Galatasaray University
Anabilim Dalı

Karşılaştırmalı Edebiyat Anabilim Dalı

Galatasaray University

49

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

49 Tez
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Gabriel García Márquez'in 'Yüzyıllık Yalnızlık' ve Bextiyar Eli'nin 'Pervanenin Akşamı' romanlarında büyülü gerçekçilik

Büyülü gerçekçilik; büyü ile gerçeği bir arada sunan, olağanüstü ve sıradan durumları birlikte işleyen, var olan büyülü özelliklerin yadırganmadığı bir anlatım tarzıdır. Avrupa'da doğan, Latin Amerika'da gelişen ve dünyanın çeşitli coğrafyalarında kullanılan akım; özellikle baskı altında yaşayan toplumların kendilerini ifade etme aracı ve kimlik mücadelelerinin meşalesi olmuştur. Dünyada birçok yazar, eserlerini bu akımın özellikleriyle yazmıştır. Bu çalışmada, büyülü gerçekçiliğin özelliklerini kullanan Gabrıel Garcia Marquez'in "Yüzyıllık Yalnızlık" romanı ile Bextiyar Elî'nin "Perwane'nin Akşamı" romanının büyülü gerçekçiliği işleme biçimi karşılaştırılmıştır. İçerik, altı bölüm ve birçok alt başlıktan oluşmaktadır. Bu araştırmada büyülü gerçekçilikle ilgili geniş bir bilgilendirme, iki romanın büyülü gerçekçiliğin özelliklerini kullanma yöntemiyle ilgili geniş bir aktarım ve romanların büyülü gerçekçilik öğelerinin karşılaştırmalı analizi yapılmıştır. Çalışma, nitel araştırma modelini benimsemiş olup, çalışmanın evrenini oluşturan eserler ile destekleyici belgeler döküman analizi tekniğiyle toplanmış ve analiz edilmiştir. Çalışma, iki yazarın kendilerini ifade etme aracı olarak kullandıkları büyülü gerçekçiliğin farklı coğrafyalarda kullanılma biçimini sunmuş; halkların kültürel, tarihsel ve politik deneyimlerini aktaran güçlü bir anlatım olduğu anlaşılmıştır. Çalışmanın sonunda, Kürt Edebiyatı'nın önemli yazarlarından Bextiyar Elî'nin "Perwane'nin Akşamı" romanı ile Latin Amerika Edebiyatı'nın en önemli yazarlarından Gabriel Garcia Marquez'in "Yüzyıllık Yalnızlık" romanının benzer ve farklı yönleri ortaya konmuştur.

Emre Butekin
Batman University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kök değerler açısından 9.sınıf Türk dili ve edebiyatı ders kitabındaki şiirlerin analizi

Sağlıklı bir toplum düzeni kurmak, ahlaklı ve erdemli bireyler yetiştirmekle başlar. Bu duruma bağlı olarak Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığı tarafından tespit edilen 'değerler eğitimi' esas alınmıştır. Bu çalışmanın amacı 9.sınıf (lise 1) Türk Dili ve Edebiyatı ders kitabında yer alan şiirleri kök değerler bakımından incelemektir. Araştırmanın veri setini 2024-2025 eğitim-öğretim yılında okutulan 9.sınıf Türk Dili ve Edebiyatı ders kitabı oluşturmaktadır. Çalışmanın veri analizi, doküman incelemesi (belge tarama) yöntemiyle yürütülmüştür. Tarama yöntemiyle elde edilen 60 şairin toplam 95 şiiri aktardıkları kök değerler bakımından teker teker analiz edilmiştir. Adalet, yardımseverlik, vatanseverlik, öz denetim, sevgi, saygı, sabır, sorumluluk, dürüstlük ve dostluk araştırmanın değer kategorilerini oluşturan kök değerlerdir. Şiirlerde sevgi (f=48), vatanseverlik (f=20) ve sabır (f=14) gibi değerlerin en fazla aktarılan değerler olduğu tespit edilmiştir. Dostluk (f=0) ve yardımseverlik (f=0) gibi kök değerlere ise rastlanmamıştır .İncelediğimiz şiirlerin neredeyse çoğunda kök değerin yer alması, kitabımızın kök değerler açısından zengin olduğunu gçstermektedir. Dolayısıyla şiirlerin kök değerleri aktarması açısından öğrenciler için uygun olduğu bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Değer, Değerler Eğitimi, Kök Değer, Şiir, Türk Dili ve Edebiyatı, Ders Kitapları

Nurselya Tutuman
Batman University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Teknolojinin insanlık üzerindeki etkisi: "Cesur Yeni Dünya" ve "Beni Asla Bırakma" romanlarının karşılaştırılması

ÖZET Distopik eserler gelecekte veya alternatif 'bugünde' teknoloji ve bilimsel ilerlemeler kaynaklı olarak daha kötümser, sınırlandırıcı ve karmaşık bir dünya sunmaktadır. Bu araştırmada, modern edebiyatın önemli distopik eserlerinden Aldous Huxley'nin Cesur Yeni Dünya ve Kazuo Ishiguro'nun Beni Asla Bırakma adlı romanları, bilim ve teknolojinin birey ve toplum üzerindeki potansiyel etkileri bağlamında karşılaştırmalı incelenmektedir. Her iki eser de teknolojik ve bilimsel gelişmeleri yalnızca gelişme ve ilerleme açısından değil, aynı zamanda etik, toplumsal ve psikolojik düzeylerde de büyük etkiler doğurabileceğini ortaya koymakta ve söylemler üzerinden tartışmaktadır. Bu araştırma, bir tür olarak distopya edebiyatının teknolojiyle kurduğu kurgusal ve eleştirel ilişkiyi vurgularken, özellikle birey-toplum ilişkisi, kimlik, özgürlükler, ahlaki değerler ve insan doğası gibi kavramlara odaklanmaktadır. Huxley, Cesur Yeni Dünya adlı eserinde, genetik mühendisliği, seri 'insan' üretimi ve şartlandırma stratejileriyle insanların laboratuvar ortamında çoğaltılarak üretildiği, farklı rol ve sorumluluklara göre sınıflandırıldığı, teknolojinin hayatın hemen her alanında kontrol aracı olarak görüldüğü, mutluluğun sentetik yollarla sağlandığı ve bireysel özgürlüğün neredeyse tamamen ortadan kaldırıldığı bir gelecek toplumunu anlatmaktadır. Böyle bir dünyada teknoloji, özgür irade, aile, din ve cinsellik gibi temel insani alanları ve kurumları biçimlendiren bir araç olarak da sunulmaktadır. Ishiguro ise, Beni Asla Bırakma adlı yapıtında, daha kişisel ve sosyal bir bağlamda klonlanmış bireylerin deneyimleri üzerinden insan varoluşunun anlamı, ilişkiler, eğitim kurumları ve sağlık teknolojilerinin riskleri üzerinde durmaktadır. Organ bağışçısı olarak 'yaratılan' Hailsham öğrencilerinin geleceği önceden belirlenmiş, kaderleri de sistem tarafından çizilmiştir. Romanda, yazar duygusal ilişkiler, kişilik hakları ve ahlakî sorumluluklar üzerine derinlemesine bir sorgulama yaparken gen teknolojilerinin insanı 'insanî' olmaktan uzaklaştırıcı ve yozlaştırıcı sonuçları üzerinde de düşündürmektedir. Karşılaştırmalı bir yöntemin izlendiği araştırmada, bu iki yapıt üzerinden teknolojik müdahalenin birey ve toplum doğası üzerindeki potansiyel etkileri ele alınmakta, teknoloji-odaklı bir hayatın etik tartışması yapılmakta ve distopya edebiyatın kendine özgülüğü içinde sunduğu bakış açıları analiz edilmektedir. Analizler neticesinde, teknolojinin her iki eser için de toplumsal bir tehdit ve denetim aracı olarak ele alındığı, bireyselliğin risk altında olduğu ve insan doğasının kırılganlığının ortaya konulduğu gözlenmiştir. Bulgulardan hareketle, bu araştırma teknoloji tartışmalarında yalnızca teknik ve pratik açıdan değil, aynı zamanda toplumsal, ahlaki, felsefî, psikolojik ve kültürel alanları da kapsayacak çok disiplinli bir yaklaşımın izlenmesinin daha işlevsel olacağı söylenebilir.

Batı edebiyatıBilim ve teknolojiBiyoteknoloji+2
Mervenur Canli
Batman University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Geç romantizm'in transgresif kadınları: Edgar Allan Poe ve Joseph Sheridan Le Fanu'nun eserlerinde dişi vampir Lamia

Bu çalışmanın temel amacı, kadının sosyokültürel konumunun tarihsel ve edebi bağlamda mitoloji, folklor ve romantik dönem anlatılarında içerisinde bulunduğu oluşum süreci bağlamında incelemektir. Kadının cinsiyet rolleri ve edebi değerini İngiliz/İrlanda ve Amerikan edebiyatı içerisindeki konumlandırmaları arasında kültürel değişimleri ve edebi gelişimlerini karşılaştırmaktır. Çöküş edebiyatı olarak bilinen dekadan sanat vampirizm ve hayalet motifleri ile temellendirilmiştir. Bu nedenle çalışmamın ilk bölümünde bu motiflerin folklorik hikayelerdeki tarihsel olaylar ile bağlantısı ortaya konmuştur. Bunun yanı sıra insan bilincini kapsayan en eski hikayeler olarak nitelendirdiğimiz mitolojik unsurlar da bu motiflerin kökenleri olarak baz alınmıştır. Dekadan edebiyatın temellerini oluşturan bir diğer unsur olan Viktoryen dönem anlatısı yapılmıştır. Dönemin Emperyalist İngiltere'sinin sosyokültürel değişimi ve dolayısıyla kadının toplumda konumlandırılmasındaki yeni oluşumlar ardından gelecek olan romantik edebiyata etkisini Bram Stoker'ın Dracula (1897) adlı eseri üzerinden incelenmiştir. Bu noktada vampirizmin temellendirilmeleri yapılmakla birlikte mitolojik ve folklorik köklere bağlanmıştır. Ayrıca Dekadan edebiyatın hayalet motifinin erken romantizmin farklı eserlerinde ve tablolarında incelemeleri yapılmıştır. Romantik dönem hayalet motifi kadının toplumsal rolleri ve edebi yansıması olan femme fatale ile ilişkilendirilmiştir. Çalışmamızın ikinci bölümünde Edgar Allan Poe'nun Berenice (1835), Ligeia (1838) ve Morella (1835) adlı eserleri üzerinden regresif kadın ve mekan özdeşleşmesi incelenmiştir. Kadın bedeninin edebi bağlamda bir geçişi temsil ettiği üzerine inceleme yapılmıştır. Çalışmamızın son bölümünde ise romantik dönem içerisinde kadın figürünün farklı mitolojik ve toplumsal alımlamaları yapılmıştır. Kadının edebi değerinin bir oluşum içerisinde olduğu gösterilmiştir. Sheridan Le Fanu'nun Carmilla (1878) adlı eseri geç romantik dönemin cinsellik saplantılı kadın imgelemi üzerinden incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Femme Fatale, Viktoryen Dönem, Kadın ve Oluşum, Vampir Sembolizmi, Regresyon.

Edebi eserlerFanu, Sheridan LeKadınlar+4
Enver Özdemir
Dokuz Eylül University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sinemada tragedyaya dönüş: Kurmaca karşıt diskur olarak Dionysos'un çağdaş görüngüleri

Bu çalışmada Antik Yunan tragedyalarında konu edilen kültürel dağılma durumu üç çağdaş sinema filmi üzerinden incelenmiştir. Antik Yunan tragedyasının Sinema sahnesine yansıması arkaik mitosun hareket eden yapısı olduğunu kanıtlar. Bu yüzden mitolojik figürlerin sanat eserlerinde kullanılışı kültürel bir regresyon göstergesi değildir. Çünkü yeni olanı yaratabilme kökleri anlamakla mümkündür. Kültürün krizi sonucu yaşanılan kargaşa ortamında çağdaş sanatçı dengelenmek ve uzlaşmacı ortak paydayı kurmak için karşıt diskur yaratır. Bu çalışmanın amacı parçalanma durumuna dikkat çeken anlatılar sayesinde, mitosa yöneltilen kültür tarafından yönlendirilen yargıların bir fantezi ve ıstırap ürünü olduğunu kanıtlamaktır. Bu kültürel yanılgıdan kurtulmak adına Yorgos Lanthimos' un Kutsal Geyiğin Öldürülüşü, Pier Paola Pasolini' nin Teorema ve Reha Erdem' in Kosmos adlı filmlerindeki, kurgulanmış üç karşıt diskur tragedyanın özündeki Dionysosçu çoğulculuğa işaret eder.

Antik YunanDionysosEkoloji+4
Gözde Esma Aşkın
Dokuz Eylül University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Batı ve Türk sinemasında "Faust" konusunun alımlaması: Atıf Yılmaz'ın "Arkadaşım Şeytan" ve Taylor Hackford'un "Şeytanın Avukatı" adlı filmleri üzerine bir inceleme

Bu çalışmanın temel amacı, Batı edebiyat tarihi boyunca çeşitli yazarlar tarafından işlenen ve Batı sinemasında da önemli bir yeri olan Faust konusunu ele alan eserlerle Türk ve Batı sinemasındaki mevcut uyarlamaları arasında karşılaştırmalar yaparak, Batılı bir konunun Türk kültürü ve sanatında alımlama biçimini ortaya koymaktır. Faust konusu iyi ve kötü arasındaki ilişki, insanoğlunun sınırlılığı, ruh ve beden arasındaki denge sorunsalı ve dünya ile evreni anlamlandırma çabası gibi insanlığın belki de varoluşundan bu yana üzerine düşündüğü meseleleri irdelemesi açısından köken itibariyle antik dönemlere kadar dayanmaktadır. Bu doğrultuda çalışmanın ilk bölümünde edimleri açısından Faust figürünün öncüleri olarak değerlendirilebilecek kurmaca figürler ile tarihsel şahsiyetlere değinilmiş ve edebi Faust figürüne katkıları ortaya konmuştur. Çalışmanın ikinci bölümünde ise ilk olarak Christopher Marlow'un Doktor Faustus'un Acıklı Öyküsü adlı eseri Faustus ve Mephistophilis figürlerinin temsil ettiği değerler ve şeytanla anlaşma motifi üzerinden Rönesans dönemi kapsamında incelenmiştir. Bunun ardından Johann Wolfgang von Goethe'nin Faust eseri Frankfurt Okulu'nun Aydınlanma eleştirisi üzerinden incelenerek çalışmanın üçüncü bölümünde yapılacak olan karşılaştırmalara temel oluşturulmuştur. Çalışmamanın son bölümünde ise Faust konusunun Türk sinemasına uyarlaması olan Atıf Yılmaz'ın Arkadaşım Şeytan filmi ile Batı sinemasına uyarlaması olan Taylor Hackford'un Şeytanın Avukatı filmi şeytan figürleri, Faust çeşitlemeleri, şeytanla pazarlık ve şeytanla anlaşma motifleri üzerinden karşılaştırmalı olarak incelenmiştir.

Amerikan sinemasıEdebiyatFaust+5
Fatih Rehber
Dokuz Eylül University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Büyülü gerçekçiliğin inşasında psikolojik gerçeklikler ve rolleri: Gabriel García Márquez'in Yüzyıllık Yalnızlık ve Tim Burton'ın büyük balık adlı eserleri üzerine bir inceleme

Bu çalışmanın temel amacı büyülü gerçekçiliğin önemli örneklerinden olan Yüzyıllık Yalnızlık eseri ve Büyük Balık filminin psikolojik gerçeklik katmanları bağlamında incelenmesidir. Eserlerin ortak yönü olarak büyülü gerçekçi unsurlar ve ifadeler içermeleri sebebiyle, eser kurgularında psikolojik gerçekliklerin rolleri incelenmiştir. Büyülü gerçekçiliğin tanımı ve diğer türler ile olan ilişkisinin yanı sıra edebiyat ve filmde ne şekilde temsil edildiği Birinci Bölüm'de kuramsal bir çerçeve oluşturularak sunulmuştur. İkinci Bölüm; büyülü gerçekçi kurgunun inşasında rol alan psikolojik gerçekliklere giriş amacıyla Sigmund Freud ve Carl Gustav Jung'un psikanaliz bağlamındaki çalışmalarından oluşturulmuştur. Bu bölümde, büyülü gerçekçilikteki gerçeklik katmanlarına paralel olarak bilinç düzlemlerinin eş zamanlılığı ifade edilmiştir. Büyülü gerçekçiliğin ve psikolojik gerçekliklerin, temelde farklı gerçeklik düzlemlerini bir araya getirmeleri ile ortak noktalarını oluşturdukları ileri sürülmüştür. Son olarak Üçüncü Bölüm'de, tüm kuramsal tanımlamaların sonucu olarak eser incelemelerine yer verilmiştir. Gabriel García Márquez'in Yüzyıllık Yalnızlık ve Tim Burton'ın Büyük Balık adlı eserleri, büyülü gerçekçi ve psikolojik unsurların kurgudaki rolleri açısından çözümlenmiştir. Büyülü gerçekçilik ve psikanalizin iç içe kullanımı kuramsal çalışmalar aracılığı ile eserlerde somut örnekler üzerinden incelenmiştir.

Burton, TimBüyülü gerçekçilikMarquez, Gabriel Garcia+2
Meltem Savran
Dokuz Eylül University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanında 'aydınlanmanın diyalektiği'

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Batılı, yeni bir medeniyet kurmayı amaçlayan aydınların ve kurumların düştüğü abes durumları hicvettiği romanı Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer'in ortak eserleri Aydınlanmanın Diyalektiği ile ortak düşünsel arka plana sahiptir. Her iki eser de dünya savaşları sonrasında yıkıma uğrayan Batı medeniyeti karşısında "akıl" ve "Aydınlanma" kavramlarını sorgulamakta ve insan aklına, bilime, ilerlemeciliğe ve yeniliğe yüklenen aşırı anlamların sonuçlarını göstermektedir. Bu çalışmada Aydınlanmanın Diyalektiği'ndeki tespitler ışığında Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün şahıs kadrosu incelenmiştir. Birinci Bölüm'de Tanpınar, Adorno ve Horkheimer, eserleriyle birlikte kısaca tanıtılıp Aydınlanma atılımının özeti çıkarıldı, Halit Ayarcı'nın "aldanma" itirafı Aydınlanma kavramıyla ilişkilendirildi ve Aydınlanmanın nasıl, hangi şartlarda kendi kendisini aldattığıyla ilgili genel bir görünüm sunuldu. İkinci Bölüm'de "Saatleri Ayarlama Enstitüsü"nün kurulmasından sonraki dönem, Aydınlanmanın Diyalektiği'ndeki Aydınlanma eleştirisi bağlamında incelendi: Halit Ayarcı'nın Batı Aydınlanmasını, diğer kişilerin "pozitif bilimler", "kültür endüstrisi" ve "iktidar"ı temsil edişleri irdelendi. Üçüncü Bölüm'de "Enstitü" öncesi dönem, mitos ve gelenek bağlamında, "Doğu usulü Aydınlanma" adı altında incelendi. Bu inceleme esnasında Batı Aydınlanması kavramlarına da atıf yapıldı, iki Aydınlanma çeşidinin temsilcileri birbirleriyle karşılaştırıldı. Kişiler "mitos", "nesnel akıl", "burjuvazi" kavramlarıyla, "Şehzadebaşı Kahvehanesi" 2. Dünya Savaşı yıllarının akademi çevreleriyle ilişkilendirildi, "İspritizma Cemiyeti" çelişkili bir "bilimsel fenomen" oluşuyla ele alındı. Son olarak Hayri İrdal üzerinden öncelikle Horkheimer'in formüle ettiği "bireyin silinişi" aşamaları incelendi, sonrasında Hayri İrdal'ın ikilemler eşliğinde "akıl" kavramını nasıl temsilleştirdiği üzerinde duruldu. Bu tezle Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün yerel bir hicvi içermediği, uluslararası ve zamanlar üstü bir Aydınlanma eleştirisine yöneldiği kanıtlanmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Tanpınar, Adorno, Horkheimer, Aydınlanma eleştirisi, Hayri İrdal, Halit Ayarcı, akıl.

Adorno, TheodorAkılAydınlanma+6
Derya Güler
Dokuz Eylül University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Siddhartha'da "Uzak Doğu" alımlaması ve Hermann Hesse'nin oryantalizmi

Hermann Hesse, Siddhartha anlatısını kaleme aldıktan sonra, tüm ulusal ayrımları aşan ve bütün bireylerin benimseyebileceği şeyi yakalamaya çalıştığını ifade etmiştir. Özellikle de 2. Dünya Savaşı'nın akabinde, yazarın ülküsü gerçekleşir. Bu çalışmanın amacı, oryantalist (şarkiyatçı) bir yazar olan Hesse'nin, nasıl tarihsel Buda ile Asya öğretilerini keyfi bir şekilde yeniden yorumlayarak üzerinden, entelektüel bir sömürgecilik gerçekleştirdiğini ve bunu yaparken hangi mekanizmaların etkisinde kaldığını açığa çıkarmaktır. Tezin kuramsal altyapısını, Japon, edebiyat eleştirmeni Kojin Karatani'nin Derinliğin Keşfi—Modern Japon Edebiyatının Kökenleri çalışması oluşturmaktadır. Karatani, Meiji restorasyonu olarak anılan dönemde, Japonya'nın Batılılaştırılma sürecini, edebi yapıtlar üzerinden ve felsefi kuramlar aracılığıyla çözümlemiştir. Batılı olmayan birçok ülkede neredeyse eş zamanlı olarak gerçekleştirilen bu süreç, Batı edebiyatının, felsefe ve inanç geleneğinin tümünü içerecek şekilde, sistemli olarak inşa edilmiş, eğitim, tıp ve kitle iletişim araçlarının bütün kaynaklarından yararlanılması suretiyle, dünyaya yayılmıştır. Bu tez çalışmasında, oryantalizmi, türcülük, cinsiyetçilik ve ırkçılık gibi kavramlardan bağımsız olarak düşünmemek gerektiği ileri sürülmüştür. Bu bağlamda Tanrı Devleti anlayışı ile Platon'un idealar kuramı özdeşliği ve tümeller tartışmasına değinilmiştir. Bu tezde, Hesse'nin Siddhartha anlatısının çözümlemesi yapıldıktan sonra, Türk, Hint, Çin, Japon edebi ve felsefi metinlerinden alıntılar yapılmış, geleneklerin asıllarıyla ilgili bilgiler verilmiştir. Birinci bölümde Hermann Hesse'nin "Uzak Doğu" imgesinin oluşma süreci incelenmiştir. Bu süreçte, yazarın Protestan misyoneri olan ailesi ile, Alman ve diğer Batılı araştırmacıların, söz konusu sürece olan etkileri incelenmiştir. Tezin ikinci bölümünde, Hristiyan misyonerleri ve Batılı araştırmacılar aracılığıyla Asya dillerinden Batı dillerine çevrilen metinlerin, özellikle de Schopenhauer ve çağdaşı filozofların perspektifinden soyutlanması üzerinde durulmuştur. Öte yandan, Hristiyanlık ve Batı felsefe sisteminin, birbirinden ayrı düşünülemeyeceğinin vurgusu yapılmıştır. Üçüncü bölümde ise, Hesse'nin sıkça üzerinde durduğu, benlik ve bireyleşme kavramları ile Nietzsche felsefesinin Nazi ırkçılığı örneğinde olduğu gibi, uç noktalara götürüldüğünde, ne tip yıkımlara neden olabileceği incelenmiştir. Siddhartha'nın Hippi kuşağı üzerindeki etkisi ve madde bağımlılığıyla olan ilişkisi analiz edilmiş, uyuşturucu maddeler ve Batı tıbbı arasındaki bağlantı açığa çıkartılmıştır. Jung ve psikanalizin, Hesse'nin yapıtlarını oluşturma sürecine katkıları araştırılmıştır. Son olarak, Zen Budacılığı, Taoculuk ve Buda külliyatından alıntılar yapılarak, Zazen, Tai Chi ve Yoga gibi meditasyon uygulamalarından örneklerle, Hesse'nin Buda ve Asya öğretilerini alımlamasındaki büyüsel atmosfer dağıtılmış, söz konusu pratiklerin asılları, okuyucunun ilgisine sunulmuştur.

BudaFelsefeHesse, Hermann+4
Atlas Akmaner
Dokuz Eylül University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2021
00
DoktoraAçık ErişimTR

Distopya edebiyatında arketipler ve kadın kahramanın yolculuğu: Damızlık Kızın Öyküsü, Ahitler ve O Uyumadan Önce

Dünya edebiyatında arketip ve kahraman kavramları edebiyat eleştirmenlerinin her zaman odağında olmuştur. Geçmişten bugüne bu kavramlar yazarlar tarafından değişik coğrafyalarda, ayrı zamanlarda ve çeşitli edebi metinlerde hem benzer hem de farklı şekillerde yinelenmişlerdir. Günümüzün teknolojik, ekonomik ve politik sorunlarına işaret etmek için ortaya çıkan distopya edebiyatında da arketip ve kahraman kavramları kullanılmıştır. Bu nedenle, distopya edebiyatında var olan bu kavramların nasıl ele alındığı edebiyat tarihi çerçevesinde önem arz etmektedir. Bu bağlamda, bu çalışmada distopya edebiyatının iki önemli temsilcisi olan olan Margaret Atwood ile Bina Shah'ın romanları konu edilmiştir. Atwood'un Damızlık Kızın Öyküsü ve Ahitler romanları ile Shah'ın O Uyumadan Önce romanı arketipçi eleştiri yöntemi bağlamında ve varyasyon kuramı kapsamında karşılaştırılmıştır. Çalışmanın birinci amacı, bu romanlardaki arketipsel durumları, simgeleri ve karakterleri, Carl Gustav Jung'un ortak bilinçdışı imgeleri olarak nitelendirdiği arketip kavramı açısından değerlendirmek ve distopya edebiyatında arketiplerin nasıl temsil edildiği konusunda karşılaştırmalı bir çözümleme yapmaktır. Çalışmanın ikinci amacı da, söz konusu yapıtlardaki kadın kahramanları, Maureen Murdock'un kadın kahramanın yolculuğu olarak adlandırdığı kadının bütünlük arayışı bağlamında inceleyerek kahraman kavramında ortaya çıkan benzerlikleri ve farklılıkları tartışmaktır. Bu amaçlar doğrultusunda, çalışma giriş bölümünü takiben dört ana bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın birinci bölümü, distopya edebiyatının başlıca özelliklerini içeren kavramsal çerçeveyi içermektedir. İkinci bölüm, arketipçi eleştirinin temel ilkeleri doğrultusunda yöntemsel çerçeveyi oluşturmaktadır. Bu bilgiler doğrultusunda, arketipçi eleştiri yönteminde arketip kavramı ile kahraman kavramı tüm yönleriyle ele alınmıştır. Bu ilk iki bölümde, söz konusu romanların daha iyi çözümlenebilmesi için bazı tanım ve açıklamalara yer verilmiş ve çalışmanın arka plan bilgisi oluşturulmuştur. Çalışmanın üçüncü bölümü, varyasyon kuramının niteliklerini anlatan kuramsal çerçeveyi kapsamaktadır. Bu bölümde, karşılaştırmalı edebiyat biliminde kullanılan kuramların genel bir değerlendirmesi yapılarak, karşılaştırmalı edebiyat biliminde yeni ve farklı bir kuram olan varyasyon kuramını ortaya çıkaran faktörler tartışılmış, ayrıca bu kuramın temel argümanlarının neler olduğu sıralanmıştır. Bu kuramın bu çalışmada kullanılmasının temel gerekçesi, çalışmaya konu olan yazarların farklı toplumlara ait olmaları ve romanlarında arketip ve kahraman kavramı açısından hem benzer hem de farklı kullanımlara yer vermeleridir. Bu bakımdan, bu farklı iki yazarın romanlarının biçim ve içerik bakımından karşılaştırması yapılmıştır. Çalışmanın dördüncü ve son bölümünde ise, Margaret Atwood'un Damızlık Kızın Öyküsü ve Ahitler romanları ile Bina Shah'ın O Uyumadan Önce romanının arketipçi eleştiri bağlamında çözümlemesi yapılmıştır. Her romanın içinde bulunan ortak arketiplerin neler olduğu ve bunların ne anlama geldiği sorgulanmıştır. Bununla birlikte, romanlardaki kadın kahramanların yolculuğu da detaylı olarak analiz edilmiştir. Ayrıca, varyasyon kuramı ışığında bu romanların bir karşılaştırması da sunulmuştur. Farklı yazarlara ait bu romanların karşılaştırılmasında, hem benzer hem de farklı unsurlar incelenmiş ve tartışılmıştır. Sonuç bölümünde ise, çalışmanın önceki bölümlerinde yapılan açıklamaların ve tartışmaların genel bir özeti verilerek kapsamlı bir değerlendirme yapılmıştır. Böylelikle, distopya edebiyatında Margaret Atwood'a ait Damızlık Kızın Öyküsü ve Ahitler romanları ile Bina Shah'a ait O Uyumadan Önce romanı arasında arketip ve kadın kahramanın yolculuğu kavramları açısından hem benzer hem de farklı unsurların var olduğu ileri sürülebilir.

ArketipAtwood, MargaretDistopya+7
Zeynep Kopan
İstanbul University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2022
00
DoktoraAçık ErişimTR

Derin ekoloji perspektifinden ekolojik ütopyalar: Kadınlar ülkesi ve Ekotopya

Bu çalışmanın amacı iki Amerikan ekolojik ütopya yazarları Charlotte Perkins Gilman'ın Kadınlar Ülkesi (1915) ve Ernest Callenbach'ın Ekotopya (1975) eserlerinin derin ekoloji perspektifinden karşılıklı olarak incelemektir. Bu doğrultuda, Arne Naess tarafından geliştirilen ekoeleştirel kuramın bir türü olan derin ekoloji kuramı kullanılacaktır. Belirtilen eserler ekolojik ütopya türünün ilk örnek eserleri olması bakımından önem taşımaktadır. Ekofeminist teorinin temellerinin atıldığı Gilman'ın Kadınlar Ülkesi feminist ekolojik ütopyanın öncü eseri olarak kabul edilir. Eserine de aynı adı veren Callenbach ekoloji ve ütopya kavramlarını bir araya getirerek literatüre "ekotopya" kavramını kazandıran ilk yazardır. Bu doğrultuda her iki eser öncü eserler olması bakımından önemlidir. Kadınlar Ülkesi ekofeminizmin, Ekotopya da ekoeleştirel teorilerin özelliklerini yansıtmalarına rağmen her iki ekolojik ütopyada derin ekoloji teorisinin yansımaları olduğu tespit edilmiştir. Her iki eserde çevreye zarar veren insan merkezli toplumsal düzen yıkılmıştır. İnsan merkezli yaşamın yerini doğa merkezli yaşam almıştır. Eserler insan merkezli yaşam tarzından doğa merkezli yaşam tarzına geçen ekolojik toplumların-ülkelerin yeniden oluşma çabalarını ve aşamalarını konu alır. Bu süreçte sürdürülebilirlik en önemli ölçüttür.

Amerikan edebiyatıCallenbach, ErnestDerin ekoloji+7
İlkiz Saygılı
İstanbul University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2022
00
DoktoraAçık ErişimEN

Ön-Raffaellocular'ın görsel ve yazınsal anlatılarında kadın tasvirleri

Nineteenth century England going through a process of social transformation under the reign of Queen Victoria witnessed a countercultural art movement, namely Pre-Raphaelitism, which brought together rebellion, beauty, subtlety, creative splendour in the pot of symbolic reality. The term Pre-Raphaelite originated in relation to the Pre-Raphaelite Brotherhood (1848), a group of rebellious young painters, poet, and critic formed with the aim of creating a new British school of art by defying all conventions of art, mainly instructed by the British Royal Academy. Foregrounding the interconnections between literature and painting, which all resulted in images rife with photographic realism, their doctrine advocated the uncomplicated and faithful depiction of everything and every figure, typical of Italian painting, for, as their self-given title states, they felt that art had declined with the mid-renaissance painter Raphael, so they gave value to all that preceded him. With the belief of reform in art, they championed the ideology of seeking the real, not the ideal, as a subject matter for their paintings and reflecting it on their canvasses. This reality encompasses not only material but also spiritual purposes; thus, they lay claim to the moral authority of the epoch. Besides, at the same time, they believed that the first step to discovering the pure state of reality was observing nature. With these rigorous observational studies, the Pre-Raphaelites were not only enlightened about the source nature offered them, but they also had an idea about human nature, notably woman. In this sense, aiming to promote resurgence and rejuvenation of simplicity in Pre-Raphael art and medieval mysticism, female figure, for their canvas, became requisite. When women, the important concept of the nineteenth century, is taken into consideration, the Pre-Raphaelites' approach was different from that of their period. Committed to picturing likeness of real women on the grounds of different approach and treatment, the Pre-Raphaelite artists departed from the entrenched notion of ideal woman, prevalent in Victorian art. From this standpoint, this present inter-disciplinary study aims to analyse images of woman not only depicted in literature from which the Pre-Raphaelites drew inspiration but also created by them for their visual and textual narratives on the basis of their own definition and traditional Victorian stereotypes within the framework of feminist readings in order to find out a) what impact did Victorian ideas/stereotypes of women have on the Pre-Raphaelites' treatment of the female subject; b) did they herald the birth of a modern woman or actually perpetuate gender norms?

19. centuryLiterary worksFeminist Criticism Theory+5
Tülay Dağoğlu
İstanbul University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2022
00
DoktoraAçık ErişimTR

Karşılaştırmalı edebiyat bağlamında fantastik edebiyat: J.R.R. Tolkien ve Barış Müstecaplıoğlu'nun eserleri

Bu çalışmada fantastik edebiyatın Karşılaştırmalı Edebiyat bağlamında nasıl bir yere sahip olduğu araştırıldı. Baskın edebiyat anlayışlarında ciddi bir edebiyat türü olarak nitelendirilmeyen fantastik edebiyatın, kuramsal olarak kanonik edebiyatların çevresinde yer alan, son yirmi yılda dijitalleşmeyle beraber edebiyat faaliyetinin dönüşmesine paralel olarak yükselişte olduğu görülmüştür. Romantizm akımından beslenen bir tür olarak fantastik edebiyatın toplumsal sorunlara ve bireyin arayışlarına karşılık geldiğinden her dönem farklı temalarla dinamik bir yapıya sahip olduğu görülür. Tolkien ve Müstecaplıoğlu'nun farklı yaklaşımlarının türün sergilediği değişimlerle koşut olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Tolkien geleneksel toplum ve din motivasyonuna sahipken Müstecaplıoğlu aydınlanmacı bir yaklaşıma sahiptir. Tolkien türün kurucusu olarak amaçlamadan ulusaşırı fantastik repertuvarın kurucusu olmuştur. Müstecaplıoğlu ise bilinçli bir şekilde ulusal kültür unsurlarını kullanmadan metinler kaleme almış; bu unsurlardan faydalandığı zaman da onları fantastik evrenin unsurlarına dönüştürmüştür. Dünya Edebiyatı kavramı, bu çalışmada metinler kümesi olarak değil dinamik bir süreç olarak edebiyat faaliyetinin ulusaşırı olduğu kadar ulusal alandaki etkilerine karşılık gelen bir fenomen olarak kullanılmıştır. Bu açıdan da fantastik edebiyat, üretilen hikâyeler etrafında toplanan hayali cemaatlerin ulusaşırı konumuna dayanarak Dünya Edebiyatının bir unsuru olarak kabul edilmiştir. İki yazar da dünyada dolaşımda olan fantastik edebiyat repertuvarına dayanan ulusaşırı metinleriyle Dünya Edebiyatının bir parçasıdır.

FantastikFantastik edebiyatKarşılaştırmalı edebiyat+4
İsmail Aydın
İstanbul University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2022
00
DoktoraAçık ErişimEN

Beside Herself, The Skriker ve Crave adlı eserler üzerinden ruhsal travmanın teatral temsilleri

This study aims to explore various theatrical strategies employed for the representation of the psychic trauma in three selected plays written after the 1990s: Sarah Daniel's Beside Herself, Caryl Churchill's The Skriker and Sarah Kane's Crave. These three playwrights, who are among the most distinguished playwrights of the contemporary British theatre, view theatre as an appropriate space where trauma can be articulated. In their articulation of trauma through theatre, they cling to the idea that different theatrical devices they utilize serve the purpose of consolidating the ineffectiveness of verbal language to transmit trauma onto stage. The disruption in the cognitive mechanisms of trauma victims in these plays is presented by means of this alternative dimension of regarding theatre as a tool of exposing what remains unseen and of speaking what remains unspeakable. This study will then attempt to prove that the problem of the inadequacy of language in the expression of a traumatic experience can be solved with the help of these playwrights' integration of innovative theatrical methods, particularly into the three selected plays. Under the guidance of trauma theories postulated by Sigmund Freud, Jacques Lacan, Julia Kristeva, and Cathy Caruth, this study will also attempt to show that these theories contribute to the exploration of the traumatic experiences of the characters in the plays under discussion to a great extent. By zeroing in on the particularities of the notion of trauma, each one of these theorists enables readers to reconsider other means of surmounting the unspeakability of trauma that is deemed as a hindrance to its expression through literature.

Churchill, CarylDaniels, SarahKane, Sarah+4
Muhammed Metin Çameli
İstanbul University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2022
00
DoktoraAçık ErişimEN

Henry James'in kurmaca metinlerinde yersiz yurtsuzlaşan kadın gezginler

There have been plenty of studies that have analyzed the way Henry James addressed the issue of cultural conflict in his fiction, in which he mirrored the experiences of the late nineteenth and early twentieth century Anglo Saxons. His works have also been analyzed much in respect of women's studies. As for this study, it claims and aims to bring these scopes together in literary analysis at the doctoral level. In our time while studies on travel and movement, and research on travel narratives are favorite topics and on the increase, this study handles the theme of cultural conflict in the context of travel to examine the view on women on the move as reflected in literature in the specified centuries and societies. It is an academic study which views the female traveler in James' fiction. The dissertation investigates how the concepts of womanhood and travel go together in two literary texts by Henry James, namely, Daisy Miller (1879) and The Wings of the Dove (1902). It highlights the image of American women visiting Europe in the specified period, and detects how change of location results in displacement. The present study claims that although the female protagonists in Daisy Miller and The Wings of the Dove, who represent the American female travelers visiting Europe in the late nineteenth and early twentieth century, are twice otherized and displaced through their culture and gender by the prevailing patriarchal norms of their host countries, they are strong enough to resist these norms. It uses Feminist, Marxist, Sociological, Psychoanalytic, and Existentialist methods of literary analysis to deal with the contribution of the culture gap and gender inequality to displacement and bring a different perspective to the way James interpreted autonomy, power, and free will for women.

PatriarchalGender inequalitJames, Henry+4
Gökşen Sevdeğer Elibol
İstanbul University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2021
00
DoktoraAçık ErişimTR

Çocuk edebiyatında distopik bağlam ve çocuğun biyopolitikası

Çocuk ve gençlik edebiyatında son yıllarda politik bağlam ve eleştiri sıkça rastlanan bir yaklaşım olmuştur. Yetişkinlere hitap eden edebiyat türlerinde eserlere politik açılardan yaklaşmak sık kullanılan bir pratik olsa da çocuk edebiyatında son yıllara kadar üstü örtülü şekilde, kimi zaman didaktisizm kavramı altında yer bulmuştur. Yetişkinlere yönelik edebiyat türlerinde çocuk karakterler ön planda olmasalar da hitap ettiği kitle ve piyasa açılarından son yıllarda etkileyici şekilde gelişen çocuk ve gençlik edebiyatlarında çocuk ve genç karakterler arasından oldukça popüler ve kendi kitlelerini yaratmış karakterler çıkmıştır, ve bu karakterler sadece yetişkinlerin istediği gibi davranan, örnek olarak gösterilen çocuk ve gençler değil, lider ve kurtarıcı, kimi zaman da politik eleştiri getirebilen karakterler olmuşlardır. Yani denebilir ki, çocuk, edebiyat eserlerinde, keşfetmiş olduğu bireyselliğini daha da güçlendirmiştir. Bireysellikle birlikte gelen bir özünü keşfetme ve güce sahip olma kavramları da bu tür eserlerdeki belli olay, karakter ve durumlara politik bir bakış açısını getirir. Çocuk ve gençlik edebiyatı eserlerini içerdikleri bu politik taraflardan dolayı postmodern bakış açılarıyla değerlendirmek mümkündür. Michel Foucault'nun toplumsal bir eleştiri olarak getirdiği ve sonrasında pek çok düşünür tarafından geliştirilen biyopolitika kavramı da bunlardan biridir. 1970'ler sonrası devlet yapılanmalarında liberal ve neoliberal politika ve bunlarla beraber gelen ekonomik ve sosyal yapı Foucault ve pek çok siyaset ve sosyal bilimci tarafından özellikle de egemen gücü yapısöküme uğratmaları ve merkezsizleşerek bireye karşı bir belirsizlik fakat aynı zamanda da gücünü üstü kapalı şekilde arttırarak devam ettirme yoluna gitmiştir. Foucault'nun yeni bir yönetimsellik olarak tanımladığı bu olgu iktidarın biyogücünü gösterir: birey güç altında kalmamalı, yaşaması için gerekli alan ve araçlar kendisine verilmeli fakat aynı zamanda da kontrol edilebilir olmalıdır. Biyopolitik görüşün kısa bir tasviri olan bu yaklaşıma daha sonra Roberto Esposito devletin bağışıklığı açısından yeni bir yorum getirmiştir. Tüm bunlar arasında genelde ikinci plana atılan çocuk ve genç ise bireyselliğini gerçekleştirerek yetişkinler kadar rol oynar. Bu çalışmanın amacı da çocuk ve genç bireyin biyopolitik bir yönetim anlayışındaki konumunu belirlemektir. Bu konum çocuk ve gençlik edebiyatının tarihselliği incelenerek ve Michel Foucault'nun ve onu takip eden düşünürlerin bakış açıları ışığında değerlendirilerek aslında çocuk ve genç bireyin modern bir soy kütük incelemesini de sunacaktır.

BiyopolitikaDistopyaÇocuk edebiyatı+1
Suzan Deniz
İstanbul University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2021
00
DoktoraAçık ErişimTR

Kitâb-ı Hâver-nâme'nin metindeşliği ve incelenmesi

Türk Edebiyatında geniş bir yere sahip olan cenk kitapları içinde Türk ve İslâm dünyasındaki konumu nedeniyle Hz. Ali'nin mücadelelerini anlatan eserler farklı bir öneme sahiptir. Bu çalışmada, Hz. Ali'nin cenklerini anlatan eserlerden biri olan Kitâb-ı Hâver-nâme transkribe edilerek üzerinde araştırma yapmak hedeflenmiştir. Serlevhada, "kitap" ve "nâme" terimlerinin birlikte kullanılması dikat çekicidir. Kitâb-ı Hâver-nâme, 17598 beyitten oluşan manzum bir cenk-nâmedir. Eserin kim tarafından ne zaman istinsah edildiği belli değildir. Hz. Ali'nin mücadelelerinin anlatıldığı hikâyeye uygun minyatürlerin varlığı, metinde Arapça, Farsça hiçbir hikâye yer almamasına rağmen dört Arapça, yüz altı Farsça başlığın olması eseri diğer cenknâmelerden farklı kılan özelliklerdendir. Kitâb-ı Hâver-nâme'den söz eden kaynaklarda eserin bir cenknâme olduğu üzerinde durulur; ancak eserin cenknâme oluşunun yanı sıra aynı zamanda metin akışı içinde sık sık dînî ve ahlâkî öğütler içeren bir nasîhatnâme olduğu özelliğinden söz edilmez. Eserde Hz. Ali dışında birçok sahabe kahramanlıkları ile önemli roller üstlenmişlerdir. Ayrıca dînî motifler ve masal motifleri eserin geneline hâkimdir. Türk edebiyatında önemli bir yere sahip bir diğer eser de Hz. Ali'nin cenklerinin konu edinildiği 4896 beyitten oluşan Dâstân-ı Hâver-Zemîn'dir. Kitâb-ı Hâver-nâme'deki özellikle olay, şahıs ve motifler dikkat çekici bir şekilde Dâstân-ı Hâver-Zemîn'de de yer alır. Kitâb-ı Hâver-nâme incelenirken Dâstân-ı Hâver-Zemîn adlı eser ile şekil, dil,konu, şahıslar, motif özellikleri,zaman ve mekân unsurları bakımından değerlendirilerek iki eserin metindeşlik ilişkisi üzerinde durulmuştur. Anadolu sahasında yazılan Türkçe manzum cenk-nâmelerin iki halkası olan Kitâb-ı Hâver-nâme ve Dâstân-ı Haver-Zemîn karşılaştırılarak Türk destancılık geleneğine ve Hz. Ali'nin Cenkleri ile ilgili yapılan çalışmalara sağlanan katkıların arttırılması hedeflenmiştir. Anahtar Kelimeler: Hz. Ali, Kitâb-ı Hâver-nâme, Destan, Cenknâme, Dâstân-ı Hâver-Zemîn.

CenknamelerDestanlarHavername+1
Ali Atilay
İstanbul University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2020
00
DoktoraAçık ErişimEN

Zora Neale Hurston, Ralph Ellison ve Octavia Butler'ın proto-afrofütürist ve afrofütürist eserlerinde alternatif alanlar, kimlik ve dil

Although there have been a few scholars that have characterized Ralph Ellison and Zora Neale Hurston as writers who have contributed to the development of early forms of Afrofuturism, these studies are limited with the use of technology and sound, and African-American women's place in society as they are depicted in the novels. Moreover, they do not approach such early Afrofuturistic works in the context of decolonization mainly due to the heavy interest given on technology and future. This study will focus on how Hurston's Their Eyes Were Watching God and Ellison's Invisible Man can be categorized particularly as proto-Afrofuturist works because of the writers' use of decolonized alternative spaces and technological discourse to generate alternative futures. In addition, Octavia Butler's Kindred will be analyzed as an Afrofuturistic novel. More specifically, this study will focus on a discussion on the key aspects that constitute Afrofuturism including the use of settings in the novels as alternative spaces, as well as the depiction of the characters' body and language in terms of alienation and decolonization of the characters within a reading of Afrofuturism.

African-American cultureAfrofuturismButler, Octevia+7
Tuğba Akman Kaplan
İstanbul University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2020
00
DoktoraAçık ErişimEN

'Hafif bir Fısıltı': Alice Walker ve Chimamanda Ngozi Adichie'nin eserlerinde 'kaçış çizgisi' olarak cinsiyetleştirilmiş delilik

The present study regards the literary representation of female madness as an ambiguous textual strategy that disrupts the homogeneous conceptualizations of patriarchal and imperial normalcy. Framed within transatlantic feminist nuances, the study examines Purple Hibiscus (2003) and Half of a Yellow Sun (2006) by Chimamanda Ngozi Adichie along with Meridian (1976) and Possessing the Secret of Joy (1992) by Alice Walker in an attempt to demonstrate the multi-dimensionality of the black madwoman. These works reflect the racial and gendered otherness inherent in the culturally circumscribed black female subjectivity through the madwoman paradigm. The study foregrounds the intertextual parallelism of this otherness within motherhood, sexuality and ethnic/racial identity formation, all of which are manifested in unconventional narrative structures. Applying the concept of 'the line of flight', coined by Félix Guattari and Gilles Deleuze, the study scrutinizes the inextricable link between the creative/destructive potential of madness and one's (in)ability to foster a heterogeneous identity. This link enables the madness narrative not only to expose social contradictions but also to transform individual and communal conceptions of gender, ethnicity/race and cultural history. Therefore, the study shifts the focus of female madness from the dichotomous interpretations of resistance and submission to the importance of internal heterogeneity. In this light, the study has observed a correlation between the black madwoman's potential to induce societal transformation and her ability to form a heterogeneous sense of self. This correlation indicates a transformational literary space in the selected works wherein monolithic discourses of madness and black femininity are diversified and reconstructed. Keywords: literary madness, African diaspora, line of flight, liminality, femininity

Adichie, Chimamanda NgoziMadnessWomen+5
Tuğba Elmas
İstanbul University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2020
00
DoktoraAçık ErişimEN

Dostoyevsky'nin öz arayışında ötekinin kullanımı

The aim of this study is to explore Russia's perception of the self and the role of the other in the establishment of Russianness. The central focus is made on the person who interpreted Russia's Janus-faced nature, duality and broadness as constitutive qualities of Russian national identity - Fyodor Dostoevsky. The theoretical foundation of the dissertation is Iver Neumann's concept of the self/other nexus and Mikhail Bakhtin's vision on Dostoevsky's works as polyphonic and dialogical. To examine Dostoevsky's use of the other in search of the self we address some of Dostoevskys novels to elaborate on the types of the self/other nexus he used to construct national identity. The analysis reveals that Dostoevsky's search of the self engages images of the external other personified in Europeans (dominant other) and Ottomans (common other), and the internal other represented by the Russian peasants (social other), non-Orthodox members (religious other) of the Russian Empire, and disbelievers in general (non-religious other). Examples taken from the novels demonstrate how Dostoevsky used the alienated and split Russian self and various types of the other to reestablish the Russian nation's integrity and define a national and universal identity based on the ability of the Russian soul to reincarnate in itself an alien nationality, comprehend the manners of different peoples, excuse and reconcile differences, eliminate all their contradictions without any racial discrimination and unite in brotherly love. Relying on these practices Dostoevsky creates the image of vsechelovek (pan-human) capable of brotherly love for the other, a true Christian proud of his nationality and someone who looks at the other, both internal and external, as another equal self. Keywords: self/other nexus, external and internal other, self, national identity, Dostoevsky, pan-human, universal brotherhood.

EgoSelf-searchDostoyevski, Fiodor Mihayloviç+2
İrina Balık
İstanbul University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2019
00
DoktoraAçık ErişimEN

Yugoslav ulus idealinin çöküşünde Sırp edebiyatındaki etnik-dini milliyetçilik

This dissertation focuses on the issue of ethno-religious nationalism in three novels written by Serbian writers in the period of Socialist Yugoslavia: The Bridge on the Drina (1945) by Ivo Andric, Dictionary of the Khazars (1984) by Milorad Pavic and Knife (1982) by Vuk Draskovic. The study concentrates on the representation of the multietnnic/multireligious people constituting Yugoslavia dealing more specifically with the portrayal of Serbian characters. It argues that rather than focusing on the diversity of Yugoslav identity, these examples of the nationalistic vein in the Serbian literary traditon show paralellism with the dominant political discourse of the time that had enhanced the urge for ethnic/national disintegration stressing the impossibility of a shared Yugoslav culture. The dissertation claims further that this discourse is nourished primarily by constant references to the ancient conflicts and age-old animosities between the people constituting Yugoslavia. The study proposes that by dispelling the belief in the possibility for a peaceful coexistence under the banner of common South Slavic origin, the representativies of this deeply nationalistic literary tradition promote the failure of the Yugoslav national ideal based on the unity of all South-Slavic peoples. The main argument of the dissertation is supported with a detailed analysis of the three novels. The study of The Bridge on the Drina deviates from the conventional reading of the work and approaches the central image of the bridge from a fresh perspective viewing it as a force that divides rather than uniting the different members of Visegrad's multiethnic community. The discussion of Pavic's Dictionary of the Khazars reaches the conclusion that being composed of three different parts that present incoherent accounts of the same event, the novel presents both in form and content the failure of the Yugoslav national ideal.The last novel, Draskovic's Knife is interpreted as a rewriting of The Mountain Wreath, the foundational ultra-nationalistic Serbian text written by Peter Petrovic Njegos in the 19th century and defined in the dissertation as an epitome of the Serbian race betrayal syndrome.

Andric, IvoDraskovic, VukLiterary works+6
Ümit Hasanusta
İstanbul University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Duyuların edebiyatı: Edebiyatta karşıt diskur olarak üstün özellikler

Bu çalışma, Chuck Palahniuk'un bilim kurgunun alt dallarından olan distopya türünde yazdığı Çarpışma Partisi adlı postmodern romanını, Kültürel Eleştiri Olarak Edebiyat kuramını temel alarak ele almaktadır. Hubert Zapf'ın Literature as Cultural Ecology: Sustainable Texts adlı kitabı, tezimizin teorik altyapısını oluşturmaktadır. Zapf'a göre yaratıcı edebiyat, kültür ve doğa arasındaki temel ilişkiyi çok yönlü, özdüşünümsel ve dönüştürücü yollarla ele alır ve söylemin ekolojik bir boyutunu üretir. Kültürel Ekoloji Olarak Edebiyat, yaratıcı edebiyatın daha geniş kültür ve kültürel söylemler sistemi içinde ekolojik bir güç olarak işlev gördüğü tezini savunur. Friedrich Nietzsche'nin Tragedya'nın Doğuşu adlı kitabında, Apollon ve Dionysos üzerine temellendirdiği kültür kuramı ve Helene Deutsch'un A Psychoanalytic Study of the Myth of Dionysus and Apollo başlıklı Apollon ve Dionysos mitleri üzerine yaptığı psikanalitik çalışması çalışmamızın şekillenmesinde büyük ölçüde etkili olmuştur. Temellerinde Antik Yunan ve düalist bir varlık felsefesi yatan Batı kültür ve medeniyeti, insanı merkeze yerleştiren aydınlanmacı bir yaklaşımla insan dışındaki doğayı bir araç olarak görmüş ve faydacı bir yaklaşımla doğayı talan etmiştir. Batı, iki büyük dünya savaşı ve Sanayi Devrimi'nin ardından bu faydacı tutumun sürdürülebilir olmadığı gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalmış ve yenileyici ve dengeleyici yeni bir yaklaşım arayışına girmiştir. Son dönemlerde ekolojik düşüncede önemli bir görünürlük kazanan ve disiplinlerüstü bir çalışma alanı olan Kültürel Ekoloji Olarak Edebiyat kuramı, edebi eserlerin kültüre karşı sembolik bir tepkide bulunduğunu ve bu tepkinin kültürü yenileyici, dönüştürücü ve dengeleyici bir güç olduğunu öne sürer. Bu bağlamda, çalışmamızın amacı, Chuck Palahniuk'un Çarpışma Partisi romanının kültürel söylemler içinde ekolojik bir güç işlevi gördüğünü ortaya koymak ve romanda betimlenen doğa-kültür çatışmasının nasıl dengeleyici ve sürdürülebilir bir dinamizme dönüştüğünü göstermektir.

Edebiyat kuramlarıKarşılaştırmalı edebiyatKültürel ekoloji+1
İntikam İlkay Özdemir
Dokuz Eylül University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Fın de sıècle edebiyatında güzellik ve ölüm

Bu tezin amacı Fin de Siècle Edebiyatına içkin olan Güzellik ve Ölüm kavramlarının özellikle batı kültürü nezdinde ortaya çıkışlarının altında yatan sebepleri ortaya koymaktır. Bu bağlamda ataerkil batı kültürünün tarih boyunca doğa ile olan karşıtlığı ve eril düzenin içerisinde bulunduğu aşkınlık arayışı doğrultusunda, doğadaki en merkezi unsur olan ölüm olgusuna karşı alternatif olarak tutunmuş olduğu güzellik stratejileri incelendi. Birinci Bölümde bu güzellik stratejilerinin ortaya çıkışlarının altındaki temel sebeplerden birisi olan doğanın dinamizmini ve kendisine karşı üretilen tüm kültürel fenomenlerin üzerinde bir güç oluşunu çeşitli kültür kuramlarının yanı sıra mitoloji ve psikanaliz bilimlerinden yararlanarak ortaya koymaya çalıştık. Fin de Siècle' ye içkin güzellik ve ölüm olgusunun daha iyi anlaşılabilmesi adına bu fenomenlerin Apollonik Delikanlı ve Güzellik Muhafaza Topografyaları motifleri üzerinden nasıl dışavurumunu gerçekleştirdiğini; bu dönemde meydana gelen geniş çaplı paradigma değişimine ve bu değişimin altında yatan dönemin kültürel, siyasi ve bilimsel olaylarına değinerek göstermeye çalıştık. Bunun yanı sıra eril düzenin ölüm olgusuna karşı bir alternatif olarak başvurduğu her türlü logosantrik tasarım ve güzellik stratejisinin doğanın tiranlığı karşısında nasıl yıkıma mahkum olduğunu Eros ile Logos karşıtlığı üzerinden ele aldık. İkinci Bölümde ise bu karşıtlığın edebiyat tarihsel bir arketip olan Artemis ve Aphrodite çatışması üzerinden Euripides'in Hippolytos adlı tragedyasında nasıl vuku bulduğunu benzer mitolojik örnekleri de referans göstererek açıkladık. Çalışmamızın son bölümü ise bahsedilen Fin de Siècle'ye içkin dinamiklerin Büyük Tanrı Pan, 672. Gecenin Masalı ve Maitre Mussard'ın Vasiyeti adlı eserlerde nasıl dışavurumunu gerçekleştirdiğine dair analizimize ayrılmıştır. Çalışmamızın önemi Fin de Siècle'ye ait dinamikler üzerinden batı kültürüne içkin temel bir mekanizmayı aydınlatmasında yatar.

AtaerkilErosFin de Siecle+5
Recep Can Aytekin
Dokuz Eylül University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sisifos'un Taşı: Samuel Beckett ve Eugène Ionesco'nun absürt tiyatrosunda insanlık durumu

Bu çalışmanın temel amacı Samuel Beckett ve Eugène Ionesco'nun absürt tiyatro oyunlarında yabancılaştırmanın grotesk açıdan ve iletişim açısından nasıl gerçekleştiğini göstermektir. Beckett'in Oyun Sonu ve E. Ionesco'nun Amédée ya da Nasıl Kurtulmalı adlı oyunları esas alınarak yabancılaşmanın modern dönemde nasıl geliştiği ve nelere sebebiyet verdiği, oyunlardan örneklerle gösterilmiştir. Aydınlanmacı geleneğin insani olanı bastırdığı için Absürt Tiyatro oyunlarında rasyonel aklın eleştirisi ön plandadır. Oyun Sonu ve Amédée ya da Nasıl Kurtulmalı oyunlarında yabancılaşmanın grotesk ve iletişim açısından nasıl işlendiğine gelmeden önce Birinci Bölüm'de "absürt" kelimesinin edebiyatta kullanımına ve Geleneksel Tiyatro ile Absürt Tiyatro'nun hangi yolları izlediğine bakıldı. Absürt Tiyatro'nun ortaya çıktığı dönem Modernite'nin yıkımına denk geldiği için insanlığın geldiği nokta incelendi. Yaşanan dönemin absürtlüğü, mitolojiden Sisifos'un sonuçsuz ve umutsuz çabası ile yorumlandı. Yabancılaşma kavramının grotesk açıdan ve iletişim açısından nasıl işlendiği verildi. İkinci Bölüm'de Beckett'in Oyun Sonu ve Ionesco'nun Amédée ya da Nasıl Kurtulmalı adlı oyunlarında yabancılaşmanın iletişim yoluyla nasıl gerçekleştiği örneklerle ele alındı. Yazarların oyunlarında dilin iletişimi sağlama aracı olmaktan çıktığını ve mantık kurallarına uymadığını iddia ederek karakterler arasında anlatım ve iletişim bozukluğuna sebebiyet verdiği konu edildi. Son olarak Oyun Sonu ve Amédée ya da Nasıl Kurtulmalı oyunlarında yabancılaşmanın grotesk açıdan nasıl geliştiği oyunlardan örneklerle gösterildi. Yazarlar daha çok aydınlanma eleştirisi yaparak düzgünlük ve güzelliğin yerine çirkinlik ve kaosu oyunlarının merkezine yerleştirdiler. Değişen ve dönüşen vücutlar, sakat bedenler kendilerine modern dönemde yer bulamayınca etraftakilerden yabancılaştılar. Anahtar Kelimeler: Absürt Tiyatro, Yabancılaşma, İletişim, Grotesk, Samuel Beckett, Eugène Ionesco.

Absürd tiyatroBeckett, SamuelGrotesk+4
Manzar Ismayılova
Dokuz Eylül University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Lev Tolstoy'un Kreutzer sonat eserinde cinselliğin metafiziği

Bu çalışmanın temel amacı, Tolstoy'un Kreutzer Sonat adlı eserini Fin de Siècle edebiyatının bir örneği olarak çözümlemektir. Schopenhauer'in istenç olarak beden tasarımının edebi düzlemde nasıl alımlandığı incelenmiştir. Bu inceleme yapılırken Tolstoy'un felsefi boyuttaki düşünceleri ve dekadan edebiyatın dinamikleri Avrupa'daki başat eserlerle karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Birinci bölümde kuramsal çerçeve ve Rus kültürel yaşantısına değinilmiştir. Kuramsal çerçevede özellikle Schopenhauer'in beden tasviri ve eser çözümlemesinde yararlandığımız başlıca kaynak olan Aşkın Metafiziği üzerinde durulmuştur. Eserin yazılmasına sebebiyet veren politik ve kültürel değişimler detaylı olarak incelenmiştir. İkinci bölümde dini temelli Tolstoy felsefesi, felsefesinin etkileri, Tolstoy'un sanat anlayışı ve Gümüş Çağda Schopenhauer alımlaması incelenmiştir. Üçüncü bölümdeyse Rus edebiyatında Schopenhauer'in istenç kavramından doğan erotik ütopya anlayışı çerçevesinde eser incelendi. Dönemin edebiyatında kadın ve erkeğin değişen cinsiyet rollerinden detaylı olarak bahsedilirken J. K. Huysmans ve Oscar Wilde'nin eserlerinden bu roller örnek gösterildi. Tolstoy'un benzer sorunsalları işleyen Anna Karenina eseriyle karşılaştırmalı bir inceleme yapıldı. Dekadan edebiyatın ana sorunsallarından dejenerasyon üzerinde duruldu. Aşkın Metafiziği, Rus edebi düzleminde klasik değerlerin ilk defa tartışılmasını sağlamıştır. Böylelikle üslup çeşitliliği doğmuş ve Altın Çağdan, Gümüş Çağa geçiş döneminde Rus edebiyatı en parlak dönemini yaşamıştır. iv Aşkın Metafiziği bağlamında dönemin değişen aile ve cinsellik anlayışını en belirgin hatlarıyla yansıtan eser Kreutzer Sonat olmuştur.

CinsellikCinsiyetRus edebiyatı+3
Yağmur Üçüz
Dokuz Eylül University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Hint-Avrupa destanlarında savaşçının kefareti: Mimesis, günah keçisi ve kurban

René Girard'ın tüm insan kültürünün temellerini açıklama noktasında oldukça yetkin görünen kuramına yöneltilen en yaygın eleştirilerden biri yazarın kanıtlarını seçmece metinler üzerinden öne sürdüğü iddiasıdır. Bu tez çalışmasında mevzubahis kuram Georges Dumézil tarafından ortaya konmuş olan ortak Hint-Avrupalı Savaşçının Üç Günahı anlatısını çözümlemek için kullanılmış, ulaşılan sonuçlar okuyucuyla paylaşılmıştır. Birinci Bölüm'de kuramın yanında antik Hint-Avrupalının kurban anlayışına dair sağlam bir temel oluşturmak adına Vedik ve Cermenik ilksel kurban anlatıları incelendi. İkinci Bölüm'de tezin merkezî konusu olan Savaşçının Üç Günahı anlatısı detaylı bir şekilde analiz edildi. Üçüncü Bölüm'deyse önceki bölümlerde elde edilmiş olan verilerle varlığı tespit edilmiş bir fenomen, Kurban-Tanrı fenomeni yine İskandinav ve Hint anlatıları üzerinden ele alınarak Girard'ın Hristiyanlığa atfettiği özel konum tartışmaya açıldı. Çalışma boyunca dinî metinlerin ve destanların aslına sadık kalınmasına özen gösterildi, spekülasyondan mümkün olduğunca kaçınıldı ve ortaya konan ürünün özgünlüğünden emin olundu. Bu tez yalnızca orijinalliğiyle değil, Girard'ın kuramına ve Hint-Avrupa çalışmalarına yabancı olan okurlar için bir tür giriş kitabı niteliği taşımasıyla da önem teşkil etmektedir. Kaynak olarak antik metinlerin yanında sosyoloji, etnoloji, teoloji, dinler tarihi, dilbilim, arkeoloji, arkeogenetik ve zooarkeoloji gibi disiplinlerden ileri gelen araştırmacıların ortaya koyduğu onlarca saygın eser kullanılmış, bu eserlerin küçük olsa da anlamlı pek çok paragrafı Türkçeye kazandırılmıştır. Anahtar Kelimeler: Hint-Avrupa Çalışmaları, Girardyen Mekanizmalar, İlksel Kurban, Savaşçının Üç Günahı, Krişna ve Odin.

AvrupaDestanlarDini metinler+6
Abdullah Nezih Seven
Dokuz Eylül University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Rus Fin de Siècle edebiyatında Dekadan Schopenhauer alımlaması: Fedor Sologub'un "The Petty Demon" adlı romanı

Bu tezin amacı Fin de Siècle döneminin Rus edebiyatından bir örneği olarak Fedor Sologub'un The Petty Demon adlı eserini çözümlemektir. Schopenhauer'ın istenç olarak beden tasvirinin edebi çevrelerde alımlanması ve eserde yer alan dekadan edebiyat motiflerine nasıl yansıdığı gösterilmiştir. Fin de Siècle'ın üslup çokluğuyla bilinen bir dönem olmasından ötürü, ele alınan romanın Avrupa kanonik eserleriyle eşdeğer bir çerçevede ele alındığına dikkat edilmiştir. Fin de Siècle edebiyatı, içinde bulunduğu dönemin karmaşasını yansıttığı için ileriki kıyaslamalara temel oluşturması amacıyla Birinci Bölüm'de kuramsal çerçeveyle birlikte Rus kültür tarihine de değinildi. İkinci Bölüm'de ilk ana başlıkta Sologub'un Rus kültürüne özgün bir dekadansı anlatmak için halk inanışlarından bir figürü Schopenhauercı bir motif olarak kullanması çözümlendi. Bu görüşleri desteklemek için ilgili başlıklarda bayağılık kavramının Rus edebiyatı ve halk kültüründeki kökenleri incelendi. İkinci ana başlıkta tipik örnekleri Avrupa edebiyatında görülen dekadan Wagnerizmin Rus kültüründeki karşılığı olarak dekadan Nietzscheizm ileri sürüldü. Desteklemek için ölümcül kadın ve yıkım getiren güzel oğlan motiflerinin bu bağlamda nasıl kullanıldığı incelendi. Her iki ana başlıkta tutarlılık sağlamak için sırasıyla J. K. Huysmans ve Oscar Wilde'ın eserlerinin çözümlemeleri örnek gösterildi ve kendi çözümlememizle kıyaslandı. Tarihte sıklıkla yadırganmış olan dekadan edebiyat bu tezde, dönemi etkileyen dinamikleri başarıyla yansıtması ve modernizmin farklı kültürlerde yol açtığı benzer huzursuzlukları dile getirmesi bakımından hak ettiği ilgiyi geri kazanmıştır.

Edebi eserlerFin de SiecleKarşılaştırmalı edebiyat+2
Alper Alpaslan
Dokuz Eylül University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Henry Rider Haggard'ın She ve Wilhelm Jensen'ın Gradiva adlı eserlerinde arkeoloji ve psikanaliz

Bu çalışmanın temel amacı, Henry Rider Haggard'ın She ve Wilhelm Jensen'ın Gradiva adlı eserleri üzerinden gerçekleştirilen incelemeyle, arkeoloji ve psikanalizin paralel disiplinler olduğunu göstermektir. Paralellikleri, Batı uygarlığının gelişimiyle beraber aydınlanmacı yaklaşımın bastırdıklarını katman katman ortaya çıkarmalarında yatmaktadır. Bir başka ifadeyle, bireyin ve böylece insanlığın bastırdığı ilkelliği barındıran bilinçaltını bilince taşımaktadırlar. Bu teze ulaşabilmek için birinci bölümde, eril bir güdü olarak ataerkil hiyerarşik oluşumla doğal olanı bastırmanın nedenleri ve gelişimine odaklanılmıştır. Gelişiminin kültür-tarihsel seyri, Batı kültürünün oluşumunda etkili olan düşünce tarihindeki başlıca temsilleri üzerinden ele alınmış ve böylece antik Yunan'dan süregelen aydınlanmacı tutumun 19. yüzyılda bilimsel ve tarihsel gelişmeler nedeniyle buna karşı inancın sarsılmasıyla birlikte oluşan karşıt söylemlerle alaşağı edildiği ortaya koyulmuştur. İkinci bölümde ise, 19. yüzyılın özellikle ikinci yarısının taşıdığı kültürel dinamiklerden yola çıkarak, iki ayrı bilimsel disiplin olarak arkeoloji ve psikanalizin buluştuğu zeminden bahsedilmiştir. Devamında, bunların paralel olduğunu açığa çıkarmak ve bunun izini edebi eserlerde incelemek üzere yöntem olarak esas alınan, bilinçaltının bilince nazaran birincil konumda olduğunu ileri sürerek eril hiyerarşik yapının temelini yıkan bu karşıt söylemlerin psikoloji alanındaki karşılığı olarak, Freudyen psikanaliz ayrıca ele alınmıştır. Buna ek olarak burada psikanaliz arkeolojiyle benzerliği üzerinden incelenmiştir. Son olarak üçüncü bölümde bu kuramsal yaklaşım ışığında, sırasıyla She ve Gradiva adlı eserlerde okura sunulan 'rüya âlemleri' ve ilgili motifler üzerinden bu iki bilimin sentezlenmesiyle ne şekilde hem bireyin hem de Batı uygarlığının bilinçaltının bilince ve böylece geçmişinin şimdiye taşındığı irdelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Aydınlanma, Gerileme, Bilinçaltı, Tarih Öncesi, Rüya

19. yüzyılArkeolojiEdebi eserler+3
Nezaket Kazancı Deder
Dokuz Eylül University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Yeni erkekliğe doğru: Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna romanında cinsiyet rollerinin paradigmatik değişimi

Romantizm ile birlikte özellikle erkekliğin ve klasik erkek kahramanın rollerinde tam tersi yönde bir değişim gözlenmektedir. İncelememizde de Romantizm ve sonrasında 19. ve 20. yüzyıl edebiyatı eserlerinde erkek karakterlerde maskulenliğin çöküşü ve otoriter kadınların arzulanışının altında yatan mazoşizm, psikanalitik kuramlar; bu dönemde yaşanan toplumsal olaylar ve edebi örnekler üzerinden açıklandı. Batı edebiyatında birçok eserden faydalanarak açıkladığımız maskulenliğin çöküşü ve cinsiyet rollerinde gerçekleşen bu değişimi, aynı zamanda Türk edebiyatının en önemli eserlerinden biri olan Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna romanının erkek kahramanı Raif Bey'i inceleyerek ele aldık. Birinci bölümde Romantizmin doğa ve kadına bakış açısı ve ataerkil klasik kültüre karşı duruşu incelendi. Romantizm ile birlikte tekrar gündeme gelen Ana Tanrıça konsepti ve mitik güçlü kadınların erkeklerin edilgenleşmesindeki etkisi Romantik yazarlar ve karakterler üzerinden örneklenerek ortaya konuldu. İkinci bölümde ise ele aldığımız edebi eserlerin yazarları ile aynı dönemde yaşayan Freud ve Kraft Ebing gibi psikanalistlerin açıklamalarının yanı sıra, Sacher-Masoch'nun Kürklü Venüs romanından faydalanarak erkeklerdeki mazoşizmin, maskulenliğin yitirilişindeki sebeplerden biri olduğunu açıkladık. Son bölümde ise, Batı edebiyatına içkin olan maskulenlikteki çöküş ve cinsiyet rollerindeki paradigmatik değişimin, bir Türk edebiyatı eseri olan Kürk Mantolu Madonna romanında gözlemlenebildiğini belirttik. İncelememizin önemi Türk edebiyatının en önemli romanlarından birinde Batı kültürüne içkin olan bir ruh halinin izlerine rastlayarak edebiyatın evrenselliğini hatırlatıyor olmamızdır. Anahtar Kelimeler: Romantizm, Cinsiyet Rolleri, Maskulenliğin Yitirilişi, Mazoşizm, Sacher-Masoch, Kürk Mantolu Madonna ve Sabahattin Ali.

Cinsiyet rolleriRomantizmSabahattin Ali+2
Taha Çavuşlu
Dokuz Eylül University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

20. yüzyıl dramasında imajinatif karşıt diskur olarak anaerkil mitografya

Drama, edebi ve performatif bir tür olarak edebiyatın kurucu metinlerinden olan tragedyaların hem konu hem biçim itibariyle günümüze kadar gelen en yakın halefidir. Kültür ile doğa arasındaki çatışmayı ve her ikisinin arasında gidip gelmekte olan insanın sorunsalını diyaloglar aracılığıyla doğrudan dile getirir. Gelişim süreci boyunca kültür, doğadan beslenmesi açısından onunla pek çok benzerlik geliştirmiş; bu benzerlikleri inceleyen Kültürel Ekoloji kuramının meydana çıkmasına olanak sağlamıştır. Kültürel Ekoloji kuramı Hubert Zapf tarafından üretilmiş olup; hem doğa ve kültür arasındaki benzerlikleri göstermekte; hem de kültürün doğayla olan ilişkisi esnasındaki eksikliklerini ya da aşırıya kaçan yönlerini tespit etmekte; bu aşırılıklara bir denge olanağı sunmaya çalışmaktadır. Tespit esnasında ise Kültür Eleştirel Meta Diskur, İmajinatif Karşıt Diskur ve Uzlaştırıcı Söylemlerarasılık gibi alt başlıkları olan bir üçlü işlev yöntemi kullanılır. Bu çalışmanın amacı ise; özellikle yirminci yüzyılda kültürde meydana gelen aşırılıkların ve sonuçlarının logosantrik ataerkil kültüre karşı yarattığı güvensizliğin edebiyat aracılığıyla nasıl bir dengeye ulaştırılmaya çalışıldığının incelenerek gösterilmesidir. Bu çaba içerisindeki edebiyat; yirminci yüzyılda türlü felakete sebebiyet vermiş babaların kültürünün karşısına Kurmaca Karşıt Diskur işleviyle anaerkil mitografyayı yeniden yerleştirir. Ataerki öncesinde dişil prensiplerin üstün olduğu dönemi ifade eden ve en önemli kuramcısı Johann Jakob Bachofen'in kuramsal temellerini attığı Anaerki, bu çalışmada kültürün apollonik tek yönlülüğünün dikotomik karşıtı olarak eril prensiplerin giderek zayıfladığı yirminci yüzyılda kültürün aşırılıklarını eleştirerek dengenin sağlanmasına katkıda bulunur. Anahtar Kelimeler: kültürel ekoloji, imajinatif karşıt diskur, anaerki, drama, üçlü işlev yöntemi

Karşılaştırmalı edebiyat
Bahar Kuşanaç
Dokuz Eylül University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

George Eliot'ın Floss Nehrindeki Değirmen romanı ile Halide Edib Adıvar'ın Sinekli Bakkal romanı'nın, Elaine Showalter'ın "Feminen, Feminist, Kadın/Dişi" kavramı üzerinden feminist edebiyat eleştirisi

Bu çalışmada, George Eliot'ın Floss Nehrindeki Değirmen romanı ile Halide Edib Adıvar'ın Sinekli Bakkal romanı karşılaştırmalı olarak feminist edebiyat eleştirisi ekseninde Elaine Showlater'ın kadın edebiyat tarihi için geliştirdiği "feminen, feminist, kadın/dişi" kavramına göre değerlendirilmiştir. Çalışmada farklı coğrafyalarda yetişmiş, farklı millet ve gelenekten iki kadın yazarın, iki ayrı eserini kaleme alırken, patriarkal yazın geleneğinden nasıl etkilendikleri incelenmiştir. İki romandaki karakterler, çizdikleri profil, geçirdikleri değişim ve ataerkil topluma karşı tutundukları tavırlar dikkate alınarak karşılaştırılmıştır. Eserlerin özellikleri, yazarların yaşamları da dikkate alınarak incelenmiştir. Çalışmanın ilk kısmı olan teori bölümünde feminizmin ne anlama geldiği, Avrupa'da ve Osmanlı topraklarında ilk nasıl ortaya çıktığı ve ilk örneklerinin romanlarda nasıl yer bulduğu araştırılmıştır. İkinci kısımda Victoria Dönemi yazarlarından George Eliot'ın biyografisi ve Floss Nehrindeki Değirmen'in 'feminen' unsurları değerlendirilip, üçüncü kısımda ise Halide Edib Adıvar'ın biyografisi ile Sinekli Bakkal'ın 'feminen' unsurları sorgulanmıştır. Dördüncü bölümde çalışmanın amacını oluşturan, iki eserin karşılaştırmalı incelemesi yer almaktadır. Anahtar Kelimeler: Feminist Eleştiri, Feminist Edebiyat Eleştirisi, Elaine Showalter, George Eliot, Halide Edib Adıvar, Floss Nehrindeki Değirmen, Sinekli Bakkal

Adıvar, Halide EdipEdebi eleştiriEliot, George+3
Begüm Yılmaz
Yeditepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Celil Memmedkuluzade'nin ve Sabahattin Ali'nin hikâyelerinde sosyal eleştiri

Bu çalışmada Azerbaycan ve Türk edebiyatının önemli temsilcilerinden Celil Memmedkuluzade'nin ve Sabahattin Ali'nin hikâyelerindeki sosyal eleştiri karşılaştırmalı olarak analiz edilmiştir. Çalışmanın başında öncelikle sosyal eleştiri kavramı üzerinde durulmuştur. Bu kavramın Azerbaycan ve Türk edebiyatındaki yeri anlatılmıştır. Ardından Celil Memmedkuluzade'nin ve Sabahattin Ali'nin yaşam öyküleri, yazın hayatları ve eserleri hakkında kısa bilgiler verilmiştir. Bu bilgilendirmeler yapıldıktan sonra Celil Memmedkuluzade'nin ve Sabahattin Ali'nin hikâyelerindeki sosyal eleştiri kavramı işçi-işveren ilişkisi, sınıf çatışması, ağa-köylü ilişkisi, aydın-köylü ilişkisi, köylülerin sosyal sorunları, devlet-halk ilişkisi ve köylülerin adli sorunları başlıkları altında tek tek incelenmiştir. Bu inceleme sonucunda her iki yazarın hikâyelerindeki sosyal eleştiri konularını ele alış biçimleri karşılaştırmalı bir şekilde gözler önüne serilmiş, hikâyelerin benzerlikleri ve farklılıkları tespit edilmeye çalışılmıştır.

Azeri edebiyatıCelil MehmetkuluzadeHikaye+5
Büşra Cemal
Yeditepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'sı ile Max Frisch'in Homo Faber adlı eserlerinde ana karakterlerin topluma ve kendine yabancılaşma bağlamında karşılaştırılması

Bu çalışmanın amacı Çağdaş Türk edebiyatının önemli isimlerinden Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'sı ile Çağdaş İsviçre edebiyatının başarılı yazarlarından Max Frisch'in Homo Faber adlı romanlarındaki ana karakterleri topluma ve kendine yabancılaşma bağlamında karşılaştırmaktır. İlk olarak yazarların hayatları ve edebi kişilikleri üzerinde durulmuştur. Ardından yabancılaşma kavramı incelenmiştir ve bu kavramın edebiyat dünyasında nasıl ele alındığına yer verilmiştir. Son olarak da eserde yer alan kadın ve erkek karakterlerin topluma ve kendine yabancılaşma durumları karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Konu bakımından ortaklıkları bulunan ve ortak bir tarihsel dönemde yazılmış bu eserler üzerinden iki farklı edebiyatın, topluma ve kendine yabancılaşma konularını nasıl ele aldıkları açıklanmıştır. Karşılaştırmalı edebiyat bilimi doğrultusunda yapılan bu araştırmanın sonucunda, farklı iki kültürden gelen, farklı yetiştirilme tarzıyla büyümüş ve birbirinden uzak coğrafyalarda yaşamış bu iki yazarın ortak konuları işleyiş bakımından benzerlik gösterdiği doğrulanmıştır. Yaptığımız bu çalışma ile yazarların ortak romancı özelliklerini ele alarak ilerideki çalışmalara ışık tutmayı amaçladık. Anahtar Kelimeler: Yabancılaşma, Türk Edebiyatında Yabancılaşma, İsviçre Edebiyatında Yabancılaşma, Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna, Max Frisch, Homo Faber.

Frisch, MaxHomo FaberKarşılaştırmalı edebiyat+6
Beril Sağlam Topuzlu
Yeditepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Bilinç akışı tekniğinin İrlanda ve Türk edebiyatındaki yansımaları

Bu çalışmanın amacı, modern edebiyatta ilk örneklerini verip postmodern edebiyatta doruk noktasına ulaşan "bilinç akışı" tekniğinin tarihsel sürecini iki ülke edebiyatı açısından genetik ve tipolojik karşılaştırma yöntemiyle, dönemsel bir çerçevede ve toplumsal olayları göz önünde bulundurarak incelemektir. Çalışmanın giriş kısmı, bilinç akışı tekniğinin kısa bir tanımından sonra "bilinç" kavramının incelenmesiyle başlayacaktır. "Bilinç" kavramının tarihsel süreçte nasıl anlaşıldığına bakılacak, bununla birlikte gelişen "bilinçaltı" kavramı da irdelenecektir. Sonrasında edebiyatta bilinç akışı tekniğinin uygulanış süreci incelenecek, bu süreci hazırlayan tarihsel olaylara değinilecek; modern edebiyata kadar romanın durumuyla tarihsel gelişiminden bahsedilecek ve bu sürece katkısı olduğu düşünülen birtakım metin örnekleri verilecektir. Çalışmanın ana kısmında, modernist dönemde İrlanda ve Türk edebiyatında bilinç akışı tekniğinin kullanıldığı ilk ürünlerin anlatım teknikleri incelenecektir. Amaç tekniğin tarihsel sürecini incelemek olduğundan, birbirine yakın dönemlerde eser veren iki yazarın, Samuel Beckett'ın Üçleme'si ile Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam ve Anayurt Oteli romanları ana odağa alınacaktır. Bu yazarlara değinmeden önce, bu yazarlarla bağdaştırılabilecek ve bilinç akışı tekniğini farklı yöntemlerle kullanmış olan James Joyce ve Oğuz Atay'a değinilecektir. Çalışmada, modernist dönemde Türk edebiyatının İrlanda edebiyatından etkilendiği alanlara ve İrlanda edebiyatının modernist dönemdeki yerine vurgu yapılmaktadır. Anahtar kelimeler: bilinç, akış, İrlanda, Türk, edebiyat, Atılgan, Beckett

Atılgan, YusufBeckett, SamuelBilinç+7
Batu Evren Çelik
Yeditepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Halid Ziya'nın "Aşk-ı Memnû" ve Tolstoy'un "Anna Karenina" romanlarında kadın karakterlerin hayal-hakikat çatışması

Bu karşılaştırmalı çalışma, Halid Ziya Uşaklıgil'in Aşk-ı Memnû ve Lev Nikolayeviç Tolstoy'un Anna Karenina adlı eserlerindeki odak kadın karakterlerin iç dünyasındaki gerçeklik (hayal) ile dış dünyadaki gerçeklik (hakikat) arasındaki çatışmalarını incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışmanın giriş bölümünde; çalışmanın amacı, bağlamı ve hayal–hakikat çatışmasına neden olan entrik unsurların analizi için yöntem olarak oluşturduğumuz çatışma evreleri şeması kısaca takdim edilmiştir. Birinci bölümde, çatışma kavramı edebi metinlerdeki hayal–hakikat çatışması izleğiyle birlikte teorik çerçevede incelenmiştir. İkinci ve üçüncü bölümler, kendi içinde üç kısma ayrılmaktadır. Bu bölümlerde, sırasıyla, yazarın öz yaşamına dair kısaca bilgi verilmiş, romanın kapsamlı bir özeti sunulmuş ve romandaki ana kadın karakterlerin yaşadıkları hayal–hakikat çatışması olay örgüsündeki yansımaları açısından ayrıntılı bir biçimde tahlil edilmiştir. Dördüncü bölümde, hayal–hakikat açmazındaki odak karakterlerin ortak yönleri ve ayrılan noktaları mukayeseli olarak irdelenmiştir. Çalışmanın sonuç bölümünde ise, karakterlerin doğru hükümde bulunma becerilerine engel olan eğilimlerinin altında yatan nedenler ortaya konulmuş ve nihayetinde yaşadıkları hayal–hakikat çatışmasının kimlikleri üzerindeki etkileri çalışma boyunca yapılan analizler ışığında özetlenmiştir.

Anna KareninaAşk-ı MemnuHakikat+7
Handan Özdemir Doğan
Yeditepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Murat Uyurkulak'ın tol ve har romanlarında erkeklik kurguları

Bu çalışmada, son dönem Türk edebiyatının önemli yazarlarından olan Murat Uyurkulak'ın ilk iki romanı Tol (2002) ve Har'daki (2006) erkeklik kurguları incelenmiştir. Romanlarda, toplumsal cinsiyet rollerine uygun davranışlar gösteren erkek karakterler ile bu rollere aykırı davranan erkek kimlikleri tespit edilmiştir. Birinci bölümde toplumsal cinsiyet kavramı ele alınmış, ataerkillik ve erkeklik kavramları üzerinde durulmuş, ardından eleştirel erkeklik çalışmaları anlatılmıştır. İkinci bölümde toplumsal cinsiyet rollerine göre ideal bir model olduğu kabul edilen hegemonik erkeklik kavramına değinilmiş, bu kavramdan doğan tartışmalara yer verilmiştir. Buradan hareketle "farklı erkeklikler" başlığı altında madun erkeklik, işbirlikçi erkeklik, marjinal erkeklik ve protest erkeklik kavramları üzerinde durulmuştur. Üçüncü bölümde roman özetleri verilmiş, dördüncü bölümde ise tüm bu erkeklik tanımları üzerinden Tol ve Har'daki erkeklikler değerlendirilmiştir.

ErkeklikHegemonik erkeklikKarşılaştırmalı edebiyat+4
Ayşegül Sayır
Yeditepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Refik Halid Karay'ın eserlerinde Araplar ve Arap kültürü

Refik Halid yurtiçi ve yurtdışı olmak üzere toplam yirmi beş yıl sürgün hayatı yaşar. Sinop, Çorum, Ankara ve Bilecik zorunlu ikametlerinden sonra Arap coğrafyasında da Lübnan'ın Beyrut, Suriye'nin Halep şehrini mekân tutmak durumunda kalır. Tabii olarak bu farklı coğrafyada bir hayli zorlanmış ve hayatında fiziksel ile ruhsal değişimler yaşamıştır. O kadar ki yurda döndükten yıllar sonra yazdığı kronik ve hatıralarında bile buralarda yaşadığı ve tanıklık ettiği olaylar büyük yer tutar. Hikâye ve romanlarında da bu ikinci sürgün yıllarının önemli yansımaları bulunur. Yazarın Yezidin Kızı, Sürgün, Dişi Örümcek ve Yeraltında Dünya Var romanlarıyla Gurbet Hikâyeleri bütünüyle buralarda geçmiştir. Bu çalışmada Refik Halid Karay'ın eserlerinde Araplar ve Arap Kültürü başlığı altında yazarın bu ikinci sürgün yıllarının izi sürülmektedir.

Arap kültürüAraplarGurbet+4
Zeyneb Kirazoğlu
Yeditepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Bir Nöro-roman: Sonsuz Aşk (Ian McEwan)

Nörolojinin son elli yılda önemli verilere ulaşması ve beyinin karanlıkta kalan yönlerinin aydınlatılmasıyla paralel olarak Dünya postmodern bir eksene doğru kaymıştır. Böyle bir süreçte bilgi akışının hızlanmasıyla birlikte insanoğlunun tarihi boyunca süregelen iki önemli merak ve arayış noktası olan bilim ve (kendini ifade etme, yaratım yolu olan) edebiyatın da yan yana ve iç içe olması olağan şekilde gözlemlenmiştir. Böylece daha öncesinde de edebiyatta birçok kere konu edinilen, nöroloji (beynin işleyişi, aksaklıkları) artık romanlarda ana tema olarak okuyucunun karşısına çıkmaya başlamıştır ve nöro-roman (neuro-novel), nöro anlatı (neuro-narrative), üçüncü kültür romanları (Third culture novels), nöro-kurgu (Neuro-fiction), sendrom romanları (syndrome novels) gibi isimler altında diğer türlerden ayrılmışlardır. Oliver Sacks, A. R. Luria'nın 1970 dönemlerindeki beyin yaralanmalarıyla ilgili öncül çalışmalarını "Nörolojik bir roman" için en erken model olarak tanımlarken, Nöro-romanın başlangıç hikayesi 1997'de görünür olmakta ve ilerleyen dönemlerde hızlanmaktadır. Bu çalışma Ian McEwan'ın aşk teması etrafında dönen ve sinirbilim, evrim, gen gibi bilimsel konuları edebi bir aktarımla harmanlayan çok katmanlı eseri Sonsuz Aşk'ı incelemeyi amaçlamaktadır. Kullanılan teorik çerçeve pozitif bilimlerdir. Bunu yaparken eser edebi parametreler merceğinden analiz edilmektedir.

Edebi eserlerKarşılaştırmalı edebiyatMcEwan, Ian+3
Bengisu Bekar
Yeditepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2022
00
DoktoraAçık ErişimEN

Savaş sonrası tiyatroda yazınında karşı gerçekçi yaklaşımlar aracılığıyla mimetik gerçekçiliğin yeniden tanımlanması

The prevalent approach in both European and Turkish theater during the 20th century, has been "mimetic realism", as defined in Aristotle's Poetics and Plato's Republic. Mimetic realism has been adopted, without much questioning, in playwriting, staging, and acting methods. With regards to this, as the continuation of the ideals of Moscow Art Theater, theater has been attributed the function of conveying political/social messages to the audience, and of educating the audience. Obviously, under this imposition lie political and ideological reasons rather than artistic concerns. Anti-realist movement led by playwrights such as Beckett, Ionesco, Adamov, and Genet in the post-war period was found "too individualistic" by some and a false perception that this theater movement which was called "the theatre of the absurd" was limited to a certain period and place was intentionally created. Contrarily, anti-realist theater gave birth to the rise of playwrights who were able to create their own reality in theater, in various parts of the world including Turkey, and proved that conveying messages cannot be a concern of theater. In the light of these, being realistic/politic has lost its function as a criterion in the 21st century theater. It is now an obligation for both the theater people and the critics to focus on formalistic elements used in anti-realist theater writing and to question the meaning of realism to be able to catch the era.

Absurd theatreMimetic theoryModernism+2
Mehmet Zeki Giritli
İstanbul University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2018
00
DoktoraAçık ErişimEN

Halide Edip Adivar ve Lady Augusta Gregory: Ulus-devlet kimliğinin edebi yansımaları

This study examines the roles of Halide Edib Adıvar and Lady Augusta Gregory in the promotion of cultural identity in the formation process of their countries as nation-states, reflected in their nationalist discourse and peasantist ideology. By mainly focusing on their roles as anti-imperialists with the emphasis on their political struggles, contributions to war history and female activism this is a comparative study of their roles as social reformers, contributors to cultural nationalism and the development of theatre, and pioneers in the re-envisioning of their new nation-states. This thesis aims to demonstrate that Lady Augusta Gregory and Halide Edib Adıvar used literature both as a means to examine the imposed ideology of English colonialism and other dictatorial regimes, and as a lens through which to promote a new national consciousness and cultural identity, based on the former national heritage. The thesis will explore how the anti-imperial stances of Lady Gregory and Halide Edib shaped or influenced their sense of national identity, investigate the ways how they took a critical stance against British colonialism and expose how their subjective elaborations and interrogations of anti-colonial nationalisms in other countries were influential on the reinforcement of their sense of "nationhood". Accordingly, I will investigate the similar nationalist ideals of contemporaneous Halide Edib Adıvar and Lady Augusta Gregory as anti-imperialist social reformers with a focus on maintaining national values and traditions as part of resistance against cultural imperialism. In this study I will search for answers to the questions: 1) What were Halide Edib's and Lady Gregory's contributions to the debates of nation building through cultural and literary revival; 2) How were they positioned by their contemporaries politically; 3) How were their changing political ideas influenced by international events and transnational encounters particularly, 4) What were their influences on the creation of a new woman identity; and finally 5) How do these female writers deal with the problems of engaging with nationalist discourses often defined in masculinist terms in their different contexts. The transnational encounters and exchanges of Gregory and Adıvar led them to gain an appreciation of nationalism in local sense with an international outlook of anti-imperialism. The thesis will analyse the components of national identity such as gender, language, and transnational exchanges, by showing how they shaped Lady Gregory and Halide Edib's ideas of nationalism.

Adıvar, Halide EdipImperialismGregory, Isabella Augusta+7
Neslihan Albay
İstanbul University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2018
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Toplumcu gerçekçilikten aydınlık gerçekçiliğe: Orhan Kemal'in Bereketli Topraklar Üzerinde romanı

Bereketli Topraklar Üzerinde, Orhan Kemal'in toplumcu gerçekçi sanat akımı çizgisinde değerlendirilen romanlarından birisidir. Gerçekten, eser yer yer toplumcu gerçekçi çizgiler içerisinde kalmıştır. Yazar, özellikle"sınıf bilinci" ve "olumlu tip"ler yaratma kıstaslarına uyma çabalarıyla toplumcu gerçekçi bir yaklaşım ortaya koymuştur. Ne var ki, Bereketli Topraklar Üzerinde romanı birçok açıdan da toplumcu gerçekçi sanat akımından uzaklaşmıştır. Zira Orhan Kemal romanında, hangi koşullar altında yaşarsa yaşasın en kötü insanın bile içindeki iyiliğe inanan bir bakışı daima öne çıkarmaya çalışmıştır. Denilebilir ki, Bereketli Topraklar Üzerinde romanı toplumcu gerçekçiliğin ideolojik yapılanmasından etkilenmekle birlikte, Orhan Kemal'in iyimser bir tavır takındığı ve adını "Aydınlık Gerçekçilik" koyduğu bir çizgide yürümüştür.

AydınlıkKemal, OrhanRealizm+4
Naz Gizem Yalçın
Yeditepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

1730 Patrona Halil İsyanı'nın Maurus Jókai'nin a Fehér Rózsa (Patrona Halil: Eski bir İstanbul Hikâyesi) romanı ile Aptullah Ziya Kozanoğlu'nun Patronalılar romanına yansıması

Bu çalışmada 1730 Patrona Halil isyanı gibi tarihsel bir olayın XIX. yüzyıl Macar edebiyatına ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında Türk edebiyatına nasıl yansıdığı konu edilmiştir. Patrona Halil İsyanı; Maurus Jókai'nin A Fehér Rózsa (Patrona Halil: Eski Bir İstanbul Hikâyesi) eserinde kendileri için ilham verici, özendirici bir unsur olarak değerlendirmiştir. Aptullah Ziya Kozanoğlu ise Patronalılar adlı eserinde aynı isyanın olumsuz yönlerini yeni bir devletin kuruluş aşamasında gündeme getirerek halkı, Cumhuriyet rejimini değiştirerek "kul" yapısına geri dönmek isteyen zihniyete karşı uyarmayı amaçlamıştır. Çalışmada önce Macarlar üzerindeki Türk etkisine değinilmiş ve Macar halkının zihninde oluşan bu imgenin kökenleri, sınır oryantalizmi bağlamında açıklanmaya çalışılmıştır. Yazarların biyografilerinin ardından eser özetleri verilerek eserlerdeki Türk imgeleri incelenmiştir. Çalışmanın son bölümünde ise isyanın gerçekleştiği tarihsel arka plan açıklanmış ve her iki eserde de Patrona Halil İsyanı'nın gelişimi tarihî kaynaklarla karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Sonuçta aynı tarihî olayın Türk ve Macar edebiyatına, yazarların içinde bulundukları zamanın ruhuna göre, nasıl yansıdığı gösterilmeye çalışılmıştır. Anahtar kelimeler: Patrona Halil İsyanı, Maurus Jókai, Aptullah Ziya Kozanoğlu, Türk imgesi, sınır oryantalizmi, zamanın ruhu

Edebi eserlerJokai, MaurusKozanoğlu, Abdullah Ziya+7
Nihal Öztürk
Yeditepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Todorov'un fantastik kuramı ışığında Mine Söğüt'ün Beş Sevim Apartmanı ve Şahbaz'ın Harikulâde Yılı 1979" adlı romanları

Bu çalışmada, Mine Söğüt'ün "Şahbaz'ın Harikulâde Yılı 1979" ve "Beş Sevim Apartmanı" romanlarının Todorov'un fantastik edebiyat kuramı ışığında incelenmesi amaçlanmıştır. İnceleme üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, edebiyatta fantastiğin tanımı yapılmaya çalışılmış, ilk uygulamaları üzerinde durulmuş ve nihayetinde Todorov'un fantastik edebiyat kuramı ana çizgileriyle özetlenmiştir. İkinci bölümde, önce Mine Söğüt'ün söz konusu romanlarının genel bilgileri ve ayrıntılı özetleri verilmiş, sonra da fantastik kuramı çerçevesinde yapısal değerlendirmelerine geçilmiştir. Üçüncü bölümde ise Söğüt'ün romanları bu kez işlevleri açısından ele alınmış ve bu işlevler üzerinde fantastik çıkarsamalarda bulunulmuştur. Sonuç bölümünde söz konusu romanların fantastik edebiyat kuramının bütün boyutlarıyla ilişkilendirilebilen unsurları ana çizgileriyle kısa kısa sıralanmış ve değerlendirilmiştir.

Edebiyat kuramlarıFantastik edebiyatKarşılaştırmalı edebiyat+3
Zuhal Aydın Derdli
Yeditepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Analitik psikoloji çerçevesinde John Fowles'un Koleksiyoncu ve Kobo Abe'nin Kumların Kadını romanlarında bireyleşme yolculuğu

Jung psikolojisinde psişe birbirine karşıt ve birbirini tamamlayan bilinç ve bilinçdışından oluşur. Bilinç ve bilinçdışı kişinin bireysel yaşamından meydana gelirken kolektif bilinçdışı tüm insanlığın ürünü olup nesilden nesile aktarılır. Bilinçdışına ulaşan kişi orada gizli kalmış birtakım yönleriyle yüzleşir ve bu şekilde gelişir. Bu çalışmanın temel amacı John Fowles'un Koleksiyoncu ve Kobo Abe'nin Kumların Kadını romanlarındaki ana karakterlerin bireyleşme yolculuğunu Jung'un arketipleri çerçevesinde incelemektir. Karakterlerin bütünlüğe olan yolculuklarında başarılarını ve yetersizliklerini göstermek amaçlanmıştır. Modern kentin sıkıştırdığı bireyin benliğini keşfetmesi güçleşmektedir. Yalnızlaşan, yabancılaşan kendini değersiz hisseden bireyin kendini gerçekleştirebilmesi neredeyse imkansızdır. Ancak yüksek bilinç seviyesindeki birey bu koşullar altında başarılı olabilir. Fowles'un ve Abe'nin karakterlerinin şehirden istemeyerek de olsa uzaklaşması bilinçdışına inmelerini sağlamış ve onları bireysel sorgulama yapmaya yöneltmiştir. Modern kentte kendilerine ifade alanı bulamayan karakterler tutsaklık altında kendileriyle baş başa kalabilmiş, bu sayede bireyleşme yolunda ilerleme sağlayabilmişlerdir.

Analitik psikolojiBireyselleştirmeFowles, John+6
Mağdule Su Demircioğlu
Yeditepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Emile Zola'nın Meyhane ve Samipaşazade Sezai'nin Sergüzeşt romanlarında toplumsal eleştiri

Bu tezin amacı, Fransız edebiyatı yazarlarından Emile Zola'nın Meyhane romanı ile Türk edebiyatı yazarlarından Samipaşazade Sezai'nin Sergüzeşt romanını toplumsal eleştiri çerçevesinde karşılaştırmalı olarak incelemektir. Bu çalışmada, öncelikli olarak eleştirinin tanımı yapılmış ve tarihsel gelişiminden bahsedilmiştir. Daha sonra eleştiri türünün Türk ve Fransız edebiyatındaki yeri ve yansımaları incelenmiştir. Bu çalışmada Meyhane ve Sergüzeşt romanları üzerinden Fransız ve Osmanlı toplumlarında kadının konumu ele alınmıştır. Emile Zola ve Samipaşazade Sezai, farklı coğrafyalarda ve kültürlerde yaşamış olmalarına rağmen eserlerinde kadın ile ilgili ortak sorunlara ve durumlara dikkat çekmişlerdir. Bunun sonucunda vurgulamak istedikleri fikirlerinin ve düşüncelerinin benzerlik gösterdiği sonucuna varılmıştır.

Fransız romanıKarşılaştırmalı edebiyatRoman+4
Mehmet Karadeniz
Yeditepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ekofeminist edebiyat eleştirisi (Dünyaya Orman Denir ve Doğa Tarihi üzerinde bir uygulama)

Feminizm, çevreci teoriler ve ekofeminizmin edebiyatta yerini alması ile meydana gelen ekofeminist edebiyat eleştirisi özellikle kadın ve çevre özelinde tahakküm altına alınan tüm grupların edebiyattaki tezahürleri ile oluşmuştur. Bunun yanı sıra ekofeminist edebiyat, silahlanma ve savaş karşıtlığı; kimyasal silah kullanımı gibi hem ortaya çıktığı 70'li yılların hem de hala günümüzde önemli bir yere sahip olan toplumsal meselelerin edebiyat penceresinden görünür hale getirilmesini sağlamıştır. Ekofeminizm, ataerkil toplumsal yapılanmada aşağı görülen kadın, doğa, hayvan; farklı cinsel yönelimlere sahip bireyler ve siyahiler gibi geniş bir kitleyi çatısı altında toplayarak çeşitli sömürülme biçimlerine karşı gelmiş; böylelikle insanın hükmetme arzusunun kurbanı olan tüm canlılar ve ekosistemi meselesi haline getirmiştir. Ekofeminist edebiyat eleştirisi sayesinde günümüzde hala çözülememiş, yüz yıllardır süregelen tüm ötekileştirme ve tahakküm biçimleri edebi eserlerde yerini alarak birer eleştiri nesnesi olmuştur. Bu amaç doğrultusunda, bu çalışmada, kapsamlı bir ekofeminizm tanımı yaparak, ekofeminist edebiyat eleştirisi çerçevesinde ekolojik duyarlılıkla birçok eser kaleme almış Ursula K. Le Guin'in (1953-2018) Dünyaya Orman Denir (1972) ve çağdaş Türk edebiyatında modern dünya eleştirisi ile öne çıkan Hakan Bıçakçı'nın (1978-…) Doğa Tarihi (2014) eseri üzerinde bir inceleme yapılarak; bu eserlerde kadın ve doğanın tahribi, kadın bedeninin sömürüsü, insanın tabiattan dolayısıyla özünden koparılması gibi temalarla ekofeminist bulguların tespit edilmesi amaçlanmıştır.

Bıçakçı, HakanEdebi eleştiriEkofeminizm+4
Özge Kabak
Yeditepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimFR

Etude de la continuté entre les conceptions linguistiques de Chomsky et de Pinker

Bu tezde, geliştirdiği evrensel dil birimleri ve üretici dilbilgisi yaklaşımını dilbilime kazandıran Chomsky ile, dile bilişsel bilimler açısından yaklaşan Pinker'ın görüşlerini inceledik ve ikisi arasındaki devamlılığı değerlendirdik. Bakış açılarındaki benzerlikler ve farklılıklar hakkında çıkarımlarda bulunduk. Chomsky'nin dilsel alanda devrim niteliği taşıyan dilsel teorisini inceledik. Chomsky'nin dilsel teorisinin günümüzün dilsel, hatta bilişsel çalışmalarını nasıl hâlâ etkilediğini gördük. Böylece, Chomsky'nin dil görüşünden esinlenen Pinker'ın insandaki "dil içgüdüsü"ne dair araştırmaları ışığında, bu görüşü nasıl desteklediğini ortaya koyduk. Pinker'a göre insan beyninde doğuştan modüller olduğunu ve bu fikrin bilişsel bilim alanında yapılan çalışmalar tarafından da desteklendiğini gördük. İnsan aklının özelliklerini daha iyi anlamak için, dillerin özelliklerini incelemenin çok önemli olduğunu öğrendik.

Aynur Feray İlgün
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimFR

Archétypes féminins dans l'oeuvre de Sidonie-Gabrielle Colette

Bu çalışma, XX. yüzyıl başı Fransız edebiyatının özgün ve gerek yaşantısı gerek verdiği eserler itibarıyla birçok tartışmanın konusu olmuş ismi Sidonie-Gabrielle Colette'in, yazarlık hayatının başlangıcında kaleme almış olduğu Claudine serisinin ilk üç kitabında, yazarın bilinçli veya bilinçsiz olarak kullandığı dişil arketipleri konu almaktadır. Bahsi geçen üç romanın başlıkları sırasıyla: Claudine à l'école (1900), Claudine à Paris (1901) ve Claudine en ménage (1902)'dır. Söz konusu eserlerde bu arketiplerin ortaya çıkışları, uyarlanmaları ve değişimleri çalışılacaktır. Çalışmamızın özü; sanatçıların, ünlü psikanalist Carl Gustav Jung'un çalışmalarını takiben "kolektif bilinçdışı" olarak adlandırılmış, zamanın başlangıcından beri insan türünün psişesinin bağlantıda olduğu bir çeşit imge envanterinden, çoğu zaman farkında dahi olmaksızın faydalanmalarına dayanmaktadır. Söz konusu envanterin içeriğindekiler "arketip" olarak isimlendirilmektedir. Bizim amacımız, Colette'in eserlerinde bu arketiplerin dişillikle bağlantılı olanlarını saptayıp mitlerin engin dünyasındaki yerlerini tanımlamaktır. Bu şekilde hem arketiplerin sanat eserlerindeki işleyişlerine hem de yazarımızın sanatsal üretimine dair daha bütüncül bir anlayışa ulaşmayı hedefliyoruz. XX. yüzyılın ilk yarısında "kolektif" ve "bilinçdışı" terimlerini birleştirerek bu kavramı analitik psikolojinin merkezine yerleştiren Jung, bu süreçte kendinden önceki birçok düşünürden etkilendiği gibi, kendisi de çeşitli disiplinlerden uzmanlara ilham olmuştur. Edebiyat eleştirisi de bu disiplinlerden biridir. Fransız filozof, eleştirmen ve edebiyat alanında doktor Gilbert Durand'ın geliştirmiş bulunduğu mitsel eleştiri yönteminin doğuşundaki rolü yadsınamaz. Biz de çalışmamızı, temelde sanat eserlerindeki mitsel ögelerin incelenip yorumlanmasına dayanan bu yaklaşım doğrultusunda gerçekleştirdik. Bahsi geçen yöntemi seçili eserlerimize uygularken Durand'ın yanı sıra, Fransız edebiyat eleştirmeni Pierre Brunel'in çalışmalarından da faydalandık. Zira Brunel mitsel eleştiriyi safi edebiyat (karşılaştırmalı edebiyat) çerçevesinde ele almıştır. Hem bu yaklaşımın hem de bizim çalışmamızın merkezinde arketip kavramı bulunmaktadır. Primitif bir model olan arketiplerin çeşitli temsil ve imgeleri zamandan ve mekândan bağımsız olarak tüm kültürlerde karşımıza çıkmaktadır. Evrensel ve transandantal bir yapıya sahip olan bu varlıklar masal, mit, ritüel ve sanatsal temeli olan her tür eserde somutlaşma fırsatını bulur. Sabit, kemikleşmiş bir yapıya sahip olmadıklarından da hem kendilerini hem de psişeyi dönüştürerek evrimlerini sürdürürler. Arketiplerin güzel sanatlar çerçevesinde çalışılmasının kökeninde Jung tarafından geliştirilen analitik psikolojinin, özellikle de terminolojik anlamda, etkili olduğu gözlemlenebilir. Zira arketip terimi de onun bu sözcüğe atfettiği anlamla kullanılır söz konusu çalışmalarda. İmgelemin ürünlerinde görünür hale bürünen arketipleri konu edinen bir diğer yöntem ise arketipsel eleştiridir. XX. yüzyılda doğmuş olan bu edebi eleştiri yöntemi disiplinler arası özelliğiyle dikkat çekmektedir. Tarih, psikoloji, antropoloji gibi alanlardan beslenen metot, sanat eserine bünyesindeki arketipleri keşfetme ve tanımlama amacıyla yaklaşır. Her ikisi de eserdeki mit ve arketip ögelerine odaklandığından, mitsel eleştiri yöntemiyle arasındaki farkın epey küçük olmasının yanı sıra arketipsel eleştiri sıklıkla mitsel eleştirinin içinde konumlandırılır. Bu nedenle, çalışmayı yürütürken benimsediğimiz ana yaklaşımın mitsel eleştiri ve onun arketiplere yoğunlaşan kısmı olduğunu söyleyebiliriz. Bu noktada, çalışmamızı dişil arketiplerle sınırlandırmamızın sebebini açıklamak isteriz. Bu tercihimizin sebebi, bir yandan hayli geniş bir alanda kendimize daha sınırlı bir çerçeve çizme arzumuzda, diğer yandan ise yazarımızın, edebi yaratımı sırasında bilinçli veya (daha ziyade) bilinçsiz olarak yararlandığı kaynağın niteliğinde yatmaktadır. Zira Colette dişillikten, dişi enerjiden beslenen bir yazardır. Bu nedenle, bizim arayacaklarımız da ağırlıkla dişil olanla ilişkilendirilmiş arketipler olacaktır. Odaklanacağımız arketipler yalnızca kolektif bilinçdışının ögeleri olmayacaktır. Aynı zamanda, Jung'un temel arketiplerinden olan persona, gölge ve anima / animus kavramlarının da üzerinde duracağız. Bu üçünü, Claudine serisinin ana karakteri ve ele alacağımız üç romanın anlatıcısı olan Claudine üzerinden araştırıp Fransız edebiyatında ve toplumunda iz bırakmış ve dahi ortak bir referans haline gelmiş olan bu ana kadın kahramanın bütüncül bir portresine ulaşmayı amaçlıyoruz. Böylece kişisel bilinçdışıyla kolektif olanın, edebiyat eserleri çerçevesindeki karakter yaratımında nasıl etkileştiğini de görmüş olacağız. Amacımıza ulaşmak için çalışmamızın birinci bölümünde, arketip kavramına odaklanıp Jung'un teorisi, edebiyattaki uygulama alanları ve imgesel olana dair bilgi edineceğiz. Mitsel ve arketipsel eleştiri yöntemlerinin de tanıtılacağı bu bölüm daha ziyade teorik bilgiye ve tarihçeye ayrılmıştır. İkinci bölüm, tezin gövdesini oluşturan üç romanın yanmetinsel özelliklerinin incelenmesiyle başlar. Bu aşamada Fransız yazın kuramcısı Gérard Genette'in çalışmalarından faydalanılmıştır. Bu kapsamda, söz konusu eserlerin başlık ve ön kapakları incelenmiş, bu iki ögenin bizde ve okuyucuda ne gibi etkiler ve yönlendirmeler yapabileceği, bizleri belli mit veya arketiplere iletip iletmediği tartışılmıştır. Buradan elde edilen sonuçlar şu şekildedir: Öncelikle, başlıkların sadeliği, eserlerin yalın diline işaret etmektedir. Üç romanın başlığı beraber ele alındığında, devamlılıkları ve ana kahramanın bulunacağı ortamın altını çizişleriyle, serinin ilk üç kitabının genç kızlıktan kadınlığa geçişi ele alacağı izlenimini edinebiliyoruz. İlkin okulda (Claudine à l'école), ardından büyük şehirde (Claudine à Paris), sonundaysa evli olarak (Claudine en ménage) karşılaştığımız ana karakterin içsel yolculuğuna, erginlenme sürecine tanıklık edeceğimiz sonucuna varabiliyor ve burada Joseph Campbell'ın da üzerinde durmuş olduğu "kahramanın yolculuğu" arketipine rastlayabileceğimizi tahmin edebiliyoruz. Bunun yanı sıra Paris ve evlilik kavramlarının hangi arketipsel veya mitsel ögelere göndermede bulunabileceğini araştırıyoruz. Ön kapakları incelememizdeyse, farklı baskılara göre değişen kapak tercihinin ana karakterlerin kişiliğini yansıtır nitelikte olduğunu vurguluyoruz. Ardından, üç romandaki ana kadın karakterleri analiz etmeye girişilmiştir. Bu doğrultuda Claudine, Olympe Sergent, Aimée Lanthenay ve Rézi Lambrook karakterleri ele alınmış, onları yöneten arketipler üzerinde durulmuştur. Bu bağlamda, Claudine'in doğa ve toprakla ilişkisi göze çarpmaktadır. Bağımsızlığı, dönemin kadına biçtiği rolün dışında kalan davranışları, sıra dışı ahlak anlayışı, yabaniliği ve enerjisi, diğerleri arasında bir de "asi" ve "vahşi kadın" arketiplerine yönlenmemize neden olmuştur. Bahsetmiş olduğumuz arketipsel "kahramanın yolculuğu" temasına göre Claudine'in önce çok sevgili Montigny'sinden ayrılmasının, büyük şehre taşınmasıyla erginlenme sürecinin başlangıcının ve kendisini bulmasının önündeki engelleri aşmasının ardından özünü keşfetmeye yaklaşmış halde başlangıç noktasına dönüşünden bahsedilmiştir. Bu kısımda incelediğimiz diğer üç kadın karakterde ise kendimizi "femme fatale" arketipinin farklı temsilleri karşısında bulduk. Bölümün sonundaysa, "anne" arketipinin eserlerdeki temsili ve anlamı üzerinde durduk. Öyle ki bu arketipin, serinin ilk üç kitabının ana teması olabileceği sonucuna vardık. Üstelik romanlar boyunca pek çok tezahürünü gördüğümüz "anne" arketipi, Claudine'de olduğu gibi Colette'in yaşamında da belirleyici bir yere sahiptir. Son olarak üçüncü bölüme geldiğimizdeyse, serinin anlatıcısı ve ana karakteri Claudine'i Jung'un temel arketiplerinden olan persona, gölge ve animus kavramlarına göre analiz ettik. Bu doğrultuda, alaycı ve dobra maskesinin ardında Claudine'in kırılganlığını; gölgesinin ve animusunun diğer karakterlere yansımasını ve onlarla bütünleşmesini konu edindik. Sonuç olarak, bu tezde, mitsel ve arketipsel edebiyat eleştirisi çerçevesinde, seçmiş olduğumuz eserlerdeki arketipsel karakter, imge ve durumları saptayıp çözümlemeye, değişimlerini ve kolektif bilinç dışıyla bağlantılarını analiz etmeye çalıştık. Bu yolla, yazarın ağırlıkça farkında olmaksızın kullandığı mitsel dili daha iyi anlamayı ve söz konusu eserleri daha zengin bir şekilde yorumlamayı amaçladık. Anahtar Kelimeler: Arketip, Mit, Colette, Doğa, Anne Arketipi, Doğa Ana, Kahramanın Yolculuğu, Jung, Persona, Gölge, Animus, Pierre Brunel, Gilbert Durand, Mitsel Eleştiri, Arketipsel Eleştiri, Dişil Arketipler, Claudine

Özlem Altun
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimFR

La fonction de la photographie dans les textes littéraires: Chez Annie Ernaux

Bu çalışmada amacımız, Annie Ernaux için otobiyografik yazın paralelinde fotoğrafın önemini göstermek olduğu kadar, yazarın edebi ruhunda etkiler bırakmış, yaşamındaki önemli noktaları saptamak olacaktır. Hem fotoğraflarla (kişisel veya değil) süslenmiş, hem sadece fotoğraf anlatımlarıyla oluşturulmuş fotografik yazı, hareketleri, değer yargılarını, aileyi, arkadaşları, aşkları, yazarın çevresini ve ayrıca bir yüzyılı, bir ülkeyi göstermeye yarar. Hafıza tüm anıları saklayamaz ve böylece yazı için fotoğraflar, gazeteler, kartpostallar, günlükler, metro sahneleri, şarkılar, afiş fotoları aracı olurlar.

Ayşe Neslihan Sander
Galatasaray University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2011
00