
305
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Alfa-linolenik asitin sıçan böbreklerinde siklosporin kaynaklı nefrotoksisite üzerine koruyucu etkisi
Giriş ve Amaç: Çoklu doymamış yağ asitlerinden biri olan alfa-linolenik asit (ALA), insan yaşamının devamlılığı açısından çok önemlidir. ALA, kalp ve kardiyovasküler sistem için koruyucu bir besindir. Bununla birlikte ALA'nın çok güçlü anti-inflamatuvar ve anti-oksidan özellikleri de mevcuttur. Yapılan çalışmalarda ALA'nın nefrotoksik ilaçların etkilerini azalttığı bildirilmiştir. Bu nedenle Siklosporin (CsA) ile indüklenen nefrotoksisite ürezine Alfa-linolenik asitin koruyucu etkinliği belirlemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Sıçan nefron hücreleri (NRK-52e) kültüre alındı. Hücreler kontrol, ALA, CsA ve siklosporin ile birlikte ALA olarak 4 gruba ayrıldı. CsA grubuna 10 mg/kg CsA uygulaması yapıldı. CsA ile birlikte ALA uygulanan gruba 10 mg/kg CsA ile birlikte ALA (200mg/kg) uygulandı. Deney sonunda oksidatif stres ve apoptozis belirteç (Bax, Caspase 3, MDA) ve enzimatik antioksidan (SOD, CAT, GPx) düzeyleri ELISA yöntemi ile ölçüldü. İstatistiksel karşılaştırmalar için tek yönlü varyans analizi (ANOVA) ve post hoc testi olarak Bonferroni kullanıldı. Bulgular: CsA uygulanan sıçan böbrek hücre kültüründe oksidatif stress belirteçlerinin (Bax, Caspase-3, MDA) yükseldiği, enzimatik antioksidan (SOD, CAT, GPx) düzeylerinin ise azaldığı görüldü. ALA uygulaması oksidatif stress belirteçlerinde önermli bir düşüş ve antioksidan durumda artış sağladığı görüldü. Sonuç: Bu çalışmada bir antioksidan olan ALA'nın CsA'nın sıçan nefron hücreleri üzerindeki oksidatif stress etkisini azaltarak nefrotoksik etkilerini azaltabileceği ve CsA nefrotoksisitesini önlemede alternatif bir tedavi olabileceğini göstermiştir. Ancak daha çok hayvan ve insan çalışmalarıyla ilaçların en yüksek antioksidan etkiyi gösterdiği ilaç dozunun tespitine ve farklı kombinasyonlar sonrası etkilerinin tespitine ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Alfa-linolenik asit, nefrotoksisite, NRK-52e, siklosporin, oksidatif stres
Radikal prostatektomi sonrası cerrahi sınır pozitifliğinin onkolojik sonuçlara etkisi
Amaç: Radikal prostatektomi (RP) uygulanan hastalarda cerrahi sınır pozitifliğinin (CSP) ve ek cerrahi sınır (CS) özelliklerinin onkolojik sonuçlara etkisinin değerlendirilmesi Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı'nda Şubat 2011-Aralık 2019 arasında RP yapılan 319 hasta çalışmaya dahil edildi. Neoadjuvan ve adjuvan hormonoterapi, kemoterapi, radyoterapi alan, PSA ≥50 ng/ml, metastatik, T4 hastalığı olan ve PSA takibi yapılmayan hastalar çalışma dışı bırakıldı. CSP'nin biyokimyasal rekürrensiz (BKR) sağkalım ile genel sağkalıma etkisinin araştırılması ve ek CS özelliklerinin BKR'siz sağkalımla ilişkisi, sekonder sonlanım noktası olarak da CSP'nin progresyonsuz sağkalıma etkisi değerlendirildi. CSP olan hastalarda CS uzunluğu, en yüksek Gleason derecesi (GD), lokalizasyon, unifokalite veya multifokalite durumu incelendi ve BKR ile ilişkisine bakıldı. Bulgular: Hastaların 57 (% 17,9)'sinde CSP, 27'sinde (% 8,5) BKR izlendi. Ortalama takip süresi 59±29,1 (2-128) ay idi. 5 yıllık BKR'siz sağkalım CS (-) hastalarda % 95,1 iken CS (+) hastalarda % 76,2 idi (p<0.001). Ek CS parametrelerinden, cerrahi sınır Gleason derece (CSGD) (p=0,317), uzunluk (p=0,251), pozitif CS sayısı (p=0,509), lokalizasyonlardan apeks (p=0,616), posterolateral (p=0,286) ve mesane boynu (p=0,389) BKR'siz sağkalımı etkilememekteydi. CS (-) hastalarda patolojik evre arttıkça genel sağkalım süresi azalırken (p=0,004), CS (+) hastalarda patolojik evre genel sağkalımı etkilememekteydi (p=0,876). CSP'nin T2 evresinde progresyonsuz sağkalımı olumsuz etkilediği saptandı (p=0,014). T3 evresinde ise BKR'siz (p=0,112), genel (p=0,168) ve progresyonsuz sağkalımın (p=0,931) CSP'den etkilenmediği saptandı. Sonuç: Lokalize hastalıkta CSP varlığının BKR ve progresyon için belirleyici bir faktör olduğu görüldü. Bu hastalar onkolojik açıdan yakın takip edilmeli gerektiğinde en kısa sürede kişiselleştirilmiş tedavi planlanmalıdır. Lokal ileri evre hastalıkta ise onkolojik sonuçlar CSP'den bağımsız olarak olumsuz etkilenmektedir. Anahtar Kelimeler: biyokimyasal rekürrens, cerrahi sınır pozitifliği, prostat kanseri, radikal prostatektomi, sağkalım
Metabolik sendromlu kadınlarda alt üriner sistem semptomları ve cinsel fonksiyonun değerlendirilmesi
Amaç; Metabolik Sendromlu premenapozal kadın hastalardaki cinsel fonksiyonun ve alt üriner sistem semptomlarının, sağlıklı premenapozal kadın hastalarla karşılaştırmaktır. Materyal metod; Çalışmaya 18 yaş üstü premenapozal toplam 34 MS'lu hasta ve aynı yaş grubunda 30 sağlıklı gönüllü alındı. Tüm katılımcılara FSFI, UDI-6, IIQ7 formları doldurtuldu. Her iki grubun form skorları istatistiksel olarak analiz edildi. Bulgular; Çalışmamızın hasta grubunun yaş ortalaması 40,50, kontrol grubunun ise 38.17 idi(p=0,09). Hasta ve kontrol grubundaki FSFI, UDI-6 ve IIQ-7 skorları ise sırası ile 17.38, 6.27, 6.38 ve 26.20, 2.47, 3.38 idi. Sonuç; MS'li kadın hastalarla kontrol grubunun UDI-6, IIQ-7, FSFI ve FSFI'nın alt skala skorları ile karşılaştırıldığında IIQ-7 ve FSFI-ağrı skalası dışındaki tüm skorlarda anlamlı fark saptandı. Tüm veriler MS'lu hastaların cinsel ve alt üriner sistem fonksiyonlarının kötü yönde etkilendiğini göstermektedir
Kanserin rengi (prostat kanserli hastalarda renk tercihleri, hastalığın evresi ile ilişkisi ve meme ile akciğer kanserli hastaların verileri ile karşılaştırması)
Giriş: Çalışmamızda kanser tanısı almış hastaların ve genel sağlıklı gönüllülerin kanseri ifade eden renk tercihlerini karşılaştırmak, böylece kanser hastalarının renk tercihleri üzerinden içinde bulunmuş oldukları psikolojik durum hakkında fikir sahibi olmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Ocak 2015 - Nisan 2015 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi üroloji, göğüs hastalıkları ve genel cerrahi polikliniklerine başvuran prostat, meme ve akciğer kanseri tanısı almış olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Kontrol grubu 18 yaş üzeri üniversite öğrencilerinden oluşturuldu. Hastaların sosyodemografik verileri ve hastalıkları ile ilgili (kanser tipi, tedavi şekli, hastalığın durumu, tedavi edildiği yer) veriler kaydedildikten sonra ''kanser denildiğinde sizde çağrıştırdığı renk hangisidir?'' sorusu soruldu. Önceden hazırlanmış olan 9 renkli renk skalasından renk tercihini göstermesi istendi. Bulgular: Kontrol grubunda en fazla kırmızı, siyah, mor tercih edilirken, hasta grubunda en fazla sarı, kırmızı ve siyah tercih edilmiştir. Hasta alt gruplarına bakıldığında; prostat ve meme kanserli hastalar sarı rengi, akciğer kanserli hastalar siyah rengi tercih etmişlerdir. Hastalıkları kür olan hastalar sarıyı, lokal rezidü hastalığı olanlar kırmızıyı, metastatik hastalığı olanlar ise en fazla siyah rengi tercih etmişlerdir. Sonuç: Normal sağlıklı insanlarda kanser algısının olumsuz duygularla eşdeğer kırmızı, siyah ve mor renklerle ilişkilendirildiği saptanmıştır. Ancak kanser hastalarında durum böyle değildir. Eğer hastalıkları tedavi edilebilir ve hatta kür sağlanabilirse, tercih ettikleri renk; hastaların umudunu ve mutluluğunu simgeleyen sarı renk olmuştur. Bu çalışma şu sonucu ortaya koymuştur; Kanserin bir rengi yoktur. Kanser hastalarının, hastalıklarının evresine göre içinde bulunmuş oldukları duyguyu simgeleyen renkler vardır. Amaçta hastaları, umut duygusunun simgelendiği bu sarı evrede tutmak olmalıdır.
Üreteropelvik bileşke darlığı nedeni ile açık ve laparoskopik piyeloplasti yapılmış çocuk hastaların klinik sonuçlarının karşılaştırılması
Üreteropelvik bileşke darlığı (ÜPD) tedavisinde minimal invaziv uygulamalar son 10 yılda önemli ölçüde gelişmiştir. Ancak ÜPD'nin cerrahi tedavisinde geleneksel açık cerrahi altın standart tedavi olmaya devam etmektedir. Çalışmamızın amacı, kliniğimizde son 8 yılda çocuklarda yapılan laparoskopik ve açık pyeloplastinin cerrahi ve fonksiyonel sonuçlarını karşılaştırmaktır. Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Üroloji Kliniği'nde 2012-2020 yılları arasında üreteropelvik bileşke darlığı tanısı alan ve cerrahi tedavisi yapılan hastaların sonuçlarının değerlendirilmesi planlanmıştır. Laparoskopik ve geleneksel açık cerrahi yöntemi ile tedavi edilen hastalar çalışma grubu olarak değerlendirilmiştir. Sekiz yıllık bir süre içinde gerçekleştirilen 0-18 yaş arası 194 vaka retrospektif olarak incelenmiştir. Hastalar laparoskopik grup ve açık cerrahi grup olarak karşılaştırıldı. 164 hasta açık cerrahi (AP) ve 30 hasta laparoskopik yaklaşım (LP) ile tedavi edilmiştir. Her iki gruptaki olguların demografik özellikleri, klinik görünümü, etkilenen böbreğin işlevselliği, hastanede kalış süresi karşılaştırıldı. Sonuçlar istatistiksel olarak analiz edildi. Çalışmaya alınan hastaların 94 (%57,3)'ü erkek, 73 (% 44,5)'ü kız çocuktu. İki grup arasında cinsiyet dağılımı açısından fark yoktu (p=0,564). Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortalaması AP grubunda 35 ± 47,2 ay, LP yapılan grupta ise 147,6±46,4 ay idi. Hastalar kliniğe başvuru semptomlarına göre gruplandırıldı. En sık başvuru şikayetleri 103 (%53) yan ağrısı, 37 (%19,07) karın ağrısı, 41 (%21.13) ateşli İYE, 14 (%7,2) antenatal hidronefroz idi. Her iki grup operasyon süresi açısından karşılaştırıldığında ortalama operasyon süresi AP grupta 122 ±35,2/dk, LP grupta 200 ±66,7/dk idi. Hastanede kalış süresi karşılaştırıldığında AP grubunda ortanca 3,5 gün, LP grubunda 3,2 gündü. Kliniğimizde yapılan çalışma sonucunda çocuk yaş grubunda ÜPD'nin cerrahi tedavisinde laparoskopik ve açık cerrahi gruplarının sonuçlarının benzer olduğu gösterilmiştir.
Soliter böbrekli ratlarda parsiyel nefrektomi sırasında renal arter ven klemplemenin ve sadece renal arter klemplemenin etkilerinin biyokimyasal ve histopatolojik düzeyde karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Renal kitlelerin standart cerrahi tedavisi, radikal nefrektomi (RN) veya parsiyel nefrektomidir (PN). PN, iskemili (vasküler klempleme) veya iskemisiz olarak yapılmaktadır. Literatürde, sadece arter (SA) klemplemenin, arter-ven (AV) klemplemeye üstünlüğü araştırılmıştır. Hayvan deneyi yaparak, SA klemplemenin mi yoksa AV klemplemenin üstün olduğunu araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 24 hayvan toplam 3 gruba ayrılmıştır: Kontrol (K) grubu, sadece arter (SA) grubu ve arter-ven (AV) grubu. Bütün sıçanlara önce sağ nefrektomi yapıladı. Ardından; kontrol grubuna 6 gün sonra sol nefrektomi, SA grubuna 3 gün sonra SA klempleyerek sol PN, AV grubuna 3 gün sonra AV klempleyerek sol PN yapılmıştır. Gruplar arasında; inflamatuar, oksidan, antioksidan belirteçler ve histopatolojik incelemeler karşılaştırıldı. Kategorik değişkenlerin karşılaştırılmasında Ki Kare test ya da Fisher testi; Sürekli ölçümlerin karşılaştırılmasında Kruskal Wallis testi ve post-hoc karşılaştırmalarda Mann Whitney U Testi kullanıldı. Bulgular: Çalışmada gruplar arasında biyokimyasallar ölçümler açısından istatistik anlamlı olarak bir fark saptanmamıştır. Bowman kapsülünde genişleme, tübüler nekroz, tübüler rejenerasyon, mitoz, interstisyel inflamasyon ve tübüler dilatasyon karşılaştırılmasında; Grup SA ve Grup AV arasında istatistiksel fark saptanmamıştır. Sonuçlar: Bu çalışmada SA ve AV klemplemenin benzer sonuçlar verdiği görülmüştür. Mevcut duruma göre, SA ya da AV klemplemenin uygunluğunun kararı cerraha bırakılmalıdır.
Perkütan nefrolitotomi sonrası erken postoperatif dönemde meydana gelen enfektif komplikasyonların oluşumunu öngörmede nötrofil / lenfosit oranı prediktif bir parametre olarak kullanılabilir mi?
Amaç: Perkütan nefrolitotomi sonrası erken postoperatif dönemde meydana gelen enfektif komplikasyonların sıklığını değerlendirmede ve tedavi planlamasında nötrofil / lenfosit oranının prediktif değerinin araştırılması planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Böbrek taşı tanısı alan ve endikasyon dahilinde Ocak 2012 ile Ocak 2016 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Üroloji kliniğimizde ve İzmir Bozyaka Eğitim ve Araştırma Hastanesi Üroloji kliniğinde perkütan nefrolitotomi (PNL) tedavisi uygulanmış olan toplam 335 hastanın sonuçları retrospektif olarak değerlendirilmiştir. İdrar kültür sonuçları pozitif çıkan hastalar ve takibinde antibiyotik değişikliği yapılan hastaların verileri incelenip nötrofil lenfosit oranları hesaplandı. Bu hastalarda post operatif dönemde nötrofil / lenfosit oranına bakılarak enfektif komplikasyon öngörme sonuçları karşılaştırılmıştır. Retrospektif dökümante edilmiş hasta verileri alt gruplara ayrılıp SPSS programı kullanılarak regresyon analizi, Mann-Whitney U testi, ROC analizi, Youden indeksi metodu ve ki-kare testi ile analiz edildi. Bulgular: Medyan NLO, Postop sepsis olmayan hastalarda 2.4 (0.66-45.6) ve olan hastalarda 4.48 (1-33.14) olarak hesaplandı. Postop sepsis olan ve olmayan hastaların medyan NLO değerleri anlamlı olarak farklı bulundu (p=0.026). Postop sepsis için için eğri altında kalan alan 0.697 olarak hesaplandı (p=0.026). NLO≥2.495 eşik değeri için duyarlılık %81.8 ve özgüllük %51.9 olarak hesaplandı. Sonuçlar: Bizim çalışmamızda NLO' nun, preop IKAB, postop IKAB, pelvis kültürü, postop ateş ve postop sepsisi öngörme yeteneği olduğu saptandı. NLO ≥2.495 durumunda geniş spektrumlu antibiyoterapi ile post op sepsis riski minimuma indirgenebileceği gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Böbrek taşı, perkütan nefrolitotomi, sepsis, nötrofil lenfosit oranı
Erektil disfonksiyon hastalarında TNF-A, IGF-1 ve PLR belirteçlerinin tanısal değeri
Amaç: IGF-1, TNF-Alfa ve PLR'nin erektil disfonksiyon ve penil doppler arası ilişkinin saptanması planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Eylül 2016-Aralık 2017 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hafsa Sultan Hastanesi Üroloji Polikliniğimize başvuran sertleşme güçlüğü şikayeti mevcut yaklaşık 101 hasta , anamnez, uluslar arası cinsel işlev indeksinin 15 soruluk formu (IIEF-15) ile değerlendirildi. Hemogram tetkiği ile Trombosit-Lenfosit Oranı hesaplanırken, TNF-Alfa ve IGF-1 düzeyleri Elisa kitler ile ölçüldü. Hastalarımızdan uyum gösteren 69 kişiye penil doppler ultrasonografi işlemi yapıldı. Bulgular: IGF-1 değerleri ile IIEF-15 anket skorlarına göre oluşturulan gruplar karşılaştırıldı.Yapılan analiz sonucu anlamlı idi (p<0,05). IGF-1 değerleri ile penil doppler ultrasonografi değerleri arasında da yapılan analiz sonucu anlamlılık saptandı (p<0,05). Hastalarımızın TNF-Alfa değerleri ile penil doppler ultrasonografi sonuçlarına göre oluşturulan gruplar arasında yapılan analizde anlamlılık saptanmadı (p=0, 186). IIEF-15 formuna göre oluşturulan gruplar ile TNF - Alfa değerleri arasında anlamlılık saptanmadı (p=0,624). Hastalarımızın PLR değerleri ile IIEF skorlarına göre erektil disfonksiyon şiddetleri ve penil doppler ultrasonografi değerleri arasında anlamlılık saptanmadı. Sonuçlar: Bizim çalışmamızda TNF-Alfa ve PLR değeri ile erektil fonksiyon arasında istatistiksel anlamlılık saptanmamasına rağmen IGF-1'in erektil disfonksiyon ile ilişkisinde istatistiksel anlamlılık saptanmıştır. Özellikle IGF-1 için penil doppler ultrasonografi sonuçları ile görülen korelasyon ilerleyen dönemde yeni çalışmalarla desteklendiğinde önemli bir kanıt sunulabilir.
Perkütan nefrolitotomi yapılan erişkin hastalarda işlem öncesi bakılan sistemik immun inflamasyon indeksinin operasyon sonuçlarıyla ilişkisi
Amaç: Perkütan Nefrolitotomi(PNL) yapılan erişkin hastalarda işlem öncesi bakılan sistemik immun inflamasyon indeksinin operasyon sonuçlarıyla ilişkisinin değerlendirilmesi Gereç ve yöntem: Çukurova üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı'nda Ocak 2018- Ekim 2023 arasında PNL yapılan 824 hasta retrospektif olarak incelendi. Çalışma kapsamına 18 yaşından küçük olanlar, böbrek anomalisi bulunanlar ve preoperatif veya postoperatif verileri hastane görüntü arşivleme ve veri sisteminde eksik olanlar alınmadı. Hastalar cinsiyet, yaş, vücut kitle indeksi ve Guy Taş Skorlama Sistemi'ne(GSS) göre 4 ana başlıkta gruplandırıldı. Bu hastaların operasyon öncesi bakılan sistemik immun inflamasyon indeksi(SII) değerinin taşsızlık durumu, kan transfüzyon ihtiyacı ve taburculuk süresi gibi operasyon sonuçlarıyla ilişkisi gruplar içerisinde ve gruplardan bağımsız olarak değerlendirildi. Bulgular: Grupların kendi içinde median SII değeri hesaplandı. Cinsiyet, VKİ, GSS gruplarında SII median değerlerinde istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki saptanmadı. Ancak yaş grubunda >79 yaş alt grubunda diğer yaş alt gruplarına göre SII median değerinin istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek olduğu(median SII=878) saptandı(p=0,01). SII'nin median değeri üzerinden operasyon sonuçları değerlendirildiğinde kadınlarda kan transfüzyon ihtiyacı olanların SII değerinin olmayanlara göre daha yüksek olduğu saptandı(median SII =726) (p=0,02). Yaş grubunda median SII ve rezidü değerlendirmesinde >79 yaş alt grubunda CIRF olanların, SF olanlara göre istatistik anlamlı olarak daha yüksek SII değerine sahip oldukları(median SII= 1952) saptandı (p=0,001). Yaş grubunda median SII ve kan transfüzyonu ihtiyacı değerlendirmesinde tüm alt gruplarda kan transfüzyonu ihtiyacı olanların, olmayanlara göre istatistik anlamlı olarak daha yüksek SII değerine sahip oldukları saptandı (p=0,0001). Vücut kitle indeksi grubunda median SII ile kan transfüzyon ihtiyacı değerlendirmesinde obez hasta grubunu temsil eden dördüncü grupta SII yüksek olan hastaların kan transfüzyon ihtiyacının daha yüksek oranda olduğu ve bunun istatistiksel açıdan anlamlı olduğu görüldü (median SII=986) (p=0,001). Guy'ın Taş Skorlaması(GSS) grubunda median SII ile kan transfüzyon ihtiyacı değerlendirmesinde GSS 4 grubundaki hastalarda daha yüksek SII değerlerinde istatistiksel açıdan anlamlı daha yüksek kan transfüzyonu ihtiyacı olduğu saptandı (median SII=739) (p=0,0001). Tüm hastaların ortalama taburculuk süresi 3.9±1.3(1-14) gün idi. Taburculuk süresi ile sadece GSS grubunda istatistik anlamlı ilişki saptandı. GSS derecesi arttıkça taburculuk süresi de istatistik anlamlı olarak artmaktadır (p=0,005). Kesin değer(cut off value) analiziyle yapılan incelemede sadece yaş ana grubunda istatistiksel anlamlı sonuç elde edildi. Hastanın SII değeri > 820.5 ise % 79.7 (%95 GA 0.73-0.86) olasılıkla, %75 sensivite, % 73.3 spesifite ile yaş grubunun >79 üzerindedir. Kesin değer hesaplamasına göre yapılan operasyon sonuçları değerlendirmesinde SII değeri düşük olanlarda SF oranının daha yüksek (%75); kan transfüzyon ihtiyacının daha az olduğu (%93,7) ve bunun istatistiksel anlamlı olduğu görüldü(p=0,015/p=0,006). SII indeksini gruplandırma yapmadan operasyon sonuçları ile karşılaştığında rezidü grubu ile SII değeri arasında istatistik anlamlı bir ilişki saptanmadı(p=0,400). Kan transfüzyon ihtiyacı olanların, kan transfüzyon ihtiyacı olmayanlara göre SII ortanca değerinin istatistik anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptandı (median SII=736) (p=0,001). Sonuç: PNL operasyonunda SII skorlaması kullanımı komplikasyonu öngörmede ve yönetmede etkili olabilir. Kan sayımı ile basitçe hesaplanabilen bir formül olan SII, PNL'de yeni bir inflamasyon belirteci olarak ucuz ve kolay erişilebilir olması nedeniyle kullanılabilir. Bu konuda daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
Ratlarda takrolimus nefrotoksisitesinde dekspantenolün koruyucu etkisi
Giriş ve Amaç: Organ nakli, yaşam süresini uzatmada önemli bir rol oynamaktadır, ancak nakil sonrası organ reddi riskini en aza indirmek hayati önem taşır. Bu amaçla kullanılan immünsüpresif ajanlardan takrolimus, güçlü bir etkiye sahiptir ancak yüksek dozlarda nefrotoksisite riski taşır. Dekspantenol, antioksidan özellikleriyle böbrek fonksiyonlarını koruma potansiyeline sahip olmasına rağmen, takrolimusun neden olduğu nefrotoksisiteyi önleyici etkisi üzerine yeterli çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada, dekspantenolün takrolimus kaynaklı nefrotoksisite üzerindeki koruyucu etkisini araştırmayı hedefledik. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Çukurova Üniversitesi Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurulu onayı sonrası(18.092023/karar no:5) 30 erkek Wistar-Albino rat kullanılarak yapılmıştır. Ratlar rastgele kontrol grubu 6 diğer gruplar 8 rat olmak üzere 4 ayrı gruba ayrıldı. Kontrol grubuna günde bir kez serum fizyolojik(SF)(0.5 cc),Tacrolimus(TAK) grubuna her gün Tacrolimus(0,4 mg/kg), Dexpanthenol(DEX) grubuna günde bir kez Dexpanthenol(500 mg/kg), ve Tacrolimus + Dexpanthenol(DEX-TAK) grubuna her gün Tacrolimus(0,4 mg/kg) ile birlikte günde bir kez Dexpanthenol(500 mg/kg) intraperitoneal(i.p.) yolla uygulandı. Gruplar arası oksidatif dengenin ve böbrek hasarının değerlendirilmesi için biyokimyasal parametreler incelendi. Çalışmanın 14. günün sonunda deney gruplarından kanlar alındı. İki patolog, hemotoksilen-eozin ile boyanmış böbrek dokularını çift kör olarak ışık mikroskobu ile inceledi. İstatistik analizleri SPSS 20.0 programında gerçekleştirildi ve p<0,05 önemli kabul edildi. Bulgular: Gruplar arasında TAS(p=0,827), TOS(p=0,596), OSI(p=0,575), SOD(p=0,952) ve NO(p=0,365) değerlerinde gruplar arasında anlamlı fark bulunmamıştır. IL-6(p=0.008), CRP(p=0.034), TNF-alfa(p=0,014), TGF-β(p=0,012),MDA(p=0.001), üre(p=0.005) ve kreatinin(p=0.002) değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar bulunmuştur. Patolojik incelemede Bowman kapsülünde genişleme(p<0.001), mitoz varlığı(p=0.005), vasa rekta lökosit infiltrasyonu(VRLİ)(p=0.006), tübüler rejenerasyon(p=0.03), tübüler dilatasyon(p=0.005), tübüler nekroz(p=0.026) anlamlı bulundu. Sadece interstisyel inflamasyon değerinde gruplar arasında anlamlı fark yoktu(p=0.467). Sonuçlar: Bu çalışma, takrolimusun nefrotoksik etkilerine karşı dekspantenolün sınırlı koruyucu etkisi olduğunu gösterilmiştir. Özellikle IL-6 ve TGF-beta seviyelerinin izlenmesi, böbrek grefti reddi ve fibrozisin erken tespiti için önemlidir ve dekspantenolün bu seviyeleri düşürerek nefrotoksisiteyi azaltma potansiyeli bulunmaktadır, ancak bu etkinliği doğrulamak için daha fazla araştırma gerekmektedir.
Akut tek taraflı üreteral tam obstrüksiyona bağlı gelişen renal hasarın tedavisinde hiperbarik oksijen tedavisinin etkinliğinin araştırılması: Rat modeli ile deneysel çalışma
AMAÇ:Ratlarda deneysel olarak oluşturulacak akut tek taraflı üreter obstrüksiyonu'nun (TTÜO) böbrekte neden olduğu hasarın tedavisinde ve/veya önlenmesinde hiperbarik oksijen (HBO) tedavisinin etkinliği araştırılmıştır.MATERYAL METOD:Çalışmaya alınan 28 rat 4 gruba ayrıldı: Kontrol (HBO), Cerrahi Sham, Obstrüksiyon ( TTUO) ve Tedavi (TTUO + HBO).Üreter obstrüksiyonu oluşturmak için: sol üreter 3/0 ipekle sütür konularak klemplendi. Operasyon sonrası ratlara 10 gün süre ile günde 2 kez HBO tedavisi uygulandı. Çalışma sonunda tüm gruplara ait denekler sakrifiye edildi. Böbrek dokularından elde edilen kesitler histokimyasal inceleme için hematoksilen-eozin ile boyandı. İmmunohistokimyasal inceleme için ise anti-eNOS, ant,-iNOS ve anti-kaspaz-3 antikorları kullanıldı. Apoptotik hücreler TUNEL yöntemi ile tanımlandı.BULGULAR:HBO tedavisi ile histolojik olarak farklılık gözlenmez iken, moleküler düzeyde apoptotik hücre sayısının bir miktar azaldığı saptanmıştır.HBO tedavisi ile dokuda e-NOS, i-NOS immunoreaktivitelerinde azalma gözlenmiştir. Kaspaz-3 immunoreaktivitesinin beklenenin aksine obs ve tedavi gruplarında çok şiddetli gözlenmemiştir.SONUÇ:Akut tek taraflı üreter obstrüksiyonununda Hiperbarik Oksijen Tedavisinin yararlı etkileri görülmüş, böbrek hasarında bir miktar iyileşmeye olanak sağlamıştır.Ek çalışmalara ihtiyaç vardır.
Renal hücreli karsinomda prognostik faktörler
Bu çalışma renal hücreli karsinom (RHK) nedeniyle cerrahi girişim yapılan hastalarda prognostik faktörleri belirlemek amacıyla yapılmıştır. 1996 yılından 2010 yılına kadar ameliyat edilen 80 hastanın verileri retrospektif olarak incelenmiştir. Hastaların ortalama yaşları 59.16 yıl ve erkek/kadın oranı 1.28 olarak bulundu.Başvuru nedeni 53 (%66.3) hastada insidental tanı ve 27 (%33.7) hastada hastalıktan kaynaklanan yakınmalara bağlıydı. Histolojik alt tip 70 hasta berrak hücreli (%87.5), 6 hasta kromofob, 4 hasta da papiller tip RHK olarak dağılmaktaydı. Ortalama 35.3 ay izlem sonunda hastaların 43'ü hastalıksız (%53.75), 9'u hasta (%11.25) olarak hayattadır. 28 hasta (%35) kaybedilmiştir. Evrelere göre dağılıma bakıldığında 34 hasta evre 1 (%42.5), 7 hasta evre 2 (%8.8), 23 hasta evre 3 (%28.8), 16 hasta evre 4 (%20) olarak bulundu. Çok değişkenli analizde evre, Fuhrman derecesi ve renal ven invazyonu hastalıksız sağ kalım üzerine etkili bağımsız risk faktörleri olarak bulunmuştur.Beş yıllık yaşam beklentisi evrelere göre, evre 1'de %84.7, evre 2'de 71.4, evre 3'de 48.7 ve evre 4'de %0 ve Fuhrman derecelerine göre derece 1 ve 2 olanlarda %67.7, derece 3 ve 4 olanlarda %42.2 olarak bulunmuştur. Tek değişkenli analizde, insidental başvuru, tümör evresinin düşük olması, Fuhrman derecesinin düşük olması periferik yağ invazyonun olmaması, renal ven invazyonunun olmaması, gerato dışı yayılım olmaması, lenf nodu tutulumunun olmaması ve sarkomatoid değişikliklerin olmaması iyi prognostik faktörler olarak bulunmuştur. Çok değişkenli analizde evre, fuhrman nükleer derecesi ve patolojik lenf nodu tutulumu bağımsız prognostik değişkenler olarak bulunmuştur.
T1 mesane tümörlerinin submukozal invazyon derinliğinin onkolojik, patolojik ve klinik yansımaları
Mesane kanseri, dünya genelinde erkeklerde en yaygın yedinci, iki cinsiyet birlikte değerlendirildiğinde onuncu sırada yer alan bir hastalıktır ve çoğu vaka yalnızca mukoza veya submukoza ile sınırlıdır. T1 mesane kanserinde lamina propria invazyon derinliği ve genişliğinin prognostik önemi artan bir şekilde araştırılmakta olup, mevcut çalışmada T1a/b/c ve T1e/m alt evreleme sistemlerinin sağkalım ve progresyon üzerindeki etkileri karşılaştırılması amaçlanmıştır. Materyal-Metot Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma Etik Kurulu'nun 06.09.2024 tarihli ve 147 nolu toplantısında, 74 numaralı karar ile onaylanan bu retrospektif çalışma, 2010-2019 yılları arasında mesane kitlesi nedeniyle TUR-M işlemi yapılan ve patolojisinde submukoza invazyonu pozitif olan 103 hastanın patoloji preparatlarının yeniden incelenmesi ile gerçekleştirilmiştir. T1 tümörleri, T1a/b/c ve T1m/e subgruplama esas alınarak iki farklı sistemle alt evrelendirilmiş; tümörün histolojik özellikleri, CIS varlığı ve diğer klinik parametreler incelenmiştir. Subgrupların prognoz ve sağkalım üzerindeki etkileri karşılaştırılmıştır. Bulgular Bu çalışmada, 103 T1 mesane kanseri hastasının demografik, klinik ve patolojik özellikleri retrospektif olarak incelenerek, T1a-c ve metrik T1m/e alt evreleme sistemlerinin prognostik önemi değerlendirilmiştir. Nüks oranı T1c grubunda %76,0, T1a grubunda %46,7, T1b grubunda ise %61,1 olarak tespit edilmiş ve T1c grubundaki yüksek nüks oranı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,041). Aynı şekilde T1e grubunda yüksek nüks oranı istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur. (p=0,031) Nükssüz sağkalım süreleri değerlendirildiğinde, T1a grubunda ortalama 84,5 ay, T1c grubunda ise 27,3 ay olarak tespit edilmiş ve bu farkın anlamlı olduğu görülmüştür (p=0,032). Progresyonsuz sağkalım analizi, T1c grubunun T1a grubuna kıyasla daha yüksek progresyon riski taşıdığını ortaya koymuştur (p=0,037). Progresyonsuz sağkalım analizi, T1m grubunda T1e grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha uzun bulunmuştur (p=0,037). Benzer şekilde, nükssüz sağkalım süresi de T1m grubunda T1e grubuna göre anlamlı derecede daha uzun saptanmıştır (p=0,043). Varyant histolojinin kansere özgü sağkalım üzerinde olumsuz etkisi olduğu gösterilmiş ve bu fark anlamlı bulunmuştur (p<0,001). Harrell's C analizine göre T1a-c ve T1m/e sınıflama sistemleri benzer prediktif değerlere sahip olup, sırasıyla nükksüz sağkalım ve progresyonsuz sağkalım için p değerleri 0,534 ile 0,523 bulunmuştur. Sonuç Bu çalışma, T1 mesane kanserindeki iki farklı alt evreleme sisteminin (T1a-c ve T1m-e) prognostik önemini değerlendirerek nüks ve progresyon öngörmedeki etkinliklerini karşılaştırmıştır. Bulgular, T1c ve T1e alt gruplarındaki hastaların daha yüksek progresyon riski taşıdığını ve daha agresif tedavi protokollerine ihtiyaç duyabileceğini göstermiştir. Çalışma, mevcut sınıflama sistemlerinin yeni parametrelerle desteklenmesi gerektiğini ve bu sistemlerin hasta yönetiminde önemli katkılar sağlayabileceğini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Mesane Kanseri, T1 alt evreleme, Nüks, Progresyon, Risk Sınıflaması
Üreteral stent uygulanan hastalarda stent kolonizasyonu ve üriner trakt enfeksiyonları ile ilişkili faktörlerin analizi
Amaç: Üreteral çift J stentler (DJs), üroloji pratiğinde idrar drenajını sağlamak, üreter anastomozlarını desteklemek ve böbrek fonksiyonlarını korumak amacıyla yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak, uzun süre vücutta kalmaları biyofilm oluşumunu tetikleyerek antibiyotik direncine ve kateter ilişkili enfeksiyonlara zemin hazırlamaktadır. Bu çalışmada, DJs takılan hastalarda üropatojen dağılımını, bu patojenlerin ilaç direnç profillerini, stent kalış süresi ve karbon kaplı stent kullanımının enfeksiyon gelişimine etkilerini analiz ederek, biyofilm kaynaklı bakteriyel enfeksiyonların tedavi yönetimine katkı sağlamak amaçlanmıştır. Materyal-Metot: Bu retrospektif çalışma, 2017-2024 yılları arasında çeşitli nedenlerle DJs takılan hastalar üzerinde gerçekleştirilmiştir. DJs kültürlerinden izole edilen mikroorganizmalar, enfeksiyon durumları ve antibiyotik/antifungal direnç profilleri analiz edilerek tanımlayıcı bir değerlendirme yapılmıştır. Mikrobiyolojik incelemelerde, bakteri ve mantar türleri uygun besiyerlerine ekilip inkübe edilerek tanımlanmış, antibiyotik duyarlılık testleri ile direnç profilleri belirlenmiş bu bulgular üzerinden istatistiksel çalışma yapılmıştır. Bulgular: Bu çalışmada, 311 hastadan alınan toplam 396 DJs kültürü değerlendirilmiş olup, hastaların %53,4'ü erkek, %46,6'sı kadın hastadır. Kültürlerin %65,7'sinde tek bir mikroorganizma tespit edilirken, %34,3'ünde polimikrobiyal üreme gözlemlenmiştir. En sık izole edilen patojenler arasında Enterococcus spp. (%29,5), E. coli (%17,9), S. aureus (%14,4) ve Candida spp. (%15,2) yer almaktadır. Gram-negatif bakterilerin enfeksiyon oluşturma oranı (%32,9) ile Candida türlerinin enfeksiyon oranı (%38,3) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p=0,004). Ek olarak, çoklu ilaç direnci (MDR %39,6, XDR %10,4, PDR %0,9) özellikle Gram-negatif bakterilerde daha yaygın olarak saptanmış ve uzun süreli DJs kullanımının antibiyotik direnci ile ilişkili olduğu belirlenmiştir. Sonuç: DJs stentlerinin uzun süreli kullanımı, biyofilm oluşumu ve antibiyotik direncinin artışı ile doğrudan ilişkili bulunmuş, özellikle Gram-negatif bakteriler ve kandida türleri yüksek enfeksiyon oranları ile öne çıkmıştır. Özellikle Gram-negatif bakteriler ve kandida türleri daha çok polimikrobiyal üreme, çoklu ilaç direnciyle ilişkilendirilmiş ve uzun süreli stent kullanımında MDR/XDR oranlarının arttığı gözlemlenmiştir. Uzun süreli stentlemelerde karbon kaplı stentlerin kullanılması üriner sistem enfeksiyonuna karşı koruyucu olabilmektedir. Bu bulgular doğrultusunda, stent kalış süresinin mümkün olduğunca kısaltılması, biyofilm oluşumunu azaltacak önlemler alınması, mümkün oldukça karbon kaplı stentlerin tercih edilmesi ve ampirik antibiyotik seçiminde yerel antimikrobiyal duyarlılık oranlarının dikkate alınması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: DJ Stent, Karbon Kaplı, Enfeksiyon, Kolonizasyon, Asemptomatik Bakteriüri
Prostat kanser dokusunda eser miktarda bulunan metal konsantrasyonlarının önemi: Histopatolojik evre, PSA, klinik seyir ilişkisi
Bu çalışmanın amacı eser elementlerin prostat kanserindeki olası rollerine ışık tutmaktır. Bu amaçla 1996-2010 yılları arasında kliniğimizde daha önce histopatolojik olarak ?Prostat Adenokarsinomu? tanısı almış ve serum PSA değeri 2,5 ng/ml' nin altında olup histopatolojik olarak ?Benign Prostat Hiperplazisi? tanısı almış olan hastaların patoloji preperatları ICP-OES ve ICP-MS cihazlarında analiz edilerek eser element derişimleri ve bu derişimlerin PSA, histopatolojik evre ve klinik seyirle olan ilişkisi değerlendirildi.Malign prostat dokusunda Cd, Ni ve Ca ortalama derişimleri sırasıyla 55.64 µg/kg (SH:35.12, p=0.033), 784.02 µg/kg (SH:828.24, p<0.001), 656.94 mg/kg (SH:852.39, p<0.001) olmak üzere daha düşük; Fe ortalama derişimi ise 56.52 mg/kg (SH: 33.10, p=0,039) daha yüksek bulunmuştur. Eser element miktarları ile histopatolojik olarak nörovasküler invazyon mevcudiyeti arasındaki ilişki değerlendirildiğinde nörovasküler invazyon olan hastalarda Ca, Mg ve B seviye ortalamaları anlamlı olarak daha düşük miktarda (p=0.043, p=0.016 ve p=0.033) bulundu. Ekstrakapsüler yayılım ve eser element düzeyleri arasındaki ilişki değerlendirildiğinde düşük Zn miktarı ile ekstrakapsüler yayılım arasında anlamlı ilişki saptandı (p=0.016). Hastaların total gleason skorları ile eser element miktarları arasındaki ilişki değerlendirildiğinde B ile negatif, Se derişimleriyle ise istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon (p=0.003 ve p=0.002) saptandı. Preoperatif PSA düzeyleri ile eser element düzeyleri karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı ilişki saptanmamasına rağmen Fe, Mg, Cu, Se ile preoperatif PSA değerleri arasında pozitif , Cd ve B ile ise negatif korelasyon saptandı. PSA nüksü ile eser element derişimleri arasında bağımsız prognostik ilişki saptanmadı. Eser elementlerin kanser gelişimine nasıl yol açtığı veya olası koruyucu etkilerinin daha iyi anlaşılmasına moleküler düzeyde yapılacak araştırmalar ışık tutacaktır.
Üriner inkontinanslı kadın hastalardaki ürodinamik bulguların karşılaştırılması
Ürodinamik çalışmalar mesane duyularının değerlendirilmesinde kullanılan standart tekniktir. Bu çalışmada mikst üriner inkontinanslı (MÜİ), urge üriner inkontinanslı (UÜİ) ve saf stres üriner inkontinanslı (SÜİ) hastalardaki ürodinamik bulgular arasındaki farklılıkların karşılaştırılması ve bu ürodinamik bulguların mesane sensitivite indeksi (MSI) kullanarak değerlendirilmesi amaçlandı.Çalışmaya MUİ'ı olan 35, UUİ'ı olan 33 ve SUI'ı olan 31 hasta olmak üzere toplam 99 olgu dahil edildi. Nörojen mesaneli, fistülü ve üretral divertikülü bulunan, geçirilmiş ürolojik cerrahisi olan ve bilinen üriner sistem enfeksiyonu bulunan hastalar çalışma kapsamına alınmadı. Tüm hastaların özgeçmişleri, fizik muayene bulguları, 3 günlük işeme günlükleri ve ürodinamik çalışma bulguları kaydedildi. Mesane sensitivite indeksi (MSI) maksimum mesane kapasitesinin (Vmax) ilk işeme arzusunun oluştuğundaki mesane kapasitesine (İİH) oranı (Vmax/İİH) olarak hesaplandı.MÜI, UÜİ, SÜİ'lı hastaların yaş ortalaması 50,03 idi (sırasıyla 50,37; 49,06 ve 50,67; P=0,868). Hastaların günlük işeme sayı ortalamaları istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermekteydi (sırasıyla 10,94; 12,21 ve 9,16; P=0,005). Tüm hastaların mesane kapasiteleri ve güçlü işeme isteği değerleri birbirinden farklıydı ( sırasıyla 420,42; 331,78; ve 453,93; P< 0,001 ile 334,02; 273,33 ve 340,87; P<0,001). MUİ ve UÜİ'lı hastalar SÜİ'li hastalardan daha yüksek basınçlarda işemekteydi. Maksimum işeme hızındaki(Qmax) detrüsör basınçları sırasıyla 33,54; 32,69 ve 25,03 idi (P=0,021). Olguların Qmax değerleri arasında istatistiksel anlamlı bir farklılık yoktu (sırasıyla 25,31; 24,11 ve 26,6; P=0,428). Tüm hastaların Vmax ve İİH değerleri arasında farklılık vardı (sırasıyla 420,42; 331,78; ve 453,93; P< 0,001 ile 232,69; 195,24 ve 232,69; P<0,001). Hastaların MSİ değerleri arasında matematiksel bir fark bulunda ancak bu istatistiğe yansımıyordu (sırasıyla 1,84; 1,72 ve 1,91; P=0,097.Yine istemsiz detrüsör kontraksiyonu olan MÜİ ve UÜİ'ı hastalar kendi aralarında ayrı ayrı incelendiğinde ortalama MSI değerleri arasında matematiksel fark varken istatistiksel farklılık bulunamadı (sırasıyla P=0,923; P=0,686).MÜI, UÜİ, SÜİ'lı hastaların ürodinamik bulguları farklılık göstermekteydi. MSI ile ürodinamik veriler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamasına rağmen matematiksel bir fark olmasından dolayı daha geniş hasta serilerinde veya oluşturulacak farklı indeksler üzerinde çalışılmasının; konunun daha etkin değerlendirilmesi açısından faydalı olacağı kanaatine varıldı.
Transrektal ultrason eşliğinde prostat biopsisi yapılan hastalarda anksiyetenin ağrı ve yaşam kalitesi üzerine etkileri
Bu çalışmanın amacı, transrektal ultrasonografi eşliğinde prostat biyopsisi yapılan hastalarda anksiyetenin ağrı ve yaşam kalitesi üzerine etkilerini değerlendirmektir. Böylece günümüzde oldukça sık uygulanan bu yöntemden önce anksiyeteyi azaltmaya yönelik herhangi bir tedavi gerekliliği belirlenebilecektir.GEREÇ- YÖNTEM:Prostat biyopsi endikasyonu konulan 50 hastaya işlemden hemen önce HAD (Hospital anxiety of depression) ölçeği ve Kısa Form-36 dolduruldu. Ardından biyopsi işlemi gerçekleştirildi. Daha sonra biyopsideki ağrı seviyesi vizüel analog scale (VAS) ile değerlendirildi.BULGULAR:Hastaların ağrı skorları ile anksiyete arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Anksiyete ile yaşam kalitesi arasında ters yönlü anlamlı ilişki saptandı. Yaş ile ağrı algısı, anksiyete ve yaşam kalitesi arasında ilişki saptanmadı. Prostat boyutu, alınan örnek sayısı ve anormal parmakla rektal inceleme bulgusu ile ağrı algısı arasında anlamlı ilişki saptanmadı.SONUÇ:Bu çalışmada transrektal ultrasonografi eşliğinde yapılan prostat biyopsisinde anksiyetenin işleme bağlı ağrı algısı üzerine etkili bir faktör olmadığı saptandı. Bu nedenle biyopsi öncesi anksiyeteye yönelik profilaktik tedaviye gerek olmadığı kanaatindeyiz. Hastaların anksiyetesi ile yaşam kaliteleri arasında ters yönlü anlamlı bir ilişki gözlendi. Ancak anksiyetesi olan hastaların yapılan invaziv işleme mi yoksa kanser korkusuna mı bağlı olduğu araştırılmadı. Bu nedenle daha geniş hacimli ve anksiyeteyi anlık değerlendirebilen ölçeklerin kullanıldığı prospektif çalışmalarla bu konuya daha iyi kanıt elde edilebileceği kanaatindeyiz.
Lokalize prostat kanseri tanısı alan ve radikal retropubik prostatektomi yapılan hastalarda gelişen erektil disfonksiyonda kavernosal hemodinami değişikliklerin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı lokalize prostat ca tanısı almış olan ve RP operasyonu uygulanan hastaların preop ve postop erektil fonksiyonlarını değerlendirmek, operasyon sırasındaki arteriel ve venöz yaralanmanın erektil fonksiyon üzerindeki etkilerini araştırmaktır.Bu amaçla lokalize prostat ca tanısı alan ve preop erektil fonksiyonları normal olan 20 hasta değerlendirildi.Hastaların erektil fonksiyonları İİEF anket formu ve 50 mg papaverin ile yapılan penil doppler ultrason ile değerlendirildi.İİEF skorları ortalama 21,78 (22-25) olarak kaydedildi ve hastalarda preop erektil disfonksiyon saptanmadı.20 hastaya preop 50 mg papaverin ile yapılan penil doppler ultrasonda; sağ sistolik akım ort 33,45mmHg , sağ diastolik akım ort 3,48 mmHg ,sol sistolik akım ort 34,20 mmHg , diastolik akım 3,63 mmHg olarak ölçüldü ,erektil disfonksiyon saptanmadı.RP sonrasında hastalar postop 3. ay ve 6. ay da tekrar erektil fonksiyonları açısından değerlendirildi.Hastaların 3. aydaki İİEF ort 6,89 (22-25) olarak hesaplandı. 3.aydaki penil doppler değerleri; sağ kavernoz sistolik 30,05 mmHg sağ kavernoz diastolik 4,68 mmHg ,sol kavernoz sistolik 31,58 mmHg ,sol kavernoz diastolik 5,06 mmHg olarak ölçüldü.6.aydaki İİEF değerleri ort 7,11(22-25) olarak hesaplandı.6. aydaki penil doppler değerleri; sağ kavernoz sistolik 35,40 mmHg , sağ kavernoz diastolik 4,04 mmHg ,sol kavernoz sistolik 34,70 mmHg , sol kavernoz diastolik 3,89 mmHg olarak ölçüldü.3.ve 6. aydaki dopler ultrason sonuçları hem birbiri arasında hem de preoperatif sonuçlarla karşılaştırıldığında istatiksel anlamlı bir fark bulunamamıştır.(p<0,05)Çalışmamızın sonucunda postoperatif İİEF skorlarında düşme olan hastaların postoperatif 3. ve 6. aydaki sistolik ve diastolik basınçlarında preop değerlerine göre anlamlı bir değişiklik bulunamadı.Sonuç olarak RP sonrasında gelişen erektil disfonksiyondan arteriyojenik etyolojiden ziyade nörojenik komponentin ön planda olduğunu düşündürmektedir.Bu konu üzerinde daha çok değerlendirme yapabilmek için vaka sayısının daha fazla olduğu çalışmalara ihtiyaç vardır.
Nefrolitiyazis hastalarında farklı ESWL cihazlarının etkinliğinin değerlendirilmesi
Giriş: Üriner sistem taş hastalığı, prevalansı yüksek olan ve günümüzde hem daha sık hem de daha genç yaşlarda görülmeye başlayan önemli bir sağlık sorunudur. Böbrek taşının cerrahi tedavi yöntemleri arasında ESWL, minimal invaziv olması, düşük komplikasyon oranı ve kısa hastanede kalma süresi, tekrarlayan seanslar ile başarı oranının artması özellikleri sayesinde önemli bir yere sahiptir. Bu çalışmada, Çukurova Üniversitesi Hastanesi ve Mersin Şehir Hastanesinde bulunan elektromanyetik şok dalga üretim teknolojisini kullanan iki farklı ESWL cihazlarının etkinliğini değerlendirdik. Gereç ve yöntem:2022-2025 yılları arasında ESWL yapılan Çukurova Üniversitesi Hastanesindeki 109, Mersin Şehir Hastanesindeki 152 hastanın klinik, demografik ve taş hastalık verilerine retrospektif olarak ulaştık. Verilerin istatistiksel analizinde IBM SPSS Statistics Versiyon 20.0 paket programı kullanıldı. Bulgular: Mersin grubundaki hastaların ortalama taş boyutu daha büyüktü, istatistiksel olarak eşleştirme yapılarak değerlendirildiğinde iki merkezin başarı oranı (% 53.5 ve % 44.6) açısından istatistiksel anlamlı fark görülmedi. Komplikasyon oranı Çukurova grubunda daha fazla görüldü. (p=0.007) İşlem başarısına göre değerlendirildiğinde yaş, boy, VKİ, ESWL seans sayısı, serum sodyum değeri ve idrar dansitesi, taş volümü ve Hounsfield ünitesi, cilt altı ve visseral yağ doku mesafesi, MAP (Mayo Adhesive Probability) skoru, komplikasyon gelişimi başarı oranı ile ters ilişkili bulunmuşken, DJ stent varlığı işlem başarısı ile doğru orantılı bulundu. Lojistik regresyon analizi sonucunda DJ stent varlığı (OR=3.2(1 .3 8.2))(p=0.015), taş volümünün 523.6 mm 3' den küçük olması (OR=4.7(1.6 13.7))(p=0.005) işlem başarısını art ırdı ğı görüldü. MAP skoru ((OR=0.2(0.1 0.6))(p=0.002)) ve komplikasyon oranı (OR=0.1(0.02 0.55))(p=0.008) işlem başarısını azalttığı görüldü. Sonuç: Böbrek taş hastalarında, farklı cihazların etkinliğinin benzer ol duğu , işlem öncesi hastaların daha etkin değerlendirilmesi ve doğru hasta seçimi ile işlem başarısının ar ttığı görül dü Anahtar Kelimeler: Üriner sistem taş hastalığı, nefrolitiyazis, ekstrakorporeal şok dalga litotripsi
Kırmızı LED ışığın yaşlı ve erişkin ratlarda potansiyel terapötik etkileri
Giriş ve Amaç: Testisler, erkek üreme sisteminin en temel organları arasında yer almakta olup, sperm üretimi ve erkek cinsiyet hormonlarının sentezinden sorumludur. Yaşlanmayla birlikte testis dokusunda seminifer epitelde incelme, tübül çapında azalma, testosteron seviyelerinde düşüş ve sperm parametrelerinde belirgin bozulma ortaya çıkmaktadır. Fotobiyomodülasyon temelli non-invaziv uygulamaların son yıllarda çeşitli dokular üzerinde düzenleyici ve rejeneratif etkilere sahip olabileceği gösterilmiş olsa da, kırmızı LED ışığının testiküler yapı ve sperm kalitesi üzerindeki etkilerini yaşa göre karşılaştırmalı olarak değerlendiren çalışma sayısı sınırlıdır. Bu çalışmada, kırmızı LED ışığının erişkin ve yaşlı ratlarda testis histolojisi ve sperm parametreleri üzerine olası düzenleyici etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Çukurova Üniversitesi Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurulu onayı sonrası (24.04.2025/karar no:1) 24 erkek Wistar-Albino sıçan kullanılarak yapılmıştır. Çalışmada ağırlıklarına ve yaşlarına göre erişkin ve yaşlı erkek Wistar-Albino sıçanlardan oluşan her grupta 6 adet sıçan bulunan dört grup kullanılmıştır: Erişkin kontrol (G1), erişkin LED (G2), yaşlı kontrol (G3) ve yaşlı LED (G4). Tüm sıçanlar standart laboratuvar koşullarında 12 saat aydınlık–12 saat karanlık döngüsünde 30 gün boyunca barındırılmıştır. LED gruplarında kırmızı LED ışığı (2835 SMD Şerit Led; 4.8 W/620-750 nm/ 155 lm) sıçan kafeslerinin 20 cm üzerine yerleştirilip her gün aynı protokole göre uygulanmıştır. Deney sonunda alınan testis doku örnekleri histomorfometrik ve immünhistokimyasal açıdan değerlendirilmiş, alınan kan örneklerinden de biyokimyasal parametreler ölçülmüştür. İstatistik analizleri SPSS 20.0 programında gerçekleştirilmiş ve p<0,05 önemli kabul edilmiştir. Bulgular: Gruplar arasında SOD (p=0,272), GPX1 (p=0,001), Melatonin (p=0,102), LH (p=0,267) biyokimyasal değerlerinde anlamlı fark bulunmamıştır. Testosteron (p<0,001) ve MDA (p<0,001) düzeyleri açısından G1–G2 ve G3–G4 grupları arasında anlamlı farklılıklar saptandı. Histolojik değerlendirmelerde ise seminifer tübül epitel kalınlığı (p<0,001), sperm sayısı (p<0,001) ve sperm motilitesi (p<0,001) bakımından gruplar arasında anlamlı farklar belirlendi. Özellikle G4 grubunda elde edilen olumlu bulguların, G3 grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü. İmmünhistokimyasal olarak incelenen PCNA, BMAL1, 3β-HSD immünreaktivitesinde de G4 grubunda G3 grubuna kıyasla anlamlı farklar bulundu (p<0,05). G2 grubunda ise sayısal olarak olumlu bir artış tespit edilse de istatistiksel bir fark bulunamadı. Sonuç: Bu çalışma kırmızı LED ışığının testiküler yapı ve sperm parametreleri üzerinde iyileştirici etkiler oluşturabileceğini göstermektedir. Özellikle yaşlı sıçanlarda ortaya çıkan sonuçlar kırmızı LED terapisinin yaşlanmaya bağlı testiküler dejenerasyonun azaltılmasında potansiyel bir non-invaziv yaklaşım olabileceğini göstermektedir. Ancak daha geniş örneklemli ve moleküler düzeyde desteklenen çalışmalarla mekanizmanın ayrıntılı şekilde ortaya konması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Kırmızı LED ışık, Fotobiyomodülasyon, Testis histolojisi, Sperm parametreleri, Yaşlanma, Sıçan
İskemik priapizm modelinde hiperbarik oksijen tedavisinin iskemi reperfüzyon hasarına etkileri: Deneysel çalışma
Amaç: Biz bu çalışmada ratlarda deneysel bir iskemik priapism modeli oluşturarak hiperbarik oksijen tedavisinin (HBO) histopatolojik ve biyokimyasal parametreldeki etkisini gözlemlemeyi ve iskemik priapizm hastalığında bir tedavi alternatifi olarak kullanılıp kullanılamayacağını araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 4 grup olmak üzere toplam 34 adet Wistar-Albino cinsi erkek rat kullanıldı. Grup 1 (n:7) sham grubu olarak belirlendi.Grup 2 (I/R) 'de (n:10) priapizm modeli oluşturularak 4.saatin sonunda konstrüktör bant çıkarıldı ve reperfüzyon aşamasında ratlar 1 hafta boyunca bekletildi. Grup 3 (I/R+HBO) 'te (n:10) yine priapizm modeli oluşturulan ratlara reperfüzyon aşamasında denek hayvanları için özel olarak yapılmış oksijen tankında 7 gün boyunca günde 1 seans HBO tedavisi verildi. Grup 4 (HBO) 'te (n:7) ise model oluşturulmadan sağlıklı ratlara 7 gün HBO tedavisi verildi. Tüm gruplara işlemler sonunda penektomi yapıldı ve abdominal aortadan 3ml kan alındı. Penil doku örneklerinin yarısı histopatolojik olarak incelendi. Diğer yarısı homojenize edilerek biyokimyasal incelemeye alındı. Alınan homojenize doku ve kan örneklerinden katalaz (CAT) , glutatyon peroksidaz (GPX), endotelyal nitrik oksit sentetaz (eNOS) ve hipoksi ile indüklenebilir faktör 1a (HIF1A) çalışıldı. Gruplardan elde edilen veriler uygun istatiksel yöntemlerle karşılaştırıldı. Bulgular: Grup 2 'de polimorf nüveli lokositlerin (PMNL) aktivasyonu ve kronik inflamasyon açısından Grup 1 ve 4'e göre istatistiksel anlamlı yükseklik saptandı. Ayrıca Grup 3 'teki kronik inflamasyon seviyeleri Grup 2 'ye göre istatistiksel anlamlı daha düşük saptandı.(p<0,05) Grup 2 ile Grup 3 arasında hem sistemik kanda hem de penil dokuda eNOS, GPX, CAT ve HIF1A seviyeleri bakımından anlamlı fark saptanmadı. Tüm bulgulara bakıldığında HBO tedavisinin; priapizme bağlı oluşan kavernozal dokudaki iskemi reperfüzyon hasarında ne biyokimayasal ne de histopatolojik olarak hiçbir parametrede hasarı arttırmadığı saptandı. Sonuçlar: HBO tedavisi; kronik inflamasyonu azaltarak priapism hastalığının özellikle kronik sürecindeki etkilerini azaltmada alternatif ya da yardımcı bir tedavi seçeneği olabilir. Ancak bu konuda neredeyse hiç hayvan deneyinin olmamasından dolayı daha fazla denek sayısı ile yapılan daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler:Priapizm, iskemi reperfüzyon hasarı , hiperbarik oksijen
Prostat kanserinde de-ritis oranının patolojik sonuçları öngörmede önemi
Amaç: Bu çalışma, prostat kanseri tanısıyla radikal prostatektomi yapılan hastalarda operasyon öncesi bakılan De Ritis oranının (serum Aspartat Transaminaz (AST)/Alanin Transaminaz (ALT)) ameliyat sonrası ISUP-GG (International Society of Urological Pathology Grade Group) derece yükselmesi (upgrade) ve patolojik sonuçları öngörmedeki etkinliği araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 2012-2022 yılları arasında lokalize prostat kanseri nedeniyle radikal prostatektomi yapılan 152 hasta retrospektif olarak incelendi. Hastaların operasyon öncesi 1 aylık süre içerisinde bakılan serum AST ve ALT değerleri çalışmaya alındı. Hastaların yaşı, preoperatif tümör karakteristikleri (biyopsi öncesi PSA, prostat volümü, PSA dansitesi, biyopsi ISUP- GG, maksimum biyopsi tümör volümü) ve prostatektomi patolojik özellikleri (ISUP-GG, patolojik tümör evresi, lenf nodu tutulumu, seminal vezikül invazyonu ve cerrahi sınır durumu) değerlendirildi. Bulgular: Radikal prostatektomi sonrası ISUP upgrade saptanan grupta De Ritis oranı ortalaması upgrade saptanmayan gruba göre daha düşük saptandı (1,14±0,28 karşı 1,10±0,27, p=0.38). Upgrade tahmin etmek için yapılan ROC eğri analizi sonucunda optimal De Ritis oranı eşiği 1.22 olarak hesaplandı. Düşük De Ritis oranı olan grupta upgrade görülme oranı istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek saptandı (%51'e karşı %34, p=0.05). Düşük De Ritis oranı olan hastalarda, radikal prostatektomi sonrası patolojik T3, seminal vezikül invazyonu ve lenf nodu invazyonu oranları istatistiksel olarak anlamlı olmasa da daha yüksek saptandı (p değerleri sırasıyla 0.68, 0.50 ve 0.39). Sonuçlar: Çalışmamız sonucunda düşük De Ritis oranı ile radikal prostatektomi sonrası ISUP upgrade ve olumsuz patolojik özellikler (T3, lenf nodu tutulumu, seminal vezikül invazyonu) arasında ilişkili olabileceğini düşündürmektedir.
Radikal nefrektomi yapılan hastalarda cerrahi apgar skorunun, postoperatif erken dönem ve 1. yılda yılda renal fonksiyonlar ile korelasyonu
Radikal nefrektomi (RN) operasyonlarından sonra renal fonksiyonlardaki etkilenme pek çok çalışmaya konu olmuştur. Küçük renal kitlelerde parsiyel nefrektomi (PN) ile karşılaştırmalı yayınlarda RN'nin uzun dönemde renal fonksiyonları olumsuz etkilediği ve PN'e göre kardiyovasküler sistem morbiditesini arttırdığı gösterilmiştir. Çalışmamızda RN uygulanan hastalarda intraoperatif surgical apgar skoru (SAS)' nun erken ve uzun dönemde renal fonksiyonlardaki etkilenmeyi ne oranda öngöreceği araştırılmıştır. Çalışmaya 2016 –2018 tarihleri arasında kliniğimizde böbrek tümörü tanısıyla RN uygulanan 111 hasta dahil edildi.Çalışma prospektif olarak dizayn edilmiş ve verileri toplanmış, retrospektif değerlendirilmeyi içermektedir. SAS verileri ile preoperatif, postoperatif 1. gün, 6. ay ve 12. ay GFR değerleri karşılaştırıldı. Hastalarda glomerüler filtrasyon hızının (GFR) hesaplanmasında Modification of Diet in Renal Disease (MDRD) yöntemi kullanıldı. Bulgular: SAS'a göre risk grupları arasında preoperatif ve postoperatif erken dönemde GFR değerleri arasında anlamlı fark yok iken, 6. ay ve 12. ayda yüksek riskli grupta orta risk ve düşük risk grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı oranda daha yüksek GFR düşüşü saptandı. (p<0.001) Sonuç: Radikal nefrektomi operasyonundaki SAS skorları ile hastanın 6. ay ve ilk 1 yıldaki GFR değişimleri arasında anlamlı ilişki bulunmuştur.SAS skoru açısından risk grubunu oluşturan hastalara, uzun dönemdeki GFR değişimlerinden etkilenmemesi için erken dönemde böbrek koruyucu tedaviler ve diyet uygulamaları önerilebilir.
Aşırı aktif mesane hastalarında tedavi öncesi ve sonrası idrarda nerve growth factor düzeylerinin karşılaştırılmanın OAB-V8 sorgulama formu ile kolerasyon
Amaç: Çalışmamızda antimuskarinik tedavi ve onabotulinum toksin-A (onaBoNT-A) enjeksiyonu uygulanan aşırı aktif mesane (AAM) hastalarında, tedavi öncesi ve sonrası idrarda nerve growth factor (NGF) düzeylerinin karşılaştırılması, ilaveten NGF düzeylerinin aşırı aktif mesane sorgulama formu [ 8-item overactive bladder questionnaire (OAB-V8)], ürogenital sıkıntı envanteri [Urinary Distress Inventory, Short Form (UDI-6)] ve inkontinansın hayat kalitesi etkileri sorgulama formu [Incontinence Impact Questionnaire, Short Form (IIQ-7)] ile korelasyonu olup olmadığını göstermeyi amaçladık Materyal ve Metod: Lokal etik kurul onayını takiben (2016/313, 28.11.2016), Ağustos 2017 ve Mayıs 2019 tarihleri arasında AAM semptomları ile kliniğimize başvuran 40 hasta prospektif olarak değerlendirildi. Çalışma kapsamında 20 hastaya solifenacin 5 mg başlandı (grup 1), antimuskariniklere dirençli 20 hastaya ise onaBoNT-A enjeksiyonu (grup 2) yapıldı. Tüm hastalardan tedavi öncesi ve tedavi sonrası 3. ve 6. ayda idrar numunesi alındı, idrarda NGF düzeyleri ölçüldü. Yine hastaların tedavi öncesi ve tedavi sonrası 3. ve 6. ayda: OAB-V8, UDI-6, ve IIQ-7 semptom skorları kaydedildi. Verilerin normal dağılıma uygunluğu Shaphiro Wilk Testi ile test edildi. Normal dağılamayan değişkenlerin iki bağımsız grupta karşılaştırılmasında Mann Whitney U Testi, ikiden farklı zamanda değerlendirilmesinde ise Freidman ve Dunn çoklu karşılaştırma testleri kullanıldı. Sayısal değişkenler arasındaki ilişkiler ise Spearman korelasyon katsayısı ile test edildi. Bulgular: Ortalama yaş açısından gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark izlenmedi (grup 1: 39.1±12.22, grup 2: 48.26±17.94, p=0.073). Yine 2 grup arasında başlangıç OAB-V8, IIQ-7 ve UDI-6 skorları açısından anlamlı farklık saptanmadı. NGF değerleri onaBoNT-A enjeksiyonu yapılan grupta zaman içinde anlamlı değişim göstermezken (p=0.069, p=0.069); antimuskarinik tedavi uygulanan hastalarda, 3. ve 6. aylarda preoperatif döneme göre anlamlı düşük bulunmuştur (p=0.003, p=0.007). Antimuskarinik verilen grupta, 3. ayda NGF ile OAB-V8 (r=0.704, p=0.001), IIQ-7 (r=0.676, p=0.001) ve UDI-6 (r=0.583, p=0.007) skorları açısından anlamlı bir korelasyon gözlendi. Ayrıca 6. ay takiplerde de antimuskarinik tedavi verilen grupta, NGF düzeyi ile OAB-V8 (r=0.811, p=0.004) ve IIQ-7 (r=0.671, p=0,001) skorları arasında güçlü bir korelasyon mevcuttu. Ancak onaBoNT-A enjeksiyonu grubunda ise NGF ile diğer değişkenler arasında 3. ve 6. ay takiplerde anlamlı bir korelasyon izlenmedi. Sonuç: Son yıllarda AAM'de tedavi monitorizasyonunu sağlamak üzere biyobelirteçler üzerinde çalışmalar artmaktadır. Çalışmamızda NGF değerleri onaBoNT-A enjeksiyonu yapılan hasta grubunda zaman içinde anlamlı değişim göstermezken, antimuskarinik tedavi verilen hasta grubunda 3. ve 6. ayda tedavi öncesine göre anlamlı düşük bulunmuştur. Aynı zamanda antimuskarinik tedavi verilen grupta, idrar NGF düzeyleri semptom skorlarıyla korele seyrettiği için antimuskarinik tedavi alan AAM hastalarında tedavinin etkinliğini değerlendirmek için iyi bir belirteç olduğunu düşündürtmektedir. OnaBoNT-A enjeksiyonunda bu korelasyonun görülmemesinin nedeni olarak, etki mekanizması farklılığının sorumlu olduğu düşünülebilir. Anahtar kelimeler: Antimuskarinik, Onabotulinum toksin A, Nerve Growth Factor, Sorgulama formları
Rat modelinde unilateral testiküler torsiyon sonrası karşı testiste gelişen apoptik değişikliklerin değerlendirilmesi
Hiperokzalüriye bağlı gelişen renal tubüler hücre apoptozisi üzerine değişik antioksidan ajanların etkileri
Perkütan nefrolitotomi sonrasında böbrek fonksiyonlarında görülen değişimler ve bu değişimlere etki eden faktörlerin analizi
Bu çalışmada böbrek taşı cerrahisinde sıkça uygulanan Perkütan Nefrolitotomi (PNL) ameliyatının böbrek fonksiyonları üzerinde meydana getirdiği değişimler ve bu değişimlere etki eden faktörlerin analizi amaçlandı.Çalışma kapsamına alınan böbrek taşı olan 80 hastaya (48 erkek 32 kadın) PNL uygulandı. Hastaların yaş ortalaması 43.71 (18-71) yıl idi ve taş yerleşimi olguların 38'inde (%47.5) sağ böbrek, 42'sinde (%52.5) ise sol böbrek yerleşimliydi. PNL cerrahisi uygulanan 80 hastanın preoperatif ve postoperatif taş yükü, Glomerüler Filtrasyon Hızı (GFH), Dimerkaptosüksinik asid (DMSA), serum kreatinin, üre, elektrolit (Na, K, Cl) ve Hb değerleri karşılaştırıldı, peroperatif kan transfüzyonu yapılan hastalar kaydedildi. GFH hesaplanırken Cockroft-Gault yöntemi kullanıldı.Postoperatif dönemde ortalama taş yükü serum üre ve kreatinin değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı azalma, GFH değerinde ise artış saptandı. Serum elektrolit (Na, K, Cl) değerlerinde ise değişiklik gözlenmedi. Olguların 13'üne (%16.3) transfüzyon yapılırken preoperatif taş boyutu, yaş ve Vücut Kitle İndeksi (VKİ)'nin transfüzyon oranına etkisi olmadığı fakat operasyon süresinin artmasının transfüzyon oranını arttırdığı saptandı. Transfüzyon oranını arttıran bir diğer faktör ise çoklu giriş yapılmasıydı. Postoperatif taşsızlık, çoklu giriş yapılması, operasyon süresi ve kullanılan litotriptör tipinin GFH'daki değişime etki etmediği gözlendi.Bulgularımız ışığında günümüz taş cerrahisinde PNL, GFH'ı arttırarak böbrek fonksiyonlarnda düzelme sağlaması ve yüksek taşsızlık oranı nedeniyle, oldukça güvenilir ve etkin bir yöntemdir.
Ekstrakorporeal şok dalga litotripsinin akut etkilerinin sintigrafik ve biyokimyasal değerlendirilmesi
Siklofosfamid ile indüklenen testiküler hasarda silimarinin koruyucu ve tedavi edici etkisinin araştırılması
Giriş ve amaç: Deve dikeni (Silybum marianum) bitkisinden elde edilen bir flavanoid olan silimarin serbest oksijen radikallerinden koruyan kuvvetli bir antioksidan maddedir. İnsan ve hayvan modellerinde bu maddenin antioksidan, anti-enflamatuvar etkileri gösterilmiştir. Siklofosfamid (CYP) alkilleyici ilaçlar grubunda yer alan, immünsüpresan ve kanser önleyici bir ilaçtır. CYP rejimleri alan erkeklerde testiküler atrofi, infertilite ve azospermi insidansının arttığı gösterilmiştir. Bu çalışmadaki amacımız ratlarda siklofosfamidle indüklenen testiküler hasar modelinde silimarinin testiküler dokuda koruyucu ve tedavi edici etkilerini biyokimyasal belirteçler ve histopatolojik sonuçlar açısından araştırmaktır. Gereç ve yöntem: Bu çalışmada toplam 47 Wistar-Albino ırkı erkek rat kullanıldı. Kontrol grubunda 5, diğer deney gruplarında her biri 7 adet olacak şekilde (1 kontrol ve 6 deney grubu) planlama yapıldı. Deneyde siklofosfamid tek doz intraperitoneal ve silimarin (SMN) günde 2 defa oral gavaj ile verildi. Denekler 14. günün sonunda sakrifiye edildi. Serum folikül stimüle edici hormon (FSH), luteinize edici hormon (LH), testosteron, total antiksidan kapasite (TAS), total oksidatif kapasite (TOS), malondialdehit (MDA) aktivitesi ölçümleri yapıldı. Sağ testis histopatolojik inceleme için, sol testis TAS, TOS, MDA aktivitesi ölçümü için kullanıldı. Histolojik inceleme için Hematoksilen-Eozin, Gomori Trikrom boyama yapıldı. Johnsen skorlamasıyla testiküler hasar değerlendirildi. Bulgular: Yapılan analiz sonuçlarına göre testis ağırlıkları, ağırlık indeksi ve hacimlerinde gruplar arasında anlamlı fark izlenmedi. Deneklerin ağırlık değişimlerine bakıldığında SMN koruyucu olarak verildiğinde kilo değişimini anlamlı ölçüde azalttığı ancak normal seviyeye çıkaramadığı görüldü. SMN' nin koruyucu ve tedavi edici olarak kullanımının oksidatif stres indeksini anlamlı düzeyde düşürdüğü izlendi. Serum ve doku MDA düzeylerinde anlamlı farklılık izlenmedi. Silimarinin hormonal dengeyi korumada etkin olduğu görülmüştür. Sonuç: Çalışmamızda silimarin siklofosfamidin neden olduğu testiküler hasarda histopatolojik ve biyokimyasal iyileşme sağlamıştır. Ayrıca testiküler hasarı önlemede silimarinin tedavi edici etkisinin, koruyucu etkisine göre daha güçlü olduğu ve artan dozlarla iyileşme oranının da arttığı görülmüştür. Gelecekte yapılacak randomize prospektif çalışmalar, silimarinin testis hasarında özellikle fertilitenin korunması ve tedavisi için kullanımı açısından yol gösterici olacaktır. Anahtar kelimeler: Siklofosfamid, silimarin, testiküler hasar
Ailesel taş hastalığında osteopontin gen bölgesi mutasyon taraması
Renal hücreli karsinom dokusunda; EGFR, BRAF ve K-RAS gen mutasyonlarının, DNA dizi analizi yöntemleri ile tespiti ve klinik parametreler ile karşılaştırılması
Renal hücreli kanserlerde (RHK); hastaların prognozu ve moleküler hedeflenmiş tedavilerin cevabını belirlemede önemli olan Kras, Braf ve EGFR (endotelyal growth faktör reseptörü) genindeki mutasyonların varlığının gösterilmesi amaçlandı.Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Üroloji Anabilim Dalı'nda böbrek tümörü ön tanısıyla radikal veya parsiyel nefrektomi yapılan 35 hasta dahil edildi. Patoloji spesmenlerinden normal doku ve kanserli dokudan preparatlar hazırlandı. DNA izolasyon işleminden sonra bu dokulardan genomik DNA eldesi gerçekleştirildi. Elde edilen DNA'lardan ABI-3130 DNA dizi analizi cihazı kullanılarak erime mutasyon tanımlanması yapıldı.Yapılan çalışma sonucunda EGFR, Braf VE Kras yolağı üzerindeki tüm eksonlarda herhangi bir mutasyon olmadığı saptandı.Gelecekteki böbrek tümörü araştırmalarına yönelik EGFR, Braf ve Kras gen polimorfizmlerinin saptanmasında ve tümör dokusu çalışmaları ile birleştirilerek mutasyonların tanımlanmasında öncülük edecek bir çalışma olarak düşünmekteyiz.
Kimyasal sistit oluşturulan deneysel hayvan modelinde; intravezikal ozon uygulamasının mesaneye topikal etkisi
Denekler üç gruba ayrıldı. Grup I ve II'deki deneklerde transüretral intravezikal hidroklorik asit(HCI), (0.2 ml, 0.4 N) instillasyonu ile kimyasal sistit oluşturuldu. Grup I'deki deneklerde transüretral intravezikal olarak haftada iki kez ozonlu serum fizyolojik (20-25 mcg/mL ozon içeren 2 ml % 0.9 NaCl solüsyonu), grup II'deki deneklere ise transüretral intravezikal % 0.9 NaCI instillasyonu uygulandı. Grup III'deki deneklere ise aynıstresi oluşturmak amacıyla kimyasal sistit oluşturulmaksızın, transüretral intravezikal olarak % 0.9 NaCI instillasyonu uygulandı. Çalışmanın erken dönem sonuçlarınıgöstermek amacıyla gruplardaki deneklerin yarısına (grup Ia, IIa, IIIa) 2 doz tedavi sonrası, geç dönem sonuçlarını göstermek amacıyla da kalan deneklere (grup Ib, IIb, IIIb) 6 doz tedavi sonrasısistektomi ve takibinde sakrifikasyon uygulandı. Mesanedeki değişiklikleri göstermek amacıyla histopatolojik inceleme yapıldı. Çalışmamızda ozon tedavisi alan grup Ia ve Ib'de bazal membran ve mukozal bütünlüğün korunduğu, enflamatuar hücrelerin baskılandığıgörüldü, ancak % 0.9 NaCI uygulanan grup IIa ve IIb'de mukozal bütünlüğün bozulduğu, bazal membranda çok sayıda enflamatuar hücre birikiminin olduğu gözlendi. Bulgularımız ışığında, intravezikal ozon tedavisi, düşük maliyet ve kabul edilebilir yan etkisiyle, kimyasal sistit tedavisinde yeni tedavi yaklaşımıolabilir. Deneysel hayvan modelimiz dikkate alındığında, ozon IC tedavisinde alternatif seçenek olabileceğine, ancak bunun ileri çalışmalarla desteklenmesi gerektiğine inanıyoruz. Anahtar kelimeler: Deneysel, Kimyasal sistit, Ozon
Renal tübüler hücre hasarına oral indometazinin etkisi; hiperokzalüri oluşturulan ve eswl uygulanan tavşanların değerlendirilmesi
Üriner sistem taşhastalığı, üriner enfeksiyonlar ve prostat patolojilerinden sonra üçüncü sıklıkta gözlenmektedir. Klinik ve deneysel çalışmalar oksalatın indüklediği hücresel hasarda esas hedef hücrenin renal tübüler hücreler olduğunu göstermektedir. Biz çalışmamızda hiperokzalürinin ve ESWL'nin indüklediği renal tübüler hücre hasarısonucunda oluşan apoptozisin antiinflamatuar bir ajan olan; oral indometazin ile etkileşimini araştırdık. Araştırmamızda 6 çalışma gruplarıve bir kontrol grubu olmak üzere kurguladık. Her bir grupta 10 tavşan vardı. Kontrol grubu hariç diğer gruplar, takip sürelerine göre erken dönem (7 gün) ve geç dönem (28 gün) olarak 2 alt gruba ayrıldı. Çalışma gruplarındaki tüm hayvanlar deneysel renal tübüler kristalizasyon oluşturmak için su ve %1'lik etilen glikol karışımıyla beslendi. Grup II için yalnızca bu uygulandı. Oysa Grup III'e renal tübüler ek destrüktif etki oluşturmak için ESWL uygulandı. Son grupta ise tübüler etkiyi değerlendirmek için %1'lik etilen glikol ve ESWL uygulanan hayvanlara indometazin verildi. Etilen glikol alan gruplarda değişik derecelerde intratübüler kristalizasyon gözlendi. Özellikle indometazin verilen gruplarda kristalizasyonun ve apopitotik değişikliklerin az olmasıistatistiksel olarak anlamlıbulundu. Verilerimiz ışığında; oral indometazinin uzun süreç uygulandığıgruplarda deneysel koşullarda oluşturulan intratübüler kristalizasyonu azaltıcıve tübüler apopitotik değişiklikleri azaltıcıetkisi gözlendi.
İntersitisyel sistit hayvan modelinde, intravezikal dekspantenol tedavisinin lipid peroksidasyonu ve mesane histolojisi üzerine etkileri.
İnterstisyel sistit hayvan modelinde, intravezikal dekspantenol uygulanmasının mesane histolojisi ve lipid peroksidasyonu üzerine etkisinin gösterilmesi amaçlandı.Toplam 35 adet Yeni Zelanda tavşanı üç gruba ayrıldı. Grup I ve II' deki deneklere transüretral intravezikal hidroklorik asit instillasyonu ile sistit oluşturuldu. Ardından, Grup I' deki deneklere transüretral olarak haftada iki kez intravezikal dekspantenol tedavisi, grup II' deki deneklere ise sadece intravezikal izotonik NaCI instillasyonu uygulandı. Grup III' deki deneklere ise aynı stresi oluşturmak amacıyla kimyasal sistit oluşturulmaksızın, intravezikal distile su instillasyonu uygulandı. Tüm gruplarda tedavi şemaları aynı şekilde düzenlendi. Toplam 6 haftalık tedavinin ardından, tavşanlar sakrifiye edildi ve mesanedeki değişiklikleri göstermek amacıyla histopatolojik inceleme yapıldı. Dekspantenolün lipid peroksidasyonu üzerine etkisini incelemek için serum ve doku MDA değerleri incelendi.Çalışmamızda dekspantenol tedavisi alan grup I' de bazal membran ve mukozal bütünlüğün korunduğu, enflamatuar hücrelerin baskılandığı ve serum ve dokuda Malondialdehit (MDA) seviyelerinin düştüğü görüldü. Ancak izotonik NaCI uygulanan grup II' de mukozal bütünlüğün bozulduğu, bazal membranda çok sayıda enflamatuar hücre birikiminin olduğu, MDA seviyelerinde anlamlı artış olduğu gözlendi.Bulgularımız ışığında, intravezikal dekspantenol tedavisi, düşük maliyet ve kabul edilebilir yan etkisiyle interstisyel sistit tedavisinde yeni bir tedavi yaklaşımı olabilir.Anahtar kelimeler: Dekspantenol, İntersitisyel sistit, Lipid peroksidasyonu, Malondialdehit (MDA).
ESWL Uygulanan tavşan modelinde renal parankimde HIF-1α ekspresyonu ve Pentoksifilin'in HIF-1α ekspresyonu düzeyine etkisinin değerlendirilmesi
Araştırmamızda ESWL'ye bağlı oluşan vasküler hasar ve tromboz zemininde oluşan hipoksi ve iskemi varlığını ortaya koymak için HIF-1? ekspresyonu değerlendirildi. Ayrıca dolaşım düzenleyici bir ajan olan pentoksifillinin HIF-1? ekspresyonunu üzerine etkinliğinin gösterilmesi amaçlandı.Araştırmamızda 70 adet erişkin Yeni Zellanda Albino tipi tavşan kullanıldı ve 6 çalışma grubu ve sadece normal içme suyu verilen bir kontrol grubu (Grup 1) oluşturuldu. Her bir grupta 10 tavşan vardı. Gruplar takip sürelerine göre erken dönem (7 gün) ve geç dönem (14 gün) olarak iki alt gruba ayrıldı. Renal doku örneklerinde HIF-1? ekspresyonunu değerlendirmek için immünohistokimyasal metodla nükleer boyanma oranları değerlendirildi.ESWL uygulanan grup 3'deki tavşanlarda Hif-1? ekspresyonunun ESWL uygulanmayanlara göre daha yüksek oranda olduğu saptanmıştır. Erken ve geç dönemde; hiperokzalürik gruplarda ve ESWL uygulamadan önce pentoksifilin verilen gruplarda diğer gruplarla karşılaştırıldığında sınırlı HIF-1? ekspresyonu sağlanmıştır (p<0.05).Sonuç olarak; ESWL'nin hipoksik renal hücre hasarına neden olabileceği HIF-1? ekspresyonu ile gösterilmiştir. Verilerimiz, doku perfüzyon düzenleyicisi olan pentoksifilinin ESWL'ye bağlı oluşan bu renal hücre hasarını engelleyebileceğini düşündürmüştür.Anahtar kelimeler: ESWL, Pentoksifilin, HIF-1?
Benign prostat hiperplazisi ve prostat kanseri tanısı alan hastaların prostat dokularında mikoplazma DNA yapısının araştırılması
Araştırmamızda benign prostat hiperplazisi tanısı almış hastaların prostat dokularında, prostat kanserli hastaların kanserli ve normal prostat dokularında mikoplazma DNA' sı araştırılması amaçlandı.Çalışmada benign prostat hiperplazisi tanısı almış 31 hastanın patolojik preperatı ile 31 adet prostat kanseri tanısı almış hastanın doku preperatları kullanıldı ve üç çalışma grubu oluşturuldu. Grup 1, prostat kanseri tanısı almış hastalara ait kanserli doku, grup 2 prostat kanseri tanısı almış hastalara ait benign doku, grup 3 (kontrol grubu) benign prostat hiperplazisi tanısı almış hastalara ait doku örnekleri ile oluşturuldu. Her bir grupta 31 preperat incelendi. Preperatlarda PCR yöntemi ile mikoplazma DNA' sı araştırıldı.Yapılan incelemede grup 1'deki 31 hastanın 11'inde, grup 2'deki 31 hastanın 4'ünde mikoplazma DNA'sı saptandı. Grup 3'teki 31 hastanın hiçbirisinde mikoplazma DNA'sı saptanmadı.Sonuç olarak; verilerimiz prostat kanseri etyolojisinde mikoplazma enfeksiyonlarının rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Bu konuda yapılacak diğer klinik ve deneysel çalışmalarla birlikte gerek prostat kanserinin erken tanısında ve gerekse tedavisinde yeni bir adım atılabilecektir.
Stres inkontinanslı hastalarda biofeedback tedavinin, inkontinans sorgulama formu skorlarına ve ürodinamik parametrelere etkisi
Stres inkontinansı olan hastalarda, biofeedback tedavi öncesi ve sonrası, ürodinamik parametrelerin ve The International Consultation on Incontinance Quastionnaire-Short Form (Uluslararası İnkontinans Sorgulama Formu), (ICIQ-SF) skorlarının karşılaştırılmasını amaçlandı.Çalışma kapsamına alınan stres üriner inkontinansı olan 40 hastaya biofeedback tedavi öncesi ICIQ-SF skorlama formu dolduruldu ve ürodinami yapıldı. Hastalara biofeedback tedavi sonrası yeniden ICIQ-SF skorlama formu dolduruldu ve ürodinami yapıldı. Yedi hasta yedinci haftadan sonra tedaviye gelmedi. Bunlar arasından beş hasta düzeldiği için, iki hasta hiç fayda görmediği için tedaviyi yarıda bıraktı. Bu yedi hastaya ürodinami yapılmadan sadece ICIQ-SF skorlama formu dolduruldu.Çalışmamızda biofeedback tedavisi sonrasında ICIQ-SF skorunda (9.95±4.39), tedavi öncesi ICIQ-SF (18.07±2.40) skoruna göre anlamlı düzelme olduğu saptandı. Ancak tedavi öncesi ürodinamik parametrelerle (kapasite, instabilite, sensasyon ve rezidü), tedavi sonrası ürodinamik parametreler arasında istatistiksel anlamlı farklılık gözlenmedi.Bulgularımız ışığında biofeedback tedavi ile hastaların şikayetleri büyük ölçüde düzelmekte olup, ICIQ-SF skorlarında anlamlı düşüş meydana gelmektedir. Bu yüzden cerrahi tedaviye endikasyonuna göre iyi bir alternatiftir. Ürodinamik parametrelerde değişikliğe yol açmadığı için, stres üriner inkontinanslı biofeedback tedavisi planlanan hastalarda ürodinamiye mutlaka ihtiyaç yoktur.Anahtar Kelimeler: Stres üriner inkontinans, ICIQ-SF skoru, Ürodinami
Sıçanlarda oluşturulan deneysel renal iskemi reperfüzyon modeline Gibco™ AmnioMAX™ - II Complete Medium tedavisinin Etkisi
Amaç: İskemi reperfüzyon hasarı; parsiyel nefrektomi, renal transplantasyon ve sepsis gibi klinik durumlarda böbreğe giden kan akımının azalması veya tamamen sonlanması sonucunda ortaya çıkan ve hayatı tehdit eden bir tablodur. Bu çalışmada amniyon hücre kültür özelliği taşıyan Gibco™ AmnioMAX™ - II Complete Medium tedavisinin iskemi reperfüzyon hasarı üzerine etkilerini araştırmayı amaçladık. Gereç ve yöntem: Bu deneysel hayvan çalışması, Düzce Üniversitesi Hayvan Deneyleri Etik Kurulu onayı ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmada 200-250 gram ağırlığında, 8-10 haftalık, 36 adet Wistar-Albino cinsi dişi rat kullanıldı. Ratlar 4 grubu ayrıldı. Grup 1 (n=9), sham grubu olarak belirlendi ve yalnızca laparotomi uygulandı. Grup 2 (n=9), I/R grubu olarak tasarlandı ve uygun cerrahi prosedürle yalnızca bilateral renal pedikül klemplenerek 45 dakika iskemi sonrası reperfüzyon uygulandı. Grup3 (n=9)'e 45 dakika iskemi uygulandıktan sonra reperfüzyon sağlandı ve reperfüzyondan 1 saat sonra 1 cc Gibco™ AmnioMAX™ - II Complete Medium intraperitoneal olarak uygulandı ve bu grup tedavi grubu olarak adlandırıldı. Grup 4 (n=9)'e iskemiden 1 saat önce 1 cc Gibco™ AmnioMAX™ - II Complete Medium intraperitoneal olarak uygulandı ve iskemi reperfüzyon prosedürü aynı şekilde yapıldı. Reperfüzyon tüm gruplar için 24 saat olarak belirlendi ve 24 saat sonra denekler sakrifiye edildi. Kan örneklerinden serum kan üre azotu (BUN), üre, kreatinin seviyeleri belirlendi. Renal doku kesitlerinden ise biyokimyasal olarak Malondialdehit (MDA), Katalaz (CAT), Super Oksit Dismutaz (SOD), Total Antioksidan Status (TAS), Total Oksidant Status (TOS), Glutatyon Peroksidaz (GPx), Glutatyon (GSH), Nitrik Oksit Sentaz (NOS) konsantrasyonları belirlendi. Histopatolojik incelemeler için H&E ve PAS boyamaları yapılarak EGTI skorlama sistemi kullanıldı. İstatistiksel analizde p<0,05 anlamlı olarak kabul edildi. Bulgular: Serum örneklerinden çalışan BUN, üre ve kreatinin değerleri sham grubuna kıyasla I/R grubunda yüksek, tedavi grubunda ise I/R grubuna göre anlamlı derecede düşük olarak bulundu. TAS değerleri I/R grubunda kontrol grubuna göre ciddi derecede düşük belirlendi. Tedavi ve profilaksi grubunda ise I/R grubuna kıyasla yüksek saptandı. TOS/OSI seviyeleri, TAS seviyelerinin tam tersi şekilde I/R grubu ile kontrol grubu karşılaştırıldığında I/R grubunda yüksek saptandı. Tedavi grubundaki TOS/OSI seviyeleri I/R grubunda düşük bulundu. GSH, SOD, GPx, CAT ortalama değerleri birbirine benzer şekilde I/R grubunda sham grubuna göre düşük olarak tespit edildi. Tedavi gruplarında ise I/R grubunu göre yüksek olduğu anlamlı bulundu. MDA seviyeleri I/R grubunda kontrol grubuna göre yüksek bulundu. Diğer gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. NOS seviyeleri arasında anlamlı farklılık tespit edilmedi. Histopatolojik incelemelerde sağ ve sol böbrek dokularını EGTI skorları arasında anlamlı fark yoktu. Sağ ve sol böbrek kesitlerinde I/R grubunda bu skor tedavi, profilaksi ve kontrol grubuna göre yüksekti. Profilaksi ve tedavi grupları kıyaslandığında biyokimyasal ve histopatolojik değerlendirmelerden sadece GSH seviyelerinde, tedavi grubunun daha yüksek olduğu anlamlı bulundu. Sonuç: Sıçanlarda oluşturulan renal I/R hasarı modelinde Gibco™ AmnioMAX™ - II Complete Medium tedavisinin histopatolojik ve biyokimyasal araştırma sonucunda doku hasarını azalttığı sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: İskemi Reperfüzyon Hasarı, Gibco™ AmnioMAX™ - II Complete Medium, Amnion
Transrektal ultrasonografi eşliğinde yapılan 12 kor prostat biyopsilerinde periprostatik ve intraprostatik lokal anestezi uygulamalarının etkinliğinin araştırılması
7. ÖZETAmaçProstat biyopsisinin TRUS eşliğinde yapılması altın standarttır. Son yıllarda kor sayısınınarttırılmasına yönelik eğilimler ağırlık kazanmaktadır. Bu da analjezi uygulamalarının öneminidaha da arttırmaktadır. TRUS eşliğinde yapılan prostat biyopsilerinde analjeziyi sağlamakamacıyla çok çeşitli yöntemler kullanılmaktadır ve standart bir yöntem henüzbelirlenmemiştir.Bu çalışmada TRUS eşliğinde uygulanan 12 kor prostat biyopsilerinde, analjeziyi sağlamaktakullanılan ve genel kabul görmüş periprostatik lidokain enjeksiyonuna yeni bir lokalanestezik yöntem olarak tanımlanan intraprostatik lidokain enjeksiyonun eklenmesininetkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır.Gereç ve YöntemHastalar %1 lidokain bilateral (toplam 10 ml olacak şekilde) periprostatik lokal anesteziyapılmasını takiben rastgele 2 gruba ayrıldı: Grup I (Grup PL): ntraprostatik 10 ml %1lidokain (30 hasta), Grup II (Grup PSF): ntraprostatik 10 ml SF (30 hasta). Bu iki grubunTRUS eşliğinde yapılan 12 kor prostat biyopsilerinin ağrı skorlamaları (11-nokta lineer vizüelanalog skalası) karşılaştırıldı.BulgularHer iki grup arasında yaş, PSA ve prostat volümleri açısından farklılık izlenmedi. Gruplarbiyopsi süresi, intramusküler enjeksiyon ve prob giriş ortalama ağrı skorları açısından yinefarklılık göstermedi. Öte yandan intraprostatik lidokain uygulanan grupta ortalama ağrıskorları 0.62±0.96 iken, ikinci grupta ortalama ağrı skorları 2,34±1,83 olarak bulundu.Aralarındaki fark istatiksel olarak anlamlı düzeyde saptandı. Komplikasyonlar açısından heriki grupta da kaydadeğer bir bulgu görülmedi.SonuçBu prospektif, randomize, klinik çalışma sonucunda TRUS eşliğinde yapılan 12 kor prostatbiyopsilerinde periprostatik lidokain uygulamasına ilave edilen intraprostatik lidokaininanaljezi etkinliğini belirgin olarak yükselttiği ve klinik uygulamalarda yer alabileceğigözlemlendi.Anahtar Kelimeler: TRUS, prostat biyopsisi, intraprostatik, periprostatik, analjezi, prostatkanseri.
980 nm dalga boyundaki diyot laserin Mongrel cinsi köpeklerde prostat, mesane ve böbrek üzerine etkileri
Amaç: Laser teknolojisi tıbbın birçok alanında olduğu gibi ürolojik cerrahilerde de giderek yaygınlaşmıştır. Bu çalışmada diyot 980 nm laserin prostat, mesane ve böbrek üzerinde in vivo vaporizasyon ve koagülasyon etkileri araştırılmıştırYöntem: Düzce Üniversitesi Etik Kurulu'ndan onay alındıktan sonra 4-5 yaşlarında 5 adet Mongrel cinsi erkek köpek çalışmaya dahil edildi. İntramusküler 2 mg/kg ketamine hidroklorür ve 3 mg/kg xylazine hidroklorür ile genel anestezi sağlandıktan ve cerrahi saha tıraş edildikten sonra antisepsi sağlanarak orta hat vertikal insizyon yapıldı. Transvezikal olarak prostatik loja ve mesane lümenine ayrı ayrı 2 dakkika süreyle 120 watt laser uygulandı. Daha sonra sol böbrek üzerine üç farklı noktaya üçer dakika süreyle 50, 80 ve 120 watt diyot laser uygulandı. Postoperatif beşinci gün köpekler sakrifiye edildi. Böbrekler, mesaneler ve prostatlar çıkarılarak histopatolojik olarak incelendiBulgular: Laser uygulaması sonrası ortalama vaporizasyon defekti prostat ve böbrekte sırasıyla 9.8 ± 2.28 mm ve 15 ± 5.87 mm idi. Koagülasyon derinliği ise sırasıyla 11.2 ± 3.96 mm ve 11.0 ± 3.0 mm ölçüldü. Mesane duvarında ise, vaporizasyonun eşlik etmediği hafif bir koagülasyon oluştuYorumlar: Bu sonuçlar diyot 980 nm laserin doğrudan prostat ve böbrek parankimine uygulandığında etkin vaporizasyon ve koagülasyon yapıcı etkiye sahip olduğunu göstermektedir. Bunun yanında, Mesane içinde duvardan uzakta uygulanan diyot laser, vaporizasyon yapmamakla birlikte mesane duvarında hafif-orta derecede koagülasyon etkisi oluşturmaktadırAnahtar Kelimeler: Diyot laser, vaporizasyon, böbrek, prostat, mesane.
12 kadran prostat biyopsisi ile radikal prostatektomi patoloji sonuçlarının karşılaştırılması
AmaçProstat kanseri tanısında transrektal ultrasonografi (TRUS) eşliğinde biyopsi altın standart yöntemdir. Lateral prostat biyopsi odaklarının sayı ve lokalizasyon açısından standardize edilmesi gerekmektedir. Bu çalışmada 12 odak prostat biyopsi parametrelerinin radikal prostatektomi spesmen patoloji sonuçları ile tutarlılığı incelenmiştir.Gereç ve YöntemBu retrospektif çalışmaya, kliniğimizde Ocak 2005-Kasım 2009 tarihleri arasında radikal prostatektomi operasyonu yapılan ardışık 52 hasta alındı. Tüm biyopsiler aynı hekim tarafından; her iki lobun apikal, orta ve bazal segmentlerinin lateral (klasik sekstant biyopsi) ve uzak laterallerinden her lob için 6 adet olmak üzere toplamda 12 kor olarak uygulandı. Biyopsi parametreleri özellikle Gleason skorları ve biyopsi odaklarının lokalizasyonları, radikal prostatektomi operasyonu sonrası elde edilen spesmenin patoloji bulguları ile karşılaştırıldı.BulgularTek başına klasik sekstant biyopsi, hastaların %71 (37/52)'ine tanı koyarken, hastaların %29 (15/52)'una eklenen uzak lateral biyopsi odakları ile tanı konuldu. Klasik sekstant biyopsiye eklenmiş uzak lateral biyopsi odaklarını içeren 12 kor biyopsinin kanser tanı başarısı, klasik sekstant biyopsiden istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu. TRUS biyopside tek taraflı kanser pozitifliği saptanan 35 hastanın radikal prostatektomi patolojisi 25 (%71,4) hastada iki taraflı kanser pozitif olarak saptandı. Biyopsi ve radikal prostatektomideki tek ve iki taraflı kanser pozitif odaklar arasında istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde tutarsızlık görüldü. 52 hastanın biyopsi Gleason skorları incelendiğinde 33 (%63,5) hasta orta (Gleason skor = 5-6), 17 (%32,7) hasta orta kötü (Gleason skor = 7) ve 2 (%3,8) hasta kötü (Gleason skor = 8-10) diferansiye olarak raporlanırken iyi diferansiye tümörü olan hasta yoktu. Biyopsi ve radikal prostatektomi spesmen patoloji Gleason skorları istatistiksel anlamlı düzeyde tutarlı bulundu.SonuçlarBu çalışmada TRUS eşliğinde yapılan klasik sekstant biyopsiye eklenen 6 uzak lateral biyopsi odağının kanser tanı başarı oranını belirgin olarak yükselttiği, TRUS biyopside tek taraflı olarak raporlanan kanserlerin radikal prostatektomi spesmen patolojisinin sıklıkla iki taraflı olarak raporlanacağı, biyopsi Gleason sonuçlarının radikal prostatektomi spesmen patolojisi ile yüksek benzerlik oranlarına sahip olduğu gösterildi.
Tıkayıcı uyku apne sendromu ile alt üriner sistem yakınmaları arasındaki ilişkinin araştırılması
Amaç: Alt Üriner Sistem Yakınmaları (AÜSY) genel olarak yaşlı erkeklerde ortayaçıkan önemli bir halk sağlığı sorunudur. Tıkayıcı Uyku Apne Sendromu (OSAS) da birçokhastalıkla birlikte ilişki olabilen önemli bir sağlık problemidir. Bu prospektif çalışmada,önemi giderek artan iki yaygın sorun olarak AÜSY ve OSAS arasındaki ilişkinin araştırılmasıplanlandı.Gereç Yöntem: Ocak 2007- Nisan 2010 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi TıpFakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı'na OSAS şüphesi ile başvuran 50 yaş üstü erkekhastalara tüm gece polisomniografi testi yapıldı. Apne-Hipopne İndeksi (AHİ):15-30 olan ortaOSAS'lı 11 hasta ve AHİ>30 olan ağır OSAS'lı 18 hasta ilk grup olarak çalışmaya dahiledildi. AHİ<5 altında olan OSAS negatif 21 hasta ise kontrol grubuna alındı. Her iki gruptada AÜSY yol açabilecek hastalıkları olanlar çalışma dışı bırakıldı. İşeme şikayetleri;Uluslararası Prostat Semptom Skoru (IPSS), üroflometri, prostat volümü ve noktüri sayısıkullanılarak; erektil disfonksiyon (ED) değerlendirilmesi ise Uluslararası Erektil Fonksiyonİndeksine (IIEF) göre yapıldı.Bulgular: Her iki grup yaş, prostat spesifik antijen (PSA), prostat volümü, rektalmuayenedeki prostat büyüklüğü açılarından benzer bulundu. Gerek IPSS değerleri gerekse deüroflovmetri parametreleri bakımından da her iki grup arasında istatistiksel anlamlı bir farkgörülmedi. OSAS grubunda ortalama total IPSS değeri 10,58, ortalama maksimum akım hızı(Qmaks) 17,51 ml/sn iken; OSAS negatif grupta aynı değerler sırasıyla 9,19 ve 16,95 ml/snolarak bulundu (p>0,05). Buna karşın noktüri ve erektil disfonksiyon parametresi açısındanyapılan karşılaştırmada ise OSAS grubunda ortalama noktüri sayısı 1,47, IIEF skoru 15,48iken; diğer grupta bu değerler sırasıyla 0,88 ve 19,90 olarak bulundu. Aralarındaki farkistatistiksel anlamlı olarak saptandı (p<0,05).Sonuçlar: Bu çalışmada; OSAS tanısı konmuş hastalar ile OSAS tanısı almamış hastalararasında IPSS ve üroflovmetri değerleri açısından istatistiksel anlamlı bir farklılık saptanmadı.Öte yandan noktüri ve IIEF sonuçları bakımından OSAS'lı hastalarda istatistiksel olarakanlamlı farklılık belirlendi. Sonuç olarak bu çalışma verilerine göre, OSAS'ın AÜSYaçısından noktüri haricinde bir risk faktörü olmadığı tespit edildi. Öte yandan OSAS'ın,erektil disfonksiyon ve noktüri açından bir risk faktörü oluşturduğu belirlendi. Bu nedenle,gerek ED ve gerekse de noktüri ile başvuran hastaların OSAS açısından da sorgulanmasıgerektiği düşünüldü. Benzer şekilde OSAS hastalarının da ED açısından tetkik edilmesininuygun olacağı görüldü. Bu prospektif çalışma OSAS ve AÜSY arasındaki ilişkiyi sorgulayanilk araştırmalardan biri olması açısında oldukça önemli olmakla birlikte, söz konusu ilişkiyiirdeleyen son derece geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç duyulduğu ortadadır.Anahtar kelimeler: AÜSY, Benign Prostat Hiperplazisi, OSAS, IPSS,Polisomnografi, Üroflovmetri, Noktüri, IIEF
Kalsiyum içerikli böbrek taşları olan hipositratürik hastalarda na-sitrat ko-transporter geni mutasyonu araştırılması
Amaç: Ürolitiyasis, idrar yolu enfeksiyonları ve prostat patolojilerinden sonra üriner sistemi en sık etkileyen, ülkemiz için de önemli bir halk sağlığı sorunu olan bir hastalıktır. İdrarla yetersiz sitrat atılımı kalsiyum içerikli böbrek taşı hastalığı için önemli bir etiyolojik risk faktörü olmakla birlikte, genetik bozukluklarla ilişkisi iyi bilinmemektedir. Bu prospektif çalışmada, idiopatik kalsiyum böbrek taşları olan hastalarda, metabolik evaluasyonun bir parçası olarak Na-sitrat ko-transport geni mutasyonu araştırılmıştır.Gereç ve Yöntem: Poliklinik koşullarında, 56 hipositratürik ve 40 normositratürik kalsiyum içerikli böbrek taşlı bireye serum biyokimyası ve 24 saatlik idrarda sitrat, okzalat, kalsiyum, magnezyum ve ürik asit ölçümlerini içerecek şekilde metabolik evaluasyon yapıldı. Bunun yanında, tüm bireylere real time polimerase chain reaction yöntemi ile Na-sitrat ko-transport gen mutasyonu araştırıldı.Bulgular: Her iki grup yaş, boy, kilo, cinsiyet, pozitif aile öyküsü, serum biyokimya parametreleri, idrar pH, idrar dansitesi ve 24 saatlik idrarda okzalat, kalsiyum, magnezyum ve ürik asit düzeyleri bakımından benzer bulundu. Na-sitrat ko-transporter geni mutasyonu hipositratürik hasta grubunda %7.1, normositratüri grubunda ise %10 oranında belirlendi. İki grup arasındaki Na-sitrat ko-transporter geni mutasyonu oranı farkı istatistiksel olarak önemsizdir (p=0.618).Sonuçlar: Bizim sonuçlarımız, kalsiyum içerikli idiyopatik böbrek taşlı hastalarda, hipositratürinin etiyopatogenezinde Na-sitrat ko-transporter geni mutasyonunun rolünü desteklememektedir. Bu çalışmanın önemli kısıtlayıcı yanları normal kontrollerle karşılaştırma yapılmamış olması ve araştırma sırasında standart bir diyet uygulanmamasıdır. Bu nedenle, genetik bozuklukların yetersiz üriner sitrat atılımındaki rolünü daha iyi aydınlatmak amacıyla, çevresel etkileri ekarte ederek (standart diyet) daha geniş hasta gruplarında normal kontrollerle karşılaştırmalı çalışmalar yapılmalıdır.Anahtar kelimeler: Hipositratüri; Kalsiyum Ürolitiyazis; Genetic Mutation; Metabolik Evaluasyon; Na-sitrat ko-transporter geni
Dutasterid tedavisi alan hastaların prostat dokusundaki hipoksi indüklenebilir faktör-1 alfa ve vasküler endotelyal büyüme faktörü ekspresyonunun incelenmesi
Amaç: Benign prostat hiperplazisi (BPH) 50 yaş üzerindeki erkekler için oldukça önemli bir sağlık sorunudur. BPH progresif bir hastalık özelliği taşımakta olup; hematüri, renal yetmezlik, üriner sistem enfeksiyonları gibi ciddi komplikasyonlara sebep olabilmektedir. Tedavisinde medikal ajanlar son yıllarda önemli yer tutmaktadır. Medikal tedavide alfa reseptör blokerleri, 5 alfa redüktaz inhibitörleri, fitoterapi ve bunların kombinasyonu kullanılmaktadır. 5 alfa redüktaz inhibitörleri testosteronu dihidrotestosterona (DHT) çeviren enzimi inhibe eder. Bu sayede prostat hücresinde nükleer reseptörlere bağlanarak DNA sentezini arttıran ve hücre büyümesine neden olan DHT'u azaltıp, BPH progresyonunu engellediği düşünülmektedir. 5 alfa redüktaz inhibitörleri finasterid ve dutasteriddir. Yapılmış çalışmalar, 5 alfa redüktaz inhibitörlerinin prostat dokusunda anjiogenezi inhibe ettiği ve bu sayede transüretral prostat rezeksiyonu (TUR-P) sırasındaki kanama miktarını azalttığı yönünde veriler içermektedir. Biz bu çalışmada bir 5 alfa redüktaz inhibitörü olan dutasterid tedavisi alan hastaların prostat dokusunda anjiogenezisi gösteren hipoksi indüklenebilir faktör-1 alfa (hypoxia-inducible factor-1 alfa, HIF-1 alfa), vasküler endotelyal büyüme faktörü (vascular endothelial growth factor, VEGF) ve mikrodamar yoğunluğu (microvessel density, MVD) ekspresyonunu inceleyerek dutasteridin anjiogenezise olan etkilerinin araştırılmasını planladık. Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde BPH tanısı ile TUR-P indikasyonu alan hastalara son bir yıl içerisinde ameliyattan bir ay önce dutasterid 0,5 mg tablet günde 1x1 rutin olarak başlanmaktadır. Retrospektif olarak incelenerek, son bir yıl içerisinde kliniğimizde TUR-P yapılan ve çalışma kriterlerini karşılayan ardışık hastalar çalışma grubu olarak alındı. Kliniğimizde dutasterid tedavisinin rutin olarak kullanılmaya başlandığı tarihden önce TUR-P yapılan hastalar geriye dönük incelenerek, çalışma kriterlerini karşılayan ve herhangi bir şekilde dutasterid tedavisi almamış hastalar ardışık olarak kontrol grubu olarak alındı. Üriner sistem enfeksiyonu, mesane taşı, mesane tümörü, prostat kanseri, üretral kateteri olan, pelvik radyoterapi alan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Her iki grupta TUR-P sonrası elde edilen patoloji spesmenleri patoloji bölümünce incelenerek, her grubun prostat dokusundaki, HIF-1 alfa ve VEGF ekspresyon düzeyleri ile MVD açısından karşılaştırıldı. Bulgular: Dutasterid alan grupta kontrol grubuna göre VEGF ve HIF-1 alfa ekspresyon düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde düşük bulundu (p<0,05). Dutasterid alan grupta MVD düzeyi kontrol grubuna göre düşük olmasına karşın bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,205). Sonuç: BPH tedavisinde dutasterid kullanılması VEGF ve HIF-1 alfa düzeyelerinde önemli derecede süpresyona neden olmaktadır. Cerrahi öncesi dutasterid tedavisi verilmesi kanamaya bağlı komplikasyon riskini azaltabilir. Anahtar Kelimeler: Benign prostat hiperplazisi, dutasterid, hipoksi indüklenebilir faktör-1 alfa, vasküler endotelyal büyüme faktörü, mikrodamar yoğunluğu, transüretral prostat rezeksiyonu
Benign prostat hiperplazili hastalarda transüretral prostat rezeksiyonu sonrası erken ve geç üretral kateter çekilmesinin sonuçlarının karşılaştırılması
Amaç: Benign prostat hiperplazisi (BPH) ile ilişkili alt üriner sistem semptomlarının altın standart tedavi yöntemi olan transüretral prostat rezeksiyonu (TURP) sonrası irrigasyon amaçlı üretral kateter uygulanması rutin bir uygulama olmakla birlikte, bu kateterizasyon süresi konusunda henüz bir fikir birliği yoktur. Bu çalışmada, TURP yapılan hastalarda üretral kateterin postoperatif erken ve geç çekilmesinin etkilerini karşılaştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: TURP yapılan 91 hasta, kanama kontrolü sonrası üretral kateter çekilme zamanına göre erken (postop 1-2. gün) ve geç (postop 7. gün) olmak üzere iki gruba 1:1 oranında randomize edildi. Olgular operasyon sonrası 1, 3 ve 6. aylarda tedavi başarısı (uluslararası prostat semptom skoru (IPSS), üriner semptomlara bağlı yaşam kalitesi (YK) değerlendirmesi, üroflovmetri (maksimum ve ortalama akış hızı, işenen hacim) ve rezidüel idrar volümü ölçümü) ve morbidite (hematüri, enfeksiyon, üretral darlık, irritatif semptomlar, re-operasyon gerekliliği) açısından değerlendirildi. Bulgular: İki grup arasında postoperatif izlemde ürodinamik incelemeler, IPSS, YK ve morbidite açısından istatistiksel anlamlı bir farklılık saptanmadı. Sadece 3. ayda maksimum ve ortalama idrar akış hızları erken grupta daha yüksek bulundu. İzlem sonunda benzer oranlar içermekle birlikte, üretral darlık gelişiminin erken grupta geç kateter çekilen gruba göre daha erken (sırasıyla 1 ve 3 ay) ortaya çıktığı gözlenmiştir. Sonuç: Bu sonuçlar, TURP sonrası erken ve geç üretral kateter çekilmesinin etkinlik ve cerrahi morbidite bakımından önemli bir farklılık olmayabileceğini düşündürmektedir. TURP ardından üretral kateterin ne kadar tutulması gerektiği gibi görüş birliği bulunmayan bir konuya ışık tutmaya çalıştık. Anahtar kelimeler: Transüretral prostat rezeksiyonu (TURP), üretral kateter, çekilim süresi.
Transüretral prostatektomi öncesi ürodinamik inceleme yerine prostat rezistif indeks bakılması daha efektif mi?
Amaç: Beningn prostat hiperpalzisi (BPH) yaşlanan erkeklerde meydana gelen alt üriner sistem semptomlarının en yaygın sebebi olarak karşımıza çıkmaktadır. Ürodinamik çalışma miksiyon disfonksiyonu( disüri, üriner inkontinans, neuropatik hastalıklar, alt üriner sistem obstrüksiyonuna sebep olan durumlar vb.) olan hastaların değerlendirilmesinde altın standart yöntemlerden birisidir. 1960 larda hidrodinamik prensiblerin alt üriner sistem fizyolojisine uygulanması ile alt üriner sistem hastalıklarının sebep olduğu miksiyon problemlerinin tayininde ileri bir yol kadedilmiştir. Hastada ürodinami testi esnasında mesane kataterizasyonundan dolayı üretra irritasyonu, üretrit, sistit gelişmesi ihtimali bulunmaktadır. Mesane içine izotonik solüsyon verilmesinden dolayı hastada pyelonefrit gelişebilmektedir. Biz çalışmamızda transrektal doopler ultrasonografi (USG) de prostatın rezistif indeksine ve mesane duvar kalınlığına bakarak; ürodinami yapmaksızın hastanın alt üriner sisteminde bir daralma olup olmadığının tayin edilebileceğini araştırmayı planlamaktayız. Ayrıca amacımız, doopler USG yapıp prostat rezistif indekse ve mesane duvar kalınlığına bakarak prostat rezistif indeksin ürodinaminin yerini alabilecek kadar etkili bir yöntem olup olamadığını kanıtlamaktır. Gereç ve Yöntem: Bu araştırma Haziran 2012 ve Ağustos 2013 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı'nda, poliklinik koşullarında ve alt üriner sistem yakınmaları nedeniyle başvuran hastalardan bilgilendirilmiş yazılı onam alınarak katılımı sağlanan gönüllü bireylerle gerçekleştirildi. Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı polikliniğine başvuran ve transüretral prostatektomi yapılması kararı alınan hastalara klinik indikasyonlarına göre rutin standart yaklaşım olan ürodinami tetkiki ve prostat volümünü ölçmek için transrektal USG yapılırken hasta onamları doğrultusunda transrektal renkli doopler yapıldı. Bulgular: Transrectal doople USG de elde edilen resistive index parametreleri ile ürodinamik parametreler arasında 40 hasta üzerinde yapılan çalışmada istatistiksel olarak bir korelasyon bulunamamışdır. Sonuçlar: Çalışmamız neticesinde üretaral arterlerin ve mesanenin arterlerindeki rezistif indeksler ile ürodinamik parametreler arasında anlamlı bir ilişki olmadığını gösterdik. Rezistif indeksdeki parametrelere bakarak ürodinamik parametreleri tahmin etme ihtimalinin istatistiksel olarak anlamlı olmadığını belirledik. Anahtar kelimeler: Benign prostat hiperpazi, ürodinami, rezistif indeks,
Ratlarda ESWL sonrası böbrekte oluşan oksidatif stres hasarında N-asetil sisteinin koruyucu etkisinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmada ratlarda böbreğe Ekstrakorporeal Şok Dalga Litotripsi (ESWL) uygulanmasının, oksidatif stresin bir göstergesi olan plazma oksidatif stres indeksine (OSİ) olası etkisinin ve böbrekte oluşturduğu histopatolojik değişikliklerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Ayrıca koruyucu olarak N-Asetil Sistein (NAC)' in etkinliğinin araştırılması planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada kontrol grubu (grup I, n:6 ), ESWL grubu (Grup II, n:9) ve ESWL+NAC grubu (Grup III, n:9) olarak toplam 24 adet adet rat kullanıldı. Tüm grublar; erken dönem ve geç dönem olarak 2 alt gruba ayrıldı. Grup II ve III' deki ratlara anestezi altında ratların kuyruk venine yerleştirilen intravenöz kateterden kontrast madde verilerek floroskopi altında toplayıcı sistemin görüntülenmesi sağlandı. Sol böbreklerine 18 kV şiddetinde, 60 SW/dakika toplam 2000 şok dalgası uygulandı. Grup I deki ratlara herhangibir sistemik tedavi verilmedi, Grup II deki ratlara ESWL sonrası 1. günden başlanarak 1cc/kg/gün dozunda interaperitoneal salin, grup III deki ratlara ESWL sonrası 1. günden başlanarak 300 mg/kg/gün dozunda interaperitoneal N-asetil sistein verildi. Erken dönem alt gruplara ESWL sonrası 14. günde, geç dönem alt gruplara ise 28. günde kan alma ve sol nefrektomi yapılarak biyokimyasal analiz ve spesimenler histopatolojik olarak incelendi. Çalışmada akut ve kronik hasar ayrı ayrı değerlendirildi. Histopatolojik hasar değerlendirilmesi için tübüler hasar, interstisyel inflamasyon ve kanama, glomerüler ve vasküler yapılarda dilatasyon – konjesyon, inflamatuar hücre artışı, tubüler atrofi ve interstisyel fibrozis incelenirken, plazmadan total antioksidan kapasite (TAS) ve total oksidan kapasite (TOS) ölçümü yapılarak oksidatif stres indexi (OSİ) hesaplandı. Bulgular: ESWL uygulaması sonrası NAC verilen grupta (grup III), TOS düzeyi anlamlı derecede daha düşük bulunurken (p = 0,027), TAS seviyesinin anlamlı derecede daha yüksek olduğu saptanmıştır (p =0,006). Bunun sonucu olarak OSİ anlamlı derecede daha düşük bulunmuştur (p =0,013). Bu etki özellikle erken dönemde daha belirgindir. Tübüler hasarın ESWL grubunda daha yüksek olduğu sonucuna varılmıştır (p=0,022). Gruplar arasında intertisyel inflamasyon, konjesyon, inflamatuar hücre artışı, fibrozis ve atrofi değişkenleri ortancaları bakımından anlamlı bir farklılığa rastlanmamıştır. Sonuç: Bu çalışmada, böbreğe ESWL uygulamasının serbest oksijen radikal oluşumunu artırıp, oksidatif strese yol açabileceği ve tübüler hasara sebep olabileceği göstermiştir. ESWL'ye bağlı oksidatif stresin ve tübüler hasarın azaltılmasında NAC etkili bulunmuştur. Anahtar kelimeler: vücut dışı şok dalga ile taş kırma, böbrek, oksidatif stres, sıçan
Kalsiyum içerikli böbrek taş hastalığı olan hipositratürik bireylerde SLC13A2 geni, rs11568476 mutasyonu araştırılması
Kalsiyum İçerikli Böbrek Taş Tastalığı Olan Hipositratürik Bireylerde SLC13A2 Geni, rs11568476 Mutasyonu Araştırılması Amaç: Üriner sistem taş hastalığı idrar yolu enfeksiyonları ve prostat patolojilerinden sonra üçüncü sıklıkta görülen üriner sistem hastalığıdır. Hipositratürik bireylerde kalsiyum içerikli böbrek taş hastalığı uzun zamandan beri bilinmektedir. Ancak bu hastalığın genetik temeli henüz aydınlatılamamıştır. Renal tübüllerde idrarda sitrat atılımını düzenleyen Na+ di ve tri karboksilat taşıyıcılarını (NaDC) kodlayan SLC13A2 genindeki mutasyonların hipositratüriye neden olabileceği düşünülmektir. Bu prospektif çalışmada, hipositratürik ve normositratürik kalsiyum taş hastalığı olan bireylerde SLC13A2 geni, rs11568476 mutasyonu sıklığının karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Taş analiz sonucu kalsiyum içerikli böbrek taşı olan 38 normositratürik ve 52 hipositratürik bireyler çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların tümünde real time polimerase chain reaction yöntemi ile NaDC deki proteinleri kodlayan SLC 13A2 geninin rs11568476 mutasyonun varlığı araştırıldı. Bulgular: Her iki grup yaş, boy, kilo, cinsiyet, serum biyokimya parametreleri, idrar pH, idrar dansitesi ve idrar okzalat, kalsiyum, magnezyum düzeyleri bakımından benzer bulundu. Aile hikayesi olanlarda normositratürik olanlar hipositratürik olanlara göre anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p=0.024). Kan ürik asit değerleri karşılaştırıldığında hipositratürik olanlarda normositratürik olanlara göre anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p=0.002). Yapılan genetik analiz neticesinde her iki gurupta da SLC13A2 geni, rs11568476 mutasyonu saptanmamıştır. Sonuçlar: Bu çalışmada hipositratüri ile ilişkili kalsiyum içerikli böbrek taş hastalığı etiyopatogenezinde NaDC proteinini kodlayan SLC13A2 geni, rs11568476 mutasyonun rolü kanıtlanamamıştır. Anahtar kelimeler: Hipositratüri; Na+ di ve tri karboksilat taşıyıcıları; SLC13A2 geni, rs11568476 mutasyonu
Renal kortikal tümörlerin tedavisinde nefron koruyucu cerrahinin onkolojik sonuçları
Renal hücreli karsinom böbreğin en sık görülen malign tümörü olup, tüm yetişkin tümörlerinin %2-3?ünü oluşturur. Üriner sistem kanserleri arasında 3.sırada olup,en ölümcül seyredenidir. Modern görüntüleme yöntemlerinin gelişmesi ve sık kullanımı RHK insidansıyla beraber daha küçük, daha düşük dereceli ve erken evre insidentalomaların insidansında da artışa yol açmıştır. Buna paralel olarak renal kortikal tümörlerin tedavisinde nefron koruyucu cerrahinin oranında artış oldu. Bu çalışmadaki amacımız kliniğimizde renal kitle nedeniyle nefron koruyucu cerrahi yapılan hastaların takiplerinden elde edilen klinik ve onkolojik sonuçları değerlendirmektir. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı?nda Haziran 2006 ? Mart 2013 tarihleri arasında nefron koruyucu cerrahi yapılan 90 hastaya ait veriler retrospektif olarak incelenmiştir. Çalışmaya alınan hastaların 54?ü (%60) erkek, 36?sı (%40) kadın olup ortalama yaş 54,02 ± 10,33 yıl idi. Olguların 65 (%72,8)? ine açık parsiyel nefrektomi , 25 (%27,2)? ine laparoskopik parsiyel nefrektomi yapıldı. Toplamda 121 adet tümöre rezeksiyon yapılıp 50 hastada (%55,6) tümör sağ böbrekte, 38 hastada (%42,2) sol böbrekte ve 2 hastada (%2,2) ise bilateral yerleşimliydi. 11 hasta (%12,2) soliter böbrekli olup 13 hastada (%14,4) multipl yerleşimli tümör mevcuttu. Ortalama tümör boyutu 3,65 ± 1,8 cm olup tümörlerin 32 (%35,6)?si alt pol, 32 (%35,6)?si orta pol, 22 (%24,4)?si üst pol, 4 (%4,4)?ü multipl yerleşimliydi. Hastaların operasyon öncesi ortalama hemoglobin ve kreatinin değerleri sırasıyla 14,02 ± 1,59 g/dl ve 0,99 ± 0,36 mg/dl iken operasyon sonrası değerler 12,21 ± 1,86 g/dl ve 1,17 ± 0,8 mg/dl idi (p<0,001). Hastaların preoperatif ortalama e-GFR değeri 78,12 ± 22,8 ml/dk/1,73 m² iken postoperatif ortalama e-GFR değeri 74,59 ± 26,98 ml/dk/1,73 m² olarak belirlendi (p=0,12). Ortalama operasyon süresi 137,48 ± 31,61 dk olup sıcak iskemi süresi 24,91 ± 9,07 dk idi. 47 hastanın PADUA skoru hesaplandı. Ortalama PADUA skoru 8,02 ± 1,75 iken açık parsiyel grupta 8,58 ± 1,71, laparoskopik parsiyel grupta 6,71 ± 0,99 idi (p<0,001). 54 hasta (%76) T1a, 12 hasta (%16,9) T1b, 4 hasta (%5,6) T2, 1 hasta (%1,4) ise T3 evreliydi. Hastaların 18 (%20)?inde benign lezyon, 49 (%54,4)? unda şeffaf hücreli RHK, 8 (%8,9)?inde papiller tip RHK, 8 (%8,9)?inde kromofob hücreli RHK, 6 (%6,6)?sında sınıflandırılamayan tip RHK , 1 hasta da ise (%1,1) transizyonel hücreli karsinom mevcuttu. 12 hastada (%16,9) Fuhrman grade 1, 36 hastada (%50,7) grade 2, 21 hastada (%29,5) grade 3, 2 hastada(%2,81) grade 4 tümör mevcuttu. 9 (%10) hastada cerrahi sınır pozitifti. Bu hastaların 7?si (%77,7) hastalıksız izlemdeyken 1 hastada lokal nüks ve 1 hastada metastaz gelişti (p=0,31). Ortalama takip süresi 34,1 ± 21,65 ay olup 2 (%2,7) hastada metastaz ,4 (%5,5) hastada lokal rekürrens ve 4 (%4,4) hastada ölüm meydana geldi. Lokal rekürrensi olan hastaların 2?si multipl tümörü olan hastalardı. Lokal rekürrensi olan 2 hastaya radyofrekans ablasyon tedavisi yapılırken,1 hastaya radikal nefrektomi yapıldı. Metastazı olan 2 hastaya sunitinib tedavisi verildi. Patolojisi malign olarak raporlanan 72 hastada genel sağ kalım %97,2 iken kansere özgü sağ kalım %98,6, hastalıksız sağ kalım %88,8 olarak saptandı. Anahtar kelimeler: Renal hücreli karsinom, nefron koruyucu cerrahi, sağ kalım
Hiperbarik oksijen tedavisinin üretral hasar sonrası oluşan üretral darlık gelişimini önlemedeki etkisi: Deneysel çalışma
Amaç: Biz bu çalışmamızda hiperbarik oksijen tedavisinin, üretral hasar sonrası gelişen üretra darlığı oluşumundaki fibrosis ve inflamasyon üzerine olan koruyucu etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada toplam 28 tane 4 aylık erkek New Zealand tavşan 3 gruba ayrıldı. Sham olan grup1'deki 8 tavşana sadece üretroskopi ve retrograt üretrografi yapıldı. Tedavisiz grup olan grup2'deki 10 tavşanın üretrasına elektrokoterizasyon yapılarak darlık oluşturuldu ve herhangi bir tedavi verilmedi. Tedavi grubu olan grup 3'deki 10 tavşanın üretrasına elektrokoterizasyon ile darlık oluşturduktan sonra aynı gün başlanarak ara vermeden günde 1 seans olmak üzere 2 ATA basınç altında 90 dk süresince deney hayvanları için özel olarak yaptırılmış hiberbarik oksijen tankında toplam 21 gün tedavi uygulandı. Grup 2 ve grup 3'deki tavşanların toplamda 30 gün takip sonrası üretrasındaki morfolojik değişikliklerini değerlendirmek için üretroskopi ve retrograt üretrografileri yapıldı ve tüm tavşanlar sakrifiye edilip penektomi işlemi uygulandı. Üretra dokusu tek bir histolog tarafından standart ışık mikroskopuyla değerlendirilerek histopatolojik analizleri yapıldı. Gruplardan elde edilen veriler birbirleriyle istatiksel olarak karşılaştırıldı. Sonuçlar: Bu çalışmanın sonunda grup 1, grup 2 ve grup 3'deki sırasıyla 8, 10 ve 10 tavşan değerlendirildi. Grup 1, grup 2 ve grup 3'deki üretral çaplar sırasıyla 10.85 ± 1.15 mm, 2.15 ± 0.90 mm ve 8.052 ± 1.90 olarak saptandı. Tedavi grubundaki üretral çaplar istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p<0.001). Submukozal bağ dokusunda kollajen birikimi hiperbarik oksijen tedavisi alan grupta, tedavi almayan gruba göre anlamlı derecede az olarak saptandı. Çıkarımlar: Hiperbarik oksijen tedavisi üretral hasar sonrası gelişen fibrosis ve inflamasyonu azaltarak üretral darlık gelişimini sınırlandırmaktadır Bu etkisinden dolayı hiperbarik oksijen tedavisi üretral hasar sonrası üretral darlık gelişimini önlemede bir tedavi altarnatifi olabilir ve mutlaka yeni çalışmalarla desteklenmelidir. Anahtar Kelimeler: Üretra darlığı, hiperbarik oksijen tedavisi, deneysel çalışma.