ve ergenlerde PedMIDAS ölçeğinin kullanılabileceği gösterilmiştir. Çocuk hekimliğinde koruyucu hekimliğin ne kadar önemli olduğu bilinmektedir, bunun ışığında ailenin ve çocuğun endişeleri azaltılmanın dışında ağrı ile baş etme yolları da anlatılmalıdır.
Çukurova bölgesindeki okul çağı cocuklarında allerjik hastalıkların prevalansı ve etkileyen faktörler
ÖZET FAZ I: Bu çalışma Akdeniz bölgesinde allerjik hastalıkların prevalansını saptayarak, etki eden faktörlerin belirlenmesi amacıyla Adana ili ve İskenderun demir-çelik fabrikasının çevresinde bulunan Payas kasabasında yapılmıştır. Her iki yerleşim biriminde ilk, orta ve lisede okuyan, 6-18 yaş arasındaki öğrencilerden Payas'ta 1353, Adana'da 3164 ve toplam 4517 kişi rasgele seçilerek çalışmaya alınmıştır. 2191 (%48.5)'i erkek, 2326 (%51.5)'sı kız öğrenciydi. Adana' daki öğrencilerin yaş ortalaması 11.22+3.07 yıl iken Payas'ta ise 1 1.47±3.12 idi. Astım prevalansı Adana'da %12.6, Payas'ta %14.7 bulundu. Allerjik rinit prevalansı Adana'da %13.6, Payas'ta %15.1 idi. Egzema prevalansı Adana'da %8.3 iken Payas'ta %9.3 olarak bulundu. Allerjik hastalıkların kümülatif prevalansındaki yükseklik yine Payas lehine olup, Adana'da %23.4, Payas'ta ise %29.0 olduğu görüldü (p<0.0001). Ailesel atopi hikayesinin oranı Adana'da %30.8, Payas'ta %36.1 bulundu (pO.0001). Wheezing prevalansı heriki yerleşim biriminde de benzer olup Adana'da %19.0, Payas'ta %18.6 olarak belirlendi. Adana ve Payas karşılaştırıldığında; astım, a. rinit, kümülatif allerjik hastalık prevalansı, ailesel atopi hikayesi istatistiksel olarak anlamlı iken (p<0.05), egzema ve wheezing prevalansı ise anlamlı bulunmadı (p>0.05). Öğrenciler 6-10, 1 1-14 ve 15-18 yaş gruplarına ayrılıp incelendiğinde; astım, allerjik rinit ve egzemanın 6-10 yaş grubunda enfazla olduğu görüldü (p<0.05). Astım ve allerjik rinit için 11-14 yaş grubu orta sıklıkta, 15-18 yaş grubu ise en az sıklıkta risk taşımaktaydı. Egzema için ise 15-18 yaş grubu ikinci sırada ve 1 1-14 yaş grubu ise en az risk oluşturduğu görüldü. Astım ve egzemada cinsiyetin önemli olmadığını, fakat allerjik rinit anlamlı olarak kızlarda yüksek olduğunu saptadık (p<0.05). SED'i düşük olan öğrencilerde allerjik hastalıkların fazla olduğunu belirledik (p<0.05). Anne ve baba eğitim düzeyinin düşük olmasının astım için risk oluşturduğu gördük (p<0.05). Müstakil evde yaşayan öğrencilerin, apartman dairesinde yaşayanlara göre astım ve allerjik rinitin daha fazla olduğunu saptadık (p<0.05). Evlerinde nem olan öğrencilerin astım, allerjik rinit ve egzema için risk oluşturduğunu gördük (p<0.05). Çocukların odalarının güneş görmemesi sadece astım için önemliydi (p<0.05). Yaşanılan evin vnbüyüklüğü de önemli bir faktördü. Evlerinde üç ve altında oda olan çocuklarda astımın anlamlı olarak daha fazla olduğunu bulduk (p<0.05). Ayrıca evde yaşayan kişi sayısının altı ve üzerinde olması allerjik rinit için risk oluşturduğunu saptadık (p<0.05). Üç oda ve altoda yaşayan kişi sayısı altı ve üzerinde ise astım görülme riski fazla idi (p<0.05). Evde yaşanılan süre ile allerjik hastalıkların ilişkisini saptayamadık (p>0.05). Evde sigara içilmesiyle ile bir paket ve üzerinde sigara içilmesinin de allerjik hastalıklar için risk oluşturmaktaydı (p<0.05). Evde babanın sigara içmesi ile allerjik hastalıklara etkili bulunurken (p<0.05), annenin sigara içmesiyle ilişkisini belirleyemedik (p>0.05). Ev içi ortam kirliliğine neden olan ısıtıcı (odun sobası, katalitik, talaş, gaz, kömür sobası) kullanılması astımı artırıcı bir faktördü (p<0.05). Tüylü oyuncağı olan çocuklar astım için risk taşırken, evde hayvan beslenmesi de astım ve allerjik rinit için risk taşımaktaydı (p<0.05). Sonbahar-kış mevsiminde ve son iki sonbahar-kış mevsiminin çoğu günlerinde sabahlan, gün boyu ve geceleri öksüren çocuklar astım ve allerjik rinit açısından riskliydi (p<0.05). Ayrıca astım ve allerjik rinit için; sonbahar-kış mevsiminde sabahlan öksürük semptomu olanlar, bu mevsimlerde gün boyu veya geceleri öksürüğü olan çocuklar, daha önce ve son 12 ayda düz yolda veya hafif bir meyilli tepeye yürürken nefes darlığı olanlar, anne ve baba tarafından çocuğun göğsünde wheezing duyulanların riskli olduğunu saptadık (p<0.05). Aynca atopik bünye ile ilişkili olarak wheezing semptomu olanlarda egzema da sık görülmekteydi (p<0.05). Daha önce ve son 12 ayda rinit semptomu olanlarda aynca sinüzit saptanan çocuklarda astım, allerjik rinit ve egzema daha sık görülmekteydi (p<0.05). En az bir defa bronşit geçiren öğrencilerde astım, egzema ve allerjik rinit daha sık olarak saptandı (p<0.05). Bunun yanında bronşitle birlikte wheezingi olan öğrencilerde astım ve allerjik rinit de büyük oranda bulunmaktaydı (p<0.05). Aynca boğmaca öksürüğü olan çocukların astım, allerjik rinit ve egzema için risk oluşturmaktaydı (p<0.05). Astım, allerjik rinit ve egzemalı çocuklarda anlamlı olarak çiçek tozu, çayır ile karşılaştığında astım krizi olduğu görüldü (p<0.05). Astım ve allerjik rinitlİlerin çoğunluğunda daha önce ve son 12 ayda wheezing ile birlikte nefes darlığı atağı geçirdiği görüldü (p<0.05). Aynca astım ve allerjik rinitlilerde son 12 ayda; sabahlar balgam çıkarma, astım krizi ile uyanma, egzersiz sonrası astım krizi., konuşmayı engelleyecek derecede astım krizi, sabahlan göğüs sıkışması ile uyanma, geceleri göğüs sıkışmasına vıııbağlı uyku düzensizliğinin oldukça yüksek oranda olduğu belirlendi (p<0.05). Hayvanlar, tüy, toz yakınında iken nefes darlığı geçirilmesi, astım ve allerjik rinit için önemli bir risk olduğu bulundu (p<0.05). Allerjik hastalıklardan herhangibirisinin öğrencide olması, diğer allerjik hastalıklar için risk oluşturmaktaydı (p<0.05). Bununla birlikte aile fertlerinden birinde allerjik hastalıklardan birinin olması da astım, allerjik rinit ve egzema için risk olduğunu gördük (p<0.05). Ayrıca aile bireylerinde bronşit varlığı da çocuklarda allerjik hastalıkları artırdığını saptadık (p<0.05). Kızamık geçiren çocuklarda geçirmeyenlere göre allerjik hastalıklar için herhangibir risk saptanmadı (p>0.05). FAZ II: Daha önce anket formu uyguladığımız öğrencilerden Adana' da 627, Payas'ta ise 188 kişiye süt, D Farinea, D Pteronyssinus, çayır karışımı, ağaç karışımı ve mantar karışımı ile prick deri testi yapıldı. En fazla mite antijenlerine karşı reaksiyon saptandı (Adana'da 127 (%20.3), Payas'ta 37 (%19.7) kişi). İkinci sırada ise ağaç ve/veya çayır antijen karışımına karşı reaksiyon olduğu gözlendi (Adana'daki oranı %15.2, Payas'taki oranı ise %12.2). En az bir allerjen pozitiflik oranı ise Adana'da %31.9, Payas'ta %33.0 olarak saptandı. Allerjik hastalığı olan kişilerde ise mite antijenlerine karşı reaksiyon pozitiflik oranı Adana'da %44.1 iken Payas'ta %39.4 bulundu. Ağaç ve /veya çayır polenlerine karşı Adana'da %32.6, Payas'ta %29.6 oranında idi. En az bir allerjene karşı reaksiyon gelişme oranı ise anlamlı olarak alerjik hastalığı olanlarda yüksek olup (p<0.05) Adana'da %67.4 iken Payas'ta ise %71.4 olarak bulundu. Adana'daki öğrencilerin 584'üne, Payas'ta ise 184 öğrenciye akciğer fonksiyon testi yapıldı. Adana'daki öğrencilerin ort. VC 2.28±0.96 İt, ort. FVC 2.44Ü.01 İt, ort. FEVİ 2.22±0.93 ve ort. PEF 266.3 1±1 17.67 lt/dk iken Payas'taki öğrencilerde ise ort. VC 2.32±0.85 İt, ort. FVC 2.36±0.89 İt, ort. FEVİ 2.13±0.77 ve ort. PEF 263.38±95.441t/dkidi. Bizim yaptığımız bu çalışmada akciğer fonksiyon testlerinin yaşla birlikte arttığını gördük. Ayrıca kız öğrencilerde erkeklere göre akciğer fonksiyon testlerinin ortalamalarının daha düşük olduğunu saptadık. Adana ve Payas'taki öğrencilerin akciğer fonksiyon testine baktığımız da istatistiksel olarak fark saptayamadık (p>0.05). Astındı grup ile astımlı olmayan grubun akciğer fonksiyon testini karşılaştırdığımız zaman; PEF IX(t= -3.33; 2-ts= 0.001) ve FEVı (tO -2.53;2-ts<0.05)'in anlamlı olarak astımlı grupta düşük olduğunu bulduk. Ayrıca allerjik rinitlilere baktığımız da allerjlk riniti olmayanlara göre VC (t= -2.02; 2-ts=0.044), PEF (t=-3.00;2-ts=0.003) ve FEVı (t= -2.11;2- ts=0.036) değerleri anlamlı olarak düşük saptadık. Evinde sigara içilen ve içilmeyen öğrencilerin akciğer fonksiyon testi arasında istatistiksel olarak bir fark yoktu (p>0.05). Sonuç olarak; allerjik hastalıklar tüm dünyada olduğu gibi, bizim bölgemiz için de önemli bir sağlık problemidir. Allerjik hastalıkların populasyondaki oranını, bu hastalıkların sanayileşme ile orantılı olarak değişimini görmek ve etkileyen faktörlerin saptanması açısından ve gelecek yıllar için de benzer epidemiyolojik çalışmaların yapılmasının gerekli olduğu kanısındayız.
Beta talassemi majorlü hastalarda böbrek fonksiyonlarının incelenmesi
ÖZET Beta talassemi majorlu hastalarda demir birikiminin yol açtığı organ yetmezliği en önemli mortalite nedenidir. Hastalıkta en sık tutulan organlar karaciğer, kalp ve pankreastır. Böbrek tutulumu da bildirilen diğer organ tutulumları arasında yer almaktadır. Ancak böbrek tutulumu genellikle preterminal döneme kadar klinik bulgu vermemektedir. Böbrek hasarının oluşmasında uzun süreli anemiye bağlı kronik hipoksinin yanısıra diğer organ hasarlarında olduğu gibi artmış demir yükünün aracılık ettiği oksidatif stres sonucu oluşan lipid peroksidasyonu sorumlu tutulmaktadır. Renal bulguların ortaya çıkmasındaki diğer bir neden de böbrek kan akımında artışa bağlı olarak idrarın yoğunlaştırılmasında önemli rolü olan medüller hiperozmolaritenin azalmasına yol açan hemodinamik değişikliklerdir. Bu çalışmada beta talassemi majorlu hastalarda böbrek hasarının niteliğini ve patogenezde etkili olası etkenleri araştırdık. Çalışmaya hemoglobin elektroforezi ve klinik bulgularla tanısı konmuş, düzenli kan transfüzyonu ve % 92 oranında desferroksamin tedavisi alan % 64'ü splenektomili 70 hasta ile yaş ve cins dağılımı açısından aralarında istatistiksel fark bulunmayan 14 sağlıklı olgu alındı (p>0.05). Olgulardan hematolojik ve biyokimyasal testler için kan ve zamanlı idrar örnekleri alındı. İdrarla ilgili parametreler sabah idrarlarında çalışıldı. Bütün olgulardan hematokrit, serum demiri, transferrin saturasyonu, ferritin, kan üre azotu (BUN), serum kreatinini(Cr), elektrolitler, ürik asit, fosfor(P), alkalen fosfataz(ALP), idrarda; pH, ozmolarite, protein, N-asetil p-D-glukoz aminidaz(NAG), malondialdehit(MDA), Cr, sodyum(Na), potasyum(K), ürik asit ve P bakılarak gün içindeki değişkenliğin etkisini azaltmak amacıyla protein, NAG ve MDA'nın Cr'e oranları hesaplandı. Glomerüler filtrasyon hızı(GFR) Schwartz formülüne göre hesaplanan endojen kreatinin klirensi(Ccr) ile değerlendirildi. Fraksiyone sodyum ekskresyonu(FENa). fraksiyone potasyum ekskresyonu(FEK), fraksiyone ürik asit ekskresyonu(FEüA) ve tübüler fosfat reabzorpsiyonu(TRP) hesaplanarak iki grubun sonuçları karşılaştırıldı. İki grup arasında arasında hematokrit(htc), demir(Fe), transferrin saturasyonu beklendiği gibi farklı bulundu (hepsi için p<0. 001). BUN, Cr, Na,idrar ozmolaritesi, CCr FENa> FEK ve FEua, değerleri iki grup arasında farklılık göstermedi ( p>0.05). Serum K, P, ürik asit ve ALP değerleri ile idrar hacmi, idrar pH'ı, idrar Protein/Cr, MDA/Cr, NAG/Cr, TRP değerleri gruplar arasında farklı bulundu. Elde edilen sonuçlar bazı parametrelerde farklılıklar olmakla birlikte daha önce yapılan az sayıdaki çalışmanın sonuçlarıyla paralellik gösterdi.. K, P ve ürik asit değerlerinin hasta grubunda yüksek oluşu hemolize ve artmış eritrosit döngüsüne bağlandı. Hasta grubunda düşük ALP düzeylerinin bozuk osteoblast fonksiyonu ile ilişkili olabileceği düşünüldü. İdrarda protein/Cr, NAG/Cr ve MDA/Cr oranlarının yüksek oluşu, NAG/Cr ve MDA/Cr ile serum ferritini arasında pozitif korelasyon ilişkisinin bulunması nedeniyle hasta grubunda artmış demir yükünün yol açtığı oksidatif stresin lipid peroksidasyonu aracılığıyla proksimal böbrek tübüllerinde hasara neden olduğu sonucuna varıldı. Distal tübüler fonksiyon bozukluğunun çocukluk yaş grubunda daha ileri tetkikler gerektirdiği ve daha çok erişkin hastalarda bildirilen bu bozukluğun yaşla birlikte artan medüller fibroz sonucu geliştiği düşünüldü. Bu bulgular, erken dönemde klinik bulgu vermese bile, beta talassemi majorda proksimal tübüler hasarın ön planda olduğu böbrek hasarının ve fonksiyon bozukluğunun daha okul çocukluğu döneminde varlığını, hasar oluşmasında organizmadaki demir birikiminin ve bunun yol açtığı oksidatif stresin önemini göstermektedir. Anahtar kelimeler : Beta Talassemi Major, Böbrek Fonksiyonları, Ferritin, N - Asetil p-D-glukoz aminidaz ( NAG ), Malondialdehit ( MDA ) VI
Bakteriyel, aseptik ve tüberküloz menenjitli çocuklarda serum ve beyin-omurilik sıvısı (BOS) interlökin 6 (İl-6) ve interlökin-8 (Il-8) düzeyleri
VII. TÜRKÇE ÖZET BAKTERİYEL, ASEPTİK VE TÜBERKÜLOZ MENİNJİTLİ ÇOCUKLARDA SERUM VE BEYİN-OMURİLİK SIVISINDA İNTERLÖKİN-6 VE İNTERLÖKİN-8 SEVİYELERİ Bu çalışma; bakteriyel meninjitli 17 (Gmp I), aseptik meninjitli 11 (Grup II) ve tüberküloz meninjitli 10 (Grup III) çocuk hastanın serum ve BOS interIökin-6 (İL-6) ve İL-8 düzeylerini araştırmak amacıyla yapıldı. Kültürleri de steril olmak üzere, BOS bulguları normal olan ve febril konvülziyon nedeni ile lomber ponksiyon yapılan 12 çocuk hasta kontrol grubu olarak araştırıldı. Grup I veSU'de serum ve BOS İL-8 düzeylerinin çok arttığı izlendi. Grup I velll'deki hastaların serum ve BOS İL-6 ve İL-8 düzeyleri aseptik meninjitli hastalardan ve kontrollerden istatistiksel olarak daha yüksek bulundu. Bakteriyel ve tüberküloz meninjitli çocuklarda BOS İL-6 ve İL-8 düzeylerinin çok yüksek değerlerde bulunması, bu sitokinlerin subaraknoidal aralıkta üretildiğinin ve daha sonra hastalığın erken döneminde ve sitokin kaskadının başlangıcında kan-beyin bariyerinden sistemik dolaşıma geçtiğinin kanıtıdır. Her üç grupta da BOS İL-6 ve İL-8 düzeyleri ile diğer enflamatuar BOS bulguları arasında bir ilişki saptanmadı. Bu çalışmada bakteriyel meninjitli hastalar iki alt gruba ayırıldılar. Grup la'da semptomlar başladıktan sonraki ilk 12 saat içerisinde başvuran 9 bakteriyel meninjitli hasta, Grup Ib'de ise semptomlar başladıktan 12 saatden daha geç sürede başvuran 8 hasta vardı. Grup la' da, semptomlar başladıktan sonraki ilk 12 saat içerisinde başvuran hastalarda BOS İL-6 (ört: 948.6 pg/ml) ve BOS İL-8 (ort: 816.1 pg/ml) düzeyleri Grup Ib'ye göre (ort: sırasıyla, 338.9, 195.5 pg/ml) istatistiksel olarak daha yüksek bulundu (p<0.005, p<0.001). Serum İL-6 ve İL-8 düzeyleri ile başvuru öyküsündeki zaman aralığı arasında bir ilişki saptanmadı. İL-6 ve İL-8'in serum ve BOS düzeyleri arasındaki ilişki çok anlamlı bulundu (sırasıyla; r=.7456, r=.7175) (p<0.001). Anahtar kelimeler: Bakteriyel meninjit, aseptik meninjit, tüberküloz meninjit, serebrospinal sıvı, serum, interlökin-6, interiökin-8, çocukluk çağı. 54
Parsiyel epilepsili çocuk hastalarda klinik, elektroensefalografi (EEG), bilgisayarlı beyin tomografisi (BBT), manyetik rezonans görüntüleme (MRG), single photon emission tomografi (SPECT) ilişkisi
ÖZET Bu çalışma Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nöroloji polikliniğinde parsiyel epilepsi tanısı ile takip edilen 102 hastada interiktal SPECT'in tanıyı ne oranda destekleyici ve lateralizasyonu belirleyici olduğunu ve aynı zamanda klinik, EEG ve nöroradyolojik bulgularla SPECT arasındaki ilişkiyi araştırmak amacı ile yapıldı. % 65 hastada EEG, % 22 hastada BBT, % 28 hastada MRG ve % 38.2 hastada SPECT anormal olarak saptandı. İnteriktal SPECT' te hipoperfüzyon saptanan hastaların 20' sinde (%51.2) hipoperfüze alan monofokal, 19'unda (48.8) multifokal, 9'unda (%24) bilateral, 30'unda (%76) unilateral idi. Hipoperfüze alanların anatomik dağılımı 17!i (%43.1) frontal lopda, 16'sı (%41) temporal lopda, 12!si (%31) oksipitai lopda ve 19!u (%49) paryetal lopda idi. Nöbet tipi, nöbet sıklığı ve epilepsi süresi ile SPECT anormalliği arasında anlamlı ilişki bulunmazken (p>0.05), nöbet başlangıç yaşı ile SPECT anormalliği arasında anlamlı ilişki saptandı (p<0.05) ve nöbet başlangıç yaşı büyük olanlarda SPECT anormalliği daha yüksek bulundu. Nöbet tiplerine göre hastalar gruplandırıldığında SPECT'i anormal olan grupta L.Î. ve A.İ. ortalamaları yönünden farklılık saptanmadı (p>0.05). Nöbetleri refrakter olan ve olmayan gruplar arasında SPECT anormallik yüzdesi, multifokal hipoperfüzyon yüzdeleri bakımından, L.î. ve A.İ. ortalamaları yönünden farklılık saptanmadı (p>0.05). Hastalar klinik, EEG, BBT, MRG bulguları pozitifliği arttıkça SPECT anormalliğinin yüzdesinin arttığı ve arasındaki ilişkinin anlamlı olduğu saptandı (p>0.05). SPECT anormalliği ile EEG anormalliği arasında anlamlı ilişki olmamakla beraber, SPECT anormalliği ile BBT, MRG anormalliği arasında anlamlı ve pozitif bir ilişki olduğu saptandı. SPECT normai- anormal, EEG normal-anoımal gruplar arasında MRG aksiyel kesitîerdeki hipokampal ve temporal lop kalınlıklarının ortalamaları yönünden anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). Sonuç olarak parsiyel epilepsili hastalarda interiktal SPECT'in EEG'den çok nöroradyolojik görüntüleme araçları ile daha yakın bir ilişki içinde olduğunu, tanısında kuşku duyulan veya lateralizasyonu belirlenemeyen hastalarda ilave katkı sağladığını söyleyebiliriz. Anahtar Kelime: Parsiyel epilepsi, EEG, BBT, MRG, interiktal SPECT.
Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi çocuk yoğun bakım ünitesinde tedavi altına alınan diyabetik ketoasidoz vakalarının değerlendirilmesi
DKA, Tip 1 diyabetes mellitus (T1DM) tanılı çocuklarda mortalite ve morbiditenin önde gelen nedenidir. Mortalite ağırlıklı olarak beyin ödemi ile ilişkilidir. Beyin ödemi, tüm DKA ataklarının %0.3 ila %1'inde görülür ve etiyolojisi, patofizyolojisi ve ideal tedavi yöntemi hâlen tam olarak anlaşılamamıştır. DKA tedavisinde kullanılan sıvı içeriği ve veriliş hızı ile beyin ödem gelişimi arasındaki ilişki halen tartışma konusudur. DKA tedavisi konusunda günümüzde tam bir fikir birliği yoktur. Bu çalışmada İstanbul Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Yoğun Bakım servisine, 1 Aralık 2014 ile 1 Aralık 2018 tarihleri arasında DKA atağı tanısıyla yatırılan hastaların kliniğimizde uyguladığımız tedavi ile sonuçlarını araştırmayı amaçladık. Çalışmaya tedavi edilen toplam 72 hastanın 30'u dahil edilmiştir. 42 hasta bilgileri eksik olduğu için çalışma dışı bırakılmıştır. Hastaların demografik özellikleri, başvuru anındaki serum biyokimyasal değerleri, kan gazları ve kliniğimizde uyguladığımız tedavi protokolü sonrası klinik ve laboratuvar seyirleri, ketoasidozdan çıkış süreleri ve DKA'nın komplikasyonları açısından retrospektif olarak dosya verileri incelenmiştir. Kliniğimize DKA atağı ile başvurup protokolümüze göre tedavi edilen hastaların %50'sini yeni tanı T1DM hastaları oluşturmaktadır. Yeni tanı alan hastaların 6'sı (%40) 6 yaşın altındadır. Bu bulgu DKA'nın küçük yaşlarda T1DM'nin daha sık ilk bulgu olarak görülmesi bilgisiyle uyuşmaktadır. Başvuru anındaki dehidratasyon düzeyleri incelendiğinde 11 (%36,6) hasta ağır, 11 (%36,6) hasta orta, 8 (%26,7) hasta hafif dehidrate olarak değerlendirilmiştir. Ortalama dehidratasyon derecesi %7,03±2,75 olarak saptanmıştır. Geleneksel olarak DKA hastalarının başvuru anında %10-15 sıvı kaybı ile ağır dehidrate olduğu düşünülür. Vücut ağırlığı değişimi baz alınarak yapılan bir çalışmada ortalama dehidratasyon derecesi %5,8 ila 8,7 arasında bulunmuştur. Çalışmamızda klinik bulgulara göre belirlediğimiz dehidratasyon oranı, ağırlık değişikliğine göre dehidratasyon düzeyinin belirlendiği bu çalışmanın belirttiği değerler arasında bulunmuştur. Hastadan hastaya değişmekle birlikte biz de genel olarak DKA hastalarımızda klinik dehidratasyon düzeyinin, daha çok orta ve/veya ağır seviyede olduğunu gördük. Başvuru anında kan gazı değerleri incelendiğinde ortalama pH değeri 7,05±0,12 olup en düşüğü 6,83, en yükseği 7,30 saptanmıştır. 4 (%13) hasta hafif, 5 (%17) hasta orta ve 21 (%70) hasta ağır asidoz tablosunda başvurmuştur. İnsülin tedavisi incelendiğinde, tüm hastalara sıvı bolus tedavisi sonrasında intravenöz kristalize insülin infüzyon tedavisi başlanmıştır. Ayrıca hiçbir hastaya insülin bolusu yapılmamıştır. İnsülin infüzyonu tüm hastalara 0,1 ü/kg/sa hızında başlandığı ve ortalama 18,2±5,78 saat sürdüğü saptanmıştır. Ortalama 16. saatte pH 7.30'un, bikarbonat 15 mEq/L'nin üzerine çıkmıştır. Hiçbir hastaya intravenöz bikarbonat tedavisi verilmemiştir. DKA'nın başvuru anında ya da tedavisi ile beraber ciddi elektrolit bozukluğu saptanabilir. Özellikle potasyum ve fosfor düzeyleri yakından izlenmesi gerekmektedir. Çalışmamızda insülin tedavisi ve asidozun giderek düzelmesiyle beraber serum potasyum düzeylerinin, potasyum replasmanına rağmen giderek düştüğü saptandı. Ancak hiçbir hastada ciddi hipopotasemi veya hiperpotasemi saptanmadı. DKA tedavisi boyunca hastaların serum potasyum düzeyleri iki veya dört saatte bir yakından izlenmeli, özellikle hipo veya hiperpotasemisi olan hastaların EKG bulguları yakından izlenmelidir. Çalışmamızda DKA tedavisi ile beraber 26 (%86,6) hastada değişik derecelerde hipofosfatemi geliştiğini saptadık. 29 hastanın tedavi süresince fosfor replasmanı aldığı görüldü. Bu nedenle tedavi süresince, özellikle oral beslenme başlayana kadar serum fosfor düzeyi yakın izlenmeli ve fosfor replasmanı dinamik olarak yapılmalıdır. Birçok protokol, kan şekeri 250-300 mg/dL aralığına indikten sonra yerine koyma sıvısına dekstroz eklenmesini önermektedir. Bizim çalışmamızda, tüm hastalara yerine koyma sıvıları dekstrozlu olarak başlanmıştır. Ortalama kan şekeri düşüşünün en hızlı olduğu dönem, ilk sıvı yüklemesi sonunda olmuştur. Kan şekerindeki düşüşün, insülin tedavisi ile daha da hızlanacağı düşünüldüğünde, yerine koyma sıvılarının insülin tedavisiyle beraber dekstrozlu terkip edilmesini önermekteyiz. Böylece glukozdaki hızlı düşüşe bağlı ani osmolarite düşünün önlenebileceği ve beyin ödemi riskinin azaltılabileceği görüşündeyiz. Planlanan günlük sıvı miktarı da beyin ödemi gelişiminde risk faktörüdür. Bir çalışmada 4000 mL/m2 /gün'den daha fazla yapılan sıvı tedavisinin beyin ödemi gelişiminde bir risk faktörü olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda planlanan sıvı miktarı en yüksek 3600 mL/m2 /gün, en düşük 2000 mL/m2 /gün, ortalama 2770±465 mL/m2 /gün olarak saptanmıştır. Bu bağlamda çalışmamızda planlanan günlük sıvı miktarının literatür ile uyumlu olduğu görülmüştür. Çalışmamızda serum osmolaritesinde en hızlı düşüşün 2 ve 8. saatler arasında olduğu ve en düşük seviyeye 8. saatte ulaştığı görülmüştür. 1 (%3,3) hasta tedavinin 4. saatinde beyin ödemi tanısı almıştır. Hastamız beyin ödemi riski açısından literatür ile uyumlu olarak 5 yaşından küçüktür ve ağır metabolik asidoz tablosunda başvurmuştur. Tedavisi incelendiğinde hızlı hidrasyon yapılmamıştır ve serum osmolaritesinde ani düşüş olmamıştır. Bununla birlikte yeni yapılan çalışmalarda beyin hasarından tedaviye bağlı faktörlerin dışında DKA'ya özgü faktörlerin de sorumlu olduğu düşünülmektedir. Son dönemde yapılan çalışmalarda serebral hipoferfüzyon ve nöroinflamasyon teorileri öne çıkmaktadır. Özellikle beyin hasarı açısından riskli olan hastalar daha yakından izlenmeli ve beyin ödemi şüphesi durumunda vakit kaybetmeden tedavi başlanmalıdır.
Hepatosteatoz ve omentin-1 ilişkisi
Giriş: Çocukluk çağı obezitesi ülkemiz ve dünyada artmakta olan bir problemdir ve birçok komorbite ile birliktedir. Hepatosteatoz (NAFLD) çocuklarda en sık görülen karaciğer hastalığıdır, obezite ile de yakından ilişkilidir. Omentin-1 insülin duyarlılaştırıcı etkisi ortaya konmuş, vücut kitle indeksi ile negatif korelasyon gösterdiği tespit edilmiş bir adipokindir. İnsülin direnci ve hepatosteatoz arasındaki ilişki iyi bilinmektedir dolayısı ile omentinin hepatosteatoz patogenezinde rolü olabileceği varsayılabilir. Obez çocuklarda omentin-1 düzeyleri incelenmiştir ancak literatürde hepatosteatozu olan obez çocuklardaki omentin-1 düzeyleriyle ilgili yeterli çalışma yoktur. Çalışmamızda hepatosteatozu olan ve olmayan obez çocuklarda omentin-1 düzeylerini inceleyerek çocukluk çağında görülen hepatosteatoz ile omentin-1 arasındaki olası ilişkiyi ortaya koymayı ve hepatosteatoz patogenezini aydınlatmaya katkı sunmayı hedefledik. Yöntem ve gereçler: Hastanemiz çocuk endokrinoloji ve genel çocuk polikliniğine Ekim 2017 ve Nisan 2018 tarihleri arasında başvuran 12-18 yaş arası, ergenliği başlamış (puberte evre ≥ 3) ve obezitesi (vücut kitle indeksi standart sapma skoru (VKİ SDS) ≥%95) olan 134 hastanın antropometrik ölçümleri yapıldı, kan basıncı değerleri ve rutin kan tetkikleri kaydedildi. İnsan omentin-1 ELISA kiti ile çalışılmak üzere serum jelli tüpe 2 ml kan ayrıldı. Tüm hastalara hepatosteatoz tespiti ve evrelemesi (evre 1, 2 ve 3) için üst batın ultrasonografisi (USG) yapıldı. Kan verme sürecinde omentin-1 için kan ayrılamayan, kronik hastalığı veya sendromik obezitesi olan ve antidiyabetik ilaç kullanan olgular çalışma dışı bırakıldı. Bulgular: Hepatosteatoz olan ve olmayan gruplar yaş ve cinsiyet açısından karşılaştırıldığında anlamlı fark yoktu. Hepatosteatozu olmayan olgularda (n=44) ortanca omentin-1 düzeyleri 11.02 ng/ml ve hepatosteatoz tanılı olgularda (n=38) ortanca omentin-1 düzeyleri 10.50 ng/ml olarak bulundu. İki grup arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p=0.823). Ağır hepatosteatozu olan (evre 2- 3) olguların ortanca omentin-1 düzeyleri 9.45 ng/ml, hafif hepatosteatozu olan olguların (evre 1) ortanca omentin-1 düzeyleri 9.75 ng/ml olarak ölçüldü (p=0.954). Sonuç: Çalışmamızda obez çocuklarda saptanan hepatosteatoz ile omentin-1 düzeyleri arasında bağlantı saptanmamıştır. Ancak evre 2-3 hepatosteatozlu hastaların sağlıklı kontroller ve hepatosteatozu olmayan obezlerle karşılaştırılacağı daha fazla olgu sayısıyla yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır. Omentin-1'in hepatit oluşturan durumlardaki rolünün aydınlatılması da NAFLD patogenezindeki yerinin anlaşılmasında katkı sağlayabilir.
Adana il merkezindeki farklı sosyoekonomik düzey ve farklı yaş gruplarındaki çocuklarda anti-HAV seroprevalansı
ÖZET Bu çalışma Adana il merkezi içinde yaşayan farklı sosyoekonomik düzey (SED) ve farklı yaş gruplarındaki çocuklarda anti-HAV seroprevalansını saptamak ve aşı stratejisini belirlemek amacıyla yapıldı. Çalışma için Adana il merkezinde bulunan mahalleler alt yapı özelliklerine ve mahalle halkının tahmini sosyoekonomik durumlarına göre yüksek, orta ve düşük sosyoekonomik düzey olmak üzere üç gruba ayrılarak; her gruptan tabakalanmış küme örnekleme yöntemi ile üç mahalle ve her mahalleden de rastgele sayılar tablosu esas alınarak üçer sokak seçildi Toplam 71 1 çocuktan kan alınarak, SED'lerini irdeleyen sorular içeren bir anket uygulandı. Bu anket formunda ailenin aylık gelirini, oturulan evin mülk, kira veya lojman mı olduğunu, kira ise bedelini, evde kullanılan içme suyunu ve evde bulunan eşyaları irdeleyen sorular soruldu. Puanlama yapılarak ailelerin ekonomik düzeyleri belirlendi SED puanı 5-9 olanlar SED Grup I (Düşük), 10-14 olanlar SED Grup II (Orta) ve 15-24 olanlar SED Grup IH (Yüksek) olarak belirlendi. Total anti-HAV, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Merkez Laboratuvannda AxSYM cihazı ve MEIA (Microparticle Enzym Immunoassay) yöntemi ile çalışıldı. Çalışmaya katılan çocukların ortalama yaşlan 99.4 ay (alt-üst: 24-198 ay) idi. Çocukların 355 'i erkek, 356'sı kız idi Çalışmaya katılan 711 çocukta cinsler arasında anti- HAV seroprevalansı açısından bir farklılık yok iken, yaş arttıkça seropozhifliğin arttığı görüldü (pO.0001). Anti-HAV seropozhifliğini ebeveynlerin hem eğitim düzeylerinin hem de mesleklerinin etkilediği görüldü. Ebeveynleri üniversite mezunu olan çocuklarda anti-HAV prevalansı en düşüktü. Seropozitiflik, 72 aydan küçük çocuklarda kreşe giden ve gitmeyenler arasında farklılık göstermiyordu (p>0.5). Çalışmaya katılan çocukların % 20.8'i hastaneye en az bir kez yatmıştı, hastaneye yatmış ve yatmamış olan çocuklarda anti-HAV seroprevalansı açısından farklılık yoktu (p>0.05). Kendisinde veya aile bireylerinde sanlık öyküsü olan çocuklarda anti- HAV seroprevalansı, sanlık öyküsü olmayanlara göre daha yüksek idi (pO.0001, p<0.001). Çocukların %84'ünün hepatit A enfeksiyonunu anikterik geçirdiği görüldü. Evde, 0-6 yaş arasındaki kardeş sayısı ile anti-HAV seropozitifliği değişmez iken (p>0.05); 7-12 yaş grubunda kardeş sayısı arttıkça anti-HAV seroprevalansının arttığı görüldü(PO.0001). Benzer şekilde, aile bireylerinin sayısı arttıkça da seropozitifliğin arttığı görüldü (p<0.0001). Çocukların aylık gelirleri ve sosyoekonomik düzeyleri iyileştikçe anti-HAV seroprevalansında azalma olduğu görüldü (p<0.0001, p<0.005). 24-47 ay arasındaki çocuklarda anti-HAV seroprevalansı SED grupları arasında bir farklılık göstermez iken (p>0.05), 72-143 ay yaş grubunda SED Grup ffl'de anti-HAV seroprevalansı SED Grup I'e göre anlamlı derecede düşük bulundu (p<0.05). 144-198 ay arasmda SED Grup I ile IH ve SED Grup H ile m arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0.005, pO.001). 72-143 ay arasındaki çocuklarda seroprevalansı SED Grup I'de %60, SED Grup H'de %52.5 ve SED Grup IU'de 39.6 iken 144-198 ay arasında seropozitiflik SED Grup I, II ve IU'de %86.9, %78.lve%53.4idi. Sonuç olarak, anti-HAV seroprevalansı yaş ile beraber artmakta idi ve 6 yaşına kadar olan çocuklarda sosyoekonomik düzey anti-HAV prevalansını etkilemezken, 6 yaşından sonra sosyoekonomik düzeyi yüksek olan çocuklarda anti-HAV prevalansı orta ve düşük olanlara göre anlamlı derece düşük bulundu. SED Grup IU'de 72-143 ay ve 144-198 ay yaş grubunda her üç veya iki çocuktan birinin HAV'a karşı duyarlı olduğu ve bu gruba HAV aşısı önerilebileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelime: Hepatit A, Seroprevalans, Sosyoekonomik düzey, Çocuklar VI
Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde yapılan yenidoğan işitme taraması test sonuçlarının risk faktörleri ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Giriş: Türkiye'de Ulusal Yenidoğan İşitme Taraması Testi Programı 2004 yılından beri ülke çapında tüm yenidoğan bebeklere uygulanmaya başlanmıştır. Bu çalışmanın amacı Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde 2014 yılının başından 2020 yılı Haziran ayına kadar yapılmış tüm yenidoğan işitme tarama test sonuçlarının incelenmesi, sonuçların araştırılan risk faktörleri ile ilişkisinin ölçülmesi, uygulanan işitme taraması testlerinin etkinliğinin ve uygulanabilirliğinin değerlendirilmesidir. Yöntem ve Gereçler: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde 2014 yılının başından 2020 yılı Haziran ayına kadarki 7 yıllık süreçte yapılıp kayıt altına alınan 8085 bebeğin yenidoğan işitme tarama test sonuçları çalışmaya dahil edildi. İşitme taraması test protokolü kapsamında tüm bebeklere ''Transient Evoked Otoacoustic Emissions'' (geçici uyarılmış otoakustik emisyon ölçümü / TEOAE) ve/veya ''Auditory Brainstem Response'' (işitsel beyin sapı yanıtı / ABR) testleri ile işitme taraması yapıldı. Tarama testini geçemeyip refere edilen bebekler takibe alındı. Tarama testleri yenidoğan dönemindeki bebeklere uygulandı. Her iki kulak için tarama testleri ayrı ayrı uygulandı, sonuçlar; "bilateral geçti", ''sağ geçti, sol refere'', ''sol geçti, sağ refere'', ''bilateral refere'' şeklinde kaydedildi. İşitme tarama testlerinden bilateral olarak geçemeyen tüm bebekler tarama protokolü sonucunda referans merkezlere yönlendirildi. Referans merkezlerde yapılan testler sonucu işitme kaybının olup olmadığı belirlendi. İşitme kaybı olan ve olmayan bebeklerdeki risk faktörlerinin sıklığı karşılaştırıldı. Bulgular: Ulusal Yenidoğan İşitme Taraması Testi uygulanan 8085 bebeğin %98,2'sinde (n:7941) işitme kaybı yokken, %0,9'unda (n:74) işitme kaybı saptandı. Ulusal Yenidoğan İşitme Taraması Testi protokolüne başlayan ama takiplerine devam etmeyen %0,9 (n:70) bebek vardı. Taranan bebeklerde cinsiyet dağılımı, doğum tartısı, düşük doğum ağırlığı (<1500 gram), doğum şekli, hamilelik dönemi ateşli hastalık, ailede kalıtsal işitme kaybı, akraba evliliği, hiperbilirubinemi, IV yenidoğan yoğun bakım ünitesi yatışı sorgulandı. İşitme kaybı tespit edilen grupta cinsiyet dağılımı, ailede kalıtsal işitme kaybı, akraba evliliği, düşük doğum ağırlığı, doğum şekilleri, hiperbilirubinemi, yenidoğan yoğun bakım ünitesi yatışı durumlarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptandı. İşitme taraması test sonuç kayıtlarına bakıldığında APGAR skoru sorusunun hiç sorulmadığı, gebelik dönemi ateşli hastalık geçirme sorusuna ise hiç pozitif veri girilmediği görüldü. Sonuç: Çalışmamızda taranan 8085 bebeğin verileri incelendiğinde tarama sonucunda işitme kaybı olan 74 bebeğin (%0,9) erken tanısının yapıldığı görüldü. Bu bebeklerden bazılarında bilateral işitme kaybı saptanırken bazılarında unilateral işitme kaybı saptandı. Bu yüzden işitme tarama testinin bilateral uygulanmasının daha doğru bir uygulama olduğu görüldü. Yenidoğan işitme kaybı için risk faktörü olarak sorgulanan cinsiyet dağılımı, ailede kalıtsal işitme kaybı, akraba evliliği, düşük doğum ağırlığı, doğum şekilleri, hiperbilirubinemi, yenidoğan yoğun bakım ünitesi yatışı durumlarının işitme kaybı olan grupta istatistiksel açıdan anlamlı olarak farklı olduğu tespit edildi. İşitme tarama testi sonuç kayıtlarında APGAR skoru sorusunun tüm hastalar için boş bırakılması ve gebelik dönemi ateşli hastalık geçirme sorusuna hiç pozitif veri girilmemesi düzeltilmesi gereken bir durumdur. Sorgulanan kriterlerin anlamlı sonuçlar verdiği, birçok yenidoğan bebeğin işitme kaybının erken tanı ve tedavisi için büyük önem taşıdığı , bunun için de Ulusal Yenidoğan İşitme Tarama Testi programlarının ciddiyetle ve yenidoğan hiçbir bebeğin atlanmadan yapılmasının hedeflenmesi çalışmamızda da gösterdiğimiz üzere ortadadır. Ülkemizde uygulanan Ulusal Yenidoğan İşitme Tarama Testi programları ile alakalı çok merkezli ve daha fazla vaka sayısına sahip çalışmaların yapılması risk faktörlerinin daha net anlaşılması ve yeni risk faktörlerinin tespiti noktasında önemlidir. Böylece tarama programının daha fazla geliştirilmesine büyük katkı sağlanacaktır. Tarama programı ile ne kadar fazla işitme kayıplı bebek tespit edilirse, bu bebeklerin erken tanı ve tedavileri ile ilerleyen yaşlarında yaşayacakları; birçok bedensel, zihinsel sağlık probleminin ve sosyo-ekonomik problemlerinin önüne geçilecektir. V Anahtar Kelimeler: Ulusal Yenidoğan İşitme Tarama Testi, yenidoğan, risk faktörleri, cinsiyet, ailede kalıtsal işitme kaybı, düşük doğum ağırlığı, akraba evliliği, doğum şekilleri, hiperbilirubinemi, yenidoğan yoğun bakım ünitesi, düşük APGAR skoru.
COVID-19 pandemisinde çocuk acile başvuran olgular ile pandemi öncesi dönemdeki olguların karşılaştırılması
Çalışmamızın amacı, çocuk acil kliniğimize Covid-19 pandemisi ve öncesinde yapılan başvuruları değerlendirerek hem Covid-19 pandemisinin acil servis işleyişini nasıl etkilediğini gözlemlemek hem de iki dönem arasındaki farkı ortaya koyarak çocuk acil servis planlamaları yapılırken bulduğumuz sonuçların da değerlendirmeye alınmasını sağlamaktır.Bu çalışmada 1 Mayıs – 31 Ekim 2019 ve 1 Mayıs – 31 Ekim 2020 tarihleri arasındaki 6 şar aylık iki dönemde Bezmialem Vakıf Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Acil Kliniği'ne başvuran 0-18 yaş arası toplam 52675 hastanın tanıları, tetkik edilme durumları, triaj grupları ve epidemiyolojik özellikleri retrospektif olarak karşılaştırıldı.Her iki dönem birbiri ile karşılaştırıldığında acil servise başvuran olguların yaş grupları, başvuru saatleri, triaj, tetkik edilme ve tanı durumları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu belirlenmiştir (p<0.05).
Yaşamın ilk beş yılında geçirilen viral alt solunum yolu enfeksiyonlarının ilerleyen dönemde ortaya çıkabilecek akciğer hastalıkları üzerindeki etkisinin araştırılması
AMAÇ: Alt solunum yolu enfeksiyonları (ASYE) çocukluk çağında Türkiye'de ve tüm Dünya'da önemli bir mortalite ve morbidite nedenidir. Bugüne kadar yapılan çalışmalarda, erken çocukluk döneminde virüse bağlı akut alt solunum yolu enfeksiyonu izlenen hastalarda ilerleyen dönemde tekrar solunum yolu problemleri nedeniyle hastane başvuru sıklığı artmış olarak izlenmektedir. Bu çalışmada, daha önceden solunum yolu şikayetleri ile başvurarak solunum yolu viral paneli çalışılmış beş yaş altı hastaların ilerleyen dönemde aynı sebeple tekrar hastane başvurusu olup olmadığını, geçirilmiş viral solunum yolu enfeksiyon öykülerinin klinik seyrini araştırmayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: 2016 yılında hastanemizde yapılan çocuklarda ASYE'de viral etkenlerin araştırıldığı çalışma kapsamındaki olgular arasında ileriye dönük takipleri yapılabilen çocuklar çalışmamıza alınmıştır. Olguların ilk başvuru sonrası takibinde gelişen solunum yolu şikayetleri, demografik özellikleri, fizik muayene bulguları, varsa tetkik sonuçları aileler ile telefonla görüşülerek ve hastane otomasyon sistemi üzerindeki verileri, varsa yapılmış olan tetkik sonuçları kaydedilmiştir. Tüm çocukların ebeveynleri bilgilendirilerek sözlü aydınlatılmış onam alınmıştır. Viral solunum yolu enfeksiyonu geçirenlerin, viral solunum yolu enfeksiyonu geçirmeyenlere oranla ilerleyen yıllarda solunum yolu hastalığı geliştirme sıklığı karşılaştırılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya toplam 78 olgu dahil edilmiştir. Hastaların 43 (%55,1)'ü erkek, 35 (%44,9)'i kızdır. Virüs tespit edilen grupta tekrarlayan hastane başvurularında fizik muayenede ekspiryum uzunluğu, ronküs izlenme oranı, başvuru sayısı (hem poliklinik hem de acil), akut bronşit ve astım oranı virüs tespit edilmeyen gruptan anlamlı (p ˂ 0.05) olarak daha yüksek olarak bulundu. İlk başvuru sırasında RSV, RV ve hBoV üremeleri mevcut olan hastaların sırasıyla %58,3, %46,1 ve %54,5'inin astım tanısı aldığı, bu hastaların sırasıyla %83,3, %77,9 ve %81,8'i tekrarlayan hırıltılı atak nedeniyle hastaneye başvurduğu tespit edildi. Bakteri üremesi olan grupta akut bronşit ile tekrar başvuru oranı bakteri üremesi olmayan gruptan anlamlı (p ˂ 0.05) olarak daha yüksekti. SONUÇLAR: Viral ASYE geçiren çocukların ilerleyen dönemde akciğer hastalığı sebebiyle tekrar hastaneye başvuru sıklığını, astım riskini ve tekrarlayan hırıltılı atakVI geçirme ihtimalini artırdığı çalışmamızda tespit edilmiştir. Ancak etken türlerine göre karşılaştırmalı analiz vaka sayısının azlığı nedeniyle anlamlı bulunmamıştır. Artmış riskin hangi mekanizmalarla ortaya çıktığı ve nasıl önlenebileceği konularına ağırlık verilmesi gerektiği önerilmektedir.
Prepubertal çocuklarda neuregulin 4 ile nutrisyonel ve metabolik durumun ilişkisi
Amaç: Beslenme bozuklukları tüm dünyada sıklığı giderek artan önemli bir halk sağlığı problemidir. Beslenme bozuklukları çocukluk çağında çok sayıda komorbiditeye sebep olmakla beraber erişkin yaş grubunda da pek çok sistemik hastalığın ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Bu çalışmadaki amacımız ; primer protein-enerji malnütrisyonu ve obezitesi olan çocuklarda, yağ dokusunda enerjinin harcanması ve depolanmasında önemli bir rol oynadığı düşünülen yeni adipokinlerden biri olan Neuregulin 4 (Nrg-4) düzeyini, normal çocuklardaki Nrg-4 düzeyi ile kıyaslamak ve hastaların beslenme ve biyokimyasal parametreleri ile arasındaki ilişkiyi incelemektir. Çalışmamızdaki spesifik tanılı bir hastalığı olmayan çocukların obez, malnutre ve normal grupta olmalarında rol oynadığını düşündüğümüz Nrg-4 hakkında bilgi edinerek ileride bu peptidin malnütrisyon ve obezite tedavisinde kullanılabilmesine yardımcı olmayı amaçladık. Yöntem ve Gereçler: Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğimize Haziran 2019 ve Aralık 2020 tarihleri arasında başvuran 2 ila 12 yaş arası, nörolojik, gastrointestinal, metabolik, endokrin, enfeksiyon hastalığı olmayan, ergenliği başlamamış (prepubertal), rölatif tartılarına göre obez, malnutre ve normal olan toplam 142 çocuğun antropometrik ölçümleri yapıldı. Çocukların rutin kan tetkikleri alındı. Kan örneklerinden artan kan örnekleri İnsan Nrg-4 ELISA kiti ile çalışılmak üzere serum jelli tüpe 2 ml olacak şekilde ayrıldı ve çalışma gününe kadar uygun şartlarda saklandı. Bulgular: Çalışmamız yaşları 2 yaş-12 yaş, ortalama yaşı 7,69±3,04 yıl olan toplam 142 çocuk üzerinde yapılmıştır. Çocukların 71'i (%50) erkek; 71'i (%50) kızdı. Çalışmada çocuklar rölatif tartıya göre üç grup olacak şekilde ayrılmış olup %31,7 'si (n=45) malnütre, %33,1'i (n=47) normal ve % 35,2'si (n=50) obez şeklinde incelendi. Malnütre, obez ve normal grupların yaş dağılımları arasında gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Neuregulin-4 değerleri gruplara göre anlamlı farklılık göstermiştir (p<0,05). Normal grubun Neuregulin-4 değeri malnütre ve obez olgulardan istatistik olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p=0,004; p=0,019). Malnütre ile obez olguların Neuregulin-4 değerleri arasına anlamlı fark saptanmamıştır (p=1,000). Malnutre çocukların Neuregulin-4 değerleri ile total kolesterol ve HDL düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Malnutre çocukların trigliserit ile Neuregulin-4 değerleri arasında negatif yönde (Neuregulin-4 düzeyi arttıkça, Trigliserit düzeyi azalmaktadır) istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (r=-0,316). Malnutre çocukların kan glukozu ile Neuregulin-4 değerleri arasında da negatif yönde (Glukoz arttıkça Neuregulin-4 düşmekte) istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (r=-0,330). Normal rölatif tartı değerine sahip çocukların Neuregulin-4 değerleri ile total kolesterol ölçümleri arasında negatif yönde (total kolesterol arttıkça Neuregulin-4 düşmekte) istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (r=-0,462). Diğer biyokimyasal değişkenlerin hiçbiri ile normal çocukların Nrg-4 değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Obez gruptaki çocukların Neuregulin-4 değeri ile biyokimyasal değişkenler arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Obez, malnutre ve normal çocuklarda total kolesterol, HDL ve glukoz düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Trigliserit ölçümleri ise obez, malnutre ve normal çocuklarda anlamlı farklılık göstermiş olup (p<0,01); obez grubun trigliserit ölçümleri malnütre ve normal gruplardan istatistik olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p=0,031). Normal ile malnütre olguların trigliserit ölçümleri arasında anlamlı fark saptanmamıştır (p=1,000). İnsülin değerleri ise gruplara göre anlamlı farklılık göstermiş olup (p<0,01); obez grubun insülin ölçümleri malnütre ve normal olgulardan istatistik olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p=0,001; p=0,001). Normal ile malnütre olguların insülin ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p=0,733). HOMA-IR ölçümleri gruplara göre anlamlı farklılık göstermiş olup (p<0,01); obez grubun HOMA-IR ölçümleri malnütre ve normal olgulardan istatistik olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p=0,001; p=0,001). Normal ile malnütre olguların HOMA-IR ölçümleri arasına anlamlı fark saptanmamıştır (p=0,511). Ferritin değerleri gruplara göre anlamlı farklılık göstermiş olup (p<0,05); obez grubun Ferritin ölçümleri malnütre ve normal olgulardan istatistik olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p=0,020; p=0,039). Normal ile malnütre olguların Ferritin ölçümleri arasına istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p=1,000). Sonuç: Grupların Nrg-4 düzeyleri arasında anlamlı farklılık saptanmıştır. Obez çocuklarda normal çocuklara kıyasla Nrg-4 seviyesi düşük olarak bulunmuştur. Aynı zamanda malnutre çocuklarda Nrg-4 düzeyleri ile ilgili bilgiler sınırlı olup çalışmamızda normal kilolu çocuklar ile kıyaslandığında Nrg-4 seviyelerinin daha düşük olduğu tespit edilmiştir. İnsanlarda Nrg-4 ile enerji homeostazı ve enerjinin harcanması arasındaki ilişki konusunda bilgiler sınırlı olmakla birlikte, bu veriler obezite ve komplikasyonları ile mücadelede Nrg-4'ü iyi bir hedef molekül olabileceğini düşündürmektedir. Gelecekte toplum sağlığı için önemli bir tehdit olan obezite tedavisinde kullanılabilecek bir tedavi yöntemi olabilir. Anahtar Kelimeler: Obezite, malnutrisyon, Neuregulin 4, Çocukluk çağında besleneme bozuklukları, adipokinler.
Bir- üç ay arası anne sütü ve biberon ile beslenen çocukların idrar bisfenol düzeylerinin karşılaştırılması
Amaç: Bisfenol-A, ev eşyaları plastik şişeler, biberonlar ve konserve gıda kaplarının yapımında yaygın olarak kullanılan plastiklerin hammaddesi olan bir monomerdir. Biberon ile beslenme ufak süt çocuklarında Bisfenol A'ya maruziyet sebebi olabilir. Çalışmamızda, ülkemizde 1-3 ay arasında biberon ile beslenen sağlıklı bebeklerde Bisfenol-A maruziyeti anne sütü ile beslenen bebeklerle karşılaştırılmıştır. Materyal ve Metod: Çalışmamıza, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine sağlam çocuk takibi için başvuran, bir ile üç ay arasında sağlıklı süt çocukları dahil edildi. Olguların doğum haftası, doğum şekli, ve doğum ağırlığı ile başvuru anındaki yaş, kilo ve boyu kaydedildi. Olgulardan idrarda Bisfenol A düzeyi lipid kromotografi- tandem mass spektrometri (LC-MS) metodu ile analiz edildi. Verilerin analizinde SPSS 27.0 programı kullanıldı. Değişkenlerin dağılımı kolmogorov simirnov test ile ölçüldü. Nicel bağımsız verilerin analizinde mann-whitney u test kullanıldı. Nitel bağımsız verilerin analizinde ki-kare test kullanıldı. Korelasyon analizinde spearman korelasyon analizi kullanıldı. Bulgular: Anne sütü alan ve biberon ile beslenen grupta idrar Bisfenol-A ve onun metabolitlerinin değerinde istatistiksel anlamlı farklılık görülmemiştir (p > 0.05). Anne sütü ile beslenen grupta idrar Bisfenol-A-glukuronid / Bisfenol-A oranı değeri biberonla beslenen gruptan anlamlı olarak daha yüksektir (p = 0.009). Kızlarda idrar toplam Bisfenol-A/kreatinin değeri ve Bisfenol-A-glukuronid / Bisfenol-A oranı erkeklerden anlamlı olarak daha yüksektir (p = 0.001, p = 0.02). Olguların andropometrik ve demografik özellikleri ile idrar BPA-A düzeyleri arasında korelasyon saptanmamıştır (p > 0.05). Sonuç: Biberon kullanımı ülkemizde, 1-3 ay arası bebekler için Bisfenol-A maruziyeti açısından risk oluşturmamaktadır.
Çocukluk çağı lenfadenopati olgularının klinik laboratuvar ve demografik özelliklerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada sık karşılaştığımız bir hastane başvuru nedeni olan lenfadenopati olgularını inceleyerek, olguların demografik, klinik, laboratuvar özelliklerini retrospektif olarak inceleyerek, lenfadenopatinin ayırıcı tanısında, enfeksiyöz/enfeksiyon dışı, benign/malign ayırımındakı yerini göstermeyi amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamıza, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniklerine bir yıl içinde 01.01.2019-31.12.2019 tarihleri arasında başvuran ve lenfadenopati ön tanısı girilmiş, tetkik ve tedavi yapılmış 1ay-18yaş aralığında 404 olgu dahil edildi. Olguların elektronik dosya kayıtlarından hastaların yaşları, cinsiyetleri, öykü özellikleri, fizik muayene, tam kan sayımları, nötrofil/lenfosit oranları (NLO), ortalama trombosit hacmi (MPV), CRP, ESR, bakteriyal ve viral tanı için yapılan tetkikleri, görüntüleme sonuçları ve yapıldıysa biyopsi sonuçları kaydedildi. Verilerin analizinde IBM SPSS 23.0 programı kullanıldı. Çalışma verileri değerlendirilirken kategorik değişkenler için frekans dağılımı (sayı, yüzde), sayısal değişkenler için tanımlayıcı istatistikler (ortalama, standart sapma, minimum, maksimum) kullanıldı. İki grup arasında fark olup olmadığını değerlendirmek için bağımsız örneklem t testinden, iki kategorik değişken arasındaki ilişkinin incelenmesinde ki-kare analizinden yararlanıldı. Bulgular: Lenfadenopati ön tanısı ile tetkik edilen 404 olgunun dosyası incelendi. Bir olguda brankiyal kleft kisti saptandı. Lenfadenopati tanısı alan 403 olgunun 256'sının (%63,5) erkek, 147'sinin (%36,5) kız olduğu görüldü. Yaşları 3 ay ile 17,5 yaş arasında değişiyordu, ortalaması 6,08±3,964 yıldı. Olguların 397'si(%98,5) benign, 6'sı(%1,5) malign, benign olguların kendi arasındaki sınıflandırmasında; 240 (%59,5) olgu enfeksiyöz LAP, 157'si (%39) enfeksiyon dışı LAP idi. Enfeksiyöz LAP grubu kendi içinde değerlendirildiğinde 240 olgunun 205'i(%50,9) spesifik etiyolojisi ayırt edilemeyen gruptaydı, 32(%7,9) olguda viral, 3(%0,7) olguda bakteriyel etiyoloji saptanabildi. Olguların 304'ü (%75,4) akut, 99'u (%24,6) kronikti. Benign grupta 299'u (%75,3) akut, 98'i (%24,7) kronik; malign grupta ise 5'i (%83,3) akut, 1'i (%16,7) kronik lenfadenopati olgusu idi. Bölgesel LAP olgularında en sık %69 oranla servikal bölge, yaygın LAP olgularında ise en sık %55,7 oranla servikal ve submandibuler bölge birlikteliği olduğu saptandı. 26 olguda EBV, 7 olguda CMV, 3 olguda kabakulak virüsü, 2 olguda AGBHS, 1 olguda parvovirus, 1 olguda mikoplazma, 1 olguda B.hensalae saptandı. 4 olguda TDT yapılsa da yalnız 1 olgu pozitifti. 208 olguda yapılan ultrason görüntülemede 194 olgu (%93,3) yağlı hilusları seçilen, 14 olgu (%6,7) yağlı hilusları seçilmeyen olarak değerlendirilmişti. 14 olgunun 5'i(%35,7) malign, 9'u(%64,3) benign LAP grubunda idi. Enfeksiyöz LAP olgularında ESR yüksekliği, nötrofili, trombositoz, NLO oranında yükseklik, enfeksiyon dışı LAP olgularına göre görülmesi istatiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu. MPV değerinin demografik, klinik ve laboratuvar bulguları ile anlamlı ilişkisi saptanmadı. MPV'nin akut/kronik, bölgesel /yaygın, enfeksiyöz/enfeksiyon dışı, malign/benign LAP ayırıcı tanısında kullanılabileceğine dair istatistiksel anlamlı veri ortaya konulamadı. NLO yüksek olan LAP olgularında CRP ve ESR değerlerinin istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü. NLO, enfeksiyöz LAP grubunda anlamlı şekilde yüksekti, antibiyotik kullanma ve 1 haftadan uzun süre antiyotik kullanma oranı NLO yüksek olan grupta istatistiksel anlamlı şekilde yüksek bulundu. Sonuç: Çalışmamızda lenfadenopati olgularının erkek cinsiyette daha fazla olduğu gösterildi. Olgularımızda akut LAP, bening nedenli LAP, servikal ve submandibuler bölgesel LAP daha fazlaydı. Enfeksiyoz ve enfeksiyon dışı LAP ayırıcı tanısında ESR, trombositoz, nötrofili ve NLO'nun faydalı biyobelirteçler olduğu görüldü. Yüksek NLO değeri ile lökositoz, CRP yüksekliği, ESR yüksekliği, antibiyotik kullanma oranı ve süresi arasında istatiksel anlamlı ilişki bulundu. NLO, LAP ayırıcı tanısında enfeksiyöz ve enfeksiyon dışı grubu ayırmada bir belirteç olabilir. Malign/benign LAP ayırıcı tanısı için malign LAP olgularının da sayısının fazla olduğu daha geniş kapsamlı çalışmaların faydalı olabileceğini düşünmekteyiz. MPV değerinin akut/kronik, bölgesel/yaygın, enfeksiyoz/enfeksiyon dışı, benign/malign LAP gruplarında farklı olmadığı, klinik ve laboratuvar bulgularla istatistiksel anlamlı ilişkisi olmadığı gösterildi. Anahtar Sözcükler: lenfadenopati, lenfadenit, LAP, benign LAP, malign LAP
Situs inversus totalisi olan primer siliyer diskinezi tanılı hastaların demografik, fenotipik ve genotipik özellikleri
Situs İnversus Totalisi olan Primer Siliyer Diskinezi tanılı hastaların demografik, fenotipik ve genotipik özellikleri. Giriş: Primer siliyer diskinezi (PSD) 20.000 kişide bir görülen otozomal resesif bir hastalıktır. Siliyer fonksiyon bozukluğu nedeniyle infantil dönemden itibaren başlayan kronik üst ve alt solunum yolları enfeksiyonlarıyla seyreder. Siliyer hareketin azalması (immotil siliya) veya bozulması (siliyer diskinezi) ile karakterizedir. Embriyonik dönemde kalp ve iç organların normal pozisyonunu kontrol eden nodal siliya defektif olduğu için asimetri oluşur. Bundan dolayı primer siliyer diskinezi'li hastaların yaklaşık %50'sinde situs inversus totalis (SİT) mevcuttur. Hastalığın tanısı klinik, radyolojik, genetik özellikler, video ve elektron mikroskopisi incelemelerine dayanılarak konulmaktadır. Amaç: Çalışmada Situs İnversus totalisi olan Primer Siliyer Diskinezi tanılı hastaların demografik, fenotipik ve genotipik özelliklerinin ortaya konması amaçlandı. Material ve Metod: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Göğüs Hastalıkları Bilim Dalı polikliniğinden takipli Situs İnversus Totalisi olan Primer Siliyer Diskinezi tanılı 1-22 yaş arasındaki 48 hasta çalışmaya alındı. Hastaların demografik bilgileri, mikrobiyolojik ve radyolojik sonuçları, solunum fonksiyon testleri, genetik testleri, büyüme durumları, muayene bilgileri ve kullandıkları ilaçlar kaydedildi. Hastaların fenotipik ve genotipik özellikleri istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Veriler SPSS programında analiz edilmiştir. Bulgular: Genetik mutasyonu pozitif olan ve olmayan hastalarda cinsiyet, vücut kitle indeksi (VKİ), Bhalla skoru, Kuzey Amerika skoru, ailede astım hikayesi, cilt bulguları (atopi, ekzema, kaşıntı, kuruluk vb.), horlama, gastroözefageal reflü (GÖR), yenidoğan dönemi solunum sıkıntısı şikayeti, yenidoğan yoğun bakım ünitesine (YDYBÜ) yatış, servis yatışı, akraba evliliği , kronik rinit, kronik sinüzit, bronşiektazi, kronik otit ve işitme azlığı, konjenital kalp anomalileri, kulak burun boğaz (KBB) muayenesi, bronkoskopi öyküsü, mikrobiyoloji, solunum fonksiyon 10 testi (SFT), ilaç kullanım oranlarında anlamlı farklılık (p>0.05) görülmedi. DNAH5 mutasyon olan grupta YDYBÜ'sine yatış, yenidoğan dönemi solunum sıkıntısı şikayet ve PİCADAR (Primary Ciliary Dyskinesia Rule) skoru oranları mutasyon olmayan gruptan anlamlı (p<0.05) olarak daha düşük saptandı. Çalışmaya alınan 48 hastanın soygeçmişine bakınca 43(%90)'ünde akraba evliliği görüldü. 47(%98) hastanın term doğduğu öğrenildi. 36(%75) hastanın yenidoğan döneminden itibaren solunum sıkıntısı şikayetleri olduğu belirlendi. Bunlardan 30(%62)'unun yenidoğan yoğun bakım ünitesine yatışı ve 29(%60)'unun sonraki dönemlerde en az 2 kez alt solunum yolları enfeksiyonları nedeniyle servise yatışı olduğu saptandı. Hastaların 5(%10)'de kardiyak sorunlar görülmüştür. Hastaların 18(%37)'den horlama hikayesi alındı. 26(%56) hastaya tanısal ve tedavi amaçlı bronkoskopi yapılmıştır. Hastaların 20(%42)'sine 7 farklı nedenlerden 29 ameliyat yapılmıştır. Hastaların 22(%46)'sinde kronik rinit görüldü. 37(%77) hastada kronik sinüzit saptandı. 31(%65) hastada otit ve işitme azlığı tespit edildi. Hastaların 10(%21)'da GÖR saptandı. 31(%65) hastada bronşiektazi görüldü. 5(%10) hastada egzema, atopi, kaşıntı gibi cilt bulguları tespit edildi. Hastaların 24(%50)'ü VKİ'ine göre zayıf, 20(%42) hasta normal ve 4(%8) hasta fazla kilolu olarak saptandı. SFT yapılan 31 hastanın 10(%32)'da FEV1 değerleri >80, 14(%45) hastada 60-79, 6(%20) hastada 40-59 ve 1(%3) hastada <40 olarak görüldü. FVC değeri 10 hastada >80, 13(%42) hastada 60-79, 7(%23) hastada 40-59 ve 1(%3) hastada <40 saptandı. 42(%87) hastada 13 farklı etken olarak 86 üreme görüldü. 30(%35) hastada H. İnfluenzae, 19(%22) hastada S. Pneumoniae, 10(%12) hastada M. Catarrhalis, 10(%12) hastada P. Aeruginosa, 6(%7) hastada S. Aureus, 3(%4) hastada S. Marcescens, 2(%2) hastada S. Pyogenes ve daha 6 hastada sırasıyla A. Baumannii, E. Coli, S. Maltophilia, K. Oxytoca, C. Freundii, E. Cloacae saptandı. Çalışmaya alınan hastalara tanısal amaçlı PİCADAR skorlaması yapıldı. 34(%71) hastada bu skor 10 üzerinde, 11(%23)'de 7-9 ve 3(%6)'de 6 olarak saptandı. Bir diğer Kuzey Amerika skorlamasına göre hastaların 24(%50)'ü maksimal 4 puan, 21(%44)'i 3 puan ve 3(%6)'ü 2 puan almış oldu. 31 hastanın son 2 yılda çekilmiş olan bilgisayarlı tomografi (BT) sonuçlarına göre Modifiye Bhalla skorlaması yapıldı. 12 hastada bu skor hafif, 18 hastada orta ve 1 hastada ağır olarak saptandı. Hastaların 36(%75)'sının inhale steroid, 2(%4)'sinin teofillin, 26(%54)'sının 2 agonist, 20(%42)'sinin nazal streoid, 7(%15)'sinin bitkisel ilaçlar ve 31(%65)'inin 6 aylık süreyle azitromisin kullandığı öğrenildi. Çalışmaya dahil 48 11 hastanın 40(%83)'ına tüm ekzom dizileme genetik analizi yapılmıştır. Hastaların 8'de mutasyon bulunmamıştır. 5 hastanın sonuçları şüpheli olduğundan tekrar araştırılması için tıbbi genetiğe yönlendirilmiş ve çalışmada genetik verileri kullanılmamıştır. En sık saptanan mutasyon DNAH5 olup 8(%25) hastada görülmüştür. Primer mutasyonlar dışında 9 hastada ek olarak başka hastalıklara yol açabilecek mutasyonlar saptanmıştır. Bunlardan üçü anlamlı kabül edildi. DNAH5 mutasyonu taşıyan hastalardan birinde eş zamanlı homozigot Class 1 Herediter Hemokromatozise yol açabilecek HFE gen mutasyonu tespit edildi. Diğer bir DNAİ2 gen mutasyonu mevcut olan hastada homozigot Class 1 Fenilketonüriye sebep olabilecek PAH geninde mutasyon bulundu. Başka bir CCDC103 mutasyonu olan hastada, beraberinde homozigot Class 2 Kistik Fibrozise neden olabilecek CFTR geninde mutasyon saptandı. Kronik sinüziti olan 37 hastadan 4'de genetik analiz farklı nedenlerden yapılamadı, 5 hastada ise mutasyon saptanmadı. Tüm DNAH5(8), DNAİ2(2), CCDC151(2), ARMC4(1), CCDC39(3) ve CCDC40(2) mutasyonu taşıyan hastalarda, kronik sinüzit eşlik ettiği görüldü. CCDC103(3) mutasyonu bulunan hastaların ise %75'de kronik sinüzit saptandı. Daha 4 hastada ise genetik sonuçlar şüpheli çıktığından tekrar genetik analiz için araştırılması önerildi. Bronşiektazi 31(%65) hastada tespit edildi. Bu hastalarda en sık saptanan mutasyon DNAH5 oldu(7(%23)). Daha 7(%23) hastaya farklı nedenlerden genetik analiz yapılamadı. Hastaların 4(%13)'de mutasyon saptanmadı. CCDC103 mutasyonu 3(%10) kişide tespit edildi. CCDC151(2(%6,5)) ve DNAİ2(2(%6,5)) gen mutasyonları olan tüm hastalarımızda bronşiektazi görüldü. Riniti olan hastalarda en sık görülen mutasyon DNAH5 oldu. Hastaların 3'de mutasyon saptanmadı, 3'de farklı nedenlerden genetik analiz yapılamadı, 3'de ise CCDC103 mutasyonu tespit edildi. DNAİ2 mutasyonu olan 2 hastamızdada rinit mevcuttur. Sonuç: Genetiği pozitif ve negatif SİT'i olan PSD tanılı hastaların demografik, fenotipik, klinik, radyolojik bulgularında anlamlı fark olmadığı görüldü. DNAH5 mutasyonu olan hastaların diğer mutasyonu olan hastalarla karşılaştırınca yenidoğan dönemi daha az solunum sıkıntısı şikayeti, daha az YDYBÜ'sine yatışı olduğu ve PİCADAR skorlarının daha düşük saptandığı görüldü. Elde edilen genetik sonuçlarda, diğer literatür ve çalışmalardaki sonuçlara göre anlamlı fark olmadığı görüldü. 12 Anahtar kelimeler: situs inversus totalis; primer siliyer diskinezi; çocuk; bronşiektazi; kronik öksürük
Romatizmal kapak hastalıklı çocuk hastalarda tam kan analizindeki parametrelerin sistemik inflamasyon göstergesi olarak kullanılması
Amaç: Akut Romatizmal Ateş (ARA) duyarlı bireylerde iyi tedavi edilmemiş A Grubu Beta Hemolitik Streptokok boğaz enfeksiyonu sonrası otoimmünite bağlı gelişen multisistemik inflamatuvar bir hastalıktır. Hastalığın en önemli mortalite ve morbidite nedeni kardit ve buna bağlı gelişen romatizmal kalp hastalığıdır (RKH). Çalışmamızda çocuk kardiyoloji polikliniğinde izlenen RKH'lı çocuk hastalarımızın tam kan parametrelerini aynı yaş ve cinsiyetten oluşan sağlıklı kontrol grubu çocuk tam kan parametreleri ile karşılaştırarak kronik inflamasyon göstergesi olarak kullanılabilecek belirteçleri saptamak istedik. Ayrıca düzenli ARA profilaksisinin bu belirteçler üzerine etkisini araştırmak istedik. Materyal ve Metod: Çalışmamıza, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hastanesi Çocuk Kardiyoloji polikliniğinde RKH nedeni ile takip edilen 4-18 yaş aralığındaki 100 hasta çocuk ve hasta grubuyla aynı yaş ve cinsiyette 100 sağlıklı çocuk dahil edildi. Hasta grubundaki tüm çocuklar düzenli olarak 21 günde bir deposilin profilaksisi almakta idi. Hasta ve sağlıklı çocukların tam kan analizi sonuçları Nucleus sisteminde incelenerek tüm veriler sisteme girildi. Tutulan kayıtlardaki yaş, cinsiyet bilgileri de kayıtlardan alınarak veri olarak girildi. Literatürde kronik inflamatuvar hastalıklarda değiştiği bildirilen birçok tam kan parametresini çalışmamıza dahil ettik. Bu parametreleri CRP, Eritrosit Dağılım Genişliği (RDW), Trombosit Dağılım Genişliği (PDW), Ortalama Trombosit Hacmi (MPV) ve lökosit subtipleri olan nötrofil, lenfosit, monosit sayıları ve bunların birbirine oranları (nötrofil/lenfosit, platelet/lenfosit ve monosit/lenfosit oranı) idi. Hasta ve kontrol grubunda tüm bu parametreleri istatistiksel olarak karşılaştırarak kronik inflamasyon göstergesi olarak kullanılabilecek belirteçleri saptadık. Elde edilen sonuçları literatür bilgileri ile karşılaştırarak düzenli ARA profilaksisinin bu belirteçler üzerine etkisini araştırmak istedik. Değişkenlerin dağılımı kolmogorov simirnov test ile ölçüldü. Nicel bağımsız verilerin analizinde mann-whitney u test kullandık. Nitel bağımsız verilerin analizinde ki-kare test kullandık. Korelasyon analizinde spearman korelasyon analizi kullanarak yaptık. Bulgular: Hasta ve kontrol grubu arasında yaş ve cinsiyet dağılımı açısından anlamlı fark saptanmadı (p> 0.05). RKH'lı grupta Lökosit sayısı, lenfosit sayısı, bazofil sayısı kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşüktü (p <0.05). Ayrıca hasta grubunda Bazofil sayısı anlamlı (p <0.05) olarak daha yüksek idi. RHK'lı grupta eritrosit dağılım genişliği (RDW) sağlıklı çocuk grubundan anlamlı (p <0.05) olarak daha yüksekti. Trombosit dağılım genişliği (PDW) ve ortalama trombosit hacimi (MPV) açısından hasta ve kontrol grupları karşılaştırıldığında gruplar arasında istatistiksel olarak önemli bir fark saptanmadı (p> 0.05). RKH'lı grupta kontrol grubuna göre nötrofil/lenfosit, platelet/lenfosit oranlarında istatistiksel olarak bir fark saptanmazken Monosit Lenfosit Oranıda anlamlı düşüklük saptandı (p <0.05). Sonuç: Hasta grubumuzda akut ve kronik inflamatuar hücrelerde genel olarak bir artış saptamadık. Aksine çalışmamızda düzenli sekonder deposilin profilaksisi alan RHK'lı çocuk hastalarda lökosit sayısı, lenfosit sayısı, bazofil sayısı ve monosit/lenfosit oranın düştüğünü ve RDW değerinin ise yükseldiğini saptadık. RKH'lı çocuk hastalarda literatürde bildirilen çalışmalardan farklı olarak lökosit, lenfosit, bazofil sayısı ve monosit/lenfosit oranın düşük olmasını hastalarımızın deposilin profilaksisinin düzenli olarak yaptırmasına bağladık. Bu nedenle RKH'lı çocuk hastalarda düşük lökosit, lenfosit, bazofil sayısı ve monosit/lenfosit oranın deposilin profilaksisinin düzenli olarak yapıldığını gösteren belirteçler olarak kullanılabileceğini düşünüyoruz. Hasta grubunda saptadığımız RDW değerinin yüksekliğini ise kronik inflamasyon nedeniyle değil de hastalarımızdaki kalp kapak yüzey anatomilerindeki bozulmayla ilişkili olacağını düşünüyoruz. Anahtar Sözcükler: romatizmal kalp hastalığı, akut romatizmal ateş, tam kan analizi.
Besin proteini ilişkili proktokolit, enteropati ve enterokolit sendromu olan çocukların annelerinin diyet eliminasyonu tedavisi sırasındaki ruhsal durumlarının çocuklarının klinik bulguları ile ilişkili olarak değerlendirilmesi
Amaç: Besin alerjilerinin prevalansı dünya genelinde olduğu gibi ülkemizde de her gün gittikçe artmaktadır. Besin alerjisi teşhisi hem çocukların hem de ebeveynlerinin yaşamını olumsuz yönde etkiliyor. Bilinen tek tedavi emziren annelere ve çocuklarına diyet eliminasyonu yapmaktır. Bu süreç çocukların klinik durumuna göre aylar süre bilmektedir. Besin alerjisi olan çocukların ebeveynleri, günlük aktivitelerinde duygusal stres ve kısıtlamalar yaşarlar. Bu çalışmada besin protein ilişkili proktokolit (BPİAP), enteropati (BPE) ve enterokolit (BPİES) tanısı alan çocukların annelerinin diyet öncesi ve diyet altında depresyon ve duygu durumlarını değerlendirmeyi ve çocuklarının klinik durumu ile annelerinin ruhsal durumlarındaki değişiklikleri belirlemeyi amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamıza, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Çocuk Gastroenteroloji Hepatoloji ve Beslenme Polikliniğinde besin protein ilişkili proktokolit, enterokolit ve enteropati tanısı alan 1-12 ay aralığındaki 42 çocuk hasta ve anneleri dahil edildi. Katılımcılara çocuklarını beslenme şekli, ne kadar süre sadece anne sütü ile beslediği, mama ve ek gıdaya ne zaman geçildiği, çocukların doğum zamanı, doğum tartısı, hastane yatışı ve antibiyotik kullanımı öyküsü, annenin yaşı, annenin eğitim durumu, ailede çocuk sayısı sorgulanarak veri toplama formuna kaydedildi. Başvuru anında ve diyet altında kontrolde hastalar tartıldı, klinik bulguları (huzursuzluk, memeyi reddetme, gaz sancıları, kusma, mukuslu dışkılama, kanlı dışkılama, yağlı ishal, kilo alamama, kabızlık) sorgulandı, Comiss skorlaması yapılarak çalışma formuna kaydedildi. Çalışmadaki hastaları klinik olarak BPİAP, BPİES ve BPE olmak üzere 3 gruba ayırdık. Hastaların annelerini ise çocuklarını beslenme şekline göre üç gruba ayırdık. Bunlardan biri çocuklarını sadece anne sütü ile besleyen anneler, ikincisi hem anne sütü hem de mama ile besleyenler ,üçüncü grup ise sadece mama ile besleyen emzirmeyen annelerdi. Annelere diyet öncesi ilk tanı anında ve 2 ay sonra kontrole geldiklerinde diyet altında iken iki kez Beck Depresyon Ölçeği ve Beck Anksiyete Ölçeği doldurtuldu. Verilerin analizlerde SPSS 27.0 programı kullanılmıştır. Değişkenlerin dağılımı kolmogorov simirnov test ile ölçüldü. Nicel bağımsız verilerin analizinde ANOVA (Tukey test), Kruskal-Wallis, Mann-Whitney u test kullanıldı. Bağımlı nicel verilerin analizinde Wilcoxon testi kullanıldı. Nitel bağımsız verilerin analizinde Ki-kare test, Ki-kare test koşulları sağlanmadığında fischer test kullanıldı. Korelasyon analizinde Spearman korelasyon analizi kullanıldı. Bulgular: BPİAP, BPE ve BPİES grupları arasında hastaların tanı alma ayı, annelerin yaş ortalaması anlamlı (p> 0.05) farklılık göstermedi. BPİAP, BPE ve BPİES grupları arasında cinsiyet dağılımı; hastaların doğum tartısı, doğum şekli, doğum zamanı, sadece anne sütü alma süreleri, ailede atopi öyküsü anlamlı (p > 0.05) farklılık göstermedi. Tüm gruplarda diyet öncesi ile diyet sonrası kıyaslandığında CoMiSS değeri diyet öncesine göre anlamlı (p <0.05) düşüş izlendi. Çocuklarını sadece anne sütü ile besleyen anne grubunda diyet sonrası anksiyete puanı diyet öncesine göre anlamlı (p> 0.05) değişim görülmedi. Anne sütü ve mama ile besleyen anne grubunda diyet sonrası anksiyete puanı diyet öncesine göre anlamlı (p <0.05) artış gözlendi. Bebeklerini sadece mama ile besleyen annelerde diyet sonrası anksiyete ve depresyon puanı diyet öncesine göre anlamlı (p <0.05) düşüş gösterdi ve düşüş miktarı diğer iki gruptan anlamlı (p <0.05) olarak daha yüksekti. Sadece anne sütü ile diyet sonrası depresyon puanı diyet öncesine göre anlamlı (p <0.05) artış göstermiştir. Anne sütü ve mama ile besleyen grupta diyet sonrası depresyon puanı diyet öncesine göre anlamlı (p <0.05) artış göstermiştir. Çoklu besin eliminasyon diyeti yapan grupta diyet sonrası anksiyete ve depresyon skoru sadece süt eliminasyon diyeti yapan gruptan anlamlı (p <0.05) olarak daha yüksekti. Diyet sonrası dönemde CoMiSS skoru ile anksiyete ve depresyon skoru arasında anlamlı pozitif (p < 0.05) korelasyon gözlenmiştir. Sonuç: Besin alerjisi olan çocukların anneleri diyete maruz kaldığında ruhsal durumlarında bozulma görülebilmektedir. Çocuklarda diyet tedavisi ile klinik iyileşme sağlanırken, bu süreçte diyet yapmak durumunda kalan annelere de multidisipliner yaklaşımda bulunmak ve gereklilik halinde ruhsal açıdan desteklemek önemlidir. Anahtar sözcükler: Besin protein ilişkili proktokolit, besin protein ilişkili enteropati, besin protein ilişkili enterokolit, eliminasyon diyeti
Çocuk hastalıkları servislerinde nozokomiyal enfeksiyon etkenleri ve direnç dağılımının belirlenmesi
Giriş ve Amaç: Nozokomiyal enfeksiyonlar, diğer ifade şekliyle "sağlık hizmeti ilişkili enfeksiyonlar (SHİE)" hastanın sağlık kuruluşundaki bakım sürecinde gelişen ve hasta sağlık kuruluşuna başvurduğu sırada bulunmayan veya kuluçka döneminde olmayan enfeksiyonlar olarak tanımlanmaktadır. SHİE ile ilgili yapılan sürveyans çalışmaları artmakla birlikte çocuk hastalıkları servislerinde yapılan çalışmalar halen kısıtlıdır. Bu çalışmada bir merkezde 2016-2020 yılları arasında çocuk sağlığı ve hastalıkları servislerinde yatarak tedavi gören hastalarda gelişen SHİE etkenleri, antibiyotik dirençleri incelenerek bu etkenlerdeki direnç dağılımının saptaması planlanmıştır. Yöntem: Bu çalışmaya Ocak 2016- Aralık 2020 tarihlerinde Bezmialem Vakıf Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları servislerinde tedavi gören ve SHİE tanısı alan hastalar dahil edilmiştir. SHİE tanısı Amerikan Hastalık Kontrol Merkezi (CDC) ve Türkiye Ulusal Hastalık Sürveyans Ağı (UHESA) tanı kriterlerine göre konulmuştur. Tüm hastaların verileri hastane bilgi yönetim sistemi üzerinden elde edilmiştir. Hastaların mikrobiyolojik kültürleri klinik seyir kayıtları ile birlikte değerlendirilerek, SHİE'ye sebep olan etken/etkenler ve kültür duyarlılık sonuçları kaydedilmiştir. Bulgular: Beş yıllık retrospektif değerlendirmede mikrobiyolojik olarak kanıtlanmış 297 SHİE saptanmıştır. Servislere göre dağılımı sırasıyla çocuk yoğun bakım ünitesi (ÇYBÜ)(n=148, %49,8), yenidoğan yoğun bakım ünitesi (YYBÜ)(n=76, %25,6) ve çocuk hastalıkları servisidir (n=73, %24,6). En sık görülen SHİE'ler sırasıyla kan dolaşım enfeksiyonu (KDE)(n=155, %52,2), pnömoni (n=88, %29,6) ve üriner sistem enfeksiyonu (ÜSE) (n=22, %7,4) olmuştur. Etkenlerin %64,9'unu gram negatif bakteriler, %23,4'ünü gram pozitif bakteriler, %11,7'sini mantarlar oluşturmaktadır. Enfeksiyon tipinden bağımsız olarak en sık saptanan etkenler Klebsiella spp.(%20,4), Pseudomonas aeruginosa (%13) ve koagülaz negatif stafilokoklar (KoNS) (%12,7) 'dır. KDE'de en sık izole edilen etken KoNS (%22,2), pnömonide P. aeruginosa (%26,1), ÜSE'de Klebsiella spp. (%50) olmuştur. KoNS'lerin %92'si; Staphylococcus aureus suşlarının ise %57'si metisilin dirençli bulunmuştur. Klebsiella spp. suşlarında %30, E. coli suşlarında %.50 oranında GSBL pozitifliği saptanmıştır. E.coli suşlarında karbapenem direnci saptanmazken Klebisella spp. suşlarının %15'i, P.aeruginosa suşlarının %20'si, Acinetobacter baumanii suşlarının %60'ı karbapenem dirençli bulunmuştur. P.aeruginosa ve A.baumanii suşlarında kolistin direnci saptanmazken, karbapenem dirençli iki Klebsiella suşunda kolistin direnci saptanmıştır (%3,2). Sonuç: Antibiyotiklere karşı giderek artan direnç, özellikle kritik hastaların ampirik tedavi seçiminde önemli bir sorun olmaya devam etmektedir. Çocuk hastalarda SHİE ile ilgili yapılan çalışmalar kısıtlıdır. Merkezlerin kendi hasta profillerini, hastane florasını oluşturan mikroorganizmaları ve bunların direnç özelliklerini, her bölümdeki SHİE dağılımını ve sıklığını bilmeleri, SHİE'lere karşı doğru ampirik tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesini sağlayacaktır.
Okul öncesi (2-6 yaş arası) çocuklarda otoimmün tiroidit ve iyot eksikliğinin taranması
Amaç: Otoimmun tiroidit (Hashimoto tiroiditi) iyot alımının yeterli olduğu bölgelerde çocukluk ve adolesan çağda edinsel hipotiroidi ve guatrın en sık nedenidir. Otoimmun tiroid hastalıkları tipik olarak adolesan ve yetişkin yaş grubunda sık görülmektedir, süt çocuğu ve okul çağı çocuklarında otoimmun tiroidit varlığı ile ilgili çalışmalar vaka raporları şeklindedir. Nutrisyonel iyot eksiklikleri ilişkili tiroid hastalıkları açısından iyot elementinin düzeyine bakılması hastanın otoimmun tiroidit ve iyot eksiklikleri yönünden kapsamlı değerlendirilmesini sağlayacaktır. Materyal ve Metod: 1 Temmuz 2021 – 1 Ekim 2021 tarihleri arasında Bezmialem Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniklerine başvuran 2-6 yaş arası sağlıklı, bilinen kronik hastalığı olmayan, tiroid ilacı almamış 43 kız ve 43 erkek olmak üzere toplamda 86 sağlıklı çocuk çalışmaya alındı. Mevcut kriterlere uyan çocuklardan serum TSH, sT4, Anti-TPO, Anti-TG düzeyleri ile spot idrarda iyot düzeyi çalışıldı. Bulgular: Tiroid otoantikor pozitifliği olan 6 kişi (%6,9) saptanmış olup bu vakaların hiçbirinde tiroid fonksiyon testlerinde anormallik saptanmadı. Otoantikor pozitifliği olan vakalarda kız/erkek oranı: 2 olarak bulundu. Hem anti-TPO, hem de anti-TG pozitifliği olan bir vakada tiroid USG normal olarak sonuçlanmıştır. Bir kız çocukta subklinik hipotiroidi saptanmıştır, bu vakada iyot eksikliği ve Hashimoto tiroiditi saptanmamıştır. Çalışmamızdaki vakaların iyot eksikliği oranı %20,9 olup bunların %15,1'i hafif, %5,8'i ise orta düzeyde iyot eksikliği bulundu. Ağır düzeyde iyot eksikliği olan vaka saptanmamıştır. İyot eksikliği olan tüm vakalar ötiroid bulundu. Sonuç: Ülkemizde tiroid otoimmunitesi ile ilgili adolesan yaş grubunda çalışmalar yapılmış olup okul öncesi (2-6 yaş) çocuklarla ilgili araştırma yoktur. HT bulguları okul öncesi yaşta az görülmemektedir, ancak nispeten subklinik seyrettiğinden bu vakaların takibi önemlidir. Okul öncesi çocuklarda hipotiroidi bulgusu olmasa da hafif/orta iyot eksikliği yaklaşık 1/5 oranında görülmektedir. Bu nedenle iyot suplementasyonunun gerekliliği sonucuna varıldı. Çalışmamız bu yaş grubunda otoimmun tiroid hastalıklarının ve iyot eksikliği ilişkisinin anlaşılmasında daha geniş katılımlı yeni çalışmalar açısından öncü olacaktır. Anahtar Kelimeler: Hashimoto tiroiditi, otoimmün tiroidit, iyot eksikliği, 2-6 yaş arası çocuklar
Kanser tedavisi alan febril nötropeni atağı ile gelen hastalarda akut faz reaktan degerlerinin klinikle korelasyonu
Amaç: Bu çalışmada kanser tedavisi alan febril nötropeni atağı ile gelen hastalarda akut faz reaktan değerlerinin klinikle uyumu araştırılmıştır. Materyal ve Metod: araştırmaya Bezmialem Vakıf Üniversitesi Çocuk Onkoloji ve Hematoloji servisine son 5 yılda kanser tedavisi sonrası febril nötropeni tanısı ile yatan hastalar dahil edildi. Çalışmada, 2017-2021 arası dönemde hastanemizde kanser tedavisi gören hasta dosyaları taranarak, veriler retrospektif olarak elde edilmiştir. Febril nötropeni tanısıyla yatan hastalara ilişkin nötropenik atak sayıları, febril nötropeni süreleri, son aldıkları kemoterapiden sonra geçen süre, nötropenik atak sırasında ve sonrasındaki CRP ve prokalsitonin (PCT) değerleri, kan kültürü, idrar kültürü, kateter kültürü sonuçları, akciğer grafi sonuları, Toraks bilgisayarlı tomografi (BT) sonuçları ile tedavi rejimlerine ilişkin bilgiler kaydedildi. Bulgular: Çalışma kapsamında toplam 101 hasta değerlendirilmiştir. Hastalardan 70'i (%69.3) erkek, 31'i ise kız çocuktu. Çalışma sonucunda hastanede yatış süresiyle ateşin düştüğü gün sayısı arasında pozitif yönde, trombosit (PLT) ile Htc arasında pozitif yönde, zayıf şiddette, Total beyaz küre (WBC) ile Htc ve PLT arasında pozitif yönde, zayıf, mutlak nötrofil sayısı (MNS) ile WBC arasında pozitif yönde, orta şiddete, lenfosit ile WBC arasında pozitif yönde ve orta şiddette anlamlı ilişki saptandı. Mukoziti olan kanser hastalarının ateş düştükten sonraki CRP değerlerinin mukoziti olmayanlardan anlamlı şekilde yüksek olduğu saptandı. Ayrıca her ne kadar mukoziti olan hastalarda FN atak sayısı, ateşin düştüğü gün sayısı ve hastanede yatış süresi daha yüksek bulunsa da gruplar arasındaki fark anlamlı değildi. Mevcut çalışmada atak sırasındaki CRP ile galaktomannan arasında pozitif yönde, hastanede yatış süresi ile atak sırasındaki PCT arasında pozitif yönde, ateşin düştüğü gün sayısı ile atak sırasındaki PCT arasında pozitif yönde, hastanede yatış süresi ile galaktomannan arasında pozitif yönde, ateşin düştüğü gün sayısı ile galaktomannan arasında pozitif yönde ilişki saptandı. Atak sırasındaki CRP ve PCT değerinin, ateş düştükten sonraki CRP ve PCT değerleri arasındaki farkın istatistiksel açıdan anlamlı olduğu görüldü. Sonuç: TEKRAR BAK Her ne kadar çalışmamızda enfeksiyon varlığı ile FN atak sayısı, hastanede yatış süresi ve ateşin düştüğü gün sayısı açısından anlamlı fark saptanmamış olsa da konuyla ilgili çalışmalarda enfeksiyon varlığının FN atak sayısı, hastanede yatış süresi ve ateşin düştüğü gün sayısında artışa neden olduğu bildirilmektedir. Çalışmamızdan elde edilen bu sonucun ortaya çıkmasında hasta sayısının az olmasının etkili olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Kanser, Febril Nötropeni, Akut Faz Reaktanları
Çok düşük doğum ağırlıklı yenidoğanlarda antibiyotik maruziyetinin erken dönem olumsuz etkileri
Amaç: Antibiyotikler, yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde tedavi gören erken doğmuş yenidoğanlarda en sık kullanılan ilaçlar arasındadır. Antibiyotik yönetiminin iyi yapılmaması geç neonatal sepsis (GBNS), nekrotizan enterokolit (NEK) ve mortalite artışına katkıda bulanabilmektedir. Bu çalışmada, GBNS ve NEK için risk faktörlerinin belirlenmesi, antibiyotiklerin erken kullanımının ve kullanım süresinin bu riski arttırıp arttırmadığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde Ocak 2011-Aralık 2021 yılları arasında yatırılan 229 çok düşük doğum ağırlıklı bebeğin (ÇDDA) kayıtları geriye dönük olarak incelendi. Ampirik antibiyotik seçimi ve süresi GBNS ve NEK sıklıkları ve mortalite değerlendirildi. Bulgular: Prematürite (%100), maternal hipertansiyon (%37,6), uzamış membran rüptürü (%16,6) ve NEK (%13,6) sepsis ile ilişkili en sık risk faktörleriydi. ÇDDA bebeklerde ampirik antibiyotik kullanım oranı %87,3 bulundu. Ampisilin ve gentamisin en sık kullanılan antibiyotiklerdi. ÇDDA bebeklerin ortalama ampirik antibiyotik kullanım süreleri 6,5 3,4 olup ortancası 7'dir, ampirik antibiyotik kullanım süreleri 0 ile 17 gün arasında değişmektedir. Antibiyotik kullanım süresine bakıldığında olguların %68,1'inde 5 günden fazla antibiyotik maruziyeti olduğu görüldü. GBNS ve NEK sıklığı %43,7 ve %13,6 bulundu. Tek değişkenli regresyon analizinde antibiyotik kullanımının GBNS riskini arttırdığı saptandı (OR:4,34, %95 GA). Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde ise antibiyotik kullanımı ile GBNS arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Nekrotizan enterolit (NEK) gelişen bebeklerin DOT (toplam antibiyotik kullanım süresi) oranı NEK görülmeyen bebeklere kıyasla daha uzun saptandı (95 gün, 27 gün, p<0,001). Ölüm sıklığı %7 saptandı ve ampirik antibiyotik kullanımı ile NEK ve ölüm sıklığı arasında anlamlı fark görülmedi. Tek değişkenli regresyon analizinde postnatal steroid kullanımının GBNS ve NEK riskini arttırdığı saptandı (OR:9,11, OR:4,64). Sonuç: Çalışmamızda ampirik antibiyotik kullanımı ile NEK ve ölüm arasında anlamlı bir ilişki saptanmasa da ampirik antibiyotik kullanımının GBNS riskini arttırdığı gösterilmiştir. Sonuçlar gereksiz antibiyotik kullanımından kaçınılmasının önemini vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: yenidoğan sepsisi, yenidoğanda antibiyotik kullanımı, nekrotizan enterokolit
Prepubertal çocuklarda betatrofin ile nutrisyonel ve metabolik durumun ilişkisi
Amaç: Beslenme bozuklukları tüm dünyada sıklığı giderek artan önemli bir halk sağlığı problemidir. Beslenme bozuklukları çocukluk çağında çok sayıda komorbiditeye sebep olmakla beraber erişkin yaş grubunda da pek çok sistemik hastalığın ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Bu çalışmadaki amacımız ; primer protein-enerji malnütrisyonu ve obezitesi olan çocuklarda, yağ dokusunda enerjinin harcanması ve depolanmasında önemli bir rol oynadığı düşünülen yeni adipokinlerden biri olan Betatrofin (β-Trofin) düzeyini, normal çocuklardaki β-Trofin düzeyi ile kıyaslamak ve hastaların beslenme ve biyokimyasal parametreleri ile arasındaki ilişkiyi incelemektir. Çalışmamızdaki spesifik tanılı bir hastalığı olmayan çocukların obez, malnutre ve normal grupta olmalarında rol oynadığını düşündüğümüz β-Trofin hakkında bilgi edinerek ileride bu peptidin malnütrisyon ve obezite tedavisinde kullanılabilmesine yardımcı olmayı amaçladık. Yöntem ve Gereçler: Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğimize Haziran 2019 ve Aralık 2020 tarihleri arasında başvuran 2 ila 12 yaş arası, nörolojik, gastrointestinal, metabolik, endokrin, enfeksiyon hastalığı olmayan, ergenliği başlamamış (prepubertal), rölatif tartılarına göre obez, malnutre ve normal olan toplam 142 çocuğun antropometrik ölçümleri yapıldı. Çocukların rutin kan tetkikleri alındı. Kan örneklerinden artan kan örnekleri İnsan β-Trofin ELISA kiti ile çalışılmak üzere serum jelli tüpe 2 ml olacak şekilde ayrıldı ve çalışma gününe kadar uygun şartlarda saklandı. Bulgular: Çalışmamız yaşları 2 yaş-12 yaş, ortalama yaşı 7,69±3,04 yıl olan toplam 142 çocuk üzerinde yapılmıştır. Çocukların 71'i (%50) erkek; 71'i (%50) kızdı. Çalışmada çocuklar rölatif tartıya göre üç grup olacak şekilde ayrılmış olup %31,7 'si (n=45) malnütre, %33,1'i (n=47) normal ve % 35,2'si (n=50) obez şeklinde incelendi. Malnütre, obez ve normal grupların yaş dağılımları arasında gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Gruplara göre β-Trofin ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Malnütre grupta Ferritin ile Betatrofin arasında ise pozitif yönde (Ferritin arttıkça Betatrofin artmakta) istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (r=0,307; p<0,05). Normal rölatif tartıya sahip çocuklarda oluşan grupta ise MCHC ile Betatrofin arasında negatif yönde (MCHC arttıkça Betatrofin düşmekte) istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (r=-0,385; p<0,01). Aynı zamanda normal rölatif tartıya sahip çocuklarda oluşan grupta Betatrofin ile T4 ölçümleri arasında negatif yönde (T4 arttıkça Betatrofin düşmekte) istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (r=-0,550; p<0,01). Obez grupta ise Betatrofin ile insülin ölçümleri arasında negatif yönde (insülin arttıkça Betatrofin düşmekte) istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (r=-0,328; p<0,05). Ayrıca obez grupta Betatrofin ile HOMA-IR ölçümleri arasında negatif yönde (HOMA-IR arttıkça Betatrofin düşmekte) istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (r=-0,340; p<0,05). Diğer biyokimyasal değişkenlerin hiçbiri ile normal,obez ve malnütre çocukların Betatrofin değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). VII Obez, malnutre ve normal çocuklarda total kolesterol, HDL ve glukoz düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Trigliserit ölçümleri ise obez, malnütre ve normal çocuklarda anlamlı farklılık göstermiş olup (p<0,01); obez grubun trigliserit ölçümleri malnütre ve normal gruplardan istatistik olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır(p=0,031). Normal ile malnütre olguların trigliserit ölçümleri arasında anlamlı fark saptanmamıştır (p=1,000). İnsülin değerleri ise gruplara göre anlamlı farklılık göstermiş olup (p<0,01); obez grubun insülin ölçümleri malnütre ve normal olgulardan istatistik olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p=0,001; p=0,001). Normal ile malnütre olguların insülin ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p=0,733). HOMA-IR ölçümleri gruplara göre anlamlı farklılık göstermiş olup (p<0,01); obez grubun HOMA-IR ölçümleri malnütre ve normal olgulardan istatistik olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p=0,001; p=0,001). Normal ile malnütre olguların HOMA-IR ölçümleri arasında anlamlı fark saptanmamıştır (p=0,511). Ferritin değerleri gruplara göre anlamlı farklılık göstermiş olup (p<0,05); obez grubun Ferritin ölçümleri malnütre ve normal olgulardan istatistik olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p=0,020; p=0,039). Normal ile malnütre olguların Ferritin ölçümleri arasına istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p=1,000). Sonuç: Gruplara göre β-Trofin ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Malnütre çocuklarda β-Trofin düzeyleri ile ilgili bilgiler oldukça sınırlı olup çalışmamızda normal kilolu ve obez çocuklar ile kıyaslandığında β-Trofin seviyelerinin daha düşük olduğu tespit edilmiş ancak istatistiksel olarak anlamlı bulunamamıştır. İnsanlarda β-Trofin ile enerji homeostazı, glukoneogenez ve lipid metabolizması arasındaki ilişki konusunda bilgiler sınırlıdır ve çocukluk dönemi protein enerji malnütrisyonunda bu peptitlerin seviyeleri ile aralarındaki oranları belirleyen yayımlanmış bir çalışma bulunmamaktadır. Spesifik tanılı bir hastalığı olmayan bu çocukların iştah artması ve azalmasında rol oynadığını düşündüğümüz β-Trofin hakkında bilgi edinmek ileride β-Trofinin malnütrisyon ve obezite tedavisinde iştah düzenleyici olarak kullanılabilmesine temel oluşturacaktır. Anahtar Kelimeler: Obezite, malnutrisyon, β-Trofin, Çocukluk çağında beslenme bozuklukları, adipokinler.
Antiepileptik tedavisi kesilmiş remisyondaki epilepsi hastalarında rekurrens epilepsi oranı ve bu hastaların epidemiyolojik ve klinik özelliklerinin değerlendirilmesi
Amaç: Dünyada epilepsinin farklı tiplerine sahip 10 milyondan fazla çocuk mevcuttur. Antiepileptik ilaçlar (AEİ) uzun süre kullanıldıklarında özellikle çocuklarda birçok yan etkiye yol açmaktadır. Bu nedenle rekurrens riskine rağmen, epileptik hastalarda belirli bir nöbetsiz süre sonrası genellikle AEİ kesimi gündeme gelmektedir. Çocuklarda AEİ tedavisi kesimi sonrası rekurrens riski %30-40 oranındadır. Güvenli bir şekilde tedavi kesimi için gerekli kriterlerde hala ortak bir kanıya varılamamıştır. Bu çalışma epileptik çocuklarda AEİ kesimi sonrası rekurrens riskini belirlemek ve nöbet rekurrensi ile ilişkili risk faktörlerini değerlendirmek amacı ile retrospektif olarak yapılmıştır. Materyal ve Metodlar: Ocak 2015 – Aralık 2020 tarih aralığında Çocuk Nöroloji Merkezimize başvurmuş, 1-18 yaş arası, AEİ tedavisi altında en az 2 yıl nöbetsiz takip edildikten sonra tedavisi kesilmiş olan 292 epileptik hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar rekurrens için tanımlanmış risk faktörlerine göre gruplandırıldı ve bu risk faktörlerinin nöbet rekurrensi ile ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Takip süresi boyunca 56 hastada (%19,1) nöbet rekurrensi gözlendi. Bunların %44,6'sında ilaç kesiminden sonraki ilk 6 ayda, %55,4'ünde ise 6. aydan sonra nöbet rekurrensi görüldü. Nöbetsiz sağ kalım oranları 1. Yılın sonunda %85, 2. Yılda %83, 4. Yılın sonunda ise %80 olarak saptandı. Ortalama nöbet başlangıç yaşı 7,1 3,48 yıldı. Rekurrens riskini ve prediktif faktörlerle ilişkisini belirlemek için ilişkili parametreler tek değişkenli ve çok değişkenli istatiksel analiz ile değerlendirildi. Sadece nöbet başlangıç yaşının 6 yaşın üzerinde olmasının rekurrens riskini istatiksel olarak anlamlı bir şekilde artırdığı görüldü. Sonuç: AEİ tedavi kesimine karar vermeden önce her hasta bireysel olarak değerlendirilmelidir. Bizim çalışmamız nöbet başlangıcı 6 yaşın üstünde olan hastaların, yüksek oranda rekurrens riski nedeni ile AEİ kesimi sonrası daha dikkatli bir şekilde takip edilmesi gerektiğini göstermektedir. Anahtar sözcükler: Antiepileptik ilaç, epileptik çocuk, rekurrens risk faktörleri, ilaç kesimi
Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve hastalıkları polikliniğine başvuran hastaların ebeveynlerinin COVİD-19 aşıları hakkında düşünceleri
Giriş: 2019'un Aralık ayında Çin'de başlayan ve küresel bir sorun haline gelen Covid-19 pandemisi, dünyanın neredeyse tüm ülkelerini ve insanları etkileyen bir süreç başlatmıştır. Tüketim alışkanlıklarından tercihlere değin birçok değişikliğe neden olan Covid-19 pandemisinin ilk başlarda sadece temizlik, mesafe ve maske ile "önlenebileceği" düşüncesi, pandeminin hızla ve etkili bir şekilde yayılım göstermesi ile birlikte dördüncü bir aktöre de ihtiyaç duyulması gerçeğine evrilmiştir. Çok kısa sürede, antikor artışını destekleyen normal aşılar ve mRNA aşıları, bu süreçte başat ülkeler tarafından piyasaya sürülmüş ve etkinliğine paralel olarak dünya genelinde kullanımları teşvik edilmiştir. Onlarca farklı ülkede farklı kampanya ve teşvik süreçleri hayata geçirilse de, aşı karşıtlığı, maalesef toplu çözüm mekanizmaların sekteye uğramasına neden olmuştur. Elbette aşı karşıtlığının birçok nedeni, faktörü ve parametresi vardır. Ancak bu çalışmada, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Poliklinikleri'ne başvuran hastaların ebeveynlerinin çocuklara Covid-19 aşısı uygulanması konusundaki düşünceleri üzerinden bir okuma gerçekleştirerek, aşı karşıtlığının temel dinamiklerini demografik özellikler bağlamında ele almayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Poliklinikleri'ne başvuran hastaların ebeveynlerinin düşünceleri üzerinden değerlendirme yapmak üzere, Kılınçarslan vd., (2020) tarafından Türkçeye çevrilen Aşı Karşıtlığı Ölçeği-AKÖ formu, uzun ve kısa form olarak örneklem gruba uygulanmıştır. AKÖ, 1 ila 5 puan arasında ölçeklendirilerek (puanlandırılarak) katılımcılara yöneltilen soruların cevapları baz alınarak değerlendirmeye alınmıştır. ''Ebeveynlerinin Çocuklara Covid-19 Aşısı Uygulanması Konusundaki Düşünceleri'' ölçeği araştırmanın verileri için kullanılmıştır. Bu ölçekte puanlandırma arttıkça aşı karşıtlığı/tereddüdü artıyor olarak değerlendirilmektedir. Demografik özellikler baz alınarak ve toplam 47 soru üzerinden değerlendirme yapılmak üzere 18-75 yaş arasındaki 397 ebeveyn ile yüzyüze anket şeklinde bir çalışma yürütülmüştür. Verilerin ilk değerlendirme sürecinde Shaprio wilk testi incelenmiştir. 2 bağımsız gruba ayrılan ebeveynler Student T testi ile normal dağılıma sahip şekilde ele alınırken, normal dağılmayan özelliklerin 2 bağımsız grupta karşılaştırılmasında Mann Whiney u testi kullanılmıştır. Bununla birlikte Tek yönlü Varyan Analizi (ANOVA) ve LSD Çoklu Karşılaştırma Testlerine en olarak Kruskal Wallis testi ve Dunn Çoklu Karşılaştırma Testi kullanılmıştır. Nitel değişkenler Ki kare testi ile değerlendirmeye alınmıştır. Bu bağlamda SPSS Windows Version 24.0 paket programı kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmada 18-75 yaş arasında 397 ebeveyn örneklem grup olarak seçilmiştir. Örneklem grubun 112'sini (%28,2) anneler oluştururken, 285'ini (%71,8) anneler oluşturmuştur. Ebeveynlerin yaş ortalaması 36,64±5,75 çocukların yaşları ortalaması 7,69±3,99 'dir. Çocukların %53,7 si kız, %46,3'ü erkektir. Ailelerin ekonomik düzeyleri incelendiğinde; 35 (%8,8) iyi, 320 (%80,6) orta ve 42 (%10,6) kötü gelire sahiptir. Diğer özellikler tabloda belirtildiği gibidir. Çalışmaya katılan bireylerden 219'u (%55,2) Covid-19 geçirmiş, 96'ünün (%24,2) çocuğu Covid-19 geçirmiş, 24'ünün (%6) çocuğu vefat etmiştir. 66'sının (%16,6) ailesinde Covid-19 nedeniyle yatış olurken, 27'sının (%6,8) ailesinde Covid-19 nedeniyle ailesinde ölüm görülmüştür. Katılımcılardan 275'i (%69,3) çocuğunu düzenli olarak çocuk doktoruna götürürken, 386'sının (%97,2) çocuğuna Sağlık Bakanlığı aşılarını yaptırdığı ve 169'unun (%42,6) çocuğuna özel aşılar yaptırdığı gözlenmiştir. Aşı Karşıtlığı Ölçeği puan değerlendirmesinde örneklem grubun cinsiyetleri ile AKÖ puanları arasında anlamlı düzeyde farklar gözlenmiştir. Erkeklerin AKÖ puanlarında anlamlı düzeyde daha düşük değerler gözlemlenmiştir (p<0,05). Katılımcıların AKÖ puanlarının anne eğitim düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu saptanmıştır (p=0.016). Dunn testi kullanılarak gerçekleştirilen post hoc değerlendirmeler sonucunda, eğitim seviyesi yükseldikçe aşı karşıtı puanlarında anlamlı düzeyde düşüşler gözlenmiştir (p<0,05). Benzer ilişki baba eğitim düzeyi ile AKÖ puanları arasında da gözlenmiştir. Çalışan annelerin, Akraba evliliği olmayan ailelerin AKÖ puanlarının anlamlı düzeyde daha düşük değerler aldığı gözlenmiştir (p<0,05). Katılımcıların "Aşı ile Covid-19'un kontrol altına alınabileceği" önermesine verdikleri yanıtlar, AKÖ puanları ile anlamlı düzeyde farklılıklar göstermiştir (p<0). Bunda özellikle aşının yan etkisi, doz ve gerekli olup olmadığına (aşı vurmanın) yönelik soru işaretleri etkili olmuştur. Covid-19 aşısı yaptırmayı düşünenlerin daha yüksek sıklıkla, ailesinde Covid-19 nedeniyle yatış olanlar olduğu gözlenmiştir (p=0,019). Sonuç: Çalışmamızda, özel olarak Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Poliklinikleri'ne başvuran hastaların ebeveynlerin gözünden, çocuklarına Covid-19 aşısı uygulanması konusundaki düşünceleri temel parametreler olarak ön plana çıksa da, genel olarak amacımız, ebeveynlerin, çocuklarına, demografik özellikleri baz alınarak aşı tereddüdünün arka planında yatan esas nedenlerin AKÖ üzerinden değerlendirmesini yapmak ve bu bağlamda bir sonuç ortaya çıkarmaktı. Sonuç olarak, farklı demografik özelliklerin, ebeveynlerin, çocukları için en azından önümüzdeki kısa süre içerisinde, aşı yaptırmaları üzerinde etkili olduğu görülmüştür. Bunda çoğunlukla aşının türü, dozu, etkinliğine yönelik tereddütler ve sonrası süreçler etkili olmuştur. Sonuç olarak ebeveynler, en azından ülkemizde halen büyük oranda aşı tereddüdü ve Covid-19 özelinde bir bilgi eksikliği yaşamaktadır. Bu bağlamda, hem ebeveyn ve çocuklarına yönelik teşvik ve kampanyalar hem de bilgilendirici ve etkili eğitimler eşliğinde uygulamalar, aşı tereddüdünü önlemede yardımcı olabilir. Anahtar Kelimeler: Covid-19, Aşı, Ebeveyn, AKÖ, Değerlendirme
10-18 yaş arası vitamin d eksikliği olan hastaların 3 aylık vitamin D ve vitamin D + K tedavisi sonrası kan parametrelerinin retrospektif olarak karşılaştırılması
10-18 Yaş Arası Vitamin D Eksikliği Olan Hastaların 3 Aylık Vitamin D Ve Vitamin D + K Tedavisi Sonrası Kan Parametrelerinin Retrospektif Olarak Karşılaştırılması Giriş: D vitamini eksikliği, ülkemizde ve dünyada oldukça yaygın şekilde görülmektedir. Kemik ve iskelet sistemi sağlığında kilit rol oynayan bu vitaminin eksikliğinin önlenmesi amacıyla sıklıkla çocuk ve yetişkinlere D vitamini takviyesi yapılmaktadır. Bu takviyenin etkisinin arttırılması amacıyla, vitamin D'nin kemik metabolizmasına etkisini artırdığı düşünülen K vitamininin tedaviye eklenmesinin, D vitamini ve kemik metabolizması biyobelirteçlerindeki düzelmeye etkisi araştırılmak amaçlanmıştır. Çalışmamızda D vitamini eksikliği olan 10-18 yaş arası çocuklarda D+K vitamini tedavisinin yalnız D vitamini tedavisine üstünlüğü araştırılmıştır. Gereç ve Yöntemler: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniklerine başvuran, D vitamini eksikliği saptanan 77 pediatrik hastanın verileri çalışmaya dahil edilmiştir. Çocuklardan 39 tanesine yalnızca D vitamini (günlük 1000 mg kolekalsiferol oral) tedavisi 3 ay boyunca verilmiş, 38 tanesi ise 3 ay boyunca D+K (günlük 1000 mg kolekalsiferol oral + 200 mg menakinon oral) vitamini tedavisi almıştır. Çalışmaya katılan çocukların tedavi öncesi kan parametreleri alınmış, tedavi bitiminde de bu parametreler tekrar edilmiştir. Bulgular: İstatistiksel çalışmada (R v4.1.2 yazılım dilinde tidyr v1.1.4, dplyr v1.0.7, ggplot v2.3.3.5, tidyverse v1.3.1, fBasics v4021.92, rstatix v0.7.0 kütüphaneleri kullanılmıştır.) Yalnızca D vitamini tedavisi alan hastalar ile D+K vitamini tedavisi alan hasta grubunun serum D vitamini, kalsiyum, fosfor, alkalen fosfataz, parathormon, B12 vitamini, demir, total demir bağlama kapasitesi, lökosit, hemoglobin, hematokrit platelet, albümin ve osteokalsin düzeyleri incelenmiştir. İki grup arasında serum D vitamini düzeyi, serum kalsiyum düzeyi ve serum parathormon düzeyi ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. (sırasıyla p=0.029, p=0.007, p=0.036). D+K vitamini tedavisi alan grupta yalnızca D vitamini tedavisi alan gruba göre ortalama serum D vitamini düzeyi %19, serum Ca düzeyi %0.3 daha yüksek ölçülürken serum parathormon düzeyi %5.8 daha düşük görülmüştür. Kemik metabolizması biyobelirteçlerinden fosfor, alkalen fosfataz, osteokalsin düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark oluşmamıştır. Sonuç: Çalışma sonucunda D vitaminiyle birlikte K vitamini kullanımının serum D vitamini düzeyini ve kemik metabolizması göstergelerini iyi yönde etkilediği görülmüştür. Klinik kullanıma girmeden önce geniş örnekleme sahip randomize kontrollü çalışmalar ve meta-analizlere ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: D vitamini, K vitamini, osteokalsin, parathormon, kalsiyum
1-2 yaş arası sağlıklı çocuklarda vitamin D düzeylerinin saptanması
Amaç: D vitamininin kalsiyum homeostazı ve kemik sağlığındaki önemi bilinmektedir. Bunun yanı sıra eksikliği ve yetersizliğinin yaygın maligniteler, kardiyovasküler hastalıklar, metabolik hastalıklar, enfeksiyöz ve otoimmun hastalıkların dâhil olduğu pek çok kronik hastalıklarla ilişkisi de bildirilmektedir. Ülkemizde çocuklarda serum D vitamin düzeyi saptanması ile ilgili bir çok çalışma bulunmakla birlikte 1-2 yaş grubunu kapsayan spesifik bir çalışma bulunmamaktadır. Çalışmanın amacı D vitamini eksikliği ve yetersizliğinin prevalansının belirlenmesi, 0-1 yaş arası çocuklara sağlanan D vitamini desteğinin 1 yaşdan sonra da devam edip etmeme gerekliliğinin saptanmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 1 Mayıs 2022 – 1 Temmuz 2022 tarihleri arasında Bezmialem Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniklerine başvuran 1-2 yaş arası sağlıklı, bilinen kronik hastalığı olmayan, 97 kız ve 103 erkek toplam 200 çocuk alındı. Çocuklardan rutin tetkikler için alınan kanlardan serum 25 (OH) D, parathormon, alkalen fosfataz, kalsiyum ve fosfor düzeyleri çalışıldı. D vitamini düzeyi <11 ng/mL eksiklik, 11-20 ng/mL yetmezlik, >20 ng/mL normal olarak tanımlandı. Bulgular: Çocukların ortalama D vitamin düzeyinin 28.9 ± 13.2 ng/ml olduğu bulundu. En düşük D vitamin değerinin 9.1 ng/ml iken, en yüksek değerin ise 145 ng/ml olduğu saptandı. D vitamini eksikliği oranı %1,5, D vitamini yetersizliği oranı %19,5, D vitamini normal olma oranı %71,5, D vitamin düzeyleri yüksek olma oranı ise %2,5 olduğu görülmüştür. Yaş ile kalsiyum (r-0.265) ve fosfor (-0.460) düzeyleri arasında anlamlı negatif korelasyon gözlenmiştir (p < 0.05). Sonuç: Çalışmamızda 1-2 yaş arasında her 5 çocuktan birinde D vitamini yetersizliği saptanması vitamin D profilaksisinin 1 yaşından sonra da devam edilmesi gerekliliğine işaret etmektedir. Anahtar sözcükler: Vitamin D eksikliği, 1-2 yaş arası çocuklar, vitamin D profilaksisi
Kawasaki hastalığı tanısı ile izlenen hastalarda klinik ve laboratuvar bulgularının ve hematolojik parametrelerinin klinik tabloya etkisinin retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Kawasaki hastalığı çocuklarda akut ateş ile giden bir vaskülittir. Hastalık özellikle koroner arterler üzerindeki etkileri nedeniyle önemli morbidite ve mortalite nedenidir. Klinik bulgularla tanı konulduğundan ve tanısal gecikme, mortalite ve morbiditeyi arttırdığından hastalığı ve seyrini gösterebilecek klinik ve laboratuvar parametrelerin varlığına ihtiyaç duyulmaktadır. Çalışmamızda klinik, laboratuvar ve ekokardiyografi bulguların birbiri ile ilişkisini değerlendirerek hastalığı erken dönemde tanımaya yönelik ipucu bulunması, prognozu gösteren değişkenlerin saptanması amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Çalışmamıza, Ocak 2011 - Ocak 2021 tarihleri arasında, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı'nda Kawasaki Hastalığı tanısı ile takip edilen, başka ek hastalığı olmayan 72 hasta ve kronik hastalığı bulunmayan ve son 15 gün içinde ateşli hastalığı olmayan 72 sağlıklı çocuk dahil edildi. Hastaların elektronik dosya kayıtlarından demografik, klinik, laboratuvar, ekokardiyografi, batın USG bulguları ve hastalığın komplikasyonları incelendi. Komplet-inkomplet Kawasaki hastalığı, kardiyak tutulum olan-olmayan, koroner arter tutulumu olan-olmayan, IVIG direnci olan-olmayan hasta grupları laboratuvar, görülme sıklığı, yaş, cinsiyet, klinik bulgular açısından karşılaştırıldı. Bu gruplar arasında laboratuvar tetkiklerinden elde edilen NLR, PLR, LMR, MPV/L, MPV/PDW, MPV/PC, Hb/RDW, AST/ALT, Fibrinojen/Albümin, CRP/Albümin oranları karşılaştırıldı. Tüm hastalar ile kontrol grubu arasında yaş, cinsiyet ve hemogram parametreleri ve NLR, PLR, LMR, MPV/L, MPV/PDW, MPV/PC, Hb/RDW oranları karşılaştırıldı. İstatistik analizlerin tamamı R yazılımı (versiyon 4.2.0) ile gerçekleştirildi. İstatistik analizlerde rstatix v0.7.0 ve gtsummary v1.6.0 paketleri kullanıldı. Değişkenlerin normal dağılıma uygunluğu Shapiro Wilk testi ile Q-Q plot ve histogram grafikleri ile denetlendi. Sürekli veriler bağımsız gruplar için Mann Whitney U ve Student t-testi ile analiz edilirken bağımlı gruplar için Wilcoxon testi ve bağımlı gruplarda t testi ile analiz edildi. Kategorik veriler için gözlem sayısının yeterli olduğu durumlarda Pearson Ki-kare testi, gözlem sayılarının yetersiz olduğu durumlarda Fisher'in kesin testi kullanıldı. Bulgular: Çalışmamıza katılan hastalarda erkek /kız oranı 1:1idi. Hastaların yaşları 1,5 ay ile 142 ay arasında değişmekteydi. Hastaların yaş ortalaması 39,6±30,9 ayken ortancası 30 (19-56.2) aydı. Çalışmamızda hastaların %16,7'si 1 yaş altında %78'i ise 5 yaş altındaydı. Kawasaki hastalığı tanı kriteri olan klinik özellikleri dağılımları değerlendirildiğinde, orofaringeal değişiklikler en sık, el ayaklarda eritem ve ödem en az görülen bulguydu. Hasta grubu ile kontrol grubu laboratuvar parametreleri açısından karşılaştırıldığında hasta grubunda WBC, nötrofil sayısı, monosit sayısı, RDW, PLT, MPV, Plateletkrit, NLR, PLR, MPV/L, MPV/PDW oranı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Lenfosit sayısı, Hemoglobin, Hematokrit, PDW, LMR, Hb/RDW oranı hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşük bulundu (p<0,01). Kawasaki hastalarının tanı günü (0. gün) laboratuvar parametreleri ile tanıdan sonra 10. günden sonraki laboratuvar parametreleri karşılaştırıldığında hastaların 0. gün laboratuvar parametrelerinden WBC (p<0,01), nötrofil (p<0,01), monosit (p=0,09), MPV (p<0,01), PDW (p<0,01), CRP (p<0,01), ESR (p<0,01), NLR (p<0,01), PLR (p=0,021), MPV/L (p<0,01), MPV/PC (p<0,01) ve hemoglobin/RDW oranı (p=0,02) 10. günden sonra olanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek, Lenfosit (p<0,01), RDW(p<0,01), Platelet (p<0,01), Plateletkrit (p<0,01), LMR(p<0,01) ise 10. günden sonra olanlara göre daha düşüktü. Hastaların %38.9'i inkomplet Kawasaki hastasıydı. Komplet ve inkomplet Kawasaki hastalığı olgularının laboratuvar özellikleri karşılaştırıldığında ESR inkomplet Kawasaki hastalığı olgu grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulundu (p=0.048). Nötrofil/lenfosit oranı ise inkomplet Kawasaki hastalığı olgularında istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşüktü (p=0.040). Komplet ve inkomplet Kawasaki hastalığı olgularının tanıdan 10 gün veya daha sonrasında alınan kan tetkikleri karşılaştırıldı. İnkomplet Kawasaki hastalığı olgu grubunda RDW, MPV ve MPV/PDW oranı istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulundu (p<0,05). Komplet ve inkomplet Kawasaki hastalığı olgularının tanı günü laboratuvar parametreleri ile 10. günden sonraki laboratuvar parametreleri farkları (10. günden sonraki değer- 0. günkü değer) karşılaştırıldığında fark PDW değeri istatistiksel olarak anlamlı derecede inkomplet Kawasaki grubunda daha yüksek, fark NLR, PLR ve MPV/PDW oranı ise inkomplet Kawasaki grubunda komplet Kawasaki grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşüktü (p<0,05). Olguların %20,8'inde IVIG direnci vardı. IVIG direnci olanların 5 (%33)'i 1 yaş altındaydı. IVIG direnci olmayan grupta 5 (%12) hasta 1 yaş altındaydı. Hastaların IVIG direncine göre klinik özellikleri değerlendirildiğinde ateş-IVIG süresi, hastane yatış süresi, çocuk yoğun bakıma yatış oranı ve hepatomegali IVIG direnci olan grupta olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Tanı anında alınan laboratuvar sonuçları değerlendirildiğinde PDW, IVIG direnci olan grupta olmayan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu. IVIG direncine göre olguların tanıdan 10 günden sonrasında bakılan laboratuvar parametreleri ve oranları karşılaştırıldığında IVIG direnci olan grupta monosit sayısı, CRP, ESR, MPV/PDW oranı IVIG direnci olmayan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulundu. PDW değeri, IVIG direnci olan grupta olmayan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşüktü. Hastaların ekokardiyografi bulguları incelendiğinde 24 (%33,3)'ünün kardiyak tutulumu olduğu saptandı. Kardiyak tutulumu olan 8 (%33,3) hastada koroner arterde ekojenite artışı, 9 (%37,5) hastada koroner arter dilatasyonu, 5 (%21) hastada mitral yetmezlik, 2 (%8,3) hastada koroner arter anevrizması görüldü. Tüm hastaların %15,3'ünde koroner arter tutulumu görüldü. Tüm hastaların %12,5 'unda koroner arter dilatasyonu, %2,8 inde koroner arter anevrizması görüldü. Kardiyak tutulumu olan ve olmayan gruplar laboratuvar özellikleri açısından değerlendirildiğinde RDW değeri kardiyak tutulumu olan grupta olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek (p=0.043), Hb/RDW (p=0,038) ve kreatinin kinaz (p=0,035) ise daha düşük bulundu. Koroner arter tutulumu olan hastaların ateş-tanı şüphe süresi ortancası 10 (6-12,5) koroner arter tutulumu olmayan hastaların 6 (5-8) gündü. Çalışmamızda koroner tutulumu olanlarda olmayanlara göre istatistiksel olarak tanıdan daha geç şüphelenildiği görülmüştür. Koroner arter tutulumu olanlarda nötrofil, hemoglobin, hematokrit, Hb/RDW ve platelet değeri koroner arter tutulumu olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunurken RDW ortancası, MPV/PC oranı yüksek bulundu. Hastalardan viral seroloji verisine ulaşılabilen hastaların 32 hastanın 8 (%25)'i pozitiftir. Pozitiflerden 3 (pozitiflerin %37,5)'ü parvovirus, 2 (%25)'i CMV, 1 (%12,5)'i EBV, 1 (%12,5)'i İnfluenza A, 1 (%12,5)'i mumps virüs pozitiftir. Sonuç: Olgularımızın klinik bulguları literatür ile uyumludur ve koroner arter tulumu sık olduğundan bu komplikasyonu öngörmek önemlidir. Çalışmamızda, Kawasaki olgularımız hasta-kontrol grubu, koroner tutulumu olan-olmayan, IVIG direnci olan-olmayan, komplet-inkomplet olarak kendi içlerinde karşılaştırıldığında; bu hasta gruplarında bazıları daha önce hiç çalışılmayan NLR, PLR, LMR, MPV/L, MPV/PDW, MPV/PC, Hb/RDW gibi bazı hematolojik parametrelerin hastalığı, klinik seyri ve prognozu öngörmede katkısı olabileceği sonucuna vardık. Anahtar Sözcükler: Kawasaki hastalığı, kardiovasküler komplikasyonlar, nötrofil/ lenfosit oranı, platelet/ lenfosit oranı, Hb/RDW oranı
Alerjik konjonktivitli hastalarda gözyaşındaki IFN-gamma, IL-4, IL-10, eozinofilik katyonik protein düzeylerinin değerlendirilmesi
Giriş: Alerjik konjonktivit (AK) pediyatrik yaş grubunda en sık görülen alerjilerden biridir ve sıklığı dünya genelinde artmaktadır. Kızarıklık, kaşıntı, kemozis, akıntı gibi semptomlara neden olarak hastaların yaşam kalitelerini önemli ölçüde etkiler. Gözyaşı, göz yüzeyini kaplayıp, gözü korumaya yardımcı olan, içeriğinde birçok hücre, protein ve molekül içeren bir sıvıdır. Göz hastalıkları ile ilgili çalışmalarda gözyaşı örnekleri erişimi ve toplaması kolay ve daha az invaziv bir yöntemle toplanması nedeniyle sık kullanılmaktadır. Yapılan çalışmalarda AK patogenezinde farklı sitokinlerin ve sitokin gruplarının önemli rol oynadığı gösterilmiştir. Gözyaşı sitokin çalışmaları son yıllarda giderek artmasına rağmen hala bir sürü yeni çalışmaya ihtiyaç vardır. Biz de çalışmamızı gözyaşı sitokinleri üzerinden planlayıp burada alerjik mekanizmalara farklı etkileri olan sitokinleri tercih ettik. Başlıca Th2 kaynaklı sitokin olarak IL-4, Th1 kaynaklı sitokin olarak IFN-Gamma, anti-inflamatuar olarak IL-10 ve eozinofil kaynaklı protein olarak ECP üzerinden alerjik inflamasyonu farklı yönlerden incelemeyi ve aynı zamanda bu sitokinlerin poliklinik takiplerinde önceden bakılmış olan serum parametreleri ile korelasyonunu değerlendirmeyi amaçladık. Materyal ve Metot: Çalışmamıza Nisan 2022 ve Ekim 2022 tarihleri arasında Bezmiâlem Çocuk Alerji Hastalıkları Polikliniklerimizde AK tanısı alan toplam 27 hasta ve kontrol grubu olarak Göz Hastalıkları Polikliniklerine gelen herhangi bir kronik hastalığı ve ek hastalığı olmayan 27 sağlıklı çocuk çalışmaya dahil edildi. Gözyaşı numuneleri schirmer fitre kağıtları ile schirmer 1 test protokolüne göre toplanıp -40 derecede muhafaza edildi. Hastanemiz biyokimya laboratuvarında oda sıcaklığına getirilip protein ölçümleri yapılan numunelerden yeterli protein miktarına sahip olan numuneler seçilip çalışmaya dahil edildi. Seçilen numuneler ELISA kit protokolüne uygun bir şekilde çalışıldı. Standart grafiği çizilerek her bir örneğin değeri protein miktarları ile hesaplandı. İstatistiksel analizleri yapıldı. Bulgular: Çalışmaya katılan vaka ve kontrol grupları arasında cinsiyet ve yaş ortalaması olarak anlamlı fark yoktu. Vaka grubunda tedavi öncesi ve tedavi sonrası sonuçları arasında sadece IFN-Gamma'da anlamlı yükseklik vardı. Diğer sitokinler arasında anlamlı bir fark yoktu. Tedavi öncesi ile kontrol grubu sonuçları arasında IL-4 ve ECP düzeylerinde anlamlı yükseklik vardı. Tedavi sonrası ile kontrol grubu sonuçları arasında IL-4, ECP, IFN-Gamma'da anlamlı fark vardı. IL-10 sonuçlarında, hiçbir grupta anlamlı fark gözlenmemiştir. IL-4, ECP, IFN-Gamma ve IL-10 düzeyleri ile Total IgE ve eozinofil yüzdesi arasında korelasyon yoktu. Sonuç: IL-4 ve ECP hasta grupta sağlıklı gruptan daha yüksek olması alerjik inflamasyonda Th2 kaynaklı IgE aracılı tip 1 reaksiyonu ve eozinofilik infiltrasyona bağlı gelişen inflamasyonu desteklemektedir. Tedaviye yanıtı değerlendirmede etkin parametreler olmadıklarını gözlemledik. Tedavi sonrası klinik düzelme olmasına rağmen IL-4 ve ECP düzeylerinin sağlıklı gruptan yüksek olması konjonktivada hala devam eden bir subklinik inflamasyonun olabileceğini düşündürmektedir. IFNGamma'nın alerjiyi kanıtlamada etkin bir parametre olmadığını, terapötik yanıtı değerlendirmede anlamlı bir test olduğunu gözlemledik. Çalışmada IL-10 için anlamlı bir sonuç gösterilememiştir. Sitokin düzeyleri ile serum parametreleri arasında anlamlı bir korelasyon gösterilememiştir. Anahtar Kelimeler: Alerjik Konjonktivit, Gözyaşı, IFN-Gamma, IL-4, IL-10, Eozinofilik Katyonik Protein