203
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Nintedanib içeren hedeflendirilmiş hibrit nanopartikül formülasyonlarının tasarlanması ve multipl skleroz tedavisindeki etkinliğinin değerlendirilmesi
Bu tez çalışması kapsamında, klinikte antifibrotik ve antiinflamatuar etkisi nedeniyle kullanılmakta olan Nintedanib (ND) ilacının in vivo deneysel otoimmün ensefalomiyelit (DOE) modeli oluşturulan farelerdeki antifibrotik etkisi, multipl skleroz (MS) tedavisinde yaygın olarak kullanılan metil prednizolon ile karşılaştırılarak değerlendirilmiştir. Bu amaçla, kan-beyin engeli (KBE)'yi çok düşük miktarda geçtiği bilinen ND'nin bu engeli aşmak için sıklıkla tercih edilen taşıyıcı sistemlerden biri olan polimerik iç çekirdek lipit dış kabuk yapısına sahip hibrit nanopartikül (HNP) ilaç taşıyıcı sistemine yüklenmiştir. Ayrıca, tasarlanan HNP'lerin MS'ye bağlı olarak omurilikte biriktiği belirlenen tip I kolajene seçici olarak hedeflenmesi için tip I kolajene özgül bir peptitle (TKKTLRT peptiti) konjugasyonu gerçekleştirilmiştir. Peptit konjugasyonunun teyit edilmesinin ardından hazırlanan HNP formülasyonlarının karakterizasyon çalışmaları (partikül büyüklüğü, zeta potansiyeli, morfoloji, ilaç yükleme, ilaç salım özellikleri) yapılmıştır. Hazırlanan formülasyonların L929 hücreleri üzerindeki sitotoksisitesi değerlendirilmiştir. DOE modeli geliştirilmiş farelerde yapılan klinik skorlama ile peptitle konjuge edilmiş, ND yüklü HNP'nin etkin olduğu bulunmuştur. Ayrıca, miyelin bazik protein ve tip I kolajende gerçekleşen değişimler gözlemlenmiştir. Hayvanlardan elde edilen beyin ve omurilik dokularında yürütülen metabolomik çalışmalarla MS ile ilişkili maddelerin miktarlarında değişimler saptanmıştır. HNP'ye peptit konjuge edilmesinin hastalık bölgesine daha fazla ilaç taşınması sağlandığı gösterilmiştir.
Nörodejeneratif hastalıklara yönelik memantin yüklü nanosistemlerin tasarlanması, optimizasyonu ve değerlendirilmesi
Merkezi sinir sistemi nörodejeneratif hastalıklardan olan Alzheimer Hastalığı (AH), hem görülme sıklığı hem de sınırlayıcı faktörlere bağlı olarak henüz etkin tedavi edilememesi nedeniyle, tıbbi ihtiyaç oranı yüksek bir hastalık olarak ön plana çıkmaktadır. Tez çalışmaları kapsamında, AH'nın tedavisine yönelik olarak karşılanmamış tıbbi ihtiyacı gidermek amacı ile ilk defa memantin yüklü nanomotor sistemleri tasarlanmıştır. Bu kapsamda memantin içeren nanomotor formülasyonlarının tasarlanması, bu formülasyonların etkinliklerinin nöronal kaynaklı hücre kültürü modellerinde in vitro olarak incelenmesi, AH'nda karşılaşılabilen metabolik değişiklikler üzerinde bu nanosistemlerin in vitro hücre kültürü modellerinde incelenmesi ve dökümante edilmesi ile son olarak bu nanosistemlerin uygun teknikler kullanılarak Kan Beyin Engeli ve beyin dokusundaki birikimlerinin değerlendirilmesi çalışmaları gerçekleştirilmiş ve sonuçları değerlendirilmiştir. Sonuç olarak, kontrol edilebilir manyetik hareketli memantin yüklü nanomotorlar başarılı bir şekilde formüle edilmiştir. İn vitro etkinlik çalışmaları, geliştirilen formülasyonun TrkB reseptör aktivitesini artırdığını ve BACE1 enzim aktivitesinde herhangi bir sitotoksik etki olmaksızın azalma sağladığını göstermiştir. Biyodağılım çalışmalarında, nanomotor formülasyonlarının kontrol grubuna göre beyinde daha fazla tutuluma sahip olduğu belirlenmiştir (p <0.05). Bu çalışmalar temel alınarak, tasarlanan memantin yüklü nanomotorların Alzheimer Hastalığı tedavisinde ilaç taşıma için umut vadeden yeni bir yaklaşım olabileceği sonucuna varılmıştır.
Metisiline dirençli staphylococcus aureus (MRSA) kaynaklı deri enfeksiyonların tedavisi için topikal biyoadezif jel formülasyonlarının geliştirilmesi
Bu çalışmada Staphylococcus aureus (S. aureus)'un antibiyotiklere dirençle birlikte son on yılda toplumda sıklıkla görülen enfeksiyonlara neden olan Metisiline dirençli S. aureus (MRSA)'unun derideki enfeksiyonlarının tedavisinde topikal yolla uygulanacak özellikle antimikrobiyal dirence karşı etkisi artırılmış ve "Tek Sağlık" kapsamında enfeksiyonun birbirleri arasında taşınmasını engelleyecek şekilde beşeri ve veteriner alanda kullanılacak bir ilaç sisteminin geliştirilmesi hedeflenmiştir. Antimikrobiyal dirençle (AMR) mücadelede enfeksiyonlarının tedavisi için geliştirilen alternatifler arasında antibiyotikler dışında antimikrobiyal aktiviteye sahip başka ilaçlar (fajlar, faj endolizinleri vb.) ve antibiyotiklerin etkisini artıran farklı formülasyon tasarımları bulunmaktadır. Bu tezde antimikrobiyal etkisi bilinen fusidik asit ve sodyum tuzu (sodyum fusidat) için etkinliğini artıracak şekilde bir formülasyon geliştirilmesi hedeflenmiştir. Bununla birlikte antibiyotiğe alternatif olarak sentezlenen bir faj endolizini (LysSA10) ve antibiyotik+endolizin kombinasyonu içeren kendisinin de antimikrobiyal özellikleri olan biyoadezif biyopolimer olan kitosan kullanılarak jel formülasyonları geliştirilmiştir. Formülasyonların karakterizasyonunun ardından in vitro olarak ilaç salımı, biyogeçimlilik ve antibakteriyel aktivite incelenmiştir. En uygun formülasyonlar ile in vivo çalışmalara geçilerek farelerdeki MRSA ilişkili deri enfeksiyonu modelinde etkileri piyasa ürünleriyle karşılaştırılmıştır. Bu çalışma sonunda topikal uygulama için biyouyumlu, MRSA suşlarına karşı antibakteriyel aktivitenin artırıldığı ve kolay uygulanabilen, etki bölgesinde uzun süre kalarak sürekli ilaç salımı sağlayan daha etkili bir ilaç sistemi geliştirilmiştir.
Farklı şekilli nanopartiküllerin geliştirilmesi, immünoterapötik ve kemoterapötik madde yüklü optimum şekilli nanopartiküllerin küçük hücreli dışı akciğer kanseri üzerine antikanser etkinliğinin değerlendirilmesi
Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK), tüm akciğer kanserlerinin % 85'sini oluşturmaktadır. Kanser immünoterapisi ölümcül akciğer kanserinin tedavisi için yeni fırsatlar sunmakla birlikte, KHDAK'nin tedavisinde kullanılan immün kontrol noktası inhibitörleri ile hastaların % 15-25'inde olumlu yanıt sağlanmıştır. İmmünoterapötiklerin KHDAK tedavisindeki etkinliğinin artırılması amacıyla tez kapsamında, FDA ve EMA onaylı PLGA'nın çeşitli türevlerinden oluşan nanopartiküler sisteme, TGF-β inhibitörü galunisertib ve immün kontrol noktası inhibitörü nivolumab kombine halde yüklenmiş ve tümöre hedeflendirme amacıyla nanopartiküller anti-EGFR ile konjuge edilmiştir. Tez kapsamında küresel nanopartiküllere ek olarak, modifiye edilen film germe yöntemi ile çubuk ve eliptik disk şeklinde nanopartiküller üretilmiş ve şeklin çeşitli parametreler üzerine etkisi incelenmiştir. Nanopartiküllerin in vitro ve in vivo karakterizasyon çalışmalarından sonra optimum özelliklere sahip nanopartikül şekli belirlenmiştir. Hedeflendirilmiş küresel nanopartiküllerin (optimum şekilli) sağlıklı ve tümör hücreleri üzerindeki toksisiteleri, T hücre immün yanıtları gibi in vitro karakterizasyon çalışmaları gerçekleştirilmiş ardından tümör geliştirilmiş farelerde in vivo değerlendirme yapılmıştır. Biyodağılım çalışması ile antikor konjuge nanopartiküllerin tümör çevresindeki birikimi, kontrol grubuna kıyasla daha yüksek bulunmuştur (p>0,05). İn vivo deneyler sonucunda, tümöre hedeflendirilen kombine etkin madde yüklü nanopartiküllerin tümörün küçültülmesinde, hedeflendirilmemiş nanopartiküllere göre daha etkili olduğu, etkin madde çözeltisi ile benzer etki gösterdiği belirlenmiştir.
Akciğer kanserine yönelik tirozin kinaz inhibitörü taşıyıcı lipit-polimer hibrit nanopartiküllerin geliştirilmesi, karakterizasyonu ve ın vitro etkinliğinin değerlendirilmesi
Akciğer kanseri, erkekler ve kadınlar arasında kansere bağlı ölümlerin başında gelmekte ve tüm kanser ölümlerinin neredeyse %25'ini oluşturmaktadır. Mevcut konvansiyonel tedavilerin seçici olmaması sistemik toksisite ve çoklu ilaç direnci, tedavi başarısızlığı ve yüksek mortalite ile sonuçlanmaktadır. Bu nedenle akciğer kanseri tedavisinde yan etkisi az, hastaların yaşam kalitesini artıracak, etkin ve seçici yeni tedavi yaklaşımlarına ihtiyaç duyulmaktadır. Bu tez kapsamında, bir tirozin kinaz inhibitörü olan Krizotinib ile yüklü, lipit bazlı taşıyıcı sistemler ve polimerik bazlı taşıyıcı sistemlerin bir arada kullanılmasıyla hazırlanan lipit-polimer hibrit nanopartiküler (LPHNP) ilaç taşıyıcı sistemlerin Box-Behnken deney tasarımından yararlanılarak geliştirilmesi ve optimize edilmesi; optimum formülasyonlarının karakterizasyon çalışmalarının yapılması, in vitro ortamda tedavideki etkinliklerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Emülsiyon oluşturma-çözücü buharlaştırma ve nanoçöktürme yöntemi ile hazırlanan optimum krizotinib yüklü LPHNP formülasyonlarının pasif hedeflendirmeye uygun partikül büyüklüğü (120-220 nm), polidispersite indeksi (< 0.2), zeta potansiyele (-10 / -15 mV) sahip olduğu tayin edilmiş ve krizotinib, nanopartiküllere %70-80 ilaç yükleme etkinliği ile yüklenmiştir. In vitro çalışmalar ile nanopartiküllerin NCI-H2228 hücrelerinde IC 50 değerleri belirlenmiş 48 saatlik inkübasyon sonunda ilaç yüklü nanopartiküllerin belirgin sitotoksik etki gösterdiği gösterilmiştir. Formülasyonların inhibitor etkileri gen düzeyinde RT-PCR yöntemi ile protein düzeyinde ELISA yöntemi kullanılarak değerlendirilmiştir. Formüle edilen krizotinib yüklü lipit-polimer hibrit nanopartiküllerin akciğer kanserinde etkili bir tedavi yöntemi olabileceği değerlendirilmektedir.
Glioblastom tedavisinde ileri yaklaşım: Tümör mikroçevresine duyarlı ve dual etkili nanopartiküler sistemlerin radyoterapinin etkinliğini artırmak için tasarlanması ve değerlendirilmesi
Glioblastom hızlı proliferasyon, yüksek invazyon gibi özellikleri nedeniyle en agresif beyin tümörlerindendir. Bu tez çalışması kapsamında, radyoterapi ve kemoterapi yaklaşımlarının birlikte kullanılarak glioblastomun (GBM) etkin tedavisini sağlamak üzere; scFvEGFR ile tümöre hedeflendirilmiş, radyoterapinin etkinliğini artırmak üzere Perflorokarbon içeren, radyoterapi sonrası GBM hücrelerinde meydana gelecek hasarın onarılmasını engellemek üzere talazoparib (TLZ) yüklenmiş poli(laktik-ko-glikolik asit (PLGA) nanopartikül formülasyonları tasarlanmış, hücre kültürü ve tümör geliştirilmiş deney hayvanları üzerindeki etkinliği değerlendirilmiştir. TLZ içeren metil selüloz nanokapsüllerinin (MSN) ve PLGA nanopartiküllerin hazırlanması için çözücü ekstraksiyon ve evaporasyon yöntemi kullanılmıştır. PAA/EDC/NHS kaplı, TLZ yüklü MSN ve tetradekaflorohekzan içeren PLGA nanopartikül formülasyonlarına scFvEGFR konjugasyonu gerçekleştirilmiş ve sonuç formülasyon hazırlanmıştır. Sonuç formülasyonların küresel yapıda olduğu ve uzun süreli salım sağladığı tespit edilmiştir. Formülasyonların hücre kültüründe belirli düzeyde hücreler üzerinde sitotoksisiteye sahip olduğu gösterilmiştir. Formülasyonun hedeflendirme maddesi (scFvEGFR) taşımasının hücre kültüründe hücre içi alımını artırdığı gösterilmiştir. İn vivo çalışmalarda sonuç formülasyonun diğer formülasyonlara ve TLZ çözeltisine göre sıçanlarda GBM modeli tedavisinde etkili olduğu gösterilmiştir. Bu sonuç TUNEL yöntemi ile teyit edilmiştir. Tümör büyüklüklerinin değerlendirmesinde histopatolojik sonuçlar ve MR sonuçları arasında güçlü bir korelasyon bulunmuştur. Biyodağılım çalışmalarında TLZ çözeltisine göre sonuç formülasyonun beyin dokusuna daha yüksek oranda TLZ taşınmasını sağladığı gösterilmiştir.Literatürdeki güncel araştırmalarda tümördeki hipoksik bölgeler nedeniyle radyoterapide etkin sonuçlar alınamadığı ve güçlü bir radyo-duyarlılaştırıcı olması nedeniyle oksijen molekülünün bu problemin aşılmasında etkin rol alabileceği bildirilmiştir. Bu nedenle tez kapsamında geliştirlecek nanopartikül formülasyonunda yüksek oksijen taşıma kapasitesine sahip olan perflorokarbon kullanılacaktır. Ayrıca antikorlara göre daha az immünojenik ve küçük boyutta olmaları nedeniyle nanopartiküllerin hedeflendirilmesinde hastalığa spesifik hedefleme ligantlarından antikor fragmanları kullanılacaktır. Poli (ADP-riboz) polimeraz (PARP) inhibitörleri, hücrelerde meydana gelen DNA hasarını onarılmasını sağlayan PARP'ı inhibe ederek etki göstermeleri ve kemoterapötik ilaçlara göre daha az yan etki oluşturmaları nedeniyle tümör tedavisinde oldukça dikkat çekmektedir. Bu nedenle tez kapsamında etkin madde olarak bir PARP inhibitörü kullanılması hedeflenmektedir. Bütün bu bilgilerin ışığı altında bu tezin amacı, glioblastomun tedavisini sağlamak üzere, hedeflendirilmiş, perflorokarbon ve etkin madde içeren PLGA nanopartikül formülasyonlarının tasarlanması ve hücre kültürü ve tümör geliştirilmiş deney hayvanları üzerindeki etkinliğinin değerlendirilmesidir.
İlaçların absorpsiyonu ve permeabilitesi üzerine malnütrisyonun etkisinin incelenmesi
Malnütrisyonda görülen patofizyolojik değişiklikler gastrointestinal kanaldan ilaç emilimini etkilemektedir. Bu tezin amacı, malnütrisyon geliştirilen sıçanlarda bağırsaklardan farklı mekanizmalara (transselüler ve paraselüler) absorplanan model maddelerin (metoprolol ve atenolol) in vitro hücre kültürü ve in situ bağırsak perfüzyonu çalışmaları ile absorpsiyonu/permeabilitesinin incelenmesi, in vivo ve farmakokinetik modelleme çalışmaları yapılarak değerlendirilmesidir. Ayrıca, metoprololün absorpsiyon ve permeabilitesindeki değişim P-gp, CYP3A4 ve PMAT inhibitörleri (elakridar, ketokonazol ve verapamil) kullanılarak araştırılmıştır. Deneyler sonunda elde edilen numunelerdeki madde miktarları valide edilmiş HPLC metodları ile analiz edilmiştir. İn vivo veriler modelden bağımsız yöntem, minimal fizyolojik esaslı farmakokinetik modelleme çalışmaları ve popülasyon farmakokinetiği analizleri ile değerlendirilmiş ve farmakokinetik parametrelerin kestirimleri yapılmıştır. Transport çalışmalarının sonuçlarına göre malnütrisyon geliştirilen HCT-8 ve Caco-2 hücrelerinden atenololün permeabilitesi artarken (p<0,05) metoprololün permeabilitesinde malnütrisyona bağlı olarak anlamlı bir fark görülmemiştir. İn situ bağırsak perfüzyonu çalışmalarından elde edilen sonuçlar malnütrisyonlu grupta atenololün jejunum ve ileumdan permeabilitesi artarken (p<0,05), kolondan permeabilitesinin değişmediğini göstermiştir. Ancak metoprololün jejunum ve ileumdan permeabilitesi malnütrisyonda değişmezken, kolondan permebilitesi anlamlı olarak azalmıştır (p<0,05). İn vivo plazma konsantrasyon-zaman profilleri 2-3 aşamalı sıfırıncı derece absorpsiyon kinetiğe göre tanımlanmış ve malnütrisyonlu sıçanların ilaç maruziyetlerindeki artış açıklanmıştır. Bu çalışmadan elde edilen sonuçlar malnütrisyonda model ilaçların permeabilite/apsorpsiyonlarının değişebileceğini kanıtlanmıştır.
Non-hodgkin lenfoma tedavisinde ilaç direncini yenmek amacıyla aktif hedeflendirilmiş, çoklu ilaç yüklü nanopartiküllerin geliştirilmesi ve in vitro- in vivo etkinlik ve güvenliliğinin değerlendirilmesi
Günümüzde Non-Hodgkin Lenfoma'nın birinci basamak tedavi yöntemi olarak, siklofosfamid, doksorubisin, vinkristin gibi antikanserlerin yanı sıra, prednizon ve monoklonal antikor Rituksimab'ı da içeren (R-CHOP) "4'lü ilaç rejimi" kullanılmaktadır ancak antikanser ilaç direnci nedeniyle istenen başarı sağlanamamaktadır. Bu tez kapsamında mitokondriyi hedeflemeyi sağlayan "Guanidin grubu" içeren amfifilik ve polimerik siklodekstrinler ile hazırlanan nanopartiküller kullanılarak, R-CHOP tedavisinin etkililiğini arttırmak, yan etkilerini azaltmak ve gelişen ilaç direncinin aşılması amaçlanmıştır. Tezin ilk aşamasında hemoliz, biyolojik sıvıda stabilite ve kompleman aktivasyonu gibi çalışmalarla siklodekstrin türevlerinin güvenliliği kanıtlanmıştır. Ardından her bir antikanser ilacın miktar tayini için HPLC yöntemleri valide edilmiştir. Daha sonra ise başarılı bir şekilde rituksimab ile aktif hedeflendirilmiş çoklu ilaç yüklü nanopartiküller nanopresipitasyon yöntemi ile hazırlanmış ve partikül büyüklüğü, yüzey yükü, ilaç yükleme etkinliği, ilaç salım profili belirlenmesi gibi in vitro karakterizasyon çalışmalarının ardından 2 ve 3 boyutlu hücre kültürü çalışmaları gerçekleştirilmiştir. İlaç çözeltileri ile karşılaştırıldığında aktif hedeflendirilmiş ilaç yüklü nanopartikül uygulanan lenfoma hücre hatlarında canlılık açısından istatistiksel olarak anlamlı derecede azalma görülmüştür (p<0.05). Son olarak in vivo deneyler kapsamında Balb/c farelerde farmakokinetik ve biyoyararlanım çalışması, güvenlilik çalışması, antitümöral etkinlik çalışması gerçekleştirilmiş ve ilaç direncini aşmada umut vaad eden bir model ilaç taşıyıcı sistem ortaya konmuştur.
Antiparaziter ilaçlar yüklü hedeflendirilmiş nanotaşıyıcıların formülasyonu ve değerlendirilmesi
Günümüzde hidatik kist hastalığının tedavisinde karşılaşılan çeşitli zorluklar hidatik kist tedavisini sınırlandırmaktadır. Bu tez çalışmasında albendazol sülfoksit ve praziquantel yüklenmiş ve fitaz enzimi ile hedeflendirilmiş nanotaşıyıcıların Echinococcus granulosus mikro hidatik kistleri üzerindeki in vitro etkinliği yeni bir formülasyon olarak değerlendirilmiştir. Bu amaçla öncelikle PLGA polimeri ve fitaz enziminin konjugasyonu gerçekleştirilmiş daha sonra PLGA-Fitaz polimeri kullanılarak albendazol sülfoksit ve prazikuantel yüklenmiş nanopartiküller hazırlanarak karakterizasyon çalışmaları yapılmıştır. Karakterizasyon çalışmaları yapılan formülasyonların hücre kültürü çalışmaları ile permeabilite ve sitotoksisite testleri yapılmış ve formülasyonların sitotoksik etki göstermediği bulunmuştur. Hazırlanan formülasyonların değerlendirilmesi amacıyla mezbaha hayvanlarından alınan Echinococcus granulosus protoskoleksleri ile in vitro ortamda mikro hidatik kistler geliştirilmiş ve hazırlanan formülasyonlar uygulanmıştır. Geliştirilen yeni formülasyon, serbest albendazol sülfoksit ve prazikuantel kombinasyonuna göre istatistiksel olarak daha etkin bulunmuştur. Ayrıca koyun karaciğerinden elde edilen hidatik kist laminar tabakası üzerinde yapılan ex vivo çalışmalarla geliştirilen yeni formülasyonun laminar tabakaya bağlandığı ve albendazol sülfoksit ve prazikuantelin laminar tabakadan geçirgenliğini arttırdığı gösterilmiştir.
Herpes simpleks enfeksiyonun topikal yolla tedavisine yönelik asiklovir yüklü kitosan/poliakrilik asit film formülasyonları hazırlanması ve in vitro değerlendirilmesi
Herpes simpleks virüsü, HSV-1 ve HSV-2 olarak 2 türü bulunan, nüfusun yaklaşık %90'ının 40 yaşına kadar enfekte olduğu bilinen oldukça yaygın bir hastalıktır. Enfeksiyon, vücut sıvılarıyla veya doğrudan temas ile kolaylıkla bulaşabilmektedir. Genellikle ilk bulaş sonrası belirti vermemekle beraber bağışıklık sisteminin baskılanması ile genellikle ağız, dudak ve genital bölgede karakteristik lezyonlar ile kendini göstermektedir. Virüsün enfeksiyon bölgesine bağlı olarak sistematik veya lokal tedavi uygulanmaktadır. HSV'nin oral tedavisinde asiklovir, famsiklovir ve valasiklovir tercih edilmekle birlikte topikal tedavide en yaygın olarak Asiklovir içeren krem formülasyonları kullanılmaktadır. Özellikle Asiklovir'in düşük biyoyararlanımı, düşük permeabilitesi ve kısa yarılanma ömrü (3 saat) nedeniyle topikal uygulama uzun süreli ve sık tekrarlı olmaktadır. Tedavide görülen bu sıkıntıların üstesinden gelmek ve hasta uyuncunu arttırmak için yenilikçi tedavilere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmada hazırlanan topikal adhezif film formülasyonları ile Asiklovirin mukoza ile etkileşiminin artırılması ve ilaç salımının uzatılması sağlanarak doz azaltılacak ve hasta uyuncu artırılacaktır. Kullanılan biyoadezif polimerler olan kitosan ve poliakrilik asit ile asiklovirin penetrasyon özelliklerinin ve deriden geçişinin artırılması ile mukozanın derinliklerine ilacın ulaşması sağlanacaktır. Yapılan in vitro karakterizasyon çalışmaları sonucunda Asiklovir yüklü kitosan/poliakrilik Asit film formülasyonlarının Herpes Simpleks'in topikal yolla tedavisi için umut vaat eden sistemler olduğu sonucuna varılmıştır.
İrinotekan ve STAT3 inhibitörü yüklü PLGA-PEG nanopartiküllerinin küçük hücreli akciğer kanserine aktif hedeflendirilmesi ve In vivo-In vitro değerlendirilmesi
Akciğer kanseri(AK) kansere bağlı ölümlerde ilk sırada, görülme sıklığı açısından ise her iki cinsiyette de ikinci sırada yer almaktadır. Tüm AK vakalarının %13-15'ini oluşturan küçük hücreli akciğer kanseri(KHAK), tedavisinin zorluğunun yanında, çok hızlı ilerlemektedir. Teşhis öncesi metastaz oluşturmuş olma oranı yüksektir.İrinotekan; meme, akciğer kanseri gibi kanser türlerinde yüksek miktarda eksprese edilen topoizomeraz I enzimini inhibe ederek, DNA zincirlerinin kırılmasını indükleyip DNA replikasyonunu bozan bir antikanser moleküldür. Karaciğer ve tümörde, temelde karboksilesteraz enzimiyle, 100-1000 kat daha aktif formu olan SN-38'e dönüşmektedir. İrinotekanın tümöre ulaşmadan SN-38'e dönüşmesi, toksisitesi ve etkinliğinde heterojenliğe neden olmaktadır. Araştırmalar, Sinyal İletici ve Transkripsiyon Aktivatörü-3(STAT3) isimli transkripsiyon faktörünün bir çok insan kanser hücre hattında sürekli aktivasyon gösterdiği, kanserin gelişme ve ilerleme aşamalarında etkili olmakla kalmayıp; kanser hücrelerinin canlılığını sürdürmesi, immün sistem baskılanması ve anjiyogeneze de katkıda bulunduğunu göstermiştir.Bu nedenle, STAT3 inhibisyonu güncel bir kanser tedavisi yaklaşımı olarak araştırılmaktadır. Gerçekleştirdiğimiz ön çalışmalarda KHAK hücrelerinde STAT3 yolağının oldukça aktif olduğu gösterilmiştir. Tez kapsamında,Amerikan Gıda ve İlaç Kurumu(FDA) tarafından onaylı poli(laktik-ko-glikolik asit)(PLGA) polimerinin, poli(etilen glikol)(PEG) ile modifiye edilmiş formuyla nanopartiküllerin hazırlanması ve yüzeylerinin anti-CD56 monoklonal antikoruyla konjuge edilerek tümöre hedeflendirme amaçlanmaktadır. CD56, KHAK hücrelerinin yüzeyinde yüksek düzeyde bulunan bir membran molekülüdür. Nanopartiküllere irinotekan ve uygun bir STAT3 inhibitörü enkapsüle edilerek; irinotekanın farmakokinetik özellikleri geliştirilecek, sağlıklı dokularda toksik/yan etki oluşumu engellenecek, irinotekan-SN38 dönüşümü hedeflendirme ve kontrollü salım sayesinde büyük ölçüde tümör dokusunda gerçekleşecektir. Nanopartiküllerin in vitro-in vivo karakterizasyonu gerçekleştirilecektir. En agresif klinik tabloya sahip akciğer kanseri KHAK tedavisinde; klinik uygulamada kabul görebilecek bir nanopartiküler sistemle, kemoterapötik madde-inhibitör kombinasyonunun tümöre hedeflendirilmesinin etkinliği araştırılacaktır.
Migren tedavisinde kullanılmak üzere geliştirilen hibrit nanopartiküllerin In Vitro ve In Vivo etkinliklerinin değerlendirilmesi
Bu tez çalışmasında migren tedavisi için intranazal yol ile uygulanmak üzere; RZT yüklü CGRP(8-37) ile konjuge edilmiş PLGA nanopartiküllerinin geliştirilmesi, in vitro karakterizasyon ve hücre kültürü deneylerinin yapılarak in vivo fare modelinde beyne ulaşan RZT miktarının tespiti, metabolik analizler ve optogenetik yöntem ile oluşturulmuş kortikal yayılan depresyon migren modeli üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. PLGA polimerine CGRP (8-37) peptit konjugasyonu gerçekleştirilmiş ve bu konjugat kullanılarak sonuç nanopartikül formülasyonları uygun şekilde elde edilmiştir. Hücre kültürü çalışmalarında, konjugasyon ile nanopartiküllerin reseptöre afinitesinin arttığı bulunmuştur. Ayrıca formülasyonların in vivo deneylerde kullanılacakları konsantrasyonlarda sitotoksik olmadığı gösterilmiştir. İntranazal ve intraperitoneal uygulanması sonucu, formülasyonların RZT çözelti grubuna göre beyinde daha yüksek oranda RZT taşınmasını sağladığı ve konjugasyon yapılmış/hedeflendirilmiş nanopartikül formülasyonları ile beyinde daha yüksek oranda RZT taşınmasının gerçekleştiği tespit edilmiştir. Metabolomik çalışmalarda intranazal ve intraperitoneal formülasyon uygulamasından sonra beyinde bazı metabolit düzeylerinde değişiklik olduğu bulunmuştur. İn vivo fare migren modeli ile konjugasyon yapılmış/hedeflendirilmiş formülasyonlarının etkin olduğu gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Migren, Rizatriptan, CGRP(8-37), PLGA, Nanopartikül Temelli İlaç Taşıyıcı Sistemler Destekleyen Kurum: Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK); Öğrenci doktora eğitimi süresince TÜBİTAK 2244 (118C131) programında bursiyer olarak görev almıştır. Ayrıca in vivo deneyleri, TÜBİTAK 2214 (1059B142100088) bursundan faydalanarak ABD'de yürütmüştür.
Development of anticancer drug loaded nanoparticle and in-vitro evaluation
Colorectal cancer is the third most commonly occurring cancer which remains asymptomatic in its early stages, leading to 1.8 million diagnoses per year. If detected at an early stage, it can be treated through chemotherapy, with 5-Fluorouracil being a promising treatment option. However, this medication is accompanied by a significant number of side effects, making the treatment process unpleasant for patients. In this study, 5- FU was loaded into chitosan nanoparticles using an ionic gelation method, with the aim of reducing the drug's side effects and evaluating the cytotoxicity of the prepared nanoparticles. The prepared nanoparticles were characterized in terms of particle size, particle size distribution, zeta potential, morphology, encapsulation efficacy, in-vitro release, and in-vitro cytotoxicity. The nanoparticles were prepared in a pH of 4.5 using a 5:1 chitosan to tripolyphosphate ratio, resulting in a particle size of 217.03 ± 10.41, a PdI of 0.37 ± 0.11, and a zeta potential of 0.02 ± 0.02. The encapsulation efficacy was calculated as 15.69%, with a sustained release profile of approximately 40% over 24 hours. The cytotoxicity analysis showed that 5-FU-loaded chitosan nanoparticles effectively stopped the proliferation of CT-26 colorectal cancer cells with a lower concentration of 5-FU compared to free 5-FU. In conclusion, the prepared nanoparticles exhibit stable, uniform distribution, appropriate particle size, and efficient encapsulation capability. Furthermore, they demonstrate an initial burst release followed by sustained release after 24 hours, making them a promising candidate for the treatment of colorectal cancer with further in-vivo investigations and clinical trials.
Akciğer kanseri tedavisinde kullanılmak üzere nanopartikül içeren kuru toz inhaler formülasyonu hazırlanması, karakterizasyonu ve in vitro değerlendirilmesi
Bu tezde küçük hücreli dışı akciğer kanseri tedavisinde kullanılmak üzere gefitinib nanopartikülleri içeren kuru toz inhaler formülasyonu geliştirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla 130 nm'nin altında albümine bağlı gefitinib nanopartikülleri yüksek basınçlı homojenizasyon yöntemi ile hazırlanmış ve tümöre aktif hedefleme amacıyla hyaluronik asit (HA) kaplaması yapılmıştır. Formülasyonlarda hedeflenen boyutlarda tekdüze nanopartiküllerin eldesi için akciğerin yüzeyinde doğal yüzey aktif madde olarak bulunan Dipalmitoil fosfatidilkolin (DPPC) kullanılmıştır. Nanopartiküllerin inhale edilebilir boyutlara ve toz özelliklerine sahip olabilmesi için formülasyonlara taşıyıcılar eklenmiş ve liyofilize edilmiştir. Kuru toz inhaler (KTİ) formülasyonlarının aerosolize olarak akciğerin derinliklerine ulaşabilmesi için partiküllerin 1-5 μm aerodinamik çapa sahip olması amaçlanmıştır. Farklı taşıyıcılar içeren kuru toz inhaler formülasyonlarının aerodinamik özellikleri Andersen Kademeli Ayrıştırıcı (ACI) ile analiz edilmiştir. Taşıyıcı olarak fenilalanin-mannitol kombinasyonu ile en iyi aerodinamik özellikler ve in-vitro salım davranışı sağlanmıştır. Suda çözünmeyen kristal yapılı gefitinibin nanopartikülleri oluşturularak yüzey alanı geniş, inhale edilebilir amorf yapılı liyofilize toz hale getirilmesi ile sudaki çözünürlüğü artırılmıştır. Simüle akciğer sıvısı ortamında yapılan in vitro salım deneylerinde geliştirilen KTİ formülasyonunun 72 saat boyunca etkin madde salımına devam ettiği görülmüştür. Lewis Lung Carcinoma-1(LLC1) hücre hattında yapılan 3(4,5-dimetiltiazol-2-il)-2,5-difeniltetrazolyumbromür (MTT) testleri ile KTİ formülasyonun 72 saatte gefitinib etkin maddesine göre çok daha düşük dozlarda kanser hücrelerinin canlılığını azalttığı görülmüştür. Nil kırmızısı yüklenen KTİ formülasyonlarının LLC1 hücrelerine alımı floresans mikroskobu ile görüntülenmiştir.
Melanomanın topikal yolla tedavisine yönelik metformin yüklü polikaprolakton nanopartikül içeren jel formülasyonu hazırlanması ve In Vitro değerlendirilmesi
Melanoma metastaz yeteneği yüksek olan, tedavisi en zor kanser türlerindendir. Melanoma tedavisinde kullanılan kemoterapötik ilaçlara direnç gelişmesi nedeniyle tedavi etkinliği düşüktür. Bunun yanı sıra kemoterapötik ilaçlar ile sistemik yan etkiler de görülebilmekte, bu da sağlıklı dokularda hasar meydana getirebilmektedir. Melanoma tedavisinde kemoterapiye ek olarak, radyoterapi, fotodinamik terapi ve gen terapisi de uygulanmaktadır. Ancak bu yöntemlerin de üstünlükleri ve sakıncaları bulunmaktadır. Kötü prognoz ve tedavideki yetersizlikler göz önüne alındığında, melanomada yenilikçi tedavilere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmada terapötik madde olarak melanomada antikanser etkinliği olduğu literatür çalışmalarında gösterilmiş biguanidin türevi bir antidiyabetik olan metformin HCl (Met) seçilmiştir. Etkin maddenin patolojik bölgeye lokal olarak uygulanabilmesi ve metforminin nanopartiküllere yüklenmesiyle topikal uygulama sonrası deride tutulumunun arttırılması amaçlanmıştır. Topikal uygulamalarda derinin en üst tabakası olan stratum korneumun aşılması zor olmakta ve tedaviyi sınırlamaktadır. Tez çalışmamızda etkin madde Polikaprolakton (PCL) nanopartikül içine hapsedilerek partikül boyutu küçültülmüş ve etkin maddenin deriye penetrasyonu arttırılmıştır. Hücre kültürü çalışmaları ile metformin HCL yüklü PCL Nanopartikül (NP) içeren Kitosan (CS) jel formülasyonunun serbest metformin içeren jele kıyasla daha etkili olduğu görülmüştür. Yapılan in vitro karakterizasyon ve ex-vivo çalışmalar sonucunda melanomanın topikal yolla tedavisinde Met yüklü PCL nanopartikül içeren kitosan jel formülasyonunun umut vaad eden sistemler olduğu sonucuna varılmıştır.
Doksorubisin ve elakridar içeren PLGA/silika hibrit nanopartiküllerin formülasyonu ve meme kanserindeki etkinliğinin değerlendirilmesi
Doksorubisin kanser tedavisinde tek başına etkili olmasına rağmen, P-glikoprotein (P-gp) substratı olması etkinliğini sınırlamaktadır. Gelişen bu ilaç direncinin aşılması amacıyla çeşitli yaklaşımlar geliştirilmiştir. Bunlardan biri P-gp substratı antikanser ilacın, P-gp substratı olan başka bir madde ile birlikte uygulanmasıdır. Bu amaçla kullanılan inhibitörlerden olan Elakridar, BCRP (meme kanseri direnç proteini) ve P-gp'yi inhibe etmesinden dolayı üzerinde en sık araştırma yapılan inhibitörlerden biri olmuştur. Gelişen ilaç direncinin aşılmasında umut vadeden bir diğer yaklaşım ise antikanser ilacın nanopartiküler ilaç taşıyıcı sistemler içerisine yüklenmesi ve bu sistemlerin kanser hücrelerinde bulunan reseptörlere hedeflendirilmesidir. Bu tez kapsamında mezoporlu silika nanopartiküllerine doksorubisin yüklenerek kanser hücrelerine yüksek seviyede penetre olabilen küçük boyutta (~50 nm), folik asit ile aktif olarak hedeflendirilmiş nanopartiküller hazırlanmıştır. Hazırlanan bu nanopartiküller, pasif hedeflendirilme ile istenilen dokuda birikmenin sağlanması ve kanda kalış sürelerinin uzatılması amacıyla P-gp inhibitörü olan elakridar ile birlikte PLGA-PEG'den oluşan ikinci bir polimerik sisteme yüklenmiştir. Geliştirilen bu ilaç taşıyıcı sistem detaylı olarak karakterize edilmiş; sitotoksisiteleri, hücre içine alımları ve mekanizmaları T47-D, ZR-75-1 ve EMT6/AR1(doksorubisine dirençli) meme kanseri hücre hatları kullanılarak değerlendirilmiştir. Elde edilen nano ilaç taşıyıcı sistem doksorubisin çözeltisine ve piyasadaki ticari nanoilaç olan Caelyx®'e göre belirgin derecede daha iyi sonuç vermiştir. Anahtar Kelimeler: PLGA hibrit nanopartikül, elakridar, mezoporlu silika nanopartikülleri, meme kanseri, aktif ve pasif hedeflendirme
İmmünokemoterapötik nanoplekslerin kolon kanseri tedavisinde etkinlik ve güvenliğinin in vitro - in vivo değerlendirilmesi
Kolon kanseri tedavisinde cerrahiden sonra en sık kullanılan yöntem kemoterapidir. Ancak kanser hücreleri, hayatta kalmak için immün sistem hücrelerinin tanıma mekanizmasından kaçmakta ve farklılaşma yetenekleri ile kemoterapötiklere karşı direnç geliştirmektedirler. Bu nedenle, kemoterapinin yanı sıra immünoterapinin de kullanılmasının tedavinin etkinliğini artırabileceği bilinmektedir. Nanopleksler, zıt yüklerin etkileşimine dayalı oluşan nano boyutlu sistemlerdir ve bu çalışmada nanopleks yapısını oluşturmak için siklodekstrin (CD) polimeri, 5-Florourasil (5-FU) ve İnterlökin-2 (IL-2) kullanılmıştır. Nanoplekslerin ortalama partikül büyüklükleri ve dağılımı, yüzey yükü tayini, ilaç yükleme etkinliği, her iki etkin madde için farklı ortamlarda salım profili belirleme ve çeşitli stabilite çalışmaları yapılmıştır. Konvansiyonel hücre kültürü çalışmalarında CD polimerlerin güvenliliği hücre proliferasyonuna etkisi ile belirlenmiştir. Ardından ilaç yüklü nanoplekslerin etkinlikleri 2-boyutlu hücre kültürü ve gerçek zamanlı hücre canlılığı analizi ile belirlenmiştir. 3-boyutlu hücre kültürü çalışmaları ile nanoplekslerin etkinliği hücre canlılığı, immünohistokimyasal inceleme ve elektron mikroskobu incelemesi ile belirlenmiştir. Yapılan in vivo çalışmalarla ise CD polimerlerin güvenlilikleri sağlıklı farelerde tek doz intravenöz (i.v.) uygulama sonrası alınan kan örnekleri ile belirlenmiştir. Son olarak, tümör indüklenen farelerde, nanoplekslerin antitümöral etkinlikleri hayatta kalma oranı, metastaz ve immün cevap açısından belirlenmiştir. Çalışmaların sonucunda, IL-2 ve 5-FU'yu birlikte taşıyan nanopleksler hazırlanmış ve parenteral yoldan kolorektal immünokemoterapi açısından umut vaat eden bir model ilaç taşıyıcı sistem ortaya konmuştur. Anahtar kelimeler: immünokemoterapi, kolon kanseri, kombine ilaç taşınımı, nanopleks, siklodekstrin
Hipertansiyon tedavisinde etkili çözünürlük sorunu olan bir etkin madde üzerinde önformülasyon çalışmaları
Bu tez kapsamında hem L-tipi hem de T-tipi kalsiyum kanallarını bloke etme yeteneğine sahip bir molekül olan M3'ün nanokristal teknolojisi (NKT) ile zayıf çözünürlüğünün iyileştirilmesi ve pullulan bazlı ağızda dağılan film (ADF) formülasyonlarının geliştirilmesi hedeflenmiştir. Çözünürlük ve Caco-2 permeabilite çalışma sonuçları M3'ün Biyofarmasötik Sınıflandırma Sistemi'ne (BCS) göre Sınıf 4'de yer alabileceğini göstermiştir. Çöktürme ve ultrasonikasyon yöntemlerinin kombinasyonu ile farklı tür ve oranlarda stabilizan ve kriyoprotektan kullanılarak gerçekleştirilen formülasyon çalışmaları sonucunda optimum nanokristal formülasyonu (%5 trehaloz ile dondurularak kurutulmuş %0,5 poloksamer 188 ile hazırlanan nanosüspansiyon; 320,2 ± 15,3 nm, -27,4 ± 0,1 mV) belirlenmiştir. Optimum nanokristal formülasyonu ve çözücü dökme yöntemine göre hazırlanan ADF formülasyonları çeşitli fizikokimyasal çalışmalar (XRD, DSC, FT-IR, SEM) ile analiz edilmiş ve sonuçlar M3'ün kristal halden amorf yapıya dönüştüğünü göstermiştir. Kısa süreli hızlandırılmış stabilite çalışmaları ile pullulan bazlı ADF formülasyonlarının 4 hafta boyunca fiziksel stabilitesini koruduğu tespit edilmiştir. M3 nanokristalleri ile M3'ün çözünme profili iyileştirilirken, çözünürlüğünde yaklaşık 200 kat ve permeabilitesinde yaklaşık 30 kat artış elde edilmiştir. Farklı kanser hücre hatları (Caco-2, MCF-7, SK-BR-3, A549) üzerinde yapılan hücre kültürü çalışmaları, M3 ve M3 nanokristallerinin anlamlı bir sitotoksik etkiye sahip olmadığını göstermiştir.
Toksoplazmozise karşı rekombinant protein antijenleri içeren yeni bir adjuvant sistemi ile aşı geliştirilmesi
Toksoplazmozis, insan ve hayvan popülasyonlarını etkileyen küresel bir sağlık sorunudur. Halihazırda, enfeksiyona karşı etkili bir tedavi bulunmamaktadır. Toksoplazmozise karşı güçlü bir koruyuculuk için parazitin yaşam döngüsünün farklı aşamalarını etkileyen bir aşıya ihtiyaç duyulmaktadır. Bu amaçla rekombinant protein aşıları araştırılmaktadır. Tez kapsamında, enfeksiyonun farklı aşamalarına etkili olan rekombinant BAG1ve GRA1 proteinleri, yeni geliştirilmiş kitosan ve Salmonella Typhi porinlerinin kombinasyonundan oluşan mikro- ve nanopartiküler adjuvant sistemleri ile kombine edilerek etkililiği ve koruyuculuğu yüksek bir aşı formülasyonunun geliştirilmesi hedeflenmiştir. Geliştirilen aşı sistemi karakterize edildikten sonra, BALB/c farelerde immünizasyon ve koruyuculuk çalışmaları gerçekleştirilmiştir. 21 gün arayla iki kez aşılama yapıldıktan sonra, hücresel (IFN-g ve IL-4) ve humoral yanıtlar (IgG, IgG1, IgG2a) incelenmiştir. İkinci aşılamadan üç hafta sonra fareler, oral gavaj yoluyla virülan T. gondii PRU suşunun 7-8 canlı doku kisti ile enfekte edilmiştir. Adjuvant varlığında, makrofajlar tarafından artmış hücresel alım, hücresel (IFN-g ve IL-4) ve humoral (IgG, IgG1, IgG2a) yanıtlar ve yüksek koruyuculuk elde edilmiştir. Nanopartiküler adjuvant sistemle karşılaştırıldığında, mikropartiküler adjuvant sistem ile elde edilen etkililik ve koruyuculuk daha yüksek bulunmuştur. Rekombinant proteinlerin kombinasyonu tek başına uygulandığında Th2-baskın immün yanıtı uyardığı, adjuvant sistem ile ise Th1-baskın immün yanıtı uyardığı bulunmuştur. Tez çalışmalarının sonucunda, T. gondii'ye karşı yeni adjuvant sistemlerin varlığında immün yanıtı artıran ve koruyuculuğu yüksek bir aşı sistemine başarıyla ulaşıldığı gösterilmiştir.Rekombinant BAG1 (bradizoitler tarafından eksprese edilir) ve rekombinant GRA1 (takizoitler ve enkiste bradizoitler tarafından eksprese edilir) toksoplazmozisin teşhis ve tedavisi için kullanılmaktadır. Tez danışmanı Şenel ve ekibi, porin içeren kitosan mikro ve nanopartiküllerden oluşan adjuvant sistemler geliştirilmiş ve geliştirilen sistemlerin adjuvant özellikleri in vitro ve in vivo olarak gösterilmiştir (TÜBİTAK-CONACYT İkili İşbirliği Projesi- 215S995). Bu tezde amacımız, toksoplazma enfeksiyonunda potansiyel altbirim aşı antijenleri olan rBAG1 ve rGRA1 kombinasyonunu kullanarak, geliştirmiş olduğumuz yeni adjuvant sistemlerinin aktivitesini in vitro ve in vivo olarak incelemektir.
Akciğer kanserine yönelik siRNA taşıyıcı polimerik nanopartiküllerin geliştirilmesi ve etkinliklerinin in vitro değerlendirilmesi
En yaygın kanser türü olarak bilinen akciğer kanseri aynı zamanda tüm kanser türleri arasında en yüksek ölüm oranına sahiptir. Tedavide kullanılan mevcut yöntemlerin düşük etkinliği ve ciddi yan ve toksik etkiler araştırmacıları istenmeyen sistemik etkileri azaltılmış, hedeflendirilmiş ve özgül etkisi arttırılmış tedavi yaklaşımları geliştirmeye yönlendirmektedir. Kirsten Rat Sarkom Viral Onkogen (Kras) proteininin akciğer kanserlerinde önemli bir role sahip olduğu ve akciğer adenokarsinom olgularının çoğunda bu yolağın etkinleştiği bilinmektedir. Bu tez kapsamında, alışılagelmiş yöntemlerle hedeflenemeyen mutant KRAS onkogenini hedeflemek üzere siRNA yüklü poli (laktik asit-ko-glikolik asit) (PLGA) nanopartiküllerin hazırlanması, tümör bölgesine seçici ve etkin olarak taşıma sağlamak üzere optimize edilmesi (aktif ve/veya pasif hedeflendirme ile) ve akciğer kanseri tedavisindeki etkinliğinin in vitro olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çift emülsiyon oluşturma-çözücü buharlaştırma yöntemi ile hazırlanan nanopartiküller katyonik özellik kazandırılmak üzere dioleil-3-trimetilamonyum propan (DOTAP) ve polietilenimin (PEI) ile, aktif hedeflendirme amacıyla da hiyalüronik asit ile modifiye edilmiştir. 190-245 nm aralığında partikül büyüklüğü, (-12) - (+14) mV aralığında zeta potansiyele sahip, polidispersite-indeksi 0,1 civarında siRNA yüklü nanopartiküller elde edilmiş, siRNA %80-100 enkapsülasyon etkinliği ile nanopartiküllere yüklenmiştir. In vitro çalışmalar ile nanopartiküllerin A549 kanser hücrelerinde ve sağlıklı BEAS-2B akciğer hücrelerinde 72 saatin sonunda hücre canlılığını etkilemediği, A549 hücrelerine özgül etkinlik göstererek hedef genin ekspresyonunda %50'ye kadar azalma, protein düzeyinde ise bazı formülasyonlar ile %90'ın üzerinde azalma sağlandığı gösterilmiştir. Ayrıca nanopartikül uygulaması sonrası hücrelerin metabolik profillerindeki değişiklikleri değerlendirmek için metabolomik analizler gerçekleştirilmiştir. Formüle edilen nanopartiküllerin akciğer kanserinde etkin bir tedavi yöntemi olabileceği değerlendirilmektedir.
Polisorbat 80 kaplı, kurkumin ve dosetaksel yüklü PLGA nanopartiküller sistemlerin geliştirilmesi ve beyin tümörü etkinliklerinin değerlendirilmesi
Merkezi sinir sistemi (MSS) ilaç taşıması araştırıcılar için bir zorluk oluşturmaktadır. Kan-beyin bariyeri (KBB) sistemik olarak uygulanan terapötik ajanların geçişini önemli ölçüde engeller ve beyin ekstrasellüler matrisi, lokal olarak uygulanan ajanların dağılımını ve kalış süresini sınırlandırmaktadır. Polisorbat 80 (Poly 80) kaplı Poli(laktik-ko-glikolik asit (PLGA) nanopartikülleri (Poly 80-PLGA NP'ler) bu problemlere umut veren bir çözüm sunmaktadır. Polisorbat 80 (Tween® 80) ile kaplanmış ilaç yüklü PLGA nanopartiküller, intravenöz enjeksiyondan sonra beyin kanser tedavisinde kullanılan antineoplastik ilaçların etkili bir şekilde beyine taşınmasını sağlamaktadır. Yüksek yan etkileri ve direnci gelişen olan antineoplastik ilaç grubunda yer alan dosetaksel ile birlikte kullanılan kurkumin, dosetaksel dozunu azaltarak kanser tedavisinin yan etkilerini azaltmaktadır. Bu çalışmada, PLGA nanopartikülleri tekli emülsiyon yöntemi ile 3-değişkenli 3-seviyeli Box-Behnken tasarımı ile optimize edilmiş dosetaksel (DTX) ve kurkumin (CCM) yüklü PLGA NP'ler, polimer konsantrasyonu (X1), ilaç konsantrasyonu (X2) ve organik/su oranının (X3) bağımsız değişkenler ve partikül büyüklüğü (Y1), ilaç enkapsülasyon etkinliği (Y2) ve polidispersite (PDI) (Y3) olarak yanıtları kullanılmıştır. Hazırlanan Poly80-DTX-CCM-PLGA-NP'ler partikül boyutu, polidispersite, zeta potansiyeli, ilaç enkapsülasyon etkinliği, TEM/SEM görüntüleri ve FTIR analizi ile karakterize edilmiştir. bEnd.3 endotel ve U87 glioma hücrelerinde MTT testi yapılarak, güvenli PLGA nanopartikül miktarı belirlenerek, optimum formülasyon için U87 hücrelerde etkinlik değerlendirilmiştir. Ayrıca bEnd.3 hücrelerde alımı polisorbat 80 kaplamalı NP'lerin kaplamasız olan NP'lere göre daha yüksek olduğu gösterilmiştir. In vivo olarak ise, Flamma 774 yüklü Poly 80-PLGA-NP enjekte edilen farelere in vivo görüntüleme sistemi (IVIS) kullanılarak KBB aşarak beyine geçişi gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Kan-Beyin Bariyeri (KBB), Docetaksel, Kurkumin, PLGA Nanopartiküller, Polisorbate 80 kaplama, Box-Behnken Tasarım
Keratokonus tedavisinde Riboflavin'in girişimsel olmayan ("EPİ-ON") teknik ile korneaya taşınması için oküler ilaç taşıyıcı platformların tasarlanması ve in vitro-in vivo değerlendirilmesi
Keratokonus, ilerleyici özellikte ve etkin tedavinin sağlanamaması durumunda kornea nakli ile sonuçlanabilen bir göz hastalığıdır. Hastalığın tedavisi için klinikte en yaygın kullanılan yöntem korneal çapraz bağlama işlemidir. Ancak, riboflavinin kornea epitelinden geçememesi nedeniyle, bu işlemde ilk olarak göz üzerindeki epitel tabakası cerrahi işlem ile kazınarak uzaklaştırılmaktadır. Bu durum hastada birçok komplikasyonlara neden olmaktadır. Bu sorunun üstesinden gelmek için bu tez kapsamında epitel tabakasının kaldırılmasına ihtiyaç duymayan riboflavin (RB) ve riboflavin-5-fosfat sodyum (RT) içeren hidrofilik jel, nanoyapılı lipit taşıyıcı (NLT) ve RB ko-kristal formülasyonları geliştirilmiş ve in vitro, ex vivo ve in vivo olarak değerlendirilmiştir. Ex vivo ilaç geçiş çalışmalarında mannitol içeren ko-kristal formülasyonlarının ve pozitif yüklü RT içeren NLT formülasyonlarının daha yüksek ilaç geçişi sağladığı belirlenmiştir. Ex vivo kornea ilaç tutulumu çalışmalarında RB içeren NLT formülasyonlarının diğer gruplara üstünlük gösterdiği bulunmuştur. İn vivo çalışmalarda RB içeren formülasyonların RT içeren formülasyonlara oranla daha yüksek kornea ilaç konsantrasyonu sağladığı tespit edilmiştir. İn vivo biyomekanik çalışmalarda geliştirilen formülasyonlardan en ümit verici olanın RT ve Transcutol P içeren (THJ-TP) termosensitif jel formülasyonu olduğu tespit edilmiştir. Bu formülasyonun 15 dakikada bir uygulanmasına rağmen, her iki dakikada bir uygulanan ve "epi-on" (epitel kazınmadan) yönteme uygun olarak geliştirilmiş ticari preparat olan MedioCROSS TE'den istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha etkin olduğu tespit edilmiştir.
Bakteriyel keratit tedavisine yönelik besifloksasin yüklü oküler insertlerin elektro-eğirme yöntemi ile geliştirilmesi ve değerlendirilmesi
Bakteriyel keratit, gözde farklı patojenlerin neden olduğu inflamasyon ile karakterize, tedavinin gerçekleşmediği durumlarda ise ciddi görme kayıplarına ve hatta körlüğe neden olabilen bir hastalıktır. Bu tez çalışmasında besifloksasin HCl (BH) içeren nanolif yapıda insert formülasyon grupları bakteriyel keratit tedavisi için oküler ilaç taşıyıcı sistem olarak in vitro, ex vivo ve in vivo olarak değerlendirilmiştir. BH içeren insert formülasyonları Poli (kaprolakton) / polietilen glikol (PKL/PEG) polimeri kullanılarak elektro-eğirme yöntemiyle hazırlanmıştır. Formülasyonlara mukoadezif özellik kazandırılması amacıyla insertler sodyum aljinat (SA) veya tiyollenmiş sodyum aljinat (TSA) ile kaplanmıştır. Siklodekstrin (Cyc)'lerin oküler penetrasyon artırıcı özelliklerinden faydalanmak amacı ile bir grup formülasyonda BH yerine BH-Cyc kompleksi kullanılmıştır. In vitro ilaç salım çalışmalarında, nanolif yapıda insertlerin ilk iki gün içinde bir patlama salımı ve ardından yavaş bir salım profili gösterdiği tespit edilmiştir. İnsert yüzeylerinin SA ve TSA ile kaplanmasıyla formülasyonların biyoadezyon özelliklerinin arttığı belirlenmiştir. Ex vivo ilaç permeasyon çalışmalarında, geliştirilen formülasyonlar arasında BH-Cyc kompleksi içeren formülasyonun en yüksek ilaç geçişine sahip olduğu tespit edilmiştir. In vivo çalışmalardan elde edilen veriler Yeni Zelanda albino tavşan gözlerinde oluşturulmuş bakteriyal keratit modelinde, hem TSA kaplı insertlerin hem de BH-Cyc kompleksi içeren insertlerin tek doz uygulama sonrasında bile çoklu doz uygulaması yapılan ticari göz damlası (Besivance®)'na benzer şekilde bakteriyal keratiti etkili bir şekilde tedavi edebildiğini göstermiştir.
Beyı̇ne hedeflendı̇rı̇lmı̇ş bevası̇zumab yüklü nanopartı̇küler ı̇laç taşıyıcı sı̇stemlerı̇n hazırlanması ve etkı̇nlı̇klerı̇nı̇n değerlendı̇rı̇lmesı̇
Bu çalışmada, Bevasizumab'ın (BVZ) beyne hedeflendirilmesi amacıyla, kan-beyin endotelinde eksprese olduğu bilinen transferrin reseptörlerine (TfR) spesifik bağlanan Anti-CD71 antikorları ile konjuge edilmiş poli (laktik-ko-glikolik asit)- Poli etilen glikol (PLGA-PEG) nanopartiküller hazırlanmıştır. Konjugasyon basamağında, sentezlenen Oleil Sisteinamid (OCA) molekülü kullanılmıştır. Anti-CD71 antikoru konjuge edilen nanopartiküllerin kontrol grupları olarak, Anti-CD71 ile aynı yapıda ancak reseptöre spesifik olmayan İzotip Kontrol antikorları konjuge edilmiş nanopartiküller kullanılmıştır. BVZ, aktif hedeflendirilmiş nanopartiküllere yüklenerek enkapsülasyon etkinliği ve salım özellikleri değerlendirilmiştir. Hücre kültürü çalışmaları bEnd.3 ve hCMEC/D3 endotel hücreleri ve U87 glioma hücreleri üzerinde gerçekleştirilmiştir. Bu üç hücre hattında hazırlanan ilaç taşıyıcı sistemin sitotoksisitesi araştırılmıştır ve antikorlar ile antikor konjuge nanopartiküllerin bu hücrelerin yüzeyindeki TfRlere bağlanma afiniteleri araştırılmıştır. KBB'den geçiş aşamasında, ilaç taşıyıcı sistemin reseptör aracılı endositozunun gerçekleşeceği bEnd.3 ve hCMEC/D3 hücreleri ile hücre içerisine alım çalışmaları gerçekleştirilmiş ve oluşturulan monokültür transitoz deneyleri ile BVZ'nin in vitro KBB'den geçişi gösterilmiştir. Nil kırmızısı yüklenmiş nanopartiküllerin, KBB'yi geçişi in vivo deneylerle araştırılmış ve floresan mikroskop ile gösterilmiştir. Nude farelerde in vivo GBM modeli geliştirilmiş ve ilaç yüklenmiş kontrol grupları ile ilaç yüklenmiş Anti- CD71 antikoru konjuge edilmiş nanopartikül gruplarının etkinlikleri karşılaştırılmıştır. BVZ yüklü ve aktif hedeflendirilmiş nanopartiküllerin verildiği fare grubu, diğer fare gruplarına göre daha uzun süre hayatta kalmıştır.
Karaciğerdeki ilaç dispozisyonu üzerine rifampisinin etkisinin incelenmesi ve farmakokinetik modelleme
Taşıyıcı aracılı farmakokinetik hepatik ilaç dispozisyonu ve ilaç-ilaç etkileşimleri için önemli belirleyici mekanizmalardan biridir. Hepatosit membranlarında yer alan çeşitli influx taşıyıcılar arasında hepatik organik anyon taşıyıcı polipeptidler (OATP'ler) ilaç geliştirme sürecinde değerlendirilmesi gereken ve klinik olarak önemli ana taşıyıcılardır. Bu tezin amacı in situ sıçan karaciğer perfüzyonu yöntemi kullanarak OATP/Oatp inhibitörü rifampisin varlığında ve yokluğunda pitavastatinin hepatik dispozisyonunun incelenmesi ve endojen biyobelirteçler olan koproporfirin I ve koproporfirin III'ün izlenmesidir. Perfüzat, karaciğer dokusu ve safradan toplanan örnekler valide edilmiş biyoanalitik yöntemler ile analiz edilmiştir. Pitavastatinin hepatik ve safra klerensleri ile hepatik biyoyararlanımı modelden bağımsız yöntem kullanarak tayin edilmiştir. Karaciğer ve safrada pitavastatin ve endojen biyobelirteçler arasında kabul edilebilir bir korelasyon bulunmuştur. Pitavastatinin hepatobiliyer dağılımını simüle etmek ve iki koşulda (rifampisin varlığında ve yokluğunda) elde edilmiş verilerin eş zamanlı analizi ile pitavastatinin hepatik alım ve safra klerenslerini tayin etmek için perfüzat, karaciğer ekstraselüler, karaciğer intraselüler ve safra kompartmanlarından oluşan bir mekanistik kompartman modeli geliştirilmiştir. Karaciğer dışı değişkenlerin dahil edilmediği mevcut dinamik model, pitavastatinin sıçan karaciğerindeki dispozisyonunun karakterize edilmesinde iyileştirilmiş klerens kestirimleri sunmaktadır.
Diyabetik maküler ödem tedavisinde nanopartiküler karbonik anhidraz inhibitör etkinliğinin değerlendirilmesi
Diyabetik Retinopati (DRP), diyabete bağlı olarak gözün retina tabakasında gelişen tüm yapısal ve fonksiyonel değişikliklerin oluşturduğu klinik bir tablodur. Dünyada 20-74 yaş arasındaki körlüklerin en önemli sebebi olan DRP tedavisinde altın standart tedavi seçeneği intravitreal enjeksiyonlardır. Tez çalışmaları kapsamında; DRP tedavisinde kullanılmak üzere intravitreal yolla uygulanacak asetazolamid yüklü siklodekstrin nanopartikül (ACZ-CD-NP) formülasyonları geliştirilmiş ve bu nanopartiküllerin salım ve karakterizasyon çalışmaları yapılmıştır. Geliştirilen ve karakterize edilen ACZ-CD-NP'lerin in vitro ve in vivo DRP hastalık modelinde etkinliği ve toksisitesi incelenmiştir. İn vitro etkinlik, HRMEC hücre hattında geliştirilmiş DRP hastalık modelinde, TEER testleri ve geçirgenlik testleri ile değerlendirilmiştir. İn vivo çalışmalar kapsamında, DRP hastalık modeli oluşturulmuş tavşan gözlerinde intravitreal ACZ-CD-NP uygulamasının tedavi edici etkisi,fundus muayenesi, renkli fundus fotoğrafı (RFF), Optik Koherens Tomografi (OKT), Fundus Fluoresein Anjiografi (FFA) ve Fundus Florofotometri (FFFM) tetkikleri ile değerlendirilmiştir. İn vitro toksisite, HRMEC hücre hattında yapılan MTT testi ile değerlendirilmiş, in vivo toksisite çalışmaları kapsamında da intravitreal ACZ-CD-NP uygulanan tavşanlarda ön segment ve arka segment muayene sonuçları ve göz içi basıncı ölçümleri değerlendirilmiştir. Çalışmalardan elde edilen sonuçlar değerlendirildiğinde intravitreal ACZ-CD-NP uygulamasının DRP hastalık modelinde anlamlı düzeyde tedavi edici etki gösterdiği ve göz dokuları için herhangi bir toksik etkiye yol açmadığı tespit edilmiştir.
Çözünürlüğü ve çözünme hızı artırılmış selekoksib formülasyonlarının tasarımı, optimizasyonu ve in vitro/in vivo değerlendirilmesi
Birlikte kuru öğütme, çözünürlüğü düşük etkin maddelerin çözünürlüğünü ve çözünme hızını iyileştirmek için son yıllarda yaygın bir şekilde kullanılan ve ilaç endüstrisinde uygulanabilir bir teknolojidir. Tasarımla kalite, önceden tanımlanmış hedeflerle, istatistiksel, analitik ve risk yönetimi metodolojisi kullanan sistematik bir yaklaşımdır. Bu tezin amacı, suda ve fizyolojik ortamlardaki çözünürlüğü düşük olan selekoksibin, birlikte kuru öğütme teknolojisi kullanılarak tasarımla kalite yaklaşımıyla mikronaltı/nano-boyutta bileşimlerini geliştirmek, bu bileşimleri in vitro ve in vivo olarak karakterize etmektir. Ön tarama deneyleri ile birlikte kuru öğütme işleminde selekoksib için en uygun yardımcı maddeler belirlenmiştir. İşlem ve formülasyon etkenlerinin, birlikte öğütülmüş selekoksib bileşimlerinin kiritik kalite özellikleri üzerine etkilerini anlamak için farklı deney tasarımları kullanılmıştır. Ishikawa diagramı ile potansiyel risk faktörleri belirlenmiş, Plackett-Burman deney tasarımı ile önemli risk faktörleri seçilmiş, merkezi kompozit ve Bayes optimizasyonu ile selekoksib bileşimleri optimize edilmiştir. Optimize edilen birlikte öğütülmüş selekoksib bileşimleri, FTIR, XRD, DSC, SEM, IDR, çözünürlük ve stabilite çalışmaları ile karakterize edilmiştir. Bu bileşim ile geliştirilen optimum formülasyonun çözünme testleri, permeabilite çalışmaları ve sıçanlarda oral farmakokinetik çalışmaları yapılmıştır. Bu çalışmalar sonucunda, tasarımla kalite yaklaşımıyla mikronaltı/nano-boyutta, çözünürlüğü ve çözünme hızı artırılmış selekoksib bileşimlerinin tasarlanması için optimum parametreler belirlenmiştir. In vitro ve in vivo çalışmalara ilişkin bulgular ile çözünürlüğü, çözünme hızı ve oral farmakokinetik profili iyileştirilmiş selekoksib bileşimlerinin geliştirildiği gösterilmiştir.
Hedeflendirilmiş antikanser ilaç yüklü polimerik nanotaşıyıcıların formülasyonları ve karakterizasyonları
Kanser kemoterapisinde kullanılan ilaçların hastalıklı bölge ile sağlıklı bölge arasında bir ayrım gözetmeden dağılımı, sağlıklı dokunun da zarar görmesine neden olmaktadır. Hedeflendirilmiş ilaç taşıyıcı sistemler ile kanser tedavisinde kullanılan ilaçların seçici bir şekilde hastalıklı bölgede biriktirilmesi ve bu şekilde sağlıklı dokuların zarar görmemesi amaçlanmaktadır. Doksorubisin kardiyotoksisite gibi ciddi yan etkileri olan antikanser bir ilaçtır. Bu çalışmada meme kanseri hücrelerini hedefleyen peptit-18 ligandı konjuge edilmiş pH duyarlı polimerik misellere doksorubisinin enkapsüle edilmesi ile pasif ve aktif hedeflendirilmiş yeni bir ilaç taşıyıcı sistemin formülasyonu ve karakterizasyonunun yapılması amaçlanmıştır. "Görünmezlik etkisi" ve biyouyumluluk özellikleri nedeniyle, polimerik misellerin formülasyonunda poli (2-etil-2-oksazolin), poli (etilen glikol) 'e alternatif olarak kullanılmıştır. pH duyarlı gruplar olan poli(2-etil-2-oksazolin) ve katyonik poli(etilenimin) polimerlerini yapısında barındıran poli(2-etil-2-oksazolin)-b-poli(ε-kaprolakton) ile poli(2-etil-2-oksazolin)-ko-poli(etilenimin)-b-poli(ε-kaprolakton) polimerleri kullanılarak hazırlanan doksorubisin enkapsüle edilmiş miseller, kritik misel konsantrasyonu, misel büyüklüğü, zeta potansiyel, enkapsülasyon etkinliği, in vitro salım, kolloidal stabilite çalışmaları ile karakterize edilmişlerdir. Hazırlanan formülasyonlar hücre kültüründe L929 fibroblast hücreleri ile biyouyumluluk açısından değerlendirilmiş, MCF-7 ve SKBR-3 meme kanseri hücreleri ile antikanser etkinlikleri açısından değerlendirilmişlerdir. Bu çalışmada hazırlanan polimerik miseller yüksek miktarda doksorubisini enkapsüle edebilen, nötral koşullarda (pH 7,4, kan dolaşımı) kararlı iken, asidik koşullarda (tümör dokusu ve hücreleri) daha yüksek doksorubisin salımı sağlayan, MCF-7 ve SKBR-3 meme kanseri hücreleri üzerinde antikanser etkisi gösterilmiş, pasif ve aktif hedeflendirilmiş formülasyonlardır. Elde edilen sonuçlar, daha etkin bir kanser tedavisinde kullanılma potansiyeli olan, yeni bir ilaç taşıyıcı sistemin geliştirildiğini ortaya koymuştur. Anahtar kelimeler: Polimerik miseller, doksorubisin, hedeflendirilmiş sistemler, poli(2-etil-2-oksazolin), hücre kültürü
Lokal anestezik olarak kullanılan lidokainin yeni bir inovatif formülasyonunun geliştirilmesi üzerine çalışmalar
Bu çalışmanın amacı ağrı ve inflamasyona sabep olan mezoterapi, botoks, dolgu, lazer epilasyon, leke ve selülit tedavisi, lazerle akne ve çatlak tedavisi, kater ve radyofrekans lifting gibi dermatolojik uygulamalarda kullanılmak üzere lidokain ve arnika montana içeren, penetrasyon artırıcı olarak oleik asitin kullanıldığı bir yarı katı preparat geliştirmek; optimize edilen formülasyonun fizikokimyasal özelliklerini incelemek, in vitro geçiş çalışmaları ile değerlendirmektir. Tez çalışması kapsamında yağ/su (Y/S) emülsiyonu olarak hazırlanan formülasyonlarda yağ fazı olarak kayısı çekirdeği yağı, üzüm çekirdeği yağı, arlatone 289, oleik asit; su fazı olarak su ve karbopol 940; pH ayarlamak için NaOH çözeltisi, esans olarak da lavanta yağı kullanılmıştır. Hazırlanan formülasyonların organoleptik kontrolü, yapı analizi, pH, viskozite, etkin madde miktar tayini ve stabiliteleri değerlendirilmiştir. Fizikokimyasal özellikleri ve fiziksel stabiliteleri değerlendirilerek formülasyon optimizasyonu gerçekleştirilmiştir. Optimum formülasyon ve oleik asit içermeyen formülasyonlar hazırlanmış ve oleik asitin formülasyonda lidokainin salım ve in vitro permeasyon karakteristiği üzerine etkileri Franz difüzyon hücreleri ile incelenmiştir. Nihai formülasyon üzerine; 25 ± 2ºC %60±5 bağıl nemde ve 40 ± 2 ºC % 75±5 bağıl nemde altı ay boyunca stabilite çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Lokal anestezik etki; Antiinflamatuvar etki; Lidokain; Arnika montana; Oleik asit; Topikal anestezi
Nar (punica granatum L) kabuklarından elde edilen ekstre ile yarı katı formülasyon geliştirilmesi
Bu çalışmada kurutulmuş nar (Punica granatum L.) kabukları kullanılarak etanol ile bitkisel nar kabuğu ekstresi katı formda elde edilmiştir ve yara iyileşme tedavisinde kullanımına yönelik yarı katı jel formülasyonu geliştirilmesi amaçlanmıştır. Bitkisel ekstre içeriğindeki antioksidanlar ve nar kabuğuna özgü olan flavanoidler sayesinde, hazırlanan ekstrenin yara iyileşme tedavisinde aktif bir rol oynayacağı düşünülmüştür. Yara iyileşme tedavisinde kullanılabilmesi için yarı katı jel formülasyonu geliştirilerek karakterizasyon çalışmaları yapılmıştır. In vitro denemeler yapılarak nar kabuğu ekstresi için sitotoksisite düzeyleri ve yara iyileşmesi için uygun olan konsantrasyon değerleri bulunmuştur. Bu değerler ışığında hazırlanan etkin madde içeren jel ile dissolüsyon çalışması yapılarak salım kinetik değerleri hesaplanmıştır. Anahtar kelimeler: nar kabuğu ekstresi; yarı katı; yara iyileşmesi
Sık karşılaşılan hastane enfeksiyonu etkenlerine karşı antibiyotik kombinasyonu içeren kuru toz inhaler formülasyonların tasarımı, karakterizasyonu ve in vitro değerlendirmesi
Bu çalışmada, sinerjistik etkili antibiyotik kombinasyonu içeren kuru toz inhaler formülasyonu geliştirildi. Öncelikle, mikrobiyolojik testlerle, amikasin ve sefepim maddelerinin kombinasyonunun sinerjistik etkileri ve kombinasyon içerisinde en iyi sinerji gösteren oranları, pulmoner enfeksiyonu olan hastalardan izole edilen Pseudomonas aeruginosa, Klebsiella pneumoniae ve Acinetobacter baumanii kökenleri üzerinde test edildi. Formülasyon içeriğindeki etkin maddeler ve oranlarının belirlenmesinden sonra formülasyon, kuru toz inhaler preparatlarında sıklıkla kullanılan, mannitol, trehaloz, l-lösin gibi yardımcı maddeler kullanılarak ve Nano boyutlu sprey kurutucu (Nanospray dryer) ile püskürtülerek hazırlandı. Hazırlanan kuru toz inhaler formülasyonları, DSC, FT-IR ve TGA analizleri ile karakterize edildi. Karakterize edilen formülasyonların, yeni nesil impaktör cihazı (Next Generation Impactor) ile aerosolizasyon performansı ve Yüksek Performanslı Sıvı Kromatografisi (HPLC) ile enkapsülasyon etkinliği tespit edildi. Mastersizer cihazı ile partikül boyut dağılımı ölçüldü. Kirby-Bauer disk difüzyon testi ile etkinlik performansı değerlendirildi. Sonuç olarak, aerosolizasyon performansı yüksek, teorik olarak alveollere kadar ulaşabilecek boyutlarda, ince partikül fraksiyonu istenilen seviyelerde olan, etkin, stabil ve güvenli bir formülasyon hazırlandı.
Yaşlanma karşıtı madde yüklü mikropartikül içeren jel formülasyonunun geliştirilmesi
Cilt yaşlanmasının birçok nedeni vardır. Cilt görünümündeki değişikliklerin nedenleri arasında zamanla doğal olarak, çevreye maruz kalma, histolojik ve fizyolojik değişiklikler yer alır. Fizyolojik yaşlanmanın bir nedeni yüz ifadesi kaslarının kasılmasından kaynaklanan tekrarlanan yüz hareketleridir. Argirelin kas kasılmasının neden olduğu kırışıklığa etki eder. Kaslar, vezikülden salınan nörotransmitter aldığında kasılmaktadır. Argirelin nörotransmitterlerin serbest kalmasını önler ve kas kontraksiyonu zayıflar, çizgilerin ve kırışıklıkların oluşmasını engeller. Histolojik yaşlanmayla beraber cilt yaşla nemini ve kolajen miktarını kaybetmektedir. Arginin hem oral hem kozmetik olarak Kullanılan bir doğal aminoasit yapıtaşıdır. Yeni bir kozmesotik olarak kullanılmaya başlanmıştır. Kollajen oluşumunu destekleyen çalışmaları mevcuttur. Mikropartiküller; cilde uzun süre etkin madde vermek, kontrollü salım sağlamak, ortam koşullarından korumak ve stabiliteyi arttırmak için tercih edilir. Bijeller organojel ve hidrojel birbiriyle karışımından oluşan yeni bir taşıyıcı jel sistemdir. Hidrojel ve organojelin özelliklerini taşıması nedeniyle diğer jel sistemlerinden daha üstün özelliklere sahiptir. Arginin mikropartikülü içeren argirelin bijel formülasyonu etkili göz çevresi bakımı için farklı yenilikçi bir yaklaşım getirmektedir. Bu çalışmada formülasyonun testleri yürütülecek ve en uygun formülasyon için optimizasyon çalışmaları yapılmıştır. Argirelin mikropartiküllerini içeren sistemler ile antiaging etkinliği olan bir formülasyon geliştirilmesi, kontrollü salım sağlamak için enkapsüle edilmiştir. DTK, partikül boyut analizi, mikropartikül görüntüleme ve yükleme çalışmaları, reoloji, viskozite, sitotoksisite, mikrobiyolojik limit kontrolü, stabilite çalışmaları gibi parametreler değerlendirilmiştir.
Levodopa' nın biyoyararlanımının artırılması için yeni dozaj şekli geliştirilmesi
Parkinson hastalığı (PH) en sık görülen hareket bozukluğu hastalıklarından birisidir. Bazal ganglionda dopaminin aşırı kaybı ile ortaya çıkan titreme, sertlik, hareketlerin yavaşlaması PH nın en belirgin belirtileridir. Günümüzde PH nın tedavisindeki temel yaklaşım, azalan dopaminin dışarıdan ilaç tedavisi ile yerine koyma prensibine dayanmaktadır. Dopaminin kan-beyin bariyerini aşamaması ile ortaya çıkan sorun, dopamine metabolize olan, kan-beyin bariyerini aşabilen, aromatik bir amin olan Levodopa (L-Dopa) nın kullanılması ile çözülmüştür. Fakat oral yoldan uygulanan levodopadan çeşitli kısıtlayıcı faktörler nedeniyle beklenen biyoyararlanım sağlanamamaktadır. Bu projede düşük biyoyararlanım gösteren levodopanın biyoyararlanımını artırıcı formülasyon geliştirilecektir. Bu çalışma sırasında levodopa'nın intranazal uygulanabilecek mikroemülsiyon dozaj şekli hazırlanıp, in vitro yöntemlerle kalite kontrol çalışmaları, etkin maddenin sentetik membrandan geçiş çalışmalarının yapılması, flourosens işaretleme veriminin ve deney hayvanlarında intranazal uygulama sonrası görüntüleme çalışmalarının yapılması amaçlanmıştır.
Ginseng (Panax ginseng) ekstresi üzerinde kalite kontrol çalışmaları
Otların kralı olarak bilinen Ginseng (Panax ginseng) ekstresi üzerinde Avrupa Farmakopesi yöntemleri esas alınarak kalite kontrol çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Elde edilen verilerin farmakope doğrultusunda kabul edilebilir aralıklarda oldukları tespit edilmiştir. Ayrıca bu ekstreden infüzyon yoluyla hazırlanan kuru meyve preparatları ile eczaneden alınan kapsül kullanılarak miktar tayini analizleri gerçekleştirilmiştir. Panax Ginseng ekstresinin içerdiği ağır metaller incelenerek Avrupa Farmakopesi ve Türk Gıda Kodeksi Bulaşanlar Tebliği'ne göre karşılaştırma ve değerlendirme yapılmıştır. Panax ginseng ekstresinin içerdiği pestisit kalıntıları incelenerek Avrupa Farmakopesi ve Türk Gıda Kodeksi Pestisitlerin Maksimum Kalıntı Limitleri Tebliği'ne göre değerlendirme yapılmıştır. Panax ginseng ekstresinde Escherichia coli tayini yapılarak Avrupa Farmakopesi ve Türk Gıda Kodeksi Mikrobiyolojik Kriterler Tebliği'ne göre değerlendirilmiştir.
Triamsinolon asetonit yüklü topikal formülasyonlarının hazırlanması ve hipertrofik skar oluşumu üzerine etkisinin incelenmesi
Hipertrofik skar günümüzde ciddi bir terapötik problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Derin yaralanmalar sonucunda oluşan hipertrofik skar dokularının dermis tabakasında, fibroblastların çoğalması, büyük miktarda kolajenin salgılanması, normal deriye göre skar dokusunun dermis kalınlığının daha fazla olması hidrofilik ve lipofilik ilaçların emilimini engelleyici bir unsur oluşturur. Bu sebepten dolayı skar tedavisine yönelik farklı uygulamalar olmasına rağmen yeterli düzeyde etkinlik alınamamaktadır. Mevcut uygulamaların yol açtığı yan etkiler hastalar açısından ciddi problemlere yol açmaktadır. Triamsinolon asetonit skar tedavisine yönelik olarak bir süredir çalışılmaktadır. Bu çalışmada hipertrofik skar tedavisine yönelik olarak triamsinolon asetonit yüklü etkili ve güvenilir formülasyonların tasarlanması amaçlanmıştır. Bu amaçla çalışmamızda öncelikle triamsinolon asetonit yüklü lipozom formülasyonları geliştirildi. Daha sonra optimum lipozom formülasyonundan hareketle lipozom yüklü film formülasyonu geliştirildi. Hazırlanan tüm formülasyonlara belirlenen kritik parametreler öncülünde deneysel tasarım çalışmaları uygulandı ve formülasyonlar optimize edildi. Optimum formülasyonlar üzerinde in-vitro salım çalışmaları gerçekleştirildi. Lipozom formülasyonunun lipozom yüklü film formülasyonuna göre etken maddeyi daha hızlı saldığı tespit edildi. Salım kinetik modelinin tespiti için yapılan çalışmalar sonucunda formülasyonların Higuchi kinetik modeline uygun salım yaptığı belirlendi. Daha sonra formülasyonlar ile domuz kulak derisi kullanılarak ex-vivo penetrasyon çalışması yapıldı. Beklendiği gibi hiçbir formülasyondan reseptör faza etken madde geçişi görülmedi. Konvansiyonel merhem ile kıyaslandığında hazırladığımız formülasyonlardan deri tabakalarına çok daha fazla etken madde geçtiği tespit edildi. Hücre kültürü çalışmalarında hazırladığımız formülasyonların epitel hücresine zarar vermeden fibroblast hücrelerini etkin bir şekilde inhibe ettiği görüldü. Ayrıca skar oluşumunda aşırı miktarda artışı görülen çeşitli sitokin ve büyüme faktörlerinin de hazırladığımız formülasyon aracılığıyla inhibisyonunun gerçekleştiği tespit edildi. Sonuç olarak bu çalışmada hipertrofik skar tedavisine yönelik mevcut uygulamara kıyasla çok daha etkin ve minimum yan etki profiline sahip TA yüklü formülasyonlar geliştirilmiş ve bu formülasyonların etkinliği ex-vivo ve in-vitro koşullarda ispatlanmıştır. Anahtar Kelimeler: Hipertrofik Skar, Lipozom, Lipozom Yüklü Film, Triamsinolon Asetonit
Periorbital hiperpigmentasyon tedavisinde kullanılmak üzere formülasyonların geliştirilmesi ve in vitro karakterizasyon çalışmaları
Periorbital hiperpigmentasyon oluşumuna,yapısal ve genetik faktörler,yaşlanma ile derinin incelmesi ve elastikiyetinin azalması, deri altı damarlanmanın artmasının yanında egzema ve alerji gibi inflamatuar hastalıklar da neden olmaktadır.Yapılan klinik çalışmalarda, K vitaminin pigmentasyonu azalttığı ve kan damarlarını onararak derinin görünümünü düzelttiği görülmüştür. K vitamini aynı zamanda güçlü bir antioksidan ve aydınlatıcı bir ajandır.Tatlı badem yağı ise antiinflamatuar özelliğe sahiptir. Nemlendirme, tahrişleri onarma ve cilt görünümünü pürüzsüzleştirme amacıyla kullanılır.Bijeller, viskoelastik yapıları, stratum korneum hidrasyonunu arttırmaları, hem hidrofilik hem lipofilik maddeleri aynı anda içerebilmeleri nedeniyle kozmetik uygulamalarda kullanımı avantajlı sistemlerdir.K vitamini ve tatlı badem yağı ile yapılan bijel formülasyonu için çeşitli hidrojel ve oleojel formülasyonları çalışılmış ve optimum özellikleri içeren formülasyonlar seçilmiştir.Çalışmada hazırlanan formülasyonlar reoloji, viskozite, pH, yapı analizi, mikrobiyolojik analiz, hücre kültürü çalışmaları ve stabilite gibi parametrelerle değerlendirilmiştir.
Akne tedavisinde etkin nikotinamid yüklü lipozom formülasyonlarının tasarlanması
Bu çalışmanın amacı, nikotinamidin topikal kullanıma uygun lipozom ve etazom formülasyonlarını hazırlamak ve in-vitro salım profillerini değerlendirmektir. Tez kapsamında; farklı oranlarda lipid (Lipoid S 80) içerenNikotinamid (%5) yüklü lipozom ve etazom formülasyonları tasarlanmıştır. Farklı üretim tekniklerinin formülasyonların fizikokimyasal özellikleri üzerindeki etkisi incelenmiştir. Hazırlanan formülasyonlar pH değeri, iletkenlik, partikül boyutu , zeta potansiyeli ve enkapülasyon etkinliği açısından değerlendirildi ve salım çalışmaları yapıldı. Çalışmamızın sonucunda, uygun fizikokimyasal özelliklere sahip lipozom ve etazom formülasyonarı geliştirildi. Geliştirilen nikotinamid yüklü formülasyonlarınakne tedavisi açısından ümit verici sistemler olduğu sonucuna varıldı.
Pinus türlerinin kabuklarından elde edilen ekstre ile yarı katı formülasyon geliştirilmesi
Yara, fiziksel bir hasar sonucu cilt veya mukozayı oluşturan dokuların tahrip olması ve yapısının bozulmasıdır. Yara iyileşmesi ise bu hasara yanıt olarak gelişen, hücresel ve biyokimyasal olaylar sonucu dokunun bütünlüğünün yeniden sağlanma sürecidir. Bitkilerin yara iyileştirici özelliklerinden ilk çağlardan beri yararlanılmaktadır. Halk arasında yara iyileşmesi amacıyla bitkisel yöntemlere sıkça başvurulmaktadır. Yara iyileştirici bitkiler arasında Pinus L. (çam) türleri de görülmektedir. Bazı çam kabuğu ekstrelerinin yara iyileştirici aktivitesi olduğu yapılan çalışmalarla gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı çam kabuğu ekstrelerinin yara iyileştirici aktivitelerini belirleyerek yarı katı formülasyon geliştirmektir. Bu amaçla Türkiye'de bulunan çam türlerinden Pinus brutia, Pinus sylvestris ve Pinus pinea kabuklarının ekstreleri kullanılmıştır. Çam kabuğu ekstrelerinin sitotoksik ve yara iyileştirici dozları hücre kültürü deneyleriyle belirlenmiştir. Ekstrelerden en iyi yara iyileştirici aktivite gösteren Pinus brutia ekstresiyle jel formülasyonları hazırlanmıştır. Formülasyonların fiziksel görünüşü, oda sıcaklığındaki homojenitesi ve renk özelliği incelenerek değerlendirilmiştir. Karakterizasyon çalışmalarıyla formülasyonların pH, viskozite ve akış özellikleri değerlendirilmiştir. In vitro salım çalışmaları diyaliz torbası yöntemi ile gerçekleştirilerek formülasyonların salım profilleri belirlenmiştir. Bitmiş formülasyonlar üzerinde farklı koşullarda (4ºC, 25ºC, 40ºC) 3 aylık stabilite çalışması yürütülmüştür. Stabilite çalışmasında formülasyonlar başlangıç anında, 30. ve 90. günlerde fiziksel özellikler, pH, viskozite ve akış özellikleri açısından değerlendirilmiştir.
Mukozaya uygulanabilen antifungal etkili formülasyonların hazırlanması ın vitro / eks vivo karakterizasyonu
Bu tez çalışması kapsamında vajinal kandidiyazis tedavisi için suda çözünürlüğü düşük azol grubu bir antifungal olan posakonazol (POS) ile mukoadezif ve mukusa penetre olabilen iki farklı formülasyon hazırlanmış ve bu formülasyonlar in vitro / eks vivo karakterizasyonları yapılarak değerlendirilmiştir. Tez çalışmasının ilk bölümünde, vajinaya uygulanacak mukoadezif bir formülasyon geliştirilmesi amacı ile suksinil-beta-siklodekstrin (Suc-β-CD) ile çalışılmıştır. Çok aşamalı bir reaksiyon yolağı izlenerek merkaptonikotinamit'in (6-MNA) Suc-β-CD halkası üzerine konjugasyonu sağlanmış ve oligomer Suc-β-CD'e mukoadezif özellik kazandırılmıştır. Ardından elde edilen ürünlerin POS ile inklüzyon kompleksleri hazırlanarak etkin maddenin çözünürlük özellikleri iyileştirilmiştir. İki farklı modifikasyon oranı ile sentezlenen Suc-β-CD-MNA türevleri kimyasal olarak karakterize edildiğinde elde edilen verilerde Suc-β–CD-MNA1 molekülüne 221,16±51,68 μmol / g, Suc-β-CD-MNA2 molekülüne ise 521,76±28,25 μmol / g 6-MNA'nın konjuge olduğu görülmüştür. Yapılan dissolüsyon testinde Suc-β-CD-MNA1'in POS'un laktat tampon içindeki dissolüsyonunu 49,13 kat arttırdığı, Suc- β-CD-MNA2'nin ise 33,61 kat arttığı gözlenmiştir. Mukoadezif özellikleri incelendiğinde, sentezlenen Suc-β-CD-MNA1 ve Suc-β-CD-MNA2 ile hazırlanan inklüzyon kompleksleri modifiye edilmemiş Suc-β-CD ile hazırlanan komplekslere kıyasla sırasıyla 21,574 ve 37,674 kat daha yüksek mukoadezyon sergilemiştir. Suc-β-CD-MNA türevleri ve POS ile hazırlanan inklüzyon komplekslerinin ayrıca sitotoksik profilleri ve antifungal etkileri araştırılmıştır. Tez çalışmasının ikinci bölümünde mukusa penetre olabilen bir formülasyon kullanılarak POS'un hidrofilik mukus engelini aşarak epitel tabakasına ulaşmasını sağlamak amaçlanmıştır. SNEDDS'in (kendiliğinden emülsifiye olan nano ilaç taşıyıcı sistemler) mukozal ilaç uygulama için önemli bir potansiyel taşıdığı son yıllarda yapılan araştırmalarda ortaya çıkmıştır. SNEDDS damlacıkları deformasyon yetenekleri ve yüzey özellikleri sayesinde mukus tabakasına penetre olabilirler. POS içeren SNEDDS damlacıklarının mukus penetrasyon özelliğini arttırmak amacıyla mukolitik ajan N-asetilsistein (NAC) ile katyonik polimer Eudragit RS 100 arasında iyonik bir kompleks (EU-NAC) hazırlanmış ve SNEDDS formülasyonuna eklenmiştir. Hazırlanan formülasyonlar, damlacık boyutu, polidispersite indeksi ve zeta potansiyel açısından incelenmiş,kısa süreli ve uzun süreli stabilite testleri yapılmış, etkin madde salım çalışmaları gerçekleştirilmiş ayrıca mukus permeasyon ve mukolitik özellikleri araştırılmıştır. Elde edilen verilerde mukolitik EU-NAC kompleksi içeren POS-EU-NAC-SNEDDS formülasyonunun, mukus permeasyonunun mukolitik ajan içermeyen POS-SNEDDS formülasyonuna göre 55,042 kat fazla olduğu görülmüştür. Yapılan in vitro mukolitik aktivite testinde EU-NAC-SNEDDS formülasyonunun 4 saat sonunda mukus viskozitesinin başlangıç değerinin yaklaşık %5'ine kadar düşürdüğü gözlenmiştir. SNEDDS formülasyonlarının için antifungal etkileri ve sitotoksik özellikleri değerlendirilmiştir. Ayrıca SNEDDS formülasyonlarından NAC salımını belirleyebilmek için Ellman Testi prensiplerine dayanan yeni bir salım metodu geliştirilmiştir. Mukozal dokuya ilaç uygulanmasında hem mukoadezif hem de mukusa penetre olabilen sistemlerin kendilerine özgü avantajları vardır. Gelecekte mukozal uygulamalar için ilaç geliştirilmesindeki eğilimin her iki tip formülasyonun üstün özelliklerinin aynı formülasyonda kombine edilmesiyle yeni ilaç taşıyıcı sistemlerin tasarlanması yönünde olacağı düşünülmektedir.
Doğal polimerler kullanılarak triamsinolon asetonid kuru toz inhaler formülasyonlarının hazırlanması ve karakterizasyon çalışmaları
Astım birçok hücre ve hücre bileşeninin rol oynadığı, solunum yollarının değişik uyaranlar nedeniyle aşırı derecede duyarlı hale gelmesine ve zamanla daralmasına neden olan kronik ve inflamatuar bir hava yolu hastalığıdır. Astımın gelişmesini ve ortaya çıkmasını sağlayan risk faktörleri karmaşık mekanizmalara sahiptir ve bu mekanizmalar birbirleriyle etkileşim halindedir. Astıma yatkınlık, genlerin hem diğer genlerle hem de çevresel faktörlerle etkileşimi sonucunda belirlenir. Astım tüm dünyada hem çocuk hem de erişkinlerde görülmektedir ve sıklıkla ataklarla seyreder. Son yıllarda astım prevalansı ve insidansının önemli ölçüde arttığı görülmektedir. Prevalansı ve insidansdaki artışa parelel olarak tedavi maliyetlerinde de ülke ekonomisine yük getirmektedir. Ayrıca sosyal anlamda da hastanın yaşam kalitesini düşürmektedir. Dünyadaki astım prevalansı ülkeler arasında farklılık göstermektedir. Bu prevelans %1 ile %18 arasında değişmektedir. Astım hem hasta hem de toplum açısından maliyeti yüksek olan bir hastalıktır. Astım uygun tedavi ve takip ile kontrol altına alınabilir. İnhalasyon, hava yollarında akım kısıtlamasıyla seyreden kronik hastalıkların tedavisinde ilk tercih edilen yöntemidir. İlaç firmaları da inhaler formülasyonların geliştirilmesine son yıllarda önem vermektedirler. Astım tedavisinde amaç, klinik semptomları en aza indirgemek, atak sıklığını azaltmak, hastanın yaşam kalitesini iyileştirmek, akciğer fonksiyonlarını düzeltmek ve uzun süreli ilaç kullanımına bağlı oluşabilecek yan etkileri azaltmaktır. Bu nedenlerle inhaler steroidler astim tedavisinde en etkili ve en çok tercih edilen antienflamatuvar ilaçlardır. Kortikosteroid grubu ilaçlar arasında daha önceki yıllarda kullanılmakta olan triamsinolon asetonidin (TA) ölçülü doz inhaler (ÖDİ) ticari preparatı günümüzde itici gaz içermesi nedeni ile piyasadan kaldırılmıştır. ÖDİ'lerde itici gaz olarak kullanılan hidrofloroalkanlar hasta için risk oluşturmaktadır. ÖDİ kullanımı sırasında ilaç ve gazın birbirine karışmaması durumunda, hastanın hava yollarına sadece itici gazın gitmesi sonucunda bronkospazm meydana gelir. Bronkospazm gelişen hastada nefes darlığı şikayeti artar ve tedaviyi olumsuz etkiler. Bu durum hastanın ÖDİ ile tedaviyi bırakmasına da neden olur. Ayrıca ÖDİ'ler el - nefes koordinasyonu gerektirdiği için kullanımı zordur. ÖDİ'lerin dezavantajlarından dolayı ve dünya ilaç piyasasından kaldırılmasından dolayı tezimizde TA içeren kuru toz inhaler (KTİ) formülasyonlarının geliştirilmesi, etkinliklerinin optimize edilmesi ve güvenle kullanılabilecek bir formülasyon tasarımının yapılması hedeflenmiştir. Tez çalışmalarımızda, TA yüklü hiyalüronik asit (HA) mikropartiküler KTİ formülasyonları püskürterek kurutma yöntemi ile hazırlanmıştır. Yardımcı maddeler ve hazırlanan formülasyonlar üzerinde karakterizasyon çalışmaları, akciğerlerde depolanabilme kapasitesi, yeni nesil impaktör cihazı ile in vitro aerosol performansı, akış özelliği ve in vitro salım kinetik analizleri yapılmıştır. Bu tezin tüm aşamaları hedeflendiği şekilde tamamlanarak triamsinolon asetonidin HA içeren mikropartiküler KTİ formülasyonları hazırlanarak, astım tedavisi için yenilikçi, etkin ve güvenilir formülasyon tasarlanmıştır.
Sıcak eriyik ekstrüzyon yöntemi kullanılarak uzatılmış salım yapan oral dozaj şekillerinin geliştirilmesi
Bu çalışmada sıcak eriyik ekstrüzyon (hot melt extrusion) yöntemiyle midede yüzen sistemler geliştirildi. Model madde olarak nötral ve zayıf asidik çözeltilerde çözünmemesi dolayısıyla çözünürlüğü ve absorbsiyonu, düşük mide pH'sına bağlı bir etken madde olan ketokonazol seçilerek midede kalış süresi ve plazma ilaç konsanstrayonunun kontrol altına alınması hedeflendi. Öncelikle ketokonazolün fizikokimyasal özelliklerini belirlemek için IR ve UV spektrumları çekilerek standardizasyonu ve saflık kontrolleri yapıldı. Suni mide vasatındaki çözünürlük profili belirlendi. Yüzmeyi sağlamak amacıyla efervesan ve nonefervesan özellikte yardımcı madde kullanmak suretiyle iki farklı mekanizma ile çalışan formülasyonlar geliştirildi. Midede yüzen sistemlerin hazırlanmasında Kollidon SR ve Eudragit RS PO olmak üzere 2 farklı polimer; sodyum bikarbonat, kalsiyum karbonat ve etanol olmak üzere 3 farklı yüzme sağlayıcı madde; Klucel LF ve Eudragit E100 olmak üzere salım profilini düzenlemek amacıyla por oluşturucu özellikte 2 farklı polimer kullanıldı. 24 ayrı formülasyon hazırlanarak karekterizasyon çalşmaları yapıldı. Hazırlanan formülasyonlar tork reometresi, in vitro yüzebilirlik ve in vitro salım özellikleri açısından değerlendirildi. In vitro salım özellikleri UV spektrofotometrisi ile geliştirilen miktar tayini yöntemi kullanılarak belirlendi. Yöntemin geçerliliğini göstermek amacıyla analitik yöntem validasyonu yapıldı. Hazırlanan formülasyonlar arasından F9, F19, F20, F22, F23 ve F24 nolu formülasyonların 2 saniye içinde yüzebildikleri ve 8 saat boyunca yüzmeye devam ettikleri tespit edildi. Salım özelliklerini değiştirmek üzere formülasyona eklenen Klucel LF ve Eudragit E100 konsantrasyonunun artmasıyla salım hızının arttığı gözlendi. Hazırlanan formülasyonlar arasından %25(a/a) oranında ketokonazol, %15(a/a) oranında Eudragit E100 ve %30(a/a) oranında sodyum bikarbonat içeren F20 kodlu formülasyon ve %25(a/a) oranında ketokonazol, %15(a/a) oranında Eudragit E100 ve %30(a/a) oranında etanol içeren F23 kodlu formülasyon optimum formülasyonlar olarak seçildi. Bu formülasyonların etken madde içeriği, termal ve morfolojik özellikleri incelendi. Termal özellikleri DSC ve TGA kullanılarak, morfolojik özellikleri ise X-ışını kırınım ve SEM analizleriyle belirlendi. Sonuç olarak, optimum formülasyon olarak seçilen formülasyonların, model madde olarak seçilen ketokonazolün midede kalış süresi ve plazma ilaç konsanstrayonunu kontrol etmek amacıyla midede yüzen sistemler halinde hazırlanabilmesi için ümit vadeden formülasyonlar olduğu düşüncesine varıldı.
Hemostatik ajan özellikteki biyopolimerlerin kanama durdurucu granül olarak geliştirilmesi
Dünya genelinde; travmaya bağlı ölüm sebeplerinin büyük kısmını, kontrolsüz kanama oluşturmaktadır. Acil müdahaleye geçilmeden kan kaybına bağlı ölümler ise büyük orandadır. Bu amaçla hayati tehlike içeren yaralanmalar ve derin yaralanmalar için hemostatik ajan geliştirmek üzere çalışma gerçekleştirilimiştir. Yaralanmadan dolayı oluşan kan kaybını cerrahi operasyona kadar durdurmak, kan pıhtılışmasını hızlandırmak temel amaçtır. Travmatik yaralanmalar da gerçekleşen kan kaybı, zaman ilerledikçe önem teşkil etmektedir. Bundan dolayı kan durdurucu granülün hızlı etki göstermesi ve yaralı bireyin kendi başına uygulayabilmesi açısından önemlidir. Geliştirilen biyopolimer ürün granüle formda olmasından dolayı stabil ve kullanımı kolay ve taşınabilir olarak düşünülmüştür. Bu kapsamda ağır kanamalar da gerekli yüksek absorbans yeteneği olan, aynı zaman da pıhtılaşma mekanizmasını destekleyici ve hızlandıran bir ürün olrak tasarlanmıştır. Çarpraz bağlayıcı ajan kullanılarak ters yaş granülasyon yöntemiyle geliştirilen kan durdurucu granül ile yapılan in vitro testler ve in vivo testler sonucunda sıçanlar da hemostatik ajan olarak biyopolimer ürünün etkinliği kanıtlanmıştır.
Farklı nanopartiküler sistemler ve polimerik nanofiberler ile hazırlanan kombinasyon ürünlerinin geliştirilmesi
Bu tez çalışmasında, yara iyileşmesinde kullanılmak üzere modüler yapı gösteren, hastaya ve yaraya göre birlikte sunulabilecek kombine sistemler hazırlanmıştır. Bu amaçla, tabaka tabaka kaplama yöntemi kullanılarak melatonin yüklü çok katlı nanopartiküller, elektro-çekim yöntemi ile nanofiberler hazırlanmıştır. Hazırlanan nanofiberler fibronektinin 9'uncu ve 10'unci Tip III tekrarından oluşan FNIII9*10 rekombinant peptit dizisi ile modifiye edilerek işlevselleştirilmiştir. Çok katlı nanopartiküllerin FNIII9*10 ile işlevselleştirilen nanofiberler ile birleştirilmesi ile kombine yara bakım ürünleri hazırlanmıştır. Tabaka tabaka kaplama yöntemi ile iki farklı yöntem kullanılarak ve üç farklı çekirdek malzeme ile çalışılarak çok katlı nanopartiküller hazırlanmıştır. Bu amaçla gümüş nanopartiküller ve poli(laktik asit-ko-glikolik asit) (PLGA) nanopartiküller ile çalışmalar gerçekleştirilmiştir. Melatonin'in hem çekirdeğe hem de tabakalara yüklenmesi çalışmaları ayrı ayrı denenmiştir. En yüksek melatonin enkapsülasyonu %11.44 oranı ile PLGAMEL1 kodlu nanopartiküller ile elde edilmiş ve kitozan ile kaplanmıştır. Önerilen kitozan kaplı melatonin yüklü PLGA çok katlı nanopartiküllerinin (PLGAMEL1/CHI) 0.15 partikül büyüklüğü dağılımına ve 280 nm partikül boyutu büyüklüğüne sahip küresel yapılar olduğu, fosfat tamponu içerisinde +56 mV zeta potansiyel değeri gösterdikleri tespit edilmiştir. In vitro salım çalışmaları bu sistemden melatoninin 3 saatte tamamen salındığını göstermiştir. Elektro-çekim yöntemi ile polietilenoksit (PEO), polivinil alkol (PVA) ve polikaprolakton (PCL) polimerleri ile nanofiberler elde edilmiştir. PCL nanofiberleri FNIII9*10 rekombinant peptidi ile modifiye edilerek işlevselleştirilmiştir ve protein miktar tayini çalışmaları ile %53.9 oranında peptidin PCL nanofiberlere tutunduğu tespit edilmiştir. Melatonin yüklü PCL nanofiberleri hazırlanmış ve bu formülasyon ile 5 günlük in vitro salım çalışması gerçekleştirilmiştir. 4°C, 25°C %60 nem ve 40°C %75 nem koşullarında 2 ay boyunca etkin madde miktarnda bir değişiklik gözlenmeyen melatonin yüklü PCL nanofiberlerin, melatonin yüklü PLGA nanopartiküllere göre melatonini daha yavaş saldığı tespit edilmiştir. Sonuç formülasyon olarak, FNIII9*10 peptidi ile işlevseleştirilmiş PCL nanofiberleri üzerine kitozan kaplı ve melatonin yüklü PLGA nanopartikülleri eklenerek liyofilizasyon işlemi sonucu kombine yara örtüsü elde edilmiştir. Melatonin yüklü PCL nanofiberleri ve FNIII9*10 ile işlevselleştirilmiş PCL nanofiberleri de son formülasyonlar olarak değerlendirilmiş, bu üç formülasyon ile hücre kültüründe etkinlik çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Hücre kültürü çalışmaları ile MRC-5 insan akciğer fibrolastlarında melatonin'in proliferatif etki gösteren dozunun 125 µM'dan başladığı tespit edilmiştir. Buna göre 250 µM melatonin içeren formülasyonlar hazırlanarak insan deri fibroblast BJ hücre hattı ve insan immortalize keratinosit HACAT hücre hattında biyouyumluluk çalışması gerçekleştirilmiş ve önerilen formülasyonların bu hücre hatlarında herhangi sitotoksik bir etki göstermediği ve proliferasyonu kontrole göre artırdığı tespit edilmiştir. Hücrelerin nanofiberlere adezyonu floresan mikroskobu ve SEM ile alınan görüntüler ile gösterilmiştir. 2-kuyucuklu silikon insertler kullanılarak hücre kültüründe yara kapama deneyi hücre kültürü plakaları üzerinde formülasyonlarda kullanılan FNIII9*10, melatonin ve bu iki maddenin bileşiminin çözeltileri ile gerçekleştirilmiştir. 24 saatlik çalışma sonucunda sadece FNIII9*10 ve FNIII9*10 ve melatonin uygulanan hücrelerde oluşturulan yara modelinin tamamen kapandığı gözlenmiştir. Sonuç olarak, ESM'yi, hem fiziksel olarak hem de içeriğindeki maddeler ile biyokimyasal olarak taklit eden kombine yara bakım ürünleri başarılı bir şekilde hazırlanmış ve yapılan in vitro hücre kültürü çalışmaları ile etkinlikleri gösterilmiştir.
Psoriazis tedavisinde kullanılmak üzere dermal taşıyıcı sistemlerin hazırlanması ve in vitro değerlendirilmesi
Psoriasis toplumda sıkça görülen popülasyonun % 2-3' ünü etkileyen kronik enflamatuar bir hastalıktır. Psoriasiste uygun etkili tedaviye ve uzun süreli hastalık kontrolüne ihtiyaç duyulmaktadır. Hastalığın tekrarlanması, kronik olması yaşam kalitesinde düşme ve fizikososyal eksikliğe sebep olmaktadır. Çalışmamızda tedavi etmenin yanı sıra hastalığın tekrarlanmasını engellemek amacıyla , selektif olarak RAR reseptörlerine bağlanarak gen ekspresyonunu azaltan tazaroten etkin maddesi kullanılmıştır. Psoriasisli deri enflamasyonlu ve bütünlüğü bozulmuş bir deri olduğu için klasik tedavilerde irritasyon gibi yan etkiler sıklıkla görülmektedir ve tedaviye devam edilememektedir. Çalışmamızda uzun süreli ilaç salımı ile tazarotenin yan etkilerini azaltarak, hasta uyuncunu arttırmak için uygulama sıklığını azaltıp deri üzerinde harabiyet vermeden, etkinliğini arttırmak amacıyla katı lipit nanopartikül, katı lipit nanopartikül içeren in situ jel ve in situ jel formülasyonlar hazırlanmıştır. Formülasyonların karakterizasyon çalışmaları yapılmış ve sonuçlar değerlendirilmiştir. Seçilen ideal formülasyonların in vitro salım çalışmaları yapılmış ve değerlendirilmiştir. Buna ilaveten mikrobiyoloji çalışması ve ideal olarak belirlenen formülasyonun biyo uyumluluk çalışmaları yapılmıştır. Sonuç olarak, TZN'nin daha etkin bir psoriasis tedavisi sağlaması amacıyla topikal katı lipit nanopartikül, in situ jel ve katı lipit nanopartikül içeren in situ jel formulasyonları başarı ile hazırlanmış ve istenilen özelliklerin sağlandığı görülmüştür. Uzun süre deri yüzeyinde kalabilen in situ formülasyonları ile hasta uyuncunun artması sağlanabilir ve uygulama sıklığı azaltılabilir.
Valsartanın oral yolla kullanımı için kendiliğinden emülsifiye olabilen sistemlerinin hazırlanması ve in vivo-in vitro değerlendirilmesi üzerine çalışmalar
Birçok kardiyovasküler hastalık yüksek kan basıncına bağlı gelişmektedir. Yüksek kan basıncı sakatlık ve erken ölüm için, özellikle endüstrileşmiş ülkelerde en büyük risk faktörlerinden biridir. Dolayısıyla antihipertansif tedavi, hipertansiyonla yüksek ölüm oranına sahip hastalarda kardiyovasküler komplikasyon riskini azaltır. Valsartan, yüksek seçiciliğe sahip ve oral yoldan aktif anjiyotensin II tip I reseptör antagonist grubuna dahil antihipertansif bir ilaçtır. Valsartanın anjiyotensin II tip I reseptörüne afinitesi, anjiyotensin II tip II reseptörüne olan afinitesinden yaklaşık 20000 kat fazladır. Bu sayede kan damarlarında gevşemeye ve kan basıncında düşmeye sebep olur. Valsartan oral alımdan sonra hızla absorbe olur fakat yetersiz ve dengesiz biyoyararlanıma sahip olmasından dolayı oral biyoyararlanımı yaklaşık %25'tir. Gastrointestinal kanalın üst kısmından absorbe olur ve buranın asidik ortamı nedeniyle de bu bölgede az çözünür. Ayrıca karaciğerde ilk geçiş etkisine uğrar ve yemek etkisiyle de biyoyararlanımı azalan ilaçlar arasında yer alır. Valsartanın düşük çözünürlük ve biyoyararlanım sorununun üstesinden gelebilmek için literatür de birçok çalışma yapılmıştır. Bunlar arasında katı dispersiyonlar, siklodekstrin kompleksleri, mikrokapsül formülasyonları, kendiliğinden emülsifiye olabilen sistemler yer almaktadır. Tez çalışmamda, farklı olarak, valsartanın değişik lipid bazlı ilaç taşıyıcı sistemleri geliştirilerek, bu formülasyonlar birbiri içinde kıyaslanmıştır. Sonuç olarak, düşük çözünürlük ve biyoyararlanmın gösteren valsartan için ideal bir ilaç taşıyıcı sistem önerilmiştir. Bilindiği gibi, hipertansiyon tedavisinde valsartan tek başına artan dozlarda kullanıldığı gibi, tedavinin yetersiz olduğu durumlarda kombinasyon tedavileri de kullanılmaktadır. Ancak günümüzde uygulanan sağlık tedbirleri gereği, antihipertansif kombine formlar son çare olarak reçetelenmektedir. Bu nedenle de yüksek seçiciliğe sahip ve pazar payı yüksek olan valsartanın, biyoyararlanım problemini aşacak şekilde yenilikçi bir formülasyon ile yeniden formüle edilmesi oldukça önemlidir. Böylelikle önerilen bu yeni formülasyon ile hastaların hem tedaviye uyuncu artacak hem de valsartan içeren kombine formülasyonlara gereksinimi azalarak ilaç sarfiyatı düşecek ve sağlık harcamalarına da olumlu bir katkı sağlaması söz konusu olacaktır.
Sıcak eriyik ekstrüzyon yöntemi kullanılarak vajinal implant sistemlerinin geliştirilmesi
Vajinit en sık görülen jinekolojik hastalıklardan biridir. Bu hastalık kadınların 3/4'ünde hayatlarında bir kez, yarısında da birden fazla kez olur. Vajinit tedavisinde, sistemik uygulama sonucu antifungal ilaçların gösterdikleri toksisiteden dolayı topikal antifungal tedavi tercih edilmektedir. Antifungal etkin madde içeren vajinal ilaç taşıyıcı sistemlerin daha etkili olabilmeleri için enfeksiyon bölgesinde uzun bir süre kalmaları gerekmektedir. Vajinal mantar enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılan mevcut ticari preparatlar incelendiğinde, bunların günde bir ya da iki kez uygulanmakta olduğu ve genellikle 3 ile 14 gün arasında tedaviye devam edilmekte olduğu görülmektedir. Ancak mevcut preparatlarla yapılan tedavide hastaların her gün günde bir ya da iki kez uygulama yapmaları hasta açısından zorluk yaratmakta ve hastanın tedaviyi yarım bırakmasına sebebiyet vermekte, bunun sonucunda da enfeksiyonun tekrarlama riski ortaya çıkmaktadır. Bu sorunları gidermek amacıyla bu çalışmada sürekli salım yapan vajinal implantların geliştirilmesi hedeflenmiştir. Literatürde seçtiğimiz antifungal etkin madde ve kullandığımız yöntemle geliştirilmiş herhangi bir vajinal implant çalışmasına rastlanmamıştır. Dolayısıyla, çalışma kapsamında vücutta parçalanan polimerler kullanılarak geliştirilen vajinal implantların vajinal kandidiyazis tedavisinde önemli bir yere sahip olacağı düşünülmektedir. Bu bağlamda vücutta parçalanan polimerlerdenpoli-laktik-ko-glikolik asit 50:50(PLGA) ve hidroksipropil selüloz (HPC), hidroksipropil metil selüloz (HPMC), sodyum karboksimetil selüloz (NaCMC), kitosan ve sodyum aljinat gibi farklı mukoadezif polimerler kullanarak sıcak eriyik ekstrüzyon yöntemi ile sürekli salım yapan vajinal implantlar geliştirilmiştir. Vajinal implantların hazırlanmasında etkin madde olarak tiyokonazol kullanılmıştır. Hazırlanan bu implantların karekterizasyonu amacıyla FTIR, DSC, TGA, SEM, GPC analizleri, X ışını difraksiyonu, eriyik viskozite ölçümü, tiyokonazol miktar tayini, in vitro salım özelliklerinin incelenmesi, mekanik özelliklerin belirlenmesi, mukoadezyon çalışmaları, su tutma çalışması, in vitro ve in vivo antifungal etkinlik çalışmaları ve histopatolojik çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmada geliştirilen sürekli salım yapan vajinal implantların mevcut ticari preparatların kullanımı ile ilgili sorunları gidereceği, vajinal kandidiyazis tedavisinde ümit vaat eden bir yere sahip olacağı düşünülmektedir. Sıcak eriyik ekstrüzyon yöntemi kullanılarak tiyokonazolün uzun süreli salım yapan implant formülasyonları bu çalışma kapsamında ilk olarak geliştirilmiş ve patent başvurusu yapılarak hem ulusal başvuru numarası (2017/10102) hem de uluslararası başvuru numarası (2017/15422) alınmıştır. Bu çalışma, TÜBİTAK tarafından 115S476 nolu proje olarak desteklenmiştir. Anahtar Kelimeler: Sıcak Eriyik Ekstrüzyon, Vajinal İmplant, Vajinal Kandidiyazis, Tiyokonazol
Düşük çözünürlük gösteren ilaçlar için karşılaştırmalı dissolüsyon çalışmaları
Düşük çözünürlük gösteren ilaçlar için karşılaştırmalı dissolüsyon çalışmaları Bu çalışmanın amacı düşük çözünürlük gösteren Nistatin ve Nifuratel etkin maddelerini bir arada içeren yeni bir ovül formülasyonu geliştirip, bu formülasyonun in-vitro salım, geçirgenlik özelliklerini ticari formülasyon ile karşılaştırmaktır. Yürütülen tez çalışması kapsamında patojenik mikroorganizmalar (Candida, Trichomonas ve bakteriler) sebebiyle oluşan vulvovajinal hastalıkların çok amaçlı tedavisinde endike olan ve birçok ovül formülasyonunda olduğu gibi in-vivo denemesi yapılamayan Nistatin ve Nifuratel etkin maddelerinin in-vitro salım çalışmalarının ortamını ve de formülasyon içeriğini belirlemek için çözünürlük çalışmaları yapılmış olup etkin maddeleri bir arada içeren ovulün klasik dissolüsyon yöntemi ile salım hızı denemeleri yapılmıştır. Ayrıca HEC-1A hücre hattı ile in-vitro geçiş çalışması yapılmıştır. Bu amaçla öncelikle seçilen etkin maddeler için yüksek basınçlı sıvı kromatografisi ile (HPLC) tayin metodu geliştirilmiş ve metodun validasyonu yapılmıştır. Yöntem validasyonu sonrasında dissolüsyon ortamında kullanılacak optimal ortamı belirlemek için vajinal ortamın pH' na uygun farklı ortamlarda çözünürlük çalışması yapılmış ve seçilen farklı ortamlarda in-vitro salım denemeleri yapılmıştır. Ayrıca formülasyon içerisinde bulunacak matriks için çeşitli yağlarda çözünürlük çalışması yapılmıştır. 2 adet formülasyon geliştirilmiş ve optimal sonuç veren formülasyon final formülasyonumuz olarak belirlenmiştir. Gerçekleştirilen çalışmalardan elde edilen bulgulara göre Nistatin ve Nifuratel etkin maddeleri düşük çözünürlük gösterdiğinden ve formülasyon içeriğindeki maddelerden dolayı maddelerin optimal olarak çözünürlük gösterdiği ortamlarda bile salımın tam anlamıyla gerçekleşmeyeceği ve sink koşulun sağlanamayacağı görülmüştür. In-vitro salım gösterilemeyeceğinden dolayı geliştirilen formülasyonun HEC-1A hücre hattı ile in-vitro geçiş çalışması yapılmıştır. Yapılan denemeler sonucunda düşük çözünürlük gösteren ovüllerin dissolüsyon denemelerinin in-vitro salımın düşük olması sebebi ile doğru bir seçim olmadığı ancak hücre kültürü ya da hücre hatları ile yapılacak permeabilite denemeler ile in-vitro kıyaslamanın yapılabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Nistatin; Nifuratel; vajinal ilaç dağıtım sistemleri; ovül, HEC-1A.
Biyofarmasötik sınıflandırılmasında sınıf II olarak belirlenen non steroidal antienflamatuar ilaçların çözünürlüğünü arttıracak formülasyonlarının geliştirilmesi
Bir farmasötik dozaj şeklinin geliştirilmesinde, biyofarmasötik sınıflandırma sisteminde ve bu sisteme bağlantılı olarak yeni formülasyonlarının geliştirilmesi hem sanayi hem de akademik alanlarda devam etmektedir. Biyofarmasötik sınıflandırma sistemi ilaç etkili maddelerinin sudaki çözünürlükleri ve bağırsak dokusundaki permeabiliteleri üzerine kurulmuştur. Bu çalışmanın amacı biyofarmasötik sınıflandırılmasında sınıf II olarak belirlenen ibuprofen etkin maddesinin çözünürlüğünü arttıracak yenilikçi formülasyonlar geliştirerek permeabilite ve in-vitro salım özelliklerini ticari formülasyon ile karşılaştırmaktır. Artrit, primer dismenore, grip semptomlarını azaltmak için ve ağrı kesici olarak kullanılmak üzere ibuprofen içeren mikroemülsiyon yöntem ile yumuşak jelatin kapsül formülasyonu hazırlanarak kalite kontrol ve ticari formülasyon ile karşılaştırılmasına yönelik çalışmalar yapılmıştır. Mikroemülsyon yönteminin kullanılarak yumuşak jelatin kapsül dozaj şeklinin tercih edilmesinin nedeni, mikroemülsiyonların termodinamik olarak dayanıklı olmaları, etkin maddenin biyoyararlanımını attırmaları, saydam ve çok küçük damlacık boyutuna sahip olmalarından, yumuşak jelatin kapsül dozaj şekillerinin ise yutulmalarının kolay, tatlarının olmamaları, darbelere karşı dayanıklı ve çok çeşitli renk ile boyutlarının olmalarından dolayı tercih edilmiştir. Bu kapsamda seçilen etkin madde ile yüksek basınçlı sıvı kromatografisi (HPLC) ile metot geliştirilip validasyonları gerçekleştirildi. İbuprofen'in çeşitli YEM, YYEM, yağ ve tamponlarda çözünürlük çalışması yapıldı. Çözünürlük çalışması sonrasında karar verilen yardımcı maddeler ile üçgen faz diyagramları çizilip en yüksek alan değerini veren formülasyona karar verildi. Termodinamik stabilite çalışmalarından sonra faz ayrışması gerçekleşmeyen formülasyon kararlaştırıldı ve formülasyonun fizikokimyasal özellikleri incelendi. Mikroemülsiyon formülasyonun içerik miktarı HPLC ile geliştirlen yöntem ile tayin edildi. İbuprofen etkin maddesinin geliştirilen mikroemülsiyon yöntem ile yumuşak jelatin kapsül dozaj şeklinin in-vitro çalışmaları gerçekleştirilip ticari formülasyon ile karşılaştıralarak benzerlik (f2) ve fark (f1) analizleri gerçekleştirildi. Ayrıca in-vitro ortamda Caco-2 hücreleri ile yapılan permeabilite çalışmalarında ibuprofen etkin maddesinin, mikroemülsiyon formülasyonun ve ticari formülasyonun geçiş çalışmaları yapılarak değerlendirilmiş olacaktır. Anahtar Kelimeler: İbuprofen, emülsiyon, mikroemulsiyon, in-vitro permeabilite, in-vitro salım, f1 ve f2 testi.
Antienflamatuvar etkili propolis yüklü lipozomal formülasyonların hazırlanması ve karakterizasyonu
Yara enfeksiyonları tüm dünyada milyonlarca insanı etkilemektedir. Özellikle kronik yaralarda uzun süren tedavi sürecinde gelişen enfeksiyonu önlemek amacıyla, antimikrobiyal ve antifungal etkiye sahip etkin maddeler kullanılmaktadır. Ayrıca, yara bölgesinde oluşan doku hasarının onarım sürecinde oksijen radikalleri oluşmaktadır. Antioksidan maddeler, yara bölgesini serbest radikal hasarlarına karşı korurlar ve böylece yara iyileşmesini hızlandırırlar. Doğal bir arı ürünü olan propolis, içeriği nedeniyle hem antimikrobiyal/antifungal hem de antioksidan özelliğe sahiptir. Bu nedenle, yara tedavisi için topikal formülasyonlar tasarlamak amacıyla kullanılmıştır. Konvansiyonel yaklaşımlara kıyasla daha etkili ve daha az yan etkili olması bakımından, nanotaşıyıcı sistemler, terapötik maddelerin uygulanması için önemli potansiyel uygulamalara sahiptir. Bu sistemler arasında lipozomlar, deri lipitlerine benzer yapıda olması nedeniyle etkin madde geçişini arttıran, veziküler yapıda ilaç taşıyıcı sistemler olarak dikkat çekmektedirler. Bu amaçla tez çalışmamızda ilk olarak propolis yüklü lipozom formülasyonları hazırlanmış, karakterizasyon (partikül boyutu dağılımı, polidispersite indeksi, zeta potansiyel, morfoloji, pH, yükleme kapasitesi, enkapsülasyon etkinliği) ve stabilite çalışmaları yapılmıştır. İn-vitro salım çalışmalarının ardından, optimize edilen formülasyonlar in-vitro antioksidan aktivite (serbest radikal süpürme kapasitesi ve troloks eşdeğer antioksidan kapasite tayini yöntemi) ve antimikrobiyal/antifungal aktivite çalışmaları ile değerlendirilmiştir. İdeal lipozom formülasyonu belirlenmiş ve topikal uygulamaya elverişli viskoziteyi sağlamak için, hidroksipropilmetilselüloz (HPMC) jel içinde dağıtılmıştır. Hazırlanan lipozomal jel formülasyonları; pH, reoloji, mekanik özellikler ve stabilite açısından değerlendirilmiştir. Sonuç olarak; bu tez çalışmasında hem antioksidan hem de antimikrobiyal etkiye sahip propolis yüklü lipozomal jel formülasyonları ile, yara tedavisinde topikal uygulamaya yönelik etkin ve yenilikçi bir alternatif geliştirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Propolis, lipozom, jel antioksidan aktivite, antimikrobiyal/antifungal aktivite
Oral ülser tedavisinde kullanılmak üzere usnik asit içeren bukkal formülasyonlarının geliştirilmesi ve in vitro - in vivo değerlendirilmesi
Oral ülserler, ağız içindeki mukozal tabakanın kaybıyla karakterize edilmektedir. Bu kayıp; akut veya kronik, lokalize veya yaygın olabilmektedir. Birinci basamakta ortaya çıkan en yaygın ağız problemlerinden biridir ve bir takım hastalıkların sonucu olarak ortaya çıkabilmektedir. Bunlara neden olabilecek çok çeşitli sistemik bozukluklar olduğu gibi, bu lezyonların oluşmasında orofarenks çevresindeki problemler de sebep olmaktadır. Ağız içinde oluşan ülseratif yaraların topikal tedavisinde, kullanılan formülasyonların ağızda kalış süresi kısa olmaktadır. Çalışmamız, oral ülser tedavisinde kullanılan formülasyonların uygulama bölgesinde daha uzun süre kaldığı, dolayısıyla uygulama sıklığının azaltıldığı, etkin, güvenilir bir formülasyonu sunmayı amaçlamaktadır. Bu nedenle biyouyumlu, biyoadezif polimerler kullanılarak usnik asit içeren yeni ilaç taşıyıcı sistemler geliştirildi. Dermal yara tedavisinde kullanılan usnik asitin, oral ülser tedavisindeki etkisini araştırılması hedeflendi. Etkin maddenin analizleri yapılarak, kalibrasyon ve validasyon çalışmaları ile çalışmaya başlanması tasarlandı. Nanojel formülasyonları farklı yöntemler ile hazırlandı ve bu formülasyonların zeta potansiyeli, polidispersite indeksi, partikül boyutu gibi karakterizasyon özelliklerine bakılarak optimum formülasyonlar seçildi. Seçilen optimum formülasyonlara usnik asit etkin maddesi yüklendi ve etkin madde yüklenen formülasyonların karakterizasyon çalışmaları, fiziksel özellikleri, reolojik özellikleri, biyoadezif özellikleri, in vitro salım çalışmaları, ex vivo çalışmaları yapıldı. Fiziksel stabilitesi de incelenen ve geliştirilen optimum usnik asit yüklü nanojel formülasyonunun, tavşanların ağız içerisinde oluşturulan ülseratif yara üzerindeki, yara iyileştirici özelliği in vivo olarak incelendi. Anahtar Kelimeler: Oral ülser, nanojel, bukkal formülasyonlar, usnik asit