
834
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Türkiye'deki Suriyelilerin hukuksal statüsü
Göç olgusu; insanlık tarihinin başladığı günden bugüne kadar önemini korumakta, toplumları ve kişileri etkilemeye devam etmektedir. Özellikle 20. yüzyılda meydana gelen savaşların bir sonucu olarak, ortaya çıkan göçler ve yaşanan mülteci problemleri uluslararası seviyede ele alınmış ve üzerinde çalışılan uluslararası düzenlemeler kabul edilmiştir. Bu açıdan bakıldığında Türkiye, geçmişten bugüne göç olgusuyla mücadele etmiş ve göç politikasıyla ilgili çeşitli davranışlar sergilemiştir. Türkiye, tarih boyunca mültecilere ve sığınmacılara yönelik birçok yasal düzenlemeyi de ele almıştır. Ancak Türkiye, Mart 2011'de yaşanan Suriye krizinden sonraki süreçte gerek mevzuatında gerekse göç politikasında çok sayıda eksikliğin olduğunu fark etti. Bu doğrultuda değişiklik yapmaya devam etmesinin kaçınılmaz bir gereklilik olduğunu anladı. Açıkça söyleyebiliriz ki, Türkiye, göç olgularıyla karşı karşıya kalmaktadır. Bu çalışma, Suriyeli sığınmacıların ülkemizdeki hukukî durumlarını yürürlükte olan kanunlar ile ele almaktadır. Çalışma bu iddiaya dayanılarak üç bölümden oluşturulmuştur. İlk bölümde göç, mülteciler, sığınmacılar ve vatansız kavramları ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Göçün gelişimi ve göçün teorik anlamda nasıl görüldüğü tartışılmıştır. Ayrıca mültecilerin ve sığınmacıların; uluslararası kuruluşlarda, uluslararası ve bölgesel anlaşmalarda nasıl ele alınacağı ayrıntılı olarak incelenmiştir. Mülteciler ve sığınmacılar, hak ve göçmenlik sorunlarına müdahale etmek gibi evrensel yasal normlar açısından araştırılmıştır. Çalışmanın ikinci bölümünde, göçün genel tarihi hakkında bilgi sunulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti'ne etkisi olan önemli göç vakaları üzerine bir çalışma yapılmış daha sonra da Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan bu yana, mültecilere ve sığınmacılara karşı alınan kararlar ve tüm önemli kurallar kronolojik olarak gözden geçirilmiştir. Türkiye'de ilk kez, yabancılara ve uluslararası korumaya ihtiyaç duyan kişiler için düzenlenen Yabancılar ve Uluslararası Koruma Yasası'nın (YUKK) ayrıntılı bir incelemesi yapılmıştır. İkinci bölümün son kısmında, genel olarak göç yönetimi ve Türkiye'de gelişmekte olan göç yönetimi ele alınmıştır. Çalışmanın son bölümünde, geçen yüzyılın en önemli olaylarından biri olan Suriye'deki iç savaş ve bu iç savaşın ülkemiz üzerindeki etkisi değerlendirildi. Suriye siyasi tarihi ve Türkiye-Suriye ilişkileri incelendikten sonra, "Arap Baharı" adı verilen süreç ve ülkemize yönelik kitlesel göç akışı ele alındı. Bunun dışında, aniden kitlesel bir şekilde Türkiye'ye göç eden milyonlarca Suriyelinin yasal durumu ayrıntılı bir şekilde yorumlandı.
Sosyal medya ve siyaset ilişkisi: Örnek olaylar üzerinden bir analiz
İletişim teknolojilerinden biri olan internetin geçmişten bu yana sürekli geliştiği görülmektedir. Bilgisayar kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte internetin kullanım sıklığı da artmıştır. İnternetin yaşadığı bu evrimsel dönüşümle birlikte kazandığı özellikler, internetin kullanım alanlarının da genişlemesine neden olmuştur. İnternetin evrim süreci, 2000'li yıllarda, sosyal medya mecralarının ortaya çıkmasını sağlamıştır. Akıllı cep telefonlarının hayatımıza girmesiyle birlikte kullanımı giderek artan sosyal medya, insan hayatının değişilmez bir parçası haline gelmiştir. Günümüzde tüm dünyada yaygın bir şekilde kullanılan sosyal medya araçları, bireylerin tüketim alışkanlıklarını, toplumdaki yerlerini ve günlük yaşantılarını belirlemede etkili bir rol oynamaktadır. Sosyal medyanın kullanıcılarına kazandırdığı özellikler arasında organize olma, anlık haberleşme, geribildirim iletme ve arkadaş ağı oluşturma özellikleri siyasal katılım pratiklerini de değiştirmiştir. Son yıllarda sosyal medya ağları pek çok toplumsal harekette önemli rol oynamıştır. Bu çalışmada, sosyal medya siyaset ilişkisi kapsamında, sosyal medyanın siyaset üzerindeki etkisi kanıtlanmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda sosyal medyanın toplumsal hareketlerde ve seçim süreçlerindeki etkileri Amerika 2008 ve 2012 başkanlık seçimleri, Arap Baharı ve Wall Street hareketi gibi yaşanmış örnekler kapsamında incelenmiştir.
NATO'nun kimlik oluşumunda Karadeniz güvenliğinin yeri
İki kutuplu sistemin sona ermesi ve uluslararası sistemde meydana gelen değişim karşısında, dönemin önde gelen teorilerinin temel önerme ve analiz birimlerinin, süreci açıklamada yetersiz kalmaları ve yaşanan gelişmeleri öngöremeyen analizleri, uluslararası ilişkiler disiplininde ciddi eleştirilerin gelişmesine neden olmuştur. İdeolojik temelli iki kutuplu sistemin sona ermesi, uluslararası ilişkiler disiplininde, aktörlerin davranışlarını analiz etmede ve açıklamada yeni teorik önermelerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Soğuk Savaş'ın son süreçlerinde, kimlik kavramı üzerinden aktörlerin davranışlarının ve dış politika yaklaşımlarının nasıl inşa edildiği ele alınmaya başlanmıştır. Soğuk Savaş sonrası kimlik kavramını, temel analiz birimi olarak ele alan çalışmaların sayısında artış meydana gelmiştir. Uluslararası ilişkiler disiplininin dışında, sosyal bilimlerin birçok alanında kimlik temelli çalışmalar ortaya çıkmıştır. Soğuk Savaş'ın ardından dönemin hâkim teorilerine gelişen karşı itirazlar, eleştirel yeni teorilerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Kimlik kavramını ele alarak temel kuramsal önermelerini, kimlik üzerinden yapan sosyal inşacılık ve postyapısalcılık kuramları bu dönemde önemli teorik yaklaşımlarda bulunmuştur. Her iki kuram da kimlik kavramını merkeze alarak, uluslararası ilişkiler disiplinindeki aktörlerin davranışlarını ve dış politika yapım süreçlerini incelemiş, kimlik üzerinden teorik önermelerini ileri sürmüşler ve kuramlarını kimlik kavramı çerçevesinde çizmişlerdir. Sosyal inşacılık kuramı, aktörlerin normlar, değerler, fikirler üzerinden çıkarlarını belirlediğini ve daha sonra bu değerler üzerinden kimlik inşa süreçlerine girdiğini, karşılıklı inşa edilen değerlerin, kolektif kimliklere döndüğünü ileri sürmüştür. Postyapısalcılık kuramı ise aktörlerin kimlik kurgularının düşünselden başlayıp, söylemsel olarak inşa edildiğini ve her kimliğin karşıt kimlik yarattığını tezini ileri sürmüştür. Sosyal inşacılık kuramı, kimlik kavramına olumlu değerler atfederken, kolektif kimlikleri ön plana çıkartmaktadır. Postyapısalcılık kuramı ise kimliklerin, sürekli kurgulanan süreçlerle, karşıt söylemler üzerinden inşa edilen öteki ve düşman kimlikler yarattığını iddia etmekte ve kimlik kavramına olumsuz değerler atfetmektedir. NATO kuruluşundan itibaren siyasi ve savunma olmak üzere iki yapılı bir kimliğe sahip olmuş, bu iki yapı üzerinden, Batı kimliğinin temsilini sağlamıştır. Savunma ve siyasi kimliğini, ortak değerler, normlar, fikirler üzerinden inşa eden NATO, ittifak içerisinde kolektif kimliğin üyeleri arasında oluşmasına yardımcı olmuştur. Soğuk Savaş sonrası uluslararası sistemde meydana gelen değişim karşısında NATO, savunma ve siyasi kimliğinde değişim süreçlerini gerçekleştirmiştir. Kimlik yapısındaki değişimler sırasında kolektif kimliğinin yapısını muhafaza etmiş, uluslararası sistemde meydana gelen değişimler ve yeni güvenlik sorunlarına karşı, kimlik yapısını yeni inşa süreçleriyle uyumlu hale getirmeye çalışmıştır. Batı kimliğinin düşünselde temsilcisi haline gelen NATO, "biz" ve "ötekiler" üzerinden karşıt kimlik kurgusuna, söylemsel ve düşünsel zemini de hazırlamıştır. Karadeniz bölgesi, stratejik konumu, enerji hatlarının geçiş güzergâhı olması, birçok bölgeyi birbirine bağlaması gibi özelliğiyle, Soğuk Savaş sonrası önemli bir bölge olmuştur. Avrupa güvenlik mimarisinin içinde önemli bir konuma sahip olan Karadeniz, birçok karmaşık ve çok yönlü sorunları da içinde barındırmaktadır. Soğuk Savaş sonrası bölgede en önemli aktör olarak ortaya çıkan NATO, siyasi ve savunma kimliği temelinde, Batı kimliği yaklaşımıyla Karadeniz'in güvenliğini ele almıştır. Karmaşık ve zorlu sorunlar eşliğinde NATO, Karadeniz güvenliğine yaklaşımı birçok zorluğu da önüne getirmiştir. Tez, NATO'yu kimlik kavramı üzerinden ele alarak sosyal inşacılık ve postyapısalcılık teorileri çerçevesinde analiz etmiş, Kimlik güvenlikle olan ilişkisi bağlamında NATO'nun kimliğinin söylemsel ve düşünsel olarak ifade biçimlerinin, hangi değerler, normlar ve fikirler üzerinden inşa edildiğini, inşa süreçlerini ve kimliksel yapısındaki değişimleri ve Karadeniz güvenliğinin, NATO'nun kimlik yapısındaki yerini konu edinmiştir.
Makedonya'dan Kuzey Makedonya'ya isim sorunu
Bu tez çalışmasının amacı; inşacı bir yaklaşım çerçevesinde yıllardır tartışma konusu yapılan ve henüz bir çözüme kavuşturulamayan Kuzey Makedonya isim sorununu açıklığa kavuşturmak ve alan yazında yer alan tartışmalarla akademik yayınlar çerçevesinde gerek uygulayıcılara gerekse akademik çevreye bir perspektif kazandırmaktır. Yine bu kapsamda Kuzey Makedonya sorunsalının net olarak ortaya konulabilmesi adına karşılaştırmalı kültürde Türk kimliğinin inşası, Arnavut kimliğinin inşası ile Makedon kimliğinin inşasına yer verilmesi planlanmaktadır. Ayrıca Makedon sorununa bölgesel ve uluslararası aktörlerin yaklaşımının yer alması ana sorunsalımızı çok katmanlı bir hale dönüştürecektir. Özellikle çalışmanın güncel tartışmalar ile desteklenmesi ile Prespa Antlaşması'na giden sürecin farklı bir perspektiften yorumlanarak aktarılması da çalışmaya çok yönlü bir kimlik katmaktadır. Bu tez çalışmasının ilk bölümünde uluslararası ilişkilerdeki klasik kuramlar, inşacılık perspektifinden tanımlanacak olup çalışmanın ikinci kısmında tarihsel süreç içerisinde Kuzey Makedonya isim sorunsalı ortaya konulacaktır. Yine bu kapsamda Makedon-Arnavut-Türk kimliklerinin inşalarına yer verilmesi planlanmaktadır. Çalışmanın üçüncü kısmında ise Makedonya sorununa bölgesel ve uluslararası aktörlerin yaklaşımı, Prespa Antlaşması ve bu antlaşmaya giden süreç ile sonuçları üzerinde durulmuştur.
Çokkültürlülük ve toplumsal entegrasyon açısından Almanya'da yaşayan göçmen Türklerin sorunları
İkinci Dünya Savaşında büyük yıkıma uğrayan Almanya, endüstriyel kalkınmada istihdam açığını kapatmak için ülke dışından yabancı işçi alımına yönelmiştir. Asırlarca karşılıklı çıkar ilişkilerin sürdüğü Türkiye ile yapılan antlaşma kapsamında kısa süreli "misafir işçiler" davet edilmiş, ancak iş yerinde gösterilen performans sonrasında kalıcı işçiler statüsüne geçmişlerdir. Aile birleşimi, çocuk parası gibi motivasyonuna artırıcı yasal düzenlemeler sonrasında bunlar kaldıkları yurtlardan yerleşik hayata geçiş yapmış ve zamanla vatandaşlığa geçerek ev sahibi toplum gibi ülkenin yüce değerlerine önemli katkılar sağlamışlardır. Çokkültürlü Almanya'da en büyük göçmen yoğunluğunu oluşturan Türkler ile ev sahibi toplum arasında ki sosyo-kültürel temasların başlangıç aşaması, süreç içerisinde karşılıklı iletişim düzeyi, entegrasyonun gerçekleşmesi esnasında ve sonrasında; olumlu ya da olumsuz etkileyen ana ve destekleyici nedenler incelenmiştir. Ana neden sadece sosyo-kültürel farklılıklar mı? Yoksa Alman emekçilerin gelecek kaygısı, dar gelirli vatandaşları etkileyen gelişmeler, göçmenlerin sayısal hareketliliği, Alman medyasının ötekileştirici yayınları ve bir kısım siyasal aktörlerin demeçleri kamuoyunu etkilemesinden kaynaklanan sorunlar mı? olduğu kapsamlı bir şekilde araştırılmıştır. Bu bağlamda toplumu temsil eden farklı kesimlerle yapılan ikili görüşmeler sonunda elde edilen bilgiler araştırmaya katkı sağlamıştır. Entegrasyonu olumsuz etkileyen Anayasal yaklaşımlar 2000 yılında yasal düzenlemeler ile farklı boyutlar kazanmıştır. Vatandaşlığın doğum ile de kazanılabileceği, göçmen masasının kurulması, çifte vatandaşlığın 2014 yılında belli koşullarla kabul edilmesi bu gelişmelerdendir. Göçmenlerin işçilikten girişimciliğe geçişleri, yerel, eyalet ve federal seçimlerde kullanılan oy oranı, kazanılan belediye başkanlıkları, parlamenterlik, meclis başkanlığı ve bakanlıklar ile siyasal katılıma katkıda bulunmaları ülkede "katılımcı" düzeyine geldiklerini göstermektedir. İslamofobi ve aşırı sağcı ırkçı parti AfD'nin eyaletlerde ve federal düzeyde parlamentoya girmesi, uyumu etkilemeye devam etmektedir.
Suudi Arabistan'ın Arap Baharı devrimlerine yönelik dış politikası
Arap ülkelerinde baş veren ve mevcut yönetimlere karşı bir halk hareketi olarak başlayan bir dizi olayın genel tanımlaması maksadıyla kullanılan "Arap Baharı" terimi ilerleyen dönemde farklı anlamları kendi bünyesinde barındırır hale gelmiştir. Tunus, Mısır, Libya gibi ülkelerde başlayıp zamanla etkileri diğer Arap ülkelerine yayılan halk hareketleri adı anılan ülkelerde yönetim değişikliklerine ve hatta rejim değişikliklerine yol açmıştır. Halk hareketlerinin başladığı coğrafyalarda ve bunlara komşu devletlerin konuya bakışı yönetimlerin farklı stratejileri ve reel-politik sebebiyle değişkenlik göstermektedir. Suudi Arabistan devleti bahse konu coğrafyada ehemmiyetli bir yere sahiptir. Suudi Arabistan'ın önemi, ciddi petrol rezervlerine sahip olması yanında İslamiyet'in kutsal mekânlarına sahip olmasıyla belirgin hale gelmektedir. Arap Baharı ile ortaya çıkan gelişmelere komşu devletler farklı reflekslerle tepki vermişlerdir. Bu tepkileri belirleyen unsurlar tarihsel, ekonomik, politik ve son olarak kültürel nedenlere dayalı gelişebilmektedir. Arap Baharı ile ortaya çıkan halk hareketleri genel olarak demokrasi talebi ve ülkelerdeki baskıcı, otoriter yönetimlere karşı bir oluşum biçiminde nitelendirilmekteydi ancak zamanla her ülkede farklı iç ve dış dinamiklerle ilerleyen bu hareketler dönüşüme uğramış ve birbirinden farklı neticeler vermiştir. Günümüz dünyasında iç dinamiklerin dış ilişkilerden etkilenmesi doğaldır. Arap Baharı olgusu zamanlama itibariyle oldukça yeni ve kısmen halen devam etmekte olan bir süreci ifade etmektedir. Bu yapısı itibariyle konuya dair yeterli çalışmanın henüz yapılmadığını ve sonuçları ortaya çıkmaya devam ettikçe bu olgunun daha doğru değerlendirileceğini ifade etmek gerekir. Mevcut durum itibariyle Arap Baharı'nın direkt etkisine maruz kalmayan Suudi Arabistan bu hareketlere karşı bir tutum içinde olmuştur. Halkının toplumsal taleplerinden ziyade yönetiminin güvenlik algısı bu duruma sebebiyet vermiştir. Arap Baharı benzeri geniş yayılımlı toplumsal olaylara verilen tepkiler artık iç ve dış ilişkilerin bir toplamı olarak ele alınmak durumundadır. Suudi Arabistan'ın yakın ve uzak komşusu olan ülkelerde devam eden olaylara olan tepkisi de tehdit ve güvenlik algısından kaynaklanmaktadır. Suudi Devletinin Arap Baharı bağlamında dış politika okuması yapılırken yakın ve uzak soydaş ve komşuları ile olan ilişkileri de bu kapsamda birinci planda irdelenmesi gereken bir konudur.
Hindistan'ın Orta Asya enerji politikası ve Afganistan'ın güvenliğine etkileri
Afganistan, Pakistan ve Hindistan, zaman zaman bu ülkeler arasındaki gergin ilişkilere rağmen uzun bir dini, kültürel ve dilsel yakınlık geçmişini paylaşmaktadır. Türkmenistan - Afganistan - Pakistan - Hindistan (TAPI) Projesi gibi projelerin, komşu ülkelerin ortak bir ekonomik çıkarlatınn etrafında bir araya gelmelerine yardımcı olacağını dair umut vardır. TAPI Projesi kapsamında Türkmenistan'dan Afganistan, Pakistan ve Hindistan'a doğalgaz taşıyacak 1.814 kilometrelik bir boru hattın tasarım, satın alma, inşaat, işletme ve bakım işleri bulunmaktadır. Doğalgaz boru hattın 214 kilometrelik bölümü Türkmenistan'ı geçiyor, Afganistan'a 774 kilometrelik bir bölüm kurulacak ve 826 kilometre'lik bölümü de Pakistandan geçecek. TAPI doğalgaz boru hattının tam olarak devreye geçmesinden sonra, 30 yıl boyunca yıllık 33 milyar metreküp doğalgaz ihraç edilmesi beklenmektedir. Hindistan ve Pakistan, her biri 14 milyar metreküp/yıl alacak, kalan 5 milyar metreküp/yıl ise Afganistan'a tedarik edilecek. TAPI Projesinde, Pakistan ve Hindistan artan enerji ihtiyaçlarını gidericek, Türkmenistan da geniş doğalgaz rezervleri için pazarı genişletirecek, Afganistan da transit ücreti tahsil ediyor. Bir doğalgaz boru hattı olan TAPI Projesi, bölgesel rakipler arasında işbirliğini geliştirme ve bölge genelinde ekonomik kalkınmanın güçlendirme potansiyeline sahip bir "barış boru hattı"dır. Ayrıca, TAPI Projesi Afganistan'daki şiddeti azaltma ve Afganistan'da ve Pakistan ile Hindistan gibi bölgesel rakiplerde, güvenlik ve bölgesel istikrarı sağlama potansiyeline de sahiptir.
Ortak enerji politikaları doğrultusunda Türkiye-Azerbaycan ilişkileri
Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan bugüne kadar bakıldığında Azerbaycan toprakları üzerinde sürekli yaşanan bir güç mücadelesinden bahsedebiliriz. Osmanlı Döneminde Azerbaycan toprakları üzerinde kurulmuş olan devletler ile genel olarak pasif kalmayı tercih ederek diplomasi yoluyla sorunların çözülmesine çalışılmışken aynı zamanda bölge üzerinde diğer çatışan devletlerin birbirlerini güçsüzleştirerek kolay şekilde gücünü korumuş olan Osmanlı Devleti bölgede etkin güçlerden biri olarak ortaya çıkmıştır. Bölge üzerinde Büyük Timur İmparatorluğu, Karakoyunlu Devleti, Akkoyunlu Devleti, Şirvanşahlar Devleti ve son olarak Safevi Devletiyle bölge üzerinde güç mücadelesine girilmiştir. Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin tarihi ayağının bu devletler ve Osmanlı Devleti'nin mücadelesi üstünden bahsedilmiştir. Bu dönem içinde birbirlerini genel olarak tehdit olarak gören devletler ve halklar ile yeterli iletişim ve ilişkiler kurulamamış ya pasif ya da aktif şekilde sürekli bir çatışma ortamı olmuştur. Birbirlerine sınırı olan Azerbaycan ve Türkiye'nin bugün bu koşullarda birbirine bu kadar kenetlenmiş ilişkiler kurmasında önemli bir rol oynayan tarihi ilişkileri Osmanlı Devleti'nin bölge üzerindeki hakimiyetini Küçük Kaynarca Antlaşması ile Çarlık Rusya'sına vermesiyle başlamıştır. Bölge üzerinde yaşayan yoğun Türk nüfusunu kendine bir tehdit olarak gören Çarlık Rusya çoğunluk halindeki Türkleri zorla göç ettirerek, katlederek ya da asimilasyonlar yoluyla bölgeden atmaya ya da sindirmeye çalışmıştır. Kafkas halkları üzerinde yoğun şekilde yapılmaya çalışılan bu baskı ortamı özellikle Azerbaycan Türklerine karşı yoğun bir şekilde yapılmıştır. Bölge üzerinde Ermenilerle birlikte silahlı bir şekilde silahsız ve masum inşalara saldırılmış, bölge ve bölge kaynakları kontrol altına alınmıştır. Yoğun katliam ve zulümlere maruz kalan Azerbaycan Türkleri Mehmet Emin Resulzâde önderliğinde örgütlenerek Osmanlı Devleti'nden yardım istemiştir yardımları olumlu şekilde karşılanan Azerbaycan Türklerine Nuri Paşa önderliğinde bir ordu toplanarak yardım için gönderilmiştir. Kafkas İslam Ordusu adı altında toplanan ordu ileriki zamanlarda hem Azerbaycan Türkleri ve topraklarını Ermeni ve Rus katliamlarından ve işgallerinden kurtaracaktır hem de ileriki dönemlerde Azerbaycan ordusunun çekirdeğini oluşturacaklardır. Bağımsızlık sürecinin ardından Türkiye ile Azerbaycan'ın gelişen ve hala gelişmekte olan ilişkilerinde tarihi bağların oluşturduğu sıkı ilişkilere bir de ekonomik ilişkiler eklenmiştir ve gelişen bu ekonomik ilişkiler "stratejik ortaklık" düzeyine kadar yükselmiştir. Yoğunlukla enerji boru hatları üzerine kurulan bu ilişkiler iki devletin bölge üzerinde olan stratejik konumlarını nasıl değiştirdiğini ya da etkilediğinden bahsedilecektir. Türkiye ile Azerbaycan'ın kurmuş olduğu Doğu-Batı hattının bölge ya da bölge dışı devletler üzerinde olan etkilerinden bahsedilecektir. Rusya ile yoğun miktarda enerji ithalatı yapan Avrupa Birliği ülkelerinin yanı sıra projelerde yer alan ve bölge devletlerinden olan Gürcistan'ın, aynı zamanda projelerde yer alan fakat bölge dışı aktörlerden olan İtalya ve Yunanistan'dan ve bölge devletlerinden olan fakat projelerde yer almayan Ermenistan, İran ve Rusya'nın bu enerji hatlarından nasıl etkilendiklerinden bahsedilecektir.
21. yüzyıl'da küresel risk toplumu: COVID-19 örneği
Toplumların özellikleri eski çağlardan günümüze kadar birçok değişim ve gelişim kaydetmiştir. Bu değişim ve gelişmeler her alanda olup sanayi devrimi, teknoloji, küreselleşme gibi unsurlarla hız kazanıp desteklenmiştir. Olumlu sonuçlar kadar olumsuz sonuçları da olan bu değişim ve gelişmeler, insan topluluklarındaki risk kavramını derinleştirmiş ve bireysel düzeye indirgemiştir. Son yıllarda tüm dünyayı etkisi altına alan COVID-19 hastalığının pandemi süreci uluslararası ilişkiler felsefesi kapsamında birçok haber, gazete, makale ve tez çalışmalarında ele alınmıştır. Riskin dünya üzerindeki yayılma hızı ve etkilerine modernizm ve post-modernizm teorileri ışığında yer verilmiştir. Bununla birlikte meydana çıkan COVID -19 gibi bir küresel riskin insan hayatına ve uluslararası sisteme ne tür yenilikler ve bilinmezlikler kazandırdığı analizi yapılmıştır.
Türk siyasal hayatında feminizm ve siyaset ilişkisi
Kadının toplum içindeki yeri ve konumu, geçmişten günümüze, her toplumda farklı düzeylerde gelişme göstermiştir. Toplumsal yaşamda kadınların maruz kaldığı ataerkil tahakkümün ortadan kaldırılmasına yönelik kadın hareketleri, günümüzde siyasal ideolojilerden biri olarak kabul edilen feminizme zamanla evrilmiş, böylece feminizmin siyasete etkisi konusu, hem akademik alanda hem de uygulama sahasında daha görünür hale gelmiştir. Bu çerçevede Türkiye'de de feminizmin siyasete olan etkisi her ne kadar uluslararası gelişmelerden etkilenmiş olsa da, kendine özgü nitelikte ve hızda seyretmiştir. Bu nedenle, Türkiye'deki feminizm-siyaset ilişkisinin kendine özgün niteliklerinin ortaya konulması, uluslararası gelişmeler ile benzerliklerin ve farklılıkların anlaşılması ve ulusal dinamiklerin açıklanması önem arz etmektedir. Bu tezde; Türkiye'de, siyasete etki açısından dalgalı bir seyir izleyen feminist hareketlerin, Türk siyasal yaşamında kadının siyasetteki konumunun revizesine ne boyutlarda katkı sağladığının belirlenmesi amaçlanmaktadır.
Avrupa Birliği güvenlik politikalarının oluşturulmasında göç-güvenlik ilişkisi: Suriye mülteci krizi örneği
Soğuk Savaş döneminin sona ermesi ile birlikte klasik anlamdaki güvenlik anlayışı uluslararası sistemdeki değişimleri analiz etmede yetersiz kaldığı için eleştirilerin odağı haline gelmiştir. Bu sebeple güvenlik ve tehdit kavramlarının kapsamını genişleten yeni teoriler ortaya çıkmıştır. Klasik güvenlik anlayışında konular büyük ölçüde devlet merkezliyken söz konusu dönemden sonra kapsamı genişleyerek birçok farklı parametrenin birlikte değerlendirildiği bir kavram haline dönüşmüştür. Bu kapsamda, Kopenhag Okulu da klasik güvenlik anlayışına eleştirel bir yaklaşım ortaya koyarak güvenlik kavramının analizine birden fazla disiplini dâhil etmiş ve analizlerini bu temel üzerinde gerçekleştirmiştir. Kopenhag Okulu erken dönem güvenlik çalışmalarında kavramın salt devlet merkezli olması noktasında eleştirilerini ortaya koyarak "güvenlikleştirme" kuramı üzerinden güvenlik kavramının kapsamını genişletmişlerdir. Söz konusu kurama göre, tehdit aktörler tarafından söz edimi yoluyla inşa edilebilen bir kavram olup güvenlik çalışmalarının temelini oluşturmaktadır. Bu noktada göç olgusunu da güvenlikleştirme teorisi kapsamında güvenlik çalışmalarına dâhil etmiştir. Bu tezde Suriye'de yaşanan iç savaşın neden olduğu göç krizinin AB güvenlik ve göç politikalarını ne derece etkilediği ele alınacaktır. Tezde Kopenhag Okulu'nun güvenlikleştirme kuramı üzerinden AB'nin yasadışı göçle mücadelesinde oluşturduğu politikaları, AB kurumlarının 2011-2020 yılları arasında hazırladıkları raporlar ve söylemler üzerinden analiz edilecektir. Bu kapsamda AB yaşanan Suriye mülteci krizinin yönetiminde etkili ve sürdürülebilir bir politika izleyip izlemediği analizlerine yer verilecektir.
Üniversite öğrencileri açısından Arap Baharı'nın değerlendirilmesi: Türkiye'de okuyan Arap uyruklu öğrenciler üzerine bir araştırma
Bu çalışma Türkiye'de okuyan Arap uyruklu üniversite öğrencileri açısından Arap Baharı sürecini anlamaya çalışarak, bu sürecin onlara ne ifade ettiğini ve Arap Baharının Arap öğrencilerin gözünden nasıl algılandığını ortaya koymayı amaçlamaktadır. Nicel analiz yöntemlerinin kullanıldığı araştırmanın modeli ise tarama modelidir. Araştırmanın verileri anket yöntemi ile elde edilmiştir. Anket formu iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde katılımcıların demografik bilgilerinin yer aldığı sorular bulunurken, ikinci bölümde ise Arap uyruklu üniversite öğrencilerinin Arap Baharını nasıl değerlendirdiklerini tespit etmeye dönük sorular bulunmaktadır. Araştırmanın evreni 2020 yılında Türkiye'de Gelişim ve İbn-i Haldun Üniversitelerin de eğitim alan yükseköğretim öğrencileridir. Araştırmanının örneklemi kolay örnekleme yöntemi ile belirlenen 200 kişiden oluşmaktadır. Örneklem grubundan elde edilen veriler SPSS istatatistik programı ile çözümlenmiştir. Bu doğrultuda katılımcların Arap Baharına katılma durumu ve eğitimlerine ilişkin frekans ve yüzdeler tablolar ve şekillerle sunulmuştur. Araştırmanın sonunda Arap Baharı'nın Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinin vatandaşları tarafından 2010 yılından günümüze kadar süren ayrıca bu ülkelerde rejim, yönetim, yönetici değişimlerine neden olan isyanın başlangıcı olduğu, bu harketliliğin batının etkisi ile varolan sisteme karşı ayaklanan halkın bilinçli ve planlı çabalarıyla oluşturulmuş bir eylem olduğu sonucuna varılmıştır. Katılımcıların arap baharını etkileyen faktörleri siyasi, ekonomik, eğitim ve sosyo-kültürel nedenler olarak sıraladıkları Mısır, Tunus, Suriye ve Libya' ya uğrayan bu isyanın tam olarak halkın beklediği ya da istediği gibi şekillenmediği, vatandaşların talep ettiği ekonomi, eğitim, demokrasi, sosyal ve siyasi rahatlığı istedikleri gibi bulamadıkları sonucuna ulaşılmıştır.
Çin'in yumuşak güç stratejisi çerçevesinde Afrika ile olan ilişkileri
Çin Halk Cumhuriyeti'nin son kırk yılda gösterdiği ekonomik gelişim, eşi benzeri olamayan bir kalkınma örneği olarak kayıtlara geçmiştir. Öyle ki bundan elli yıl önce dünya ekonomisi için hiçbir şey ifade etmeyen Çin, artık kendini dünyanın bir numaralı ekonomisi olmaya hazırlamaktadır. Bir ''küresel güç'' olarak gücünü daha fazla artırmanın yollarını arayan Çin, hammadde ve pazar arayışlarını Afrika kıtasında yoğunlaştırmıştır. Kıtanın her ülkesine gitmiş olmasına rağmen zengin kaynakları ve stratejik limanları nedeniyle özellikle Sahra Altı Afrika ülkeleriyle ilgilenmiştir. Batılı ülkelerinin yüzyıllar boyunca sürdürdükleri sömürgecilik faaliyetlerinden dolayı sahip oldukları zenginliği kullanamayan Afrika ülkeleri, son yirmi yılda Çin ile ilişkilerini geliştirerek ekonomik kalkınma, altyapı, sağlık alanlarında önemli aşama kaydetmiştir. Ancak Çin'in kıta genelindeki faaliyetleri kimi yerel kaynaklar ve uluslararası toplumda ''sömürgecilik'' faaliyetleri olarak algılanmıştır. Bu nedenle Çin, gerek kıta genelinde gerekse de uluslararası düzlemde 'Yumuşak Güç' araçlarını aktif bir şekilde kullanarak akılları ve kalpleri kazanmaya çalışmaktadır. Bu çalışma, Çin'in Sahra Altı Afrika'daki yumuşak güç uygulamalarına ve alternatif bir kalkınma modeli olma çabalarına odaklanmaktadır. Anahtar Kelimeler: Çin, Sahra Altı Afrika, Güç, Yumuşak Güç, Yeni-Sömürgecilik
Rusya-Ukrayna ilişkileri: 1991-2021
Soğuk Savaşın ardından SSCB'nin çöküşü gerçekleşmiş, 15 yeni devlet ortaya çıkmıştır. Kendisini SSCB'nin devamı olarak tanımlayan Rusya, tarihi ve kültürel bağları nedeniyle eski Sovyetler Birliği cumhuriyetlerinden Ukrayna ile güçlü ilişkiler kurmaya çalışmıştır. Ancak Ukrayna'nın bağımsız dış politika yürütmek istemesi, Rusya'nın çıkarlarına uygun olmamış ve ülkeler arasında ilişkiler zaman içinde kötüleşmiştir. Ukrayna, Batı'ya entegrasyon çalışmaları yaparak AB ülkelerinin ekonomik gücünden yararlanmak istemiştir. Ukrayna, jeopolitik konumu, yer altı zenginlikleri ve verimli toprakları nedeniyle Rusya ve Batı için çok önemli bir ülkedir. Asya ve Avrupa arasında, enerji ve ticaret koridorun üzerinde bulunması diğer ülkelerin çıkar alanına girmesini sağlamıştır. Ukrayna, bağımsızlığını kazanmasının ardından Rusya ile krizler yaşamıştır. Krizler nedeniyle Ukrayna, Batı yanlısı politika izleyerek Rusya ile dengeli ilişkiler kurmayı hedeflemiştir. Ancak 1993 yılından itibaren Rusya, Ukrayna üzerindeki etkisini artırmıştır. NATO'nun genişleme politikası nedeniyle Ukrayna üzerinde Rusya ve Batı arasında yeni krizler oluşmuştur. İki güç arasındaki kriz sonucunda Ukrayna bölünmeye başlamıştır. Siyasi istikrarsızlıklar nedeniyle Ukrayna, iç ve dış politikada etkin rol oynayamamış, yönetime uygun olarak dış politika yürütmüştür. Sonuç olarak iki ülke arasında ilişkiler olumsuz bir şekilde sürmüştür. Rusya ve Ukrayna arasında gerçekleşen krizlerden diğer devletler de etkilenmiştir. Batı, bölge üzerinde etkinliğini artırarak Rusya'yı sıkıştırmaya çalışmıştır. Ancak AB ve NATO arasındaki anlaşmazlık nedeniyle Rusya'nın bölge üzerindeki etkisi kırılamamıştır.
Soğuk savaş sonrası Türkiye-Azerbaycan ilişkileri: Artan işbirliğinin Dağlık Karabağ sorununa etkisi
Türkiye'nin Milli Mücadele döneminden Azerbaycan'la ilişkileri Azerbaycan Halk Cumhuriyeti'nin (AHC) bağımsızlığa kavuşturulması etrafında sürmüştür. 1918 yılında kurulan ve Osmanlı devleti ile ilişkiler kuran AHC iki yıl gibi kısa bir süre sonra Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'ne (SSCB) katılmıştır. 1990'lı yıllara kadar, uzunca bir süre SSCB'nin bir parçası olan Azerbaycan Cumhuriyeti, 1991 yılından sonra bağımsızlığını kazanmıştır ve bağımsızlığının hemen ardından Türkiye-Azerbaycan ilişkileri siyasi ve ekonomik alanda gelişmeye başlamıştır. Azerbaycan, Türkiye'nin aracılığıyla Avrupa'ya dönük bir dış politika izlerken, aynı zamanda Rusya ile ilişkilerinde dengeli bir politika yürütmeye çalışmıştır. Bu tezde Türkiye ve Azerbaycan arasında otuz yıldan beri devam eden ilişkiler siyasi, ekonomik ve askeri boyutlarıyla ele alınacaktır. İlişkilerin ekonomik boyutundan bahsedilecek olursa Türkiye açısından, Azerbaycan ile yapılan enerji ve ulaşım alanlarındaki anlaşmalar, Türkiye'nin Rusya ve İran'a olan gaz bağımlılığı azaltarak enerji arz güvenliğinin sağlanmasına katkıda bulunmuştur. Ayrıca Türkiye-Azerbaycan ekonomik ilişkilerinin Orta Asya devletlerini ve Çin'i, Türkiye ve Avrupa'ya bağlaması gibi stratejik boyutları üzerinde de durulacaktır. Diğer taraftan iki ülke arasındaki siyasi ilişkiler açısından, Dağlık Karabağ Sorunu nedeniyle siyasi bir kriz yaşayan Azerbaycan'ın, toprak bütünlüğü konusunda Türkiye'nin siyasi desteğini almasının öneminin büyük olduğu söylenebilir. Türkiye Dağlık Karabağ Sorunu'nda Azerbaycan'a askeri ve siyasi destek verirken sorunun çözümünde rol oynamıştır. İkili ilişkiler bu yönüyle Türk Dış Politikası'nın (TDP) Güney Kafkasya'yla ilgili öncelikleri çerçevesinde gelişmiş, Türkiye hem Avrupa devletlerinin hem de kendi enerji güvenliğini sağlamış ve bu bölgede kendi siyasi mevcudiyetini ortaya koymuştur. Bu çalışmanın giriş bölümünde, içerik, amaç ve araştırma sırasında izlenen yöntem belirtilmiştir. Birinci bölümde, Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin başlangıcı; Osmanlı devletinin Azerbaycan'ın bağımsızlığı için yaptığı askeri ve siyasi destek; Nahçıvan bölgesinin Türkiye-Azerbaycan ilişkilerindeki önemi ve 1991 yılında kurulan Türkiye-Azerbaycan ilişkileri incelenecektir. İkinci bölümde I. Karabağ Savaşı'nda Türkiye-Azerbaycan ilişkileri incelenecektir. Üçüncü bölümde, toprakları Güney Kafkasya bölgesinde yer alan Azerbaycan'ın koridor rolü üstlenmesinin önemi ile Türkiye-Azerbaycan enerji ve ulaşım projelerinin iki ülkeye sağladığı ekonomik faydaların yanısıra stratejik boyutu üzerinde de durulacaktır. Dördüncü bölümde, Türkiye'nin son yıllarda Güney Kafkasya'ya yönelik takip ettiği dış politikası, II. Karabağ Savaşı öncesi Türkiye-Azerbaycan ilişkilerindeki önemli gelişmeler üzerinde durulacaktır. Beşinci bölümde ise Karabağ Sorunu'nun çözümü üzerinde durulacak, II. Karabağ Savaşı'nın stratejik kazancı olan Karabağ bölgesi ve Zengezur Koridoru'nun Türkiye açısından önemi tartışılacaktır.
1958-2017 yılları arasında Kerkük Türkmenlerinin asimilasyon sorunu
Günümüzde Irak olarak bilinen bölge, yaklaşık 1400 yıl önce Müslümanlar tarafından fethedilmiştir. Bu tarihlerden itibaren bölgede Türkmen varlığı söz konusudur. Kerkük ise; Türkmenlerin, Irak içinde en yoğun olarak yerleştiği bölgedir. Bu nedenle, Kerkük pek çok kaynak tarafından, Türkmen kenti olarak adlandırılmaktadır. Ancak Kerkük Türkmenleri Osmanlı Devleti'nin bölgeden ayrılmasından sonra pek çok asimilasyon politikasına maruz kalmıştır. Bu baskıların en büyükleri 1924 Kerkük Katliamı, 1946 Gavurbağ Katliamı ve 1959 Kerkük Katliamlarıdır. Bu katliam ve asimilasyon politikalarının baş aktörleri genel olarak aynı bölgelerde azınlık olarak yaşayan Kürtler ve diğer etnik halklar olmakla birlikte, Irak devleti de olaylara müdahalelerdeki başarısızlığı ve suçluları cezalandırmadaki yetersizliği nedeni ile bu sorunların derinleşmesine katkıda bulunmuştur. Günümüze gelindiğinde Kerkük Türkmenleri etnik temizlik gibi fiziksel saldırılara maruz kalmasa da, siyasi kimliğine yapılan "görmezden gelme" gibi fiillere maruz kalmaya devam etmektedir. Kerkük Türkmenlerinin maruz kaldığı baskı ve asimilasyonun bir devlet politikası haline gelmesi Irak'ta 1958 yılında Cumhuriyet rejiminin ilan edilmesi ile başlamıştır. Bu tarihten, 2017 yılındaki Kürt Yönetim Bölgesinin Irak Merkezi Yönetiminden ayrılması için yapılan referanduma kadar geçen süreçte Kerkük Türkmenleri bir taraftan Kürt Yönetimi, diğer taraftan DAEŞ gibi silahlı grupların tehditleri ile yüzleşirken, Irak merkezi yönetimi tarafından da dikkate alınmamışlardır. Bu bilgiler ışığında, çalışmada Kerkük Türkmenleri'nin yaşadığı asimilasyonun neden ve sonuçları, 1958 ve 2017 yılları arasındaki süreci kapsayacak şekilde incelenmiştir.
Türk milliyetçiliğinin dönüşümü: Milliyetçi Hareket Partisi ve Büyük Birlik Partisi Ayrımı (1992-2018)
Milliyetçilik, siyaset biliminin en çok tartışılan konularından biridir. Birçok siyaset bilimci; "milliyetçilik devrinin kapanmış olduğunu" düşünmüştür. Ancak bu zamana kadar milliyetçilik, modası geçmeyen bir ideoloji olmuştur. Özellikle Türk milliyetçiliği kendine has özeliği nedeniyle incelenmiştir. Türk milliyetçiliği, milliyetçiliğin ortaya çıktığı 18. yy. öncesinde de Türk milletinde var olmuştur. Fakat Osmanlı İmparatorluğu, Gerileme Dönemi'nde milliyetçilik ile beraber İslamcılık ve Batıcılık akımlarının etkisiyle devletin beka sorununa çözüm olmak istemiştir. Bu durum, Türkiye Cumhuriyeti için de geçerli olmuştur. Türkiye'de Milliyetçi Hareket Partisi (MHP), 50 yıldan fazla süredir milliyetçi bir parti hüviyetindedir. 1980 Askeri Darbesi'nden sonra milliyetçiliğin yavaş yavaş İslamileştirilmesi neticesinde bir yol ayrımına gelinmiştir. Bundan dolayı iki ayrı kimlikli milliyetçi parti oluşmuştur. Bunlar; MHP ve Büyük Birlik Partisi (BBP) olmuştur. Bu çalışmada, söz konusu iki siyasi partinin fikir, değer ve kimlikleriyle Türk siyasetinde 2018 yılına kadar olan süreci incelenmektedir. Bu tezde, nitel araştırma yöntemlerinden "karşılaştırmalı durum analizi" kullanılacaktır.
Ulusal kimliğin inşasında ulusal marşların rolü: Türkiye örneği
Ulusların, siyasal iktidarların dayandığı meşru zemin niteliğini kazanmasıyla birlikte, ulusal kimlik oluşturmak adına ulus inşa çabaları 18. yüzyıl sonlarından itibaren artmış, devletler sınırları dâhilindeki toplulukları tek bir ulus olarak tanımlayan ortak anlatı ve sembolleri seferber etmeye başlamışlardır. Bu dönemlerde kullanılan bayrak, başkent, lider, destan, fetih gibi çeşitli ulus inşa anlatı ve sembollerinden önemli bir tanesi de ulusal marşlardır. Bu marşların metinleri devletlerin tahayyül ettiği ulusal kimliklerin oluşumuna kılavuzluk etmiş ve önemli katkılarda bulunmuştur. Bu tez çalışmasının amacı, Türk ulusal kimliğinin oluşumunda İstiklal Marşı'nın etkilerini ortaya koymaktır. Bu bağlamda, ulusal marşların ulusal kimlik inşasındaki rollerinin teorik düzeyde neler olduğu, farklı ulus inşa ekolleri olarak kabul edilen Fransa ve Almanya ulusal marşlarının ulusal kimliklerin oluşumuna nasıl katkı sağladıkları ve İstiklal Marşı'nın bu ekoller ile karşılaştırılarak Türk ulusal kimliğine etkilerinin neler olduğu sorularına cevap aranmıştır. Sonuç olarak, çalışmanın başında oluşturulan analiz çerçevesi ile Fransa ve Almanya ulusal marşları incelenerek ulusal kimliklerine etkileri değerlendirilmiş ve yazıldıkları dönemin ruhunu taşıdıkları, büyük oranda kurucu değerlere paralel ulusal kimlikler inşa etmeye çalıştıkları tespit edilmiştir. Türkiye'de İstiklal Marşı'nın ulusal kimlik inşasındaki rolü değerlendirildiğinde, marş metninde kurucu değerlere uygun ulus devlet (ulusal) sembollerine yer verildiği, bununla beraber sonraki dönemde belirginleşen ideal ulusal kimlik profiliyle uyumlu olmayan değerlerin de yer aldığı görülmektedir. Fransa ve Almanya ulusal marşlarının, İstiklal Marşı'yla arasında benzerlikler olduğu kadar, farklılıkların da bulunduğu değerlendirilmiştir.
Sovyet sonrası Azerbaycan-Türkiye ilişkilerinin değişimi ve II. Karabağ Savaşına etkileri
Türkiye ve Azerbaycan ilişkileri başladığı ilk günden bu yana itibarını arttırarak devam etmiştir. Büyüme potansiyeli olan iki ülkenin yakınlığı diplomatik, ticari, sosyal ve askeri alandaki gelişmeyi de beraberinde getirmektedir. Bu yakınlığın en temel örneklerinden birini de 2020 yılında Ermenistan ile yapılan II. Karabağ Savaşı'nda gördük. Ermenistan her ne kadar bölgesel bir güç olarak algılanmasa da Rus hegemonyası altında stratejik bir bölge durumuna gelmiştir. Rusya'nın uyguladığı göç politikası sayesinde Karabağ'da Ermeniler söz sahibi olmuş, bölge üzerinde karar verici unsur olarak yer almaya başlamıştır. Rusya'nın bölgenin etnik yapısına doğrudan etki etmesi yaşanan katliamlara ve zorunlu göçlere zemin hazırlamıştır. Tüm bunların sonucu olarak yıllardır süregelen, günümüze kadar devam edecek olan düşmanlık ve kin duygusu, hem Azerbaycan tarafında hem de Ermenistan tarafında kendini göstermektedir. İşgal yıllarından itibaren Azerbaycan ve Ermenistan'ın sınır hattında çatışmalar sürekli görülmektedir. Nitekim 27 Eylül 2020 yılında başlayan Azerbaycan'ın 44 günlük "Demir Yumruk" operasyonu ile işgal edilen toprakların büyük bir bölümü kurtarılmıştır. Karabağ'da bağımsızlığa giden yolda Türkiye'nin etkisi önemsenemeyecek boyutta olmuştur. Türkiye bölgede aktif rol alarak Rusya'yı temkinli olmaya itmiş ve Ermenistan'ın yalnız kalmasına yol açmıştır. Azerbaycan'ın ana vatana katılan Karabağ Bölgesi ile birlikte Azerbaycan'ın uluslararası arenada ve coğrafyada önemli kazanımlar elde ettiği gözlemlenmektedir.
Dondurulmuş çatışmaların çözülmesinde kolektif güvenlik antlaşması örgütünün rolü: Dağlık Karabağ örneği
Bu çalışmamızda dondurulmuş çatışmaların çözülmesinde Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütünün rolü Dağlık Karabağ örneği kapsamında incelemesi yapılmıştır. Dağlık Karabağ örneğinin dondurulmuş çatışmaların çözülmesi için tatmin edici örnek teşkil ettiğinden problemi tanımlama ve incelemek için başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Çalışmada, Azerbaycan ve Ermenistan arasında yaklaşık otuz yıldır süregelen sorunların 2020 yılında savaşa dönüşmesi ile birlikte; tarafların müttefikleri olan, kolektif örgütlerin bu sorunun çözümünde uyguladıkları rolleri üzerinde durulmuştur. Taraflardan biri olan Ermenistan'ın en önemli silahlı destek alabileceğini düşündüğü Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü'nden savaşın Azerbaycan'ın uluslararası kabul edilen topraklarında sürdüğü gerekçesiyle destek alamadığı ve bu örgütün Dağlık Karabağ sorununun çözümünde üstlendiği fonksiyon üzerinde durulmuştur. Dünyanın önde gelen askeri savunma birlikteliğine dayalı oluşumu NATO, kendisini birçok uygulamalı sahada göstermiş iken, Ermenistan tarafından sürekli silahlı gücüne atıf yapılan KGAÖ'nün bu çatışmada sergilediği tutumların ve diğer faktörlerin de etkisi ile bölge de değişen güç dengesinin neo-realist teori üzerinden modellemesi yapılmıştır.
Avusturya ulus kimliği inşasında entegrasyon tartışmaları ve Türkler
15 Mayıs 1964 tarihinde Avusturya ile Türkiye arasında yaşanan 'İşçi Gö-çü'nün ardından Avusturya'daki entegrasyon tartışmalarının Avusturya ulus kimliğine yansımaları literatür ve görüşmeler çerçevesinde 'inşacı' bir yaklaşımla değerlendiril-miştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemi de dahil olmak üzere yüzünü 'Batı' dünyasına çeviren Türkiye Cumhuriyeti, dönemin Avrupa Ekonomik Topluluğuna 31 Temmuz 1959'da ortaklık başvurusunda bulunarak Avrupa Birliği yolunda önemli bir adım attı. Türkiye-Avusturya ilişkileri, Osmanlı İmparatorluğu ve Habsburg İmpara-torluğu tarihine uzanır. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Marshall yardımı alan Avus-turya, yeniden yapılanabilmesi için insan gücüne ihtiyaç duydu. Bu ihtiyacın geçici ve alternatif olarak Türkiye'den karşılanabileceği konusunda mutabık kalınmıştı. İşgücü Celbinin ardından Avusturya'daki Türk vatandaşlarının sayısı bugün 300.000'e yaklaştı. Zamanla Avusturya'ya yerleşen Türklerin misafirlik süreleri Avus-turya'nın gündeminde yer almaya başladı. Tartışmalar bazen siyasi malzeme olarak kullanılmıştır. Tüm bu gelişmeler Avusturya'nın sosyal yapısını ve ulusal kimliğin olu-şumunu etkilemiştir. Bu çalışmada Türklerin Avusturya toplumuna uyum süreci ve bu son durumda ulusal kimliğe yansımaları araştırılmıştır. Bu kapsamda literatür araştır-ması ve görüşmeler yoluyla veriler toplanmış, elde edilen veriler MAXQDA – 2022 programı aracılığıyla analiz edilmiştir.
Osmanlı Devleti'nde ad hoc diplomasiden sürekli diplomasiye geçiş: Mısır meselesi (1831-1841)
Tezimizde Osmanlı Devleti'nin uluslararası nitelikte bir iç sorunu olan Mısır meselesinin diplomatik yollardan çözümünde sürekli diplomasiye geçiş sürecinin etkileri incelenmiştir. Sürekli diplomasiye geçişte sivil bürokrasinin ortaya çıkışı ve Mısır meselesinin diplomasiyle çözümünde mülkiye memurlarının en etkili iç çevre faktör olmaları, örgütlenme yapısındaki dönüşümle birlikte değerlendirilmiştir. Osmanlı Devleti'nde ad hoc ve sürekli diplomasi gelişim süreci, idari teşkilat yapısındaki değişim ve yenilikler ile karşılıklı etkileşimi içerisinde değerlendirilmiştir. Bu bağlamda kalemiye kültürünün gelişmesinin sürekli diplomasiye geçiş sürecine etkisi araştırılmıştır. Tercüme odasının kurulması, sürekli diplomasiye geçiş ve Hariciye Nezareti'nin kurulması gibi süreçlerle şekillenen mülkiye memur sınıfının Mısır meselesi çözüm sürecindeki etkinliği; düvel-i muazzamanın bu konudaki yaklaşımlarının analiz edilmesi ve mülkiye memurlarının güç dengesi temelinde geliştirdikleri müzakere dinamiklerinin bu yaklaşımlara uygunluğu açısından değerlendirilmiştir. İngiltere'nin 1833 Hünkar İskelesi Antlaşması sonrasında Osmanlı Devleti lehine politika değişikliğiyle; Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlüğü ve bağımsızlığının korunması eğiliminde Boğazlar temelli güç dengesi diplomasisi, ham madde ve pazar ihtiyacı için yapısal yeniliklerle istikrar ve düzenin sağlanması eğiliminde ticari ilişkiler diplomasisi arasında stratejik uyum gözetmesi konusu mülkiye memurlarının Mısır meselesinin çözümüne yönelik tezleriyle uyumu yönünden incelenmiştir. Bütün bu süreçler kronolojik düzen içerisinde, kalemiyenin örgütlenme düzeyi, sürekli diplomasiye geçiş etkenleri, sivil bürokrasinin mülkiye memurları statüsü dönüşümü ve güç dengesi açısından değerlendirilmiştir.
İnsan ve azınlık hakları çerçevesinde Avusturya'daki Türk kökenli göçmenlerin hakları
"İnsan ve Azınlık Hakları Çerçevesinde Avusturya'daki Türk Kökenli Göçmen-lerin Hakları" başlıklı bu doktora tez çalışmasında; Avusturya'da yaşayan Türk göç-menlerin siyasi, iktisadi, sosyal, kültürel, dini ve dilsel alanlarda sahip oldukları hakla-rın yeterlilik düzeyleri, insan ve azınlık hakları açısından, diğer göçmen azınlık grupla-rın da sahip oldukları haklar ile karşılaştırılmak suretiyle değerlendirmeye tabi tutul-muştur. İnsan ve Azınlık haklarının neler olduğuna dair literatür taramasıyla başlayan tezin birinci bölümünde, farklı uzman görüşler çerçevesinde hak tanımlamalarına yer verilerek, insan hakları ve özellikle de üçüncü kuşak haklar kapsamındaki kolektif hakların bileşenlerine ve BM, AGİT, Avrupa Konseyi ve AB gibi uluslararası nitelikli örgütlerin onayladıkları azınlık hakları sözleşmelerine odaklanılmıştır. İkinci bölümde ise, göç olgusunun tarihi, Avusturya'nın maruz kaldığı göç dalgalarının tarihsel seyri, Avusturya devletinin göçmenlere tanınan haklar bağlamında uyguladığı politikalar mercek altına alınmıştır. Farklı ülkelerden gelen göçmenlere yönelik tek tip bir devlet politikası yerine, göçmenlere tanınan haklar açısından çok katmanlı devlet siyasetinin yarattığı dikotomiye dikkat çekilmiştir. Avusturya'da yaşayan tüm göçmenlerin siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel, din-sel ve dilsel haklarının neler olduğu açıklanmaya çalışılırken, ilgili göçmen gurupları-nın hangi haklardan mahrum kaldıkları ve özellikle de hangi sebeplerle, bu haklara erişimlerinin engellendiği tüm boyutlarıyla analiz edilmeye çalışılmıştır. Tezin son bölümünde, Türk göçmenlere tanınan haklar ve bu hakların insan ve azınlık hakları açısından yeterlilikleri sorgulanmış, diğer göçmen gruplara tanınan hak-lar ile karşılaştırmalar yapılarak sorun alanları tespit edilmiştir. Avusturya vatandaşlığını elde etmek husussundaki şartların ağır olması gibi göçmenlere yönelik engeller vurgulanmıştır. Bu gibi sorunların zamanla katlanarak nasıl büyüdüğüne ve sürekliliğine değinilmiş, bunların çözümüne yönelik öneriler kap-samında birlikte yaşama ve ötekine saygı gibi değerlere yönelik bilincin arttırılması hususuna vurgu yapılmıştır. Avusturya'nın; AB'nin kuruluş aşamasındaki temel normlar olarak kabul edilen demokrasi, insan hakları, hak, hukukun üstünlüğü ve adalet gibi değerlere bağlı kal-ması gerektiğine, aksi takdirde Avusturya'da yaşayan tüm kesimlerin bu süreçten zarar görebileceğine dikkat çekilmiştir. Avusturya'nın; Avusturya yerlileriyle birlikte tüm göçmenlerin evi olduğuna, Avusturya'da yaşayan halkın karşılıklı dayanışma, fayda ve yarar çerçevesinde hareket ettikleri takdirde tüm kesimlerin refah seviyeleri-nin yükselebileceğine vurgu yapılmıştır.
Rusya'nın 2014 Ukrayna krizindeki hibrit savaş stratejisinin analizi
Tarih boyunca en çok merak edilen konulardan biri olan "savaş" olgusunun yöntemlerinde sürekli değişimler olmuştur. Geçmişte, muharebe araçlarının gelişimi ve muharebede kullanılan alet ve mekanizmaların türü, bir muharebenin galibini belirleyen en önemli faktörler arasında yer alıyordu. Kitle imha silahlarının ve nükleer silahların yaygınlaştığı 21. yüzyılda devletler geleneksel bir hayatta kalma mücadelesine doğrudan katılamamış ve daha farklı, daha mantıklı bir yol aramaya başlamıştır. Bu bakımdan, yakın tarihte Hibrit Savaş Doktrini, ulusların ihtiyaçlarına hitap eden en kapsamlı savaş teorisi olarak ortaya çıkmıştır. Hibrit savaş yönteminin siyasi ve ekonomik maliyetleri konvansiyonel savaşa göre çok düşük ve bu maliyetlere göre elde edilen zafer ölçeği çok yüksektir. Bu nedenle devletlerin hibrit savaş yöntemini gerek saldırı gerekse savunma açısından her yönüyle anlaması zorunlu hale gelmiştir. Bu çalışmanın temel amacı Rusya'nın Ukrayna'ya yaptığı müdahaleyi hibrit savaş perspektifinden incelemek ve bu müdahalede Avrupa Birliği ve NATO'nun rolünü ortaya koymaktır. Bu amaçla önce teorik boyut, ardından tarihsel boyut ortaya konulmuştur. Çalışmanın teorik temelleri atıldıktan sonra Rusya'nın Ukrayna'ya müdahalesinde yaşanan pratik olaylar hibrit savaş teorisi perspektifinden değerlendirilmiştir. Son olarak Ukrayna krizi öncesi, sırası ve sonrasında Avrupa Birliği ve NATO'nun rolleri incelenerek, bu örgütlerin krizin ortaya çıkmasındaki rolü ve bu örgütlerin Rus hibrit savaşına karşı ne ölçüde hazır oldukları ortaya konmuştur.
1983-1989 dönemi Türk dış politikasında Ege sorunu: Turgut Özal faktörü
Ulus-devlet olma ve milli kimlik kazanma süreçlerinde Türkiye ve Yunanistan arasında oluşan güvensiz ortam, iki devlet arasında günümüzde halen tam anlamıyla çözülememiş sorunları beraberinde getirmiştir. Jeopolitik, askeri, siyasi ve stratejik açıdan önemli bir su yolu olan Ege Denizi de iki ülke arasındaki uyuşmazlıklara konu olmuş ve bu uyuşmazlıklar Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde Ege sorunu olarak tarihe geçmiştir. Kıta sahanlığı, karasuları, hava sahası ve FIR hattı, egemenliği tartışmalı ada, adacık ve kayalıklar, adaların silahlandırılması ile arama ve kurtarma yetki sorunu olarak sınıflandırılan bu sorunlara yönelik çözüm arayışları iki ülke ilişkilerinde farklı dönemlerde farklı yaklaşımlarla devam etmiş, ancak bir sonuca ulaşılamamıştır. Bu tezde Ege sorununun kapsamı ortaya konmuş ve Turgut Özal'ın 1983-1989 yılları arasında başbakanlığı süresince bu sorunun çözümüne yönelik girişimleri incelenmiştir. Uluslararası sistemin baskı ve kısıtlamaları karşında devletlerin dış politika davranışlarını yerel faktörler ve lider algıları ile bunların karşılıklı etkileşimi üzerinden inceleyen bir dış politika analizi teorisi olan neoklasik realizm, tezin kuramsal çerçevesi olarak belirlenmiştir. Neoklasik realizmin, siyasi liderlerin devletlerin dış politika seçimlerinde belirleyici ve nihai kararları verici konumunda olduğunu kabul etmesinden yola çıkan bu tezde Turgut Özal'a odaklanılarak dış politika anlayışı irdelenmiştir. Özal'ın kendine has kişilik ve liderlik özellikleri ortaya konmuş ve bu özelliklerin etkisiyle benimsediği dış politika anlayışıyla Ege sorununa yönelik dış politika davranışları incelenmiştir. Bu bağlamda tezde, Özal'ın ılımlı, aktif ve iş birlikçi dış politika anlayışının mevcut sorunun çözümüne etkisi olup olmadığı sorusuna yanıt aranmış ve Ege sorunu özelinde, özellikle öne çıkan olaylar ışığında, Turgut Özal'ın izlediği politika neoklasik realist bir bakış açısıyla değerlendirilmiştir. Turgut Özal'ı merkeze alarak, benimsediği dış politika davranışlarının yıllardır çözüme kavuşturulamamış Ege sorununun çözümüne etkisini neoklasik realist teori açısından inceleyen bu tez, devletlerin dış politikalarında liderlerin rolü hakkında farklı bir bakış açısı sunmaktadır. Bu doğrultuda tez, gelecekte konuyu farklı yönlerden ele alacak çalışmalar için de bir basamak görevi görecektir.
Türk dış politikasında Kıbrıs Harekâtı ve Türk-Amerikan ilişkilerindeki rolü
Günümüzde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin uluslararası siyaset alanında geldiği noktaya bakıldığında Türkiye dışındaki devletlerin, adada yaşayan Türkler veya Türkiye lehine olan hiçbir çözümü desteklemedikleri görülmektedir. Günümüzde artık birçok ülkenin bu sorun üzerinde konuşmak istemesi ve konuya müdahil olan birçok devletin çıkarlarından dolayı ve bu sebeple hakkaniyetli paylaşıma destek vermediklerinden dolayı ayrıca iki toplum arasındaki derin güven eksikliği, ortak yaşama kültürü ve alışkanlıklarının olmaması gibi sebeplerden, Kıbrıs adasında yaşanan sorunları çözümsüzlüğe itmiş, sonuç olarak günümüze kadar da sorun kesin olarak çözülememiştir. Kıbrıs çıkartması bir anlık bir karar olmayıp uzun bir sürecin doğal sonucudur. Türkiye bu konuda başından itibaren çıkartma yapana kadar hep diplomatik yolları denemiş, diplomasiden ümit kesildiğinde de harekât yapılmıştır. Ancak gelinen noktada Türkiye'nin Kıbrıs sorununu harekâtla çözmek istemesi ve bunu gerçekleştirmesi, Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerini etkilemiş ve günümüzde hala devam eden bir diplomasi krizi olarak görülmektedir. Türkiye'nin Kıbrıs'ta askeri anlamda varlığını sürdürmesi ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni tanımasıyla birlikte Türk-Amerikan ilişkilerinde gerilimler ve bozulmalar yaşanmıştır. Türk-Amerikan ilişkilerinin doğası ve tarihsel gelişmeleri çerçevesinde ele alınan Kıbrıs Sorunu, Türk-Amerikan ilişkilerini bağımlı bir değişken olarak etkilediği ortaya çıkmıştır. Bu kapsamda Türkiye'nin ABD ile olan ilişkilerinde önemli bir konu olan Kıbrıs Sorunu, iki ülke ilişkileri arasında günümüzde hala devam eden bazı kırılmalar ve tepkilere yol açmaktadır. Bu durum, aynı zamanda Türk kamuoyu nezdinde Amerikan karşıtı tepkilerin oluşmasına ve iki ülke arasındaki diplomatik gerilimlere yol açmaktadır. Öte yandan Türkiye'nin kendi milletinden olanları koruma isteğine karşılık, Yunanlılar adanın tamamının Rumlara verilmesini ve Türklerin yok sayılmasını istemişlerdir. İngiltere ise kendi üslerinin durumuna odaklanmış, ABD ise iki tarafla arasını bozmak istememiş ancak yine de Rum yanlısı bir siyaset izlemiştir. Ayrıca soğuk savaşın devam ettiği bu süreçte iki NATO ülkesinin savaşmasının batı blokunda çatlaklara neden olacağı endişesi de ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla bu çalışmanın amacı olarak Türkiye'nin Kıbrıs Politikası bağlamında ABD ile olan ilişkilerini ortaya koymaktadır.
Neoklasik realist perspektiften Trump döneminde ABD'nin Afganistan politikası
Bu tezde, Donald Trump'ın başkanlığında ABD'nin Afganistan politikalarının neoklasik bir realist analizini sunmaktadır. Sovyet işgalinden öncesi ve Afganistan'ın demokratik yönetiminden, Sovyetler Birliği'nin işgali ve çöküşü, Taliban'ın yükselişiyle 9/11 sonrası döneme kadar olan dönemi, ABD ve Afganistan ilişkilerini kapsar. ABD'nin çatışan ulusal çıkarları ve bölgedeki dış politikasının getirdiği zorluklar nedeniyle, ABD Afganistan'da başarılı olma şansı bölgedeki siyasi durumundan dolayı kesitte. Çalışma, ABD'nin Afganistan'daki 20 yıllık politikalarının ülkede sürdürülebilir barış ve güvenilir bir askeri ve siyasi varlık kuramadığını gösteriyor. Afganistan'daki misyonun tek katılımcısı olmamasına rağmen, çalışma, siyasi kırılganlıkların ve açık bir stratejinin olmamasının Afgan hükümetine karşı isyancıları bastırmada ısrar etmeye devam ettiğini ortaya koyuyor. Bu çalışma, Donald Trump döneminde Afganistan'daki ABD dış politikasını neoklasik realizm merceğinden incelemek için vaka analizi ve süreç izlemenin nitel bir araştırma metodolojisini uygulamaktadır. Sonuç olarak, Afganistan'daki saldırgan dış politika yerine ABD'nin Afgan savunma güçlerini direnişçilere karşı mücadelelerinde doğrudan destekleme politikası izlediği sonucuna varılmaktadır.
Özel askeri şirketlerin ulusaşırı faaliyetleri: Afrika örneği
Afrika kıtası 16. yüzyılda başlayan ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında sona eren sömürgecilik faaliyetlerinin günümüze kadar devam eden olumsuz etkileriyle mücadele etmektedir. Afrika kıtasının yaşamış olduğu güvenlik sorunları her geçen gün daha zorlu hale gelmekle birlikte bu güvenlik tehditlerinin boyutları da farklılaşmaktadır. Afrika kıtasındaki devletlerin güvenlik algısı içerisinde belki de en fazla ön plana çıkan husus; varlıkları ve faaliyetleri tartışmalı olmasına karşın özel askeri şirketlerin, bölgede istikrarı ve güvenliği sağlama temelinde başvurulan temel aktörler olmalarıdır. Bu araştırmanın amacı; özel askeri şirketlerin Afrika'da kullanımı bağlamında dünyadaki klasik askeri müdahale ve operasyon yöntemlerinde yarattığı değişimi analiz etmektir. Araştırmanın birinci bölümünde, özel askeri şirketlerin genel karakteristiği, tarihsel süreç içerisinde yüklendikleri roller ve hukuksal statüleri incelenmiştir. Araştırmanın ikinci bölümünde, güvenlik ve savunma alanında aktif rol alan özel askeri şirketlerin yayılmasındaki sebepler ile gerçekleştirdikleri faaliyetlerin niteliği irdelenmektedir. Araştırmanın son bölümünde ise Afrika kıtasındaki güvenlik problemleri ve bu problemler karşısında Afrika'daki devlet yönetimleri tarafından özel askeri şirketlerin kullanımları ve yarattıkları etkilere dair bir değerlendirme yer almaktadır.
Ortak güvenlik ve savunma politikası perspektifinden NATO ve Türkiye
2. Dünya Savaşı sonrası uluslararası sistem büyük bir değişim geçirmiş ve Soğuk Savaş olarak adlandırılacak yeni bir küresel sistem meydana gelmiştir. İki kutuplu bu yeni sistemde Batı ve Doğu olarak adlandırılan bir sistem ortaya çıkmıştır. Batı Bloğu, başını Amerika Birleşik Devletleri'nin çektiği ve çoğunluğu Batı Avrupalı olan devletler çekmiştir. Batı Bloku kapitalist sistem üzerinden hareket etmiştir. Doğu Bloğunun başını Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği çekmiş ve Bloğun çoğunluğunu Doğu Avrupalı devletler oluşturmuştur. Doğu Bloğu ise sosyalist sistem üzerinden küresel sistemde hareket etmiştir. Soğuk Savaş Dönemi'nin başlamasıyla her iki Blok savunma ve güvenlik çerçevesinde hareket etmiştir. Batı Bloğu savunma örgütü olarak NATO'yu kurmuş, Doğu Bloğu ise buna karşılık Varşova Paktı'nı hayata geçirmiştir. Batı Bloğu NATO üzerinden özellikle Batı Avrupa güvenliği ve savunmasını ele almıştır. Bu yaklaşım çerçevesinde Batı Avrupalı devletler, ekonomik ve siyasi entegrasyonu başlatırken aynı zamanda Avrupa güvenlik ve savunma yaklaşımını da benimsemeye başlamışlardır. Türkiye, Soğuk Savaş Dönemi'nde NATO üyesi olmuş bununla beraber Avrupa güvenlik mimarisinde yer almış ve önemli katkılar sağlamıştır. Soğuk Savaş sonrası dönemde de NATO ve Avrupa savunma ve güvenlik yaklaşımı devam etmiş, bu dönemde de Türkiye ortak güvenlik ve savunma yaklaşımı çerçevesinde NATO ve Avrupa güvenlik ve savunma yaklaşımına önemli katkılarda bulunmuştur. Soğuk Savaş Dönemi ve sonrasından günümüze olan süreçte dahil olmak üzere NATO ve Avrupa ortak güvenlik ve savunma yaklaşımı devam etmiştir. NATO ve Avrupa güvenlik ve savunma yaklaşımı hem realist hem idealist kuramın yaklaşımlarını yansıtan örnekler göstermiştir. NATO, realizmin anarşik uluslararası sistem ve güvenlik ikilemi çerçevesinde şekillenen ve güç dengesi ve caydırıcılık yaklaşımı bağlamında savunma ve güvenlik yaklaşımı nüveleri mevcut olmuştur. Bununla beraber idealizmin ortak kurumların oluşturulması vasıtasıyla karşılıklı bağımlılık esasında savaş yerine barışı temel alan yaklaşımı çerçevesinde de NATO'nun politik yaklaşımlarını gösteren örnekler de meydana gelmiştir. Benzer şekilde Avrupalı güçler de aynı yaklaşımı benimsemiş politika üretme anlamında her iki teorinin temel özelliklerini yansıtmıştır. Türkiye de bu iki anlayış çerçevesinde hareket eden NATO ve Avrupa güvenlik ve savunma yaklaşımına önemli katkılarda bulunmuş, üyesi olduğu NATO ittifakında özellikle Avrupa güvenliğinde önemli bir yer edinmiştir. Tez çalışması, ortak güvenlik ve ortak savunma kavramlarını ele almış ve her iki kavramı analiz seviyesi yanında güvenlik ve savunma kavramlarını ele alan realizm ve idealizm teorileri çerçevesinde tezin konusunu amaç edinmiştir.
Türkiye-Ermenistan ilişkilerinde kimlik ve ötekilik söylemi: Süreklilik/değişim
Değişen Dünya ve Rasyonalist Teorilerin Soğuk Savaş ve sonrası süreçte sistemdeki değişimi açıklamadaki yetersizliği sonucu ortaya çıkan İnşacı Teori bu tezin oluşumunda ana teori olarak kullanılmıştır. Teori vasıtasıyla Türkiye ve Ermenistan arasındaki ilişkilerin saptanmasında kültürlerin, kimliklerin, söylemlerin ve her iki ülke elitlerinin söylemlerinin dış politikanın oluşturulması ve iki ülke arasındaki ilişkilere yön verilmesi konusundaki etkisi ortaya konulacaktır. Yine, bu çalışmayla karşılıklı ilişkilerin şekillenmesinde önemli bir rolü olan ötekilik söylemiyle ilişkilerin normalleştirilmesi önündeki engeller giderilerek normal ilişkilerin kurulmasına dönük çabalar izlenecektir. Türkiye ve Ermenistan arasındaki ilişkiler ve dış politikalarının oluşumunda bir değişim ve bu değişimin sürekliliğinden söz edebilmek için Türkiye ve Ermenistan'ın kimlik inşa süreçleri çalışma içerisinde gözden geçirilmiş ve bu süreçleri etkileyen olaylar, faktörler incelenmiştir. İmparatorluk döneminden başlayarak Osmanlı Devleti içerisinde Millet-i Sadıka yani "vatanına, milletine sadık vatandaşlar" olarak nitelendirilen Ermeniler ve Türkler 1. Dünya Savaşı sonrası artık karşımıza başka bir kimlikle çıkmışlardır. Ermenistan ve Türkiye ulus kimlikleri inşa aşamasında pek çok değişime uğramış, bu değişimi sağlayan faktörlere de tez çalışması içerisinde yer verilmiştir. Soğuk Savaş sonrası Ermenistan'ın bağımsızlığına kavuşması TürkiyeErmenistan arasındaki normalleşme umutlarını artırmış olsa da bu gerçekleşmemiş, Dağlık Karabağ'ın tekrar Azerbaycan topraklarına katılması ve 2018 sonrası Ermenistan lideri Paşinyan'ın iktidara gelmesi, onun pragmatik Türkiye-Azerbaycan dış politikası ilişkilerin tekrar normalleşmesi yönündeki adımları hızlandırmıştır. Günümüz Türkiye ve Ermenistan ilişkilerine her iki ülke siyasi elitlerinin söylem ve çabaları yön vermekle beraber tarihsel süreçteki kimlik siyasetinin ve yine tarihsel ortak geçmişin etkisinin yanı sıra dış faktörlerin de katkısının olduğu görülmektedir. Bu tezle aşağıdaki soru ve olgulara yanıt aranacaktır: - Türk ve Ermeni kimliklerinin dönüşümünün iki ülke arasındaki ilişkileri etkileyip etkilemeyeceği veya hangi noktaya getireceği, yine aynı şekilde Türk ve Ermeni elitlerin davranışları, söylemleri ülke halkları ve ulusların geleceği üzerinde ne derecede etkili olmuştur, sorusu araştırılacaktır. - Liderlerin, elitlerin bir başka ifadeyle Türkiye ve Ermenistan devlet adamlarının iki ülke arasındaki ilişkilere dair verdikleri söylemler, kullandıkları ifadeler Teun A. Van Dijk'in eleştirel söylem analiziyle değerlendirilecektir. Dil ve kimlik kavramları Sosyal İnşacı Teori açısından önemli kavramlar olup Van Dijk kendi analizini yaparken bu ögeleri de kullanması tercih sebebi olmuştur. Dijk, metodolojisinde dil ve kimliğin yanı sıra iktidar, ideoloji, retorik gibi ögelere de yer verir. Tezin birinci bölümünde kuramsal çerçeve olarak Sosyal İnşacılık Teorisi yer almış, aynı zamanda bu çerçevenin en önemli ögesi kimlik kavramına yer verilmiştir. Kimliğin açıklanması açısından Alexander Wendt ve Nicholas Onuf'un da görüşleri yine bu bölümde yer almaktadır. İkinci bölümde ise Türk ve Ermeni kimliklerinin ortaya çıkışı ve geldiği nokta farklı dönemlerde, süreçlerde izlenmiş, bu kimliğin oluşumunu etkileyen olaylar ifade edilmiştir. Üçüncü bölümde "öteki" kavramına yer verilerek Türkiye ve Ermenistan'ın birbirlerine bakış açıları ile iki ülke arasındaki ilişkiler arka fonunda Türk ve Ermeni elitlerin söylemleri eleştirel söylem analizine tabi tutulmuştur. Sonuç bölümünde ise tezin genel bir özeti verilerek bulgular eklenmiştir.
Soğuk Savaş dönem sonrası ABD ve Türkiye'de kamu diplomasisi uygulamalarının karşılaştırmalı analizi
Bu çalışma ile ilk olarak Soğuk Savaş Dönem sonrası olan dönem kısıtlanarak kamu diplomasisinin Türkiye'deki yerinin incelenmesi hedeflenmiştir. ABD üzerindeki kamu diplomasisi uygulamalarına değinerek Türkiye'deki uygulamaların karşılaştırılması ve değerlendirilmesi sağlanmıştır. Bu durumun analizini sağlamak için ilk olarak ABD'nin kamu diplomasisi kavramı üzerinde durulmuştur. Literatür üzerindeki bu alandaki kaynaklar incelenmiştir. İkinci aşama olarak Türkiye'nin soğuk savaş dönemi sonrası kamu diplomasisi kavramı ve olgusu üzerine yazılan kitaplar, makaleler ve tezler incelenmiştir. Daha sonra bu incelemeler karşılaştırılarak analiz edilmiştir. Çalışma sonucuna göre Kamu Diplomasisi kavramı ve konusu Türkiye'de Soğuk Savaş Dönemi sonrası daha aktif rol almış olup 2000'li yıllarla beraber literatürde önem kazanmaya başlamıştır.
Turgut Özal dönemi din-siyaset ilişkileri (1983-1993)
Din ve siyaset ilişkisi insanlığın var olma süreciyle kendini göstermiş ve ortaya çıktığı andan itibaren gerek din siyasetin yapısında köklü değişikliklere sebep olmuş, gerekse siyaset dinin değişim ve dönüşümlerine etki etmiştir. Din ve siyaset ilişkisi insanlığı bireysel, sınıfsal ve toplumsal olarak çok yakından ilgilendirmiş ve hayatlarını derinden etkilemiştir. Turgut Özal'ı ve O'nun dönemindeki din-siyaset ilişkilerini daha iyi anlamanın yolunun, modernleşmeyi ve modernizmi daha iyi anlamaktan geçtiği düşünülebilir. Modernleşmenin, son yüzyıllarda insanlığa yegane yaşam biçimi olarak sunulduğu görülmektedir. Modernitenin çıkışı, batı dünyasının Orta Çağda kilise ile geçirdiği siyasi tecrübeler neticesinde ortaya konulan siyasi ve toplumsal bir harekettir tespitinde bulunulabilir. Aynı zamanda, siyasi iradeden gelenek ve dinin uzaklaştırılması ile oluşturulmuş bir düşüncenin eseridir denilebilir. Modernizmin kaynağını Orta Çağ Hristiyanlık dini kilisesinin, din ve siyaset boyutunda yaşadığı evrelerde aramak gerektir. Dolayısıyla modernleşmenin temelinde Müslüman siyaseti ve İslam geleneğinin olmadığı görülebilir. Bu nedenle, 16.yüzyıldan günümüze kadar insanlığın yaşamış olduğu siyasi tarihte ve modernizasyon süreçlerinin sonrasında daha yaşayabileceği her türlü dini – siyasi olayda Müslüman siyasetinin olmayacağı kanaatine ulaşılabilir. Müslüman toplumlardaki din – siyaset ilişkilerindeki sorunun asıl nedenini de kendilerinden referans olarak alınmayan ve çıkış kaynağını teşkil etmeyen bir anlayışın, kendi toplumlarına modernizasyon süreçlerini uygulama sonucunda meydana gelen durumlar olarak düşünülmelidir. Modernleşme kuramı, din ve gelenek kavramları yeni katkılar sağlayacağı düşünülen kaynaklardan yararlanılarak ortaya konulmaya çalışılmıştır. Son dönem Osmanlı modernleşmesi ve Cumhuriyet dönemi modernleşmesi Turgut Özal dönemine kadar aktarılmaya çalışılmıştır. Turgut Özal'ın din – siyaset ilişkileri bağlamında neleri düzeltmenin gayreti içerisinde olduğu, neleri dengelemeye çalıştığı, bütün boyutları ile ortaya konulmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Modernleşme, Din, Siyaset, Laiklik, Turgut Özal
21. yüzyılda Bölgesel Güvenlik Kompleksi Teorisi kapsamında Türkiye'nin İsrail'e yönelik dış politikası
1948 yılında İsrail'in bir devlet olarak kurulması, Levant alt kompleksi ve bölgenin genelinde günümüze kadar süregelen çeşitli dini, etnik ve siyasi çatışmalara neden olmuştur. Ortadoğu bölgesindeki güvenlik mimarisinin şekillenmesinde önemli bir aktör olan Türkiye'nin İsrail'e yönelik dış politikası, iki ülkenin etki ve güvenlik alanlarının çakışmasından dolayı bölgesel ve küresel düzeyde bazı sorunlar yaşamalarına ve ilişkilerinde ciddi kırılmalar meydana gelmesine neden olmuştur. Ortadoğu bölgesel güvenlik kompleksine komşu Türkiye ile kompleksin bir üyesi olan İsrail'in birbirleriyle yaşamış oldukları siyasi anlaşmazlıklar da bölgenin kaderini çoğu kez olumsuz yönde etkilemiştir. 2002 yılında tek başına iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi tarafından ortaya konan yeni Türk dış politikası BGKT tarafından Türkiye'ye atfedilen yalıtıcı rolüne meydan okuyan bir dizi ilkeye dayandırılmıştır. Bu bağlamda, Türkiye-İsrail ilişkilerinin konu edinildiği bu çalışmanın amacı, 21. yüzyılda Türkiye'nin İsrail'e yönelik dış politikasını, iki devlet arası ilişkilerdeki süreklilik ve kopuşları, genelde inşacı yaklaşımın, özelde Kopenhag Okulu'nun geliştirdiği Bölgesel Güvenlik Kompleksi Teorisi çerçevesinde anlamak ve açıklamaktır. Bu teori kapsamında, 21. yüzyılda Türkiye'nin İsrail'e yönelik dış politikasındaki değişimler; güvenlikleştirme/güvenlik-dışılaştırma söylemleri ve sektörel güvenlik yaklaşımı çerçevesinde, Türk-İsrail ilişkilerinin tarihsel arka planı da dikkate alınarak, bölgesel ve küresel gelişmeler ışığında analiz edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Türk-İsrail İlişkileri, Türk Dış Politikası, BGKT.
2002-2022 yılları arasında Türkiye-İsrail ilişkilerinin değerlendirilmesi
Araştırmamızın temel amacı, 2002'den 2022'ye kadar İsrail ve Türkiye arasındaki ilişkinin tarihsel dinamiklerini ve iki ulus arasındaki etkileşimleri araştırmaktı. Bu çalışmada AKP öncesi ve sonrası ikili ilişkiler değerlendirilmiştir. İki ülkenin Soğuk Savaş boyunca bakış açıları ve küresel ve Orta Doğu olaylarına verdikleri tepkiler incelendi. Türkiye'nin İsrail ile ilişkileri, İsrail-Filistin çatışmasının bir sonucu olarak kriz dönemindedir. Çalışmada ikili ilişkilerde kriz dönemleri ve bu dönemlerdeki ekonomik ve askeri ilişkiler ele alınmıştır. Yahudi halkının tarihinin dahil edilmesinin ardından, çalışmanın ilk bölümünde İsrail'in kuruluşu ve onu etkileyen değişkenler tartışılmaktadır. İkili ilişkilerin normalleşmesi, kriz dönemleri ve AK Parti döneminde uygulanan dış politikanın normatif dayanakları farklı bölümlerde ele alınmaktadır.
Küresel jeopolitik bağlamda terör ve radikalizm: Suriye, Irak ve Afganistan
Radikalizm, terörizm ve güvenlik sorunu bugün dünya genelinde ön plana çıkan sorunlardır. Özellikle günümüzün gelişmiş toplumlarında bile bu tür sorunlar ile karşılaşmak mümkündür. Bunun temelinde ise bazı toplumların geri kalmışlığı yatar. Bugün bakıldığı zaman geri kalmış olan üç toplum ön plana çıkar. Bunlar Irak, Afganistan ve Suriye'dir. Bu üç ülkeye de bakıldığı zaman bu üç sorun ile karşılaşılır. Özellikle de terör bağlamında bu üç ülke dünya genelinde de ön plana çıkmaktadır. Ülkelerin genel alt yapıları gelişmişlik bağlamında ön plana çıkar. Bu alanda yetersiz alt yapılar bir yerden sonra toplumda dengesizliğe de neden olmaktadır. Üstelik bu tür dengesizlikler genel anlamda toplumdaki kargaşayı da tetikler niteliktedir. Bugün genel anlamda geri kalmış olan bu üç ülke içinde sorunlar oldukça fazladır. Geniş açıdan bakıldığı zaman Ortadoğu ülkeleri bağlamında da çoğu yerde bu tür sorunlar vardır. Ortadoğu eksenli alanlarda yetersiz alt yapılar ve oluşumların kaynağı çokça fazladır. Bu tür unsurlar ise genel anlamda toplumların farklı yapılar ile bezenmesine yol açmaktadır. Bunların başında ise terör gelir. Ancak terörün yer etmesinde de güvenlik sorunsalı yatar. Bunlara karşı radikal yapılar ve oluşumlar da öne çıkar. Ancak bu üç ülkede bu tür radikal yapı ve söylemler pek fazla güç kazanmaz. Tüm bunlar sadece belli başlı bir söylemden ileriye de gitmez. Genel anlamda her toplum yapısı belli başlı farklılıkları kendi içinde barındırır. Bunların başında da güvenlik gelir. Güvenlik her toplum için önemli bir alt yapıya sahiptir. Güvenliğin olmaması demek toplumlarda kargaşanın oluşması demektir. Bu üç ülke içinde tam olarak böyle bir durum hakimdir. Bunlar ekseninde mevcut olan alt yapılar da zayıflamıştır. Bugün Batı'ya ve Doğu'ya bakıldığı zaman belli başlı farklılıklar göze çarpar. Bu farklılıkların başında da gelişme gelir. Toplumsal gelişme ve refah seviyesi toplumdan topluma farklılaşma gösterir. Tam olarak bu eksende mevcut olan alt yapılar devreye girer. Yani Ortadoğu'ya bakıldığı zaman bu eksende gelişmiş olan bir alt yapıya sahip olmak mümkün olmaz. Üstelik bu birçok ülke için de geçerlidir. Bu durum ise doğal olarak terörü besler. Terör bugün dünya genelinde birçok alanda vardır. Ancak terörün etkileşimi her alanda aynı olmaz. Bugün Afgan topraklarına bakıldığı zaman terör bağlamında birçok yapının oluştuğu fark edilir. Tüm bu yapılar ise genel anlamda bir ülkenin git gide daha çok zayıflaması ve daha çok gerilemesi anlamına gelir. Bu durum Irak, Afganistan ve Suriye için daha çok ön plana çıkar. Bu üç ülke bağlamında bakılacak olunursa eğer etnik yapı oldukça zarar görmüştür. Toplumsal açıdan alt yapı çokça sorunlu hale gelmiştir. Üstelik bu alt yapılar bir yerden sonra halkı göçe zorlamıştır. Çünkü halk umudu göç etmekte bulmuştur. Genel anlamda geri kalmış olan birçok ülke için de durum böyledir. Yani göç etmek ve farklı bir yaşama başlamak onlar için bir kurtuluştur. Bugün dünya genelinde çok sayıda göç eden Afgan, Irak ve Suriyeli göçmen vardır.
Uluslararası göç ve güvenlik ilişkisi: Türkiye'ye göç eden Suriyelilerin Aberystwyth Ekolü açısından oluşturduğu/maruz kaldıkları güvenlik meselelerinin incelenmesi
Bu çalışma, Türkiye'deki Suriyeli göçmenler ve geçici koruma altındaki bireylerin güvenlik sorunlarını, Aberystwyth Ekolü perspektifinden incelemektedir. Türkiye, 2011 yılında Suriye iç savaşının başlamasından bu yana 3 milyondan fazla Suriyeli göçmene ev sahipliği yapmaktadır. Başlangıçta kısa süreli kalmaları planlanan mültecilerin uzun süre Türkiye'de kalacaklarının anlaşılmasıyla hem Suriyeli göçmenlerin hem de Türk halkının karşı karşıya kaldığı sosyal, ekonomik ve güvenlik sorunları daha görünür hale gelmiştir. Sonuç olarak, bu çalışma, Türkiye'deki Suriyeli göçmenlerin ve yerel halkın güvenlik sorunlarını geniş bir perspektiften ele alarak, devlet dışı aktörlerin ve uluslararası toplumun, göçmenlerin güvenliğini sağlama ve sosyal entegrasyonlarını destekleme konusunda daha etkin rol oynaması gerektiğini vurgulamaktadır.
Güvenlikleştirme teorisi perspektifinden 2002 yılına kadar Türkiye'de sivil-asker ilişkileri
Bu tez çalışmasında, Türk siyasal tarihinin önemli kırılma noktalarından biri olarak kabul edilebilecek askeri darbeler ve müdahale süreçleri "güvenlikleştirme teorisi" çerçevesinde incelenmektedir.
Makedonya'nın Kuzey Makedonya'ya dönüşümü: Prespa Anlaşması'nın rolü
1991 yılında Yugoslavya'nın dağılmasının ardından bağımsızlığını ilan eden Kuzey Makedonya, bağımsızlık ilanından bu yana isim krizi yaşamaktadır. Yunanistan için yeni kurulan bu komşu ülkenin adının ''Makedonya'' olması endişe verici bir unsur olmuştur. Bu diplomatik anlaşmazlık tarihi ve kültürel miras üzerinde yoğunlaşmaktadır. Yunanistan'ın kendi Kuzey bölgelerinden birinin ismi olan Makedonya'nın kullanılması, bununla birlikte yeni kurulan bu devletin tarihi bağlarının Makedonya Krallığı ile ilişkilendirilmesi Yunanistan tarafından, kendi tarihi ve kültürel mirasına bir tehdit olarak algılamıştır (M. İmıl, 2019). Yaşanan bu kriz Kuzey Makedonya'nın uluslararası alandaki kimlik inşa sürecini yokuşa sürmüştür. Anlaşmazlığın sonlandırılması amacıyla 2018'de Prespa Antlaşması imzalanmış ve Makedonya'nın resmi adı bu antlaşma ile ''Kuzey Makedonya'' olarak değiştirilmiştir. Antlaşma, isim kriziyle birlikte Yunanistan'ın bu ülkeyle olan anlaşmazlığını sona erdirmesine yardımcı olabilecek diğer meseleleri de içermektedir. Prespa Antlaşması ile gerçekleşen isim değişikliği, Kuzey Makedonya'nın kimlik inşa sürecinde önemli bir adım olarak kabul edilmektedir. Aynı zamanda bu antlaşmanın, Kuzey Makedonya'nın NATO'ya (North Atlantic Treaty Organization) ve Avrupa Birliği'ne katılım sürecini hızlandırması ve bölgede istikrarı arttırmasın amaçlıyordu. Prespa Antlaşması, uzun yıllardır devam eden bir anlaşmazlığı çözmeyi amaçlayan ve bölgedeki ilişkileri iyileştirmeyi hedefleyen önemli bir diplomatik başarı olarak kabul edilmektedir. Ancak antlaşma Kuzey Makedonya'da bazı siyasi tartışmalar yaratmış ve toplumsal kutuplaşmalar yaratmıştır. Prespa Antlaşması'nın imzalanmasının ardından yaşanan sürecin ve antlaşmanın kamuoyu üzerinde yarattığı etkinin analiz edilebilmesi açısında tez çalışması önem taşımaktadır. Bununla birlikte isim değişikliğinin AB süreçlerine olan etkisinin, kamuoyu fikirlerinden yararlanarak analiz edilmesi planlanmaktadır. Bu kapsamda, Makedonya'dan Kuzey Makedonya'ya isim değişikliği süreci ve Prespa Antlaşması çok yönlü şekilde incelenecektir.
Neorealizm kuramı çerçevesinde 2022 Rusya-Ukrayna Savaşı
Bu tez, 24 Şubat 2022'de başlayan Rusya-Ukrayna savaşının dinamiklerini, neorealizm perspektifinden analiz etmektedir. Neorealizm kuramı çerçevesinde ele alınan bu çalışma, savaşın arka planında yatan stratejik nedenleri, Rusya'nın Ukrayna'nın NATO ve AB ile yakınlaşmasını bir tehdit olarak algılaması perspektifiyle analiz etmektedir. Çalışma, Rusya'nın Ukrayna üzerindeki etkisini artırma hedefi ile bu müdahalenin, Avrupa'nın güvenliği ve bölgedeki istikrar üzerindeki yansımalarını tartışmaktadır. Çatışmanın çeşitli senaryolarla değerlendirildiği tezde, Ukrayna'nın Batı ile entegrasyon çabaları ve Rusya'nın jeopolitik pozisyonunu güçlendirme hedefleri arasında giderek derinleşen bir gerilim olduğu vurgulanmaktadır. Çalışma, uluslararası ilişkilerdeki büyük güçlerin güvenlik ve güç dengesi çerçevesinde hareket etme eğilimlerini ele almaktadır. Rusya-Ukrayna savaşı örneğinde olduğu gibi, neorealist bakış açısı, devletlerin uluslararası sistemde güvenliklerini sağlamaya yönelik stratejik hedeflerini vurgular. Dondurulmuş çatışma olasılığı, Ukrayna'nın zaferi ya da pragmatik bir hükümetin toprak tavizlerine razı gelmesi gibi senaryolar üzerinden, bu savaşın bölgesel ve küresel düzeyde uzun vadeli etkileri incelenmektedir. Bu bağlamda, Rusya-Ukrayna savaşının sonuçlarının sadece iki ülke ile sınırlı kalmayıp, geniş çaplı bir güvenlik tehdidi oluşturabileceği değerlendirilmektedir.
AKP döneminde AB-Türkiye ilişkileri: Siyasal söylemin dönüşümü
2002-2020 yılları arasında Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarında Türkiye-Avrupa Birliği (AB) ilişkileri, farklı dönemlerde değişen dinamiklere sahne olmuştur. Bu çalışma, AKP'nin AB üyelik sürecine yönelik politikalarını, söylemlerini ve bu süreçte yaşanan dönüşümleri incelemektedir. Çalışmada, Türkiye'nin AB ile olan ilişkilerinin 2002-2005 yılları arasında reform sürecine dayalı olumlu bir ivme kazandığı, ancak 2005'ten sonra çeşitli siyasi ve diplomatik engeller nedeniyle yavaşladığı görülmektedir. AKP'nin ilk yıllarında AB üyeliği, demokratikleşme, hukuk reformları ve ekonomik gelişme açısından bir kaldıraç olarak görülmüş; bu dönemde Kopenhag Kriterleri'ne uyum için önemli yasal düzenlemeler yapılmıştır. 2005 yılında müzakerelerin başlamasıyla birlikte AB-Türkiye ilişkileri tarihsel bir dönüm noktasına ulaşmış ancak Kıbrıs meselesi, Fransa ve Almanya'nın genişleme karşıtı tutumları, üyelik sürecine yönelik iç siyasi tartışmalar süreci karmaşık hale getirmiştir. 2010'lu yıllarla birlikte Türkiye'nin dış politikası çok yönlü bir yapıya bürünmüş ve AB süreci eskisi kadar öncelikli bir gündem maddesi olmaktan çıkmaya başlamıştır. 2013 Gezi Parkı olayları, 2016 darbe girişimi ve sonrasındaki olağanüstü hâl süreci gibi iç siyasi gelişmeler Türkiye'deki demokratikleşme algısını etkileyerek AB ile ilişkileri olumsuz etkilemiştir. AB, bu dönemde Türkiye'ye yönelik eleştirilerini artırırken, AKP'nin söylemleri giderek daha bağımsız ve Batı merkezli olmayan bir dış politika anlayışına evrilmiştir. Çalışmada ayrıca, AB sürecinin Türkiye'deki siyasi söyleme etkileri de ele alınmaktadır. 2000'li yılların başlarında "AB reformları" söylemi hâkimken, 2010'ların ortalarından itibaren "milli irade", "yerli ve milli duruş" gibi kavramların ön plana çıktığı görülmektedir. AB'ye yönelik eleştiriler artarken, Türkiye'nin bölgesel güç olma iddiası söylemsel olarak güç kazanmıştır. Özellikle 2016 sonrası dönemde AB süreci ikincil bir konuya dönüşmüş, Türkiye'nin dış politikası daha bağımsız ve çok kutuplu bir eksene kaymıştır. Sonuç olarak, 2002-2020 yılları arasında Türkiye-AB ilişkileri dalgalı bir seyir izlemiş, siyasi söylem ise pragmatik bir yaklaşımdan daha ulusalcı ve bağımsızlık vurgusu taşıyan bir çizgiye evrilmiştir. Bu dönüşüm, hem iç hem de dış politikadaki gelişmelerin bir sonucu olarak değerlendirilmelidir.
Önleyici diplomasi çerçevesinde 2003 sonrası Orta Doğu'daki Türk-Amerikan ilişkileri
20 Mart 2003 yılındaki Irak işgalinden bu yana, Türk-ABD ilişkileri, Orta Doğu coğrafyasını etkileyen hızlı bölgesel ve uluslararası gelişmelerin ışığında, esaslı değişimler ve karmaşık süreçler deneyimlemiştir. Bu bağlamda, önleyici diplomasi, Türkiye'nin ulusal menfaatlerini koruma ve çeşitli bölgesel meselelerdeki politika ve tutum farklılıklarından kaynaklanan gerilimleri azaltma amacıyla benimsediği temel araçlardan biri olarak öne çıkmıştır. Önleyici diplomasi, çatışmaların askeri ihtilaflara veya açık krizlere evrilmesini engellemeyi hedefleyen sürekli diyalog ve müzakere mekanizmalarını benimsemeye dayanmaktadır. Bu strateji, bilhassa Irak, Suriye ve Filistin'e dair krizler, terörizm ve Orta Doğu'daki silahlı gruplar bağlamında, Türkiye'nin Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile ilişkilerinde ortak çıkarları temin etme amacı doğrultusunda güçlendirilmiştir. Bu çalışma, önleyici diplomasinin Türk dış politikasında etkin bir araç olarak işlevselliğini analiz etmeyi ve 2003 yılından 2024 yılının sonuna kadar ABD ile yaşanan krizlerin yönetimindeki rolünü incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışma, bu aracın bölgesel etkilerini değerlendirmeye odaklanmakla birlikte, Türkiye'nin müşkül alanlarla, özellikle Irak ve Suriye'de vuku bulan krizler ve bölgedeki ABD rolüyle başa çıkmak için benimsediği stratejileri ele alacaktır. Ayrıca, önleyici diplomasinin hem Türkiye hem de ABD politikaları üzerindeki etkisi ve bu aracın stratejik hedeflere ulaşmadaki muvaffakiyeti analiz edilecektir. Bu bağlamda, çalışma, önleyici diplomasi analizini, uluslararası ilişkilerde ulusal menfaatler ve gücün dış politikayı şekillendirmede belirleyici faktörler olduğunu vurgulayan realizm teorisiyle ilişkilendirmeyi hedeflemektedir.
Türkiye'nin kamu diplomasisi aracı olarak eğitim diplomasisi: İstanbul ili örneği
Eğitim diplomasisi, bir ulusun küresel etkisini artırmada önemli bir rol oynayarak kamu diplomasisinin önemli bir bileşeni olarak ortaya çıkmıştır. Eğitim değişim programları aracılığıyla devletler, kendi eğitim sistemleri, kültürel zenginlikleri ve bilimsel çalışmalarını uluslararası arenada tanıtarak diğer devletlerle karşılıklı öğrenme ve anlayış ortamı oluşturmaktadırlar. Bu araştırma, eğitim diplomasisinin bir devlet için olumlu ve kalıcı bir imajın geliştirilmesine nasıl katkıda bulunabildiğini ortaya koyarak eğitim almak için Türkiye'ye gelen uluslararası öğrencilerin Türkiye algısını İstanbul örneğine odaklanarak incelemektedir. Devletlerin uluslararası öğrencileri çekme veya değişim programlarına entegre eğilimleri, kamu diplomasisi aracı olarak eğitim diplomasisinin önemini göstermektedir. Eğitim diplomasisinin önemli bir yönü olan eğitim değişim programları, uluslararası öğrencilere ev sahibi ülkeyi doğrudan deneyimleme fırsatı sunarak önyargısız bir algıya yol açabilmektedir. Bu programlar, devletler arası ilişkilerin iyileştirilmesi ve karşılıklı anlayışı artırmaları dolayısıyla önemli bir araç olarak kabul edilmektedir. Bu programlara katılan uluslararası öğrenciler, ev sahibi ülkenin dilini, kültürünü ve entelektüel başarılarını dünyaya tanıtan kültürel ve akademik elçiler olarak hizmet etmektedirler. Türkiye de, eğitim gören uluslararası öğrenci sayısını artırmaya odaklanarak eğitim diplomasisine aktif olarak katılmaktadır. Türkiye, çeşitli burs ve değişim programları aracılığıyla dilini, kültürünü ve akademik tekliflerini tanıtmayı ve böylece küresel imajını geliştirmeyi amaçlamaktadır. Bu noktada çalışmada uygulanan anket ile Türkiye'nin yumuşak gücünü ölçmede eğitimin rolü bilimsel olarak analiz edilmektedir.
Çin'in yumuşak güç stratejisi çerçevesinde Bir Kuşak Bir Yol Projesi: Afrika örneği
Çin'in son yıllarda ortaya koyduğu en kapsamlı ve tartışmalı proje olarak nitelendirilen Bir Kuşak Bir Yol Projesi (BKBY), 2013 yılında ilk kez Çin Devlet başkanı Xi Jinping tarafından duyurulmuştur. Çin'in kuruluşunun 100. yıl dönümü olan 2049'da tamamlanması hedeflenen bu proje, Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarını kara ve deniz yolları ile birbirine bağlamayı amaçlamaktadır. Başlangıçta ''kazan-kazan'' projesi olarak tanıtılan bu girişim, zamanla eleştirilere maruz kalmış ve Çin'in Afrika ülkelerindeki siyasi ve kültürel nüfus alanını güçlendirmeye çalıştığı ileri sürülmüştür. Bu bağlamda, çalışmada Çin'in Afrika ülkelerine yönelik politikalarını güç stratejileri çerçevesinde değerlendirmek amaçlamıştır. Afrika ülkelerinin, Birleşmiş Milletler (BM) gibi uluslararası kuruluşlardaki sayısal üstünlüğü, Çin'e önemli bir stratejik avantaj sağlamaktadır. Uygur meselesi, Tiananmen meydanı olayları, Hong Kong protestoları ve Tayvan meselesi gibi konular, Çin'in eleştirilmesine yol açsa da Afrika ülkeleri ile Çin arasında büyük bir sorun oluşturmadığı için ilişkilerde önemli bir engel teşkil etmemiştir. Çin'in Afrika kıtasıyla olan ilişkileri, 1955 yılında düzenlenen Bandung Konferansı'na kadar uzanmakta olup bu dönemden sonra Afrika kıtasındaki ülkeler ile iyi ilişkiler geliştirme çabası içine girmiştir. Özellikle Kenya, Cibuti, Etiyopya, Mısır gibi ülkelerde BKBY Projesi kapsamında önemli yatırımlar yapılmış ve yapılmaya devam edilmektedir. Bu yatırımlar aracılığıyla Çin'in Afrika'daki stratejik varlığı güçlenmiştir. Altyapı projeleri ve ekonomik yatırımlar sayesinde yerel halkla iş birliği ve diyalog ortamı geliştirilmiş, büyük ölçüde yumuşak güç stratejileri kullanılmıştır. Konfüçyüs Enstitüleri, ortak tatbikatlar, eğitim programları gibi unsurlar, Çin'in Afrika'daki yumuşak güç etkisini artırmaya yönelik kullandığı önemli araçlar olarak ön plana çıkmaktadır. Ancak proje ilerledikçe şeffaflık eksiklikleri ve borç tuzağı diplomasisi gibi eleştiriler de gündeme gelmiş, bu da Çin stratejilerinin sadece yumuşak güç değil, keskin güç unsurlarını da kapsadığı algısını ortaya çıkarmıştır. Bu bağlamda, Çin'in yumuşak güç ve keskin güç stratejilerini birlikte kullanarak Afrika'daki etkisini artırdığına dair analizler de yapılmaktadır.
Kamu diplomasisi açısından Türk yapımı tarihi dizilerin yurtdışı izleyiciler üzerindeki etkilerinin analizi
Devletlerin hedeflerine ulaşmaları için ihtiyaç duydukları gücün doğası tarihsel süreçte birçok faktöre bağlı olarak değişmiş, aynı zamanda politika yapımı da devletlerin tekelinden çıkmıştır. Tüm bu değişen dinamikler, günümüzde kamuoylarının uluslararası politikada önemini arttırmıştır. Bu doktora tezi de dünyanın birçok ülkesine ihraç edilen ve yabancı kamuoyları tarafından beğeniyle takip edilen tarih konulu Türk televizyon dizilerinin aynı zamanda Türkiye'nin yumuşak gücüne katkı sağlayıp sağlamadığını araştırmayı hedeflemiştir. Bu bağlamda araştırma için seçilen üç tarihi Türk dizisi, ihraç edildiği ülkelerde hem elit kesimler hem de kamuoylarında yapmış olduğu yankılar açısından değerlendirilmiştir. Çalışma alanı olarak seçilen üç farklı bölgede (Latin Amerika, Balkanlar, Orta Doğu) medyaya yansıyan yorumlar, izleyicilerin dijital platformlarda yaptığı yorumlar ve akademisyenlerin konu ile ilgili yaptığı çalışmalar üzerinden yapılan geniş bir söylem analizine ek olarak anket çalışması da yapılmıştır. Çalışmaların bulguları ile hedef kamuoylarını söz konusu diziler vasıtası ile etkileme ve Türkiye'ye yönelik tarihsel travmalardan kaynaklı önyargıların yumuşatılma kapasitesi olup olmadığı, en nihayetinde Türkiye'nin Kamu Diplomasisi açısından değerlendirilip değerlendirilemeyeceği hedeflenmiştir. Hem olumlu hem de eleştirel yorumlar analiz edilerek gelecekte yapılabilecek benzer kamu diplomasisi uygulamalarının daha başarılı sonuçlar getirebilmesi adına önerilerde bulunulmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti'ndeki Suriyelilerin medya aracılığıyla güvenlikleştirilmesinin ve güvenlikdışılaştırılmasının incelenmesi
İnsanların bulunduğu koşullar göç etme gerekliliğini ortaya çıkarabilmektedir. Suriye Arap Cumhuriyeti'nde yaşanan iç savaş sürecinin yol açmış olduğu Suriyeli zorunlu kitlesel göçü de bunun bir örneğidir. Kitlesel göçler, ev sahibi ülkelere olumlu ya da olumsuz yönde etki edebilmektedir. Kopenhag Okulu çerçevesinde güvenlikleştirme yaklaşımı ile bir mesele söylem yoluyla tehdit olarak ele alınabilmekte ve güvenlikdışılaştırma yaklaşımı ile de bir mesele yine söylem yoluyla tehdit kapsamı dışına çıkarılabilmektedir. Medya, iletişim kurma gereksiniminin sonucu olarak ortaya çıkmış bir araç olarak ele aldığı konuları geniş kitlelere yayabilme işlevine sahiptir. Ayrıca medya, ele aldığı konuları güvenlikleştirebilen ve güvenlikdışılaştırabilen bir aktör konumundadır. Bu tezde, Beşar Esad rejiminin devrildiği 8 Aralık 2024'ten itibaren 31 Mart 2025 tarihine kadar Türkiye Cumhuriyeti'ndeki Suriyelilerin Türk medya organlarında nasıl ele alındığı ortaya konulmuştur. İnceleme kapsamına alınan medya organları Sözcü, Cumhuriyet, Yeni Şafak, Sabah, Diken ve Bianet'tir. İlgili medya organlarının internet sitelerinde belirtilen tarihler arasında yayınlanan haber ve köşe yazıları arama kısımlarına "Suriyeli" anahtar kelimesi yazılarak taranmıştır. İlgili medya organlarının haber ve köşe yazılarında Türkiye Cumhuriyeti'ndeki Suriyelileri güvenlikleştirdiği mi yoksa güvenlikdışılaştırdığı mı ortaya konulmuştur. Ayrıca ele alınan haber ve köşe yazıları Kopenhag Okulu'nun güvenlik sektörleri kapsamında değerlendirmeye tabi tutulmuştur. Değerlendirme sonucunda Sözcü gazetesi haricindeki diğer medya organlarının ağırlıklı olarak güvenlikdışılaştırma eğiliminde olduğu görülmüştür. Ayrıca Kopenhag Okulu güvenlik sektörlerine göre bir ayrım yapıldığında da ağırlıklı olarak toplumsal güvenlik üzerinden güvenlikleştirmenin ve güvenlikdışılaştırmanın yapıldığı görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Suriyeli, Türkiye Cumhuriyeti, Güvenlikleştirme, Güvenlikdışılaştırma, Medya
Arap Baharı sonrası Almanya'ya yapılan göçlerde İslamofobi ve medyanın etkisi
Bu tez, 2010 yılında başlayan Arap Baharı sonrasında Almanya'ya yönelen göç hareketlerinin, İslamofobi bağlamında toplumsal etkilerini ve medyanın bu süreçteki rolünü incelemektedir. Arap Baharı'nın yol açtığı iç savaşlar, siyasi istikrarsızlık ve ekonomik çöküş neticesinde Avrupa'ya, özellikle de Almanya'ya yönelen göç dalgaları; sosyal uyum, entegrasyon ve önyargılar gibi birçok sorunu beraberinde getirmiştir. Çalışma, hem geleneksel medya hem de sosyal medya platformlarında yer alan söylemlerin, Almanya'daki Arap kökenli Müslüman göçmenlerin toplumsal kabulü üzerindeki etkilerini analiz etmektedir. Bu kapsamda, sosyal dışlanma, konaklama zorlukları, işgücü piyasasındaki ayrımcılıklar, eğitimde eşitsizlik ve kadınlara yönelik çoklu ayrımcılık gibi sorunlar detaylı şekilde ele alınmıştır. Araştırmanın temelini söylem analizi yöntemi oluşturmakta; medya içerikleri, haber dili ve kullanılan imgeler üzerinden İslamofobik temsillerin ne şekilde üretildiği incelenmektedir. Çalışma, yalnızca içerik analizine değil, aynı zamanda medya söylemlerinin toplumsal ve siyasal bağlamda nasıl şekillendiğine odaklanmıştır. Bu sayede, medya temsillerinin kamuoyunu yönlendirme ve göçmenlere ilişkin algıyı dönüştürme gücü vurgulanmaktadır. Kuramsal olarak Çerçeveleme Teorisi'ne dayanan tezde, medyanın belirli temaları nasıl ön plana çıkardığı, hangi unsurları geri planda bıraktığı ve bu tercihlerle nasıl bir toplumsal algı inşa ettiği analiz edilmiştir. Ayrıca PEGIDA gibi aşırı sağ hareketlerin söylemlerinin medyada nasıl yer bulduğu ve bu yolla İslamofobi'nin meşrulaştırılması da değerlendirilmiştir. Sonuç olarak, bu tez Arap Baharı sonrası göç olgusunu, medya söylemleri ve toplumsal algı çerçevesinde ele alarak İslamofobi'nin Almanya'daki yansımalarını derinlemesine analiz etmektedir. Çalışma, çok kültürlü toplum yapısının sürdürülebilirliği ve sosyal uyum politikalarına eleştirel katkı sunmayı amaçlamaktadır.
Uluslararası terörizm perspektifinden Suriye iç savaşında IŞİD
Suriye iç savaşı, 2011 yılında başlayan halk ayaklanmalarıyla ortaya çıkan ve kısa sürede çok aktörlü bir çatışma ortamına dönüşen, karmaşık bir iç ve dış dinamikler bütününü ifade etmektedir. Bu kaotik ortamda Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) gibi radikal örgütler, ortaya çıkan otorite boşluğunu kullanarak etkili bir şekilde örgütlenmiş ve kuruldukları toprakları da kapsayan geniş bir coğrafyada hâkim olmuştur. IŞİD, küresel cihadı hedefleyen ve dünya çapında saldırılar düzenleyen bir yapıya bürünmüştür. Bu bağlamda, örgüt hem ideolojik yayılımı hem de uluslararası terörizm stratejileri açısından dikkat çekmiştir. Suriye'deki savaş ortamı, IŞİD'in radikalleşme, savaşçı devşirme, lojistik sağlama ve propaganda faaliyetleri için verimli bir zemin oluşturmuştur. Uluslararası toplum, IŞİD tehdidini önlemek için çeşitli askeri ve istihbarı operasyonlar düzenlemiş; ancak örgütün esnek yapısı, internet üzerinden yürüttüğü etkili propaganda faaliyetleri ve uluslararası savaşçı akını, mücadelenin zorluklarını artırmıştır. Örgüt, 2014 yılında halifelik ilan ederek küresel bir tehdit hâline gelmiş, özellikle Batılı ülkelerde yalnız kurt saldırılarını teşvik etmiştir. Sonuç olarak, IŞİD'in Suriye iç savaşındaki rolü, sadece bir iç çatışmanın parçası değil; aynı zamanda uluslararası terörizmin yeni bir boyutu olarak değerlendirilmelidir. Örgütün yükselişi ve yayılma stratejisi, devlet dışı aktörlerin uluslararası güvenliği nasıl tehdit edebileceğini göstermesi açısından da önemlidir. Anahtar Kelimeler: Uluslararası terörizm, Suriye, IŞİD
Rusya'daki Almanların milletleşme süreci
Rusya'daki etnik Almanların bir ulus haline gelip gelemediği konusu, milliyetçilik kuramları ve bilhassa Etno-sembolik bakış açısı perspektifinden ele alındığında siyasi, tarihi ve kültürel faktörler bakımından incelendiğinde, bu konunun karmaşık bir mesele olarak ortaya çıktığı görülmektedir. Etnik Rus Almanları, X. asırdan itibaren takip eden XVI., XVII. yüzyıllarda ve özellikle XVIII. yüzyılda II. Katerina'nın davetiyle Avrupa'dan ve Almanya'nın çeşitli bölgelerinden Rus hinterlandına göç eden bir topluluk olarak ortaya çıkmıştır. Çariçenin ortaya koyduğu 1762-1763 tarihli manifestolar, göçle gelen Almanlara arazi, vergiler ve askerlikten muaf tutulma ile dini özgürlükler gibi ayrıcalıklar sunarak, bu coğrafyadaki yeni yerleşimlerin teşvik edilmesini sağlamıştır. İlk başlarda kültürel özerkliklerini muhafaza eden bu toplum, Volga ırmağı etrafında yaşam alanları oluşturarak, kendilerine özgü kimliklerini devam ettirmişlerdir. Fakat, 1800'lerin sonlarına doğru giderek kendini gösteren "Ruslaştırma" politikaları, önceden mevcut olan bu durumu sınırlı hale getirmiş ve etnik Almanları asimilasyon aşamalarına mecbur bırakmıştır. XX. asra gelindiğinde ise, Sovyetler Birliği idaresi altında, daha çok II. Dünya Harbi esnasında, Rusya'daki Almanlar, Nazi Almanya'sı ile ittifak potansiyeline sahip bir topluluk olarak anlaşılmış ve bu sebeple Türkistan (Orta Asya) ve Sibirya Bölgelerine tehcir edilmişlerdir. Bu evrede grubun büyük çoğunluğu yaşamını yitirmiş, geride kalmış olanlar ise; kültürel köklerinden kopmak zorunda kalmışlardır. Sovyetlerin siyasi yaklaşımları, etnik Almanların kimliklerini korumalarını daha da güçleştirmiş, diaspora şeklindeki kimlik yapısını ön plana çıkarmıştır. Milliyetçilik teorileri bağlamında, bir toplumun ulus haline gelebilmesi, farklı görüşlerle ifade edilebilmektedir. Primordialist düşünceye göre, ortak değerler ve idealler, dil ve kültürel özellikler ön planda yer alırken; Modernist düşünürler, ulusları çağdaşlaşma sürecinin bir çıktısı olarak görmektedirler. Etno-sembolik bakış açısı ise bu kavramı izah ederken, kültürel ve tarihsel kökenlere vurgu yapmaktadır. Bu teoriye göre, bir ulusun oluşabilmesi için mitlere dayalı müşterek geçmiş, sembolik kültürel oluşum ve ortak gelecek tasavvuru gerekmektedir. Etnik Rus Almanları, bu ögelerin birçoğuna sahip olsalar da, zorlamalar, baskılar ve sürgünler sebebiyle kolektif hafızaları zayıflamış, kültürel sembolleri yıpranmış ve müşterek gelecek öngörüsü oluşturamamışlardır. Ağırlıklı olarak Sovyet döneminde maruz kalınan sürgünler, bölgesel bütünlüğü nihayete erdirmiş ve diaspora kimliğini hâkim hale getirmiştir. Diaspora grupları, millet olmanın esas unsurlarından biri olan coğrafi birlikten mahrumdur. 1990'lı yıllardan itibaren anavatan Almanya'ya doğru yapılan göç süreçleri, etnik Rus Almanları'nın kimliklerini daha da parçalamış ve milletleşme aşamalarının zedelenmesine neden olmuştur. Etno-sembolik görüşe göre, milletleşme, sadece kültürel ve tarihsel kökenlerle değil, güncel kültürel ve politik projelerle de biçimlenmektedir. Fakat, Rusya'daki Almanların karşı karşıya kaldığı asimilasyon ve dağılma süreçleri, böyle oluşumların ortaya çıkmasına engel olmuştur. Rus Almanları, günümüzde etnik bir topluluk olarak varlıklarını sürdürmektedirler. Bununla beraber, onlar hakkında bir millet haline gelip gelemedikleri sorusuna yanıt aranırken; tarihi devamlılık, sembolik birliktelik gibi değerlere de sahip oldukları halde, aralarında müşterek bir gelecek tasavvurunun tam manasıyla gerçekleşememesi ve uluslararası alanda tanınan bir devletlerinin var olmaması gibi nedenlerden dolayı, bir ulus haline gelmeleri varsayımına ulaşılamamaktadır.
Sosyal inşacılık perspektifinden Suriye iç savaşında mezhepsel kimliğin rolü
Bu tez, sosyal inşacılık kuramı çerçevesinde, Suriye iç savaşı örneği üzerinden mezhepsel kimliklerin etkisini analiz etmektedir. Araştırmanın temel amacı, Suriye iç savaşı örneği üzerinden, mezhepsel kimliğin dış politika, iç siyaset ve bölgesel ittifak ilişkileri üzerindeki rolünü incelemektir. Sosyal inşacılık yaklaşımı, kimliğin sabit değil, toplumsal etkileşimle şekillenen bir yapı olduğunu savunarak, mezhebi kimliklerin nasıl inşa edildiğini ve nasıl bir rol oynadığını anlamak için teorik bir zemin sunmaktadır. Araştırma, nitel yöntemle yürütülmüş; tarihsel analiz ve vaka incelemesine dayanmaktadır. Çalışmada, Şii kimliğinin tarihsel gelişimi, İran Devrimi sonrasında bölgesel siyasette kazandığı rol ve Suriye iç savaşı sürecinde bu kimliğin bir mobilizasyon aracı olarak nasıl kullanıldığı incelenmektedir. Özellikle İran'ın "kutsal mekanları koruma" söylemi, Şii dayanışmasına yaptığı vurgu ve Hizbullah'ın Suriye'deki etkinliği, mezhepsel kimliğin araçsallaştırılmasına somut bir örnek sunmaktadır. Tezde, Suriye-İran-Hizbullah ittifakı stratejik yönü ile birlikte ortak mezhepsel aidiyet ve kolektif kimlik temelinde şekillenmiştir. Mezhepsel kimlik, bölgesel düzeyde dayanışma ve ideolojik birlik oluşturmakta; bu durum, uluslararası ilişkilerde maddi unsurların yanı sıra sosyal faktörlerin de belirleyici olduğunu göstermektedir. Bu bağlamda sosyal inşacılık kuramı, kimliğin uluslararası siyasetteki kurucu rolünü anlamak için etkili bir çerçeve sunmaktadır.
ABD'nin Suriye iç savaşı'ndaki hibrit savaş stratejisinin analizi (2011-2023)
15 Mart 2011 tarihinde Suriye'de başlayan halk protestoları, Arap Baharı sürecinden etkilenerek rejim karşıtı gösterilere dönüşmüştür. Ülkedeki siyasi baskı, ekonomik sıkıntılar ve sosyal adaletsizlikler, halkın rejim değişikliği talepleriyle sokaklara dökülmesine neden olmuştur. Gösteriler zamanla silahlı çatışmalara evrilmiş, bu da ülkeyi derin bir iç savaşa sürüklemiştir. Savaş sadece rejim ve muhalefet arasında değil, aynı zamanda yerel ve uluslararası aktörlerin çıkar çatışmaları arasında da yaşanmıştır. Suriye krizi, savaş anlayışının da dönüşümüne zemin hazırlamıştır. Geleneksel savaş biçimlerinin yerini, teknolojik gelişmelerin etkisiyle hibrit savaş stratejileri almıştır. Bu stratejiler; askeri operasyonların yanı sıra siyasi, ekonomik, kültürel ve dijital araçların eşzamanlı kullanımını içerir. Hibrit savaş, hedef ülkeyi doğrudan işgal etmek yerine içeriden zayıflatmayı amaçlayan çok katmanlı bir yaklaşımı temsil eder. Amerika Birleşik Devletleri, Suriye iç savaşına yönelik tutumunda hem sert güç (askeri müdahale, vekil güçler) hem de yumuşak güç (ekonomik yaptırımlar, bilgi savaşı) araçlarını kullanarak hibrit stratejileri benimsemiştir. Bu çerçevede ABD, Suriye'yi zayıflatmayı, kendi jeopolitik hedeflerini gerçekleştirmeyi ve "Yeni Orta Doğu" planını uygulamayı amaçlamıştır.