Gaziantep University
Anabilim Dalı

Farmakoloji Anabilim Dalı

Gaziantep University

219

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Amanita phalloides ekstraklarının antimikrobiyal etkisinin araştırılması

En zehirli mantar türlerinden olan Amanita phalloides isimli şapkalı mantar türünün kloroform, aseton, metanol ve distile su ile hazırlanan ekstraklarının, Candida parapsilosis, Candida albicans, Metisilin duyarlı Staphylococcus aureus (MSSA), Enterococcus faecalis, Escherichia coli, Pseudomonas aeruginosa ve Metisilin dirençli Staphylococcus aureus(MRSA) türlerine karşı antimikrobiyal etkisi araştırıldı. Yöntem olarak in vitro disk difüzyon yöntemi kullanıldı. Bulgulara göre; en yüksek antibakteriyel aktivitesi MRSA ve MSSA türlerine karşı bulunmakla birlikte diğer bakterilere karşı da farklı seviyelerde antibakteriyel aktivite gösterdiği saptandı. Sonuç olarak; sadece Amanita phalloides'in distile su ile hazırlanan ekstraktının bakterilere karşı etkisi olduğu fakat antifungal etki göstermediği saptandı.

AmanitaAmanita phalloidesAntienfektif ajanlar+4
Sabire Karayakalı
Düzce University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
10
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Obez ve obez olmayan yetişkin astımlı hastalarda serum vitamin D ve vitamin b12 düzeylerinin değerlendirilmesi

Obez ve Obez Olmayan Yetişkin Astımlı Hastalarda Serum Vitamin D ve Vitamin B12 Düzeylerinin Değerlendirilmesi Amaç: Bu çalışmada obez ve obez olmayan erişkin astımlı hastalarda D vitamini ve B12 vitamini düzeylerini karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve yöntem: Çalışmaya vücut kitle indeksi (VKİ)>30 olan 41 obez astımlı ve VKİ<30 olan 32 obez olmayan yetişkin astımlı hasta dahil edildi. Hastaların demografik, klinik ve laboratuar verileri kaydedildi. Obez ve obez olmayan astım grupları arasında serum vitamin D3, vitamin B12 düzeyleri, solunum fonksiyon testleri (SFT) ve demografik özellikler karşılaştırıldı. Bulgular: Obez astım grubunun %78'i, obez olmayan astım grubunun %50' kadın idi. Yaş ortancası obez astımlı hastalarda 50 iken, obez olmayanlarda 43.5 bulundu. Cinsiyet ve yaş ortancası bakımından gruplar arasında anlamlı farklılık tespit edildi (sırasıyla p=0.012, p=0.013). Serum vitamin D3, B12 düzeyleri ve SFT açısından gruplar arasında anlamlı farklılık bulunmadı (p>0.05). Ayrıca D3 vitamini eksikliği ve B12 vitamini eksikliği olan obez ve obez olmayan gruplar arasında da anlamlı bir fark bulunmadı (p>0.05). Sonuç: Obez ve obez olmayanlar astımlılar arasında Vitamin D3, vitamin B12 düzeyleri ve SFT açısından farklılık tespit edilmedi. Bu verileri doğrulayabilmek için daha geniş ölçekli araştırmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: astım, obezite, vitamin D, vitamin B12

AstımObeziteVitamin B 12+2
Canan Üren
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Dopamin Reseptör-2 (DRD2) gen polimorfizmlerinin obeziteye yakalanma riski ile ilişkisi

Obezite vücutta aşırı yağ depolanması olarak tanımlanmaktadır. Obezitenin mekanizması tam bilinmemekle birlikte sosyal, kültürel, psikolojik, metabolik ve genetik faktörlerin önemli roller oynadığına dair kuvvetli deliller vardır. Dopaminerjik sistem, beyindeki ödüllendirme ve pekiştirici mekanizmalar üzerindeki etkileri göz önüne alındığında, obeziteye yatkınlık açısından önemli bir genetik aday olduğu bildirilmektedir. Bu çalışmada dopamine reseptör 2 (DRD2) geni, TaqIA ve TaqIB polimorfizmlerinin obezite hastalığına yakalanma riski arasında olası bir ilişkinin varlığı araştırıldı. 140 obez hasta ve 110 sağlıklı gönüllünün venöz kanlarından DNA izole edildi. Polimorfizmlerin tespit edilmesinde polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) ve restriksiyon parça uzunluk polimorfizmi (RFLP) yöntemi kullanıldı. DRD2 Taq1A gen polimorfizmi ve obezite hastalığına yakalanma riski arasında anlamlı bir ilişki bulundu (p<0.05). Fakat, DRD2 Taq1B gen polimorfizmi ve obezite hastalığına yakalanma riski arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı (p>0.05).Sonuçlarımız, obezite hastalığına olan yatkınlığın DRD2 Taq1A polimorfizmi ile ilişkili olabileceğini, fakat DRD2 Taq1B polimorfizmi ile ilişkisi olmadığını göstermiştir. Bu bulguların değerlendirilmesi ve desteklenmesi için yeni klinik çalışmaların yapılmasına ihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler: Obezite, Dopamin, Dopamin reseptör geni, Polimorfizm

DopaminGenlerObezite+2
İsa Tayşun
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Erişkin astma hastalarında NAT2 alel ve genotiplerinin dağılımı ve sıklığı

Muradiye Nacak
Gaziantep University
1999
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Bir Türk populasyonunda sitokrom P-450 2C9 (CYP2C9) mutasyon sıklığının ve fenitoin kullanılarak genotip/fenotip korelasyonunun incelenmesi

ÖZET Yüksek Lisans Tezi BİR TÜRK POPULASYONUNDA SİTOKROM P450 2C9 (CYP2C9) MUTASYON SIKLIĞININ VE FENİTOİN KULLANILARAK GENOTİP / FENOTlP KORELASYONUN İNCELENMESİ Ecz. Pınar GÜZELBEY Gaziantep Üniversitesi- Sağlık Bilimleri Enstitüsü Farmakoloji Anabilim Dalı Danışman: Doç. Dr. A. Şükrü AYNACIOĞLU Nisan 2000 Sitokrom P-450 2C9 (CYP2C9) enzimi, polimorfik olduğu saptanan enzimlerden biridir. Fenitoin, S-varfarin, tolbutamid, fluoksetin, amitriptilin ve meloksikam da dahil birçok nonsteroidal antiinflamatuvar ilacın (NSAİ) metabolizmasından sorumlu bu enzimin aktivitesi bireyler arası ve toplumlar arası önemli farklılıklar göstermektedir. CYP2C9 aktivitesini etkilediği belirlenen iki önemli mutasyon, sistein144 (CYP2C9*2) ve Iözin359 (CYP2C9*3) aminoasit varyantlarıdır. Türk toplumunda CYP2C9 polimorfizmi daha önce araştırılmamış olduğundan bu çalışmada Türk bireylerindeki CYP2C9*2 ve CYP2C9*3 mutasyon sıklıkları saptanmaya çalışılmıştır. Ayrıca fenitoin kullanarak fenotip ve genotip arasında bir korelasyon bulunup bulunmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda 101 Türk bireyinden (30 kadın, 71 erkek ) izole edilen DNA örneklerinde söz konusu iki mutasyonun sıklığı polimeraz zincir reaksiyonu (polymerase Chain reaction: PCR) ve restriksiyon parça uzunluk polimorfizmi (restriction fragment length polymorphism: RFLP) yöntemleri ile araştırıldı. Aynı gruptaki deneklere bir defada, oral yoldan 300 mg fenitoin verilerek fenotiplemeyapıldı. Fenotipleme için fenitoin uygulamasından 12 saat sonra kan örnekleri toplandı. Ayrılan serumda fenitoin ve metaboliti 5-(4 p-hidroksifenil)-5-fenilhidantoin (p-HPPH)'in konsantrasyon analizlerinde yüksek performanslı likit kromotografisi (High Performance Liquid Cromotography: HPLC) yönteminden yararlanıldı. p-HPPH/fenitoin oranının CYP2C9 mutasyonları ile fonksiyonel ilişkisi değerlendirildi. Çalışma sonucunda CYP2C9 genotip sıklıkları CYP2C9*1/1, CYP2C9*1/2, CYP2C9*2/2, CYP2C9*1/3 için sırasıyla %67, %13, %3 ve %16 olarak bulundu. Aktiviteyi en fazla etkileyen CYP2C9*3/3 için ise bu sıklığın yaklaşık %1 olduğu belirlendi. Ortalama fenitoin düzeyleri (mg/L"1) CYP2C9*1/1 genotipinde 4.16, CYP2C9*1/2 genotipinde 5.52 ve CYP2C9*1/3 genotipinde 5.65 olarak saptandı. p-HPPH/fenitoin oranları ise CYP2C9*1/1, CYP2C9*1/2, CYP2C9*2/2, CYP2C9*1/3 ve CYP2C9*3/3 için sırasıyla 0.43, 0.26, 0.14, 0.21 ve 0.02 olarak bulundu. Bulgularımızdan CYP2C9 mutasyonlarının görülme sıklıklarının diğer bazı Avrupa toplumları için bildirilen değerlerden farklı olmadığı saptandı. Bunun yihlı sıra fenitoin serum düzeylerindeki bireyler arası değişkenliğin yaklaşık %30'unun genotiplerle açıklanabileceği, 12 saat sonraki serum fenitoin düzeyinin rutin fenotiplemede kullanılabileceği ve p-HPPH/fenitoin oranının CYP2C9 aktivitesinin in vivo göstergelerinden biri olabileceği sonuçlarına varıldı. Anahtar Kelimeler: Sitokrom P450 2C9 (CYP2C9), polimorfizm, fenitoin, farmakogenetik, Türk populasyonu. &

FarmakogenetikFenitoinPolimorfizm-genetik+2
Pınar Güzelbey
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2000
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Dopamin reseptör gen polimorfizmlerinin (DRD2, Taq1A ve Taq1B)) glokom hastalığı patogenezindeki rolü

Glokom hastalığı dünya çapında başlıca körlük sebebidir. Primer açık açılı glokom (PAAG) en sık görülen glokom tipidir ve sekonder bir neden olmaksızın glokoma özgü optik nöropatinin varlığı ile karakterizedir. Göz içi basıncındaki (GİB) anormal yükseliş hastalık için majör risk faktörüdür. Hastalığın gelişmesinde hem genetik hem de çevresel faktörlerin rolü olduğu düşünülmektedir.Dopamin (DA) insanda ödül, motor etkinlik, ruh hali, hafıza, prolaktin salgılanması ve görme olayında yer alan bir maddedir. Çalışmalar DA'nın GİB'in düzenlenmesinde katkısı olduğunu ve gözde GİB'in kontrolünde yer alan dokularda DA reseptörlerinin bulunduğunu göstermiştir. Bu çalışmalara göre D1 reseptörleri uyarımı GİB'de artışa, D2 reseptörleri uyarımı ise GİB'de düşüşe sebep olmaktadır. Buna göre bir polimorfizm sonucu D2 reseptör fonksiyonunda meydana gelebilecek bir değişiklik PAAG hastalığındaki GİB artışında rol oynayabilir. Bu araştırmada Türk PAAG hastalarında DRD2 geni Taq1A ve Taq1B polimorfizmleri araştırılmıştır. Bu amaçla 99 PAAG hastası ve 135 kontrol bireyde polimeraz zincir reaksiyonu restriksiyon parça uzunluk polimorfizmi (PZR-RPUP) yapılmıştır. Dünyada ilk defa yapılan bu çalışmada DRD2 geni Taq1A polimorfizmiyle PAAG hastalığı arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Sonuçlarımız DRD2 geni Taq1A polimorfizminin PAAG hastalığı gelişmesinde bir risk faktörü olabileceğini düşündürmektedir.

Genler-DRD2GlokomGlokom-geniş açılı+3
Erkan Şahin
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Anasteziye sıçanda trimetazidinin myokardiyal ön koşullamaya etkisi

Ali Fuat Kara
Gaziantep University
2004
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Barrett özofagus olgularında interselüler adezyon moleküllerinin (ICAM) gen ekpresyonunun araştırılması

Normal skuamoz epitelin metaplastik değişimle farklılaşım göstererek barsak epiteline dönüşmesi olarak tanımlanan Barrett Özofagus gastroözofajiyal reflünün en önemli komplikasyonlarından biri olarak kabul edilmektedir. Hücre adezyon molekülleri, hücre aktivasyonu, göçü, büyümesi, farklılaşması, ölümü gibi birçok olayın düzenlenmesinde yer almaktadır. Hücre adezyon moleküllerinin immünglobulin (Ig) süpergen ailesi içinde yer alan intersellüler adezyon moleküllerinin (ICAM), inflamasyon ve kanserle ilişkisi yapılan birçok çalışmada gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı premalign bir lezyon olarak tanımlanan Barrett Özofagusta ICAM-1, ICAM-2 ve ICAM-3'ün olası rolünü saptamaktır. Çalışmaya Barrett Özofagus tanısı almış olan 18 hasta ve Barrett Özofagus tanısı almamış 25 gönüllü dahil edilmiştir ve kontrol grubundan alınan biyopsi materyalleri gen ekspresyonu analizi için uygun şartlarda saklandı. Real time PCR kullanılarak gen ekspresyonu analizi yapıldı. Verilerin analizinde iki grubun karşılaştırmasında eşlenmemiş Student t-testi ve Fisher'in kesin Ki-kare testi kullanılırken, gen ekspresyonu analizinde Mann-Whitney U testi kullanılmıştır. Yapılan araştırmada hasta grubunda ICAM-1 gen ekspresyonu anlamlı olarak artarken ICAM-2 ve ICAM-3 ekspresyonlarında kontrol grubuna göre anlamlı bir değişiklik saptanmamıştır. Bu çalışmadan elde ettiğimiz verilerin adezyon moleküllerinin Barrett Özofagusun kansere doğru ilerleyişinin tespiti için yeni bir değerlendirme ölçütü olabileceğini düşünmekteyiz. Yapılan bu araştırma Barrett Özofagus'unun oluşumu ile ilgili moleküler mekanizmaların aydınlatılmasında yardımcı olabilir. Ayrıca uzun vadede ICAM inhibitörlerinin kullanılması ile Barrett Özofagusun özofagus adenokarsinomuna ilerlemesinin önlenmesi mümkün olabilir.Anahtar kelimeler: Barrett, Ekspresyon, Hücre adezyon molekülleri, Kanser.

AdezyonlarBarrett özofagusuGen ifadesi+2
Ebru Öksüzler
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Erken dogum eylemli hastalarda anjiyotensin dönüstürücü enzim insersiyon/delesyon polimorfizmi

Erken dogum eylemi (EDE) gebeligin 37. haftasından önce baslayan ve dogumla sonuçlanabilen dogum eylemidir. Erken dogum gelismis ülkelerde perinatal mortalite ve morbiditenin anomaliler dısındaki en önemli sebebidir. Hastalıgın maternal ve fetal faktörlerle spesifik genlerin etkilesimi sonucu gelistigi düsünülmektedir. Anjiyotensin dönüstürücü enzim (ADE) bir çinko metallopeptidazdır ve hücre yüzeyinde bulunmaktadır. Vücutta yaygın olarak bulunan ve pek çok özellikleri olan anjiyotensin II (AII)'nin olusumunda rol oynayan baslıca enzim olması nedeniyle ADE'nin pek çok hastalıgın patofizyolojisinde yer alabilecegi düsünülmüstür. ADE seviyelerinin genetik kontrolü oldugunun bulunması ve bu konuda en önemli varyasyonun ADE geninde intron 16'da yer alan insersiyon/delesyon polimorfizmi oldugunun tesbiti üzerine, pek çok arastırma bu fonksiyonel polimorfizm üzerine odaklanmıstır. ADE'nin varlıgı insan plasentası ve uterusu dahil pek çok dokuda tesbit edilmistir. ADE aktivitesinin gebelikte artıs gösterdigi ve dogum eylemi sırasında myometriumun AII'nin kontraktil etkisine duyarlılıgının arttıgı tesbit edilmistir. Tüm bu verilerilerin rehberliginde /D polimorfizmine baglı olarak ADE aktivitesinde olabilecek bir degisiklik, erken dogum eylemli hastalarda preterm uterus kontraksiyonlarını baslatan faktörlerden biri olabilir. Bu arastırmada bir grup Türk hastada EDE'de ADE /D polimorfizminin rolü arastırılmıstır. Yetmis dört EDE'li, 86 kontrol bireyde polimeraz zincir tepkimesi (PZT) ile analiz yapılmıstır. ADE /D polimorfizmiyle EDE arasında istatistiksel olarak anlamlı bir iliski bulunamamıstır. Bu sonuca göre ADE geni /D polimorfizmi EDE'nin moleküler patogenezinde rol oynamayabilir.

Farmakogenetik
Ayşegül Ferhan Arslan
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2007
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Migren hastalarında nnos gen polimorfizminin araştırılması

Migren, nörolojik ve non-nörolojik belirtilerle karakterize, ataklarla seyreden bir bas agrısı sendromudur. Migrende fizyopatoloji karmasıktır. Bugün için genetik ve çevresel faktörler, vasküler degisiklikler, hipotalamik disfonksiyon, nörotransmitterler, trigeminovasküler anormallikler ve nörojenik inflamasyonun ortak rolü oldugu kabul edilmektedir. Migren etiyolojisinde genetik yatkınlıgın önemi uzun zamandan beri bilinmektedir. Ancak bu genetik aktarımın sekli halen tam olarak ortaya konulamamıstır. Bununla beraber birden fazla genin rol aldıgı düsünülmektedir. Migrende kilit bir molekül oldugu düsünülen nitrik oksidin (NO) vazodilatasyon, nörotransmisyon, nörojenik inflamasyon ve nosisepsiyon gibi biyolojik aktivitelerde rolü bulunmaktadır. GTN, histamin, nitrogliserin gibi NO donörü olan ilaçların migren atagını tetikledigi bilinmektedir. NO ve migren arasında iliski oldugunu gösteren çesitli çalısmalar bulunmaktadır. Bu çalısmada, nNOS geni C276T polimorfizmi ile migren arasında iliski olup olmadıgı arastırıldı. 120 migrenli hasta ve 185 saglıklı bireyden alınan tam kan örneklerinden DNA izolasyonunu takiben Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PCR) ve Restriksiyon Parça Uzunluk Polimorfizmi (RFLP) ile elde edilen genotipler saglıklı gönüllülerden elde edilen örneklerle karsılastırıldı. Elde edilen veriler, istatistiksel olarak degerlendirildiginde; nNOS geni C276T polimorfizmi ile migren hastalıgı arasında anlamlı bir iliski olmadıgı belirlendi.

Migren hastalıklarıPolimorfizm-genetik
Ayşe Özel
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2007
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

TRPM7 kanalı gen polimorfizmleri ile Behçet hastalığı arasındaki ilişkinin araştırılması

Transient Reseptör Potansiyel Katyon Kanalı (TRP), Subfamilya M, Üye 7 (transient receptor potansiyel melastanin 7, TRMP 7), iyon kanalları TRP ailesinin hemen hemen bütün hücrelerde bulunan bir üyesidir ve magnezyum, kalsiyum ve divalent eser metal iyonlarına karşı geçirgendir. Magnezyum eksikliği ve değişmiş TRPM7 ekspresyonu/aktivitesi, Behçet Hastalığında önemli faktörlerden olan endoteliyal disfonksiyon, vasküler reaktivite, proliferasyon, inflamasyon ve fibrozise katkıda bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı, Türk toplumunda Behçet Hastaları ve TRPM7 gen polimorfizmleri arasındaki muhtemel bir ilişkiyi araştırmaktır.Benzer yaş ve cinsiyette toplam 121 Behçet Hastası ve 175 sağlıklı kontrol bireyleri bu çalışmaya dahil edilmiştir. Katılımcıların genomik DNA'sı BioMark 96.96 dinamik array sistemi ile analiz edilmiştir. Genotip ve allel frekanslarındaki farklılıkların önemliliğinin hesaplanması amacı ile Ki kare testi (Yates düzeltmesi ile) veya Fisher'in kesin ki kare testi kullanıldı.Hastalarda, TRPM7 geni rs55924090'nin (Ile459Thr) genotip ve allel frekansı dağılımı Behçet hastalarında kontrollere göre önemli derecede farklı bulundu; AA genotipi %96.8 karşılık % 65.4; AG genotipi % 0.0 karşılık %33.8 ve GG genotipi %3.2 karşılık %0.8; A alleli %96.8 karşılık %82.3 ve G alleli %3.2 karşılık %17.7 (p<0.0001). Yine TRPM7 geni rs34181677 (Thr201Ser) polimorfizminin C allelinde bir artış (hastalarda %16.5'a karşılık kontrollerde %9.1) ve G alleli frekansında azalış (hastalarda %83.5'a karşılık kontrollerde %90.9, p=0.0101) vardı. Fakat Behçet Hastalığı ve TRPM7 geni rs62021060 polimorfizmi arasında belirgin bir ilişki bulunmadı. Bu çalışmada rs77165588 ile ilişkili polimorfizm yoktu.Sonuçta, bildiğimiz kadarı ile, mevcut vaka kontrol çalışması Behçet Hastalığı riskinde TRPM7 gen varyasyonlarının potansiyel katılımını araştıran ilk çalışmadır. Bizim verilerimiz TRPM7 geninde genetik polimorfizmlerinin, Türk toplumunda Behçet Hastalığına bireysel duyarlılığını etkileyebileceğini göstermiştir. Bu çalışma ile BH patogenezi açısından yeni bir gen bölgesi belirlenmiştir.

Behçet hastalığıGenlerHastalık+1
Hasari Pulat
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
10
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kardiyovasküler ilaçların farmakogenetiği

EtnisiteFarmakogenetikFarmakokinetik+6
Serdar Şahin
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Lavandula stoechas esansiyel yağının farelerdeki akut toksik etkileri ve epileptik etkinin antiepileptik ilaçlarla etkileşimi

Bu çalışmanın ilk amacı Lavandula stoechas essansiyel yağının LD50 dozunu belirlemektir. İkinci amacımız ise Lavandula stoechas epileptojenik etkilerini belirleyebilmektir.LD50 dozunu belirleyebilmek için her bir grup altı hayvan içerecek şekilde dokuz gruba ayrılan hayvanların ilk grubu kontrol grubu olarak ayırıldı; diğer gruplara ise sırasıyla 0,4ml/kg, 0,6ml/kg, 0,8ml/kg, 1,2ml/kg, 1,6ml/kg, 2,4ml/kg, 3,2ml/kg ve 4,8ml/kg dozlarında Lavandula stoechas yağı i.p. enjekte edildi. Enjeksiyon sonrası davranış değişiklikleri, konvülsiyon, ölüm, koma gibi durumlar not edildi. Veriler ışığında propit analizi sonucu LD50 dozu 1.88mg/kg olarak belirlenmiştir.Epileptojenik etkisinin belirlenebilmesi için Ls essansiyel yağı ve antiepileptik ilaçlar ardışık olarak enjekte edildi. Ls dozu olarak LD50 çalışmalarında tüm grubu nöbet geçirten fakat ölüme neden olmayan doz olan 0,6 ml/kg seçildi. Her bir grup on hayvan içerecek şekilde onüç gruba ayrılan hayvanların ilk grubu kontrol grubu olarak ayırıldı. Diğer gruplara önce Ls (0,6 ml/kg) 15 dk sonra ise antiepileptik ilaç i.p. olarak verildi. Antiepileptik ilaç olarak üçer farklı dozda diazepam (1 mg/kg, 2 mg/kg, 4 mg/kg), fenitoin (10 mg/kg, 30 mg/kg, 50 mg/kg), fenobarbital (10 mg/kg, 20 mg/kg, 50 mg/kg) ve Na-valproat (100 mg/kg, 200 mg/kg, 400 mg/kg) kullanıldı. Enjeksiyon sonrası davranış değişiklikleri, konvülsiyon, ölüm, koma gibi durumlar not edildi ve nöbet öncesi değişimlerin başlama zamanı, nöbetin başlama zamanı, nöbette kalış süreleri, ve nöbetten çıkış zamanı tespit edildi. Grup ortalamaları ile kontrol grubu ortalamaları arasındaki farkın anlamlılığı Mann-Whitney U testleri ile değerlendirildi. Diazepam ve fenobarbitalin farelerde gözlen konvülsiyon ve letaliteyi belirgin bir şekilde önlemiştir.Sonuç olarak Lavandula stoechas esansiyel yağının LD50 dozu 1.88mg/kg olarak belirlenmiştir ve prokonvülsan etkileri saptanmıştır. Bu etkilerden hidrodistilasyon yoluyla elde edilen yağda bulunan kamfor, kamfen ve tujen'in sorumlu olduğu düşünülmektedir.Lavandula stoechas essansiyel yağı ile oluşan zehirlenmelerde ve bu zehirlenmeleri önlemede diazepam ve fenobarbital antidotal tedavi olarak düşünülebilinir.

Utku Topçu
Düzce University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2008
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sezaryen operasyonlarında profilaktik olarak kullanılan bazı sefalosporin grubu antibiyotiklerin plazma ve süt konsantrasyonlarının yüksek basınçlı sıvı kromotografisi (hplc) yöntemi ile tayini.

Cerrahi operasyonlarda gelişebilecek çeşitli enfeksiyonlara önlem olarak profilaktik antibiyotik uygulaması yapılmaktadır. Sezaryen doğum da bu operasyonlardan biridir. Doğumdan sonra kanda bulunan ilaç miktarı, emziren annelerde antibiyotiğin süte ne kadar geçeceğini belirlemede önemli parametrelerden biridir. Çünkü yeni doğanın ilaca maruz kalması istenmeyen bir durumdur.Yapılan çalışmada sezaryen doğum yapmış hastalara operasyon sırasında uygulanmış sefazolin, sefuroksim ve seftriakson'un anne kanında ve sütünde HPLC yöntemi ile miktar tayini yapılmıştır. Araştırmamızda doğumdan sonra anne sütünün ilk geldiği anda alınan kan ve süt örnekleri analiz edilmiştir.Yapılan analiz sonucunda serum düzeyleri; sefazolin için, 7,531 ± 0,632 µg/ml, sefuroksim için, 6,493 ± 0,431 µg/ml seftriakson için ise, 14,487 ± 0,637µg/ml olarak bulunmuştur. Anne sütünde bulunan antibiyotik miktarı tespit edildiğinde bu değerin çok düşük olduğu görülmüştür. Süt seviyeleri; sefazolin için, 1,769 ± 0,210 µg/ml, sefuroksim için, 2,246 ± 0,315 µg/ml, seftriakson için ise, 0,928 ± 0,187 µg/ml olarak bulunmuştur.

Anne sütüKromatografi-yüksek basınçlı-sıvıProfilaksi+2
Selda Zengin Kurnalı
Düzce University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2008
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Nükleer faktör kappa B inhibitörü pirolidin ditiyokarbamat'ın pulmoner hipertansiyon tedavisinde etkinliğinin değerlendirilmesi

Pulmoner hipertansiyon (PH), oksidatif stres, pulmoner damar sistemindeki yapısal değişiklikler ve enflamatuvar yanıtlarla ilişkili, ölümcül bir hastalıktır. Bu çalışmada, monokrotalinle (MCT) tetiklenen pulmoner hipertansiyonda pirolidin ditiyokarbamat (PDTC)'ın bir antioksidan ve antienflamatuvar olarak potansiyel koruyucu etkisini araştırmayı amaçladık.Erişkin erkek sıçanlar, randomize olarak üç gruba ayrıldı: 1. Kontrol grubu, 2. MCT enjekte edilen sıçanlar (60 mg/kg MCT i.p) 3. MCT enjekte edilen ve NF-?B inhibitörü PDTC ile tedavi edilen sıçanlar (3. gün ve 28. günler arasında, günde bir kez, 100 mg/kg i.p (MCT/PDTC tedavi grubu). Tüm sıçanlar, 28 günün sonunda sakrifiye edildi. MCT'ye bağlı olarak yükselen sağ ventrikül ağırlığının, sol ventrikül+septal duvar ağırlığına oranı (0,24 ? 0,01'ten 0,33 ? 0,01'e, p<0.05, n=6), MCT/PDTC tedavi grubunda, ciddi anlamda düşüş gösterdi (0,26 ? 0,02, p<0.05, n=6). MCT'ye bağlı olarak MDA düzeyleri yükselirken (0,022 ? 0,001 ? mol/mg protein ve 0,031 ? 0,001 ?? mol/mg protein, p<0.05, n=6), toplam antioksidan kapasitesinde (TAK), anlamlı bir değişiklik gerçekleşmedi (0,78 ? 0,06 ? mol/mg protein ve 0,80 ? 0,03 ? mol/mg protein, p<0.05, n=6). MCT enjekte edilen grubun aksine, MCT/PDTC tedavi grubunda ise, MDA düzeyinde anlamlı bir düşüş saptandı (0,026 ? 0,002 ? mol/mg protein, p<0.05, n=6). Pulmoner hipertansif sıçanlarla karşılaştırıldığında, MCT/PDTC tedavi grubunda, toplam antioksidan kapasite, anlamlı olarak yüksek bulundu (0,91 ? 0,06 ? mol/mg protein, p<0.05, n=6). Histopatolojik incelemeler ise, MCT ile oluşturulmuş pulmoner hipertansiyonda PDTC ile tedavinin, enflamasyon gelişimini, hemorajiyi, konjesyonu ve kollajen birikimini azalttığını göstermektedir. Sonuç olarak, araştırmamız PH patogenezinde NF-?B'nin önemli bir rolü olduğunu ve yeni bir tedavi hedefi oluşturduğunu ortaya koymaktadır.Anahtar Kelimeler: NF-?B, PDTC, pulmoner hipertansiyon

Aslı Macit
Düzce University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2009
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

2010 ve 2011 yıllarında Sağlık Bakanlığı yataklı tedavi kurumlarında antibiyotik kullanımı ve tüketiminin retrospektif analizi

Sağlık hizmeti sunumunda ilaç vazgeçilemez bir unsurdur. İktisadi açıdan değerlendirildiğinde ise kullanım ve değişim değerine sahip, kullanım belirleyicisinin hekim veya eczacı olduğu, tüketicinin talep elastikiyetinin sıfır olduğu bir metadır. İlaç kullanımı araştırmaları; ilaç kullanım alışkanlıkları, kullanım belirleyicilerinin profilleri ve kullanım çıktısı yani sağlık kalitesi hakkında fikir sahibi olmamızı sağlar.Malzeme Kaynakları Yönetimi Sistemi (MKYS), Sağlık Bakanlığı?na bağlı yataklı tedavi kurumları ve bağlı kuruluşlarındaki envanter kayıtlarının takip edildiği ve stok yönetiminin yapıldığı bir sistemdir. Bu tez çalışmasında verilerin kaynağı olarak, MKYS?de ATC sınıflandırma sistemine göre tasnif edilen ilaç kullanım verileri alınmış ve 2010-2011 yılları antibiyotik kullanımının retrospektif analizi yapılmıştır. Sonuç olarak; OECD ölçeklerindeki diğer ülkelerde olduğu gibi enfeksiyon hastalıklarının halen yaygın bir sorun olduğu ve antibiyotik tüketiminin fazla olduğu, Türkiye ilaç piyasasının oligopol piyasa özelliği taşıdığı, yıllar itibariyle yeni jenerasyon antibiyotiklerin tüketiminin hızla arttığı ve direncin gelişmesini tetikleyici kullanım alışkanlıkları olduğu, jenerik ürünleri olan ilaçların tercihi ile maliyetlerin azaltılabileceği, bölgeler arası antibiyotik tüketimlerinin ve hatta aynı bölge içerisinde yıllar itibariyle antibiyotik tüketimlerinin büyük ölçüde değişebildiği görülmüştür.Anahtar Kelimeler: ilaç kullanımı araştırması, antibiyotik

AntibiyotiklerEpidemiyolojiFarmakoloji+6
İrem Mühürcü
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sisplatin nefrotoksisitesinde N-asetilsisteinin böbrek fonksiyonları üzerine olan koruyucu etkisinin 99mTC-MAG3 ile birlikte değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada sisplatin nefrotoksisitesi oluşturulmuş sıçanlarda N-asetilsistein proflaksi ve tedavisinin ve bu tedaviye C vitamini eklenmesinin böbrek fonksiyonları üzerine olan koruyucu etkisi 99mTc-MAG3 birlikteliğinde araştırıldı.Yöntem: Erişkin Wistar sıçanlar 4 gruba ayrıldı(n=8). Tüm hayvanların 99mTc-MAG3 ile böbrek bazal sintigrafik görüntüleri alındı. Kontrol grubuna serum fizyolojik verildi. Nefrotoksisite grubuna, üçüncü ve dördüncü gruplara deneyin dördüncü günü tek doz intraperitoneal 12 mg/kg sisplatin enjeksiyonu yapıldı. Üçüncü ve dördüncü gruplara yedi gün boyunca her gün intraperitoneal 500 mg/kg N-aetilsistein verildi. Dördüncü gruba yedi gün boyunca her gün ek olarak intraperitoneal 250 mg/kg C vitamini de uygulandı. Deneyin sonunda tüm hayvanların anestezi altında 99mTc-MAG3 ile böbrek sintigrafileri çekildi, biyokimyasal ve histopatolojik incelemeler için intrakardiyak kan örnekleri alınıp böbrek dokuları çıkartıldı.Bulgular: Sisplatinin böbreğin konsantrasyon ve ekskresyon fonksiyonlarını bozduğu, perfüzyonu etkilemediği, N-asetilsisteinin bunu düzelttiği, N-asetilsistein + C vitamininin bu konuda daha etkili olduğu, konsantrasyon fonksiyonlarını tama yakın düzelttiği gözlenmiştir. Oksidatif hasar göstergesi serum ve doku MDA düzeylerine ve serum BUN, üre, kreatinin düzeylerine baktığımızda sisplatin grubunda arttığı, N-asetilsistein ve N-asetilsistein + C vitamini gruplarında azaldığı ancak kontrol düzeylerine indirilemediği görülmüştür. Total antioksidan kapasite düzeyleri sisplatin grubunda azalırken, N-asetilsistein ve N-asetilsistein + C vitamini gruplarında düzelme gözlenmiştir. Histopatolojik incelemelerde tübüler nekrozun N-asetilsistein ve N-asetilsistein + C vitamini gruplarında sisplatin grubundan daha az olduğu gözlenmiştir.Sonuç: Sisplatin nefrotoksisitesinde N-asetilsisteinin oksidatif hasarı azalttığı fakat böbrek fonksiyonlarını korumada yeterli olmadığı, bu tedaviye C vitamininin eklenmesi ile oksidatif hasarın daha da azaldığı ve böbrek fonksiyonlarının oldukça düzeldiği görülmüştür.Anahtar kelimeler: N-asetilsistein, C vitamini, sisplatin, nefrotoksisite, 99mTc-MAG3

Nefrotoksisite
Hanife Rahmanlar
Düzce University
2010
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

İzole sıçan kalbinde kardiyopleji sonrasındaki iskemi reperfüzyon hasarında renin anjiyotensin sisteminin rolünün incelenmesi

Bu çalışmanın amacı; angiyotensin reseptör blokörü kandesartanın izole sıçan kalbinde uygulanan kardiyoplejik arrest modelinde, iskemi reperfüzyon (İ/R) hasarına etkisinin incelenmesidir.İ/R hasarının oluşturulması için, izole sıçan kalbine 40 dk global iskemi-30 dk reperfüzyon protokolü uygulanmıştır. Deney boyunca kalpler, sabit basınçlı Langendorff düzeneğinde perfüze edilmiştir. Kardiyoplejik solüsyon tek başına ve ilaçla birlikte kalplere, iskemi öncesi ve iskeminin 20. dakikasında uygulanmıştır. Post-iskemik kontraktil fonksiyonda düzelme, sol ventrikül gelişen basıncı (SVGB), sol ventrikül diyastol sonu basıncı (SVDSB), kasılma ve gevşeme hızlarının (±dp/dt) ölçülmesiyle değerlendirilmiştir.Bu çalışmada, kardiyak cerrahi sırasında rutin olarak uygulanan kardiyoplejik arrest protokolüne angiyotensin reseptör blokeri olan kandesartanın ilave edilmesinin İ/R hasarına karşı korunmada sadece kardiyoplejik solüsyon uygulanmasına karşı bir üstünlük sağlamadığı gösterilmiştir.

KalpKalp durdurulmasıKalp durması+7
Merve Songur
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
DoktoraAçık ErişimTR

Hiperlipidemi tedavisinde yavaş salımlı fluvastatin 80 mg kulanım zamanının etkililik ve güvenlilik üzerine etkisinin değerlendirildiği paralel gruplu randomize prospektif çalışma

Türkiye'de Koroner arter hastalıklarına sahip 2 milyon hasta bulunmaktadır ve bu hastalara her yıl yaklaşık 100.000 yeni hastanın katıldığı tahmin edilmektedir. Ülkemizde her yıl 260 bin yeni koroner olay olmaktadır ve yaklaşık 160 bin koroner ölüm meydana gelmektedir. Statin tedavisinde atorvastatin gibi uzun yarılanma ömrüne sahip statinler için günün herhangi bir saatinde kullanma imkanı varken, simvastatin, fluvastatin gibi statinler ile kolesterol sentezinin ağırlıklı olarak gece olması nedeniyle gece kullanımı önerilmektedir. Günümüzde kontrollü salım tabletler birçok farklı tedavi alanında kullanılmaktadır. Fluvastatin 80 mg kontrollü salım tablet statin tedavisinde bu sistemin kullanıldığı tek formülasyondur. Fluvastatin XL 80 mg' ın oral uygulamasından sonra, kapsülle karşılaştırıldığında, fluvastatinin absorpsiyon hızı yaklaşık %60 daha yavaş olup, fluvastatinin ortalama kalış süresi yaklaşık 4 saat kadar artmıştır. Dolayısıyla XL formülasyonunun günün herhangi bir saatinde kullanılma imkanı olabileceği hipotezini ortaya çıkarmıştır.Toplam 37 hasta (%56'sı kadın ve ortalama yaşı 54±8 olan 18 hasta sabah grubunda, (%58'si kadın ve ortalama yaşı 53±12 olan 19 hasta akşam grubunda) çalışmaya dahil edilmiştir.Çalışmanın sonuçları, kullanım zamanının Fluvastatin 80 mg XL'nin lipid parametreleri (trigliserid, total kolesterol, LDL, HDL, ApoA1 ve ApoB) üzerindeki etkisini etkilemediği ve güvenlilik parametrelerinde (AST, ALT, kreatinin, CRP ve CPK) bir bozulmaya yol açmadığını göstermiştir. Fluvastatin 80 mg XL, dislipidemi tedavisine güvenlilik açısından herhangi bir risk artışına yol açmadan günün herhangi bir saatinde etkin bir şekilde kullanılabilir.

Antikolesteremik ajanlarFluvastatinHiperkolesterolemi+3
Tahsin Gökcem Özçağlı
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Farelerde amanita phalloides toksini alfa amanitinin deriden emilimi

ÖZETFARELERDE AMANİTA PHALLOİDES TOKSİNİ ALFA AMANİTİNİNDERİDEN EMİLİMİMustafa Gani SÜRMENYüksek Lisans Tezi, Farmakoloji Anabilim DalıTez danışmanı Yrd. Doç. Dr. Ertuğrul KAYABir zehirli mantar olan Amanita phalloides türünde 2 toksin grubu tanımlanmıştır. Bunlar amanitin ve falloidin grubu toksinlerdir. Amanitin grubu toksinler ökaryot hücrelerde bulunan RNA polimeraz II enzimini bloke ederek etki gösterir. Alfa amanitin birçok ökaryot hücre tipinde letal olduğundan, antiparaziter ve antifungal ilaç olarak terapotik değeri olabilir. Alfa amanitinin ökaryotik ektoparazitlere karşı harici olarak kullanımı mümkün olabilir. Alfa amanitinin söz konusu terapotik etkinliğinde kritik nokta, perkutan uygulamada konağa toksisitesinin olmamasıdır. Bu araştırmada alfa amanitinin perkutan yolla deriye uygulanması durumunda, emiliminin ve toksisitesinin varlığı araştırılmıştır. Bu amaçla farelere perkutan olarak 1 mg/kg alfa amanitin uygulanmış, aynı dozda intraperitoneal uygulamadaki toksisite ile karşılaştırılmıştır. Deri, karaciğer ve böbrek toksisitesi patolojik inceleme yoluyla; kan, karaciğer ve böbreklerdeki toksin miktarı ise HPLC analizleri yoluyla incelenmiştir. Kontrol grubunda deride ve organlarda toksisiteye ve toksine rastlanmamıştır. İlginç olarak perkutan toksin uygulanan grupta da deride ve organlarda toksisiteye ve toksin varlığına rastlanmamıştır. İntraperitoneal uygulamada 24 saat sonunda karaciğerde apoptotik konsülman cisimcikleri ve piknotik hücreler görülmüş ve böylece toksisite varlığı gösterilmiştir. Aynı uygulama yönteminde, karaciğer, böbrek ve kanda maksimum alfa amanitin düzeyleri sırasıyla 3.3(6 saat), 0.2(6 saat), 1.2(1 saat) µg/mL olarak ölçülmüştür. Sonuç olarak; alfa amanitinin perkutan uygulama ile kullanımı durumunda, deride ve organlarda toksisitesinin olmadığı ve deriden emilmediği gösterilmiştir. Alfa amanitinin terapotik olarak perkutan yolla kullanılması mümkün olabilir.Anahtar sözcükler: Amanita phalloides, Alfa amanitin, Deri toksisitesi, HPLC.

AmanitinlerDeriden emilimKromatografi-yüksek basınçlı-sıvı+1
Mustafa Gani Sürmen
Düzce University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sıçan ince barsak iskemi/reperfüzyon hasarında ileum ve akciğer dokusunda görülen damar dışına protein kaçışının, kanabinoid 2 reseptör agonisti (am-1241) ile kontrolü

?skemi/Reperfüzyon (?/R) hasarı modelinde, kılcal damarlardan dokuya protein kaçı?ının inflamatuar süreçlerin bir payda?ı olduğu çe?itli çalı?malarla gösterilmi?tir. Evans mavisi doku proteinlerine yüksek derecede bağlanma eğilimigösterir. Kılcal damarlardan doku sıvısına proteinler geçerken evans mavisine bağlanarak dokularda protein birikmesine neden olur. Bu dokulardaki evans mavisi spektrofotometre ile ölçülerek ne kadar protein kaçı?ının olduğunu kanıtlamak mümkündür. Ara?tırmamızda; sıçanlarda barsak iskemi ve reperfüzyon modeli oluturuldu. Kanabinoid 2 reseptör agonisti (AM-1241), iskemi ve reperfüzyon oluturmadan hemen önce abdominal venden verildi. Sonrasında evans mavisi iv infusion olarak uygulandı. Barsak iskemi ve reperfüzyon modelinde akciğer ve ileum dokusunda evans mavisi ölçüldü. Gruplar kendi arasında kar?ılatırıldı. am- kontrol ile /R arasında anlamlı fark olu?tu (P<0.01). ?/R ile ?/R+CB2 Agonisti arasında da (P<0.05) anlamlı fark olumutur. ?am-kontrol ile ?/R+CB2 Agonisti arasında ise önemli fark görülmedi (P>0.05). Sonuç olarak; kanabinoid 2 resptör agonistinin, hem ileum dokusunda ve hem de uzak organda (akciğer) kılcal damarlardan dokuya protein kaçıını engellediği ve dolayısıyla ileum ?/R hasarında antiinflamatuar etki gösterdiği görülmütür. Anahtar kelimeler: Kanabinoid, ?skemi ve reperfüzyon, Evans mavisi, Plazma protein kaçı?ı.

KanabinoidlerPlazmaProteinler+3
Mustafa Hancı
Düzce University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
DoktoraAçık ErişimTR

Dişi ve erkek sıçanlarda yaşlanma ve fruktozun oluşturduğu metabolik sendromda resveratrolün vasküler ve kan parametreleri üzerine etkilerinin incelenmesi

Son yıllarda hızla artan obezite ve metabolik sendrom hastalıklarındaki artışın temel sebepleri arasında fruktoz içeren hazır gıda ve içeceklerle beslenme de yer almaktadır. Resveratrol bazı meyvelerin yapısında bulunan antioksidan ve kardiyovasküler sistem üzerinde etkileri birçok çalışmada gösterilmiş polifenolik yapıda bir fitoaleksindir. Resveratrolün uzun süre fruktoz diyeti ve metabolik sendrom üzerindeki etkinliği tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu çalışmada dişi ve erkek Wistar sıçanları 24 hafta boyunca içme suyu içerisinde %10 oranında fruktoz tüketimi ile beraber (%0.05) oranında resveratrol içeren yem ile beslenmiştir. Fruktoz ile oluşturulan metabolik sendromun vasküler, metabolik ve histolojik değişiklikleri üzerine resveratrol tedavisinin etkileri incelenmiştir. Sıçanların kan örneklerinde ve karaciğer dokusunda biyokimyasal parametreler ölçülmüştür. Torasik aorta dokusunda fenilefrin (10-9-10-4M) kasılma, asetilkolin (10-9-10-4M) ve insülin (10-9-3×10-6M) gevşeme yanıtları ile L-NOARG (10-4M) varlığında asetilkolin gevşemeleri incelenmiştir. Ayrıca karaciğer ve aorta dokusunda Western Blot ve Real Time-PCR yöntemleriyle IRS-1, eNOS ve iNOS protein ve mRNA düzeyleri ölçülmüş, karaciğer histolojisi incelenmiştir. Fruktoz içeren diyet ile dişi ve erkek sıçanlarda plazma glukoz, insülin, VLDL ve trigliserit düzeylerinde ayrıca karaciğer trigliserit düzeyinde artış meydana geldiği ve resveratrol tedavisinin bu parametreleri anlamlı bir şekilde düşürdüğü saptanmıştır. Fruktoz diyeti ile beslenen dişi ve erkek sıçanlarda HDL düzeylerindeki azalmanın ise resveratrol tedavisi ile anlamlı bir şekilde arttığı saptanmıştır. Fruktoz içeren diyet ile ortaya çıkan vasküler endotel-bağımlı asetilkolin ve insülin gevşemelerindeki azalma resveratrol tedavisi ile iyileştirilmiştir. Fenilefrin kasılma cevapları ise fruktoz içeren diyet ile artmış, resveratrol diyeti ile baskılanmıştır. L-NOARG (10-4M) varlığında asetilkolin gevşemelerinde ise herhangi bir farklılık gözlenmemiştir. Ayrıca sıçanlarda abdominal yağlanma, karaciğer dokusunda hiperemi ve dejenerasyon gözlemlenmiş, resveratrol tedavisi bu durumu kısmen iyileştirmiştir. Aorta ve karaciğer dokularında fruktoz tüketimiyle oluşan eNOS protein ve mRNA düzeylerinde azalmanın resveratrol tedavisi ile iyileştirildiği saptanmıştır. Ayrıca aorta iNOS protein ve mRNA düzeylerinde fruktoz tüketimi ile oluşan artış, resveratrol tedavisiyle anlamlı düzeyde azalmıştır. Aorta dokusunda IRS-1 protein ve mRNA düzeylerinde fruktoz diyetinin herhangi bir farklılığa yol açmadığı, resveratrol tedavisinin ise kısmen yükselttiği gösterilmiştir. Cinsiyet farklılıkları açısından fruktozla beslenen dişi sıçanlarda plazma trigliserit, VLDL ve HDL düzeylerinin erkek sıçanlara göre daha yüksek düzeyde olduğu gösterilmiştir. Venöz kan glukoz düzeylerinde dişi ve erkek sıçanlar arasında herhangi bir farklılık gözlenmezken, arteriyal kan glukoz düzeylerinin erkek sıçanlarda daha yüksek düzeyde olduğu saptanmıştır. Doku ağırlıkları ve plazma insülin düzeyleri açısından dişi ve erkek sıçanlar arasında herhangi bir farklılık gözlenmemiştir. Fruktozla beslenen dişi sıçanlarda fenilefrinin etkinliğinin erkek sıçanlara göre azaldığı, fakat asetilkolinin ve insülinin gevşeme yanıtlarında belirgin bir farklılık oluşmadığı gösterilmiştir. Fruktoz ile beslenen dişi sıçan aortasında iNOS protein ekspresyonunun erkek sıçanlara göre daha yüksek düzeyde olduğu gösterilmiştir. eNOS ve IRS-1 düzeylerinde ise cinsiyete bağlı herhangi bir farklılık gözlenmemiştir. Çalışma sonucu elde ettiğimiz bulgular resveratrolün, yüksek fruktoz diyeti ile ortaya çıkan vasküler fonksiyon bozukluğunu ve birçok metabolik parametreleri düzeltebileceğini göstermektedir. Böylece, fruktoz içeren diyet ile beslenmenin olumsuz etkilerini azaltmak amacıyla, aynı zamanda resveratrol tüketilmesinin faydalı olabileceğini söyleyebiliriz. Anahtar sözcükler: Fruktoz, resveratrol, metabolik sendrom, vasküler fonksiyon bozukluğu, insülin vazoreaktivitesi

FruktozKan parametreleriMetabolik sendrom+4
Mehmet Bilgehan Pektaş
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sıçanlarda endotoksin ile oluşturulan şok modelinde ozon tedavisinin etkilerinin incelenmesi

Güncel sepsis tedavisi; hipoperfüzyon ve hipotansiyon gibi komplikasyonların giderilmesini ve enfeksiyon kaynağının kontrolünü hedeflemektedir. Bu müdahalelere rağmen sepsis halen yüksek mortalite oranına sahip bir hastalık olma özelliğini korumaktadır. Sepsisin kesin tedavisine yönelik yoğun çalışmalar henüz umut vaadeden sonuçlar vermemiştir. Bu çalışmada öncelikle tüm sıçanların sistolik kan basınçları (SKB) ve kalp hızları (KH) tail-cuff yöntemi ile ölçülmüştür. Ardından kontrol grubuna serum fizyolojik, tedavi gruplarına lipopolisakkarit (LPS) (10mg/kg, i.p) uygulanmıştır. Birinci saatte tedavi gruplarına (0.1, 0.3, 1.0 mg/kg, i.p) ve ozon grubuna (1.0 mg/kg, i.p) ozon uygulanmıştır. Deney sonunda hayvanlar sakrifiye edilmiş ve ardından toplanan plazma örneklerinde nitrik oksit (NO), asimetrik dimetilarjinin (ADMA) ve total antioksidan kapasite (TAK) düzeyleri ölçülmüştür. Kontrol ve ozon gruplarında tedavi öncesi ve sonrası SKB ve KH değerlerinde anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Sıçanlara LPS uygulanmasıyla oluşan SKB?lerdeki düşüş ve KH?lerdeki yükselme istatistiksel olarak anlamlıdır. Ozon uygulaması, LPS ile ortaya çıkan SKB?lerindeki düşüş ve KH?lerindeki yükselmeyi geri döndürememiştir. Ancak LPS enjeksiyonu ile total antioksidan kapasitede oluşan azalma, 1.0mg/kg ozon dozunda geri çevrilmiştir. LPS grubunda yükselen plazma NO düzeyleri ozon tedavisi (0.1 mg/kg, i.p.) ile tersine çevrilmiştir. Gruplar arasında plazma ADMA düzeyleri farklılık göstermemiştir. Endotoksik şok modelinde ozonun NO ve TAK düzeylerini geri çevirmesi nedeniyle, sonuçlar bu modelin klinik karşılığı olan sepsiste biyokimyasal parametreleri düzenlenmesi açısından yararlı olabileceğini düşündürmüştür.

ADMAAntioksidanlarEndotoksinler+5
Elif Derya Özdemir
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ouabain ile indüklenen senesens ve RHO kinaz arasındaki olası ilişkinin incelenmesi

Son yıllarda kanser tedavisinde yeni bir yaklaşım olarak ilaçla indüklenen senesens önem kazanmıştır. Yapılan çalışmalar kardiyak glikozitlerin senesense yol açtığını göstermiştir. Diğer taraftan aktif Rho-GTPazların senesent hücre morfolojisinin gelişiminde rol aldıkları bulunmuştur. Ayrıca Rho nun down stream efektörü olan Rho kinazın endotel hücrelerindeki inhibisyonunun Notch ile indüklenen hücresel senesensi geri çevirdiği bildirilmiştir. Bu çalışmada HeLa hücrelerinde bir kardiyak glikozit olan ouabain ile oluşturulmuş senesenste Rho kinazın olası rolü araştırılmıştır. Ouabainle indüklenmiş senesensi belirlemek için, xCELLigence gerçek zamanlı hücre analiz sistemi, senesens ilişkili-ß-galaktozidaz boyaması, hücre siklus analizi ve hücre alanı ölçümleri kullanılmıştır. HeLa hücrelerinde ouabainin doz bağımlı etkisi incelendi. Hücre ölümü ile sonuçlanan yüksek konsantrasyondaki ouabain tedavisinin aksine; düşük konsantrasyonlardaki ouabain tedavisinin senesensi indüklediği gözlemlenmiştir. Spesifik Rock inhibitörü Y-27632 preinkübasyonu (10?M, 30dk) hücrelerde ouabainle (30nM, 48sa) indüklenen-senesensi inhibe etmemesine rağmen; hücre alanını azaltmıştır. Ayrıca Y-27632 preinkübasyonu ouabainle indüklenmiş senesent hücrelerin ölümünü hızlandırmıştır. 30nM ouabain uygulanmasının HeLa hücrelerinde siklusu G2/M fazında durdurduğunu ve Y-27632 preinkübasyonunun değişikliğe neden olmadığını gözlemlendi. Sonuçlarımız; 10?M Y-27632 ile 30nM ouabain kombinasyonunun, senesens oluşumunu engellemezken hücre ölümünü hızlandırdığını göstermektedir. Bu sonuçlar, kanser tedavisinde Rho kinazın, ouabainle indüklenen senesens için önemli bir terapötik hedef olduğunu göstermektedir. Film 1 ve film 2 adlı video dosyaları ektedir.

Hela hücreleriOuabainRho kinaz+1
Yaprak Dilber Şimay
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Resveratrolün kanser tedavisindeki yeri ve önemi

Genetik faktörler yanında, çevresel faktörlerin de etkisiyle kanser dünyada artış eğilimi gösteren ölümcül bir hastalıktır. Kanser tedavisinde kullanılan ilaçların, çok sayıdaki ciddi yan etkisi yüzünden, bireylerin yaşam kalitesini düşürdüğü bilinmektedir. Günümüzde kanserden korunma hastalığın giderek yaygınlaşması yüzünden büyük önem taşımaktadır. Kanserden korunmada, engellenebilir risk faktörlerinden korunmada veya bu faktörlerin organizmada erken dönemde oluşturabileceği hasarların giderilmesi starteji olarak benimsenmektedir. Kanserin ortaya çıkmasında; genetik, çevresel faktörler ile yaşam tarzının önemli olduğu ileri sürülmektedir. Bu etmenler, DNA hasarı ve hücrelerde mutasyona neden olarak kansere yol açmaktadır. Kanseri önlemede önemli bir yaklaşım olarak, kemoprevensiyon amacıyla fitokimyasallar büyük bir ilgi alanı oluşturmuştur. Sağlık üzerinde bir çok olumlu etkisi bilinen resveratrol, kemoprevensiyon yaklaşımı içinde büyük bir ilgi odağı olmuştur. Bugüne kadar literatürde resveratrolün kanser önleyici, oluşum basamaklarını geriletici ve erken dönemde baskılayıcı etkisini gösteren çok sayıda araştırma bulunmaktadır. Araştırmalarda resveratrolün antikanserojen etkisinin; antiinflamatuvar, antimitojenik, parsiyel östrojenik (agonist/antagonist) ve antioksidan etkisi ile ilgili olabileceği ileri sürülmüştür. Ayrıca, resveratrolün kardiyovasküler sistem üzerindeki nitrik oksit oluşumunu artırıcı ve serbest oksijen radikallerini azaltıcı etkilerinin genel sağlığın düzelmesine katkı sağladığı bilinmektedir. Deneysel çalışmalarda, resveratrolün yaşam süresini uzattığı, metabolik ve nörodejeneratif hastalıklarda koruyucu etkileri olduğu saptanmıştır. Bu tez çalışması kapsamında, resveratrolün kolon, meme, prostat ve bazı diğer kanser türlerinde doz ve süresi büyük değişkenlik göstermekle birlikte ciddi yararlar sağladığı ortaya konulmuştur. İnsan çalışmalarının henüz kısıtlı olmasından dolayı resveratrolün tedavide kullanımı şu aşamada söz konusu değildir. Resveratrolün antikanser ilaç olarak tedaviye girmesinin önündeki en büyük engel organizmada çok hızlı metabolize olmasıdır. Yapılan bazı araştırmalarda, resveratrolün metabolitlerinin de biyolojik aktivitesi olduğu gösterilmiştir. Resveratrol ve türevlerinin onkolojide kullanılması için bazı formulasyon çalışmaları da yapılmaktadır.

Antineoplastik ajanlarApoptozisNeoplazmlar+2
Hülya Karahasanoğlu
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sentetik kannabinoid analizlerinde enzim immünassay ve sıvı kromatografisi-kütle spektrometresi (LC-MS/MS) metodlarının analiz sonuçlarının karşılaştırılması

Bağımlılık yapıcı madde kullanımı tüm dünya başta olmak üzere ülkemizde de toplum sağlığını tehdit eden en önemli sağlık sorunların başında gelmektedir. Son yıllarda uyuşturucu ve uyarıcı bağımlılık yapıcı madde kullanımlarında artış görülmektedir. Son birkaç yılda ülkemizde uyuşturucu kullanımı ve bağımlılık yapıcı maddelerin dağıtımı ile mücadele başlamıştır. Toplumda yükselen bağımlılık yapıcı madde kullanımı oranlarının nedenleri arasında; yeni, ucuz, kolay ulaşılabilen, zor tespit edilebilen bağımlılık yapıcı madde satışının artması gösterilmektedir. Özellikle de sentetik kannabinoid maddesi kullanımlarında artış görülmektedir. Bu çalışmada amacımız laboratuvarımızda yapılan uyuşturucu analizlerinde kullanılan iki farklı yöntem arasında sentetik kannabinoid analizleri üzerinde herhangi bir farklılık olup olmadığını ortaya koymaktır. Her iki yöntem olan LC-MS/MS (sıvı kromatografisi, kütle spektrofotometresi) ve enzim immünassay yöntemi ile analiz yapan otoanalizör cihazları günümüzde uyuşturucu madde ve ilaç analizlerinde kullanılan güvenli ve hassas yöntemlerdir. Bu tezde her iki yöntemle gerçekleştirilecek analizler üzerinden iki metodun güvenliliği ve hassasiyeti karşılaştırılacaktır. Anahtar kelimeler: Bonzai, Enzim immünassay, LC-MS/MS, Sentetik kannabinoid, Uyuşturucu,

BonzaiKanabinoidlerKromatografi-yüksek basınçlı-sıvı+4
Ahmet Etiz
Düzce University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Çoban çantası (Capsella bursa-pastoris) bitki ekstraktının(dişi) sıçanlarda cinsiyet hormonları üzerine etkileri

Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de doğadan toplanan pek çok bitki, insanlar tarafından hastalıklarına şifa olması veya hastalık olarak kabul edilmeyen ama günlük yaşamda görülebilen semptomların tedavisi için yüzyıllardır kullanıla gelmektedir. Ülkemiz ve ilimiz doğasında sıkça görülebilen Çoban çantası (Capsella bursa-pastoris) bitkisinin özellikle kadın hastalıklarının ve semptomlarının tedavisi amacıyla yıllardır halk tarafından kullanıldığı bilinmektedir. Günümüzde Capsella bursa pektoris bitkisi ekstraktının kullanılması endometrial hiperplaziye bağlı uzun süreli kanamaları kontrol altına alıcı etkisi nedeniyle geleneksel olarak (halk arasında) tek başına veya bazı bitkilerle sinerji oluşturulduğuna inanılarak yaygın olarak kullanılmaktadır. Fakat bu etkilerin ortaya çıkmasında en önemli role sahip olan cinsiyet hormonları üzerinde nasıl etkileri olduğu veya gösterdiği çeşitli iyileştirici etkilerde bu hormonların aracılığının olup olmadığı konusunda yeterli çalışma bulunmamaktadır. Amenore, oligomenore, dismenore dışında menoraji, metroraji şikayetlerinde de kullanılması tavsiye edilen bitkinin etkisi ve/veya etki mekanizmasının aydınlatılmasında üreme/cinsiyet hormonları (estradiol, FSH, LH, progesteron, oksitosin, prolaktin, testesteron…) ile ilişkisine dair çalışmaların yetersiz olması literatürde bir boşluk olarak göze çarpmaktadır. Bu nedenle, çalışmamız bu boşluğu doldurmak için planlanmıştır. Bu çalışmada Capsella bursa-pastoris bitkisinin cinsiyet hormonları üzerine etkilerini araştırılmak için bu konu kapsamında dişi sıçanlara Capsella bursa-pastoris bitki ekstraktının verilmesi sonucu sıçanlarda meydana gelen hormonal değişiklikler incelenmiştir.Bu yolla yıllardır toplumda kullanılan ve kadın hastalıkları ve semptomlarında etkili olduğu iddia edilen Capsella bursa-pastoris bitkisinin preklinik çalışmalarının yapılması amaçlanmıştır. Capsella bursa-pastoris ekstraktının sulu ve hidroalkolik ekstraktı gavaj ile 1 hafta süre boyunca üç ayrı gruba verilmiştir.Dozların uygulanması: Capsella bursa-pastoris'in sulu ekstrakt alan sıçan grubu için 1,07g /100g , 2,68 g/100g, 5,35 g/100 g dozlarında; Capsella bursa-pastoris'in hidroalkolik ekstraktını alan sıçan grubuna ise 1,05 g /100g , 2,63 g/100g, 5,25 g/100 g'dır. Sonrasında Capsella bursa-pastoris ekstraktının cinsiyet hormonları üzerinde herhangi bir etkisinin olup olmadığını anlamak için dişi sıçanlardan kan örnekleri alınmıştır. Alınan kan örnekleri biyokimyasal immünokemilüminesans yöntem ile analiz edildi.

Fatmanur Tuncel
Düzce University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

COVID-19 Pandemi sürecinde ZBEÜN Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezinde çalışan doktor ve hemşirelerin vitamin ve gıda destek ürünleri kullanım eğilimleri

Çalışmamızda, Covid-19 pandemisi döneminde sağlık çalışanlarının vitamin ve gıda destek ürünleri hakkındaki görüşleri ve kullanım eğilimleri araştırılmıştır. Çalışma kapsamında, ZBEÜN' de çalışan 161 doktor ve hemşireye pandemi sürecinde kullandıkları vitamin ve gıda destek ürünleri ile ilgili 29 sorudan oluşan bir anket online olarak uygulanmıştır. Çalışmamızdan elde edilen verilere göre, Covid-19 geçiren katılımcıların yaşları geçirmeyenlerden anlamlı seviyede yüksek saptanmıştır (p<0,05). Vitamin ve gıda destek ürünlerinin koruyucu olduğunu düşünüyorum ve kullanıyorum diyenlerin yaş ortalamaları, koruyucu olduğunu düşünüyorum ama kullanmıyorum diyenlerden daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Kadın katılımcıların bu ürünleri hem kendileri hem de hane halkı için daha fazla tercih ettikleri ve koruyucu olduğunu düşündükleri görülmüştür. Gelir durumu 5000 TL ve altında olanların Covid-19 geçirme ve pandemi döneminde bu ürünlerin fiyatlarının arttığını düşünme oranları yüksek bulunmuştur (p<0,05). Kronik hastalığı olanların olmayanlara göre bu ürünleri düzenli olarak kullandığı tespit edilmiştir. Pandemi öncesinde en çok tercih edilen ürünler sırasıyla D vitamini, multivitaminler, ıhlamur çayı ve omega 3- balık yağı preparatları iken, pandemi sürecinde bu sıralama D vitamini, multivitaminler, C vitamini ve ıhlamur olarak değişmiştir. Pandemi ile birlikte sağlık çalışanları arasında C vitamini kullanımının arttığını gözlenmiştir. Sonuç olarak, pandemi bireylerin ürün tercihlerini etkilemiş ve vitamin ve gıda destek ürünlerinin kullanımları artmıştır.

Besin destekleriBeslenme desteğiCOVID 19+5
Bilgen Boy
Zonguldak Bülent Ecevit University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Miyokardiyal iskemi-reperfüzyon hasarında resveratrolün büyük kalsiyum bağımlıpotasyum kanalları aracılıklı etki mekanizmasının incelenmesi

Bu çalışmanın amacı resveratrol'ün miyokardiyal iskemi-reperfüzyonda oluşturduğu koruyucu etkide BKca kanallarının etkisini incelemek. Bunun için wistar ratlar ketamin hidroklorür ve ksilazin ile anesteziye edildikten sonra toraks hızla açılarak kalp buzlu Krebs-Heinseleit çözeltisi içerisine alınarak hızlıca Langendorff sistemine asılmıştır. SVGB kalbin sol ventrikülüne yerleştirilmiş lateks balon yardımıyla ölçülmüştür. Deneylerde infarkt alan ve MP35 kayıt sistemiyle hemodinamik parametreler (SVDSB, SVGB, ±dP/dt) ölçülmüştür. Deney hayvanları 3 gruba ayrılmıştır. 1. Grupta (kontrol) grubunda 30 dk'lık dengelenme. 2. grupta paksilin veya resveratrol 20 dk'lık gengelenme ardından 10 dk. paksilin (3 µM) veya resveratrol (10µM) infüzyonu yapılmıştır. Paksillin ve resveratrol'ün kombine kullanıldığı 3. grupta 10. dk'lık dengelenmeden sonra 10 dk. Paksilin (3, 1, 0.3, 0.1, 0.03 µM) ardından 10 dk. resveratrol (10µM) uygulanmıştır. Bütün deney gruplarında 30 dk. iskemi ve 120 dk. reperfüzyon yapılmıştır. Deney sonunda kalpler TTC ile boyanarak infarkt alan tayini yapılmıştır. Resveratrolün infarkt alanda yaptığı azalma paksilin'in 3 ve 1 µM konsantrasyonlarında ortadan kalkmıştır. Ayrıca paksilin 3, 1, ve 0.3 µM konsantrasyonlarında resveratrol'ün SVGB, SVSDB ve ±dP/dt değerlerinde iskemi-reperfüzyon hasarına karşı yaptığı korumayı ortadan reperfüzyonun 30, 60 ve 120. dakikalarında anlamlı olarak ortadan kaldırılmıştır. Bu sonuçlar resveratrolün kalsiyum bağımlı potasyum kanallarını aktive ederek iskemi-reperfüzyon hasarına karşı kalbi koruyabileceğini göstermektedir.Anahtar Kelime: Resveratrol, BKCa kanalı, önkoşullama, iskemi-reperfüzyon

MiyokardMiyokard enfarktüsüMiyokardial reperfüzyon+4
Aysu Akbaş Korucu
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Yüksek fruktoz ile beslenen sıçanlarda kan lipit profili ve karaciğer lipit akümülasyonu üzerine resveratolün etkisinin incelenmesi

Gelişmiş toplumlarda metabolik sendrom aşırı fruktoz tüketimi ile ilişkilendirilmektedir. Fruktozun esas kaynağı günümüzde yüksek fruktoz içeren mısır şurubudur ve sükrozun yerini almıştır. Meyve ve bitkiler içinde bulunan resveratrol, diyabet, obezite ve karaciğer yağlanmasında yararlı etkileri saptanmış polifenolik bir bileşiktir. Bu çalışmada, yüksek fruktoz içeren mısır şurubu Wistar erkek sıçanlara (12 haftalık) %10 ve %20 oranında içme suyu içinde ve resveratrol (500 mg/kg) yem içinde 12 hafta boyunca verilmiştir. Yüksek fruktoz tüketimi sonucu kan lipit profili, insülin, glikoz düzeyleri ile karaciğer yağlanması histolojik (hematoksilen-eosin ve ORO boyaması ile) olarak incelenmiştir. Fruktoz ile beslenmenin oluşturabileceği değişiklikler üzerinde resveratrolün koruyucu etkisi olup olmadığı da araştırılmıştır. Bu çalışmanın sonuçları yüksek fruktoz içeren diyetle beslenmenin sıçanlarda plazma insülin, glikoz ve trigliserit düzeyini artırdığını göstermektedir. Fruktoz konsatrasyonundaki artış ile bu parametrelerdeki değişiklik arasında bir korelasyon görülmüştür. Histolojik inceleme, fruktozla beslenme sonucunda karaciğerde orta dereceli bir yağlanma olduğunu göstermektedir. Resveratrol tedavisinin hiperinsilünemi ve hipertrigliseritemiyi kısmen düzelttiği görülmektedir. Yüksek fruktoz diyetinin hayvanlarda vücut ağırlığında ve karaciğer ağırlığında belirgin bir artış oluşturmadığı gösterilmiştir. Ayrıca karaciğer fonksiyonlarının göstergesi olan ALT ve AST'nin fruktoz tüketimi sonunda değişmediği görülmüştür. Sonuç olarak, bu araştırmanın bulguları yüksek fruktoz içeren diyetin sıçanlarda metabolik sendromun önemli iki parametresi olan trigliserit ve insülini artırdığı, orta dereceli karaciğer yağlanmasına neden olduğu görülmektedir. Fruktoz ile birlikte resveratrol tüketiminin bu bozuklukları kısmen düzelttiği görülmüştür.

FruktozKaraciğer yağlanmasıMetabolik sendrom+2
Onur Gökhan Yıldırım
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Yeni bir Na kanal blokörü 44bu'nun iskemi reperfüzyon aritmileri üzerine etkilerinin in vivo yöntemle incelenmesi

Bu çalışmanın amacı; hücre içi Na+ ve Ca+2 aşırı yüklenmesini engelleyen ilaçlardan geçici Na+ kanal blokörü olan 44Bu'nun in vivo İ/R hasarına karşı koruyucu etkilerinin, özellikle bu hasarın sonucu olarak ortaya çıkan aritmiler ve doku hasarı açısından incelenmesi ve bu etkilerin, sürekli Na+ akım inhibitörü olan ranolazin ve iyi bilinen bir Na kanal blokörü olan lidokain ile karşılaştırılmasıdır.Bu amaçla yapılan deneylerde sıçanlar anestezi edildikten sonra su dolu ısıtma pedi üzerinde tutularak deney boyunca vücut sıcaklıkları rektal termometre ile ölçülmüş ve 37±1 ºC' de sabit tutulmuştur. Sıçanların trakealerı kanüle edilmiş ve ventilatöre bağlanarak solunumları mekanik olarak sağlanmıştır. İ/R hasarının oluşturulması için sol torakotomi ile 4-5. interkostal aralığa girilmiş ve kalbin arka yüzündeki sol inen koroner arterin orjine yakın kısmına 6/0 cerrahi iplik ve atravmatik yuvarlak iğne geçirilerek ipliğin iki ucu polietilen, içi boş bir tüpten geçirilmiştir. 15 dk'lık dengelenme periyodundan sonra sol inen koroner arter üzerine metal klemp ile bir tüp sıkıştırılarak 15 dk boyunca iskemiye maruz bırakılmış ve klempin gevşetilmesinden sonra 15 dk reperfüzyon protokolü uygulanmıştır. İ/R süresince sağ karotid arter kanülasyonu ile kan basıncı; sol kol,sağ kol ve sol bacağa yerleştirilen subkütan iğne elektrodları ile de EKG sürekli olarak ölçülmüştür. Bütün ilaçlar, femoral ven aracılığıyla iskemiden 5 dk önce bolus olarak uygulanmıştır. Ventriküler aritmilerdeki düzelme; ventriküler taşikardi (VT) ile ventriküler fibrilasyon (VF) insidansındaki ve ventriküler ektopik atım (VEA) sayısındaki değişim ile değerlendirilmiştir. Miyokardiyal doku hasarı ise reperfüzyon sonunda alınan kanlarda ölçülen LDH düzeyleri ölçülerek değerlendirilmiştir.Bu çalışmada 44Bu'nun, proaritmik etki göstermeksizin ve kalp hızını etkilemeksizin reperfüzyon sırasında gözlenen VEA sayısı ile VT ve VF insidansını kontrole göre anlamlı olarak azalttığı gösterilmiştir. Bununla birlikte lidokain ve ranolazinin, reperfüzyonla indüklenen VT'yi 44Bu'ya göre anlamlı olarak daha iyi önlediği ve 44Bu'nun VF üzerine koruyucu etkisinin diğer iki ilaca göre daha güçlü olduğu belirlenmiştir. Ayrıca miyokardiyal hasarın belirteci olarak kullanılan LDH düzeyi ranolazin ve lidokain uygulanmasıyla azalırken 44Bu'dan etkilenmemiştir.Sonuç olarak bu tez çalışmasından elde ettiğimiz bulgular 44Bu'nun miyokardiyal İ/R hasarının sonuçlarından olan ventriküler aritmileri önlemede, tedavide kullanılan ajanlardan lidokain ve ranolazin kadar etkili bir ajan olabileceğini göstermektedir.

Aritmi-kardiyakReperfüzyonSodyum+3
Merve Aydın
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Miyokardiyal iskemi-reperfüzyon hasarının tedavisinde resveratrol: Mitokatp kanallarının rolü

Bu çalışmanın amacı resveratrol'ün miyokardiyal iskemi-reperfüzyonda oluşturduğu koruyucu etkide mitoKATP kanallarının etkisini incelemek. Bunun için 250-300g ağırlığında wistar ratlar ketamin hidroklorür ve ksilazin ile anesteziye edildikten sonra toraks hızla açılarak kalp buzlu Krebs-Heinseleit çözeltisi içerisine alınarak hızlıca Langendorff sistemine asılmıştır. SVGB kalbin sol ventrikülüne yerleştirilmiş lateks balon yardımıyla ölçülmüştür. Deneylerde infarkt alan ve MP35 kayıt sistemiyle hemodinamik parametreler (SVDSB, SVGB, ±dP/dt) ölçülmüştür. Deney hayvanları 3 gruba ayrılmıştır. 1. Grupta (kontrol) grubunda 30 dk'lık dengelenme. 2. grupta resveratrol 20 dk'lık dengelenme ardından 10 dk. resveratrol (10µM) infüzyonu yapılmıştır. 5-HD ve resveratrol'ün kombine kullanıldığı 3. grupta 10. dk'lık dengelenmeden sonra 10 dk. 5-HD (10-1-10-4) ardından 10 dk. resveratrol (10µM) uygulanmıştır. Bütün deney gruplarında 30 dk. iskemi ve 120 dk. reperfüzyon yapılmıştır. Deney sonunda kalpler TTC ile boyanarak infarkt alan tayini yapılmıştır. Resveratrolün infarkt alanda yaptığı azalma 5-HD'nin 10-1ve 10-2 µM konsantrasyonda anlamlı olarak ortadan kalkmıştır. Ayrıca 5-HD'nin 10-1 ve 10-2 µM konsantrasyonda resveratrol'ün SVGB, SVSDB ve ±dP/dt değerlerinde iskemi-reperfüzyon hasarına karşı yaptığı korumayı reperfüzyon süresinde anlamlı olarak ortadan kaldırılmıştır. Bu sonuçlar resveratrolün mitoKATP kanallarını aktive ederek iskemi-reperfüzyon hasarına karşı kalbi koruyabileceğini göstermektedir.

5-hidroksidekanoik asitAdenozin trifosfatMitokondriler+4
Mohammadreza Lak Zadeh
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sıçan pençe ödeminde diklofenak etkinliğinin yardımcı uygulamalar ile değişimi

Non-steroid antiinflamatuvar ilaçlar (NSAİİ'ler) kas iskelet bozukluklarında en çok kullanılan ilaçlardandır ancak sistemik advers etkileri lokal inflamasyondaki terapötik yararlarını kısıtlar. Topikal kapsaisinoid preparatları kas-iskelet bozuklukları için tamamlayıcı bir tedavi olarak yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Bu çalışmada, yakı da dahil olmak üzere topikal kapsaisinoidlerin ve lokal subkutan kapsaisin uygulamasının NSAİİ'lerin antiİnflamatuvar etkisi üzerindeki etkisi incelenmiştir.İnflamasyon modelinde, sıçanların karagenin ile indüklenen pençe ödemi kullanılmıştır. Karagenin enjeksiyonundan sonra, pençe ödemi hacmi ve ağırlığı ve pençenin plazma ekstravazasyonu belirlenmiştir.Bir NSAİİ olan diklofenak'ın sistemik uygulanması (3 mg/kg) pençe ödeminin hacmini ve ağırlığını anlamlı bir şekilde azaltmıştır. Yakı uygulamasını kapsayan topikal kapsaisinoidler ve tek başına lokal kapsaisin enjeksiyonu (2, 10, 20 µg/pençe) ödem hacmi veya ağırlığı üzerinde hiçbir etkiye sebep olmamıştır. Ancak yakı içeren topikal kapsaisinoidler ile diklofenak kombinasyonu diklofenakın inflamasyon üzerindeki etkinliğini anlamlı bir şekilde arttırmıştır. Plazma ekstravazasyonu sergileyen pençelerin Evans mavisi içeriği, yakı içeren kapsaisinoidlerle diklofenak olmaksızın ve ayrıca en düşük dozda kapsaisin enjeksiyonu ve diklofenak kombinasyonu ile azalmıştır.Bu çalışmanın sonuçları, yakı içeren topikal kapsaisinoid uygulamalarının diklofenakın antiinflamatuvar etkisini arttırdığını ve yararlı etkisinin sadece kapsaisin içeriği ile ilgili olmayabileceğini düşündürmektedir. Lokal inflamatuvar bozuklukların tedavisinde NSAİİ'lar ile yakı içeren topikal kapsaisinoidlerin kombinasyonu ilacın antiinflamatuvar etkinliğini sistemik yan etkiler olmadan arttırabilmiştir.

Antiinflamatuar ajanlar-nonsteroidDiklofenakKapsaisinoidler+5
Nilüfer Ercan
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Hücre içi aşırı sodyum yüklemesinin iskemi-reperfüzyon hasarındaki rolünün incelenmesi

Bu çalışmanın amacı, miyokardiyal İ/R hasarına karşı koruyucu etkileri iyi bilinen, hücre içi Na+ ve Ca+2 aşırı yüklenmesini engelleyen ilaçlardan 44Bu (geçici-Na+ kanal blokörü), Ranolazin (sürekli- Na+ kanal blokörü), Zoniporid (NHE inhibitörü) ve KBR (NCX inhibitörü)'nin kardiyoprotektif etkinliklerinin aynı deneysel koşullar altında karşılaştırılmasıdır.İ/R hasarının oluşturulması için, izole sıçan kalbine 60 dk global iskemi-30 dk reperfüzyon protokolü uygulanmıştır. Deney boyunca kalpler, sabit akışlı (10 ml/dk) Langendorff düzeneğinde perfüze edilmiş ve elektrik stimülasyonu (5 Hz, 1.5 msn, 30 V) ile uyarılmıştır. Bütün ilaçlar, kalplere iskemi öncesinde 5 dk ve reperfüzyon başlangıcında 10 dk süreyle uygulanmıştır. Post-iskemik kontraktil fonksiyonda düzelme, sol ventrikül gelişen basıncı (SVGB), sol ventrikül diyastol sonu basıncı (SVDSB), kasılma ve gevşeme hızlarının (±dp/dt) ölçülmesiyle değerlendirilmiştir. Bütün bu parametreler, iskemi öncesindeki değerlerinin yüzdesi olarak ifade edilmiştir. Ayrıca, iskemik hiperkontraktür, iskemi sırasında maksimum kontraktüre ulaşma zamanı (MKUZ) ve maksimum kontraktür (MK) ölçülerek değerlendirilmiştir.Kontrol kalplerde, reperfüzyon sonunda SVGB ve ±dp/dt belirgin olarak azalırken, SVDSB'ı artmıştır. Ranolazin (10 µM) ve 44 Bu (0.3 µM), İ/R hasarı sonucunda gelişen miyokard disfonksiyonuna ilişkin bu parametrelerde kontrole göre anlamlı bir düzelme sağlarken, zoniporid (0.1 µM) ve KBR (1 µM) uygulanması herhangi bir etki oluşturmamıştır. Ayrıca ranolazin, 44Bu'ya göre de İ/R hasarına karşı daha iyi bir koruma sağlamıştır. İskemi sırasında maksimum kontraktüre ulaşma zamanı, yalnızca ranolazin uygulanan grupta gecikirken, maksimum kontraktür KBR hariç bütün ilaç gruplarında kontrole göre anlamlı olarak daha düşük olduğu saptanmıştır.Bulgularımız, İ/R hasarına karşı Na+ kanal blokörlerinin ve özellikle sürekli-akımdan sorumlu Na+ kanalının inhibisyonunun, Na+ ve Ca+2 aşırı yüklenmesini azaltan diğer ilaçlara göre daha güçlü kardiyoprotektif etki oluşturduğunu göstermektedir.

Miyokardial reperfüzyonMiyokardial reperfüzyon lezyonuReperfüzyon+5
Selcen Selamoğlu
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Bildirimi zorunlu bazı bulaşıcı hastalıkların mevsimsel prevalansı ve kronobiyolojisi

Bu çalışmanın amacı; Türkiye'de bildirimi zorunlu olan bulaşıcı hastalıklardan yüksek insidansa sahip 13 hastalığın (akut kanlı ishal, amipli dizanteri, basilli dizanteri, brusella, hepatit A, hepatit B, kabakulak, kızıl, kuduz riskli temas, streptokokal anjin, şarbon, şark çıbanı ve tifo) mevsimsel bir ritim gösterip göstermediğinin retrospektif olarak incelenmesidir.Mevsimsel tabloların hazırlanması ve istatistiksel değerlendirme için T.C. Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Bulaşıcı Hastalıklar Daire Başkanlığı'ndan alınan, bildirimi zorunlu bulaşıcı hastalıkların 2000-2008 yılları arası aylık verileri kullanılmıştır. Hastalıkların ortalama vaka sayıları arasında mevsimlere göre farklılık bulunup bulunmadığı tek-yönlü ANOVA ile, 2003 yılından itibaren cinsiyetler arasında mevsimsel farkın olup olmadığı iki-yönlü ANOVA testi ile değerlendirilmiştir. Çoklu karşılaştırma için ise post-hoc olarak Tukey testi kullanılmıştır.Basilli dizanteri, akut kanlı ishal, bruselloz ve kuduz riskli temas olgularının yaz mevsiminde pik yaptığı tespit edilirken; şark çıbanı ve kızılın en sık ilkbahar mevsiminde görüldüğü saptanmıştır. Amipli dizanteri ve şarbon ortalama vaka sayılarının yaz ve sonbahar mevsimlerinde, kış ve ilkbahara göre; hepatit A vaka sayılarının kış ve sonbahar mevsiminde ilkbahar ve yaza göre streptokokal anjinin ise kış ve ilkbahar mevsiminde yaza göre anlamlı olarak arttığı belirlenmiştir. Hepatit B, kabakulak ve tifonun ortalama vaka sayılarında ise mevsimlere göre anlamlı bir farklılık bulunamamıştır. Hepatit B ve kuduz riskli temas olgularının tüm mevsimlerde; hepatit A olgularının ise kışın erkeklerde kadınlara göre daha fazla görüldüğü tespit edilmiştir.Bu çalışma, Türkiye genelinde bu 13 bulaşıcı hastalığın mevsimsel ritminin incelendiği ilk çalışmadır. Elde edilen sonuçlar, uzun vadede bulaşıcı hastalık risklerini öngörmede ve bu hastalıkların kontrolü için yeni stratejilerin ve koruyucu müdahalelerin geliştirilmesinde fayda sağlayabilir.

Bulaşıcı hastalık kontrolüBulaşıcı hastalıklarKronobiyoloji+3
Melis Merttürk
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kedi ve köpek kliniklerinde beşeri ilaçların kullanım durumu

Veteriner hekimlikte, kedi ve köpek kliniklerinde çeşitli amaçlar için ilaç kullanımı oldukça yaygındır. Çalışmada kedi ve köpek kliniklerinde beşeri ilaç kullanım durumu, kullanma nedenleri, farmakolojik bilgiler, yazılan reçetelerin doğrulukları ile olumlu ve olumsuz yönleri incelenmiştir. Çalışmada, Türkiye'nin farklı illerinde faaliyet gösteren küçük hayvan kliniklerinde 11 sorudan oluşan anket uygulanmıştır. Anket formuna ilave olarak muayene edilen hayvana ait reçete istenmiştir. Toplam 172 adet anket incelenmiş ve değerlendirilmiştir. Elde edilen veriler SPSS istatistik programı ile analiz edilmiştir. Araştırmanın sonuçlarına bakıldığında en fazla beşeri ilacın %55,8 oranıyla köpeklerde kullanıldığı görülmektedir. İlaç dozlarının büyük oranda (%92,4) hayvanın canlı ağırlığına oranlanarak hesaplandığı tespit edilmiştir. Kullanılan beşeri ilaçların veteriner müstahzarları olmadığı için (%65,7) yaygın olarak kullanıldığı belirtilmiştir. Beşeri ilaçların en fazla tercih edilme sebebinin bu ilaçların kolay temin edilmesi (%68,6) olarak belirlenmiştir. Kullanılan ilaçların dozlarının beşeri ilaçların etken maddelerine göre hesaplandığı bildirilmiştir (%94,4). Kullanılan ilaçlara bağlı olarak görülen yan etkiler çok sık olmamakla birlikte yan etki gösteren ilaçların tekrar kullanılmayarak çözüm aranması yoluna gidilmiştir (%87,8). Kedi ve köpeklerde kullanılacak yeterli veteriner müstahzarının olmadığı tespit edilmiştir (%45,3). En çok eksikliği hissedilen veteriner müstahzarların ise kalp damar ilaçları ve hormonlar (%23,8) olduğu görülmüştür. Sonuç olarak, ülkemizde kedi ve köpek kliniklerinde kullanılan veteriner müstahzarların yetersizliği, kullanılan beşeri ilaçların dozaj rejimi ve yan etkileri ile ilgili sorunlar belirgin bir şekilde görülmektedir. Bu çalışma, kedi ve köpeklere yönelik veteriner müstahzarların hazırlanması ve piyasaya sunulması, veteriner sahada beşeri ilaçların kullanımlarına ilişkin sorunların giderilmesi ve gelişmiş ülkelerdekine benzer veteriner müstahzar çeşitliliğinin ülkemizde de yaygınlaştırılması gerekliliğini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Veteriner hekimlik, veteriner müstahzar, kedi, köpek, beşeri ilaç.

KedilerKöpeklerVeteriner hekimlik+3
Mehtap Eter
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Antipirin/6-sübstitüe-3(2H)-Piridazinon hibrit türevlerinin analjezik ve antiinflamatuvar etki taramaları

Bu çalışmanın amacı, Antipirin/6-Sübstitüe-3(2H)Piridazinon hibrit türevlerinin analjezik ve antiinflamatuvar etkilerini incelemektir.Bu tez çalışmasında Gazi Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmasötik Kimya Anabilim Dalı'nda klasik NSAİİ'lerden yola çıkarak Antipirin 6-Substitüe-3-(2H)-Piridazinon hibritlerinin türevleri sentezlenmiş Nİ29, Nİ31, Nİ33, Nİ41, SNB140, SNB144, SNB146, SNB 152, SNB154, SNB158 ve SNB160 olarak kod numarası verilen test maddeleri Farmakoloji Anabilimdalı'nda maddelerin analjezik, antiinflamatuvar aktiviteleri yönünden taranmıştır.12'şer saat aydınlık ve karanlık periyodunda senkronize edilmiş Swiss albino cinsi erkek farelerde kimyasal aljezik p-BK ile indüklenen kıvranma aljezi modelinde, Antipirin/6-sübstitüe-3-(2H)-Piridazinon Hibrit türevinden kimyasal yapısına sahip 12 madde, analjezik aktivite bakımından test edilmiştir. Test edilen maddelerin kıvranma sayıları üzerindeki inhibitör etkisi belirlenmiştir. Aynı madde grupları, karagenin inflamatuvar maddesi ile oluşturulan pençe ödemi modelinde antiinflamatuvar etkileri bakımından tekrar değerlendirilmişlerdir.Elde edilen sonuçlar incelendiğinde, SNB144, SNB146, SNB140, Nİ33, SNB156, Nİ31 ve SNB154 türevlerinin kıvranma modelinde ASA gibi potent antinosiseptif aktiviteye sahip oldukları ve antiinflamatuvar aktivite bakımından SNB144, SNB152, SNB146, Nİ29 ve Nİ41'in İNDO ile benzer özellik gösterdiği, SNB144 ün İNDO dan relatif olarak daha potent antiinflmatuvar aktiviteye sahip olduğu anlaşılmıştır.

AnaljeziAnaljeziklerAntiinflamatuar ajanlar+5
Khatereh Fattahpour Mavaneh
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Bazı pirazol-3-karboksilik asit amit türevlerinin analjezik ve antiinflamatuvar etki taramaları

Akut ve kronik ağrı sendromlarında ağrının semptomatik kontrolüiçin analjezikler kullanılır2. Analjezikler tüm dünyada en yaygın kullanılan ilaçlararasındadır ve farmakolojik açıdan opioidler ve opioid olmayanlar (NSA??)seklinde iki temel sınıfa ayrılırlar2,4. Opiodlerin yan etkilerinden dolayı siddetliolmayan akut ve kronik nosiseptif ağrılarda non-steroid antiinflamatuvar ilaçlar(NSA??) daha fazla tercih edilmektedirler. Son yıllarda NSA??'lerin ester ve amittürevleri üzerinde çalısmalar gerçeklestirilmektedir. Üzerinde çalısılanmoleküllerin daha fazla antiinflamatuvar aktiviteye ve daha az gastrointestinalyan etkilere sahip olabileceği düsünülmektedir.Bu tez çalısmasında Gazi Üniversitesi Eczacılık FakültesiFarmasötik Kimya Anabilim Dalı'nda klasik NSA??'lerden yola çıkarak pirazol-3-karboksilik asit ana molekülünün amit türevleri sentezlenmis ve FarmakolojiAnabilimdalı'nda DNY 192, DNY 194, DNY 236 ve DNY 238 olarak kod numarasıverilen bu maddelerin analjezik, antiinflamatuvar aktivite taramaları yapılmıstır.Tez çalısması kapsamında incelenen bilesiklerle elde edilen veriyegöre özellikle üç amit türevinin kıvranma modelinde ASA gibi potentantinosiseptif aktiviteye sahip oldukları gözlenmistir. ASA'ya benzer etkigösteren DNY 194 ve DNY 236 ve DNY 238'in ASA ile relatif esdeğer potensleresahip oldukları anlasılmaktadır.Aynı zamanda, karagenan ile olusturulan fare pençe ödemimodelinde antiinflamatuvar aktivite taramaları gerçeklestirilen DNY 192, DNY194, DNY 236 ve DNY 238 kodlu maddelerin tamamının önemli antiinflamatuvaraktiviteye sahip oldukları ve birer ilaç adayı olabilecekleri gözlenmistir.

AmidlerAnaljeziAntiinflamatuar ajanlar+3
Duygu Aslı Alkan
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

1,5-diarilpirazol-3-propanoik asit türevlerinin analjezik ve antiinflamatuvar etki yönünden taranması

1,5-Diarilpirazol-3-Propanoik Asit TürevlerininAnaljezik ve Antiinflamatuvar Etki Yönünden TaranmasıBu çalısmanın amacı 1,5-diarilpirazol-3-propanoik asit'indaha önce sentezlenmemis ester ve amit türevlerinin hazırlanarak,analjezik ve antiinflamatuvar etkilerini ve aynı zamanda ülserasyonolusturma potansiyellerini incelemektir.Çalısmada DMSO kontrol grubu, ?buprofen referansmadde grubu ve aktivite tayini yapılacak 4 adet madde grubu olmaküzere altı farklı deney grubu kullanılmıstır.12'ser saat aydınlık ve karanlık periyodundasenkronize edilmis swiss albino cinsi erkek farelerde kimyasal aljezikp-BK ile indüklenen kıvranma aljezi modelinde 1,5-diarilpirazol-3-propanoik asit kimyasal yapısına sahip dört madde, analjezik aktivitebakımından test edilmistir. Test edilen maddelerin kıvranma sayılarıüzerindeki inhibitör etkisi belirlenmistir. Aynı madde grupları,karragenin inflamatuvar maddesi ile olusturulan pençe ödemimodelinde antiinflamatuvar etkileri bakımından tekrardeğerlendirilmislerdir. Analjezik aktivite deneylerinden 4 saat sonraanestezi altında tüm farelerin özefagus ve duedenumları bağlanarakmideleri 1,5ml % 10 formalin ile fikse edilmis ve çıkartılmıstır vemortalite, ülserojonik aktivite ölçümü yapılmıstır. ?statistikselhesaplamalarda tek yönlü ANOVA testi kullanılmıstır.Elde edilen bulgular, çalısma kapsamında incelenentürev bilesiklerin IBU gibi potent antinosiseptif aktiviteye sahipolduğu ve IBU'ya yapısal benzerlik gösteren TEP424, SNTZ39 veTEP422 kodlu maddelerin IBU ile relatif esdeğer potenslere sahipolduklarını göstermistir. Antiinflamatuvar aktivite profillerinebakıldığında tüm maddeler pençe ödemini inhibe etmistir, ancakrelatif etkinlik olarak IBU'ya benzer potense sahip türev maddelerinTEP424 ve SNTZ39 olduğu gözlemlenmistir.

AmidlerAnaljeziklerAntiinflamatuar ajanlar+8
Gökşen Sibel Arkun
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Bazı pirazol-3-karboksilik asit ester türevlerinin analjezik ve antiinflamatuvar etki taramaları

Ağrı gelişen dünyada en geniş sağlık problemlerinden biri olmaya devam etmektedir. Bu problem yetişkin popülasyonun yaklaşık %20'sini etkilerken, etkilenenlerin pekçoğu kadınlar ve yaşlılardır2. Bilim ve bilimsel yöntemlerin gelişmesine paralel olarak ağrı mekanizmalarının anlaşılması, araştırmacıların en büyük ilgi alanlarından biri olmaya devam etmektedir1.Opioidlerin yan etkilerinden dolayı şiddetli olmayan akut ve kronik nosiseptif ağrılarda non-steroid antiinflamatuvar ilaçlar (NSAİİ) daha fazla tercih edilmektedirler5,9,10. Son yıllarda NSAİİ'lerin ester ve amit türevleri üzerinde çalışmalar gerçekleştirilmektedir. Üzerinde çalışılan moleküllerin daha fazla antiinflamatuvar aktiviteye ve daha az gastrointestinal yan etkilere sahip olabileceği düşünülmektedir.Bu tez çalışmasında Gazi Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmasötik Kimya Anabilim Dalı'nda klasik NSAİİ'lerden yola çıkarak pirazol-3-karboksilik asit ana molekülünün ester türevleri sentezlenmiş ve Farmakoloji Anabilimdalı'nda DNY 214, DNY 218, DNY 230 ve DNY 232 olarak kod numarası verilen bu maddelerin analjezik, antiinflamatuvar aktivite taramaları yapılmıştır.Tez çalışması kapsamında incelenen bileşiklerle elde edilen veriye göre özellikle iki ester türevinin kıvranma modelinde ASA gibi potent antinosiseptif aktiviteye sahip oldukları gözlenmiştir. ASA'ya benzer etki gösteren DNY 230 ve DNY 232'nin ASA ile relatif eşdeğer potenslere sahip oldukları anlaşılmaktadır.Aynı zamanda, karagenin ile oluşturulan fare pençe ödemi modelinde antiinflamatuvar aktivite taramaları gerçekleştirilen DNY 214, DNY 218, DNY 230 ve DNY 232 kodlu maddelerin tamamının önemli antiinflamatuvar aktiviteye sahip oldukları ve birer ilaç adayı olabilecekleri gözlenmiştir.

Antiinflamatuar ajanlarAğrıEsterler+5
İlker Evren
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Pirazol türevi bileşiklerin olası anti kanser aktivitelerinin incelenmesi

Bu çalışmada dört farklı pirazol/kinolin türevinin different (Exp 54, Exp 56, Exp 57 ve Exp 65) olası sitotoksik etkilerini HeLa An /1 hücrelerinde değerlendirdik. xCELLigence RTCA-DP sistemi (xCELLigence Gerçek Zamanlı Hücre Analiz Sistemi- İkili Plaka) bu maddelerin olası sitotoksik özelliklerinin değerlendirilmesi amacıyla kullanıldı. Bu sistem, hücre çoğalması ve ölümünün sürekli ve işaretleme olmaksızın takip edilmesine imkan tanımaktadır. Bulgularımız yalnızca Exp 65 'in HeLa An /1 hücrelerine karşı güçlü sitotoksik aktiviteye sahip olduğunu göstermiştir. Bu bileşiğin IC?? değeri 8.729 ± 1.361µM' dır. xCELLigence RTCA-DP sistemi verileriyle uyumlu bir şekilde HeLa An/1 hücrelerinde faz- kontrast mikroskobi bulguları Exp 65' in hücre-hücre ve hücre-zemin kopmasına neden olduğunu göstermiştir. Bulgularımız Exp 65 'in daha etkin ve daha seçici anti kanser ilaçların geliştirilebilmesi için öncü bir bileşik olabileceğine işaret etmektedir.Anahtar kelimeler: Kinolin, pirazol (dirailpirazol), anti kanser aktivite, HeLa/An 1

Antineoplastik ajanlarHücre dizisiKinolin+2
Döne Bülbül
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Metabolik sendromun patofizyolojisinde santral oksidatif stresin rolü

Metabolik sendrom, aşırı yemek yeme ve hareketsiz yasam tarzının sonucu olarak ortaya çıkan abdominal obeziteden kaynaklanan; hipertansiyon, diyabet ve dislipideminin eşlik ettiği kompleks bir patolojidir. Bu hastalığın patofizyolojisinde yer alan metabolik bozuklukların her biri ateroskleroz gelisimi için risk faktörüdür. Bu nedenle metabolik sendromun, kardiyovasküler morbidite ve mortaliteyi arttırdığı bilinmektedir. Bu kompleks hastalığın patofizyolojisini aydınlatmaya yönelik bir çok çalışma olmasına karsın son yıllarda yapılan çalışmalar antioksidan/oksidan dengenin bozulmasına bağlı olarak periferal oksidatif stres artışı üzerine odaklanmıştır.Yaşlanma ile birlikte hipertansiyon ve obezite riski artmaktadır ve yaşlı bireylerde metabolik sendrom insidansının yüksek olduğu bilinmektedir. Yaşla birlikte gelişen hipertansiyonun ve obezitenin patofizyolojisine santral sempatik aktivasyonun ve oksidatif stres artışının eşlik ettiğini gösteren bir çok kanıt bulunmaktadır. Ancak, yaşlanma ile birlikte metabolik sendromun gelişmesinde yer alan santral mekanizmalar açık değildir.Bu çalışmanın amacı; metabolik sendromun patofizyolojisinde santral oksidatif stresin rolünün ve yaşın etkisinin araştırılmasıdır. Bu amaçla, fruktozla indüklenen metabolik sendrom oluşturulmuş sıçanların hipotalamuslarında oksidatif stres belirteçleri (NADPH oksidaz altüniteleri-p47, gp91, p22) ve antioksidan enzimlerin mRNA düzeyleri ölçülmüş ve değerlendirilmiştir.Genç (4 aylık) ve yaşlı (24 aylık) sıçanlar ağırlık ve kan basınçları homojen olacak şekilde 2 gruba ayrılmıştır. 6 hafta boyunca bir grup, standart yemin yanı sıra normal içme suyuyla beslenirken (kontrol) diğer grup standart yemle birlikte %20 fruktoz ilave edilmiş içme suyuyla beslenmiştir. Diyet protokolü tamamlandıktan sonra sakrifiye edilen sıçanlardan izole edilen hipotalamus dokularında gerçek zamanlı PCR tekniği kullanılarak oksidatif stresin değerlendirilmesi amacıyla NADPH oksidaz alt ünitelerinden gp91 phox, p22 phox ve p47 phox; antioksidaz enzimlerden Cu-Zn SOD, Mn SOD ve katalaz mRNA değerleri ; sempatik çıkışın değerlendirilmesi amacıyla TH mRNA düzeyleri ölçülmüştür.Çalışmamızda yaşlanmayla birlikte kan basıncının anlamlı olarak arttığı, buna sempatik sinir sistemi aktivitesi belirteçlerinden olan hipotalamik TH düzeylerindeki artışın eşlik ettiği saptanmıştır. Bununla birlikte yaşlanmanın hipotalamik NADPH oksidaz aktivitelerine ilişkin (gp91 phox, p22 phox ve p47 phox) mRNA düzeylerini arttırdığı saptanmıştır. çalışmamızda yaşlanmayla birlikte plazma glukoz düzeylerinin anlamlı olarak azaldığı, HDL düzeylerinin anlamlı olarak arttığı ancak TG düzeylerinin değişmediği gösterilmiştir.Bütün bu bulgular; yaşlılarda metabolik sendroma yatkınlığa santral mekanizmaların aracılık edebileceğini, gençlerde ise santralden çok periferal mekanizmaların metabolik sendrom gelişimine aracılık edebileceğini düşündürmektedir.

AntioksidanlarEnzimlerMetabolik hastalıklar+3
Bora Palabıyık
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Miyokardiyal iskemi-reperfüzyon hasarında fluvastatin'in adma, HPS 90, RHO kinaz ve NADPH oksidaz düzeylerine etkileri

İskemi-reperfüzyon (I/R) hasarı; miyokard infarktüsü, serebral iskemi, inme, hemorajik şok ve organ transplantasyonu gibi cerrahi girişimler ve trombolitik tedaviye bağlı oluşan patofizyolojinin temelidir. Fluvastatin, HMG-KoA redüktaz inhibitörü olup, kolesterol düşürücü etkileri yanında endotel disfonksiyonunu iyileştirici, antioksidan, antitrombotik, antiaterosklerotik ve antienflamatuvar gibi pleotropik etkilerinin de bulunduğunu bilinmektedir. Caveolin-1, HSP90, NADPH oxidase, rho kinaz ve ADMA, endotelyal nitrik oksit ve oksidatif stres yolağı ile I/R hasarında önemli moleküllerdir. Bu çalışmada, fluvastatinin miyokardiyal I/R hasarında rho kinaz (ROCK), NADPH oksidaz, HSP90, kaveolin-1 (Cav-1) aktiviteleri ve asimetrik dimetil arginin (ADMA) düzeylerine etkilerinin incelenmesi amaçlandı. 27 rat kontrol, I/R ve 15 gün boyunca Fluvastatin (10 mg/kg) uygulaması ardından I/R olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Anestezi altında sol koroner arter ligatüre edilerek, 30 dk iskemi 120 dk reperfüzyon uygulandı. ADMA ve Rhokinaz düzeyleri ELİSA, HSP90, NADPH oksidaz ve Cav-1 düzeyleri ise RT-PCR ile ölçüldü I/R ile kalp dokusunda HSP90, Rhokinaz ve ADMA düzeyleri artarken fluvastatin uygulaması ile azaldı. Cav-1 düzeylerinde gruplar arasında anlamlı farklılık görülmedi. NADPH oksidaz fluvastatin grubunda anlamlı olarak azaldı. Çalışmamızın bulguları ile I/R hasarında ADMA ve rho kinaz düzeylerinin önemli rol oynadığı, statinlerin nitrik oksit biyoyararlanımı ve oksidatif stres üzerine olan etkileri ile koruyucu rolünün olabileceği düşünülebilir. Anahtar Kelimeler: İskemi/reperfüzyon, fluvastatin

ADMAFluvastatinMiyokard enfarktüsü+7
Meryem Yeşilmen
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Paroksetin ve venlafaksinin morfin toleransı üzerine etkisinin farelerde hot plate testi ile incelenmesi

Kronik morfin uygulamasına bağlı olarak morfinin analjezik etkisine tolerans gelişebilmektedir. Opioidlere karşı gelişen toleransın mekanizması tam olarak aydınlatılamamıştır. Ağrı modülasyonunda, serotonin ve noradrenalin anahtar rol oynamaktadır. Çalışmalar, antinosiseptif etkinlikte noradrenalin düzeyinin arttığını göstermiştir. Morfin uygulamasının serotonin salıverilmesi, sentezi ve metabolizmasında artışa neden olduğu bildirilmiştir. Çalışmamızda, farelerde paroksetin ve venlafaksinin (5-10-20 mg/kg dozlarında) morfin toleransı üzerine etkisi araştırıldı. Dişi ve erkek sayıları eşit olacak şekilde, KTÜ Tıp Fakültesi Cerrahi Araştırma Merkezi laboratuvarlarından randomize olarak seçilmiş, 25-50 g ağırlığında 96 fare kullanılarak altı çalışma grubu oluşturuldu. Kontrol grubuna oral gavajla serum fizyolojik; morfin toleransını değerlendirmek amacıyla oluşturan gruba morfin (10 mg/kg/gün, s.k.) uygulandı. Deney gruplarından ikisi, kendi içinde üçe bölünerek oral gavaj ile her bir alt gruba 5, 10, 20 mg/kg dozlarında yalnızca paroksetin ve yalnızca venlafaksin verildi. Kalan iki grup da kendi içinde üçe bölünerek 5, 10, 20 mg/kg dozlarda oral gavajla paroksetin veya venlafaksin uygulamasıyla eş zamanlı olarak her bir fareye 10 mg/kg dozda s.k. morfin uygulandı. Sekiz gün boyunca ilaç verilen deney hayvanlarının hot plate testinde ilaç öncesi ve sonrası ölçümleri alınarak antinosiseptif etki değerlendirilmesi yapıldı. Sonuç olarak; morfin tolerans grubunda analjezik etkide anlamlı bir azalma görüldü (p<0,05). Paroksetin ve venlafaksin anlamlı bir antinosiseptif etki gösterdi. Kombine ilaç kullanılan gruplarda analjezik etkide istatistiksel olarak anlamlı bir azalma görülmedi. Kombine ilaç verilen deney gruplarının son gün ölçümleri, yalnız morfin grubunun son gün ölçümleri ile kıyaslandığında, uygulanan doza ve ilaca bağlı olarak değişiklik gösteren ve istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar gözlendi.

AnaljeziAnaljeziklerAntidepresif ajanlar+6
Sinem Aydurmuş
Karadeniz Technical University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

İnfliximabın sıçanlarda testiküler torsiyon detorsiyon hasarı üzerine etkileri

Testis torsiyonu, bebeklerde ve ergenlerde yaygın olarak görülebilen, erken tanı ve cerrahi gerektiren acil ürolojik bir durumdur. Testiküler torsiyon/detorsiyonun (T/D) ana patofizyolojisinin, testisin iskemi/reperfüzyon (I/R) hasarı olduğu görülmektedir. Deneysel modellerin çoğunda kullanılan spermatik kord torsiyonu kontralateral testiste testiküler zedelenmeyi indüklediğini ve infertilite riskini artırdığını göstermiştir. Bu çalışmanın amacı, anti-TNF alfa antikoru olan infliksimabın, T/D ile uyarılan ipsilateral ve kontralateral testis hasarı üzerine koruyucu etkisinin olup olmadığı ve infliksimabın etkilerinin apoptotik yolakların modülasyonu ile ilgisinin olup olmadığını araştırmaktır. Sıçanlar tiyopental sodyum (50 mg/kg i.p.) ile anestezi edilecektir. T/D grubunda, skrotal insizyonla sıçanların sağ testisleri dışarı çıkarıldıktan sonra spermatik kord saat yönünde 720 derece döndürülüp batına sabitlenecektir. Torsiyon 2 saat sürdürüldükten sonra, spermatik korda detorsiyon uygulanarak testisler skrotuma yerleştirilecektir. Sham grubunda, uygulama ile spermatik kordun T/D `si hariç aynı işlem uygulanacaktır. Sıçanlar, infliksimab (Remicade® 5 mg/kg) ya da çözücü (salin) ile detorsiyondan 10 dakika önce tek doz intraperitoneal olarak tedavi edilecektir. Torsiyon yapılan taraftaki (ipsilateral) ve karşı taraftaki (kontralateral) testis dokuları, detorsiyon bitiminde hayvan tekrar anestezi edilerek alınacaktır. Histopatolojik değerlendirme ve apoptozis için, detorsiyonun 24. saatinde anestezi altında hayvanlar sakrifiye edilecektir. Seminifer tübüllerdeki histolojik bulgular Johnsen skorlamasına göre değerlendirilecektir. Apoptozis kaspaz 3, 8 ve 9'un immunohistokimyasal boyaması ile belirlenecektir. Sperm sayımı, testis ve kauda epididimlerin ağırlığının ölçülmesi ve sperm canlılığı, motilitesi ve anormal sperm oranının değerlendirilmesi için, sıçanlar detorsiyonun 65. gününde anestezi altında sakrifiye edilecektir. Anahtar Kelimeler: İnfliksimab, Kaspaz, Sperm, Testis, Torsiyon/detorsiyon

Hayvan deneyleriKaspazlarSperm+3
Semiral Albayrak Semalar
Zonguldak Bülent Ecevit University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Uvabain aracılıklı hücresel cevaplarda rho-kinaz enziminin olası rolünün proteomik yöntemlerle incelenmesi

Bir integral membran proteini olan Na+/K+-ATPaz, hücrelerdeki iyonik dengenin sağlanmasında rol oynamaktadır. Kardiyak glikozitlerden uvabain ise, bu iyon pompasının spesifik inhibitörüdür. Hücreler uzun süre uvabaine maruz bırakıldıklarında apoptotik hücre ölümleri gözlemlenmiştir. Ama bu mekanizmanın nasıl olduğu tam olarak aydınlatılamamıştır. Rho-kinazlar (rho-kinaz 1 ve rho-kinaz 2), küçük G proteinleri içerisinde en çok araştırılan efektörlerden biridir. Apoptozisdeki birçok biyokimyasal ve morfolojik olayda görev almaktadırlar. Bu çalışmada uvabain ile indüklenmiş apoptotik hücre ölümlerinde, rho-kinazın olası rolünü proteomik yaklaşımlar kullanarak değerlendirdik.İnsan umbilikal ven endotel hücreleri, spesifik rho-kinaz inhibitörü Y27632 varlığı veya yokluğu durumunda 16 saat süreyle uvabaine (10µM) maruz bırakılmıştır. Hücre homojenatları, 2-D jel elektroforezi ile ayrılmış ve coomassie blue ile boyanmıştır. Uvabain uygulaması sonucunda, 54 spotun değiştiği tespit edilmiştir. Uvabain + Y27632 uygulamasında değiştiği gözlenmiş olan 7 protein, MALDI-TOF MS yöntemi ile tanımlanmak üzere seçilmiştir. Caspase-7 ve protein-unc-119 homolog B proteinlerinin miktarları uvabain uygulaması ile artmış, Y27632 ön uygulaması ile azalmıştır. Buna ek olarak neurensin-2, C-type lectin domain family-2 member D ve putative FERM domain-containing protein FKSG-43 proteinleri uvabain uygulaması ile azalmış ve Y27632 uygulaması ile artmıştır.Bu sonuçlar, bu proteinlerin ekspresyonlarındaki değişiklikler üzerinde rho-kinaz yolağının önemini göstermektedir. Bununla birlikte sonuçlarımızın doğrulanması ve bu proteinlerin öneminin belirlenmesi için daha başka çalışmalara ihtiyaç vardır.

Elektroforez-jel-iki boyutluOuabain
Emrah Bayram
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2010
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Normal reçete ile verilmesi gereken kontrole tabi ilaç reçetelerinin ilaç etkileşimleri açısından incelenmesi

Bu çalışmada resmi kurumlardan gelen normal reçeteyle verilmesi gereken kontrole tabi ilaç reçetelerinden 2360 adet iki ve daha fazla ilaç içeren reçeteler ilaç etkileşimleri açısından değerlendirilmiştir.Bulgularımıza göre reçetelerin 102' sinde (%4.3) ilaç etkileşimlerine rastlanmıştır. Toplam etkileşme sayısı 120 (%5.1)'dir. Etkileşim saptanan reçetelerdeki etkileşim klinik önemine göre gruplandırıldığında 120 adet reçetenin 18 tanesinde etkileri ciddi ve hayatı tehdit edici yönde olabilen birinci derece etkileşimler (%15), 29 tanesinde hastanın durumunda kötüleşmeye neden olabilecek ikinci derece etkileşimler(%24.17), 9 tanesinde minör etkiler oluşturabilen üçüncü dereceden etkileşimler (%7.5), 32 tanesinde orta dereceden ciddi etkilere kadar değişen dördüncü dereceden etkileşimler (%26.67) , 32 tanesinde önemsiz etkilerden ciddi etkilere kadar değişik durumlar oluşturabilen beşinci dereceden etkileşmeler (%26.67) saptanmıştır.Reçetelerdeki ilaç sayısının artmasıyla, karşılaşılan etkileşim sayısı da artmaktadır. İlaç etkileşimleri kişiden kişiye farklı sonuçlara yol açabilmektedir. Eğitim, genetik özellikler, kronik hastalıklar, yaş bu durumu etkileyen faktörlerdir.Reçetelerde ilaç etkileşimleri ile ilgili herhangi bir uyarı bulunmamaktadır. Doktorlar bu konuda yeterli bilgiye sahip değildirler. Burada görülen etkileşimlerin sonucunda ilacın kan seviyelerinde ufak değişikliklerden, ciddi kardiyak problemlere hatta ölümlere kadar gidebilen komplikasyonlar meydana gelebilmektedir.İlaçların uygunsuz kullanımı, sağlık hizmetlerinin kalitesini düşürürken, kaynaklarında boşa harcanmasına sebep olmaktadır. Akılcı ilaç kullanımının geliştirilmesinde en önemli basamaklardan birisi akılcı reçete yazılmasıdır. Doktor ve eczacı işbirliği, akılcı ilaç kullanımının sağlanmasında en önemli etken olarak değerlendirilebilir. Akılcı ilaç kullanımı konusunda ülkemizde var olan sorunları çözmek için Sağlık Bakanlığı, Türk Tabipler Birliği, Üniversiteler ve Türk Eczacılar Birliği' nin ortak çabalarına ihtiyaç vardır

İlaç etkileşimleri
Seda Dinçer Seçkin
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İzole kurbağa rektum kas şeritlerinde potasyum ve oubain etkileşimi

20 ÖZET Çalışmamızda kurbağa, rektum kasından uzunlamasına istika* mette kesilen kaslarla hazırlanan şeritlerde potasyumun etkisi araştırıldı» Bu amaçla potasyum klorürün 10, 20, 40 ve 80 mM konsantrasyonları kullanıldı. Potasyum klorür solüsyonları, fizyolojik Tyrode solüsyonundaki sodyum klorür yerine potasyum ikamesi ile izoosmetik olarak hazırlandı. Potasyumun düşük konsantrasyonları ile fazik kasılmalar, yüksek konsantrasyonları ile fazik kasılma ve tonik kontraksiyonlar müşahede edildi. Aynı preparatta ouabain - potasyum etkileşmesi incelen di. Ouabain bu düz kas türünde potasyumun etkisini antagonize etmedi.

Kas-düzOuabainPotasyum+1
Nuran Öğülener
Çukurova University
1988
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

SGK'ya fatura edilen ve kardiyovasküler hastalık tanısı konmuş reçetelerde 2008 yılı mevsimsel profil olarak kardiyovasküler ilaç etkileşimlerinin incelenmesi

Daha önce Sosyal Güvenlik Kurumu verileri üzerinden etkileşimli ilaçların birlikte reçetelendirilme oranları hakkında bir çalışma yapılmamıştır.Bu çalışmada en fazla reçete edilen bazı kardiyovasküler ilaçların etkileşimleri incelenmiş ve bu etkileşimli ilaçların ne oranda birlikte reçetelendiği araştırılmıştır.Bunun için etkileşimli ilaçları içeren müstahzarların barkod numaraları tablo halinde Sosyal Güvenlik Kurumu'na sunulmuş ve kurumdan, birlikte ve ayrı ayrı reçetelenme sayıları belirli aylar için istenmiştir.Kurumdan gelen veriler doğrultusunda % birlikte reçetelenme oranları bulunmuş, tablo ve grafikler halinde yorumlanmıştır.Buna göre bulunan anlamlı değerler üzerinden bakıldığında yaklaşık olarak kardiyovasküler ilaçlardan Verapamil'in Beta Blokörler ile birlikte reçetelenme yüzdesi %7.5, İnsülinlerin Beta Blokörler ile reçetelenme yüzdesi %10,5, Kalsiyum Kanal Blokörlerin Beta blokörler ile reçetelenme yüzdesi %17, Siklosporinin Verapamil ile birlikte reçetelenme yüzdesi %1, Digoksinin Omeprazol ile birlikte reçetelenme yüzdesi %1, Verapamilin Digoksin ile birlikte reçetelenme yüzdesi % 7 dir.Bu sonuçlar hekimlerin etkileşimli kardiyovasküler ilaçları oldukça yüksek oranlarda birlikte yazmak durumunda kaldığını göstermektadir. Bu da bilimsel açıdan alternatif ilaçların geliştirilmesinin önemini göstermekte ve hekimlerin de meslek içi eğitimlerle etkileşimli ilaç kullanılması gerektiğinde doz ayarlamasının nasıl yapılması gerektiği konusunda bilgilendirilmesi gerekliliğini ortaya koymaktadır.

Adrenerjik beta antagonistleriDigitalis glikozidleriDigoxin+7
Sinem Aslı Ekeröz
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2009
10
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Levosimendanın miyokardiyal iskemide koruyucu rolünün incelenmesi

Yapılan tüm deneylerde, infarkt alan ve MP35 kayıt sistemiyle ölçülen hemodinamik parametreler (SVSDB, SVGB, ±dP/dt) kendi deney grupları arasında degerlendirilerek karşılaştırılmıştır. İzole sıçan kalplerinden elde edilen deney grupları iskemik ardkoşullama ve 30 dakikalık iskemi sonrası levosimendan (10 -7,-8,-9 mol) ile perfüzyon işlemine ayrı ayrı tabi tutulmuştur.Sıçanlar tiyopental sodyum ile anesteziye edildikten sonra toraks hızla açılarak kalp buzlu Krebs-Heinseleit çözeltisi içerisine alınarak hızlıca Langendorff sistemine asılmıştır. SVGB kalbin sol ventrikülüne yerleştirilen lateks balon yardımıyla ölçülmüştür. 15 dakikalık dengelenme periyodundan sonra ayrı gruplar halinde levosimendan ile (10-7, -8, 9 Mol) perfüze edilmiş ve iskemik ardkoşullama uygulanmıştır. İskemi sonrasında reperfüzyonun 30. ve 120. dakikalarındaki hemodinamik parametreleri incelenmiştir. Kalp dokuları TTC ile boyanarak infarkt alan tayini yapılmıştır. İskemik ardkoşullama ve 10 -8 mol levosimendan uygulanan gruplarda SVGB, SVSDB ve ±dP/dt reperfüzyonun 30. dakikasında iskemi öncesindeki döneme yakın değerlerdeyken, 120. dakikada anlamlı olarak azalmıştır. Buna karşılık SVGB ve SVSDB değerleri kontrole göre anlamlı fark göstermemiştir. İskemik ardkoşullama ve levosimendan (10 -7,-8,-9 mol) uygulanmış tüm gruplarda infarkt alanın kontrole göre anlamlı olarak azaldığı tespit edilmiştir.Bu sonuçlar; levosimendanın ve iskemik ardkoşullamanın, miyokardiyal iskemi reperfüzyon hasarı üzerinde kardiyak koruma sağlayabileceğini göstermiştir.Anahtar Kelimeler: Levosimendan, Miyokardiyal İskemi, Langendorff

Nida Edevler
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2009
10