Kırşehir Ahi Evran University
Discipline

Histology and Embryology

Kırşehir Ahi Evran University

576

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessTR

Karbosulfan inhalasyonunun fare testisine ultrastrüktürel etkisi

Ülkemizde, özellikle güney bölgemizde, hem zirai ve hem de sıtma ile mücadelede youn bir ekilde kullanılan karbosulfanın farklı doku ve organlar üzerindeki toksik etkilerini konu alan elektron mikroskobik çalımalara sıklıkla rastlanılmasına karın testis üzerine yapılmı ultrastrüktürel bir çalımaya literatürde rastlanamamaktadır. Bu çalımada karbosulfanın testisler üzerine olası etkilerinin ince yapı düzeyinde aratırılması amaçlandı. 60 farenin deney kapsamına alındıı bu çalımada fareler 6 gruba ayrıldı. 1. grup 1 gün süreyle, 2.grup 3 gün süreyle, 3.grup 7 gün süreyle, 4.grup 14 gün süreyle ve 5.grup 28 gün süreyle günde 2 saat 0.20 mg/m3 karbosulfan inhalasyonuna maruz bırakıldı. Her gruptan 5'er hayvan son inhalasyondan 24 saat sonra, geriye kalanlar ise 28 gün sonra sakrifiye edilerek kan ve doku örnekleri alındı. 6. grup kontrol grubu olarak kabul edildi. Dokular elektron mikroskobu ile incelendi. Kan örneklerinde testosteron hormonu seviyelerine bakıldı. Karbosulfan inhalasyonuna tabii tutulmu farelerin kan testosteron düzeylerinde hafif bir artı gözlenirken inhalasyonu takiben 28 gün bekleme süresine alınmı farelerde kan testosteron düzeyleri hemen hemen kontrol grubundan ölçülen deerlere yaklamıtı. 1-3 gün süre ile karbosulfan inhalasyonu uygulanmı farelerin testislerinde membrana propriada ve seminiferöz epitelde belirgin bir deiiklie rastlanamamakla beraber, 7-28 gün süre ile inhalasyon uygulanmı olan farelerde membrana propriada kollajen liflerin miktarı artmı ve myoid hücreler daha da elektron dens hale gelmiti. Membrana proprianın total kalınlıı hafifçe artmıtı ve bazal lamina kıvrıntılı (ondülalı) bir seyir izlemekteydi. Sertoli hücreleri agranüler endoplazmik retikulum sisternalarının genilemesine balı olarak `'köpüümsü hücre'' eklini almılardı. Bazı alanlarda da Sertoli hücreleri ile yakın ilikili hiçbir spermatojenik hücre bulunmaz iken dier bazı spermatojenik hücreler tam bir nekroza uramıtı ve hücre kalıntıları ortamda serbest halde gözlenmekteydi. Karbosulfan inhalasyonunu takiben 28 gün bekleme süresinden sonra gerek membrana propriada ve gerekse seminiferöz epitel hücrelerinde görülen dejeneratif deiikliklerin ortadan kalkmı oldukları dikkati çekmekteydi. Karbosulfan inhalasyonunu takiben kan testosteron düzeyinin dümesi testiküler fonksiyonlarda endokrinolojik bir bozukluu gösterirken inhalasyondan 7-28 gün sonra ultrastrüktürel dejenerasyon belirtileri de ortaya çıkmaktadır. Dier taraftan, inhalasyondan sonra 1. ve 3. günlerde seminiferöz tübülde ultrastrüktürel dejenerasyon belirtilerinin hemen hemen hiç gözlenememesi hücrelerin normal yapılarını korumakta olduunu iaret etmektedir. Nitekim, inhalasyondan sonra 28 gün bekletilen farelerin testislerinin incelenmesinde seminiferöz tübül hücrelerinin normal görünüm sergiledikleri dikkati çekmektedir ki bu da hücresel harabiyetin geriye dönüebilir nitelikte olduunu düündürmektedir. Ayrıca, membrana propriada gözlenen kalınlama interstisyumdan seminiferöz tübül içerisine madde geçiini engellediini akla getirirken, bazal laminanın kıvrıntılı bir hal alarak yüzey alanını geniletmesi, dolayısıyla, madde geçi alanını arttırması bir miktar olsa da madde geçi kaybını kompanse ettii kanaatini uyandırmaktadır.

Ebru Yasıllıgöz
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Deneysel siyatik sinir yaralanmasında betametazon ve sinir büyüme faktörünüm sinir rejenerasyonuna ultrastrüktürel etkileri

Periferik sinir yaralanması dünyada ciddi sağlık sorunlarından birisidir. Yaralanma sonucunda özellikle sinir distalinde önemli yapısal değişiklikler meydana gelmektedir. Periferik sinir rejenerasyonunda çeşitli faktörlerin etkileri geniş olarak araştırılmıştır. Rejenerasyonda, schwann hücrelerinin primer rolleri yanında, eksojen olarak uygulanan nörotropinler, nörokinler ve bazı büyüme faktörlerinin de yararlı etkileri açıklanmıştır. Sinir dejenerasyonunda, sinir büyüme faktörü (NGF) gibi pek çok nörotropik faktörün sentezlenerek retrograd iletimle perikaryona ulaştırıldığı ve nöronda iyileştirici etkiyi başlattıkları kabul edilmektedir. Sunulan çalışmada, deneysel siyatik sinir yaralanmasında, NGF ve betametazon uygulamasının etkilerinin, footprint analizi, ışık ve elektron mikroskopi, histomorfometri ve biyokimyasal yöntemlerle araştırılması amaçlandı. Elli adet erkek Wistar sıçan random olarak, sağlam grup, deney kontrol grubu, NGF tedavisi uygulanan grup, betametazon tedavisi uygulanan grup, NGF+betametazon uygulanan grup olmak üzere beş gruba ayrıldı. Sağlam grup dışındaki hayvanların sağ siyatik sinirlerinde ezilme tipi yaralanma yapıldı Betametazon, operasyondan hemen sonra, betametazon grubu ve NGF+betametazon tedavisi uygulanan gruptaki hayvanlara subkütan yolla perioperatif bölgeye, 8 saat aralıkla 1 gün süreyle verildi. NGF ve NGF+betametazon tedavisi uygulanan gruba operasyondan hemen sonra NGF-ß subkütan yolla perioperatif bölgeye 14 gün boyunca enjekte edildi. Operasyonu takiben 7, 14, 21, 28, ve 35. günlerde footprint analizleri yapıldı. Operasyondan 6 hafta sonra, tüm gruplardan elde edilen sinir doku parçalarında, malondialdehit (MDA) seviyesi ve superoksit dismutaz (SOD) aktivitesi ölçüldü, ışık, elektron mikroskobik ve histomorfometrik değerlendirmeler yapıldı. Sağlam grupta sinir liflerinin normal yapıda oldukları gözlendi. Deney kontrol grubunda, sinir liflerinin çoğunda akson ve miyelin kılıfın dejenere olduğu, miyelin kılıf lamellerinin birbirlerinden ayrıldıkları, aksonun büzüştüğü ve bazı liflerde ise tamamen dejenere olduğu dikkati çekmekteydi. Dejenerasyonun belirgin olduğu alanlarda, dejenere sinir lifleri ve miyelin kılıf yapılarını fagosite etmiş pek çok makrofajın varlığı gözlendi. Bu değişikliklerin, NGF ve betametazon uygulanan gruplarda nisbeten azaldığı, NGF+betametazon kombine tedavi uygulanan grupta ise, sinir liflerinin çoğunda normal yapının korunduğu dikkati çekti. Deney kontrol grubunda MDA seviyesinin arttığı, SOD aktivitesinin belirgin olarak azaldığı bulundu. NGF+betametazon tedavisinin uygulandığı grupta, SOD aktivitesinde yükselme, MDA seviyesinde azalma ile birlikte, anlamlı motor fonksiyonel iyileşme belirlendi. Ayrıca, kombine tedavi uygulanan grupta, miyelinli sinir liflerinin sayısında, akson çapında ve miyelin kılıf kalınlığında belirgin artış kaydedildi. Sıçanlarda ezilme tipi siyatik sinir yaralanması sonrası NGF, betametazon ve NGF+betametazon tedavisinin uygulandığı bu çalışmada, NGF ve betametozon tedavi gruplarında sinir rejenerasyonunun meydana geldiği, NGF+betametazon kombine tedavisinin uygulandığı grupta, lipid peroksidasyonunun azaldığı, SOD aktivitesinin arttığı, ayrıca sinir rejenerasyonu, miyelin kılıf oluşumu ve anlamlı motor fonksiyonel iyileşmenin gerçekleştiği bulundu. Betametazonun antienflamatuvar ve antiödematöz etkisiyle yaralı bölgede sinir rejenerasyonuna engel olabilecek fibrozis ve ödemi azalttığı, lipid peroksidasyonunu engellediği, NGF'nin de uyarıcı etkisiyle, sinir rejenerasyonunu arttırdığı, böylece her iki maddenin birlikte etkisiyle, kombine grupta gözlenen iyileşmenin sağlandığı düşünüldü. Bu nedenle, NGF+betametazon kombinasyonunun, periferik sinir yaralanmalarının tedavisinde dikkate alınabileceği sonucuna varıldı.

Leman Sencar
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karbosulfanla kontamine besin alımının sıçan testisi üzerine kronik etkilerinin ince yapı düzeyinde araştırılması

AmaçBu çalışmada, Çukurova bölgesinde tarım alanlarında kullanılan insektisitlerden biri olan karbosulfanın testis dokusuna olan etkilerinin ince yapı düzeyinde araştırılması amaçlanmıştır.Gereç ve YöntemOtuz altı adet Wistar albino cinsi yetişkin erkek sıçan, her birinde 6 sıçan bulunan 6 gruba ayrıldı. 1. gruba bir gün süreyle, 2. gruba üç gün süreyle, 3. gruba yedi gün süreyle, 4. gruba ondört gün süreyle, 5. gruba yirmisekiz gün süreyle 1ml/kg/gün dozunda karbosulfan intragastrik sondayla verildi. 6. grup kontrol grubu olarak ayrıldı. Uygulama sonunda her gruptan 3'er sıçan süreleri sonunda, geriye kalanlar ise 28 gün normal laboratuvar koşullarında yaşatıldıktan sonra sakrifiye edilerek kan ve testis doku örnekleri alındı. Kan örneklerinde testosteron seviyeleri ölçüldü, testis doku örnekleri ışık ve elektron mikroskobu ile incelendi.BulgularBirinci deney grubundaki kan testosteron seviyesinde ani bir yükseliş dikkati çekti. Diğer deney gruplarında ise normal sınırın altında testosteron seviyesi ölçüldü. 28 günlük takip sonrası elde edilen kan örneklerinin testosteron düzeyleri kontrol grubu değerlerine yaklaşmıştı.Testis dokusunun ışık ve elektron mikroskobik incelenmesinde, karbosulfanın verilme süresine bağlı olarak artış gösteren dejeneratif bulgulara rastlandı. Membrana propriada kalınlaşma ve bazal lamina düzensizliği, Sertoli hücrelerinde dejeneratif mitokondriyonlar, yaygın agranüler endoplazmik retikülüm vakuolizasyonu, spermatidlerde olgunlaşmada duraksama ve akrozomal kılıfta düzensizlikler dikkati çekti. Ayrıca seminiferöz tübül lümeninde apopitotik cisimciklere rastlandı. Leydig hücrelerinde piknotik çekirdekler, sitoplazmik densitede artış, dejeneratif mitokondriyonlar, sayıca artmış ve gruplaşmış lipid damlacıkları görülmekteydi. 28 günlük takip süresini tamamlayan sıçanların testis doku örneklerinde, normal yapıların tekrar ortaya çıktığı gözlendi.SonuçKarbosulfanın LD50 dozunun 1/20'sinin uygulandığı sıçanların testis dokularında spermatogonyumların önemli ölçüde etkilenmediği, ancak gelişme sürecindeki spermatojenik hücrelerin, Sertoli hücrelerinin ve Leydig hücrelerinin etkilendiği, bunun da spermatogenezi engelleyerek infertiliteye neden olabileceği sonucuna varıldı.Anahtar sözcükler : Karbosulfan, Spermatogenez, Testis, Testosteron, Ultrastrüktür.

Saim Gubari
Çukurova University
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Fare embriyoları ile partenotlarının gelişimsel potansiyelleri ve morfolojik özelliklerinin karşılaştırılması

Bu çalışmada, in vitro koşullarda elde edilen insan embriyolarının deneyselamaçlarla kullanımı ile ilgili etik ve legal kaygılar temel alınarak doğal fareembriyoları ile fare oositlerinden partenogenetik aktivasyon protokolleri ileüretilen partenotların gelişimsel ve morfolojik olarak karşılaştırılması vepartenotların ne ölçüde embriyo yerine kullanılabileceğinin saptanmasıamaçlanmıştır.Çalışmada, 80 adet dişi ve 20 adet erkek olmak üzere toplam 100 adet farekullanıldı. Süperovulasyon sonrası farelerin yarısından, doğal yolla fertilize olmuşpreimplantasyon evresindeki embriyolar; kalan yarısından ise toplanan oositlerinstronsiyum ve sitokalazin B içeren medyum içerisinde aktive edilmesini izleyerekdiploid partenotlar elde edildi. İki grup hem gelişimsel yönden izlendi ve ışıkmikroskop altında değerlendirildi, hem de ince yapı düzeyinde incelendi.Gelişim takibi sonucu pronüklear aşamada elde edilen embriyolardan, ertesigün %89,19'u gelişimlerine devam etti ve 5. gün %43,24'ü blastokist evresineulaştı. Partenot eldesi için oviduktlardan toplanan olgun oositlerden %31,88oranında aktivasyon başarısı elde edildi. Dördüncü gün kontrolünde %3,75'inincanlılıklarını korudukları ve 2 tanesinin (%2,50) morula evresine ulaştığı görüldü.Embriyolar ile partenotların gelişimleri karşılaştırıldığında, partenotpotansiyelinin ilerleyen günlerde belirgin olarak azaldığı izlendi. Ultrastrüktürelolarak incelendiğinde, hem embriyolar hem de partenotların kortikal, ara veperinüklear yerleşimli organel topluluklarına sahip oldukları ve bu topluluklardahilinde mitokondriyonlar başta olmak üzere, lipid damlacıkları, lizozomalyapılar, ribozomlar, miyelin yapılar, agranüler ve granüler endoplazmikretikulum, fibriler kafes ve veziküler yapıların yer aldığı izlendi. Ayrıca gelişimilerledikçe embriyolarda multiveziküler cisimcik ve kristalloid yapılarıngörülmeye başlandığı fark edildi. Partenotlarda, ileri evre embriyolarda görülenbenzer oluşumlar yanısıra kristalloidler ile ilişkili organelsiz bölgeler gelişimindaha erken evrelerinde yer almakta idi.Sonuç olarak; özellikle gelişimin ilk gününde partenotlar ile embriyolarıngelişimsel potansiyelleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde benzerbulundu(p=0,98102). Ancak, ışık mikroskobik olarak hem embriyo hem departenotlar, blastomer boyutu ve regülaritesi, blastomer sitoplazmasınıngranülaritesi ve fragmentasyon kriterlerine göre değerlendirildiğinde, ilerleyengünlerde partenotlarda gelişme geriliği izlendi. Ultrastrüktürel olarak da özelliklepartenotlarda, multiveziküler cisimciklerde, miyelin ve kristalloid yapılarda artış,perinüklear bölgede organellerin azalması ve organelsiz bölgelerin ortaya çıkması,gibi dejeneratif belirtilerin embriyolara kıyasla daha erken evrelerde görülmeyebaşladığı dikkati çekti.

EmbriyoEmbriyo gelişimiFareler+2
İrem Matur
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda oluşturulan deneysel pankreatit ve hiperlipidemi modellerinde ER stres düzeylerinin araştırılması

Amaç: Akut pankreatit yalnızca karın ağrısı gibi hafif semptomlarla geçirilebileceği gibi mortaliteyle de sonuçlanabilen patofizyolojisi tam olarak ortaya konamamış inflamatuar bir hastalıktır. Hipertrigliseridemi gibi birçok etyolojik faktör pankreatite neden olabilmektedir. Hipertrigliseridemik pankreatit kliniği pankreatitten daha ağır seyredebilmektedir. Yine hipertrigliseridemik pankreatit patofizyolojisi de tam olarak ortaya konamamıştır. Yanlış katlanmış veya katlanmamış proteinlerin birikimi sonucu endoplazmik retikulum stresi oluşmaktadır. Bu durumda katlanmamış protein yanıtı (UPR) olarak adlandırılan bir başa çıkma mekanizması devreye girer. UPR ile pankreatit ve hiperlipidemi bağlantısı gösterilmiştir. Çalışmamızda pankreatitle pankreasta oluşan doku hasarına hiperlipideminin yaptığı etkiyi ve endoplazmik retikulum stresi ile bağlantısını ortaya koymak istedik. Gereç ve yöntem: Çalışmamızda otuz iki adet sprague-dawley cinsi sıçanla her grupta sekiz hayvan olacak şekilde dört grup oluşturduk. Sıçanlarda poloksomer-407 ile hiperlipidemi, cerulein ile pankreatit ve her iki uygulama birden yapılarak hiperlipidemik pankreatit oluşturuldu. Sıçan pankreas dokularına hematoksilen eozin boyama uygulandı ve ışık mikroskobik skorlanarak değerlendirme yapıldı. Pankreas dokularına immünohistokimyasal olarak GRP78, IRE-1, XBP-1 antikorları uygulandı ve görsel açıdan değerlendirildi. qRT-PCR ile GRP78, IRE-1α, sXBP-1 mrna değerleri rölatif olarak değerlendirildi. Bulgular: Hiperlipidemik pankreatit grubundaki pankreas hasarının pankreatit grubundan daha fazla olduğu bulundu. GRP78 mrna miktarı rölatif olarak hiperlipidemik pankreatit grubunda pankreatit grubundan yüksek bulunurken bu fark anlamlı değildi. IRE-1α, sXBP-1genlerinin ise tüm gruplar için net bir şekilde ekspresyonu ortaya konamadı. İmmün boyama ile elde edilen görüntüler pcr sonuçlarına paralel şekildeydi. Sonuç: Hiperlipideminin pankreatitte pankreas hasarını arttıran bir durum olduğu ortaya kondu ancak pankreatit ve hiperlipidemik pankreatit gruplarında ER stres belirteçleri açısından anlamlı bir farklılık tespit edilemedi.

Gamze Çakmak
Gaziantep University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anti müllerian hormonun sıçanlarda follikül gelişimi üzerine etkilerinin ışık ve elektron mikroskobik düzeyde değerlendirilmesi

Amaç: Overlerde otokrin ve parakrin büyüme faktörleri arasında, inhibitör rolü olduğu bilinen AMH'nun follikül gelişimi ve oosit kalitesi üzerine olan muhtemel etkilerinin ışık ve elektron mikroskobik düzeyde değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışmada kullanılan 20 erişkin dişi sıçan 4 gruba ayrıldı. Tüm sıçanlara deneyin 1. günü saat 0800de 10 IU PMSG intraperitoneal yolla uygulandı ve bu uygulamadan 48 saat sonra 10 IU hCG intraperitoneal yolla verilerek sıçanların östrus sikluslarının senkronizasyonu sağlandı. Kontrol grubuna deneyin 1. günü PMSG enjeksiyonundan sonra 0,5 ml serum fizyolojik intraperitoneal yolla uygulanırken 2., 3. ve 4. gruplara sırasıyla 1 µgr, 2 µgr ve 5 µgr recombinant human MIS/CF intraperitoneal olarak enjekte edildi. 3. gün, hCG enjeksiyonundan 8 saat sonra, tüm sıçanlara ketamin ve ksilazin intramüsküler verilerek anestezi sağlandı. Anestezi altındaki sıçanlardan biyokimyasal analizler için intrakardiyak kan alınarak, serum FSH, LH, östrojen ve progesteron analizleri yapıldı. Her bir sıçanın bir overi elektron mikroskobik, diğeri ışık mikrokobik inceleme için doku hazırlama yöntemlerine uygun olarak hazırlandı ve Jeol 1400 TEM ve Nikon ışık mikroskoplarında değerlendirilerek, mikrografları elde edildi. Işık mikroskobik incelemeler sırasında seri kesitler alınarak primordiyal folliküller, gelişen folliküller, kistik folliküller, atretik folliküller sayılarak gruplar arasındaki farklılıklar Kruskal Wallis testi kullanılarak istatistiksel olarak değerlendirildi.Bulgular: Işık ve elektron mikroskobik bulgular değerlendirildiğinde; Sekonder folliküllerin sayılarının AMH doz artışına paralel olarak azaldığı, atretik folliküllerin sayılarının ise arttığı, atrezinin granüloza hücreleri arasında apoptotik cisimler ile karakterize apoptozis ve granüloza hücre sitoplazmaları içerisinde vakuol artışı, granüler endoplazmik retikülüm sisternalarında ve perinüklear sisternalarda genişlemeler ile karakterize parapitozis aracılığı ile geliştiği saptandı. Bazı folliküllerde ise ovulasyon oluşmadan, granüloza hücre sitoplazması içerisine lipid damlacığı artışı, tübüler kristalı mitokondriyonların ve agranüler endoplazmik retikülüm sisternalarının gözlenmesi ile karakterize erken luteinizasyonun olduğu görüldü. AMH uygulanan deney gruplarında, geniş antrumu ve incelmiş granüloza tabakası ve yassılaşmış granüloza hücreleri ile kistik görünümlü folliküller izlendi. Korpus luteum ve stroma yapısı tüm gruplarda benzer özelliklerde izlendi.Sonuç: Artan dozlarda AMH uygulanması, özellikle gelişme sürecine girmiş follikülleri etkileyerek bunların apoptozis veya parapitozis yolu ile atreziye gitmelerine, bazı folliküllerde erken luteinizasyon gelişimine, ileri gelişme dönemindeki tersiyer folliküllerin ise kistik hal almasına neden olduğu sonucuna varıldı.Anahtar sözcükler: Anti Müllerian Hormon, Follikülogenez, Oosit, Over.

Antimüllerian hormonHistolojiOositler+3
Yurdun Kuyucu
Çukurova University
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Glioblastoma hücre hattında Epigallokateşin Gallat'ın M1/M2 makrofafları modüle etme ve kanser metastazı üzerine etkisi

Bu çalışmada, glioblastoma multiforme (GBM) hücre hattında Epigallokateşin Gallat'ın (EGCG) immunmodülasyon ve epitelyal mezenkimal değişim üzerine etkileri kapsamlı şekilde araştırılmıştır. EGCG'nin T98G glioblastoma hücrelerinde proliferasyonu doz bağımlı olarak inhibe ettiği tespit edilmiştir. Ayrıca, EGCG'nin tümör mikroçevresindeki makrofaj fenotiplerini modüle ederek bağışıklık yanıtını düzenlediği saptanmıştır. GBM hücrelerine M1 ve M2 makrofajlar ile kokültüre edildikten sonra EGCG uygulamasıyla EMT ilişkili proteinlerin ekspresyonları gösterilmiştir. Bu sonuçlar, EGCG'nin tümör mikroçevresindeki bağışıklık dengesini antitümöral yönde değiştirme potansiyeline işaret etmektedir. İmmunositokimyasal çalışmalar, EGCG'nin glioblastoma hücrelerinde epitelyal-mezenkimal geçiş (EMT) sürecini engellediğini ortaya koymuştur. E-kaderin ekspresyonundaki artış ve N-kaderin ile Vimentin gibi mezenkimal belirteçlerdeki azalma, hücrelerin daha az invazif ve metastatik özellikler kazandığını göstermektedir. Bu değişiklikler, EGCG'nin tümör hücrelerinin yayılma ve invazyon yeteneklerini önemli ölçüde azalttığını desteklemektedir. Koloni oluşturma deneyleri ise EGCG'nin kanser hücrelerinin klonal yayılım kapasitesini önemli ölçüde düşürdüğünü ortaya koymuştur. Sonuç olarak, EGCG hem glioblastoma hücrelerinin proliferasyonunu doğrudan baskılamakta hem de tümör mikroçevresinde bağışıklık hücrelerinin fonksiyonlarını düzenleyerek antitümöral etki göstermektedir. Bu bulgular, EGCG'nin glioblastoma tedavisinde immünmodülatör ajan olarak kullanılma potansiyelini desteklemekte ve yeni tedavi stratejilerinin geliştirilmesi için umut vadetmektedir.

Halil İbrahim Karabatan
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

M1/M2 makrofaj ve meme kanseri ko-kültür modelinde Selinexor'un epitelyal mezenkimal değişim yolağı üzerine etkisi

Bu çalışma, MDA-MB-231 hücrelerinde tümör mikroçevresinin (TME) bileşenlerinden biri olan tümörle ilişkili makrofajların (TAM) epitelyal mezenkimal değişim (EMD) süreci üzerindeki etkilerini ve XPO1 inhibitörü Selinexor'un bu süreçteki düzenleyici rolünü araştırmak amacıyla gerçekleştirilmiştir. TME içerisinde yer alan makrofajlar, fenotipik olarak proinflamatuvar (M1) veya antiinflamatuvar (M2) özellik gösterebilir. M1 makrofajlar anti-tümör, proinflamatuvar ve bağışıklığı destekleyici bir rol oynar, M2 tipi makrofajlar, tümör hücrelerinin proliferasyonunu, anjiyogenezi, invazyonu ve metastatik kapasitesini artırarak kötü prognozla ilişkili olduğu bilinmektedir. Nükleer taşıma proteini XPO1, tümör baskılayıcı proteinlerin çekirdekten sitoplazmaya taşınmasında görev alır. XPO1'in aşırı ekspresyonu, bu proteinlerin çekirdek dışına çıkarak fonksiyonlarını kaybetmesine ve apoptozun baskılanmasına neden olur. Selinexor, XPO1'i seçici olarak inhibe ederek tümör baskılayıcı proteinlerin çekirdek içinde tutulmasını sağlar, böylece hücre proliferasyonunu ve metastatik potansiyeli azaltır. Bu çalışmada, MDA hücresi ile M1 ve M2 fenotipine polarize edilmiş RAW 264.7 makrofajlarının ko-kültür modeli oluşturulmuş ve bu ko-kültür modelinde selinexorun EMD belirteçleri üzerindeki etkileri immünositokimyasal (ICC) yöntemle değerlendirilmiştir. Bulgularda, M1 makrofajların varlığında E-kaderin ekspresyonunda anlamlı bir artma, vimentin ve N-kaderin ekspresyonunda anlamlı bir azalma gözlendi. M2 makrofajlarının varlığında ise vimentin ve N-kaderin ekspresyonunda artma, E-kaderin ekspresyonunda azalma gözlendi. Selinexor uygulamasının ise bu değişimleri tersine çevirdiği bulundu. Sonuçlar, Selinexor'un TME'yi hedef alarak MDA-MB-231 hücrelerinde EMD'yi ve metastatik potansiyeli baskıladığını göstermektedir. Bu durum, XPO1'in hedeflenmesinin meme kanseri tedavisinde metastatik potansiyelin azaltılmasında umut verici bir strateji olabileceğini düşündürmektedir.

Halil Balamur
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Nikotin ile oksidatif strese maruz bırakılan farelerde curcuminin testis üzerine etkileri

Sigaranın major toksik bileşenlerinden biri olan nikotinin erkek üreme sistemi üzerine toksik etkisi bilinmektedir. Asya ve Afrika ülkelerinde boya, baharat ve tıbbi bitki olarak kullanılan curcuminin, antiinflamatuvar, antiseptik, antioksidan, antikarsinojenik ve hipokolesterolemik etkileri rapor edilmiştir. Bu çalışmada, nikotin alımının testiste oluşturduğu oksidatif strese karşı, curcuminin etkisinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmamızda Swiss albino tip 60 erkek fare her bir grupta 12 hayvan olmak üzere 5 gruba ayrıldı. 1. grup kontrol grubu olarak değerlendirildi. 2. ve 3. grupta yer alan 12'şer fareye sırasıyla 14 ve 28 gün boyunca günde tek doz intraperitonel olarak nikotin (0,4mg/kg/gün) uygulandı. 4. ve 5. gruptaki 12'şer fareye ise sırasıyla 14 ve 28 gün boyunca nikotin (0,4mg/kg/gün) ve gavajla mısır yağında çözdürülen curcumin (200mg/kg/gün) verildi. Her bir grupta yer alan 12 fareden 6 tanesi uygulama süreleri sonunda sakrifiye edilirken, kalan 6 tanesi 28 gün hiçbir işlem yapılmadan normal şartlarda yaşatıldıktan sonra sakrifiye edildi. Sakrifiye edilen farelerden alınan kan örneklerinin testosteron seviyeleri ölçüldü, testis doku örnekleri, ışık ve elektron mikroskobik düzeyde incelendi.Işık mikroskobik düzeyde; 2. ve 3. grup farelerin testislerinde seminiferöz epitelde dökülme ve lümende immatür hücre birikimi ile interstisyel alanda ödem izlendi. Nikotin ve curcumin uygulanan 4. ve 5. grup farelerde kontrol grubuna benzer nitelikte düzenli görünüme sahip seminiferöz tübüller ve interstisyum gözlendi. Elektron mikroskobik incelemede; 2. ve 3. grupta membrana propria total kalınlığında artış, elektron dens Sertoli hücre sitoplazmasında vakuolizasyon, lipid damlacıkları, dejeneratif mitokondriyonlar ve litik spermatojenik hücrelere rastlanıldı. Sertoli hücreleri ve spermatojenik hücreler arasında geniş boşluklar dikkat çekti. Elektron dens Leydig hücrelerinde dejeneratif mitokondriyonlar, boyutu ve sayısı artmış lipid damlacıkları gözlendi. 28 gün hiçbir işlem yapılamadan takibe alınan bu gruplardaki farelerde dejenerasyonun devam ettiği fark edildi. 2. ve 3. grup farelerin testosteron seviyeleri de kontrol grubundan belirgin şekilde düşük ölçüldü. Nikotin ve curcumin uygulanan 4. ve 5. deney gruplarına ait örneklerde membrana propria, seminiferöz tübül epiteli ve interstisyum yapısında anlamlı bir düzelme gözlendi. 4. ve 5. grup farelerden uygulama sonrası hiçbir işlem yapılmadan bekletilenlerde ise nikotin uygulanan farelere benzer özellikler izlendi. 4. ve 5. grup testosteron seviyelerinde ise artış gerçekleşti.Nikotinin özellikle membrana propria, Sertoli hücreleri ve spermatojenik hücrelerde dejeneratif değişikliklere neden olduğu belirlendi. Kronik nikotin alımına karşı curcuminin tedavi süreci boyunca, testiste anlamlı bir koruyucu etkisinin bulunduğu sonucuna varıldı.

KurkuminMikroskopi-elektronNikotin+2
Gülfidan Coşkun
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Normal insan endometriyumu ve endometriotik dokularda monosit kemotaktik protein 2 ve tümör nekroz faktör alfa dağılımının immünohistokimyasal olarak gösterilmesi

Endometriyozis, endometriyal bezlerin ve stromanın uterus kavitesi dışında vücudun diğer doku ve organlarında yerleşmesiyle karakterize jinekolojik bir hastalıktır. Yaklaşık olarak üreme çağındaki kadınların %6-10'unu etkileyen bu hastalığın pelvik ağrı, dismenore ve infertilite gibi önemli sorunlara neden olduğu bilinmektedir. Endometriyozis günümüze kadar, üzerinde en çok araştırma yapılan hastalıklardan birisi olmasına rağmen patogenezi hala tam olarak aydınlatılmış değildir. Son yıllarda yapılan çalışmalar, endometiyozis oluşumu ve enflamatuvar cevaplar ile olan ilişkisi üzerinde yoğunlaşmıştır. Endometriyozisli hastaların vücut sıvılarında immün sistem hücrelerinin sayılarında ve bu hücrelerin sekresyonları olan sitokin ve kemokinlerin miktarında önemli artışların meydana geldiği rapor edilmiştir. Sitokinler, hormon benzeri mediyatörler olup genellikle parakrin tarzda etki gösteren, immün yanıtın düzenlenmesinden sorumlu, kemotaksis, hücre çoğalması, hücre aktivasyonu, motilite, adezyon ve morfogenezde rol alan, protein veya glikoprotein yapısındaki maddelerdir. Tümör nekroz faktör alfa (TNF-?), makrofaj, monosit, nötrofil lökosit, T hücreleri ve natural killer hücreleri tarafından salgılanan proenflamatuvar bir sitokin olup ortamda kemokin miktarının artmasına neden olmaktadır. Monosit kemotaksik protein 2 (MCP-2), monositlerin enflamasyon alanında birikmelerini sağlayan bir kemokindir.Bu çalışmada, insanda normal endometriyum ve endometriyotik dokuların ince yapı özellikleri ile TNF-? ve MCP-2'nin hücresel ekspresyonlarının immünohistokimyasal olarak araştırılması amaçlanmıştır.Yaşları 20-41 arasında değişen, 21 kadından endometriyum ve endometriyotik doku örnekleri alındı. Ayrıca infertilite tedavisi amacıyla başvuru yapan, endometriyozise sahip olmayan, 5 kadından elde edilen endometriyum biyopsileri de kontrol amacıyla kullanıldı. Dokular uygun yöntemlerle hazırlanarak ışık ve elektron mikroskopta incelendi. Endometriyotik dokularda TNF-? ve MCP-2 immünreaktivitesinin epitel hücrelerinde belirgin olarak artış gösterdiği bulundu. Ötopik endometriyumda da yüzey ve bez epitelinde TNF-? ve MCP-2 ekspresyonunun kontrol grubuna göre belirgin olarak arttığı tespit edildi. Bunların yanında, endometriyotik dokularda, makrofajların stromadaki sayılarının anlamlı olarak yükseldiği gösterildi. Ultrastrüktürel olarak proliferatif evrede yüzey ve bez epitelinde yalnızca mikrovilluslu ve silyalı hücrelerin bulunduğu gösterildi.Sonuç olarak TNF-? ve MCP-2'nin normal endometriyum biyolojisi yanında, endometriyozis gelişimi ve patogenezinde rol alabilecekleri kanaatine varıldı.

EndometriyozEndometriyumKemotaktik faktörler+3
Tiinçe Aksak
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Bor içeren bileşik ile muamele edilmiş adipoz kökenli mezenkimal kök hücrelerinin karbon tetraklorür ile indüklenmiş sıçan karaciğer fibrozisi üzerine etkisi

Karaciğer fibrozisi dünya üzerinde her yıl 2 milyondan fazla kişinin hayatını kaybetmesine sebep olan bir hastalıktır. Karaciğer fibrozisinin asıl nedeni, ekstraselüler matriksin aşırı birikmesiyle karaciğer üzerinde gelişen kronik hasar ve inflamasyondur. Bu fonksiyon bozulmalarının sonucunda karaciğer fibrozisi meydana gelmektedir. Mezenkimal kök hücreler, henüz farklılaşmamış hücreler olup ihtiyaç halinde gereken hücre tipine farklılaşabilme özelliğine sahiptir. Farklılaşma özelliğine ek olarak, kendini yenileme ve immünomodülatör özellikleri de vardır. Mezenkimal kök hücrelerin eldesi kemik iliği, adiposit, diş pulpası, göbek kordonu farklı yerlerden yapılabilir. Bu çalışmada, adiposit kaynaklı mezenkimal kök hücreler kullanılacaktır. Yapılan çalışmalarda, mezenkimal kök hücrelerin karaciğerde hepatosit hücrelerine dönüşerek karaciğer fibrozisi olan dokuya olan iyileştirici etkisi kanıtlanmıştır. Bor ticari öneme sahip olan bir mineraldir. Yapılan çalışmalar baz alarak mezenkimal kök hücrelere sodyum pentaborat-pentahidrat+kurkumin+piperin ile muamele ederek karaciğer fibrozisine olan etkisine bakılmıştır. Kurkumin, zerdeçal bitkisinin ana hidrofobik polifenolüdür. Piperin, siyah ve uzun biberlerden izole edilen önemli bir alkoloidtir. Kurkuminin, metabolik parçalanma oranını azaltarak zayıf biyoyararlanımını iyileştirdiği bilinmektedir. Bu çalışmalardan yola çıkılarak, adipoz kaynaklı mezenkimal kök hücrelere NaB+Cur+Pip üçlüsü kök hücrelere uygulanarak CCl4 ile indüklenmiş sıçan karaciğer fibrozisi üzerine olan etkisine bakılmıştır. Adipoz kaynaklı mezenkimal kök hücreler (AKMKH), karaciğer fibrozisini geriletmiştir. NaB-Cur-Pip-AKMKH, AKMKH'lerle aynı oranda karaciğer fibrozisini geriletmiştir.

Feryal Kübra Alkurt
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Medulla spinalis yaralanmasının testis ince yapısına etkisi

Medulla spinalis yaralanması ile testiküler atrofi ve spermatogenezisin bozulması üzerine yapılan araştırmaların günümüzde hala çok yetersiz olduğu görülmektedir. Bu çalışmada torakal düzeyde oluşturulan medulla spinalis kesisinin testis üzerine olası etkilerinin elektron mikroskopik düzeyde araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmamızda 250-300 gram ağırlığında 30 yetişkin Wistar türü erkek sıçan kullanıldı. Sıçanlar her bir grupta 5 hayvan olmak üzere 6 gruba ayrıldı. 1. grubu oluşturan 5 hayvana herhangi bir cerrahi işlem uygulanmadı ve bu hayvanlar kontrol grubu olarak değerlendirildi. Geriye kalan 25 hayvanda ise torakal 7-9 seviyelerinde medulla spinalis transeksiyonu yapıldı. Yaralanma sonrası tabakalar kapatıldı ve kontrol grubu da dahil, tüm gruplardaki hayvanlar aynı ortam şartlarında yaşatıldı. Operasyonu takiben 2, 3, 4, 5 ve 6. grupları oluşturan sıçanlardan sırası ile 1, 3, 7, 14 ve 28 gün sonra testisler alındı. Ayrıca hayvanlardan hormon analizi için kan örnekleri de alındı. Elde edilen testis doku örnekleri rutin elektron mikroskopik doku takip yöntemleri ile hazırlandı. Alınan ince kesitler Jeol JEM-1400 elektron mikroskobu ile incelendi.Medulla spinalis kesisinden 1 gün sonra elde edilen testis dokularının incelenmesinde belirgin bir yapısal değişiklik görülmedi. 3. günde Sertoli hücrelerinin sitoplazmasında hafif vakuolizasyon, lipofuksin granülleri ve iri lipid damlacıkları gözlendi. Ayrıca Leydig hücrelerinde agranüler endoplazmik retikülüm sisternalarında genişlemeye bağlı vakuolizasyon izlendi. Kesiden 7 gün sonra membrana propria duvarında kalınlaşma, bazal laminanın ondüleli bir şekil alması, kollajen lif miktarında artma, Sertoli hücrelerinde agranüler endoplazmik retikülüm sisternalarında genişleme, lipid damlacıklarında artma ve sitoplazmada litik alanların oluştuğu izlendi. Spermatogoniumların aralarında geniş boşluklar ve bazı spermatidlerde dejeneratif akrozomal değişiklikler de görüldü. Kesiden 14 ve 28 gün sonra alınan testislerde, Sertoli hücrelerinde çekirdekte piknotik değişiklikler, sitoplazmada ileri derecede vakuolizasyon ve lizis, spermatidlerde yapısal bozukluklar, membrana propriada ondüleli şekil alma ve kollajen liflerde artış gibi dejeneratif değişikliklerin belirgin olarak arttığı dikkati çekmekteydi.Sonuç olarak bu çalışmada, torakal seviyedeki medulla spinalis kesisi sonucu testis ultrastrüktürel düzeyde incelenmiş ve oluşan yapısal dejenerasyonlar ayrıntılı olarak gösterilmiştir. Medulla spinalis kesisinin spermatogenez üzerindeki akut etkisinin hormon eksikliğine bağlı olabileceği, kesinin kronik fazı boyunca gözlenen anormal spermatogenez ve seminiferöz epitel gerilemesinin altında daha çok nörojenik mekanizmaların yattığı düşünülmektedir. Fertiliteyi olumsuz yönde etkileyen testiküler dejenerasyonların, medulla spinaliste oluşan nörolojik hasarlardan kaynaklanabileceği, dolayısıyla nöral-hipotalamik-testiküler bir yolun varlığını düşündürdüğünü ancak bu konuda daha ileri çalışmaların yapılması gerektiğini göstermektedir.

Spinal kordTestiküler hastalıklarTestis
Feray Farsak
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçan yara modelinde Arum dioscoridis bitkisinin iyileştirici etkisinin NF-κB yolağı üzerinden araştırılması

AMAÇ: Çalışmamızın amacı, geleneksel olarak yara tedavisinde kullanılan Arum dioscoridis (AD) bitkisinin, sıçanlar üzerinde oluşturulan tam kat deri yara modelindeki iyileştirici etkilerini NF-ĸB sinyal yolağı üzerinden histopatolojik ve biyokimyasal olarak incelemek ve bu etkiyi standart bir tedavi yöntemiyle (Fitokrem) karşılaştırmaktır. GEREÇ-YÖNTEM: Sıçanlar 5 deney grubuna ayrılmıştır. Grup 1 (Kontrol), grup 2 (Yara), grup 3 (Jel Kontrol), grup 4 (Arum dioscoridis - AD) ve grup 5 (Fitokrem). Arum dioscoridis bitkisinin özütü metanolle elde edilmiştir. Gruplar; yara alanı yüzdesindeki değişimle, yara dokusundaki histoplatolojik değerlendirmelerle (HE, MT ve IHC boyamaları) ve serumda biyokimyasal analizlerle (ELISA; NF-ĸB, TNF-α, VEGF, IL-6, MDA ve SOD değerleri) incelenmiştir. BULGULAR: Çalışmada, AD (grup 4) ve Fitokrem grubu (grup 5), hem makroskopik yara alanı azalması hem de histopatolojik iyileşme skorlarında, tedavi almayan yara (grup 2) ve kontrol jel grubuna (grup 3) daha yüksek sonuçlar bulunmuştur. Histopatolojik incelemelerde (HE ve MT boyamaları), 14. gün AD ve Fitokrem gruplarında; tam reepitelizasyon, kıl folikülü oluşumu, kollajen birikimi, normal deri kalınlığına ulaşan granülasyon dokusu gözlenmiştir. Biyokimyasal analizlerde (ELISA), AD ve Fitokrem gruplarında, proenflamatuar belirteçler olan NF-κB, TNF-α ve IL-6 düzeyleri, yara ve kontrol jel gruplarına göre anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur. Anjiyogenez ve yara proliferasyonunda önemli olan VEGF düzeyleri ise AD jeli ve Fitokrem gruplarında en yüksek seviyede tespit edilmiştir. SONUÇ: Arum dioscoridis bitkisinin metanol özütünü içeren hidrojelin, iyileştirici etkisi bilinen Fitokreme yakın bir etki gösterdiğini; NF-ĸB yolağını inhibe ederek enflamasyonu azaltıp, hücre aktivasyonunu, kıl folikülü yapımını, anjiyogenezi ve kollajen sentezini artırarak yara tedavisinde etkili bir potansiyel sunabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Arum dioscoridis, IL-6, NF-ĸB yolağı, TNF-α, VEGF, yara iyileşmesi

Hidayet Çetin
Gaziantep University
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Lapatinib'in sıçan over ve uterus dokuları üzerine olan etkilerinin ışık ve elektron mikroskobik düzeyde araştırılması

Moleküler onkolojideki önemli gelişmeler sonucunda gündeme gelen hedeflenmiş anti-kanser tedavisinde kullanılmaya başlanan birçok ilaç, hücre reseptörleri ve hücre içi sinyal molekülleri ile etkileşerek tümör hücrelerinin çoğalmasını durdurmaktadır. Bu tür tedavilerin yöneldiği hede ? erin ? zyolojik görevleri de bulunmakta olup bazı hedefe yönelik ilaçların kullanımı sırasında çeşitli yan etkilerin geliştiği rapor edilmiştir. Hedefe yönelik tedavide kullanılan ilaçlardan biri olan Lapatinib hücre içine girerek epidermal büyüme faktörü ve reseptörüne bağlı tirozin kinaz aktivitesini inhibe etmektedir. EGFR ve HER2 birçok memeli uterusunda ve overlerde bulunmakta, uterus aktivitesi, oosit matürasyonu ve folliküler gelişim üzerinde etkili olmaktadır. Çalışmamızda Lapatinibin sıçan uterus ve over dokularında yol açabileceği değişikliklerin biyokimyasal, ışık ve elektron mikroskobik düzeyde incelenmesi amaçlandı.24 adet Wistar cinsi dişi sıçan 3 gruba ayrılarak, deney gruplarına sırasıyla 30mg/kg ve 75mg/kg Lapatinib, kontrol grubuna ise aynı miktarda distile su oral gavaj yoluyla, sabah ve akşam günde 2 kez olmak üzere 14 gün uygulandı. Deney sonunda anestezi altındaki hayvanlardan biyokimyasal analizler için intrakardiak kan örnekleri, ışık ve elektron mikroskobik inceleme için uterus ve over doku örnekleri alındı. E 170 İmmunoassey yöntemi ile kan serum düzeyinde östrojen, progesteron, FSH ve LH seviyeleri ölçülürken ışık ve elektron mikroskobik doku hazırlama yöntemlerine uygun olarak hazırlanan dokulardan elde edilen kesitler, Jeol 1400 TEM ve Olimpus BX 50 ışık mikroskoplarında değerlendirildi.Deney gruplarına ait sıçanlarda östrojen ve progesteron seviyelerinde azalma yanında ışık ve elektron mikroskobik kesitlerde, endometriyumda stromal hücreler ve bezlerde, overlerde ise oosit, granüloza hücreleri ile interstisyel hücrelerde yapısal değişikliklerin geliştiği ve bu değişikliklerin yüksek doz grubunda daha belirgin olduğu gözlendi.Sonuç olarak Lapatinib gibi hedefe yönelik tedavilerde kullanılan ilaçların hedeflediği reseptörler ve sinyal moleküllerinin blokajına bağlı olarak bunların kullanıldığı doku ve organların yapı ve fonksiyonlarında değişiklikler gelişebileceği kanaatine varıldı.Anahtar sözcükler: Over, Uterus, Lapatinib, İnce yapı

Antineoplastik ajanlarMikroskopi-elektronMikroskopi-ışık+3
Hande Tokgönül
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Endometriozisli ovaryumlarda anjiogenezin histolojik incelenmesi

Araştırma endometriozisli hastalarda anjiogenez faktörünü göstermek amacı ile histopatolojik ve immünohistokimyasal olarak yapılmıştır. Çalışmada hasta grubu olarak Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'nda endometriozis tanısı konan ve bu sebeple opere olan 18-43 yaş aralığındaki 30 kadından alınan örnekler kullanılmıştır. Hematoksilen-eozin ile boyanan uygun bloklar seçilerek CD34 marker ile immünohistokimyasal boyama yapılmıştır. Kontrol grubu olarak ise ovaryumlarında endometriozis bulunmayıp farklı nedenlerle opere olan ovaryum dokularına aynı işlemler uygulanmıştır. Araştırma sonucunda endometriozisli bir ovaryumda, nonendometriozis ovaryuma göre damar yoğunluğunun sayısal olarak arttığı gözlemlenmiştir (p<0.05). Sonuç olarak endometriozis patogenezinde anjiogenezin etkin bir rolü olduğu söylenebilir. Hastalığın tedavisinde antianjiogenik ajanlardan faydalanılması düşünülebilir.

Anjiyogenez inhibitörleriEndometriyozHistoloji+3
Dilara Akgöl
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçanlarda sisplatinin neden olduğu karaciğer hasarına kurkuminin etkisi

Kanser tedavisinde sıklıkla kullanılan sisplatinin özellikle başta karaciğer olmak üzere bir çok doku ve organa zarar verdiği bilinmektedir. Karaciğerde oksidatif stresin artmasına sebep olarak hepatotoksisitenin oluşmasına yol açar. Zerdeçal bitkisinin köklerinden elde edilen kurkumin başta antioksidan özelliği olmak üzere antifibrojenik, antikanserojenik gibi birçok biyolojik aktiviteye sahip bir bileşiktir. Bu çalışmada kurkuminin antioksidan özelliğinin sisplatin verilmiş sıçanlardaki koruyucu etkisi araştırıldı. Çalışmamızda kullanılan 200-250 gr ağırlığındaki 26 adet erkek Wistar Albino cinsi sıçan 4 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna 6 gün boyunca 2cc/kg DMSO i.p olarak verildi. Sisplatin grubuna sadece 3. gün 20 mg/kg sisplatin i.p olarak tek doz uygulandı. Kurkumin grubuna 6 gün boyunca günde 200 mg/kg kurkumin i.p olarak verildi. Sisplatin + Kurkumin grubuna da 6 gün boyunca günde 200 mg/kg kurkumin i.p olarak verildi ve sadece 3. gün tek doz 20 mg/kg sisplatin i.p olarak verildi. Hayvanlar 7. gün sakrifiye edildi. Alınan karaciğer dokularında ışık ve elektron mikroskopik incelemelerin yanısıra SOD, GPX ve MDA tayinleri yapıldı. Ayrıca kan örneklerinde AST, ALT ve Total Bilirubine bakıldı. Çalışmamızın sonucunda elde edilen bulgular sisplatinin akut olarak uygulandığında bile hepatositlerde steatozise, sinuzoidlerde ve portal alanlarda konjesyona sebep olduğunu gösterdi. Ancak kurkumin ile birlikte verilen sisplatin grubunda bu hasarlanmaların azaldığı ve dokudaki genel hücre organizsayonunun normale yakın olduğu gözlendi.

AntioksidanlarKaraciğerKaraciğer hastalıkları+4
Büşra Şen
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçanlarda sisplatinin neden olduğu böbrek hasarına kurkuminin etkisi

Antineoplastik bir ajan olan sisplatinin önemli yan etkilerinden biri de nefrotoksisitedir. Sisplatin böbrek genel yapısının bozulmasına ve fonksiyon kaybına sebep olur. Böbrekte glomerüler filtrasyonun düşmesine, serum kreatininin yükselmesine, serum potasyum ve magnezyum seviyelerinin düşmesine ve iskemik-nekrotik hasara yol açmaktadır. Kurkuminin, antioksidan, antifibrojenik, antikanserojenik ve antiinflamatuvar özellikleri vardır. Bu çalışmada, sıçanlarda, sisplatinin böbreklerde yaptığı hasara karşı kurkuminin koruyucu etkisini araştırmayı amaçladık. Wistar albino cinsi 26 erişkin sıçan 4 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna 6 gün boyunca 2 ml/kg DMSO i.p. olarak verildi. Sisplatin grubuna 3. gün 20 mg/kg sisplatin i.p. olarak tek doz uygulandı. Kurkumin grubuna 6 gün boyunca günde 200 mg/kg kurkumin i.p. olarak verildi. Sisplatin +kurkumin grubuna 6 gün boyunca günde 200 mg/kg kurkumin ve 3. gün tek doz 20 mg/kg sisplatin i.p. olarak verildi. Sıçanlar 7. gün sakrifiye edildi. Alınan böbrek dokularında ışık ve elektron mikroskopik değerlendirmelerin yanısıra biyokimyasal analizler yapıldı. Yalnızca kurkumin verdiğimiz grupta herhangi bir hasar yoktu ve kontrol grubundakilere benzerdi. Sisplatin verilen grupta ise renal kortekste konjesyon, intraselüler kastlar ve tübüler nekroz izlendi. Ancak kurkumin+sisplatin grubunda bu hasarlar azaldı ve dokudaki genel hücre organizasyonunun normale yakın olduğu gözlendi.

BöbrekBöbrek fonksiyon testleriBöbrek yetmezliği+5
Hülya Birinci
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Deneysel spinal kord yaralanmasında tümör nekroz faktör alfa ve interlökin-6 ekspresyonuna minosiklin ve metilprednizolon kombine tedavisinin etkileri

Spinal kord yaralanması (SKH), direkt mekanik travmaya bağlı olarak nöral dokunun zedelenmesi ile sonuçlanan primer yaralanma ve bunun tetiklediği sekonder hasar mekanizmalarını içerir. SKH?nı takiben ilk 24 saatte, TNF-? ve IL-6 gibi proenflamatuvar mediyatörler lezyon alanında yükselmekte ve sekonder hasarlardan sorumlu tutulmaktadırlar. Günümüzde önemli bir sağlık problemi olan SKH?nın bugün için kabul edilen üniversal bir tedavisi olmamakla birlikte, bir glukokortikoid olan metilprednizolon (MP), antienflamatuvar ve antiödematöz etkilerinden dolayı tedavide yaygın olarak kullanılmaktadır. Bununla birlikte metilprednizolon tedavisinin tek başına yeterli olmadığı ve etki mekanizmalarının da hala tam olarak açıklığa kavuşmadığı bilinmektedir. Son yıllarda, tetrasiklin türevi bir antibiyotik olan minosiklinin MSS yaralanmalarında nöroprotektif etkiye sahip olduğu rapor edilmiş olmakla birlikte, minosiklinin koruyucu etkileri ile ilgili çalışmalar da sınırlı sayıdadır. SKH?nı takiben sekonder hasarın ilerlemesine neden olan TNF-? ve IL-6 sitokin ekspresyonlarının, hücresel dağılımı ve lezyon alanında ortaya çıkış sürelerinin birlikte gösterildiği bir çalışmaya bugüne kadar literatürde rastlanmamıştır. Bu nedenle çalışmamızda, deneysel spinal kord yaralanması sonrası TNF-? ve IL-6 ekspresyonlarına, MP ve minosiklin tedavisinin tek başına ve kombine etkilerinin, immünohistokimyasal, elektron mikroskobik ve biyokimyasal yöntemlerle araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla 78 adet Wistar cinsi erkek sıçan, herhangi bir cerrahi işlem yapılmayan kontrol grubu, spinal kord T2-T7 segmentleri arasında yalnızca laminektomi oluşturulan sham operasyon grubu ve T2-T7 arasında klip kompresyon yöntemi ile SKH oluşturulan deney grubu olmak üzere 3 gruba ayrıldı. SKH'nı takiben deney grubunda yer alan hayvanlar da kendi aralarında; spinal kord hasarı oluşturulduktan sonra yalnızca serum fizyolojik verilen deney kontrol grubu; spinal kord hasarını takiben MP tedavisi uygulanan grup; minosiklin tedavisi uygulanan grup ve MP+minosiklin kombine tedavisi uygulanan grup olmak üzere 4 alt gruba ayrıldı. Tüm sham ve deney gruplarından spinal kord doku örnekleri yaralanmayı takiben 24. ve 72. saatlerde elde edilerek, ışık ve elektron mikroskobik, immunohistokimyasal ve biyokimyasal yöntemlerle değerlendirildi. Değerlendirmeler sonucunda, TNF-? ekspresyonunun, 24. saatte deney kontrol grubunda yükseldiği, MP tedavisi alan grup ile kombine tedavi alan gruplarda anlamlı olarak azaldığı belirlendi. IL-6 ekspresyonun, 24. saatte deney kontrol grubunda yükseldiği, kombine tedavi alan grupta anlamlı olarak azaldığı gösterildi. Yaralanmadan 72 saat sonra bütün gruplarda her iki sitokinin ekspresyonunun azalmış olduğu dikkati çekti. Işık ve elektron mikroskobik incelemelerde, SKH oluşturulan gruplarda, nöronlarda, gliya hücrelerinde ve miyelinli sinir liflerinde yapısal dejenerasyonların meydana geldiği ve bu hücresel değişikliklerin, 72 saat sonra alınan doku kesitlerinde daha belirgin olduğu gözlendi. Tedavi gruplarında, travma sonrası tek başına MP tedavisinin, Minosiklin tedavisine göre daha etkin olduğu, ancak, MP+Minosiklin kombine tedavisi uygulanan gruplarda, hücresel yapının, tüm gruplara oranla çok daha iyi korunduğu belirlendi. Bunların yanında, lipid peroksidasyonunun önemli bir göstergesi olan MDA düzeyinin, MP+Minosiklin kombine tedavi grubunda, diğer tüm gruplara oranla anlamlı olarak azaldığı dikkati çekti. SOD seviyesinin ise, MP+Minosiklin kombine tedavi grubunda, diğer gruplara oranla anlamlı olarak arttığı gösterildi. Tüm bu bulgular birlikte değerlendirildiğinde, deneysel akut spinal kord yaralanmasından sonra MP+Minosiklin kombine tedavisinin, yaralanma sonrasında artış gösteren proenflamatuvar sitokinlerden TNF-? ve IL-6 düzeyleri ile lipid peroksidasyonunu azalttığı, böylece nöronal ve glial hücre ölümünü engelleyerek fonksiyonel iyileşmeyi sağlayabileceği düşünüldü. Bu nedenle, akut spinal kord yaralanmasını takiben MP+Minosiklin kombine tedavisinin, oluşturulacak tedavi protokollerinde dikkate alınabileceği kanaatine varıldı.

AntibiyotiklerMetilprednizolonSpinal kord yaralanmaları+2
Leman Sencar
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçanlarda metotreksatın yaptığı testis hasarına karşı proantosiyanidinin koruyucu etkisi

Kemoterapide kullanılan bir ilaç olan metotraksatın erkek üreme sisteminde spermatogenez, sperm kalitesi, germ hücreleri ve kan-testis bariyerine verdiği zararların infertiliteye neden olduğu bilinmektedir. Çalışmada metotreksatın sıçan testisinde yaptığı hasarlar üzerinde üzüm çekirdeğinden elde edilen proantosiyanidinin koruyucu etkisi araştırıldı. Çalışmamızda kullanılan 200-250 gr ağırlığındaki 26 adet erkek Wistar Albino cinsi sıçan 4 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna 7 gün boyunca 2cc/kg salin gavaj yoluyla verildi. Proantosiyanidin grubuna 7 gün boyunca günde 200 mg/kg proantasiyanidin gavaj yoluyla verildi. Metotreksat grubuna sadece 3. gün 20 mg/kg metotreksat i.p olarak tek doz uygulandı. Proantosiyanidin+Metotreksat grubuna da 6 gün boyunca günde 200 mg/kg proantosiyanidin gavaj yoluyla verildi ve sadece 3. gün tek doz 20 mg/kg metotreksat i.p olarak verildi. Hayvanlar 8. gün sakrifiye edildi. Alınan testis dokularında ışık ve elektron mikroskopik incelemelerin yanısıra SOD, GPX ve MDA tayinleri yapıldı. Metotreksat verilen grubun testislerinde seminifer tübül epitelinde incelme ve spermatogonyum hücrelerinde azalma gibi histopatolojik bulgular saptandı. Elektron mikroskop bulgularıda bu hasarları desteklemekteydi. Aynı zamanda testis dokularında bakılan MDA seviyesi anlamlı olarak artış, SOD ve GPX seviyeleri de anlamlı olarak azalış gösterdi. Bu çalışmada proantosiyanidinin metotreksatın neden olduğu doku hasarlarını ve biyokimyasal parametrelerdeki bozulmaları önlediği gözlenmiştir.

MetotreksatProantosiyanidinSpermatogenez+2
Gülşen Zengin
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Migrasyon-sedimentasyon yönteminin semen hazırlamadaki etkinliğinin santrifügasyon kullanılan yöntemle karşılaştırılarak değerlendirilmesi

Çalışmamızda migrasyon-sedimantasyon yönteminin semen hazırlamadaki etkinliğinin santrifügasyon kullanılan yöntemle karşılaştırılarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Üremeye Yardımcı Tedavi ve Eğitim Merkezi'ne başvuran progresif ileri hareketli sperm oranı %10'un üzerinde olan erkek hastalar üzerinde yapılmıştır. İki farklı yöntemle (santrifüj-gradient-swim-up; SGS, migrasyon-sedimantasyon; MS) seçilen spermatozoonlar; hareketlilik, konsantrasyon, morfoloji, canlılık, DNA fragmantasyonu ve persiste histonların varlığı açısından incelenerek karşılaştırılmıştır. Yapılan çalışma neticesinde MS grubu örneklerde işlem sonrası spermatozoon sayı ve hareketliliğinin SGS grubuna kıyasla daha iyi olduğu, ancak gruplar arasındaki farkın anlamlı olmadığı tespit edilmiştir. Yine, SGS ve MS gruplarında sırasıyla; normal morfolojiye sahip spermatozoon oranı %12.19±6.45 ve %10.67±5.44, canlılık oranı %74.09±16.65, ve %70.45±16.78, DNA fragmantasyonu oranı %3.91±3.96, ve %2.95±3.33, persiste histon varlığı oranı %10.59±13.40, ve %8.86±7.89 olarak tespit edildi, ancak deney grupları arasında istastistiksel anlamlı fark bulunamadı. Sonuç olarak migrasyon-sedimentasyon yönteminin, santifüj kullanılan gradient-swim-up kombinasyonuna göre sperm seçme etkinliğinde anlamlı farklılık görülmemiştir. Migrasyon sedimentasyon, bir sperm seçme yöntemi olarak, motilite sorunu olmayan hasta örneklerinde güvenle kullanılabilir. Anahtar kelimeler: infertilite, migrasyon-sedimantasyon, santrifügasyon, sperm seçimi

Kan sedimentasyonuKısırlıkMeni+3
Sevil Kıratlı
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Endometriyotik dokularda interlökin 6 ve tümör nekroz faktör alfa ekspresyonunun immünohistokimyasal olarak gösterilmesi

Endometriyum, üreme periyodu boyunca yapısal ve fonksiyonel değişim gösteren, insan vücudunun eşsiz bir parçasıdır. Endometriyozis, endometriyal dokunun normal uterus mukozası dışında vücudun diğer doku ve organlarına yerleşmesi sonucu oluşan bir hastalıktır. Üreme çağındaki kadınların yaklaşık %10-15'inde görülen bu hastalığın, kronik pelvik ağrı, dismenore ve infertilite sorunları olan hastalarda görülme sıklığı %50 oranına kadar çıkmaktadır. Endometriyozis günümüze kadar, üzerinde pek çok araştırma yapılan hastalıklardan birisi olmakla birlikte, oluşumu ve patogenezi hala tam olarak açık değildir. Retrograd menstrüasyon teorisi, günümüzde endometriyozis oluşumunu açıklayan ve en çok kabul gören görüş olma özelliğini korumaktadır. Hastalığın patogenezinde genetik, hormonal, immünolojik ve çevresel faktörlerin kombinasyonunun birlikte etken olabilecekleri kabul edilmektedir. Son yıllarda yapılan çalışmalar, endometriyozis oluşumu ile enflamatuvar reaksiyonlar arasında yakın bir ilişkinin varlığını göstermektedir. Bu bağlamda peritoneal sıvı içerisinde yer alan hücre popülasyonu ile başlıca sitokinler ve diğer çözünebilen faktörlerin endometriyozisin implantasyonu ve ilerlemesinden sorumlu olduğu düşünülmektedir. Sitokinler, hücresel gelişim ve büyüme, doku onarımı, homeostaz, tümör oluşumu, bağışıklık ve hemopoieziste anahtar rol oynayan, multifonksiyonel proteinlerdir. Tümör nekroz faktör alfa (TNF-α) doku yaralanması veya kronik enflamasyona tepki olarak üretilen en etkili proenflamatuvar sitokindir. İnterlökin 6 (IL-6) ise, enflamasyonun düzenlenmesinde, hücre farklılaşmasında, hücre çoğalmasında, bağışıklık sisteminin düzenlenmesinde, hemopoieziste ve tümör oluşumunda rol oynayan diğer bir sitokindir. Bugüne kadar yapılan çalışmalarda, TNF-α ve IL-6 varlığı endometriyozise sahip hastalarda, çeşitli yöntemlerle gösterilmiş olmasına rağmen, normal ve endometriyotik dokulardaki varlıkları ile hücre tiplerindeki dağılımlarını gösteren karşılaştırmalı immünohistokimyasal bir çalışmaya literatürde rastlanmamıştır. Bu çalışmada, insanda normal endometriyum ve endometriyotik dokularda TNF-α ve IL-6 ekspresyonlarının immünohistokimyasal yöntemler ile araştırılması amaçlandı. Çalışmada incelenen doku kesitleri, 20-40 yaşları arasındaki 24 kadından alınan ektopik endometriyum doku biyopsilerinden elde edildi. Ayrıca herhangi bir endometriyal fonksiyon bozukluğu bulunmayan, ancak dilatasyon veya küretaj nedeniyle, 10 hastadan elde edilen endometriyum dokularından alınan kesitler de kontrol grubu olarak değerlendirildi. Işık mikroskobik ve immünohistokimyasal yöntemler ile hazırlanan doku kesitleri, ışık mikroskopta incelendi. TNF-α ve IL-6 ekspresyonunun kontrol grubunda yüzey ve bez epitelinde zayıftan orta dereceye kadar değişen düzeylerde olduğu gözlendi. Buna karşın stromal hücrelerde belirgin bir boyanmaya rastlanmadı. TNF-α ve IL-6'nın endometriyotik dokulardaki immünreaktivitesinin kontrol endometriyum ile karşılaştırıldığında, epitel hücreleri ile stromal hücreler ve makrofajlarda belirgin olarak artış gösterdiği bulundu. TNF-α ve IL-6 ekspresyonlarının, ektopik endometriyal dokuda, güçlü olarak eksprese olması, her iki sitokinin de hastalığın oluşumu ve gelişimi sürecinde, birbirleriyle paralel etkilere sahip olabileceklerini düşündürmektedir. Sonuçlar birlikte değerlendirildiğinde, TNF-α ve IL-6'nın endometriyozis oluşumu ve patogenezinde rol alan önemli sitokinler oldukları kanaatine varıldı.

EndometriyozEndometriyumTümör nekroz faktörleri+2
Nimet Fulya Furucu
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Metforminin sıçan testis yapısına etkisinin ışık ve elektron mikroskobik düzeyde incelenmesi

Biguanid sınıfı antidiyabetik ilaç olan metformin tip 2 diyabetli hastaların tedavisinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Patogenezinde insülin direncinin bulunduğu hastalıkların tedavisinde de yer almasıyla birlikte kullanım alanları giderek artan ilacın etkileriyle ilgili olarak yapılan çalışmalar daha çok gestasyonel diyabet ve polikistik over sendromu konularında yoğunlaşmıştır. Literatürde erkek üreme sistemi üzerine etkilerini inceleyen az sayıda çalışma yapıldığı görülmüş, ultrastrüktürel bir çalışmaya ise rastlanmamıştır. Çalışmamızda, farklı doz düzeylerinde metformin tedavisi uygulanan sıçanlardan elde edilen testis dokularının ışık ve elektron mikroskobik düzeyde incelenerek biyokimyasal verilerle birlikte karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi ve testis histolojik yapısında gözlenen değişikliklerin ortaya konulması amaçlanmıştır. Çalışmamızda 250-300 gr ağırlığında 26 adet Wistar albino türü ergin erkek sıçan kullanıldı. Kontrol grubuna gavaj yoluyla yalnızca distile su uygulanırken 2.gruba gavaj yoluyla 150 mg/kg/gün, 3.gruba ise 300 mg/kg/gün metformin 30 gün boyunca verildi. Deney sonunda ışık ve elektron mikroskobik incelemeler için testis dokuları, biyokimyasal analizler için intrakardiyak kan örnekleri alındı. Deney grupları ışık ve elektron mikroskobik olarak değerlendirildiğinde dozla ilişkili olarak seminiferöz tübüllerde düzensizleşme, epitel bütünlüğünde bozulma ve hücrelerarası boşluklar, spermatojenik hücre kaybı ve hücrelerde dejeneratif değişiklikler gözlendi. Seminiferöz tübül çaplarının ve epitel yüksekliklerinin morfometrik ölçümleri ile serum FSH, LH, testosteron, SOD ve MDA verilerinin değerlendirmesinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Metformin kullanımının testis üzerine etkilerinin ultrastrüktürel olarak değerlendirildiği ilk çalışma olması nedeniyle önem taşıyan bu çalışmada ortaya konulan bulgular ışığında yüksek doz metformin kullanımının seminiferöz tübüllerin yapısını ve spermatogenezisi etkileyebileceği ancak bu değişikliklerin reversibl olduğu düşünüldü. Ayrıca, metforminin uzun süreli kullanımına bağlı etkilerin, biyokimyasal analizler, moleküler ve immünohistokimyasal düzeyde yapılacak ileri çalışmalar ile kapsamlı olarak incelenmesi gerektiği sonucuna varıldı.

MetforminMikroskopi-elektronMikroskopi-ışık+4
Selin Ursavaş
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Nedeni açıklanamayan infertilite tanısı konulan kadınlarda sekretuvar fazdaki endometriyum epitelinin ultrastrüktürel özellikleri ve epitelde musin-1 ekspresyonu

Nedeni açıklanamayan infertilite tanısı konulan kadınlarda, implantasyondaki yetersizlik, yardımla üreme tekniklerinin başarısını sınırlayan en önemli etkenlerden birisidir. İmplantasyon başarısızlığında; endometriyal reseptivite üzerine etkili birçok moleküler ve yapısal belirteçlerin olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada, fertil ve nedeni açıklanamayan infertilite tanısı konulan kadınların implantasyon penceresi dönemindeki endometriyum dokularının ışık ve elektron mikroskobik düzeyde yapısal özellikleri ile implantasyonda önemli rol oynayan MUC-1'in immünohistokimyasal ifadesi ve biyokimyasal değerleri karşılaştırılarak sonuçların implantasyon başarısındaki rolünün değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezi'ne nedeni açıklanamayan infertilite sebebi ile başvuran 18 hastadan ve Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalına çeşitli jinekolojik şikayetler ile başvuran 18 fertil kadından ovulasyondan sonra 5., 6 ve 7. günlerde endometriyum biyopsileri alınarak çalışma ve kontrol grupları oluşturuldu. Endometriyal doku örneklerinin bir bölümü ışık mikroskobik, bir bölümü ise elektron mikroskobik doku hazırlama yöntemlerine uygun olarak hazırlandı. Işık mikroskobik inceleme için hazırlanan dokulara Hematoksilen-Eozin boyası ve MUC-1'in belirlenmesi için immünohistokimyasal yöntemler uygulandı. Ayrıca menstrüel siklusun 2. gününde ve biyopsi esnasında kan örnekleri de alınarak, serum hormon düzeyleri belirlendi. Serum FSH, LH, TSH, östrojen, progesteron ve total testosteron düzeylerinin tüm gruplar arasında önemli bir fark göstermediği, ancak prolaktin değerinin infertil grupta daha yüksek olduğu saptandı. İnfertil kadınlarda endometriyum yüzey epitelinin yer yer psödostratifiye ve çok katlı yassı epitel yamaları içerdiği, basit prizmatik epitelin olduğu bölgelerde, mikrovillüstan zengin hücrelerin yaygın olduğu, pinopodlu ve vesiküllü hücrelerin oldukça azaldığı, pinopod gelişiminin fertil gruptakilere oranla yetersiz olduğu, hücrelerarasında intraepitelyal lenfositlere sıklıkla rastlanıldığı görüldü. Endometriyal bezlerde ise gelişimin fertil gruptakilere göre daha zayıf olduğu, bez hücrelerinde mitoz bölünmenin devam ettiği izlendi. MUC-1 immünreaktivitesinin ise iki grup arasında fark göstermediği görüldü. Tüm bu bulgular dikkate alındığında infertil hastalarda endometriyumda yüzey ve bez epitelinde gözlenen bu yapısal farklılıkların, bu hücrelerin steroid hormonlara cevabındaki yetersizlikten kaynaklanabileceği ve bu değişikliklerin blastokistin endometriyuma implantasyonunu etkileyebileceği kanaatine varıldı.

EndometriyumKısırlıkKısırlık-kadın+4
Özdem Karaoğlan
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Deneysel olarak oluşturulan diyabet ve iskemi-reperfüzyonda liraglutidin testis üzerine etkileri

Testiküler torsiyon, neonatal ve ergenlik döneminde sıklıkla görülen ürolojik bir problemdir. Testiküler torsiyondaki temel patoloji, torsiyonu takiben serbest oksijen radikalleri tarafından oluşturulan doku hasarı ile birlikte ortaya çıkan biyokimyasal ve yapısal değişikliklerdir. Diyabetes Mellitus; insülin eksikliği ve/veya insülin direnci sonucu kanda glukoz seviyesinin yükselmesine bağlı olarak gelişen, akut ve kronik komplikasyonlara neden olabilen, sistemik bir hastalıktır. Literatürde glisemik kontrol için liraglutid uygulaması rapor edilmiştir. Ayrıca son yıllarda özellikle tip 2 diyabet hastalarında böbrek, kalp, mide, bağırsak, beyin, pankreas, over, karaciğer ve adipoz doku gibi, çeşitli organ ve dokularda da deneysel araştırmalar yapılmıştır. Erkek üreme sistemi üzerine liraglutidin etkisiyle ilgili çok az sayıda çalışma bulunmaktadır. Sunulan çalışmada deneysel olarak diyabet oluşturulan ve iskemi/reperfüzyon uygulanan sıçanlarda testiste, liraglutidin antidiyabetik, antioksidatif ve antiapopitotik etkilerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmamızda Wistar albino cinsi toplam 36 adet erkek sıçan kullanıldı. Kontrol grubu (Grup 1, n=6), diyabet grubu (Grup 2, n=12), torsiyon grubu (Grup 3, n=18) olmak üzere denekler 3 gruba ayrıldı. 2.grup sıçanlarda, 50 mg/kg streptozosin uygulamasından 72 saat sonra kan glukoz seviyeleri ölçüldü, > 300 mg/dL olan sıçanlar diyabetik olarak kabul edildi. Diyabetik sıçanlar da kendi içinde 2 alt gruba ayrıldı. 2a grubu sıçanlar, 14 gün boyunca normal koşullarda yaşatılırken, 2b grubuna 14 gün boyunca 0,3 mg/kg liraglutid günde 2 kez subkutan olarak uygulandı. 3. grup sıçanların sol testisleri 720° döndürülerek torsiyon gerçekleştirildi. Torsiyon yapılan bu grup sıçanlar da kendi içerisinde 3 alt gruba ayrıldı. 3a grubu denekler, 3 saatlik torsiyondan sonra sakrifiye edildi. 3b grubundaki sıçanların ise testislerine 3 saatlik torsiyon sürecinden sonra detorsiyon yapıldı ve 14 gün yaşatıldı. 3c grubuna torsiyonun 2. saatinde subkutan olarak 0,3 mg/kg liraglutid enjekte edildikten 1 saat sonra detorsiyon yapıldı ve ardından 14 gün boyunca, günde 2 kez liraglutid enjeksiyonuna devam edildi. Sakrifikasyondan önce sıçanlardan alınan kan örneklerinde MDA, SOD ve testosteron ölçümleri yapıldı. Elde edilen testis doku örnekleri ışık ve elektron mikroskobik incelemeler için hazırlandı. Ayrıca testis doku kesitlerinde, apopitotik marker olan kaspaz-3 ekspresyonu immunohistokimyasal olarak araştırıldı. Çalışmamızda; ışık mikroskobik olarak diyabet (Grup 2a), torsiyon (Grup 3a) ve torsiyon/detorsiyon (Grup 3b) gruplarında seminiferöz tübüllerde dejenerasyon ve interstisyumda ödem gözlenirken, ince yapı düzeyinde elektron dens Sertoli hücre sitoplazmasında dev lipid damlacıkları, SER vakuolizasyonu ve dejenere mitokondriyonlar dikkati çekti. Ayrıca spermatojenik hücrelerde büzüşmeler ve apopitotik değişiklikler izlendi. Liraglutid uygulanan gruplarda ise, ışık mikroskobik düzeyde nispeten normale yakın bir morfoloji gözlenirken, ince yapı düzeyinde; bazı tübüllerde çift çekirdekli anormal spermatidlere, lümende immatür, fagositik ve apopitotik hücrelere rastlandı. İmmünohistokimyasal bulgularda 2a, 3a ve 3b gruplarında, kaspaz-3 ekspresyonu belirgin olarak gözlenirken, 2b ve 3c gruplarında, kontrol grubuna benzer ekspresyon elde edildi. Biyokimyasal analizlerde; 2a, 3a ve 3b gruplarında MDA seviyelerinde artış, SOD ve testosteron düzeylerinde azalma görüldü. 2b ve 3c gruplarında; SOD, MDA ve testosteron seviyelerinin kontrol grubuna yakın olduğu dikkati çekti. Bütün bulgular birlikte değerlendirildiğinde; liraglutidin diyabet ve torsiyon/detorsiyon gruplarında meydana gelen yapısal değişiklikler ile hormon seviyeleri üzerine olumlu etkilerinin, uzun süreli kullanımda daha etkin olabileceği düşünüldü. Liraglutidin, testise etkileri ile ilgili ileri araştırmaların yapılması ve buna yönelik bilgilerin artmasıyla, gelecekte diyabet hastalarında ve/veya torsiyon/detorsiyon vakalarında, testis yapısı ve fonksiyonunun korunmasında, alternatif bir tedavi ajanı olabileceği kanaatine varıldı.

Diabetes mellitus-deneyselGlukagonHipoglisemik ajanlar+6
Sinem Hazır
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Deneysel polikistik over sendromunda D vitamininin over üzerine etkilerinin ışık ve elektron mikroskobik düzeyde incelenmesi

Polikistik Over Sendromu (PKOS), hiperandrojenizm, oligoan-ovulasyon ve polikistik overler ile karakterize endokrin bir bozukluktur. Bugüne kadar patogenezi tam olarak aydınlatılamayan PKOS'nda semptomlara göre değişen farklı tedavi yaklaşımları uygulanmaktadır. Son zamanlarda D vitamini tedavisi PKOS'lu kadınlarda semptomların giderilmesi için yaygın olarak kullanılmaya başlanmış ve daha çok hormonal ve metabolik düzensizlikler üzerine olan etkisi klinik ve deneysel çalışmaların konusu olmuştur. Ancak D vitamininin PKOS'lu over dokularında histolojik yapı üzerine etkilerini gösteren herhangi bir çalışmaya rastlanmamıştır. Çalışmamızda, Dehidroepiandrosteron (DHEA) ile oluşturulmuş PKOS sıçan modelinde uygulanan D vitamini tedavisinin over yapısı üzerine olan etkilerinin ışık ve elektron mikroskobik düzeyde araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda, 24 adet prepubertal dişi sıçan kullanıldı. 21 günlük sıçanlardan her grupta 8 hayvan olacak şekilde 3 grup oluşturuldu. 1. gruptaki hayvanlara subkutan 0,2 ml susam yağı+0,01 ml %95 etanol enjekte edilerek kontrol grubu olarak değerlendirildi. 2.gruptaki hayvanlara her gün subkutan 6mg/kg DHEA enjeksiyonu ile PKOS oluşturuldu. 3.gruptaki hayvanlara ise 6 mg/kg/gün DHEA ile PKOS oluşturulurken aynı zamanda haftada bir 120ng/100gr 1,25(OH)2D3 tedavisi uygulandı. 28 günün sonunda anestezi altındaki sıçanlardan alınan kan örneklerinde FSH, LH ve testosteron seviyeleri ölçüldü. Alınan over dokuları ışık ve elektron mikroskobik incelemeler için rutin doku hazırlama yöntemlerine uygun olarak hazırlandı. Işık mikroskobik değerlendirme ve folikül sayımı için hazırlanan dokular Olympus BX53 ışık mikroskobuyla incelendi. İnce yapı değerlendirmesi için ise dokular JEOL-JEM 1400 transmisyon elektron mikroskobu ile incelenerek fotoğraflandı. Çalışmamızda; serum FSH, LH değerleri, LH/FSH oranı ve testosteron düzeyi PKOS grubunda kontrol grubuna göre anlamlı bir artış gösterirken; tedavi grubunda FSH, LH değerleri, LH/FSH oranı ve testosteron düzeyi PKOS grubuna göre anlamlı olarak düşük bulundu. Işık mikroskobik olarak PKOS grubunda atretik ve kistik folikül sayısında artma görülürken, elektron mikroskopta granüloza tabakası belirgin Şekilde incelmiş ve teka tabakası kalınlaşmış kistik folikül yapıları ve interstisyel hücrelerde lipid birikimi izlendi. Vitamin D tedavisi sonucu atretik ve kistik foliküller sayıca azalmıştı. Sonuç olarak; D vitamininin PKOS'nda gözlenen hormonal ve yapısal değişiklikler üzerine olumlu etkileri bulunduğu ancak uzun süre kullanımının daha yararlı olabileceği kanaatine varıldı. Uzun süreli D vitamini tedavisinin etkilerini gösteren çalışmaların yapılması ve buna yönelik bilgilerin artmasıyla PKOS'na sahip hastalar için bir tedavi seçeneği olarak değerlendirilebileceği düşünüldü.

DehidroepiandrosteronMikroskopi-elektronMikroskopi-elektron taramalı+5
Latife Seyran Çelik
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Gebe sıçan ovaryumunda damar gelişiminin histolojik incelemesi

Bu çalışmada gebe sıçan ovaryumunda gebeliğin 14., 17., 20. günlerinde ve doğumun ilk günü meydana gelen damar gelişimi araştırıldı. Çalışmada 4 aylık 250-300 gram ağırlığında, 25 adet dişi ve 4 adet 250-300 gram ağırlığında erkek Wistar albino türü sıçan kullanıldı. Gebe olmadığı belirlenen her dişi sıçana 20 IU Pregnant Mare's Serum Gonadotropin (PMSG), 48 saat sonra ise 20 IU insan koryonik gonadotropin (hCG) intraperitonal şekilde enjekte edilerek sıçanlarda süperovulasyon sağlandı. Hayvanların çiftleşmesi sonucunda vajinal plak oluşumları izlendi. Vajinal plak oluşumu gözlenen dişi sıçanların yanlarından erkek sıçanlar alınarak dişi sıçanların gebeliğin 0. günü olduğu kabul edildi. Bu hayvanlar, biri kontrol grubu olmak üzere her grupta 5 hayvan olacak şekilde toplam 5 gruba ayrıldı. Bu gruplar; Kontrol Grubu, Deney grubu I (14 günlük gebe sıçan), Deney Grubu II (17 günlük gebe sıçan), Deney Grubu III (20 günlük gebe sıçan) ve Deney Grubu IV (Doğumun ilk günü) olacak şekilde oluşturuldu. Kontrol grubu ile gebeliğinin 14., 17., 20. günleri ve doğumun ilk günündeki sıçanların sağ ve sol ovaryumları çıkarıldı. Alınan ovaryum dokularından korpus luteumun incelenmesiyle gebeliğin ilerleyen sürecinde ve doğum sonrasında ovaryumda damar gelişiminde meydana gelen değişimlere bakıldı. Elde edilen bulgular sıçanlarda gebeliğin 14. ve 17. günlerinde korpus luteumda bol miktarda damarlanmanın olduğunu, 20. gününde damarlanmanın azaldığını ve doğumun ilk günü korpus luteumda çok nadir damarlanmaya rastlandığını gösterdi. Anahtar kelimeler: aktin, anjiyogenez, damar, korpus luteum, ovaryum.

AktinlerAnjiyogenezCorpus luteum+5
Gaye Arzu Çelikkalkan Şençoban
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Anjiyogenezin gebe rat ovaryum medullasında ve fetal dermiste araştırılması

Bu çalışmada sıçanların gebelik sürecinde ovaryumlarındaki ve fetal sıçan derilerindeki damarlarda doğuma kadar meydana gelen gelişim ve değişikliklerin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada 25 adet dişi ve 4 adet erkek Wistar albino cinsi sıçan kullanıldı. Gebe olmayan 5 adet dişi sıçan ile kontrol grubu oluşturuldu. Gerekli koşullar sağlanarak kalan 20 dişi sıçanın gebe kalması sağlandı. Gebeliğin 14., 17., 20. günleri ve doğumunun ilk günündeki sıçanlardan oluşan 4 grup oluşturuldu. Tüm anne sıçanların belirlenen günlerde her iki ovaryumu alındı. Tüm fetal ve henüz yeni doğan sıçanlardan belirlenen günlerde deri örnekleri incelenmek üzere alındı. Bu aşamadan sonra çalışma iki ayrı bölümde devam ettirildi. Anne sıçanlardan alınan ovaryumlar ile 4 ayrı grup, fetal ve postnatal dönemin ilk günündeki sıçanlardan alınan deri örnekleri ile de 4 ayrı grup oluşturuldu. Dokuların parafin kesitleri hematoksilen eozin, masson trikrom, aktin ve CD34 boyaları kullanılarak ışık mikroskobunda incelendi. Elde edilen bulgular, gebeliğin 14. ve 17. günlerinde, ovaryum medullasında yoğun damarlanma olduğunu, 20. günde ve doğumun ilk gününde damarlanmanın azaldığını gösterdi. Postnatal dönemin ilk günündeki sıçan ovaryumunda, diğer gruplara göre atretik folliküllerde damarlanmanın azaldığı gözlendi. Ayrıca gebelik ilerledikçe dermisde birim kareye düşen damar sayısı artarken, postnatal dönemin ilk günündeki grupta azaldı. Anahtar Sözcükler: aktin, anjiyogenez, dermis, medulla, ovaryum.

AktinlerAnjiyogenezGebelik+4
Esra Kalender Kök
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Deneysel kriptorşidizm oluşturulmuş sıçanlarda Moringa oleifera lam ekstraktının (MOLE) testis üzerindeki etkisi

Moringa Oleifera Lam Ekstraktı (MOLE) Moringaceae ailesine ait antioksidan açısından çok zengin bir bitkidir. Ayrıca bu bitki antimikrobiyal, antidiyabetik, antikanserojenik, hepatoprotektif, hipotansif ve kardiyoprotektif etkilerinin yanı sıra bitkinin cinsel potansiyeli arttırdığı da bilinmektedir. Kriptorşidizm sonucu ROS'un üretilmesiyle ve oksidatif stresin artmasıyla beraber sperm DNA bozukluğu ve germ hücre apoptozisi ile sonuçlanarak infertiliteye neden olmaktadır. Hücreyi stresin zararlı etkilerine karşı korumak için birçok yolaklar vardır. Bunlardan biri de protein ailesi olan Isı Şok Proteinlerin (IŞP/HSP) sentezidir. HSP sentezi, ısı şoku, kimyasal toksisite, çevresel ve fizyopatolojik streslerden etkilenen hücrelerde artmaktadır. Ayrıca kriptorşidizm sonucu HSP70 protein düzeyinin arttığı da bilinmektedir. Bu çalışmada, deneysel kriptorşidizm oluşturulmuş sıçan testislerinde Moringa Oleifera Lam Ekstraktının (MOLE) iki farklı dozda antioksidan etkileri araştırıldı. Çalışmamızda 15-17 günlük 42 adet erkek Sprague Dawley cinsi sıçan 4 gruba ayrıldı. Kontrol, Kripto Kontrol, Kripto + 400mg/kg MOLE ve Kripto + 800mg/kg MOLE. Sıçanlar 15. gün sakrifiye edildi. Alınan testis dokularında ışık mikroskopik incelemelerin yanı sıra SOD, MDA ve TP biyokimyasal parametrelerine bakıldı. Ayrıca Western Blot yöntemi ile HSP70 konsantrasyonuna ve immünohistokimya yöntemi ile apoptozise bakıldı. Çalışmamızın sonucunda elde edilen bulgular kriptorşidizm sonrasında insterstisyel alandan kopma, germ hücrelerin bazal membrandan ayrılması, germ hücrelerin lümene dökülmesi, perivasküler fibrozis, ödem, HSP70 ve apopitozisin arttığını gösterdi ancak tedavi amaçlı verdiğimiz Kripto + 800mg/kg MOLE grubunda ise bu patolojik hasarların azaldığı gözlendi.

Bitki özütüHayvan deneyleriKaspazlar+4
Muhammetnur Tekayev
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Yavru ratlarda bakır sülfatla oluşturulan karaciğer hasarına karşı rutinin koruyucu rolünün oksidatif stres ve endoplazmik retikulum stresi üzerinden araştırılması

Bakır sülfat dünyada ve Türkiye'de yaygın kullanım alanına sahip kimyasal bir maddedir. Sanayiden, tarıma çok çeşitli kullanım alanlarına sahip olan bu kimyasal bileşik ile ilgili yavru ratlar üzerinde yapılan çalışma sayısı oldukça azdır. Bu çalışmada, bakır sülfat kaynaklı endoplazmik retikulum stresi (ERS) ile karaciğer hasarı arasındaki ilişkiye yeni terapötik müdahale potansiyeli olabilecek rutinin olası etkilerine odaklanılmıştır. Çalışma sonucunda rutinin bakır sülfat kaynaklı ERS'ye karşı histolojik etkilerini açıklamaya amaçladık. Çalışma için Erciyes Üniversitesi Deneysel ve Klinik Araştırmalar Merkezi (DEKAM)'den temin edilen 4-5 haftalık, 28 adet, 70-100 gr ağırlığındaki, Sprague dawley ırkı yavru erkek sıçanlar kullanılmıştır. Çalışmada kullanılan sıçanlar rastgele olarak kontrol grubu, bakır sülfat grubu, rutin grubu, rutin+bakır sülfat grubu olmak üzere 4 eşit gruba (n=7) ayrılmıştır. Deney sonunda yavru sıçanlardan alınan karaciğer dokularında histopatolojik değişiklikler ve immünohistokimyasal olarak ATF4, caspase 3 ve fosforile JNK proteinleri değerlendirilmiştir. Ayrıca ELISA yöntemiyle Malondialdehit (MDA), Total Antioxidant Status (TAS) ve Total Oxidant Status (TOS) analizi yapılmıştır. Histopatolojik olarak rutin grubunda kontrol grubuna benzer bir histolojik yapı gözlemlenirken, rutin+bakırsülfat grubunda, bakırsülfat grubunda gözlemlenen hasarın azaldığı gözlemlenmiştir. İmmünohistokimyasal analizde rutin uygulanmış gruplarda ATF4, caspase 3 ve fosforile JNK proteinleri, bakırsülfat ve rutin+bakırsülfat preperatlarında gözlemlenen boyanma yüzdeleri kontrol ve rutin grupları ile olan boyanma yüzdelerine göre anlamlı (p<0.05) farkın oluştuğu, kontrol ve rutin gruplarının kendi içinde boyanma yüzdelerinin birbirine oldukça yakın olduğunu saptadık. Elde edilen veriler bakır sülfat kaynakalı karaciğer hasarına karşı rutin ajanının koruyucu bir molekül olma potansiyelini ortaya koyduğunu göstermektedir.

Ogün Bayrak
Yozgat Bozok University · Institute of Graduate Studies
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Hidrosalpinks cerrahi tedavisinin insan endometriyumu üzerine ultrastrüktürel etkileri

Hidrosalpinks, kadınlarda oldukça yaygın gözlenen ve tuba uterinaların overlere yakın, distal kısımlarında, içi sıvı dolu kese şeklindeki tıkanıklık ile karakterize bir hastalıktır. Hidrosalpinksin, sıklıkla cinsel yolla bulaşan, Gonorrhea ve Chlamydia enfeksiyonları sonucu oluşan, pelvik enflamatuvar hastalığa bağlı, tuba uterinada meydana gelen iltihabi reaksiyonlar sonucu oluştuğu düşünülmektedir. Cerrahi komplikasyonlar, endometriyozis, tubal veya ovariyan kanserler ile tubal tuberkülozun da hastalığa neden olabileceği kaydedilmiştir. Günümüze kadar yapılan araştırmalarda, hidrosalpinksin kadınlarda gebelik ve implantasyon oranını belirgin olarak azalttığı ve düşük riskini de arttırdığı rapor edilmiştir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda, hidrosalpinks varlığının in vitro fertilizasyon tedavisi uygulanan hastalarda gebe kalma olasılığını yaklaşık %50 oranında azalttığı, oluşan gebeliklerin de yüksek oranda düşük riski taşıdığı rapor edilmiştir. Hidrosalpinksli hastalarda, implantasyon oranındaki bu azalmanın kesin nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte, uterus kaslarında oluşan peristaltik kasılmalar, reflüye bağlı intrauterin sıvı akışı, hidrosalpinks sıvısının embriyo üzerine olası toksik etkileri ile endometriyum reseptivitesinde meydana gelen değişikliklerin etkili olabileceği kabul edilmektedir Hidrosalpinks varlığında, embriyonun uterusa implantasyonunun belirgin olarak düşmesi ve oluşan gebeliklerde düşük oranının artması, hastalığın uterus endometriyumuna olan etkilerini ön plana çıkarmaktadır. Hidrosalpinkse sahip infertil hastalar ile hidrosalpinksli olmayan veya herhangi bir pelvik enflamatuvar hastalığı bulunmayan hastaların endometriyumları üzerine çeşitli integrinler, transkripsiyon faktörleri ve hücre yüzey markırları gibi çeşitli faktörlerin etkileriyle ilgili çok sayıda araştırma yapılmış olmasına rağmen, literatürde hidrosalpinkse sahip kadınlarda cerrahi tedavi öncesi ve sonrasında endometriyum ultrastrüktürü ile ilgili bir araştırmaya rastlanmamıştır. Bu çalışmada, hidrosalpinks hastalığına sahip olan kadınlardan cerrahi tedavi öncesi ve sonrasında alınan endometriyum doku örneklerinin ışık ve elektron mikroskobik düzeyde incelenmesi amaçlanmıştır. Yaşları 19-46 arasında değişen, bilateral hidrosalpinkse sahip 24 kadından, cerrahi tedavi öncesi ve sonrası endometriyum doku örnekleri elde edildi. Ayrıca infertilite tedavisi amacıyla başvuru yapan, hidrosalpinkse sahip olmayan 5 kadından elde edilen endometriyum biyopsileri de kontrol amacıyla kullanıldı. Alınan endometriyum dokuları mikroskobik incelemeler için hazırlandı. Hidrosalpinksli hastalara ait endometriyum örneklerinde; yüzey epitelinde incelme, mikrovilluslu hücrelerde mikrovillus sayılarında azalma, çekirdekte heterokromatin artışı ve piknotik değişiklikler, apikal sitoplazmada endoplazmik retikülüm sisternalarında genişleme ve vakuolizasyon, organel harabiyetine bağlı membranöz whorl yapıları, ödemi temsil eden geniş ve düzensiz interselüler boşluklar ile intraepitelyal makrofaj ve lenfositlere sıklıkla rastlandı. Ayrıca endometriyal bez epitelinde, interselüler aralıklarda genişleme ve bez epitel hücrelerinde organel harabiyetlerinin varlığı da gözlendi. Bunların yanında endometriyal stromada ödem alanlarını temsil eden geniş interselüler aralıklar ile stromal hücrelerde yapısal değişiklikler belirlendi. Hidrosalpinksin cerrahi tedavisi sonrası elde edilen endometriyum dokularında, her ne kadar bazı alanlarda hafif yapısal değişiklikler gözlense de, yüzey epiteli ile bez ve stromal hücrelerin yapılarının daha çok kontrol endometriyum örneklerine benzerlik gösterdiği dikkati çekti. Sonuç olarak, hidrosalpinksli hastalara ait endometriyum dokularında ciddi yapısal değişikliklerin meydana geldiği, cerrahi tedavi sonrasında bu yapısal bozuklukların ortadan kalktığı, bu nedenle de hidrosalpinks hastalığında cerrahi tedavinin etkin olduğu kanaatine varıldı.

CerrahiCerrahi tedaviCerrahi-ürogenital+5
Tuğçe Sapmaz
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Deneysel spinal kord yaralanmasında mir-20A ve mir-125B ekspresyonlarının apopitoz ve enflamasyon üzerine etkileri

MikroRNA'lar (miRNA'lar), hedef messenger RNA'lara (mRNA) bağlanan ve onların translasyonlarını baskılayan kısa (18-25 nükleotid uzunluğunda), kodlanmayan RNA'lardır. MiRNA'lar hücrede çok sayıda fizyolojik ve patolojik süreçlerde rol alan, post-transkripsiyonel gen regülasyonunda önemli roller üstlenen yapılardır. MiRNA'lar; gen ekspresyonunun post-transkripsiyonel düzenlenmesi, metabolik düzenleme, hafıza ile sinaptik gelişim, organizmada embriyogenez, organogenez, farklılaşma ve büyümenin kontrolü gibi kritik rollere sahiptir. Bunların yanında, son zamanlarda yapılan araştırmalarda, miRNA'ların kanser, metabolik hastalıklar, kardiyovasküler hastalıklar, virüs enfeksiyonları ve travmatik nörolojik yaralanmalarda da önemli rollerinin olduğu gösterilmiştir. Hücrelerde meydana gelen fonksiyonel bozukluğun oluşmasında, en önemli mekanizma, miRNA'ların ifade düzeyinde meydana gelen değişikliklerdir. Bu bağlamda, hücrelerde miRNA'ların değişen ekspresyon düzeyleri ile hastalıkların oluşumu ile teşhis ve terapötik uygulamalar arasında çok yakın ilişkiler ortaya çıkarılmıştır. Günümüzde moleküler tıp uygulamalarında miRNA'lar, hastalıkların gelişiminde yeni bir belirteç olarak kullanılmaktadır. Spinal kord hasarı (SKH) motor ve duysal fonksiyonların tam veya kısmen kaybına neden olan ciddi bir merkezi sinir sistemi hastalığıdır. Bugüne kadar geliştirilen çeşitli tedavi stratejilerine rağmen, SKH sonrası fonksiyonel iyileşme için etkili bir tedavi henüz tam olarak bulunamamıştır. Son yıllarda yapılan çalışmalar ve biyoinformatik analizler SKH patogenezinde, miRNA'ların ifadelerinde meydana gelen değişimlerin, sekonder doku hasarında etken olabileceğini göstermektedir. Sıçanlarda yapılan deneysel çalışmalarda, microarray analizlerine göre SKH sonrasında 300'e yakın miRNA'nın eksprese olduğu ve 97 miRNA'nın ifadesinde önemli değişikliklerin meydana geldiği rapor edilmiştir. Bu bulgular, SKH tedavisinde, miRNA'ların potansiyel hedefler olabileceğini düşündürmektedir. miRNA'ların SKH patogenezinde çeşitli koruyucu veya zararlı etkilerinin olabileceği ileri sürülmektedir. Bununla birlikte, günümüzde hala SKH patogenezinin altında yatan mekanizmalar tam açık değildir. Bu nedenle çalışmamızda, deneysel olarak yetişkin erkek sıçanlarda oluşturulan SKH'nda miR-20a ve miR-125b ekspresyonları ile apopitoz ve enflamasyon arasındaki ilişkilerin mikroskobik, immünohistokimyasal ve moleküler biyolojik yöntemler ile araştırılması amaçlandı. Bu amaçla 42 adet Wistar cinsi erkek sıçan, herhangi bir cerrahi işlem yapılmayan kontrol grubu, spinal kord T2-T7 segmentleri arasında yalnızca laminektomi oluşturulan sham operasyon grubu ve T2-T7 arasında klip kompresyon yöntemi ile SKH oluşturulan deney grubu olmak üzere 3 gruba ayrıldı. SKH'nı takiben deney grubunda yer alan hayvanlar da kendi aralarında; spinal kord hasarı oluşturulduktan sonra yalnızca serum fizyolojik verilen deney kontrol grubu; spinal kord hasarını takiben MP tedavisi uygulanan grup olarak 2 alt gruba ayrıldı. Tüm sham ve deney gruplarından spinal kord doku örnekleri yaralanmayı takiben 1, 3, 7, ve 14. günlerde elde edilerek, ışık ve elektron mikroskobik, immunohistokimyasal ve moleküler biyolojik yöntemlerle değerlendirildi. TNF-α ve IL-6 ekspresyonunun, deney kontrol grubu 1. ve 3. günlerde yükseldiği, 7. ve 14. günlerde azaldığı, MP tedavisi alan gruplarda ise her iki sitokinin anlamlı olarak azaldığı belirlendi. Kaspaz-3 ekspresyonun, deney kontrol grubu 1. günde yükseldiği, 3, 7 ve 14. günlerde anlamlı olarak azaldığı izlendi. Tedavi gruplarında kaspaz-3 ekspresyonunun azalmış olduğu dikkati çekti. Işık ve elektron mikroskobik incelemelerde, SKH oluşturulan gruplarda, nöronlarda, gliya hücrelerinde ve miyelinli sinir liflerinde yapısal dejenerasyonların meydana geldiği ve bu değişikliklerin, 1. ve 3. günlerde daha belirgin olduğu, 7. ve 14. günlerde azaldığı gözlendi. Tedavi gruplarında hücresel yapının, deney kontrol gruplarına oranla daha iyi korunduğu belirlendi. SKH'ndan sonra deney kontrol grubu 1. ve 3. günlerde ve tedavi grubu 1. günde miR-20a ekspresyonunun upregüle olduğu görüldü. miR-125b ekspresyonunun ise deney kontrol grubu 3. ve 7. günlerde downregüle olduğu görüldü. Bütün bulgular birlikte değerlendirildiğinde, deneysel akut spinal kord yaralanmasından sonra miR-20a upregülasyonun proenflamatuvar molekülleri indükleyerek enflamasyonu artırabileceği düşünüldü. Diğer taraftan, miR-125b'nin kaspaz-3 ile ilişkili olabileceği ve hasardan sonra miR-125b downregülasyonunun apopitozu inhibe edebileceği şeklinde yorumlandı. Bu nedenle, miR-20a ve miR-125b'nin SKH'nda biyomarkır ve tedavi ajanı olarak dikkate alınabileceği kanaatine varıldı.

ApoptozisMikro RNASpinal kord+3
Dilek Şaker
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Genç yetişkin ve yaşlı sıçan testisinde telosit morfolojisi ve organizasyonunun ışık mikroskobi, immünohistokimya ve elektron mikroskobi yöntemleriyle incelenmesi

Birçok organ ve dokuda bulunan telositler, üç-boyutlu hücre ağları oluşturan ve bağ dokularda dağılım gösteren bir interstisyel hücre tipidir. Bir telosit, küçük bir hücre gövdesi ve değişken sayıda telopod adı verilen uzun, ince hücre uzantıları ile karakterize olmaktadır. Telopodlar aynı ve farklı hücrelerle bağlantılar kurarlar ve üç-boyutlu ağlar oluştururlar. Telositler fonksiyonel olarak hücreler arası sinyalizasyon, immün gözetim, kök hücre rehberliği ve doku rejenerasyonuna katılırlar. Elde edilen bulgular, telositlerin kısa ve uzun mesafeli hücreler arası iletişim yoluyla doku homeostazisinin korunması ve hücre yenilenmesi proseslerinde rol alabildiklerini göstermektedir. Telositler çeşitli organlarda bulunmasına rağmen, testislerde telositlerin olası rollerinin aydınlatılabilmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Sunulan çalışmada testislerde telositlerin varlığının, dağılımının ve organizasyonunun incelenmesi ve ayrıca genç yetişkin ve yaşlı sıçan testislerindeki farklılıkların ortaya konulması, testislerdeki telositlerin işlevinin anlaşılmasına ışık tutacaktır. Bu sayede testiküler rahatsızlıkları önlemek ve tedavi etmek yolunda yeni bilgiler sunulabilir. Bu çalışmada genç yetişkin ve yaşlı sıçan testislerinde telositlerin morfolojisinin, dağılımının ve organizasyonunun ışık mikroskobik, immünohistokimyasal ve elektron mikroskobik (TEM) yöntemlerle incelenmesi ve bu hücrelerin farklılıklarının değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Çalışmamızda 8-10 aylık genç yetişkin ve 32-34 aylık yaşlı 30 adet erkek Wistar Albino cinsi sıçan 2 gruba ayrıldı. Çalışmamızın sonucunda elde edilen bulgular, genç yetişkin ve yaşlı sıçan testisinde telosit benzeri hücrelerin varlığını doğrulamıştır. Telositlerin testislerde seminifer tübül çevresinde lokalize olduğu gözlendi. Bu hücrelerin her iki grupta da, morfolojik olarak büyük bir farklılık oluşturmadığı tespit edildi.

Cajal hücreleriHayvan deneyleriMikroskopi-elektron+4
Özgür Kaplan
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetin vasküler komplikasyonlarının, insan göbek kordon dokusu ve wharton jölesi mezenkimal kök hücre sayılarına etkileri

Diyabetes Mellitus (DM) insülin eksikliği veya etkisizliği sonucunda kan şekerinin regüle edilememesine bağlı olarak, metabolizmanın ve dokuların etkilendiği, akut ve kronik komplikasyonların eşlik ettiği, metabolik bir hastalıktır. Günümüzde diyabetin pek çok çeşidi tanımlanmış olup; her bir çeşidinde hastalık mekanizmasında ve dokuların hastalıktan etkilenmesinde farklılıklar olmaktadır. Yüksek kan şekerinin direkt olarak dokularda hasarlayıcı etkisinin; indirekt olarak da gelişen hipoksi ve kronik vasküler hasara bağlı perfüzyon azalmasının dokuları etkileyen temel mekanizmalar olduğu bilinmektedir. Gebelik öncesinde başlayıp, nefropati, retinopati gibi kronik komplikasyon gelişmiş bir gebe ile gebeliği sırasında diyabet hastalığı oluşmuş bir gebenin, bebeklerinin farklı klinik tablo sergilediği görülmüştür. Göbek kordonu bağ dokusunun (Wharton Jölesi) mezenkimal kök hücreler açısından zengin olduğu bilinmektedir. Çalışmamızda daha önceden diyabet hastası olup, vasküler komplikasyon olarak nefropati gelişmiş (VK-PGDM) 7 gebe, gebeliği sırasında diyabet tanısı almış olan (GDM) 7 gebe ve herhangi bir hastalığı bulunmayan (Kontrol) 7 gebeden doğum sonrası alınan göbek kordonları kullanıldı. Bu dokulara; H-E, Masson Trikrom ve PAS boyaları uygulanarak ışık mikroskobik değerlendirmesi yapıldı. Wharton Jölesinden enzimatik sindirme metodu ile buradaki kök hücreler izole edildi. Mezenkimal kök hücrelerde (+) olduğu bilinen CD73, CD90, CD105, (-) olduğu bilinen CD45 ve CD34 kokteyl belirteçleri kullanılarak flow-sitometri cihazı ile sayıları tespit edildi. Ayrıca yine aynı belirteçler kullanılarak mezenkimal kök hücreler immünohistokimyasal boyama ile görsel açıdan değerlendirildi. Çalışmamızın sonucunda; göbek kordonu çapının GDM grubunda artmasına rağmen VK-PGDM grubunda azalmış olduğu; göbek kordonu arter duvar kalınlıklarının GDM ve VK-PGDM'de belirgin olarak artmış olduğu bulunmuştur. Wharton Jölesi mezenkimal kök hücrelerinin ise GDM'li grupta artarken VK-PGDM'li grupta belirgin olarak azaldığı tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Göbek Kordonu, Wharton Jölesi, Mezenkimal Kök Hücre, Gestasyonel Diyabet, Pregestasyonel Diyabet

Diabet-gebelik sırasındaDiabetes mellitusDiabetik nefropatiler+4
Çiğdem Karaca
Gaziantep University
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Punicic asit uygulamasının sıçanlarda akut travmatik beyin hasarı sonrasında nöroprotektif etkisinin araştırılması

Amaç: Travmatik Beyin Hasarı (TBH), dünya çapında, özellikle çocuklarda ve genç erişkinlerde önemli bir ölüm ve sakatlık nedenidir. TBI şiddet, mekanizma veya diğer özelliklere göre sınıflandırılabilir. Enflamasyon, apoptoz, oksidatif stres ve iskemi, TBH sonrası nöronal kaybın altında yatan önemli patofizyolojik mekanizmalardan bazılarıdır. Punisik Asid (PA), kısmi başlangıçlı nöbetlerin ve nöropatik ağrının ek tedavisi için onaylanmış bir antikonvülsan bileşiktir. Bu çalışma, bir TBH sıçan modelinde PA için olası nöroprotektif etkilerini araştırmayı amaçladı. Gereç ve yöntemler: Kırk erişkin erkek Wistar albino sıçan kullanıldı. Sıçanlar 5 gruba (n: 8) ayrıldı. Grup 1: Kontrol grubu, Sadece cilt kesisi yapıldı. Grup 2: Sham grubu, TBH sonrasında sadece normal beslenen sıçanları içermektedir. Grup 3: TBH sonrasında normal beslenmeye ek olarak 1 gr/ gün PA gavaj yoluyla verildi. Grup 4: 3 gr/ gün PA, Grup.5: 5 gr/ gün PA kullanıldı. Her grup için TBH 3 gün sonra beyin örnekleri toplandı. Beyin örnekleri ve kan histopatolojik ve biyokimyasal yöntemlerle değerlendirildi. İmmunohistokimya sonuçları western blot ile doğrulandı. Ayrıca elektroensefalografi monitörizasyon sonuçları karşılaştırıldı. Bulgular: Oksidatif stres belirteçleri olan Malondialdehit (MDA) seviyesi PA tedavisi ile azalırken süperoksit dismutaz (SOD) arttı. iNOS ve eNOS immünreaktivitesi, TBH örneklerine kıyasla PA tedavisi ile anlamlı (P<0.05) olarak azaldı. Damarlanma için VEGF TBH grubuna göre ile PA ile anlamlı (P<0.05) arttı. Hipoksi için bakılan HIF-1α dağılımı TBH grubuna göre ile PA ile anlamlı (P<0.05) azaldı. Olgun nöron nükleus için bakılan NeUN TBH grubuna göre ile PA ile anlamlı (P<0.05) arttı. PA ile tedavi edilen grupta EEG'nin delta gücü kontrol grubu değerlerine benzer bulundu. Sonuç: TBH sonrası PA uygulamasının histolojik, immunohistokimyasal, biyokimyasal, western blot ve EEG ile gösterilen yararlı etkisinin klinik anlamı olabileceğini gösterdi. Bu etkinin hasta yaşam kalitesini artıracağı düşünüldü.

BeyinBeyin yaralanmalarıElektroensefalografi+3
Mesut Mete
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Deneysel in-vitro nekrotizan enterokolit modelinde, sukralfatın barsak epiteli üzerine etkisi ve mekanizmalarının araştırılması

Amaç: İn-vitro nekrotizan enterokolit (NEK) modelinde sukralfatın enterositler üzerindeki etkisini ve mekanizmalarını araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: İntestinal epitel hücre hattı (IEC-6) kullanılarak 5 deney grubu oluşturuldu. NEK indüksiyonu lipopolisakkarit (LPS) ile gerçekleştirildi ve. ELISA ile TNF-α ve IL-8 düzeyleri ölçülerek gösterildi Sukralfatın uygulama dozu, MTT yöntemiyle belirlendi. Kontrol grubu (KG) sadece IEC-6''ndan oluşuyordu. IEC-6, sham grubunda (SG) sukralfat, NEK grubunda LPS ile 48 saat enkübe edildi. Tedavi grubunda (TG) 48 saat LPS sonrası, 48 saat sukralfat; profilaksi grubunda (PG) ise 48 saat sukralfat sonrası 48 saat LPS uygulaması yapıldı. Örneklere TUNEL boyama yapıldı. Kaspaz-3-8-9, RIPK1, RIPK3, MLKL, okludin, klaudin, ICAM-1 ve MadCAM-1'in H skorları hesaplandı. Gruplar arasındaki farklar one way-ANOVA testi ile karşılaştırıldı. p<0.05 değerler anlamlı kabul edildi. Bulgular: NEK grubunda TNF-α ve IL-8 düzeyleri KG'ye göre yüksekti (p<0.05), Sukralfat 2:1 dilüsyonda 106μL/cm2 uygulandı. TUNEL pozitif hücreler NEK grubunda %65,6±8,26, TG'nda %15,4±3,28, PG'nda 23,4±4,21 saptandı (p<0.05). Kaspaz3'ün H skorları arasında anlamlı farklılık yoktu. Kaspaz 8-9 ve RIPK1, NEK grubunda yüksekti (p<0.05). NEK grubu hem TG hem de PG ile kıyaslandığında RIPK3'de bir azalma saptandı (p<0.05). MLKL ekspresyonu NEK grubunda, KG'na göre yüksek (p<0.05), TG ve PG'na göre ise düşüktü (p<0.05). ICAM-1 ekspresyonu gruplar arasında anlamlı farklılık oluşturmadı. MadCAM-1, NEK grubunda KG'na göre yüksekti (p<0.05), sukralfat uygulaması hem PG'nda hem de TG'nda MadCAM-1 ekspresyonunu düşürdü (p<0.05). Okludin dağılımı, TG'nda daha yüksek klaudin dağılımı ise daha düşüktü (p<0.05). Sonuç: İn-vitro NEK modelinde apoptosis ve nekroptozis artar, hücre adhezyon moleküllerinin ekspresyonu değişir. Sukralfat, apoptozis ve nekroptozisi baskılar, hücre adhezyon moleküllerinin korunmasına yardımcı olur. Sukralfatın profilaktik verilmesi, tedavi amaçlı verilmesi kadar etkili gözükmemektedir.

Adezyon molekülleriApoptozisBağırsaklar+5
Aydın Şencan
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İn Vivo deneysel Alzheimer modelinde aralıklı beslenmeninsemaforinler üzerine etkisi

İN VİVO DENEYSEL ALZHEİMER MODELİNDE ARALIKLI BESLENMENİN SEMAFORİNLER ÜZERİNE ETKİSİ- Toplumdaki sıklığı ve sosyoekonomik yükü giderek artan nörodejeneratif hastalık olan Alzheimer hastalığında (AH), farmakolojik ve diğer tedaviler dışında aralıklı beslenmenin (AB) de faydalı etkileri bilinmektedir (Nicolas & Nolan, 2022). Açlık periyotları arasında serbest yeme şeklinde uygulanan beslenme kalıbı olan AB'nin bu etkisinde nöronal stabilite, nöroplastisite, nörogenez gibi mekanizmaların önemli rolleri vardır (Elias et al., 2023). Perinöral etkileşimlerin ana komponentlerinden olan Semaforinler, hücre-hücre iletişimine aracılık eden extrasellüler sinyal molekülleri ailesidir ve AH patofizyolojisinde önemli rolleri vardır (Quintremil et al., 2019). Bununla birlikte AH'de AB ile indüklenen değişimlerde semaforinlerin etkisi bilinmemektedir. Çalışmamızın ana amacı AH patogenezinde/ AB tedavisinde semaforinlerin etkisini araştırmaktır. Ayrıca maliyet-etkin bir tedavi yöntemi olarak Aralıklı beslenmenin klinik ve günlük pratikte uygulanmasında yol gösterici olmak ve böylece uzun vadede AH kaynaklı ciddi sosyoekonomik yükün azaltılmasına katkı sağlanması hedeflenmiştir. Çalışmamızda sıçanlar 4 gruba (n=8) ayrılmıştır; Kontrol, AB, AH Modeli ve AH Modeli+AB. AH modeli (AHM) oluşturmak için hayvanlara 20 hafta boyunca AlCl3 (50 mg/kg-po [içme suyuna]) ve 10 hafta boyunca D-galaktoz (60 mg/kg/gün-i.p) uygulanmıştır. Ardından modelin doğrulanması amacıyla hayvanlara davranışsal testler (Morris Water Maze, Açık alan testi) ve serum t-tau düzeyi ölçümü yapılmıştır. AB uygulaması için hayvanların beslenmesi 20. Haftadan sonra 3 ay boyunca 8 saate (09.00–17.00/ad libitum) kısıtlanmıştır. Deneyin sonunda davranış ve ELİSA testleri tekrarlanmış ve hayvanlara ait beyin dokularında indirekt immunohistokimya yöntemi ile Sema 3A, Sema-4C, Sema-7A, Nrp1, Nrp2, AchE ve p-Tau düzeyleri tespit edilmiştir. Çalışmamızda AH modelinde davranışsal ve biyokimyasal parametrelere ek olarak p-Tau, AchE, Sema 3A, Nrp 1 gibi AH ilişkili moleküller kontrole göre yüksek düzeyde saptanmış ve bu etkiler aralıklı beslenme tedavisiyle çoğunlukla tersine çevrilmiştir. Sema 4C ve Nrp 2 düzeyleri ise AH modellerinde azalmıştır ancak bunlar üzerinde aralıklı beslenmenin etkisi düşük düzeyde saptanmıştır. Çalışmanın en önemli sonuçlarından biri olarak aralıklı beslenme grubunda immün sistem ile ilişkili Sema 7A düzeylerinin düşük saptanması ise AH tedavisinde nöroinflamatuar/nöroimmün yolakların önemini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Alzheimer Hastalığı, aralıklı beslenme, semaforin, tau, nöropilin,

Alzheimer hastalığıAralıklı açlık
Mustafa Birgül
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Diyabetli sıçanlarda insülinin ovarian foliküller üzerine olan etkilerinin ışık ve elektron mikroskobik düzeyde araştırılması

Diyabet; insülin salgılanması veya insülinin etki mekanizmasındaki bozukluklardan kaynaklanan, yağ, protein ve karbonhidrat metabolizmasındaki bozukluk ile birlikte olan, kronik hiperglisemi ile karakterize metabolik bir hastalıktır1. Tedavisinde metabolizmayı kontrol altına alabilmek için, günlük çoklu insülin uygulamaları yapılmaktadır. Ancak diyabetli hastalarda gözlenen üreme ile ilgili problemlerin tedavi amacı ile insülin alan hastalarda daha farklı boyut kazandığı bildirilmektedir. Diyabetli hastalarda menstrüel düzensizliklere ilaveten hipogonadizm ve erken menopoz bulguları rapor edilirken, insülin tedavisi alan hastalarda ise over kaynaklı hiperandrojenizmin geliştiği ve bunun sonucunda da polikistik overlerin gelişebileceği yapılan klinik çalışmalarda rapor edilmektedir2,3,5. Ancak, diyabetli ve metabolizmanın düzenlenmesi amacı ile insülin verilen hastalarda overlerde oluşan yapısal değişiklikleri kapsayan çalışmalara yeterince rastlanılmamaktadır. Sunulan çalışmada deneysel olarak diyabet oluşturulan ve insülin tedavisi alan sıçanların overlerinde gözlenen yapısal değişikliklerin ışık ve elektron mikroskobik düzeyde araştırılması amaçlanmıştır. Araştırmada kullanılacak 30 adet adolesan dönemdeki (50 günlük) dişi sıçanlar üç gruba ayrılacak. 1. Gruptaki sıçanlara yalnızca 0.1 M sitrat buffer enjekte edilerek kontrol grubu (n=10) olarak değerlendirilirken 2. Gruptakilere (n=10) tek doz 60 mg/kg i.p. streptozotosin enjekte edilerek8 diyabet grubu olarak, 3. Gruba (n=10) ise tek doz 60 mg/kg i.p. streptozotosin ve sonrasında 4 hafta süre ile sabah ve akşam 2 IU insülin s.c. enjeksiyonu yapılarak diyabet+insülin grubu olarak değerlendirilecek. Streptozotosin enjekte edilen sıçanlardan 72 saat sonra, kuyruk veninden kan alınarak, glukometre ile açlık kan şekeri ölçümü yapılacak ve kan şeker düzeyi ≥250 mg/dL ve üzerinde olan sıçanlar çalışmaya dahil edilecektir. Diyabet+insülin grubundaki sıçanların her gün kan şekerleri ölçülerek, dört hafta boyunca subkutanöz yolla, sabah ve akşam 2 IU dozda insülin uygulanacaktır9. Bu sürenin sonunda anestezi altındaki tüm hayvanlardan kan ve over dokuları alınarak, kan dokularında serum FSH, LH, östrojen, progesteron, androstenedion ve testosteron değerleri ölçülürken, over dokuları ışık ve elektron mikroskobik doku hazırlama yöntemlerine uygun olarak hazırlanacak ve değerlendirilecektir. Mikroskopik değerlendirmeler; diyabet ve diyabetli hastalarda metabolizmanın düzenlenmesinde kullanılan insülinin, overlerde folikül gelişimi üzerine olan etkilerinin anlaşılmasına katkı sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: diyabet, folikül gelişimi, insülin, over

Diabetes mellitusMikroskopi-elektronMikroskopi-ışık+4
Büşra Begüm Alisinanoğlu
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2019
10
Master'sOpen AccessTR

Menstrual kandan izole edilen kök hücrelerin metformin uygulamasına cevabı ve infertilite ile ilişkisi

Giriş ve Amaç: Açıklanamayan infertilite sebebi belli olmayan, kadın veya erkeğe ait infertilite sebeplerinin tespit edilemediği bir durum olması nedeni ile günümüzde en önemli araştırma konularındandır. Diyabet hastalığı için kullanılan metforminin bu mekanizma üzerinde etkisi olduğu bilinmektedir. Çalışmada menstrual kandan izole edilen endometrial kaynaklı kök hücreler, sebebi açıklanamayan hastalar da olduğu gibi infertilite sebebini oluşturabilecek mekanizmaların çalışılabileceği bir kaynak olarak seçilmiştir. Bu doğrultuda infertil ve fertil hastalardan alınan menstrual kan örneklerinden kök hücre elde edilmesi, kültürü ve 30 gün metformin uygulaması sonrasında değişikliklerin immunositokimyasal analizlerle incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Fertil ve infertil hastalardan alınan menstrual kan örneklerinden kollajenaz I ve ficoll protokolleri ile kök hücreler (MenKH) elde edildi. Hücreler kültür vasatında (DMEMF12, %5 fötal sığır serumu, %1 Penisilin-streptomisin) kültüre edildikten sonra kök hücre karakterizasyonları CD34 ve CD44 indirekt immunoperkosidaz boyaması ve adipojenik, kondrojenik ve osteojenik soylara farklılaşma potansiyelleri sırasıyla Oil Red, Alcian Blue ve Alizarin Res S boyamaları ile gerçekleştirildi. Fertil ve infertil hastalardan elde edilen MenKH'lerin kontrol (grup 1 ve grup 2, sırasıyla) ve metformin uygulanan grup olarak (grup 3 ve grup 4, sırasıyla) ayrıldı. Metformin insanda kullanılan tedavi dozu (800 mg/gün) ve uygulama süresi (30 gün) dikkate alınarak uygulandı (9 x 10-7gr/ml). Tüm gruplarda OCT2, OCT3/4, MATE1, αVβ3 integrin, MUC1, LIF ve IGF-1 dağılımları indirekt immunositokimyasal analiz ile değerlendirildi. Bulgular: Ficoll ve kollajenaz I protokolü sonrasında kollajenaz I ile elde edilen hücrelerin kültürün 1. haftasında %85-90 konfluent olması, artan pasaj sayısında fibroblast benzeri özelliklerini koruduklarının izlenmesi üzerine MenKH'lerin eldesinde bu protokolün uygun olduğuna karar verildi. MenKH'lerde CD44 immunoreaktivitesi orta şiddette pozitif, CD34 immunoreaktivitesi ise negatif idi. MenKH'lerin 21 gün süren farklılaşmasında, Kollajenaz I protokolüyle elde edilen MenKH'lerde 7. gününde Oil Red ile pozitif boyanma saptanır iken, kondrojenik ve osteojenik farklılaşma boyamaları 14. günde az olmakla birlikte, 14. ve 21. günlerde saptandı. MATE1 immunoreaktivitesi grup 1 (fertil, kontrol) ve grup 4'de (infertil metformin uygulanan) kuvvetli (+++) şiddette pozitif iken, grup 2 (infertil, kontrol) ve grup 3'te (fertil, metformin uygulanan) orta (++) şiddette idi. OCT-2 immunoreaktivitesi grup 1 ve grup 3'te orta (++) şiddette, grup 2 ve grup 4'te ise kuvvetli (+++) şiddette idi. OCT3/4 immunoreaktivitesi grup 1, grup 2 ve grup 4'te negatif (-) iken grup 3'te zayıf (+) şiddette idi. IGF1 immunoreaktivitesinin grup 1 ve grup 3'te negatif (-) iken grup 2'de orta (++) şiddette, grup 4'te ise zayıf (+) şiddette idi. LIF immunoreaktivitesi grup 1 ve grup 2'de negatif (-) iken, grup 3 ve grup 4'te zayıf (+) şiddette idi. Tartışma: Kollajenaz I protokolü ile fertil ve infertil hasta örneklerinden elde edilen hücrelerin ficoll ile elde edilen hücrelere göre daha stabil ve morfolojik olarak daha tutarlı olması, MenKH elde edilmesinde uygun olan protokol olduğunu göstermektedir. MenKH'lerin hem mezenkimal kök hücre kaynağı olarak hem de infertil hastalarda kullanılan ilaç ile deneme çalışmalarında kullanılabilecek hücre kaynağı olabileceği sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Menstrual kan kök hücresi, infertilite, fertilite, metformin, kollajenaz I

Aslınur Aktaş
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Siklofosfamid aracılığıyla rat azospermi modeline abaloparatite'nin tedavi edici etkisi

İlaçlara bağlı infertilite en büyük sağlık problemlerinden biridir. Kanser tedavileri için yaygın olarak kullanılan siklofosfamidin germ hücrelerini bozarak infertiliteye neden olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada siklofosfamid tedavisi ile ortaya çıkan testis hasarında, parathormonun reseptör analoğu olan abaloparatidin koruyucu etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmada, 12-16 haftalık 30 adet erkek Wistar sıçanları rastgele, kontrol, sham, abaloparatid, siklofosfamid, abaloparatid+siklofosfamid, olmak üzere 5 gruba ayrıldı. Siklofosfamidin 20 gün süreyle günde 1 defa 15 mg/kg intraperitoneal uygulanması ile testiküler hasar oluşturuldu. Abaloparatid ise 56 gün boyunca günde 10 mikrogram/kg 1 kez intraperitoneal uygulandı. Uygulamaların sonunda sakrifiye edilen hayvanların testis dokuları, histoloji ve Western Blot teknikleri ile incelenmesi için ikiye ayrıldı. Histolojik incelemeler H&E boyanması sonucu morfolojik ve Johnsen skoru değerlendirmesi ile yapıldı. İmmunohistokimyasal teknik ve primer CREB, PCNA, HSPA4, REC8 antikorları kullanılarak hazırlanan preparatlar İmage J programı ile değerlendirildi. Moleküler incelemeler, aynı primer antikorlar kullanılarak Western Blot yöntemiyle yapıldı. Siklofosfamidin testis morfolojisini bozduğu, testis ağırlığını ve Johnsen skorunu düşürdüğü görüldü. Siklofosfamid grubunda CREB, PCNA, HSPA4 ve REC8 immunoraektivitesi ve protein düzeyleri, kontrol grubu, sham grubu, ABL ve ABL+SF grubuna göre anlamlı düzeyde azaldığı gözlendi (p<0,05). Abaloparatidin, uygulanan gruplarda testis morfolojisi ile testis ağırlığını korunduğu, Johnsen skorunu artırdığı, kilo kaybını azalttığı, ayrıca CREB, PCNA, HSPA4 ve REC8 ekspresyonunu artırdığı tespit edildi. Bu çalışmada, abaloparatidin, siklofosfamid tarafından oluşturulan germ hücre kaybından koruduğu, mayoz bölünme (REC8) ve sperm kalitesini (HSPA4) düzelttiği, etkisini CREB/PCNA yolağı üzerinden gerçekleştirdiği sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Abaloparatid, CREB, GAPDH, HSPA4, İnfertilite, PCNA, REC8, Siklofosfamid

Tunahan Yapıcı
Manisa Celal Bayar University
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

NLRP3 inhibitörünün fare meme kanseri modelinde metastaza etkisi

Amaç: Spesifik NLRP3 inhibitörü olan MCC950'nin, 4T1.2 hücreler ile oluşturulan ortotopik meme tümör modelinde, kemik metastazı ve NLRP3 inflammasomu üzerine baskılayıcı etkileri, radyolojik, histopatolojik ve moleküler tekniklerle incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Dişi BALB/c farelerde 4T1.2 tümörleri oluşturuldu; tümör ve MCC950 grupları takip edildi. Fareler X-ray/DECT ile tarandı, sakrifiye sonrası tibia/femur örnekleri dekalsifiye edilerek, H&E ile incelendi. Primer tümörlerden alınan doku örneklerinde, immünohistokimya ile NLRP3, caspase-1, IL-1β primer antikorları ile boyandı, ve aynı antikorların pro/aktif formları Western blot ile analiz edildi. Bulgular: Gruplar arasında primer tümör yükü açısından farklılık gözlenmedi. X-ray/DECT, fare kemik boyutlarının küçük olması nedeniyle yetersiz kaldı. Histolojide tümör grubunda kemik metastazı patolojileri gözlenirken, MCC950 uygulamasında kemik yapısı korundu ve tutulum büyük oranda sınırlandı. Moleküler olarak incelenen tümör doku örneklerinde artan NLRP3, aktif caspase1/ IL1ß seviyeleri MCC950 uygulaması ile azalırken; pro-caspase-1/pro-IL-1β'de anlamlı değişiklik gözlenmedi. Sonuç: Metastatik meme kanseri modelinde MCC950 uygulamasının, metastatik paternleri sınırladırdığı, etkisini aktif caspase-1 ve olgun IL-1β üretimini azaltmasına ve NLRP3 eksenini baskılamasına bağlı olduğu sonucuna varıldı.

Meme kanseri
Muhammed Yusuf Pekmezci
Manisa Celal Bayar University · Institute of Graduate Studies
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Yetişkin leydig hücrelerinin farklanmaları sırasında osteokalsinin testosteron ve ınsl3 sentezine etkisinin araştırılması

Testosteron, üreme sistemi başta olmak üzere çeşitli organ ve dokuların fonksiyonlarında rol oynayan önemli bir steroid hormondur. Testosteronun insan hayatı boyunca iskelet gelişimi ve kemik sağlığı için gerekli olduğu bilinmektedir. Kemik metabolizmasında kritik role sahip bir diğer hormon olan İnsülin Benzeri Faktör-3 (INSL3), testosteron gibi prenatal ve postnatal dönemde Leydig hücrelerinde üretilir. INSL3 ekspresyonunun, Leydig hücrelerinin gelişim sürecini ve fonksiyon kapasitelerini yansıttığı bilinmektedir. Ancak literatürde testisteki sentezi ve regülasyonuna ilişkin henüz yeterli kanıt bulunmamaktadır. Kemik yapımından sorumlu osteoblastlardan salınan Osteokalsin (OC) de pankreasta B hücre proliferasyonu ve insülin sekresyonunu uyarması dışında, Hipotalamo-Hipofiziyer-Gonad (HPG) aksından bağımsız olarak, testiste Leydig hücrelerinde testosteron üretimini indüklemektedir. Fetal ve yetişkinlik döneminde 2 farklı jenerasyondan gelişen Leydig hücreleri, proliferasyon ve farklanmalarını pubertede tamamlarlar. Çok sayıda çalışmada postnatal normal gelişim süreci dışında, Etan Dimetan Sülfonat (EDS) uygulaması sonrasında yetişkin Leydig hücre popülasyonunun elimine edildiği ve tekrar prolifere oldukları rapor edilmiştir. Literatürde kemik ve testis arasındaki ilişkiyi destekleyen birçok çalışma bulunmasına rağmen, OC'in Leydig hücre gelişimine ve bu süreçte testosteron ve/veya INSL3 sentezi üzerine olası etkileriyle ilgili herhangi bir çalışmaya rastlanılmamıştır. Bu çalışmada yetişkin Leydig hücrelerinin farklanmaları sırasında, testosteron ve INSL3 sentezinin OC aracılı regülasyonun incelenmesi ve OC'in olası etkilerinin Lüteinizan Hormon (LH) ile karşılaştırılması amaçlandı. Otuz iki adet prepubertal sıçan ile EDS enjeksiyonu yapılan 40 adet yetişkin sıçandan oluşan 2 ana grup oluşturuldu. Her bir grup kendi içinde 4 alt gruba ayrıldı. Postnatal 35-63. günler ile EDS uygulamasını takip eden 35.-63. günler arasında, bu alt gruplara Gonadotropin Salgılatıcı Hormon (GnRH) antagonisti ve/veya OC uygulamaları yapıldı. Yetişkin Leydig hücrelerinin gelişimini tamamladıkları 63. günün sonunda, sakrifiye edilen deneklerden elde edilen testis doku örnekleri, ışık ve elektron mikroskobik, immünohistokimyasal ve biyokimyasal yöntemlerle incelendi. Yalnızca GnRH antagonisti uygulanan gruplara ait testis doku kesitlerinde, ışık ve elektron mikroskobik düzeyde seminiferöz tübüller ve Leydig hücrelerinde belirgin dejenerasyon, 3βHSD, INSL3 ve GPRC6A ekspresyonları ile Leydig hücre sayısı ve serum LH, testosteron, ucOC (Ankarboksile Osteokalsin) seviyelerinde belirgin bir azalma izlendi. GnRH antagonisti ile osteokalsin uygulanan grupların testis doku kesitlerinde ise, ışık ve elektron mikroskobik düzeyde kısmen bir düzelmenin olduğu, 3βHSD, INSL3 ve GPRC6A ekspresyonlarında ve serum testosteron seviyesinde kısmi bir artışın gerçekleştiği tespit edildi. Yalnızca osteokalsin uygulanan gruplara ait testis doku kesitlerinin ışık ve elektron mikroskobik bulgularının kontrol gruplarına benzediği görüldü. Leydig hücre sayısında anlamlı bir farklılık görülmezken, INSL3 ve GPRC6A ekspresyonlarında ve serum testosteron, ucOC seviyelerinde anlamlı bir artışın varlığı dikkati çekti. Bütün bulgular birlikte değerlendirildiğinde; yetişkin Leydig hücrelerinin normal postnatal gelişim süreci ve EDS uygulaması sonrası rejenerasyonları sırasında, yalnızca osteokalsin uygulamasının, Leydig hücre sayısında anlamlı bir farklılık oluşturmadığı, ancak mevcut Leydig hücrelerinin fonksiyonunu artırıcı yönde etki ederek, testosteron seviyesini yükselttiği belirlendi. Osteokalsin-testosteron ve osteokalsin-INSL3 arasındaki pozitif ilişkinin, in vivo koşullarda LH'dan tamamen bağımsız olmadığı sonucuna varıldı.

EtanHücre farklılaşmasıLeydig hücreleri+4
Gülfidan Coşkun
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Besin kısıtlamasının ve açlığın gebe farelerin plasentalarında ve fetuslarında otofaji ve sirtuin belirteç düzeylerine etkisi

Açlık genel anlamda insanlarda 12 saat ile üç hafta periyotları arasında değişen hiç veya az miktarda yiyecek alınmasıdır. Besin kısıtlaması; tüm besin değerlerinin değiştirilmeden ad libitum diyetinin(günlük gıda alınımı) yüzdesel olarak azaltılması olarak tanımlanır. Otofaji, çeşitli stresli durumlara besin yoksunluğu, oksidatif stres ve DNA hasarı gibi cevaben hücresel homeostazı korumak için uyarıldığı bilinmektedir. Otofajinin düzenlenmesinde Sirt1 ve Sirt2 için çok yönlü rolleri tanımlamıştır. Sirt1, otofajiyi, otofaji genlerinin (Atg) 5, 7 ve 8 ürünleri gibi otofaji indüksiyon ağının temel bileşenlerinin deasetilasyonu yoluyla doğrudan etkilediği bilinmektedir. Bu çalışmada fareler kontrol, Oruç, S-24, S-48, 1W, 2W, 3W olmak üzere 7 gruba ayrıldı. Gebeliğin 18.5 gününde anneden fetüs ve plasenta alınarak ağırlıkları ve boyları değerlendirildi. Besin kısıtlaması ve açlık uygulanmış farelerin SİRT1, SİRT2, ATG5 ve LC3/AB gibi genlerin organ bazında ve plasenta bölgesel açısından immünohistokimyasal ekspresyon düzeylerine bakıldı. Morfolojik değerlendirme için fetüs ve plasentaların Hematoksilen- Eozin boyamaları yapıldı. Deney sonuçlarına göre besin kısıtlaması ve çeşitli açlık uygulamalarının maternal farelerin fetüs ve plasenta ağılık ve boy ölçümleri arasında anlamlı olarak düşük saptanmıştır. Besin kısıtlaması ve açlık gruplarında immünohistokimyasal sonuçlarına göre plasentada anlamlı bir farklılık görülmemiştir. Ancak fetüs için organ bazında SIRT-1 belirteci için kalp ve sol ekstremite, ATG-5 belirteci için bağırsak ve LC3/AB belirteci için ise karaciğer dokularında anlamlı bulgular bulunmuştur. Bu çalışmanın deney sonuçları doğrultusunda besin kısıtlaması ve çeşitli açlık grupları ve SIRT-1, ATG-5 ve LC3/AB belirteçleri etkili olmakta ve ekpresyon düzeylerini etkilemektedir.

AçlıkDiyetFareler+6
Ayşenur Bostancı
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Doksorubisin uygulanan sıçanlarda apelin-13 molekülünün karaciğere etkisi

Bu çalışmanın amacı sıçanlarda doksorubisin verilerek oluşturulan karaciğer hasarının, apelin-13 verilerek histopatolojik ve biyokimyasal olarak giderilip giderilmediğini göstermektir. Çalışmada 30 adet erkek Wistar albino cinsi sıçan kullanıldı. Sıçanlar her grupta 10 sıçan olacak şekilde 3 gruba ayrıldı; 1.Grup(kontrol grubu): 14 gün boyunca her gün 3ml/kg intraperitoneal olarak salin verildi. 2.Grup(DOX grubu): 5 mg/kg doksorubisin 4 günde 1 toplam 20 mg/kg olacak şekilde intraperitoneal olarak uygulandı. 3.Grup(DOX+apelin-13): 5 mg/kg doksorubisin 4 günde 1 toplam 20 mg/kg olacak şekilde intraperitoneal olarak uygulandı. Deneyin 2. haftasının başlangıcından itibaren 7 gün boyunca 15 µg/kg apelin-13 intraperitoneal olarak verildi. Deney sonunda sıçanlara ksilazin 5mg/kg, ketamin 100 mg/kg verilerek anestezi altında sakrifiye edildi. Yapısal (Hematoksilen-eozin, Masson trikrom, Pikro sirius ve NF-κB antikoru) ve biyokimyasal (ALT, AST, TAS, TOS ve hidroksiprolin) değerlendirmelerin yapılması için karaciğer dokusu ve kan numuneleri alındı. Hematoksilen-eozin ile boyanan karaciğer dokularında kontrol grubunda normal histolojik yapı görülmüştür. DOX verilen grupta hepatositlerde piknotik çekirdek, sentrilobüler nekroz, sinüzoidal dilatasyon ve yaygın dejenerasyon gözlendi. Apelin-13 verilen grupta tüm parametrelerde belirgin iyileşme gözlenmiştir. Masson trikrom ve Pikro sirius boyamalarında 3 grup arasında belirgin farklılık saptanmamıştır. NF-κB antikoru ile yapılan immünohistokimyasal boyamada DOX grubunun kontrol grubuna göre daha yoğun boyandığı saptanmıştır. Apelin-13 verilen grupta sadece DOX verilen gruba göre NF-κB ile boyanma yoğunluğunun azaldığı gözlenmiştir. Yapılan biyokimyasal değerlendirmelerde DOX grubunda kontrol grubuna göre ALT, AST, hidroksiprolin ve TOS düzeylerinde kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir artış saptandı. DOX grubunda TAS düzeylerinde kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir azalma saptandı. DOX+apelin-13 verilen grupta DOX grubu ile kıyaslandığında ALT ve TOS değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir azalma saptanmıştır. DOX ve DOX+apelin-13 grupları arasında AST, TAS ve hidroksiprolin değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. DOX+apelin-13 grubunda kontrol grubuna göre hidroksiprolin değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış saptanmıştır. Kontrol grubuna göre DOX+apelin-13 grubunda ALT, AST, TAS ve TOS değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Elde ettiğimiz veriler doğrultusunda apelin-13 uygulamasının, DOX'a bağlı oluşan karaciğer hasarını; reaktif oksijen radikallerinin miktarını azaltarak belirgin bir ölçüde azalttığını gözlemledik.

ApelinDoksorubisinSıçanlar+1
Erhan Bayrak
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Gebe sıçanlarda yüksek doz kafein uygulamasının fetüs hipokampusunda oluşturduğu hasar üzerine melatoninin olası etkisinin incelenmesi

Kafein, hemen hemen her gün hepimizin yaygın olarak tükettiği ve merkezi sinir sistemi üzerinde uyarıcı etkiye sahip olan nörolojik açıdan aktif gıda bileşenidir. Metilksantin'ler grubunda (1,3,7-trimetilksantin) yer alan kafein, dünyada kullanımı en sık olan psikoaktif maddedir. Diğer psikoakftif maddelerin aksine hem yaygın hem de yasaldır. Kafein ve türevleri kahve, çay, kola ve çikolata gibi birçok tüketilen içecek ve yiyeceklerde bulunmaktadır. Kafeinin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri 1900'lü yılların başlarında incelenmeye başlanmıştır. Son zamanlarda yapılan araştırmalara göre günde ortalama 300 mg'dan daha fazla kafeinin tüketildiği belirtilmiştir. Kafeinin, günlük normal doz aralığı yaklaşık olarak 50-300 mg olarak belirtilmekte ve kişiye uyanıklık hali, enerji ve konsantre olmasını sağlar. Aşırı doz tüketiminde ise yani 300-800 mg ve üstü kişide uyku bozukluğu, sinirlilik, endişe, panik atak ve kaygı hallerine sebep olduğu belirtilmiştir. Günlük kafein kullanımında, kadınların yaklaşık olarak %80'i tüketmektedir ve hamilelik sırasında bile geniş bir kafein tüketiminin olduğu yapılan çalışmalar sonucu ortaya çıkmıştır. Özellikle gebelik döneminde tüketilen kafeinin, fetüs üzerinde olumsuz birçok etkiye yol açtığı belirtilmektedir. Bunun temel nedeni ise annenin aldığı kafeinin, plasenta bariyerini kolayca geçebilmesinden kaynaklanmaktadır. Kafein metabolizması için gerekli enzim olan, Sitokrom P450 A2, plasenta ve fetüste yoktur. Dolayısıyla yeterli enzim sisteminden yoksun olan fetüs, kafeini metabolize edilmesi oldukça uzun zaman alır ve bundan dolayı fetüs için bir risk faktörü oluşturur. Gebelik döneminde yüksek dozlarda alınan kafein, plasenta bariyerini hızla geçerek, fetal gelişim geriliği (intrauterin gelişim geriliği), başta olmak üzere düşük doğum ağırlıklı bebek, prematüre doğum, spontan abortus ve ölü doğum gibi pek çok olumsuz tablo sergilemektedir. Melatonin, epifiz veya pineal olarak isimlendirilen bezden, karanlıkta salgılanan uyku, biyolojik ritim, üreme ve immünite gibi birçok biyolojik fonksiyonun düzenlemesinde rol oynayan endojen bir hormondur. Çok sayıdaki çalışmada, melatoninin nöroprotektif etkisi olduğu ve sinir rejenerasyonunu artırdığı gösterilmiştir. Bu bilgilerden yola çıkarak, bu çalışmada, gebe sıçanlarda yüksek doz kafein uygulamasının fetüs hipokampusunda oluşturduğu hasar üzerine melatoninin olası etkisinin incelenmesini amaçladık. Çalışmamızda, 32 erişkin ''Wistar albino'' dişi sıçan kullanıldı. Dişi sıçanlar rastgele her bir grupta 8 adet (n=8) olacak şekilde; kontrol, melatonin, kafein ve kafein+melatonin olmak üzere dört gruba ayrıldı. Gebeliğe bırakılan dişi sıçanlar, gebelik döneminin 9. gününde gruplarına göre maddeler uygulandı. Kontrol grubuna, herhangi bir madde uygulanmadı. Melatonin grubu (MEL grubu), gebeliğin 9. günü ile 20. günü her gün periton içi (intraperitoneal; i.p.) saat 16.00-17.00 arası 10 mg/kg/gün dozunda i.p. melatonin enjekte edildi. Kafein grubu (KFN grubu) gebeliğin 9. günü ile 20. günü arası her gün i.p. 60 mg /kg/gün kafein enjekte edildi. Kafein+ melatonin grubu (KFN+MEL grubu), gebeliğin 9. günü ile 20. günü her gün i.p. 60 mg/kg/gün kafein enjekte edildi. İlaveten, aynı günlerde saat 16.00-17.00 arası 10 mg/kg/gün dozunda i.p. melatonin enjekte edildi. Çalışmaya dahil olan 32 adet "Wistar albino" cinsi gebe sıçandan gebeliklerinin 21. gününde alınan fetüslerin beyni çıkarıldı. Tüm gruplardaki fetusların hipokampal bölgeleri tespit işlemi yapıldıktan sonra; Hematoksilen&Eozin ve Cresyl echt violet ile boyanarak histololjik açıdan ayrıca GFAP ve Synaptophysin ile immunohistokimyasal boyma yöntemiyle incelendi. Anahtar Kelimler: Fetus, gebe sıçan, hipokampus, kafein, melatonin.

FetüsGFAPGebelik+6
Yağmur Köse
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Sepsis modeli oluşturulan sıçanlarda karaciğer hasarı üzerine borik asitin koruyucu etkisi

Endotoksik şok (sepsis) hipotansiyon, zayıf doku perfüzyonu ve çoklu organ yetmezliği ile karakterize edilen ve yatan hastalarda ölüme neden olan etkenlerin başında gelen ciddi bir komplikasyondur. Başta lipopolisakkarit (LPS) olmak üzere endotoksinler tarafından oluşturulan endotokseminin patofizyolojik mekanizmalarının anlaşılmasında ve tedavisinde pek çok strateji geliştirilmesine rağmen, hala yoğun bakım ünitelerinin büyük bir problemidir. Günlük diyetimizin bir parçası olan borik asit; bor elementinin en sık görülen formlarından biridir; Bor vücuda daima borik asit olarak alınmakta ve plazmada bu formda bulunmaktadır. Bazı epidemiyolojik veriler borik asitin erkeklerde prostat kanseri; kadınlarda serviks ve akciğer kanseri görülme oranlarını azalttığına dikkat çekmektedir. Borik asit doğada yaygın olarak bulunan bir mineral ürünüdür ve geleneksel tıp uygulamaları yanında tarım, sanayi ve kozmetik sektöründe de sıklıkla kullanılmaktadır. Borik asit vücuda alındıktan sonra hızla absorbe edilir ve pasif difüzyon aracılığı ile tüm vücut sıvılarına dağılır. Bazı çalışmalar hem insan hem de sıçanlarda borik asitin kan doku dağılım oranının 1:1 olduğunu göstermektedir. Borik asitle yapılan deneysel çalışmalar; doz bağımlı bir şekilde borik asitin bazı prostat, melanom ve mide kanseri hücre hatlarında, hücre proliferasyonunu azalttığını ve apoptozu uyardığını göstermektedir. Bu araştırmada son yıllarda immün sistemde, kemik gelişiminde, hormon metabolizmasında ve özellikle antioksidan sistemde çok etkili olduğuna dair araştırmalar yapılan borik asitin sıçanlarda oluşturulacak deneysel endotoksemideki karaciğeri koruyucu etkinliğini belirlemek amaçlanmıştır. Çalışmada, Wistar albino türü (200-300gr ağırlığında) dişi sıçanlar kullanılacaktır. LPS uygulanan gruplar 10 hayvan, kontrol grupları 6 hayvan olacak şekilde toplam 32 hayvan ile çalışma planlanmıştır.

Mehmet Saylam
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Endotokseminin neden olduğu over hasarı üzerine borik asitin koruyucu etkisi

Sepsis, vücutta bakteri ya da toksin varlığında geliĢen enfeksiyona karĢı tüm vücudun vermiĢ olduğu ciddi bir reaksiyondur. Vücut; immun sistemi tarafından kandaki, idrardaki, akciğerlerdeki, ciltteki ya da baĢka bir dokudaki mikroplara tepki olarak bu enflamatuar cevabı verebilir. Sepsis, destek tedavileri, antibiyotikler, immünoterapi ajanları ve yeni geliĢen tedavi alternatiflerine karĢın, yaklaĢık %90 civarında yüksek düzeyde mortalite oranı göstermektedir ve yoğun bakım ünitelerinde ölüme en fazla sebebiyet veren bir sağlık problemi Ģeklinde karĢı karĢıya kalınmaktadır. Bundan dolayı sepsis insanlarda en fazla araĢtırılan hastalıklardan olup aynı zamanda deneysel hayvanlarda en fazla çalıĢma yapılan modellerden bir tanesi olarak bilinmektedir. Endotoksemi; kandaki endotoksin bakteri varlığını ifade etmektedir. Kandaki biriken bu bakteriler endotoksin sepsisini meydana getirmektedir. Borik asit; bor bileĢiklerinin içerisinde en yaygın olan mineral asittir ve suda kolaylıkla çözünebilmektedir. Borik asit antioksidan ve antienflamatuar özelliklere sahiptir. Tıbbi ürünlerde ve tıbbi tedavi yöntemlerinde sıkça kullanılmaktadır. Bu bilgiler doğrultusunda, çalıĢmamızda; bakteriyel endotoksin olan lipopolisakkaritle (LPS) sepsis oluĢturup, bir doğal maden olan ve birçok alanda kullanılan bordan elde edilen borik asitin koruyucu etkisi incelenmiĢtir. AraĢtırmamızda 32 adet Wistor Albino cinsi diĢi sıçan kullanılmıĢ olup 4 gruba ayrılmıĢtır. Borik asit ve borik asit+LPS grubundaki sıçanlara 14 gün boyunca sabah aynı saatte intraperitoneal yolla 20 mg/kg borik asit enjekte edildi. 14. gün akĢam borik asit+LPS ve LPS grubundaki sıçanlara 7,5 mg/kg LPS intraperitoneal yolla verilerek sepsis oluĢturuldu. Sepsis oluĢumu gözlemlendikten sonra sıçanlara uygun dozlarda 10 mg/kg intraperitoneal yolla ksilazin ve 60 mg/kg ketamin hidraklorür uygulanarak anestezi oluĢturuldu. Anestezi uygulanan sıçandan ovaryum dokuları cerrahi yöntemle alınarak servikal dislokasyon ile sakrifiye edildi. Alınan doku örnekleri ıĢık mikroskobik incelemeleri için doku hazırlama yöntemlerine uygun bir Ģekilde hazırlandı. Ayrıca her gruptan alınan ovaryum dokuları alimünyum folyaya sarılarak biyokimyasal incelemler için saklandı. OluĢan endotoksemi sonucunda borik asitin ovaryum histopatolojisi ve ovaryum fonksiyonları üzerinde oluĢturduğu koruyucu etkisi incelendi. Ġncelemeler sonucunda follikül sayımı yapılan gruplar değerlendirildi. Primer follikül düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı bir değiĢiklik gözlemlenmedi. LPS grubunda primordiyal follikül sayılarında azalma anlamlı seviyedeydi. LPS grubu diğer gruplarla karĢılaĢtırıldığında kontrol, borik asit, borik asit+LPS gruplarına göre sekonder follikül sayılarında azalma gözlenirken aynı zamanda atretik folikül sayılarında ise artıĢ olduğu gözlemlendi. BA+LPS grubunda sekonder ve graaf follikül miktarlarının kontrol ve BA grubu ile birbirine benzer olduğu aynı zamanda atretik follikül miktarlarının ise LPS grubuna kıyasla anlamlı seviyede arttığı gözlemlendi. LPS grubunda bulunan tüm folliküllerde ve bağ dokusu alanlarda dejenerasyon gözlemlendi. Sonuç olarak, LPS verilen sıçanların ovaryumunda korteks damarlarında fibrozis meydana geldiği, follikül kaybı meydana geldiği aynı zamanda ovaryum doku skarlaĢmasının primordiyal folliküller üzerinde toksisiteye sebebiyet verdiği saptandı. Yaptığımız bu çalıĢmada LPS ile oluĢturulan endotokseminin sıçan ovaryum hasarında Borik asitin koruyucu etkisinin olduğu kanısına varıldı. Ağustos 2024, 71 sayfa Anahtar kelimeler: Borik Asit, Over, Sepsis, Enfeksiyon, Endotoksemi

Melek Aydın
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Nonilfenol ile oluşturulan nörotoksisitede alfa lipoik asitin etkilerinin araştırılması

daha sonra doldurulacaktır

Ümran Ersoy
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Karaciğer fibrozis modeli: Farklı dozlarda nonylphenol maruziyetinin hepatotoksik etkilerinin incelenmesi

Nonilfenol (NP), endüstriyel ve evsel ürünlerde yaygın olarak kullanılan, çevreye kolayca sızabilen ve endokrin bozucu etkileri ile bilinen bir kimyasaldır. Karaciğer, toksik maddelerin metabolizmasında merkezi rolü nedeniyle NP maruziyetinde öncelikli hedef organlardan biridir. NP maruziyeti, fibrozis gelişimi de dahil olmak üzere ciddi yapısal ve fonksiyonel bozukluklara yol açabilmektedir. Bu çalışma, farklı dozlarda NP maruziyetinin sıçanlarda karaciğer dokusu üzerindeki toksik etkilerini ve olası doz-bağımlı değişimleri değerlendirmek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Kontrol, sham, düşük doz (NP1), orta doz (NP2) ve yüksek doz (NP3) olmak üzere beş grup oluşturulmuştur. Deneyin 1. ve 16. günlerinde ölçülen vücut ağırlıkları değerlendirilmiş; kontrol grubunda anlamlı kilo artışı gözlenirken (p<0,05), yüksek doz NP3 grubunda anlamlı kilo kaybı saptanmıştır (p<0,01). Deney sonunda organ ağırlıkları kaydedilmiş ve karaciğer ağırlıkları NP3 grubunda (p<0,01), ayrıca NP2 grubunda (p<0,05) kontrol grubuna kıyasla anlamlı olarak artmıştır. Histopatolojik incelemede, NP maruziyeti ile hepatosit dejenerasyonu, sinusoidal genişleme, portal bölgede inflamatuar hücre infiltrasyonu ve fibrotik değişiklikler belirginleşmiştir. İmmünohistokimyasal analizler, NP uygulamasının karaciğer dokusunda TGF-β1, TLR-4 ve α-SMA ekspresyonlarını anlamlı düzeyde artırdığını göstermiştir. Özellikle TGF-β1 ekspresyonu, tüm NP gruplarında kontrol ve sham gruplarına göre yüksek bulunmuş (p<0,001), TLR-4 ekspresyonu doz artışıyla paralel olarak anlamlı farklılıklar göstermiştir (p<0,001). α-SMA ekspresyonu yalnızca NP2 ve NP3 gruplarında anlamlı şekilde artarken (p<0,001), doz-bağımlı artış hem NP1–NP3 hem de NP2–NP3 karşılaştırmalarında istatistiksel olarak desteklenmiştir (p<0,001). Biyokimyasal değerlendirmelerde, malondialdehit (MDA) düzeylerinde anlamlı yükselme (p<0,001) ve süperoksit dismutaz (SOD) aktivitelerinde belirgin azalma (p<0,001) gözlenmiştir. Elde edilen bulgular, nonilfenolün yüksek dozlarda oksidatif stres, inflamasyon ve fibrozis mekanizmalarını aktive ederek karaciğerde histopatolojik hasara neden olduğunu ortaya koymaktadır. Sonuç olarak, NP maruziyeti oksidatif strese bağlı organ toksisitesinde önemli bir risk faktörü olup, toksik etkinin doz ile arttığı sonucuna varılmıştır.

Parısa Kahedı Zadeh
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Health Sciences
2025
00
Master'sOpen AccessEN

Analysis of sperm cytoplasmic mRNA content with special reference to the storage temperature and its possible impact on early embryonic development

Aims: The current study aims to investigate five mRNA necessary for chromatin decompaction and demetilation and mRNA degradation in Oryctolagus cuniculus sperm cytoplasm. The investigation was implemented on three groups, one fresh control and two stored at different temperatures such as 4°C and 15°C to investigate also an impact of storage temperature on possible mRNA self decay. The results would be beneficial for understanding of maternal – paternal genes interplay during the very first hours of the embryonic development and the impact of paternal genes on the basic tasks implementation just before the embryonic genome activation (EGA). This knowledge would help to improve ART success rates by development better medium, storage and ICSI techniques for the cases with unexplained infertility. Materials and Methods: Sperm for the current project was collected once or twice a week (during 7 weeks) using artificial vagina from adult male rabbits known to be fertile. After dilution, the samples were divided into two equal groups. The first group of the samples was stored at 4°C and the second one was stored at 15°C for 72 hours. At the end of this period, a freshly taken ejaculate after examinations was also added as a control group (without previous storage). The mRNA was isolated, cDNA synthesized and qRT-PCR performed. For the gene expression comparison among the groups the ΔCT method was used as a normalization method, and the Independent Samples one-sided T Test was used to decide on the significance of the intergroups differences with the 0.05 level of significance. Statistic analyses were performed using SPSS (Statistical Packag for Social Sciences) for Windows 22. xiv Results: The study has confirmed that sperm cytoplasm indeed contains paternally produced mRNA, and this study could determine five gene transcripts in Oryctolagus Cuniculus sperm cytoplasm: CNOT1, CNOT8, TET3, NPM2 and XRN1. Moreover, CNOT8 and CNOT1 were present the most, XRN1 and NPM2 were present the least. According to the Independent Samples T Test, TET3 transcripts' sensitive to low storage temperatures was claimed with 87% of statistical power at 0.95 significance. Conclusion: The current study has met it's research goals succesfully. It has added valuable research data to the field of research in sperm cytoplasmic content and to the whole field of embryology. This research contribution has also added to the field of knowledge on Oryctolagus cuniculus species.

Growth and embryonic developmentEmbryoEmbryonic development+6
Maia Özdemir
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Primer ve metastatik insan kolon kanseri hücre hatlarındaα-laktalbumin ve sulindac'ın mitokondriyal apoptotik yolaküzerinden etkisinin immünohistokimya ve elektronmikroskobik yöntemlerle değerlendirilmesi

Kanserin neden olduğu ölümlerde kolon kanseri ikinci sıradadır. Kolorektal kanser görülme sıklığı erkelerde üçüncü sırada iken kadınlarda dördüncü sırada yer almaktadır. Tedavisi için cerrahi yöntem yanında ilaç tedavileri uygulanmakta ve uygun protokoller oluşturulmaya çalışılmaktadır. HAMLET (human α-lactalbumin made lethal to tumor cells) ve Sulindac, bu amaçla kullanılan etken maddelerdendir. HAMLET insan anne sütünden elde edilen Ca+2 bağlayıcı protein α-laktalbumin ve yağ asidinden (oleik asit) oluşan bir maddedir. İn vivo ve in vitro ortamlardaki tümör hücrelerinin yüzeyine tutunarak hücre içersine girer ve nukleusta histon proteinleri ile kromatine bağlanır. Kromatini dönüşümsüz bir hasara uğratır, mitokondriyi hedef alarak kaspazları aktive eder ve böylece apoptozisi indükler. Sulindac ise non-steroidal anti-inflamatuar ilaçlar (NSAIDs) dandır. Büyüme inhibitörü olup pro-apoptotik etkiye sahiptir. Bazı kanser türlerinde (barsak, baş ve boyun) tümör hücrelerinin apoptozise yönelmelerini indükleyerek tedavilerini sağlamaktadır. Apoptozis, memeli hücrelerinde ölüm sinyalinin kaynağına bağlı olarak intrensek ve ekstrensek olmak üzere iki yolla gerçekleştirilir. Ekstrensek yol, apoptozu tetikleyen sinyal moleküllerinin hücre zarında bulunan ilgili reseptörlere bağlanması ile aktive edilirken, intrensek yol hücreden kaynaklanan çok çeşitli sinyaller tarafından (onkogen aktivasyonu, DNA hasarı gibi) tetiklenen bir yoldur ve merkezi rolü mitokondri oynamaktadır. Bu çalışmada COLO-320 Primer ve COLO-741 Metastatik insan kolon karsinomu hücre hatları RPMI-1640, %10 FBS, 2 mM L-glutamin ve %1 penisilinstreptomisin içeren kültür ortamında, 37o C ısı ve %5 CO2 sağlayan inkübatörde kültüre edildi. Hücreler 4' erli gruplara ayrıldı. Her bir hücre hattının 1. gruplarına hiçbir ilaç uygulanmadı ve kontrol grubu olarak kabul edildi. 2. gruplarına α-Laktalbumin, 3. gruplarına Sulindac ve 4. gruplarına α-Laktalbumin+ Sulindac kombinasyonu uygulandı. İlaç etkileri 24., 48. ve 72. saatlerde incelendi. Sitotoksite analizi için, MTT ve laktik dehidrogenaz düzeyi, ultrastrukturel inceleme için elektron mikroskobi tekniği, apoptotik hücre dağılımı için TUNEL yöntemi, kaspaz-3, kaspaz-9 ve sitokromC dağılımları için ise indirekt immunoperoksidaz yöntemi kullanıldı. Elektron mikroskobik inceleme sonrasında, her iki hücre hattının kontrol gruplarında hücre ve çekirdek konturlarının düzgün olduğu, tedavi alan tüm gruplarda apoptotik cisimciklerin gözlendiği, fakat kombine tedavi uygulanan COLO-320 grubundaki hücrelerde apoptotik cisimciklerin daha fazla olduğu saptandı. TUNEL pozitif hücre sayısının tedavi alan grupların hepsinde ve özellikle COLO-320 grubundaki hücrelerde daha fazla olduğu izlendi. Kaspaz-3, kaspaz-9 ve sitokrom-C dağılımlarının tedavi uygulanan gruplarda pozitif olduğu gözlenir iken, özellikle kombine ilaç uygulanan gruplarda her üç immunoreaktivitenin daha fazla olduğu saptandı. Çalışmamız sonucunda α-Laktalbumin ve Sulindac' ın primer ve metastatik insan kolon karsinoma hücre hatlarında apoptotik mekanizmaları tetiklendiği, primer insan kolon karsinoma hücre hattında metastatik hücre hattına oranla daha fazla olduğu tespit edildi. Çalışmanın in vivo çalışmalara öncülük edebileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Kanser, Apoptozis, α-Laktalbumin, Sulindac

Işıl Aydemir
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2009
00