103
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Levetirasetamın erkek sıçanlarda reproduktif toksisitesinin değerlendirilmesi
İlaçlar ile indüklenen infertilite dahil reproduktif toksik etkiler günümüzde önemli bir sağlık problemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle ilaçların kadın ve erkek reproduktif sistem üzerine toksik etkilerinin belirlenmesi ve bu etkilerin fertiliteye yansımasının değerlendirilmesi önemli araştırma alanlarından biri olarak kabul görmektedir. Levetirasetam (LEV) da epilepsi tedavisinde her yaş grubunda güvenilir etki profili nedeni ile sıklıkla tercih edilen bir ilaçtır. Reproduktif yaşlarda sıklıkla kullanılan bu ilacın erkek reproduktif sistem üzerine toksik etkilerinin değerlendirildiği herhangi bir çalışma bulunmadığı dikkat çekmektedir. Bu noktadan hareketle bu tez çalışması kapsamında LEV'in erkek reproduktif sistem üzerine olası toksik etkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda levetirasetam 50, 150 ve 300 mg/kg dozlarda oral olarak 70 gün süre ile 12 haftalık erkek sıçanlara uygulanmıştır. Süre sonunda gruplara ait vücut, testis ve epididimis ağırlıkları, bilgisayar destekli sperm analiz sistemi ile sperm konsantrasyonu, motilitesi, morfolojisi ve Comet yöntemi ile sperm DNA hasarı belirlenmiş, testis dokuları histopatolojik olarak incelenmiştir. Olası reproduktif toksisitede hormonal durumun etkisinin belirlenmesi amacı ile plazma testosteron, folikül stimule edici hormon (FSH) ve luteinleştirici hormon (LH) seviyeleri ELISA yöntemi ile, oksidatif stresin etkisinin belirlenmesi amacı ile testis dokusundaki glutatyon (GSH), süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (KAT) ve malondialdehit (MDA) seviyeleri ise kolorimetrik yöntemler ile tespit edilmiştir. Sonuçlara göre LEV uygulanan gruplarda sperm konsantrasyonu, motilitesi ve normal sperm morfolojisinin doza bağımlı olarak azaldığı belirlenmiştir. 150 ve 300 mg/kg LEV uygulanan gruplarda sperm DNA hatalarının arttığı dikkat çekmiştir. Özellikle 300 mg/kg levetirasetam uygulanan grupta testiküler hasar bulguları izlenmiştir. Plazma FSH, LH ve testosteron seviyeleri 300 mg/kg LEV uygulanan grupta kontrol grubuna göre anlamlı olarak azalmıştır. Testis dokusunda SOD, GSH ve KAT seviyeleri levetirasetam uygulanan gruplarda anlamlı olarak azalmış ve MDA seviyeleri ise 150 ve 300 mg/kg LEV uygulanan gruplarda anlamlı olarak artmıştır. Bu sonuçlar doğrultusunda LEV uygulaması ile sperm kalitesinin azaldığı belirlenmiş ve hormonal seviyedeki değişimlerin ve testis dokusunda var olan oksidatif stresin reproduktif toksik etkiye katkı sağlayabileceği ileri sürülmüştür. Anahtar Kelimeler: Levetirasetam, reproduktif toksisite, oksidatif stres, Comet yöntemi
Astım tedavisinde kullanılan montelukastın safsızlıklarının tayini ve olası genotoksik etkilerinin in vitro değerlendirilmesi
Astım tedavisinde kronik olarak kullanılan montelukast içeren ilaçların üretimi ve saklanması sırasında çeşitli safsızlıklar oluşabilmektedir. Bu safsızlıklar ilacın güvenliği, etkinliği ve kalitesini etkilemekte özellikle genotoksik etki göstermeleri durumunda ciddi sorunlara neden olmaktadırlar. Çalışmada, son yıllarda düzenleyici kuruluşların safsızlıkların kontrolü için geliştirdiği yaklaşımlar dikkate alınarak montelukast safsızlıklarının analizi ve toksikolojik değerlendirmesi amaçlanmıştır. Piyasadaki çocuk ve yetişkin montelukast ilaç ürünlerinde, USP'de belirtilen safsızlıklar için (sülfoksit, cis izomer, michael katımları I ve II, metilketon, metilstiren) RP-HPLC yöntemiyle miktar tayini yapılmıştır. Analitik yöntemin validasyonu ICH rehberine göre gerçekleştirilmiştir. Safsızlık rehberlerine göre kalifikasyon sınır değerini aşan sülfoksit safsızlığının literatürde toksikolojik verisinin bulunmaması nedeni ile in silico QSAR yöntemi ile mutajenite tahmin analizi, S.typhimurium TA98, TA100, TA1535, TA1537, E.coli wp2[pKM101] ve wp2uvrA suşlarında bakteride gen mutasyon testi, sitotoksisite ve genotoksisite değerlendirmesi için mitotik indeks analizi ve in vitro kromozomal aberasyon yöntemi uygulanmıştır. On bir ayrı firmanın 4 mg ve 10 mg dozdaki 20 ilaç ürününün farklı partilerdeki analizlerinde, michael katımları I ve II, cis izomer, metilketon ve metilstiren safsızlıkları kalifikasyon limitlerin altında bulunmuştur. Sülfoksit safsızlığı, çocuk ilaçlarında 2, yetişkin ilaçlarında ise 7 firmada limitlerin üzerinde bulunmuştur. Sülfoksit safsızlığının Leadscope QSAR analizinde ve metabolik aktivasyon varlığı/yokluğunda bakteride gen mutasyon analizinde (Ames MPF Penta I) mutajenik olmadığı görülmüştür. Safsızlığın insan periferal lenfositlerinde metabolik aktivasyon varlığı/yokluğunda doz artışına bağlı olarak sitotoksik olduğu fakat in vitro kromozomal aberasyon testinde genotoksik olmadığı bulunmuştur. Değerlendirmeler, sülfoksit safsızlığının günümüzdeki ilgili rehberlere göre genotoksik olmayan safsızlık olarak sınıflandırılabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: genotoksik safsızlıklar, QSAR analizi, Ames testi, kromozomal aberasyon test, hplc, regülasyonlar139
Erkeklerdeki semen kalitesindeki değişimin yıllara göre araştırılması
Erkeklerdeki Semen Kalitesindeki Değişimin Yıllara Göre AraştırılmasıSunulan çalışma yıllar içinde Türk erkeklerinde semen kalitesinde olabilecek değişikliklerin yıllar içinde farklılık gösterip göstermediğinin belirlenmesi amacına yönelik planlanıp, gerçekleştirilmiştir. Bu amaçla 1995 yıllar ile 2011 yılının ilk yarısı içinde semen analizi yaptırmak amacıyla Düzen Laboratuvarları Grubunun Ankara Merkezine başvurmuş ve sperm örneği vermiş 24.953 erkeğin verilerinden yararlanılmıştır. Semen kalitesinin değerlendirilmesinde semen volumü, sperm miktarı, toplam sperm miktarı ve sperm hareketlilik verileri değerlendirilmiştir. Sunulan çalışmada semen volümü, sperm miktarı ve hareketlilik değerleri (A(+4),B(+3),C(+2),D(+1)) değerleri ayrı ayrı ve yaş grupları açısından istatistiksel olarak değerlendirilerek sunulmuştur. Çalışmamızda 20x106 sayısından düşük 250x106 sayısından büyük sperm sayısına sahip bireyler çalışma kapsamı dışında tutulmuş ve 50 yaş grubu üzerindeki bireylerin değerlendirmeye alınmamıştır. Ayrıca Çalışmamızda 1995-2011 yılları arasında örnek vermiş kişiler 18-50 yaş grubunda değerlendirmeye alınarak kendi içinde 5 ayrı yaş grubuna ayrılarak (18-25, 26-30, 31-35, 36-40, 41-50) semen parametrelerinin yaş grupları açısından değişip değişmediği araştırılmıştır.Elde edilen bu sonuçlara göre 1995-2011 yılları arasında sperm sayısında ve C(+2) hareketlilik düzeylerinde bir azalış dikkati çekmektedir. Her ne kadar semen miktarı A(+4) ve B(+3) hareketlilik düzeylerinde bir artış söz konusu ise de bu artışlar istatistiki olarak anlamlılık taşımamaktadır.Sperm sayısı 41-50 yaş grubu dışında tüm yaş gruplarında değerlendirmeye alınan yıllar içinde düşme gösterirken, semen miktarı 18-25 ve 26-30 yaş gruplarında anlamlı derecede artış göstermektedir. Bu artışa paralel olarak toplam sperm miktarı 18-25 ve 26-30 yaş gruplarında artış gösterirken 31-35 ve 36-40 yaş gruplarında azalma göstermektedir. 41-50 yaş grubunda ise istatistiksel bir artış veya azalış saptanamamıştır. C(+2) hareketlilik değeri tüm yaş gruplarında ve genel olarak çalışmaya bakıldığında anlamlı düşüşlerin tespit edildiği parametredir.Yurdumuzda erkeklerin sperm sayısı ve morfolojisi ve kalitesinin bildirildiği çalışmaların sayısının vaka çalışmalarıyla kısıtlı olup konu ile ilgili genel bir görüş oluşturmasından uzaktır. Sunulan çalışma bu konuda gerek kişi sayısı gerekse değerlendirilen yıllar göz önünde bulundurulduğunda ilk olma özelliğine sahiptir.
Erkek infertilitesi ile genotoksisite parametreleri ve polimorfizm ilişkisinin araştırılması
Today, it is clearly known that almost half of the infertility cases are contributed by the male factor. Regardless from the disorder type, male factor infertility is strongly related with genetics. Almost in every case diagnosed as primary infertility, there is an underlying genetic reason, which reflects to the phenotype as a disorder. Therefore, it is crucial to clarify the genetic causes of male infertility. The aim of this study was to assess the genetics-male infertility relationship by focusing on the contributions of the: (a) genetic background, (b) genotoxic damage on sperm cells and (c) accumulated somatic damage. To achieve this goal, sperm and blood samples of 82 infertile men and 63 healthy controls that have applied to an Artificial Reproductive Techniques clinic have been collected to assess: (1)Role of genetic background by Polymorphisms on 2 different genes in 2 different pathways of male infertility: AR gene (involved in endocrine regulation of spermatogenesis) and GSTM1 gene (involved in common cell functions) (2)Genotoxic damage on sperm chromatin by Comet assay and (3) Accumulated somatic damage by Comet and MN assays on lymphocytes. In addition, all sperm parameters have been recorded in order to analyse possible correlations with any of our assessments above. According to our findings, only Comet assay on sperm cells appears to have a relationship with infertility. The lack of association for the other parameters emphasis the need for further research on those topics. Yet the sperm parameters are not enough to assess the DNA damage of the sperm cell, assisted reproduction era that is mainly based on only initial analysis of sperm appears to have big gap. According to the results of our study, we can conclude that, Sperm Comet Assay could be used as a biomarker of damaged sperm cell to evaluate the DNA damage of the male, and may become a novel biomarker for the individualized treatment of the male infertility, which is the ultimate goal.
Opiyat reseptör polimorfizmi ile madde bağımlılığı ilişkisinin araştırılması
Opiyat ve psikostimulanların bağımlılığı kronik, tekrarlayıcı bir beyin hastalığıdır ve tedavi edilmezse önemli sosyal ve tıbbi ekonomik sorunlara neden olabilir. Çevresel faktörlerin yanı sıra, genetik yapı madde bağımlılığına yatkınlıkta önemli rol oynar. Madde bağımlılığın da bireysel farklılıklar (başlama, bağımlılık gelişmesi ve yoksunluk gibi) yeni tedavi ve önleme yaklaşımlarını sağlayacak bilgiler verebilirler. Morfin etkisine µ opiyat reseptörü aracılık eder ve A118G polimorfizmi opiyat bağımlılığında aday gendir. Çalışmamızın amacı µ opiyat reseptör geninin (OPRM1) Türk popülasyonunda bağımlılıkla ilişkisini araştırmaktı.Bu amaçla 103 bağımlı çalışmaya dahil edildi. Benzer demografik verilere sahip 83 sağlıklı bireyden kontrol grubu oluşturuldu. Tüm hastalara DSM-IV kriterlerine göre tanı konuldu. Demografik verileri ve madde kullanım öyküsünü almak için bireylere anket uygulandı. Çalışmaya dahil edilen bireylerden kan örnekleri alınarak OPRM1 polimorfizmi için SNP genotip bakıldı.Çalışmamızda, bağımlı grubunda G aleli % 16,1 iken kontrol grubunda % 8,6 olarak bulundu. Gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır.Sonuç olarak; OPRM1 A118G gene polimorfizmi ile bağımlılık gelişmesi arasında bir ilişki saptanmış olmakla beraber, klinik uygulamalarda yol göstermesi açısından farklı polimorfizmlerin kombine edildiği farklı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Kristal yapılı silikaya mesleksel maruziyetle karakterize silikoz hastalığı olanlarda genotoksik hasarın belirlenmesi
Kristal yapılı silikaya (kuvars), mesleksel maruziyet, silikoz hastalığına yol açmaktadır. Kuvars; IARC tarafından 1997'de insan karsinojeni olarak sınıflandırılmıştır. Kuvarsa en fazla maruz kalınan işkollarından biri de kot taşlamacılığıdır. Ülkemizdeki pek çok genç insanın silikoz hastalığına yakalanmasına neden olan bu iş kolu yasaklanmış olsa da önemini korumaktadır.Amacımız; silikoz hastalarında genotoksik riski belirleyerek, silikoz ile kanser arasındaki ilişkiyi araştıran çalışmalara katkıda bulunmaktır.Çalışmamıza kot taşlamacılığı iş öyküsü olan ve silikoz hastası olan bireyler(n=15) alınmıştır. Silikoz tanısı akciğer filmleri ile konulmuştur. Kontrol grubu ise sağlıklı gönüllülerden oluşmuştur. PKL ve İB hücrelerinde MÇ yöntemi uygulanmıştır. İşçilerin ortalama çalışma süreleri (ort±ss) 3,767±1,821 yıldır. Hastaların 9 tanesi, ILO sınıflandırmasına göre 3. gruptadır.Periferal Kan Lenfositlerindeki MÇ sıklığı işçi grubunda (4.333±2.160), kontrol grubuna göre (1.733±1.710) istatistiksel olarak anlamlı biçimde yüksek bulunmuştur (p<0.05). Aynı şekilde, İB hücrelerindeki MÇ sıklığı da işçi grubunda (11.000±4.743), kontrol grubuna göre (3.778±2.386) istatistiksel olarak anlamlı biçimde yüksek bulunmuştur (p<0.05). Silikozlu bireylerde sigara içiminin MÇ sıklığını her iki dokuda da arttırıcı etkisi gözlenmiştir.Sonuç olarak; çalışmamız kuvars maruziyetine yönelik İB hücrelerinde MÇ yönteminin ilk kez kullanıldığı çalışmadır. Çalışmamız ile silikoz hastalığının MÇ sıklığını dolayısıyla genotoksik riski arttırdığı bulunmuştur. Böylece, bu sonuç silikoz ile akciğer kanseri arasındaki ilişkiyi de desteklemektedir.
Çocuklarda kronik böbrek hastalığı ve böbrek nakli sonrası genotoksik hasarın biyoizlenmesi
Kronik böbrek hastalığı, böbrek fonksiyonlarında şiddetli ve geri dönüşümsüz azalma ile karakterize çok ciddi bir hastalıktır. KBH'nın bir sonucu, artan kanser riskidir. Kanser riski, genomik hasarın artışıyla ilişkilendirilebilir. KBH çocuklarda genomik hasarın incelendiği herhangi bir çalışma bulunmamaktadır.17 PreD, 15 HD ve 17 Tx hastası çocuğun lenfositlerinde Comet, Modifiye Comet, MÇ, FISH kombine MÇ, bukkal epitelde MÇ Yöntemlerini kullanarak genomik hasarı ve ölçümü yapılan biyokimyasal parametrelerin genotoksisite parametreleriyle ilişkisini değerlendirdik. Kontrol grubumuz yaş ve cinsiyet uyumlu 20 sağlıklı çocuktan oluşturuldu. Comet Yöntemiyle belirlenen bazal DNA hasarının Tx, HD ve PreD gruplarında arttığı, pürin baz hasarının PreD ve Tx gruplarında HD grubundan daha yüksek olduğu, primidin baz hasarının ise hasta gruplarında benzerlik gösterdiği saptandı. MÇ Yöntemiyle belirlenen DNA hasarının Tx, HD ve PreD gruplarında arttığı, fakat hasarın HD ve PreD gruplarında Tx grubuna göre daha yüksek olduğu saptandı. 3 hasta grubunda da MÇ oluşumunda hem anojenik hem de klastojenik mekanizmaların rolü olduğu belirlendi. HD grubundaki mikroçekirdek artışında anojenik etkilerin daha baskın olduğu belirlendi. Bukkal epitelde MÇ Yöntemiyle belirlenen DNA hasarının da Tx, HD ve PreD gruplarında arttığı belirlendi. BUN, kreatinin, TAS, ürik asit ve ferritin değerleri ile genotoksisite parametreleri arasında etkileşim saptandı. Regresyon analizi sonuçları, hasta gruplarından birinde olmanın Comet, MÇ, S(+)MÇ, S(-)MÇ ve bukkal MÇ sıkılığını arttırdığını göstermektedir. Elde ettiğimiz veriler, farklı biyolojik hedeflerdeki genotoksik etkilerin tayininde bukkal MÇ ve lenfositlerdeki MÇ Yöntemlerinin birbirlerini tamamlayıcı nitelikte olduğu düşündürmektedir.Elde ettiğimiz sonuçlar; kronik böbrek hastalığı olan çocukların genotoksik hasar riskinin arttığını ve bu durumun kanser insidansındaki artışa katkıda bulunabileceğini ortaya koymaktadır.
İlköğretim 4. ve 5. sınıf öğrencilerinin pasif sigara içiciliğinin zararları konusundaki farkındalıklarının belirlenmesi
İlköğretim 4. ve 5. Sınıf Çocuklarının Pasif Sigara İçiciliğinin Zararları Konusundaki Farkındalıklarının BelirlenmesiYanan bir sigaranın ya da başka bir tütün ürününün ucundan çıkan dumana ve tütün kullanan kişinin nefesiyle dışarıya verdiği dumana çevresel tütün dumanı (ÇTD) denir. ÇTD 4000'in üzerinde bileşenin kompleks karışımıdır. Bu bileşenlerin ise 40'tan fazlası bilinen veya şüphelenilen insan karsinojenidir.Bireyin kapalı alanda içilen tütün dumanına maruz kalması pasif içicilik olarak tanımlanır. Tütün mamulleri sadece kullanıcısının değil, pasif içici durumunda olan kişilerin de sağlığını tehdit eder. Dolayısıyla, çocuklar gibi toplum en duyarlı kesimi ÇTD'dan en fazla etkilenmektedir. Çocuklar, vücut ağırlıklarına göre, yetişkinlerle karşılaştırıldıklarında daha fazla hava solur, çok besin ve su tüketirler.Pasif içiciliğin çocuk sağlığı üzerinde, düşük doğum ağırlığından kansere kadar birçok etkisi vardır. Çocuklar, birçok sağlık problemine neden olan ÇTD maruziyetinin sağlık etkilerinin ne kadar farkında? Bu soruya yönelik olarak Ankara'da ankete dayalı çalışma gerçekleştirdik. Çalışmamız için farklı bölgelerden 1025 öğrenci pasif içiciliğin zararları konusundaki farkındalıklarını belirlemeye yönelik tesadüfi olarak seçildi.Çalışmamızın sonuçlarına göre; öğrencilerin %47'si kız, %53'ü erkektir. Çocukların %19'u köy, %39'u merkez dışı ve %42'si merkez okullarda eğitim görmektedir. Çocukların %65'i pasif içicidir. Çocuklar arasında, pasif sigara içiciliğinin tanımı, korunma stratejileri ve pasif içiciliğin sağlığa zararları konusundaki farkındalık %75'den fazla olsa da, farkındalığı olmayan küçük grup pasif içicilik konusunda fazladan eğitim ve korunma stratejilerinin önemini göstermektedir.
Diabetes mellitus hastalığının etiyolojisinde GST gen ve OGG1 gen polimorfizmlerinin rolü
Diyabet hastalığı, pankreasın yeterli miktarda insülin salgılayamadığı veya vücudun üretilen insülini yeterli kullanamadığı kronik bir hastalıktır. Diyabet hastalığının etiyolojisinde serbest oksijen radikallerinin ve oksidatif DNA hasarındaki artışın diyabetin indüklenmesinde rol oynaması, buna karşın GST'ların oksidatif strese karşı çok önemli bir koruyucu mekanizma olması ve OGG1 geninin DNA onarımındaki önemi nedeniyle çalışmamızda GSTM1, GSTT1 ve GSTP1 gen polimorfizmlerinin ve OGG1 gen polimorfizmlerinin diyabetteki riski ile obezite ve hipertansiyon ile ilişkisi araştırılmıştır.Tip 2 diyabet tanısı almış hasta ve kontrol grubundaki bireylerin GSTM1 genotip sıklıkları karşılaştırıldığında GSTM1 null genotip sıklığında hasta grubunda 2-6 kez istatistiksel olarak anlamlı artış olduğu (OR: 3.841; %95GA: 2.280-6.469, p<0.001) ancak GSTT1 ve GSTP1 genotip sıklıklarında gruplar arasında istatistiki olarak anlamlılık olmadığı gözlenmiştir. OGG1 Ser326Cys polimorfizmine sahip bireylerin diyabet riski wild genotipe sahip bireylerle karşılaştırıldığında da istatistiki olarak 2-3 kat artış olduğu gözlenmiştir (OR: 1.858; %95GA: 1.099-3.141, p<0.05).Gen-gen etkileşmeleri açısından diyabet riski incelendiğinde; hasta grubunda GSTM1 null ve OGG1 varyant genotip sıklığı kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı artış göstermiştir, bu gen grubunu taşıyan bireylerde diyabet riski artmıştır. Benzer şekilde GSTM1 null+GSTT1 null+GSTP1 (H+M) taşıyan bireyler (OR: 4.118; %95GA: 1.327-12.778, p=0.009) ile GSTM1 null+OGG1 (H+M) (OR: 3.322; %95GA: 1.898-5.816, p<0.001) ve GSTT1 null+OGG1 (H+M) (OR: 2.179; %95GA: 1.083-4.386, p=0.027) taşıyan bireylerde kontrole göre diyabet olma riskinin arttığı gözlenmiştir. Tip 2 diyabetli hipertansif ve obez hastalar kontrol grubu ile karşılaştırıldığında GST gen ve OGG1 gen polimorfizmleri arasında herhangi bir anlamlı ilişki bulunamamıştır.Çalışma sonuçlarımıza göre diyabet etiyolojisinde özellikle GSTM1-GSTT1-GSTP1 ve OGG1 gen polimorfizmlerinin kombine değerlendirilmesinin diyabet gelişmesinde aday gen olarak kullanılabileceği görülmüştür.
ABCB1 genindeki genetik polimorfizmler ile Fentanil etkileri arasındaki ilişkinin araştırılması
Bir popülasyonda kullanılan ilaçlara karşı verilen bireysel cevapların geniş ölçüde değişkenlik gösterdiği ve aynı zamanda popülasyonlar arasında da farklılıkların bulunduğu bilinmektedir. İlaç cevabındaki farklılıklar, ilaçların metabolizmasından sorumlu enzimlerin aktivitelerinin farklılıklarından etkilenebilmektedir. Ancak, günümüzde ilaçların dokularda içeri ve dışarı taşınmasını sağlayan proteinlerin, reseptörler veya kofaktörlerin de bireylerarası farklılık gösterdiği bilinmektedir.Fentanilin çoklu ilaç direnç geni olarak bilinen ABCB1 geni tarafından kodlanan P-gp substratı olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur.Bu çalışmada fentanilin solunum ve sedasyon üzerine yan etkilerinin ortaya çıkmasında aracılık eden ABCB1 C1236T ve C3435T gen polimorfizmlerinin etkinlikleri araştırılmıştır. Elektif şartlarda spinal anestezi ile alt ekstremitede operasyon uygulanan 83 hastadan polimorfizm tayini için kan örnekleri alınmış ve operasyon süresince bu hastaların BİS monitorizasyonu ve OAA/S skalası ile uyanıklık durumları ve SS, SpO2 ölçümleri ile solunum durumları takip edilmiştir. C1236T polimorfizmine göre C alel sıklığı %40, T alel sıklığı %60; C3435T polimorfizmine göre C alel sıklığı %56 ve T alel sıklığı % 44 olarak hesaplanmıştır. Bu alel sıklıklarının Beyaz Avrupa ırkı ve Türk bireylerindeki diğer çalışmalarla kıyaslandığında genotip dağılımlarının benzer olduğu gözlenmiştir.Genotipe göre sedasyon verilerinde ve hemodinamik verilerde zamana göre değişimde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır. Ancak istatistiksel olarak anlamlı bulunmasa da 1236 polimorfizmi için T aleli taşımanın fentanilin solunum üzerindeki etkilerine karşı daha az duyarlılığa, tersine 3435 polimorfizmi için T aleli taşımanın fentanilin solunum üzerindeki etkilerinden daha fazla zarar görmeye sebep olabileceği gözlenmiştir.Sonuç olarak, ABCB1 C1236T ve C3435T gen polimorfizmlerinin fentanilin istenmeyen etkileriyle bağlantısı bulunmamıştır. Ancak gelecekteki çalışmalarda hasta sayısının arttırılmasının etkileşimin daha net ortaya konmasında faydalı olabileceği görüşündeyiz.
Konya bölgesinde cıva maden atıklarıyla olası kirliliğin çevresel bir örnekle araştırılması
Kapatılmış madenler önemli bir global endişeye neden olmakta, aynı zamanda çevreye verdiği zararla birlikte insan güvenliği ve insan sağlığı açısından önemli bir tehdit oluşturmaya devam etmektedir. Yüzyılın ikinci yarısına kadar, mevcut madenler için yasal, mali ve teknik prosedürler ilgili kurum ve kuruluşlardan talep edilene kadar çok az sayıda ülkenin maden ocakları ile ilgili düzenleme ve iyileştirme politikaları mevcuttu. Civa (Hg) büyük ölçüde kontrol edilemeyen, çevrede kalıcı olan ve dünyanın her yerinde bulunabilen, kontamine edebilen bir ağır metaldir. Yer kabuğunda düşük konsantrasyonlarda oluşur ve diğer metallerle kolayca alaşımlar oluşturur. Birçok ürün ve endüstriyel uygulamalarda kullanıldığından dolayı insanlar hem çevresel hem de mesleki olarak Hg'a maruz kalmaktadırlar. 1980'li yıllarda civanın çevresel etkileri ve insan sağlığına olan zararları konusunda bir farkındalık oluşmaya başlamıştır ve böylece Hg kullanımı hızla azalmıştır. Mesleki Hg maruziyeti dışında Hg içeren besinler (sucul ekosistemdeki metilciva bileşikleri) ve diş amalgamları da (metalik civa) diğer maruziyet kaynaklarıdır. Bu maruziyet düzeyleri genellikle mesleki ortamlarda maruz kalınan miktarlardan daha düşüktür. Sucul ekosistemlerde Hg ile oluşan esas toksikolojik problem, sürekli biyoakümüle olan ve oldukça toksik metal Hg'ya biotik maruziyetin olmasıdır. Metil Hg sucul gıdalarda biyomagnifiye olarak yüksek konsantrasyonlara ulaşmaktadır ve balıkların insanlar tarafından tüketimi de insan maruziyeti için ana yolaktır. Sunulan tez çalışmasında, Hg maden atıklarına bağlı kirliliği araştırıldı. Bu amaçla, 2 farklı bölgeden balık örnekleri toplanıldı. Grup 1. Konya-Sarayönü'de ki Kurşunlu bölgesi (1906-1974 arasında işletilmiş Hg madeni, daha önce Hg madeni olup, şu an kapatılmış olan bölge) Grup 2. Kapatılan (1975) maden ocağından oldukça uzakta (5km) bulunan ve kapatılan Hg maden işletmesinin kontamine ettiği göletle hiçbir şekilde karışmayan ve birleşmeyen, temiz olduğu düşünülen bölge. Bu bölgelerden toplanan balıkların kas dokusunda (metalin en fazla biriktiği doku) çevresel maruziyetin biyogöstergesi olarak, Hg miktarları Atomik Absorbsiyon Spektroskopisi (AAS) kullanılarak ölçülmüştür. Grup 1 yani kontamine olduğu düşünülen bölgedeki ortalama Hg konsantrasyonu 0.504± 0.475 (mg/kg) iken, temiz bölge olarak düşünülen bölgede 0.041± 0.054 (mg/kg) olarak tayin edilmiştir. Grup 1'deki Hg miktarlarının temiz bölge olarak düşündüğümüz bölgeden yaklaşık 12 kat daha yüksek Hg miktarlarına sahip olduğu izlenmiştir. Sonuçlarımız uzun sure önce kapatılmış olan maden ocağının halen çevreyi ve insan sağlığını tehdit eden bir problem olduğunu göstermektedir. Gelecekte daha fazla maruziyeti önlemek, insan ve çevre sağlığını korumak için kapatılan maden işletmelerinin sağlık açısından tehdit oluşturmaması için gerekli yasa ve düzenlemelerin yerine getirilmesi gerekmektedir.
Ameliyathane ve derlenme ünitesi personelinde genotoksik maruziyet riskinin mikroçekirdek yöntemi ile değerlendirilmesi
Günümüzde anestezik maddeler sadece cerrahi ağrıyı ortadan kaldırmanın yanısıra, ağrı tedavisi, yoğun bakım, reanimasyon üniteleri ve derlenme üniteleri gibi ameliyathane dışı uygulamalarda da sıklıkla kullanılmaktadır. Ameliyathane ve derlenme ünitelerinde çalışan sağlık personeli de uygun havalandırma sistemi olmayan koşullarda çalıştığında bu anestezik gazlara uzun süre maruz kalmaktadır.Bu çalışmaya Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesinde inhalasyon anestezisinde yaygın olarak kullanılan Nitröz Oksit, Desfluran, Sevofluran gibi atık anestezi gazlarına potansiyel maruziyeti olduğu düşünülen ve yaş ortalaması 32,88 ± 6.05 olan 34 (26 kadın, 8 erkek) ameliyathane personeli ile derlenme ünitelerinde çalışan ve yaş ortalaması 31,08 ± 4.29 olan 12 (11 kadın, 1 erkek) sağlık personeli dahil edildi. Kontrol grubu olarak da aynı hastanede fakat farklı birimlerde çalışan ve benzer yaş grubundan 22 sağlık personeli ile çalışıldı.Çalışmaya katılan tüm bireylerin bukkal epitel örnekleri alındı ve Mikroçekirdek yöntemi uygulandı. Ameliyathane personeli MÇ sıklıkları ile Kontrol grubu MÇ sıklıkları karşılaştırıldığında istatistiksel fark anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,05). Derlenme ve Kontrol grubu Mikroçekirdek sıklıkları karşılaştırıldığında ise istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmedi ( Kontrol MÇ sıklığı 0,45 ± 1,01; Derlenme MÇ sıklığı 0,75 ±1,14, p>0.05).35 yaş altı Kontrol grubu MÇ sıklıkları ile 35 yaş altı Ameliyathane personeli MÇ sıklıkları karşılaştırıldığında fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Ayrıca, yaş, cinsiyet, sigara içme alışkanlığı ve maruziyet süresi parametrelerine göre her grup kendi içinde MÇ sıklıkları açısından karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmemiştir (p>0.05).Bu çalışmadan elde ettiğimiz sonuçlar, atık anestezi gazlar karışımına (nitroz oksit, sevofluran ve desfluran) mesleki maruziyetin ameliyathane ve derlenme ünitesi personelinde kromozomal hasar seviyesinde artışa sebep olduğunu bukkal mikroçekirdek yöntemi ile gösterilmektedir. Ancak atık anestezi gazlarına kronik maruziyetin etkilerinin daha belirgin şekilde ortaya çıkarılabilmesi için daha detaylı ve kapsamlı çalışmalar ile desteklenmesi gerekmektedir.Anahtar Kelimeler: Atık anestezik gazlar, ameliyathane ve derlenme ünitesi çalışanları, mikroçekirdek testi, bukkal epitel hücreleri.
Afşin-Elbistan Termik Santrali çevresinde yaşayan bireylerde termik santralden kaynaklanan toksik maddelere maruziyete bağlı olası genotoksik risklerin comet ve kromozom aberasyonu yöntemleriyle saptanması.
Afşin-Elbistan A Termik Santrali'dir kurulduğu 1984 yılından bu yana desülfirizasyon ünitesi olmadan çalışmaktadır. Ayrıca partikül tutucu filtrelerin veriminin azalmasının sağlık için tehlike oluşturabilecek maddelerin daha fazla miktarda çevreye yayılmasına neden olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda bu tür çevresel risklerin erken dönemde belirlenmesini sağlayabilen biyogöstergelerden yararlanılmıştır. Çalışmamızda A Santrali çevresinde yaşayan bireylerde; termik santralden kaynaklanan atıkların maruziyetine bağlı, olası genotoksik risklerin Comet ve kromozom aberasyonu(CA) yöntemleriyle saptanması, DNA onarım kapasitelerinin belirlenmesi ve PAH bileşiklerine maruziyetin göstergesi olarak kabul edilen 1-Hidroksipiren (1-OHP) bileşiğinin, idrardaki miktarlarının HPLC yöntemi ile ölçülmesi gerçekleştirilmiştir. Çalışmamızda Comet testinde genotoksik hasarının göstergesi olarak seçilen % kuyruk yoğunluğu±ss ortalaması; maruz grupta (8,79±1,88) kontrol grubuna göre göre (7,12±1,88) yüksek bulunmuştur. Bu durum A Santrali çevresinde yaşayan bireylerin genotoksik hasar miktarının kontrol grubuna göre fazla olduğu sonucunu ortaya koymaktadır (p<0.001). Çoklu regresyon analizi ile bu değerlerin yaş ve yaşanan yer ile birlikte değiştiğini göstermektedir. Maruz grup ve kontrol grubundaki bireylerin %CA ortalamaları karşılaştırıldığında; maruz grubun sonuçları (0,71±0,94) kontrol grubuna göre (0,49±0,71) yüksek olduğu görülmekle birlikte bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildir. DNA onarım kapasiteleri değerlendirildiğinde maruz gruptaki bireylerin 20. ve 60. dakika için hesaplanan % onarım kapasitesi ortalamalarının (%34,15 ve 56,75) kontrol grubuna göre(%41,59 ve 64,19) düşük olduğu görülmüştür (p<0,05). Tek değişkenli modelde 1-OHP değerleri ve yaşanan yer onarım kapasitesi üzerine etkiliyken, çoklu regresyon analizi ile yaşanan yer ve 1-OHP dahil olmak üzere belirlenen risk faktörleri arasında istatistiksel anlamlılık bulunmamıştır. Maruz grubun H2O2' e olan duyarlılığı (13,46±4,36), kontrol grubuna (12,48±4,26) göre yüksek olmakla birlikte bu fark istatistiksel açıdan anlamlı değildir(p>0.05). Çalışmamızda 1-OHP ortalamaları maruz grupta (0,42±0,13) kontrol grubuna (0,25±0,07) göre yüksek bulunmuştur. (p<0,001).
Poliklorlanmış Dioksin/Furan ve Dioksin Benzeri PCB'lerin insan adipoz doku ve anne sütündeki düzeylerinin belirlenip erkek infertilitesi ile ilişkisinin araştırılması
Kalıcı Organik kirletici kimyasallar çevrede uzun süre kalabilen, coğrafik olarak dağılım gösteren ve canlı organizmaların yağ dokularında birikim yapan, doğal hayat ve insanlar için toksik olan kimyasallardır. Poliklorlanmış dibenzo-p-dioksinler (PCDD'ler), poliklorlanmış dibenzofuranlar (PCDF'ler) ve poliklorlanmış bifeniller (PCB'ler) Birleşmiş Milletler Çevre Programı UNEP'in kalıcı organik kirletici olarak ilan ettiği on iki kimyasaldan olduğu gibi en önemli ve toksik olan üç tanesidir. Bu lipofilik kimyasallar, çeşitli endüstriyel ve termal proseslerde istenmeden üretilen yan ürünler olup hava, toprak, su ve biyota gibi çok çeşitli çevresel ortamlarda kontaminat olarak karşımıza çıkmaktadır. Günümüzde bu kimyasallar endüstrileşmiş ülkelerde yaşayan insanlarda yüksek oranda olmak üzere tüm insanlarda bulunmakta ve bu kimyasallara maruziyet pek çok istenmeyen etkilere neden olabilmektedir.Türkiye'de insan dokularında ve anne sütünde Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Toksik eşdeğerliği (TEQ) olarak ifade edilen PCDD, PCDF ve dioksin benzeri PCB'lere ait daha önceden elde edilmiş veriler bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı mevcut PCDD, PCDF ve dioksin benzri PCB'lerin düzeylerini infertil erkelerde belirleyerek normal Türk halkı ile kıyaslamaktır. Bu nedenden dolayı Ankara'da yaşayan ve 23 tanesi normal ve 22 tanesi infertil olan erkekten alınan adipoz doku örneklerinde PCDD, PCDF ve dioksin benzeri PCB konsantrasyonları ölçülmüştür. Adipoz doku örneklerinde PCDD, PCDF ve on iki adet dioksin benzeri PCB konsantrasyonu yüksek çözünürlüklü gaz kromotografisi ve kütle spektroskopisi kullanılarak ölçülmüştür. İnfertilve fertil grup için (WHO)PCDD/F-TEQ konsantrasyonu 3 ile 15.8 pg/g yağ ve 2.8 ile 17.2 pg/g yağ olarak hesaplanmıştır. (4.4?31.5 ve 4.7?22.3 WHO-TEQ/g yağ, dioksin-benzeri PCB'ler de dâhil) (p 0.05).Fertil grup için ortalama WHOPCDD/F-TEQ ve WHOPCBTEQ konsantrasyonları da 7.2 ve 12.5 pg/g yağ olarak hesaplanırken infertil grup için 7.0 ve 9.4 pg/g yağ olarak hesaplanmıştır.Diğer taraftan bu kimyasalların Ankara, İstanbul, Antalya, Kahramanmaraş ve Afyon ilende yaşayan 51 kadından alınan anne sütlerindeki düzeyleri de konsantrasyonu yüksek çözünürlüklü gaz kromotografisi ve kütle spektroskopisi (HRGC/HRMS) kullanılarak ölçülmüştür. Tüm bu beş ilden alınan süt örneklerinde ortalama WHOPCDD/F-TEQ ve WHOPCB-TEQ değeri 7.5 ve 3.1 pg/g yağdır. PCDD/F konsantrasyonları 0.78 ile 29.3 pg WHO-TEQ/g yağ olarak hesaplanmıştır..(1.7 ve 36.2 pg WHO-TEQ/g yağ, PCB'lerde dahil).Bu beş bölgeden Afyon ili en küçük toplam TEQ (6.8) değerine sahipken en yüksekTEQ değerine (15.6) sahip olan il Antalya'dır.Anne sütünde elde edilen bu veriler diğer ülkelerle karşılaştırabilir düzeydedir.Bu çalışma Türkiye'de ilk kez insan adipoz doku ve anne sütü PCDD, PCDF ve dioksin benzeri PCB'lerin kontaminasyonlarını ortaya koyması açısından oldukça önemlidir.
Barrett özofagus hastalığına genetik duyarlılıkta oksidatif DNA hasarı, DNA onarım kapasitesi ve ilgili bazı gen polimorfizmlerinin rolünün araştırılması
Barrett özofagus hastalığının etiyolojisinde rol oynayan genetik değişimlerin belirlenmesi, özellikle yüksek risk altındaki bireylerin özofagus adenokarsinoma tipi kanserden korunmasında etkili olabilecek biyogöstergelerin geliştirilmesine olanak sağlayacaktır.Çalışmamızın amacı, Barrett özofagus hastalığının etiyolojisinde, oksidatif stres ile ilgili olarak, oksidatif DNA hasarının ve GSH konsantrasyonunun, bireysel duyarlılık ile ilgili olarak da DNA onarım kapasitesinin, GSTM1, MnSOD Ala16Val ve hOGG1 Ser326Cys genetik polimorfizmlerinin rolünü incelemekti. Ayrıca oksidatif stres ile ilgili incelediğimiz parametrelerin bireysel duyarlılık ile ilişkisini de araştırdık. Çalışmamız, klnik olarak teşhis edilen Barrett özofagus hastaları (n=40) ve sağlıklı kontrol grubundan (n=40) oluşturuldu.Hasta ve kontrol grubunda bazal DNA hasarı, H2O2 indüksiyonu sonucunda oluşan pirimidin ve pürin baz hasarı, hücrelerin H2O2 indüksiyonuna duyarlılıkları, % DNA onarım kapasitesi, pirimidin ve pürin baz hasarlarının yüzde onarılma kapasiteleri, spesifik endonükleazlar (Endo III ve Fpg) kullanılarak modifiye edilen, Comet yöntemi ile periferal kan lenfositlerinde incelendi. Hasta grubunun kontrole göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bazal DNA hasarı ve pirimidin baz hasarına sahip olduğu gözlendi (p<0,05). Hasta grubunun, kontrole göre H2O2 indüksiyonuna daha duyarlı olduğu gözlendi (p<0,001). Hasta ve kontrol grubundaki %DNA onarım kapasitesi, pirimidin ve pürin baz hasarlarının yüzde onarılma kapasiteleri istatistiksel olarak farklı değildi (p>0,05). GSH konsantrasyonunun, sigara içen hastalarda kontrole göre anlamlı derecede düştüğü gözlendi (p<0,05). PCR-RFLP metodu ile incelediğimiz genetik varyasyonların hiçbirinin, tek başına veya kombine olarak, Barrett özofagus hastalığına yakalanma riskini arttırmadığı sonucuna vardık. Ancak, hOGG1 Cys mutant alelini taşıyan hasta grubunun Ser alelini taşıyanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek pirimidin baz hasarına sahip olduğunu gözledik (p<0,05). Çalışmamızın sonuçları, Barrett özofagus hastalığının gelişiminde, oksidatif DNA hasarının rolü olabileceğine, ancak bu hastalığa bireysel duyarlılıkta DNA onarımının ve GSTM1, MnSOD Ala16Val ve hOGG1 Ser326Cys genetik polimorfizmlerinin rolü olmadığına dikkat çekmektedir.
Gastrointestinal adenokarsinomaları ile bazı dna onarım genleri arasındaki ilişkinin araştırılması
Endojen ve eksojen kaynaklardan spontan koşullarda açığa çıkan mutajenler, DNA hasarı meydana getirerek mide ve kolorektal kanser gelişiminde rol oynar. Oksidan-antioksidan dengenin, karsinogenezisin başlaması ve gelişmesinde önemli olduğu düşünülmektedir. Ancak, majör bir antioksidan molekül olan serum albümini, nitrik oksitle birlikte oksidatif stresin mutajenik etkilerini önlemeye çalışır. Helikobakter pilori de (H. pilori), inflamatuvar hücrelerden reaktif oksijen radikallerinin salınımına neden olarak karsinogenezise katkıda bulunmaktadır. DNA da meydana gelen oksidatif hasar 8-hidroksi guanin glikozilaz-1 (OGG1), Kseroderma pigmentozum C ve D (XPC, XPD) gibi enzimlerle onarılır.Bu çalışmanın amacı, gastrik ve kolorektal kanser gelişimine OGG1 Ser326Cys, XPC Lys939Gln ve XPD Lys751Gln onarım enzim polimorfizmlerinin, oksidatif stresin ve H. pilori seropozitifliğinin katkılarını araştırmaktır.Bu çalışmaya ön koşulları sağlayan 106 mide ve 110 kolorektal kanserli hasta ile benzer özellikte, fakat herhangi bir malignensisi bulunmayan 116 gönüllü katıldı. Enzim polimorfizmleri PCR-RFLP, H. pilori IgG serolojisi ELISA ile tayin edildi. Total antioksidan kapasite (TAS), serum nitrik oksit ve albümin konsantrasyonları ölçüldü.Mide ve kolorektal kanserler ile enzim polimorfizmleri arasında anlamlı bir ilişki tespit edilemedi. TAS düzeylerinin bütün olgularda oksidatif stresin belirlenmesinde tek faktör olmadığı görüldü. Ancak, her iki kanserli olgu grubunda da albümin konsantrasyonlarında önemli azalma bulundu. XPC Lys939Gln heterozigot ve homozigot mutant genotipleri olan mide kanserli olguların nitrik oksit düzeylerinde anlamlı azalma gözlendi. H. pilori seropozitif olgularda kolorektal kanser riskinin arttığı saptandı. Bu veriler, gastrik ve kolorektal kanser gelişiminde, çevresel ve genetik faktörlerin karmaşık bir etkileşim içinde olduğunu ortaya koymaktadır.
Antalya'da yaşayan bireylerden sağlanan anne sütlerinde bazı klorlu hidrokarbon pestisit ve poliklorlanmış bifenillerin kalıntı düzeylerinin belirlenmesi
20.yüzyılda,zehirli kimyasalların üretim ve kullanımı hızlı bir şekilde artış gösterdi. Binlerce kimyasal çevreye yayıldı. Aralarında,Kalıcı Organik Klorlu Pestisitler(OCP) ve poliklorlanmış bifeniller (PCB'ler), Kalıcı Organik Kirleticiler'in (KOK) en önemli gruplarındandır ve bu bileşiklerin çoğu büyük miktarlarda kullanılmıştır yada kullanılmaya devam ediyor ve çevresel kalıcılıklarına bağlı olarak,biyoakümüle ve biomagnifike olabilmektedirler. Bu kimyasallara akut yada kronik maruziyet,geniş bir yan etki profiliyle ilişkilendirilebilir. OCP'ler 1940-1950'lerde büyük miktarlarda üretildi ve dünyadaki üretimi yıldan yıla artış gösterdi. Türkiye'de, OCP'ler 1945'de zararlılara karşı kullanılmaya başlandı. Bu kimyasallar özellikle 1960'lı ve 1970'li yıllarda,1983 yılındaki kullanımları kısıtlanana kadar büyük miktarlarda kullanıldı. OCP'lerin çeşitli dokulardaki kalıntı düzeyleri Türkiye'de 1976'dan bu yana belli zaman aralıklarında bölgesel araştırmalar yürütülerek izlenmeye çalışılmıştır. PCB'ler ticari olarak ilk kez 1929'da üretildi ve PCB'lerin çevredeki varlığı hakkındaki endişeler 1960'larda başladı. Biyoakümülasyon ve toksisite nedeniyle, bu kimyasalların çeşitli amaçlar için kullanımları 1970'lerin başlarından beri pek çok ülkede kısıtlandı yada yasaklandı. PCBler'in kapalı sistemlerde kullanımı Türkiye'de 1996'dan sonra kısıtlandı ve yasaklandı. Türkiye'de insanda ve çevrede PCB kontaminasyon düzeylerini gösteren çok sınırlı veri mevcutturBu çalışma Antalya şehrinden elde edilen anne sütü örneklerinde bazı OCP'lerin ve indicator PCB'lerin miktarlarını belirlemeyi amaçlamaktadır. Bu amaçla,OCP ve PCB kontaminasyon düzeyleri Antalya'da en az 5 yıldır yaşayan sağlıklı bireylerden elde edilen 100 anne sütü örneğinde internal standart olarak aldrin ve GC-ECD analizi kullanılarak belirlendi.Değerler, alfa-BHC (0.001), beta-BHC (0.150 ? 0.492) gama-BHC (0.008 ? 0.023), HCB (0.039 ? 0.054), heptaklor epoksit (0.039 ? 0.054), p,p'-DDE (1.062 ? 0.689), ve p,p'-DDT (0.256 ? 0.348)(yağ:(ppm)) olarak saptandı. Yedi major kalıcı PCB konjenerinin düzeyleri PCB 28,52, 101, 118, 138, 153 and 180 için sırasıyla1147,96 ? 427.9, 722,58 ? 384, 565,94 ? 270.9, 1238,38 ? 715.9, 5712,22 ? 2293.7, 1136,4 ? 5503 ve 6675 ? 3149 pg\g yağ olarak ölçüldü. Antalya şehrinde yaşayan insanlarda OCP ve PCB kontaminasyonunu gösteren ulusal bir veri bulunmamaktadır. Bu çalışmanın sonuçları bu konudaki ilk verileri sağlamaktadır. Diğer açıdan, çalışmanın sonuçları Türkiye'de farklı kaynaklardaki PCB kontaminasyonu hakkında katkı sağlaması açısından önem taşımaktadır.
Alt ekstremitede turnike uygulanan ortopedi hastalarında iskemi-reperfüzyon hasarı sonucu oluşan oksidatif DNA hasarının araştırılması.
Serbest oksijen radikallerinin ve lipid peroksidasyonun birçok hastalığın patojenezinde rol oynamaktadır. Serbest radikalleri de içeren endojen ya da ekzojen kaynaklı Reaktif Oksijen Türleri (ROT) oksidatif DNA hasarına neden olmaktadır. Turnike uygulanarak yapılan ortopedi ameliyatlarında turnikenin çözülmesiyle fazla miktarda ROT'lerinin oluşumu söz konusudurÇalışmamıza alt ekstremitede turnike uygulanan ortopedi hastalarından yaş ortalaması 41.48±13.83 olan Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında meniskopati tanısı konulmuş ve artroskopi ameliyatı geçiren 33 hasta (14 kadın, 19 erkek ) dahil edildiTüm hastaların operasyon öncesi, iskemi sonrası (turnike uygulamasından sonra) ve reperfüzyon sonrası (turnikenin çözülmesinden sonra) kanları alındı. İskemi sonrası ve reperfüzyon sonrası alınan kanlardan elde edilen periferal kan lenfositlerinde, comet görüntülü analiz tekniği kullanılarak belirlenen kuyruk yoğunluğu (Tail Intensity=TI) operasyon öncesi belirlenen kuyruk yoğunluğu ile (tampon, Endo III ve FPG kullanılarak) kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmedi (7.71±2.042; 8.11±2.131 ve 8.27±1.57 bazal DNA, p>0.05). Endo III ve FPG enzimleri kullanılarak yapılan analizlerde de benzer şekilde anlamlı bir fark gözlenmedi (pirimidin hasarı için 8.66±2.575; 8.5±1.99 ve 8.98±2.19, pürin hasarı için 8.41±2.948; 9.06±2.61 ve 9.29±3. p>0.05). Ayrıca sigara alışkanlığının oksidatif hasar üzerine olan etkisi de gözönüne alınarak sigara içmeyen ve içenler arasında yine operasyon öncesi, iskemi sonrası ve reperfüzyon sonrasında ayrı ayrı karşılaştırıldığında istatistiksel olarak bir anlamlılık bulunmamıştır (p>0.05Hastaların yaş ve cinsiyeti ile DNA hasarı arasında korelasyon olup-olmadığı analiz edildiğinde yaş ve cinsiyetin bazal DNA hasarına etkisinin olup olmadığı gözlenmiştir. (r² = 0.054, r = -232, P=0.20. Spearman Korelasyon TestiBu çalışmadan elde edilen sonuçlar, turnike uygulanarak alt ekstremite operasyonu geçiren hastalarda oluşan iskemi-reperfüzyonun oksidatif DNA hasarına neden olmadığı gösterilmiştir. İskemi-reperfüzyonun neden olduğu DNA hasarının mekanizmasının açıklığa kavuşturulabilmesi için daha kapsamlı çalışmaların yapılması gerekmektedirAnahtar Kelimeler : Comet testi . Turnike . İskemi-Reperfüzyon
Human papıllomavırus (HPV) pozitif bireylerde dna onarım kapasitesinin ve genotoksik etkinin araştırılması
VI. ÖZETViral enfeksiyonlar insanlarda kanser gelişimi için önemli bir kaynaktır.İnsanlarda görülen tüm kanser vakalarının yaklaşık %20'sinin viral kaynaklı olduğunainanılmaktadır. Serviks kanseri kadınlarda ikinci en yaygın malignansidir. Humanpapillomavirus (HPV) enfeksiyonu dünyada en yaygın cinsel yolla bulaşan hastalıktır veserviks kanserinin en önemli etkenidir. Tüm serviks kanseri vakalarının yaklaşık %80-90'ında HPV DNA'sı tespit edilmiştir ve 1995 yılında IARC HPV 16 ve 18'i insankarsinojeni (Grup 1) olarak sınıflandırmıştır.Çalışmamız HPV enfeksiyonuna bağlı gelişebilecek genotoksisite veDNA onarım farklılıklarını tespit etmek amacıyla, 31 HPV 16, 23 HPV 18 pozitif kadındanve 24 kişilik, yaşları çalışma grubumuzla uyumlu olacak şekilde seçilmiş HPV negatiifsağlıklı kontrol grubundan oluşmuştur. HPV tiplemeleri RT-PCR ile yapılmıştır.HPV pozitif grupta, periferal kan lenfositlerinde kromozomal aberasyonve comet tekniği ile belirlenen kromozomal aberasyon frekansı ve kuyruktaki %DNAkontrol grubuna kıyasla anlamlı bir farklılık göstermemiştir, ancak hedef hücre grubu olanservikal sürüntü hücrelerinde comet tekniği uygulandığında HPV pozitif pozitif bireyleristatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek DNA hasarı belirlenmiştir (p<0,0001).Duyarlılığın biyogöstergesi olarak kullanılan Challenge tekniği ile HPVpozitif groupta kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük %DNAonarım kapasitesi belirlenmiştir. Çalışmamızın sonuçları, Servikal sürüntü hücrelerininperipheral kan lenfositlerine gore HPV'nin indüklediği DNA hasarını belirlemede dahahassas olduğunu ve Comet tekniğinin bu hasarı belirlemede bir biyogösterge olarakkullanılabileceğini göstermiştir.DNA onarım kapasitesinin çeşitli maruziyetlerde ve enfeksiyonlardafarklılık gösterebileceği duyarlılığın biyogöstergesi olan Challenge tekniği ile hassas birşekilde saptanabilmektedir. Bu teknikten klinikte HPV pozitif bireylerin serviks kanserineduyarlılığının belirlenmesinde yararlanılabilir.
Aliağa Körfezindeki deniz kirliliğinin bölge kefal balıklarında kirliliğin biyogöstergesi olan karaciğer EROD enzim aktivitesi ve balıktaki çeşitli metal düzeyleri ile belirlenmesi
TEZ KONUSU: Aliağa Körfezindeki deniz kirliliğinin bölge kefal balıklarındakirliliğin biyogöstergesi olan karaciğer EROD enzim aktivitesi ve balıktakiçeşitli metal düzeyleri ile belirlenmesiÖĞRENCİ: Onur Kenan ULUTAŞTEZ DANIŞMANI: Prof.Dr. İsmet ÇOKANABİLİM DALI: Farmasötik ToksikolojiYILI: 2007STATÜSÜ: Yüksek Lisans TeziÖZETAliağa Körfezi Ege denizi kıyılarında İzmir şehrine yakın petrolrafinerisi, kağıt endüstrisi gibi geniş miktarda endüstriyel aktivitelerinolduğu bir bölgedir. Bu endüstrileşmenin atıkları, kentsel atıkların körfezeboşaltılmasının yanı sıra dünyanın beşinci büyük gemi söküm tesisleri debu bölgenin yakınında yer almaktadır. Bu bölgedeki endüstriyelaktivitelerden kaynaklanan kirliliğin sonuçlarına yönelik olarak ulusal birbilgi mevcut değildir. Bu çalışmada Aliağa Körfezinde kefal balıklarında(Liza saliens) EROD aktivitesi tayini ile Cr, Hg, Pb ve Cd metalleri ölçümleriyapılarak, bölgenin metal kirliliği ve sucul sistemin PAH tipi kirliliktenetkilenip etkilenmediği değerlendirilmiştir.Aliağa Körfezi EROD aktivitesi değerleri (2531.1 ±609.83 pmolres./dak./mg protein), kontrol bölgesi değerlerinden(46,33 ±3.11 pmolres./dak./mg protein) istatistiksel olarak oldukça farklıdır(p=0.0004).Sonuçlar Aliağa Körfezinde kirliliğin boyutlarına yönelik ilk bilgiler olup,bölgenin PAH tipi kirleticiler ile yoğun bir kirliliğe maruz kaldığınıgöstermektedir. Aliağa Körfezi Cr ve Pb ölçüm sonuçlarının(113.14 ±90.85ng/g ve 755.35 ±348.6 ng/g) kontrol bölgesi değerlerine göre(22.49 ±16.408ng/g ve 441.6 ± 142.74 ng/g) farkı istatistiksel olarak anlamlıdır(p<0.001 vep<0.01). Aliağa Körfezinde, kontrol bölgesine göre Pb ve Crkontaminasyonunu işaret ederken, Hg(Aliağa: 32.83 ±23.03 ng/g, kontrol:39.81 ±13.79 ng/g, p>0.05) ve Cd(Aliağa: 27.88 ±19.05 ng/g, kontrol: 21.11±9.85 ng/g, p>0.05) ölçüm sonuçlarında aynı istatistiksel farkbulunamamıştır.
Desfluranın genotoksik etkisinin alkali comet yöntemiyle insan lenfositlerinde incelenmesi ve tavşan lenfositlerinde sevofluran ile karşılaştırılması
İnhalasyon anesteziklerinin, fiziksel özelliklerine ve uygulandıkları doza bağlı olarak sistemve organlar üzerinde toksik etkiler meydana getirebildikleri bilinmektedir. Günümüze dek pek çokçalışmada, inhalasyon anesteziklerinin insan genetik materyalini etkileyerek in vivo ve in vitrokoşullarda mutajenik ve karsinojenik etkiler yapabildiği gösterilmiştir. Desfluran ve sevofluran,anestezide son yıllarda kullanımı yaygınlaşan, florlu yeni inhalasyon anestezikleridir. Bu çalışmadaalkali comet yöntemi kullanılarak; cerrahi işlem uygulanan hastaların lenfositlerinde desfluranınpotansiyel genotoksik etkisini araştırmak, tek anestezik ajan olarak uzun süre uygulandıkları cerrahiişlem geçirmeyen tavşanların lenfositlerinde ise desfluran ve sevofluranın potansiyel genotoksiketkilerini karşılaştırmak amaçlandı.Çalışmanın 1. bölümünde: ASA IÂII risk grubunda yaşları 16 ile 66 arasında değişen yaklaşıkiki saat sürmesi beklenen elektif cerrahi operasyonu planlanan 25 erişkin hasta çalışma kapsamınaalındı. Sigara içme alışkanlığı, malignitesi, diyabet ve başka bir sistemik ya da genetik hastalığı olanbireyler ise, oksidatif DNA hasarına önceden sahip olabileceği düşünülerek çalışma kapsamı dışındabırakıldı. Tüm hastalar ameliyat öncesi sekiz saat süre ile aç bırakıldı ve premedikasyon uygulanmadı.Â15Â7 mg kg tiyopental sodyum ve 0.1 mg fentanil sitrat iv verilerek anestezi indüksiyonu sağlandıktanÂ1 Â1sonra 0.1 mg kg veküronyum iv verilerek endotrakeal entübasyon uygulandı. Hastalara, 4 l dkÂ1 Â1%50/50 oranında O2/hava karışımı, tidal volüm 6Â8 ml kg , solunum sayısı 10Â12 soluk dk olacakşekilde kontrollü solunum uygulandı. Anestezinin devamı BİS %50±5 olacak şekilde, %4Â7 desfluranve aralıklı bolus fentanil verilmesi ile sağlandı. Hastalardan periferik venöz kan örnekleri; anesteziuygulamadan önce, anestezi sırasında 2. saatte, anesteziden sonraki 1. gün ve anesteziden sonraki 3.günde alındı.Çalışmanın 2. bölümünde: Ağırlıkları 2250Â3500 gr arasında değişen, 14 adet erkek YeniZelanda tavşanı rastgele iki eşit gruba ayrıldı. Premedikasyon uygulanmayan tavşanlara 20 GÂ1intravenöz kanül ile kulak venlerinden damar yolu açıldı. Saatte 8 ml kg %0.9 NaCl infüzyonuyapıldı. Tavşanların kan basıncı, kalp hızı kaydedilip elektrokardiyografileri monitörize edildi.Herhangi bir cerrahi işlem uygulanmaksızın dört saat süre ile BİS monitörizasyonu altında indeks%50±5 olacak şekilde inhalasyon yolu ile genel anestezi uygulandı. Desfluran grubuna (n=7) %4Â7desfluran sevofluran grubuna (n=7) ise %3Â5 sevofluran, dakikada 2 l verilen oksijen içinde yüzmaskesi yoluyla uygulandı. Kulak veninden kan örnekleri; anesteziden önce, anestezi başladıktan 4saat sonra, anestezi sonrası 1. gün ve anestezi sonrası 4. gün alındı.Anestezi uygulanmadan önce alınan örnekler kontrol olarak değerlendirildi. Elde edilen kanörneklerinden izole edilen lenfositlere alkali comet yöntemi uygulanarak oksidatif DNA hasarıaraştırıldı. Her bir kan örneğinde sayılan 100 hücre: N (normal), AH (az hasarlı) ve H (hasarlı) olmaküzere üç ayrı kategoride incelendi. Sonuçların değerlendirilmesi için comet yanıtı skorlandı (THÂTotalHasar). İstatistiksel analizlerde, Student's t test, Paired t test, Tekrarlı Ölçümler İki Yönlü VaryansAnalizi kullanıldı. Veriler ortalama±SD olarak verildi ve p<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlıkabul edildi.Çalışmanın birinci bölümünde bulgular: Hastalarda 2. saatte alınan örneklerde AH, H ve THortalamaları artarken, N ortalamalarında azalma bulundu (p<0.05). Bu farklılıklar anestezi sonrası 1.günde ve 3. günde azalarak devam etti (p<0.05). Anestezi sonrası 1. gün ile 3. gün arasında yapılanistatistiksel değerlendirme sonucunda ise; AH, H hücre sayısında ve TH'de azalma saptanırken (sırasıile p=0.0001, 0.002, 0.0001) N'nin arttığı belirlendi (p=0.0001). Total hasar bakımından genel birdeğerlendirme yapıldığında; anestezi öncesi (14.6±5.2) değere göre anestezinin 2. saatinde belirlenenhasar (26.4±10.0) anestezi sonrası 1. günde devam etti (24.6±8.9). Anestezinin 3. gününde DNAhasarı anlamlı olarak azalmakla birlikte (18.1±6.9) anestezi öncesi değere göre (14.6±5.2) yüksekkaldı.Çalışmanın ikinci bölümünde bulgular: Desfluran grubunun anestezi öncesi değerleri,sevofluran grubunun anestezi öncesi değerleri ile benzerdi (p>0.05). Desfluran grubunda anesteziöncesi değere göre; anestezinin 4. saatinde H ve TH sayısı ortalamaları anlamlı bir şekilde artarken(p<0.05), bu farklılık anesteziden sonraki 1. günde başlangıç değerlere döndü. Sevofluran grubundaise H ve TH ortalamalarında yine başlangıca göre anestezinin 4. saatinde meydana gelen artış,anesteziden sonraki 1. günde devam ederken (p=0.05) anestezi sonrası 4. günde anestezi öncesideğerlere dönebildi. Her örnek alma zamanı için iki grup arasında yapılan karşılaştırmalarda isegruplar arasında anlamlı bir farklılık bulunmadı (p>0.05). Hem grup hem zaman etkisi birliktedeğerlendirildiğinde; N, H, AH ve TH için zamana bağlı değişimlerde grup etkisi bulunamadı (sırasıile p=0.166, 0.127, 0.869 ve 0.811).TH bakımından genel bir değerlendirme yapıldığında; desfluran (21.5±4.5) ve sevofluran(17.4±3.6) anestezi öncesi değerlerinde farklılık olmadığı, desfluran grubunda anestezinin 4. saatindeDNA hasarı belirlendiği (30.7±6.5), anestezi sonrası 1. günde (25.5±6.9) ve anestezinin 4. gününde(23.7±6.8) ise bu hasarın ortadan kalktığı, sevofluran grubunda anestezinin 4. saatinde (28.7±5.7)belirlenen hasarın, anestezi sonrası 1. günde (24.2±5.9) devam ettiği ve ancak anestezi sonrası 4.günde (22.5±6.2) bu hasarın ortadan kalktığı görüldü. Desfluran ve sevofluran grupları arasındayapılan karşılaştırmada herhangi bir farklılık saptanmadı.Sonuç olarak bu çalışmada, desfluranın hastalarda, desfluran ve sevofluranın tavşanlardapotansiyel genotoksik etki meydana getirdikleri gözlendi. Desfluran uygulanan hastalarda anestezisonrası 2. saatte en yüksek düzeyde DNA hasarının olduğu ve bu hasarın 3. günde tamamen anesteziöncesi değerlere dönemese de azaldığı görüldü. Desfluran ve sevofluranın tek ajan olarak dört saatsüre ile cerrahi herhangi bir girişim yapılmaksızın uygulandıkları tavşanlarda DNA hasarı 4. saattebaşladı. Bu DNA hasarının desfluranda 1. günde onarılmasına rağmen, sevofluranda 4. gündeonarıldığı belirlendi. Desfluranın genotoksik etkisi hastalarda daha uzun sürerken tavşanlarda dahakısa süre devam etti. Hem hastalara uygulanan desfluranın hem tavşanlara uygulanan desfluran vesevofluranın meydana getirdikleri genotoksik etki, anestezi sonrasında geri dönebilir nitelikte bulundu.DNA hasarı; diyabetli, maligniteli, yaşlı, genetik bozuklukları olan, sigara içenhastalarda tam olarak onarılamayabilir. Özellikle tekrarlayan ve çok uzun süren anesteziuygulamalarında DNA hasarı daha da belirgin olabilir. Bu gibi durumlarda desfluran vesevofluran dozlarını azaltabilmek için desfluran ve sevofluran ile ya intravenöz anesteziklerya da rejyonal anestezi yöntemleri kombine edilmelidir.
Terbinafinin yarı katı ilaç şekilleri üzerine çalışmalar
Terbinafin HCL, mantar enfeksiyonların tedavisinde yaygın olarak kullanılmaktadır ve terbinafin HCL'in krem formu Lamisil® adıyla ticari ürün olarak piyasa da bulunmaktadır. Bu nedenle de çalısmamızda ticari ürüne (Lamisil®) alternatif olarak terbinafin HCL'in %1'lik yarıkatı ilaç sekillerinden jel formülasyonlarını gelistirmeyi amaçladık. Çalısmamızın amacı doğrultusunda kitozan, Carbopol®974P ve Natrosol®250 polimerleri kullanılarak üç farklı hidrojel formülasyonu; üçgen faz diyagramı olusturularak mikroemülsiyon formülasyonundan hareketle, %1 oranında Carbopol®974P içeren mikroemülsiyon jel formülasyonu hazırlandı. Hidrojel formülasyonların ve mikroemülsiyon jel formülasyonunun, farklı sıcaklıklarda (4ºC, 25ºC, 40ºC) altı ay boyunca fiziksel stabiliteleri ve karakteristik özellikleri incelendi. Hazırlanan formülasyonlardan ve ticari üründen (Lamisil®) terbinafin HCL'in in vitro salımları Franz difüzyon ve diyaliz olmak üzere iki farklı yöntem kullanılarak, pH 5,2 fosfat tamponunda ve 32ºC'de gerçeklestirildi. Hazırlanan formülasyonlardan terbinafin HCL'in in vitro salımını arttırmak amacıyla penetrasyon arttırıcı olarak Transcutol kullanıldı. ?n vitro salım kinetikleri değerlendirildi. Çalısmanın son asamasında, hazırlanan formülasyonların in vitro olarak C.albicans, C.parapsilosis, C.krusei, Aspergillus niger, Penicillium, Mikrosporum ve Trichophyton rubrum üzerindeki M?K (minimum inhibisyon konsantrasyonu) değerleri ticari preparatla karsılastırılarak incelendi. Çalısmamızda elde ettiğimiz sonuçlara göre, hazırladığımız jel formülasyonlarının fiziksel özellikleri (pH, görünüs ve viskozite) değerlendirilerek üç ay süreyle stabil olduğu saptandı. Kitozan, Carbopol ve Natrosol jel formülasyonlarının in vitro salımlarının ticari ürünle (Lamisil®) paralellik gösterdiği tespit edildi. Transcutol'ün, Natrosol ve mikroemülsiyon jelden terbinafin HCLin salımını arttırdığı; kitozan ve Carbopol jelden salımını değistirmediği görüldü. ?n vitro salımların kinetik değerlendirmesine göre kitozan jel ve ticari ürünün (Lamisil®) Higuchi; Carbopol jel, mikroemülsiyon jel ve mikroemülsiyonun sıfırıncı derece; Natrosol jelin Peppas kinetik modele uygun olduğu saptandı. Antifungal aktivitenin in vitro incelenmesi sonucu, hazırlanan tüm formülasyonlar ve ticari ürünün (Lamisil®) maya türlerinden C.parapsilosis'e, küflere (Penicillium, Aspergillus niger) ve dermatofit türlerinden Mikrosporum'a karsı etkili olduğu saptandı. Dermatofit türlerinden Trichophyton rubrum'a karsı en etkili formülasyon Natrosol jel olarak bulundu. Maya türlerinden C.krusei ve C.albicans'a karsı kitozan jelin diğer formülasyonlara oranla daha etkili olduğu saptandı. Gerçeklestirilen bu çalısma doğrultusunda hazırladığımız kitozan, Carbopol ve Natrosol jel formülasyonlarının etkinlik açısından ticari preparatla (Lamisil®) aynı; mikroemülsiyon jel formülasyonunun ise ticari preparata (Lamisil®) yakın etki gösterdiğini söylemek mümkündür. Anahtar Kelimeler: Terbinafin, hidrojel, mikroemülsiyon jel, in vitro salım, minimum inhibisyon konsantrasyonları (M?K).
Kronik olarak atık anestezik gazlara maruz kalan anestezi personelinde glutation, total antioksidan düzeylerinin dna hasarı ile ilişkisinin araştırılması
İnhalasyon anesteziklerinin mutajenik ve genotoksik etkilerinin tartışıldığı araştırma sayısı artmaktadır. IARC inhalasyon anesteziklerini, insanlarda karsinojenitesi sınıflandırılmamış bileşikler (grup III) grubunda değerlendirmektedir. Çalışmamız; DNA hasarının kantitatif olarak ölçüldüğü; kuyruk uzunluğu (TL), kuyruk yoğunluğu (TI), kuyruk momenti (TM), total antioksidan kapasite ve redükte glutation farklılıklarını belirlemek amacıyla ile benzer ameliyathane koşullarında, genellikle nitröz oksit, izofluran, sevofluran ve desfluran gibi inhalasyon anesteziklerine maruz kalan 31 kadın ve 9 erkek anestezi personeli ile yaşları çalışma grubumuzla uyumlu olarak seçilmiş, inhalasyon anesteziklerine maruz kalmayan 40 sağlık çalışanının gönüllü olarak katıldığı kontrol grubundan oluşmuştur. İnhalasyon anesteziklerine maruz kalan grubun periferal kan lenfositlerinde, comet görüntü analiz tekniği ile belirlenen TL, TI, TM parametreleri, kontrol grubu ile kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuş (p<0,001), sigara içme alışkanlığının bu farklılığı değiştirmediği belirlenmiştir. Ayrıca, maruz kalan grubun total antioksidan kapasitesinin (1,16 ± 0,45), kontrol grubununkinden (0,66 ± 0,31) istatistiksel olarak anlamlı düşük olduğu saptanmıştır (p<0,001). Redükte glutation düzeyleri incelendiğinde ise, kontrol grubunun 1,29 ± 0,29 redükte glutation düzeylerine karşın, inhalasyon anesteziklerine maruz kalan grubun 1,08 ± 0,33 redükte glutation düzeyleri olduğu, kontrol grubununkinden istatistiksel olarak anlamlı olarak düşük olduğu saptanmıştır (p<0,05). Total antioksidan kapasitenin ve redükte glutation düzeyinin sigara içme alışkanlığından etkilenmediği belirlenmiştir. Bu çalışmadan elde edilen sonuçlar, inhalasyon anesteziklerinin mesleki olarak maruz kalan personelde sağlık riski yaratabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Atık anestezik gazlar. Comet testi. DNA hasarı. Total antioksidan kapasite. Glutation
Tip 2 DM'li kadın hastalarda beta -2 reseptör polimorfizminin obezite ve hipertansiyon ile ilişkisinin araştırılması
Farmakogenetik çalışmalar ilacın metabolizmasındaki ya dafarmakodinamiğindeki bireysel farklılıklar nedeniyle, bireyin ilaca verdiğicevabı etkileyen genetik farklılıkları araştıran çalışmalardır. β2Adrenoreseptör (B2AR) gen sekansınında fonksiyonel mutasyonlar geninekspresyonunu, downregülasyonunu ve β2 adrenoreseptör agonistlerininreseptöre bağlanmalarını değiştirmektedir.B2AR geninde görülen mutasyonlardan bir tanesi Gln27Glu;27. kodonda yer almakta ve Glutamin (Gln) aminoasitinin Glutamik asit(Glu) amino asitine dönüşmesine neden olmaktadır. B2AR genfonksiyonlarındaki bu değişmeler, B2AR genlerinin regüle ettiği bütünfizyolojik, biyokimyasal ve farmakolojik (kardiovasküler) olaylarıetkilemektedir. B2AR polimorfizminin; solunum hastalıkları, konjestif kalpyetmezliği, diyabet, obezite ve hipertansiyon gibi hastalıkların oluşumundayer aldığı gösterilmiştir.Çalışmamızda 91 Tip 2 DM kadın hasta ve 66 sağlıklı kadınkontrol grubu B2AR 27.konumdaki tek nokta polimorfizminin DM, obeziteve hipertansiyon ilişkisini araştırmak amacıyla seçilmiştir. Bu bireylerdenelde edilen DNA örneklerine B2AR 27. konumdaki nokta mutasyonunutespit etmak amaciyla PCR-RFLP metodu uygulanmıştır. Gruplar taşıdığıgenotipe göre Gln27Gln (wild), Gln27Glu(heterozigot) ve Glu27Glu(mutant) üç gruba ayrılarak değerlendirme yapılmıştır.Deney ve kontrol grubunun genotip frekansları sırasıyla,Gln27Gln genotipi %13.2 ve %18.2, Gln27Glu genotipi %54.9 ve %34.8,Glu27Glu genotip ise %31.9 ve %47 olarak bulunmuştur. DM'luhastalarda, Gln27Glu genotip frekansı kontrol grununa göre istatistikselolarak anlamlı bulunmuştur (p < 0.005 ). Aynı zamanda, Hasta grubundawild alel genini taşıyanların(wild+heterozigot) oranı (%68.1 ) kontrolgrubu ile karşılaştırıldığında anlamlı derecede yüksek bulunmuştur(chi-square test p < 0.005).Bununla beraber, DMlu hastalarda Glu27Glu (mutant)genotipini taşıyanların insülin değerleri istatiksel olarak olarak farklıbulunmuşken , açlık kan şekeri ve HOMA IR(insülin direnci) değerleri diğergenotipi taşıyan hastalardan yüksek olduğu tespit edilmiştir. Obezif olanDM'lu hastaların (n=53, BMI>30kg/m2) genotip ve alel frekansı kontrolgrubuna göre istatiksel bir farklılığa neden olmazken, hasta grubu BMIaçısından değerlendirildiğinde üç genotip arasında herhangi bir farklılıkgörülmemiştir (p> 0,005). Hipertansif olan DM'lu hastalar (n=48) genotipve alel frekansı yönünden kontrol grubuna göre istatiksel olarak farklılıkgöstermezken, hasta grubunda üç genotip sistolik kan basıncı değerleriaçısından karşılaştırıldığında üç genotip arasında herhangi bir farklılıkgörülmemiştir (p> 0,005). Bu çalışmadan elde edilen sonuçlar, Türkpopulasyonundaki DM'lu kadınlarda B2AR Gln27Glu polimorfizminin açlıkkan şekeri, insülin, HOMA IR(insülin direnci) gibi Tip 2 DM için riskoluşturabilecek parametreleri etkiliyebileceğinden dolayı, Tip 2 DMhastalığına zemin oluşturabileceğini, fakat DM'lu hastalarda gözlenenobezite ve hipertansiyon gelişimi ile ilişkisi olmadığını göstermektedir.Anahtar Kelimeler: Tip2 DM, Obezite, Hipertansiyon, Farmakogenetik,B2AR Genetik Polimorfizm
Siklofosfamid'in indüklediği in vivo kromozomal hasara karşı doğal ve sentetik orijinli bileşiklerin koruyucu etkilerinin üroteliyal epitel hücrelerinde mikroçekirdek testi ile araştırılması
İnsanlar günlük yaşamlarında çok sayıda kimyasal karsinojen ve mutaj enlere maruz kalabilmektedir. Bunlar arasında antineoplastik ilaçlar, polisiklik aromatik hidrokarbonlar, aromatik aminler, nitrozaminler, metaller ve radyasyon bulunur. insan vücudu bu tip kimyasal bileşiklere karşı çok çeşitli savunma mekanizmaları geliştirmesine rağmen bu kimyasal bileşiklere karşı giderek artan maruziyet, mutajenik ve karsinojenik etkilere yol açabilmektedir. Bu nedenle bu kimyasal bileşiklerin mutajenik ve/veya karsinojenik özelliklerini baskılayabilecek nitelikte diğer bileşiklerin belirlenmesine ve kullanılmasına gerek vardır. Bu çalışmanın amacı; fare üroteliyal epitel hücrelerinde genotoksik etki oluşturmada model bileşik olarak, siklofosfamid'in uygunluğunu belirlemek, N-Asetil Sistein ve vitamin C ile, fare üroteliyal epitel hücrelerindeki genotoksik etkinin modülasyonunu ve doz-etki ilişkisini mikroçekirdek (MÇ) ile incelemektir. Siklofosfamid'in fare üroteliyal epitel hücrelerinde maksimum genotoksik hasar oluşturduğu zaman aralığının tesbit edilmesi için 51.6mg/kg dozda siklofosfamid i.p. olarak farelere verildikten sonra 2.,5.,7.,10.,15 ve 17., günlerde çıkarılan mesanelerdeki üroteliyal epitel hücreler incelendi ve MÇ sıklık ortalamaları (±S.S.) (%o) sırasıyla 4.0 (±1.16), 8.5 (±1.00), 11.9 (±0.50), 17.0 (±2.68), 9.3 (±1.71), 4.0 (±0.50) bulunmuştur. 2. günden itibaren MÇ (%o) oluşum sıklığının artmaya başladığı 7. günde yükseldiği ve 10. günde maksimum değere ulaştığı, 15. günde azaldığı 17. günde minimum değere indiği gözlemlenmektedir. Maksimum genotoksik hasarın elde edildiği zaman aralığı 10. gün olarak belirlenmiştir.100 Maksimum genotoksik hasarın elde edildiği zaman aralığında doz- etki ilişkisini belirlemek için; 12.9,25.8,5 1.6,64.5mg/kg dozlarda siklofosfamid i.p. olarak farelere verildikten sonra üroteliyal epitel hücrelerindeki MÇ sıklık ortalamaları (±S.S) (%o) doz gruplarında sırasıyla 5.0 (±1.41), 7.25 (±0.50), 15.3 (±4.35), 17.8 (±5.35) olarak bulundu. 51.6mg/kg doz grubundaki MÇ sıklığının 12.9 ve 25.8mg/kg doz gruplarından istatistiksel düzeyde anlamlı olarak arttığı (p<0.05), 64.5mg/kg doz grubu ile istatistiksel olarak farklı olmadığı gözlemlenmiştir (p>0.05). 10,30 ve 60mg/kg dozda vitamin C farelere intraperitonel olarak siklofosfamid verilmeden 24 saat önce ve beraber verildikten sonra incelenen mesane epitellerinde MÇ sıklık ortalamaları (±S.S) (%o) sırasıyla 9.7 (±1.50), 8.1 (±2.90), 7.0 (±2.27) olarak bulunmuştur. Pozitif kontrol (siklofosfamid) grubunun MÇ sıklığı (16.5±3.55) ile karşılaştırıldığında istatistiksel düzeyde anlamlı azalmalar tesbit edilmiştir (p<0.05). Doza bağlı olarak istatistiksel düzeyde anlamlı azalma, sadece 10mg/kg ile 60mg/kg doz grupları arasında bulunmuştur (p<0.05). 200,400 ve 800mg/kg dozda oral yolla 7 gün süre ile N-Asetil Sistein verildikten sonra fare mesane epitel hücrelerinde MÇ sıklık ortalamaları (±S.S) (%o) sırasıyla 7.66± (2.94), 8.39 (±3.5), 5.0 (±1.41) olarak bulunmuştur. Pozitif kontrol (siklofosfamid) grubu MÇ sıklığı (17.0±3.09) ile karşılaştırıldığında istatistiksel düzeyde anlamlı azalmalar tesbit edilmiştir (p<0.05) Doza bağlı olarak azalmalar gözlemlenmesine rağmen, anlamlı' bir doz- etki ilişkisi bulunamamıştır (p>0.05). Sonuç olarak, bu çalışmada C-vitamini ve N-Asetil Sistein'in fare mesane epitel hücrelerinde siklofosfamid' in indüklediği genotoksik hasarı % 41-70 arasında azalttığı gösterilmiştir. Bu azalmada C-vitaminin muhtemelen antioksidan ve N-Asetil Sistein'in nükleofilik özelliği ve GSH prekürsörü olması nedeniyle etkili olduğu düşünülmektedir.101 Çeşitli doğal ve sentetik orijinli kimyasal bileşiklerin hedef dokularda doza, veriliş zamanına bağlı olarak antigenotoksik etkilerinin araştırmasında, bu çalışmadaki hayvan modeli kolaylıkla uygulanabilir.
Kurşuna maruz akü fabrikası işçilerinde genotoksik hasarın Challenge Tekniği ile araştırılması
Kurşuna yüksek dozda maruziyet endüstride en sık rastlanan maruziyet tiplerinden biridir. Çeşitli endüstri dallarında kurşuna maruziyet belirlenmesine karşın bu maruziyet akü fabrikası işçilerinde çok yoğun olarak gözlenmektedir. Kurşun, lARC'ye göre 2B sınıfında insanlarda muhtemelen karsinojenik bir metaldir. Kurşunun genotoksik potansiyelinin daha çok indirekt etkilerine bağlı ortaya çıkabileceği ve DNA onarım prosesleriyle etkileşebileceği son yıllarda önemle tartışılmaktadır. Kurşun iyonları DNA'nın oluşum sürecinde veya onarımında görev alan enzimlerle etkileşmesi sonucunda indirekt etki gösterir. Bu çalışmada, mesleki olarak kurşuna maruz 23 akü fabrikası işçisi ve 23 mesleki olarak kurşuna maruz kalmamış kontrol grubu kullanılmıştır. Atomik Absorbsiyon Spektrometresi ile ölçülen akü fabrikası işçilerinin kan kurşun değerleri (72.66 ± 34.14) kontrol grubuna kıyasla (4.41 ± 2.07) istatistiksel olarak yüksek derece anlamlı bir artış (p<0,0001) göstermiştir. Standart kromozomal aberasyon tekniği ile belirlenen aberasyon sıklığı deney grubunda (0.014 ± 0.011) kontrol grubuna (0.008 ± 0.010) kıyasla yeterince anlamlı bir artış (p>0,05) göstermemesine karşın, duyarlılığın biyogöstergesi olarak tanımladığımız Challenge tekniği ile deney (0.118 + 0.038) ve kontrol grupları (0.093 + 0.023) arasında istatistiksel olarak anlamlı (p<0.05) sonuçlar elde edilmiştir. Standart kromozomal aberasyon tekniği ile maruz grupta belirlenen aberasyon sıklıkları kan kurşun seviyeleri ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamamış (r=0.3680, p>0.05) olmasına rağmen Challenge tekniği ile istatistiksel olarak anlamlı (r=0.4325, p<0.05) bir ilişki bulunmuştur. Her iki teknikle de belirlenen kontrol grubu aberasyon sıklıkları kan kurşun seviyeleri ile karşılaştırıldığında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır [standart kromozomal aberasyon tekniği (r=0.2282, p>0.05); Challenge tekniği (r=-0.2764, p>0,05)]. Çalışmamız standart kromozomal aberasyon tekniğine anlamlı cevap vermeyen durumlarda hasarın daha hassas olan Challenge tekniği ile anlamlı sonuçlar verdiğini göstermiştir. Challenge tekniğinden yararlanarak belirlenen DNA onarım kapasitesinin kurşuna maruz akü fabrikası işçilerinde kontrol grubuna kıyasla azaldığı varılmıştır. DNA onarım biyogöstergesi olan Challenge tekniği ile hassas bir şekilde saptanabilmektedir. Bu teknikten klinikte, işyerlerinde mesleki maruziyet sonucu oluşabilecek sağlık riskinin belirlenmesinde ve işçi seçiminde yararlanılabilir. kapasitesinin çeşitli maruziyetlerde sonucuna farklılık gösterebileceği duyarlılığın biyogöstergesi olan Challenge Tekniği ile hassas bir şekilde saptanabilmektedir. Bu teknikten klinikte işyerlerinde mesleki maruziyet sonucu oluşabilecek sağlık riskinin belirlenmesinde ve işçi seçiminde yararlanılabilir.
Tavuk eti ve karaciğerlerinde eritromisin kalıntılarının aranması üzerinde çalışmalar
-SO- VI. ÖZET Bu araştırma, birinci kısmında tedavi edici dozlarda Eritromisin verilen broiler tavukların kas eti ve karaciğer doku larındaki Eritromisin varlığı, ikinci kısmında, Ankara piyasasın dan sağlanan tavuk kas eti ve karaciğerlerinde Eritromisin varlığını saptamak amacıyla mikrobiyolojik disk diflizyon yöntemi kullanılarak yapıldı. Eritromisin kalıntı analizi iki bölümde planlandı. Birinci bölümde, normal koşullarda beslenen broiler tavuklar 10'ar adetlik 4 gruba ayrıldı. Bunlardan 10 adedi kontrol grubu olarak incelendi. Kontrol grubu dışında, diğer tavuklar 5 gün boyunca her gün yeni hazırlanan Eritromisin tiyosiyanat etken madde içeren Erivet isimli antibiyotik tedavi edici dozlarda içme suları ile verildi. Hac alan tavuklardan birinci grupta yer alan 10 tanesi ilaç alımından 24 saat sonra, 2. grup 10 tavuk 48 saat, 3. grup 10 tavuk 72 saat sonra kontrol grubu ile birlikte kesildi. Bu bölümde 40 adet tavuğa ait, toplam 80 adet organda (40 adet kas eti, 40 adet karaciğer) Eritromisin kalıntısı arandı. Çalışmamızın ikinci bölümünde Ankara piyasasından sağ lanan iki değişik firmaya ait 100 tavuk organında (50 adet kas eti, 50 adet karaciğer dokusu) Eritromisin kalıntısı arandı.- 51 - Elde edilen bulguların istatistiki değerlendirilme sinde; 24 saat sonra kesilen tavukların kas etindeki Eritromisin kalıntı zon çapları, 48 saat sonra kesilen tavukların kas etindeki kalıntı zon çaplarından önemli derecede fazla bulundu (P<0.01). 24 saat sonra kesilen tavukların karacigerlerindeki Eritromisin kalıntı zon çapları, 48 saat sonra kesilen tavukların karacigerlerindeki Eritromisin kalıntı zon çaplarından farklı olmasına ragmen istatistiki olarak önemsiz bulunmuştur (P>0. 05). 24 saat sonra kesilen tavukların kas eti ve karaciğer dokularındaki Eritromisin kalıntı zon çapları karşılaştırıl dığında aradaki farkın önemli olmadığı görülmüştür (P>0.05). 48 saat sonra kesilen tavukların kas eti ve karaciğer dokularındaki Eritromisin kalıntı zon çapları arasındaki farkında önemli olmadığı belirlendi (P>0. 05). 72 saat sonra kesilen tavukların hic birinde Eritromisin kalıntısı bulunamamıştır. Piyasadan sağlanan tavuk kas etleri ve karaciğerlerinin hic birinde Eritromisin kalıntısına rastlanmamıştır.
Naproksen sodyum ve meloksikamın erkek sıçanlarda reprodüktif toksik etkisinin değerlendirilmesi
Siklooksijenaz (COX) enzim inhibitörleri olan non-steroidal antiinflamatuvar ilaçlar genellikle kısa süreli ağrıların giderilmesi dışında inflamasyona bağlı durumlarda uzun süreli olarak kullanılmaktadır. COX enzimi ve prostaglandinlerin dişilerde reprodüktif fonksiyonların düzenlenmesinde önemli role sahip olduğu bilinmektedir. Ancak erkek üreme sistemi ile ilgili az sayıda çalışma olmakla birlikte, çalışma sonuçları birbiri ile çelişki göstermektedir. Bu çalışmada erkek sıçanlara naproksen sodyum ve meloksikam uygulamasını takiben gruplarda sperm sayısı ve motilitesi gibi sperm parametreleri, testis dokusunda COX-1 ve COX-2 enzim aktiviteleri ve prostaglandin E1 (PGE1), prostaglandin E2 (PGE2) ve prostaglandin F2? (PGF2?) seviyeleri, kan FSH, LH ve testesteron seviyeleri ve testis dokusu histopatolojik değerlendirilmektedir. Ayrıca bu ajanlar ile indüklenen prostaglandin sentez inhibisyonuna sekonder olarak oksidatif durumun değerlendirilmesi için testis dokusunda süperoksit dismutaz (SOD), katalaz, glutatyon peroksidaz (GPx) ve glutatyon (GSH) seviyeleri araştırılmaktadır. Sonuçlarımıza göre uygulama gruplarımızda kontrol grubuna göre sperm sayısı ve motilitesinin azaldığı belirlendi. Testis dokusunda COX-1, PGE2 ve PGF2? naproksen sodyum ve meloksikam uygulaması ile anlamlı derece azalırken, COX-2 ve PGE1 seviyesindeki azalmalar anlamlı olarak değerlendirilmedi. Uygulama gruplarında plazma FSH, LH ve testosteron seviyesinin kontrol grubuna oranla anlamlı olarak değişmediği gözlendi. Testis SOD, katalaz, GPx ve GSH seviyeleri ise naproksen sodyum ve meloksikam uygulaması ile anlamlı olarak azaldığı tespit edildi. Histopatolojik inceleme sonuçlarına göre ise uygulama gruplarında spermatogenezin gerçekleştiği seminifer tübüllerde hasar dikkat çekmektedir. Sonuç olarak çalışmamızda erkek üreme sisteminde prostaglandinlerin inhibisyonunun spermatogenez sürecinde hormon plazma seviyelerini değiştirmeden direkt etkileri ile sperm motilitesi ve sayısını azalttığı ve testislerin morfolojik incelemesinde spermatagonezin gerçekleştiği seminifer tübüllerde hasarı ve indüklediği gösterilmektedir.Ayrıca bu ajanlar ile sekonder olarak oksidatif stres indüklenmektedir.
Levotiroksinin erkek reproduktif sistem hücre dizilerinde toksisitesinin değerlendirilmesi
Levotiroksin; birçok vücut fonksiyonu regülasyonunda yer alan tiroid hormonlarının ikamesinde kullanılan sentetik bir moleküldür. Hormon bazlı bir ajan olması ve tüm dünyada en sık reçete edilen ilaçlardan olması reprodüktif etkileri üzerinde araştırma yapma gereği oluşturmuştur. Erkek reprodüktif sistem dizileri üzerine hem genomik hem de non-genomik etkiler ile spermatogenezi ve androjenik aktiviteyi etkilemektedir. Çalışmada TM3 Leydig ve TM4 Sertoli hücre hatları üzerine doza bağımlı hücre canlılığı MTT ve nötral kırmızı deneyleri ile test edilerek bu konsantrasyonlardan hareketle inhibitör konsantrasyon 50 belirlenmiştir, bu konsantrasyonlardan hareketle reaktif oksijen türleri oluşumu Diklorofloresin-diasetat yöntemi ile spektrofotometrik olarak belirlenmiş ve DNA hasarının tespiti Comet testi ile saptanmıştır. Sonuçlara göre levotiroksinin konsantrasyon bağımlı olarak TM3 Leydig ve TM4 Sertoli hücrelerinde hücre canlılığını azalttığı belirlenmiştir. Yüksek konsantrasyonda levotiroksin hücrelerde ROT üretimini indüklemiştir, fakat bu istatistiksel olarak anlamlı değerlendirilmemiştir. Diğer taraftan TM3 Leydig ve TM4 Sertoli hücrelerinde levotiroksin DNA hasarı açısından anlamlı değişikliklere neden olmamıştır. Sonuç olarak levotiroksinin TM3 Leydig ve TM4 Sertoli hücrelerinde tespit edilen sitotoksik etkisi reprodüktif toksisitenin bir göstergesi olarak değerlendirilmiştir. Anahtar Sözcükler: Levotiroksin, TM3 Leydig hücreleri, TM4 Sertoli hücreleri, Sitotoksisite, Reaktif oksijen türleri, DNA hasarı
Karvedilolün erkek reproduktif sistem hücre dizilerinde toksisitesinin değerlendirilmesi
Reproduktif sağlık ile ilişkili problemler günümüzde insanların yaşam kalitesini etkilemektedir. Epidemiyolojik çalışmalar son yıllarda insanlarda sperm kalitesinin azaldığını işaret etmektedir. Bu durum ilaçlar dahil artan çevresel maruziyetler ile ilişkilendirilmiştir. Tekrarlayan dozlarda maruz kalınan ilaçların da insanlarda sperm kalitesini etkileyebileceği düşünülmektedir. Bu tez çalışmasında, tekrarlayan dozlarda kardiyavasküler hastalıkların tedavisinde sıklıkla kullanılan karvedilolün in vitro olarak TM3 Leydig ve TM4 Sertoli hücreleri üzerindeki sitotoksik etkilerinin değerlendirilmesi ve olası toksisitenin altında yatan bir mekanizma olarak hücre dizilerinde reaktif oksijen türlerinin miktarının belirlenmesi amaçlanmıştır. Sonuçlarımız karvedilolün hem TM3 Leydig hem TM4 Sertoli hücrelerinde doza bağımlı olarak sitotoksik etkili olduğunu göstermiştir. Diğer taraftan TM3 Leydig ve TM4 Sertoli hücrelerinde karvedilol ile reaktif oksijen türlerinin üretiminin indüklenmediği tespit edilmiştir. Buna göre karvedilolün testiküler yapının hücresel bileşenleri olan Leydig ve Sertoli hücreleri üzerinde direkt toksik etkilerinin olduğu söylenebilir. Oksidatif stresin bu ajan ile indüklenip indüklenmediğini anlamak için hücresel antioksidanların da seviyelerinin belirlenmesinin gerekliliği vurgulanabilir.
Erkek sıçanlarda yüksek yağlı diyet ile indüklenen obezitede reproduktif toksik etkiler açısından probiyotik uygulamasının koruyucu etkilerinin değerlendirilmesi
Batı dünyasında obezite epidemik seviyelere ulaşmış, üreme sağlığı için risk oluşturmuş ve potansiyel olarak sperm kalitesinde düşüşe neden olmuştur. Bu tezin amacı, yüksek yağlı diyetle indüklenen aşırı kilo/obezite modelinin sıçanlarda üreme sistemi üzerindeki toksik etkilerini araştırmak ve probiyotik uygulamasının potansiyel toksik etkiler üzerindeki koruyucu ve tedavi edici etkilerini incelemektir. Çalışma, yüksek yağlı diyetle beslenen sıçanların testis ve epididim ağırlıklarının arttığını, sperm konsantrasyonunun azaldığını ve anormal morfolojik spermlere sahip olduğunu ortaya koymuştur. Testiküler histopatolojik bulgular seminifer tübül lümeninde sperm miktarında azalma, seminifer tübül yapısında dejenerasyon ve testiküler yapı hücrelerinde anomaliler olduğunu göstermiştir. Yüksek yağlı diyetle beslenen sıçanlarda serum LH seviyeleri kontrol sıçanlarına kıyasla azalmış ve testis dokularında GSH ve MDA seviyelerinde artış kaydedilmiştir. Probiyotik uygulaması, yüksek yağlı diyetle beslenen sıçanlarda kilo alımını azaltmış, ancak yüksek yağlı diyetle beslenmenin neden olduğu testis ve epididim ağırlıkları, sperm konsantrasyonu ve morfolojisindeki olumsuz değişiklikler üzerinde önemli bir koruyucu ve iyileştirici etki göstermemiştir. Bununla birlikte, probiyotik uygulaması testis histopatolojik bulguları ve hafif yapısal deformasyon üzerinde koruyucu bir etkiye sahip olmuştur. Terapötik probiyotik uygulaması, yüksek yağlı diyetin neden olduğu testiküler dejeneratif bulguları hafifçe kötüleştirmiş, ancak testiküler MDA seviyelerine olumlu bir katkı sağlamamıştır.
Atorvastatinin erkek reproduktif sistem hücre dizilerinde toksisitesinin değerlendirilmesi
Erkek üreme sisteminin işlevi, erkek üreme fonksiyonunu sürdüren testosteron gibi androjenler üretmek ve spermatogenezi teşvik ederek döllenme için dişi üreme sistemine taşınmasını sağlamaktır. Erkek üreme sisteminin fonksiyonel hücreleri, testislerde bulunan Leydig ve Sertoli hücrelerinden oluşmaktadır. Bir statin türevi olan atorvastatin; HMG-KoA redüktaz enzimi inhibitörüdür. Karaciğerdeki kolesterol sentezini HMG-KoA'nın mevalonata dönüşmesini engelleyerek azaltmaktadır. Bilimsel ve tıbbi literatürde; hiperkolesterolemi hastalığına sahip erkeklerde statin tedavisinin, steroid düzeylerinde ve sperm sayıları üzerindeki etkileri; popülasyona, doza ve komorbiditeye bağlı olarak fazlasıyla değişkendir. Bu tez çalışması kapsamında, TM3 Leydig ve TM4 Sertoli hücre hatları üzerine doza bağımlı hücre canlılığı MTT deneyiyle test edilmiştir. Atorvastatin kalsiyumun her bir konsantrasyonu için % inhibisyon değerleri hesaplanmış ve bu konsantrasyonlardan hareketle inhibitör konsantrasyon 50 belirlenmiştir. Sonuç olarak; atorvastatinin, MTT testinde TM3 Leydig ve TM4 Sertoli hücrelerine uygulanan farklı konsantrasyonlarında hücre canlılığını önemli ölçüde azalttığı gözlenmiştir. Anahtar Sözcükler: Atorvastatin, TM3 Leydig hücreleri, TM4 Sertoli hücreleri, MTT testi
Pioglitazonun erkek reproduktif sistem hücre dizilerinde toksisitesinin değerlendirilmesi
Diyabetus mellitus prevelansı her geçen gün daha da artan dolayısıyla tedavisi önem arz eden bir metabolik hastalıktır. Diyabetus mellitus tedavisinde son yıllarda sıklıkla reçete edilen pioglitazonun reprodüktif etkileri üzerine çalışma yapılması bu nedenle önem arz etmektedir. Çalışmada TM3 Leydig ve TM4 Sertoli hücre hatları üzerine doza bağımlı hücre canlılığı MTT ile test edilmiştir ve bu konsantrasyonlardan hareketle inhibitör konsantrasyon 50 belirlenmiştir. Bu konsantrasyonlardan hareketle TM3 Leydig ve TM4 Sertoli hücrelerinde hücre canlılığını azalttığı görülmüştür. Sonuç olarak pioglitazonun TM3 Leydig ve TM4 Sertoli hücrelerinde tespit edilen sitotoksik etkisi reprodüktif toksisitenin bir göstergesi olarak değerlendirilmiştir.
Hipotiroidizm ve levotiroksinin erkek sıçanlarda reprodüktif toksisitesinin değerlendirilmesi
Erkek infertilitesi, hipotiroidizm dahil olmak üzere çeşitli hastalıkların bir sonucu olarak meydana gelebilen yaygın bir halk sağlığı sorunudur. Hipotiroidizmin erkek infertilitesi üzerine etkisi ile ilgili yapılan çalışmalardan kesin veriler elde edilememiştir fakat hipotirodizmin erkek reprodüktif sistem üzerinde oluşturduğu olumsuz etkiler de önemli bir tartışma konusu olmuştur. Bu noktada hipotiroidizmin tedavisinde sıklıkla L-T4 kullanıldığı bilinmektedir. Hormon bazlı bir ajan olan ve kronik olarak kullanılan L-T4'ün erkek üreme sistemindeki etkisinin araştırılması önem taşımaktadır. Bu çalışma, sıçanların tiroid hormonları seviyelerine bakıldığında düşük T3 ve T4, yüksek TSH seviyesi ile hipotiroidizmin indüklendiğini göstermiştir. L-T4 tedavisi ile tiroid hormon seviyelerinin kontrole yaklaştığı gözlenmiştir. Hipotiroid sıçanların sperm konsantrasyonunun azaldığı ve yüksek oranda anormal morfolojik spermlere sahip olduğu görülmüştür, ayrıca serum LH, FSH, SHBG, Testosteron, Inhibin B seviyeleri de kontrol grubuna göre azalmıştır. L-T4 tedavisiyle; sperm konsantrasyonu ve anormal sperm yüzdesi kontrol grubuna göre yine farklı değerlerde bulunmuş, FSH seviyelerinin kontrole göre azaldığı; SHBG, LH, Testosteron, Inhibin B seviyeleri kontrol grubuna göre de hala farklı değerlerde olduğu belirlenmiştir. Hipotiroid sıçanlarda azalmış GSH seviyeleri ve artmış MDA seviyeleri ile oksidatif stresin arttığı sonucuna ulaşılmıştır. L-T4 tedavisi ile GSH ve MDA seviyelerinde kontrole göre anlamlı bir farklılık görülememiştir. Sonuç olarak, PTU ile indüklenen hipotiroidizm erkek sıçanlarda reprodüktif toksik etkileri indüklemiş, L-T4 ile tedavi sonrası da halen bu parametrelerde kontrol grubuna göre farklılıklar gözlenmiştir.
Venlafaksinin ve mirtazapinin erkek reproduktif sistem hücre dizilerinde toksisitesinin incelenmesi
İlaçların tedavide kullanıldıkları etkilerine sekonder farklı sistemler üzerinde indükledikleri toksik/advers etkilerinin belirlenmesi ilaç güvenilirliği açısından büyük önem taşımaktadır. Birçok sistemde istenmeyen etkilere neden olabilen ilaçlar hem kadınlarda hem de erkeklerde fertiliteyi etkileyebilmektedir. Özellikle reprodüktif yaşlarda tekrarlayan dozlarda kullanılan ilaçların fertiliteyi etkilemesi kaçınılmazdır. Serotonin-noradrenalin geri alım inhibitörü antidepresan ilaç venlafaksinin ve atipik antidepresan ilaç mirtazepinin erkek reprodüktif sistem üzerindeki istenmeyen etkilerini değerlendiren az sayıdaki çalışmaya ek olarak reprodüktif sistemde hücresel düzeyde etkilerini gösteren herhangi bir çalışma bulunmadığı belirlenmiştir. Bu noktadan hareketle, bu tez çalışmasında venlafaksinin ve mirtazepinin TM3 (fare testis Leydig hücre dizisi) hücre dizilerinde in vitro reprodüktif toksisitesinin araştırılması ve olası toksisitenin mekanizmasının aydınlatılması amaçlanmıştır. Çalışmada, TM3 Leydig hücreleri üzerinde doza bağımlı hücre canlılığı MTT deneyi ile test edilerek inhibitör konsantrasyon 50 değeri belirlenmiştir. Bu konsantrasyondan hareketle apoptozun belirlenmesi için Annexin V/Propidyum İyodür apoptoz testi gerçekleştirilmiş, reaktif oksijen türleri üretiminin belirlenmesi için Diklorofloresin-diasetat yöntemi uygulanmıştır. TM3 Leydig hücrelerinin 24 ve 48 saat süre ile venlafaksinin yüksek konsantrasyonlarına maruziyeti belirgin bir sitotoksik etkiye neden olmazken, mirtazepinin sitotoksik etkiye neden olduğu belirlenmiştir. Mirtazepinin TM3 Leydig hücrelerinde apoptotik hücre ölümünü tetiklediği ve reaktif oksijen türleri üretimini indüklediği belirlenmiştir. Sonuç olarak, venlafaksin ile olmasa da mirtazepin ile reprodüktif toksisiteyi işaret eden temel bulgular elde edilmiştir.
Dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu olan çocuklarda serum manganez konsantrasyonları: Sistematik bir inceleme
Dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu (DEHB), çocukluk çağında en sık görülen nörogelişimsel bozukluklardan biridir ve etiyolojisinde genetik yatkınlık kadar çevresel toksik maruziyetlerin de rol oynadığı bilinmektedir. Son yıllarda, çevresel bir nörotoksin olan manganezin çocukların nörogelişimsel sağlığı üzerindeki potansiyel etkileri üzerine yapılan araştırmalar artmıştır. Manganezin, özellikle dopaminerjik sistem üzerine olan etkileri nedeniyle DEHB gelişiminde etkili olabileceği öne sürülmektedir. Bu tez çalışmasında, DEHB tanısı almış çocuklarda manganez seviyelerini değerlendiren çalışmaların sistematik olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Bu kapsamda PubMed, Scopus, Science Direct ve Web of Science veri tabanlarında sistematik bir literatür taraması gerçekleştirilmiş; PRISMA kılavuzu doğrultusunda yapılandırılan seçim süreci sonucunda 30 çalışma sistematik derlemeye dahil edilmiştir. Çalışmalarda kullanılan tanı kriterleri (DSM-IV, DSM-V, ICD-10), biyolojik örnek türleri (kan, saç, idrar, tükürük, diş vb.) ve manganez ölçüm yöntemleri (AAS, ICP-MS, XRF vb.) detaylı biçimde analiz edilmiştir. Dahil edilen çalışmalar Joanna Briggs Enstitüsü'nün değerlendirme formları doğrultusunda metodolojik kalite ve önyargı riski açısından incelenmiştir. Analiz sonuçları, hem yüksek hem de düşük manganez seviyelerinin çocuklarda DEHB gelişme riskiyle ilişkili olabileceğini ortaya koymuştur. Bulgular, manganezin nörogelişimsel gelişim üzerinde U-şekilli bir etki gösterebileceğini düşündürmektedir. Bununla birlikte, çalışmalarda kullanılan örneklem büyüklüklerinin farklılığı, kontrol grubu eksiklikleri ve ölçüm yöntemlerindeki heterojenlik nedeniyle elde edilen verilerin nedensellik ilişkisi kurmak açısından sınırlı olduğu vurgulanmalıdır. Anahtar Sözcükler: DEHB, Manganez, Manganez Toksisitesi
Güneş koruyucu etken maddesi olan oksibenzon ve ana metaboliti benzofenon-1'in TM3 leydig hücrelerinde potansiyel toksik etkilerinin incelenmesi
Güneş koruyucu kullanımı son yıllarda artış göstermiştir. Ancak bu artış hem çevre hem de insan sağlığı için endişeleri beraberinde getirmektedir. Bazı ultraviyole filtrelerin sucul ekosistemlerde zararlı etkilere yol açtığı ve organizmalarda endokrin bozucu aktivite gösterebildiği bildirilmiştir. Son yıllarda erkek fertilite düzeylerinde belirgin bir azalma gözlenmiştir ve bu düşüşün nedenlerinden birinin çevresel kirleticilerin endokrin bozucu etkileri olduğu düşünülmektedir. Kimyasal bir ultraviyole filtre olan oksibenzon diğer adıyla benzofenon-3 genellikle güneş koruyucularda ve kozmetiklerde kullanılmaktadır. Deriden absorbe olarak kan dolaşımına geçtiği bilinmektedir ve ana metaboliti benzofenon-1'dir. Bu çalışmada TM3 fare Leydig hücrelerinde oksibenzon ve benzofenon-1'in sitotoksisitesi MTT ve nötral kırmızı yöntemiyle değerlendirilmiştir. Comet yöntemiyle DNA hasarı oluşturma potansiyelleri değerlendirilmiştir. Reaktif oksijen türevleri oluşturma seviyeleri ve testosteron düzeyleri ölçülmüştür. Sonuçlar, benzofenon-1'in TM3 hücrelerinde benzofenon-3'e kıyasla daha güçlü sitotoksik ve oksidatif yanıtlar oluşturabileceğini, ancak incelenen deneysel koşullar altında iki bileşiğin de DNA bütünlüğü ve testosteron düzeylerini anlamlı biçimde etkilemediğini ortaya koymuştur.
Bisfenol a ve analoglarının endoplazmik retikulum stresi üzerine etkilerinin hücre kültüründe incelenmesi
Bisfenol A (BPA) ve analogları olan bisfenol F (BPF) ve bisfenol S (BPS), günlük hayatta kullanılan pek çok üründe bulunması ve suları kontamine etmesinden dolayı, özellikle insan sağlığı açısından yüksek risk oluşturan kimyasalardır. Doktora tez çalışmasında, BPA, BPF ve BPS'nin endoplazmik retikulum (ER) stresi üzerine toksik etkileri insan prostat kanseri (PC-3) ve insan normal prostat (PNT1A) hücrelerinde incelenerek ER stres yolakları ile muhtemel ilişkisi aydınlatılmaya çalışılmıştır. Tez çalışmasında, BPA, BPF ve BPS için MTT testi sonuçlarına göre IC50 değerleri, 48 saatlik maruziyet sonrası, sırasıyla, PC-3 hücrelerinde; 157,66 µM, 510,17 µM ve 519,61 µM ve PNT1A hücrelerinde;101,05 µM, 485,5 µM ve 659,24 µM olarak tespit edildi. BrdU testi ile belirlenen hücre proliferasyonunda, 48 saat BPA, BPF ve BPS maruziyeti sonrasında, kontrole kıyasla,PC-3 hücrelerinde,1-10 µM konsantrasyonlarda, %10-41,85 oranlarında anlamlı artış gözlenirken; PNT1A hücrelerinde yalnızca 10 µM BPA maruziyeti sonrası %29,7 oranında anlamlı azalma gözlendi. ROS oluşumunda ise; BPA, BPF ve BPS maruziyeti sonrasında kontrole kıyasla, PC-3 ve PNT1A hücrelerinde anlamlı olmayan değişiklikler gözlendi. 0,1-10 µM 48 saat BPA, BPF ve BPS maruziyeti sonrası, PC-3 hücrelerinde, geç apoptozda %16,2-22,14; PNT1A hücrelerinde ise geç apoptozda %21,27 oranında, kontrole kıyasla anlamlı farklılıklar gözlendi. 1-10 µM konsantrasyonlarda 48 saat BPA, BPF ve BPS maruziyetinin hem PC-3 hem de PNT1A hücrelerinde, ER stresi ile ilişkili genlerin (PERK, eIF2α, IRE1α, CHOP, GRP78, ATF4, ATF6) ve apoptozda rol oynayan genlerin (BAX, BCL-2 XIAP, AIF, KASPAZ-9) ekspresyon seviyelerini önemli derecede değiştirdiği gösterildi. Ayrıca, 1-10 µM konsantrasyonlarda 48 saat BPA, BPF ve BPS maruziyetinin western blot tekniği ile CHOP proteini üzerinde anlamlı değişikliklere neden olduğu da görüldü. Tez çalışmasından elde edilen sonuçlara göre, BPA ve anologlarının hücresel stres ve apoptotik mekanizmalar üzerinden toksik etki gösterebileceği, BPA'nın BPF ve BPS'ye göre daha etkili olabileceği öne sürülmekte olup; bu çalışmanın endokrin bozucu maddelerin ER stress mekanizmaları üzerine etkileri konusuda literatüre katkı sağlaması beklenmektedir.
Tirozin kinaz inhibitörü regorafenib'in kardiyotoksisitesinin moleküler tekniklerle in vitro değerlendirilmesi
Regorafenib, kanser oluşumundan sorumlu pek çok kinazı inhibe eden tirozin kinaz inhibitörü bir ilaçtır. Kolorektal kanser, gastrointestinal stromal tümör ve hepatoselüler karsinom tedavisinde kullanılmaktadır. Regorafenib'in hayatı tehdit edici boyutlara ulaşabilen hipertansiyon ve iskemiye neden olduğu raporlanmıştır ve bu etkilerin moleküler mekanizması tam olarak bilinmemektedir. Çalışmamızda H9c2 kardiyomiyoblastik hücre hattı kullanılarak Regorafenib ile indüklenen kardiyotoksik etkilerin moleküler mekanizmaların aydınlatılması amaçlanmıştır. Kardiyak hücreler fonksiyonlarını gerçekleştirebilmek için yüksek miktarda ATP'ye ihtiyaç duymaktadırlar. Bu nedenle, çalışmada Regorafenib'in kardiyomyoblast hücrelerinde toksik etkileri 48 ve 72 saatlik 5, 10 ve 20 μM Regorafenib maruziyeti sonrasında, mitokondriyal ve hücresel stres ile ilişkili yolaklar üzerine odaklanılarak araştırılmıştır. Hücre içi ATP miktarında her iki maruziyet süresinde tüm deney gruplarında azalma, membran potansiyelinde ise 72 saatlik 20 μM maruziyet grubunda bozulma saptanmıştır. Mitokondriyal dinamik genlerinin ekspresyonunda her iki maruziyet süresinde yüksek dozlarda artma görülmüştür. Mitokondriyal kompleks I ve V'in ekspresyonu 72 saatlik maruziyeti takiben 20 μM dozda azalmıştır. Mitokondriyal proteinlerden sitokrom c, UCP2 ve LONP1 ekspresyonunda anlamlı bir değişiklik gözlemlenmemiştir. Stres proteinlerinden HSP70 protein ekspresyonunda 72 saatlik 10 ve 20 μM'da artma saptanırken, GRP94 seviyesi belirgin bir değişiklik göstermemiştir. 72 saatlik maruziyeti takiben mtDNA içeriğinde azalma tespit edilmiştir. Ayrıca her iki maruziyet süresinde 20 μM'da prokaspaz 3 seviyesi azalmıştır. Bu çalışma, Regorafenib tarafından indüklenen kardiyotoksisitenin mitokondriyal hasar ile ilişkili olabileceğini göstermektedir. Ancak bu teorinin in vivo ve klinik çalışmalarla desteklenmeye ihtiyacı vardır.
Dapagliflozin'in tekrarlanan maruziyet durumunda reprodüktif ve kardiyotoksik etki potansiyeli ve mekanizmasının aydınlatılması
Sodyum bağımlı glikoz transport protein 2 (SGLT2) inhibitörü olan Dapagliflozin böbrekten glikoz atılımını sağlayarak, diğer antidiyabetik ilaç gruplarından farklı bir şekilde ve insülinden bağımsız etkisiyle, hiperglisemiyi kontrol altına almayı amaçlayan antidiyabetik bir ilaçtır. Dapagliflozin üriner glikoz atılımı ile kan glukoz düzeylerini, HbA1c değerini, hipertansiyonu ve insulin direncini iyileştirici etkiler gösterir. Sık gözlenen advers etkiler ortostatik hipotansiyon, dehidratasyon, glikozürinin sebep olduğu idrar yolu enfeksiyonları ve genital enfeksiyonlar gibi etkilerdir. Vaka çalışmaları, klinik araştırmalar ve in vivo çalışmalar ile ilaca bağlı advers etkiler sıklıkla güncellenmekte ve bu sebeple de Dapagliflozin ek izleme tabi ilaçlar arasında yer almaktadır. Çalışmamızda, 250-300 g genç yetişkin erkek Sprague-Dawley türü sıçanlarda diyabet Streptozotosin ile indüklendi. Dapagliflozin (10 mg/kg) 28 gün boyunca diyabetik sıçanlara oral gavaj yoluyla verildi. Hayvanlar 28. günün sonunda kurban edildikten sonra plazmada biyokimyasal ve hormonal analizler, kalp ve testislerde histolojik incelemeler, sperm sayımı ve morfolojik inceleme yapıldı. Elde edilen veriler tek yönlü ANOVA ile değerlendirildi. Bu çalışmanın sonucunda; diyabet oluşumu ile hayvanlarda (i) seminifer tübüllerde apoptoz indüksiyonu ve oksidatif hasar oluşumu görüldüğü, testis dokusu ve sperm morfolojisinde değişim şeklinde reprodüktif sistem hasarlarının meydana geldiği; (ii) miyofibril yapısının ve miyokard düzenlenmesinin bozulduğu, kalpte oksidatif hasar meydana geldiği gözlenmiş (iii) bu hasarların DAPA uygulanan diyabetik hayvanlarda daha düşük ve kontrol grubuna yakın miktarlarda olduğu tespit edilmiştir. DAPA erkek üreme sistemi ve kardiyovasküler sistem üzerinde belirgin bir toksik etki oluşturmamıştır. Elde edilen sonuçların, DAPA'nın riskleri ve olası etkileri açısından literatüre katkı sağlayacağına inanılmaktadır.
Antineoplastik ilaç lenvatinib kaynaklı kardiyotoksisitenin moleküler etki mekanizmaları açısından in vitro incelenmesi
Lenvatinib, dirençli diferansiye tiroid kanseri, ilerlemiş renal hücreli karsinoma, anrezektabl hepatoselüler karsinoma ve endometriyal karsinoma tedavileri için onay almış bir çoklu kinaz inhibitörüdür. Kanser tedavisinde başarıyla kullanılmakla beraber, kardiyotoksisite gibi hayatı tehdit edebilecek düzeyde yan etkilere yol açabilmektedir. Lenvatinib'in neden olduğu kardiyotoksisitenin moleküler mekanizması tam olarak bilinmemektedir. Bu çalışmada, Lenvatinib'in neden olduğu kardiyotoksisitenin moleküler mekanizması H9c2 kardiyomiyosit hücresinde mitokondriyal toksisiteye odaklanılarak incelenmiştir. Lenvatinib'in seçilen üç konsantrasyonda (1,25 μM, 5 μM ve 10 μM) 48 ve 72 saat maruziyette hücre canlılığını; 72 saatte ise hücre içi ATP oranını anlamlı ölçüde inhibe ettiği belirlenmiştir. Akım sitometrisi yöntemiyle bakılan total mitokondri kütlesinde 48 saatte 10 μM konsantrasyonda artış görülmüştür. Mitokondriyal membran potansiyelinde 48 saatte azalma, 72 saatte düzelme görülmüştür. Western blot yöntemiyle mitokondriyal elektron transport zinciri proteinleri (Kompleks I-V), Sitokrom c, LONP1 ve P21 protein seviyelerinde anlamlı değişim gözlenmiştir. Gerçek zamanlı PZR ile bakılan mitokondriyal dinamikler ("MFN1, MFN2, OPA1, DRP1, FIS1") gen ekspresyon seviyeleri anlamlı olarak değişmiştir. Lenvatinib 48 saatte mitokondrilerde füzyondan fisyona geçişi tetiklemiş, 72 saatte ise hem füzyon hem fisyonu artırmıştır. Apoptoz (ASK1 ve JNK) ve antioksidan enzim SOD2 genlerinde 48 saat 5 μM ve 72 saat 10 μM gruplarında artış bulunmuştur. MtDNA oranında 48 saatte artış, 72 saatte ise inhibisyon görülmüştür. Mitokondrilerin TEM görüntülemesiyle histolojik değerlendirilmesinde mitokondriyal şekil değişiklikleri saptanmıştır. Lenvatinib'in konsantrasyona ve maruziyet süresine bağlı olarak hücresel strese yol açtığı ve bunun sonucunda mitokondriyal membran potansiyelini, mitokondriyal proteinleri ve ATP sentezini etkilediği, ROS üretimini artırdığı, mitokondriyal dinamikleri de bozmak suretiyle mitokondriyal hasarı indüklediği düşünülebilir. Bulgularımızın Lenvatinib ve diğer TKİ ilaçlarla tedavi sırasında sıklıkla karşılaşılan ve önemli bir yan etki olan kardiyotoksisitenin moleküler mekanizmasının anlaşılmasına katkı sağlaması beklenmektedir.
Gut hastalığında kullanılan Lesinurad'ın kardiyotoksik etki potansiyeli ve mekanizmasının aydınlatılması
Gut, artan serum ürik asit seviyesi ve buna bağlı olarak monosodyum ürat kristallerinin eklem içi ve çevre bağ dokuda birikmesiyle ortaya çıkan metabolik bir hastalıktır. Hastalığın prevelansı; komorbidite insidansının artış göstermesi, yaşam tarzı faktörleri, cinsiyet, yaş ve ürat düşürücü tedavinin yetersiz kalması gibi etkenlere bağlı olarak artma eğilimindedir. Tekrarlayan akut atakların ve hiperüriseminin tedavi edilmemesi sonucunda kronik gut tablosu ortaya çıkmaktadır. Lesinurad 2015 yılında FDA tarafından kabul edilen ve kronik gut tedavisinde ksantin oksidaz inhibitörleri ile hedeflenen serum ürik asit seviyesine ulaşılamadığı zaman bir ksantin oksidaz inhibitörü ile kombinasyon tedavi şeklinde uygulanan bir ürikozüriktir. FDA, lesinuradın kullanımı ile ilgili kardiyovasküler advers etkilerin gözlemlendiğini fakat bunun altında yatan sebepler hakkında nedensel bir ilişki kurulamadığını rapor etmiştir. Yapılan faz III çalışmaları kapsamında kardiyak bulguların ortaya çıktığı tespit edilmiş, ancak, lesinuradın kardiyovasküler sistem üzerine toksik etkilerin mekanizmaları henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Literatürde lesinurad ile ilgili verilerin azlığı sebebi ile konu hakkındaki eksikliği gidermede yararlı olacağına inanılarak planlanan tez projesinde, ürikozürik ilaç grubuna ait olan lesinuradın in vitro koşullarda hücre kültürü ortamında kalp hücre dizisi üzerine toksik etki potansiyeli ve toksisiteye sebep olan mekanizmalar araştırılmıştır. Elde edilen verilere göre, lesinuradın 0,845 M dozunda kalp hücresini ölüme götürdüğü, hücre ölümünde reaktif oksijen türevlerinin ve apoptozun rol oynamadığı, kardiyak protein düzeylerini etkileyecek bir mekanizmanın etkili olmadığı, glutatyon seviyelerinin doza bağlı azaldığı tespit edilmiştir. Elde edilen sonuçların literatüre katkı sağlamasının yanında mekanik, morfolojik ve yapısal araştırmalar üzerine yapılacak kardiyotoksisite çalışmaları için bir kaynak oluşturması beklenmektedir.
Fumonisin B1'in kanser ile ilişkili yolaklarda rol oynayan genler üzerine etkilerinin hücre kültürlerinde araştırılması
Mısır ve benzeri ürünlerin Fusarium türleri tarafından kontamine olmasıyla karşımıza çıkan Fumonisin (FB1) insan ve hayvan sağlığı açısından yüksek risk oluşturmaktadır. Yapılan çalışmalarda, FB1'in hepatotoksik, nefrotoksik, nörotoksik, immunotoksik ve teratojenik etkiler gösterdiği bildirilmiştir. Kanser gelişiminde rol oynadığı bilinen FB1'in sfinganin birikmesine sebep olarak sfingolipid biyosentezine yol açmakta ve böylelikle kanserde rol oynayan hücre çoğalması, apoptoz gibi yolaklarda rol oynadığı belirtilmektedir. Ayrıca, FB'in genotoksik özellikte olmadığı karsinojenez sürecinde epigenetik mekanizmalar üzerinden de etkisini gösterebileceği öne sürülmektedir. Tez çalışmasında, FB1'in toksisitesinde epigenetik mekanizmalardan DNA metilasyonunun rolünün araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla, insan böbrek hücrelerinde (HK-2) FB1'in global DNA metilasyonu, tümör baskılayıcı genlerin DNA metilasyonu ve değişiklik gözlenen genlerin ekspresyonu araştırılmıştır. FB1, MTT ve NRU testleri ile sırasıyla %34 ve %38 oranında hücre ölümüne sebep olduğu gösterilmiş olup, FB1'in %50'lik inhibisyon konsantrasyonu (IC50) hesaplanamamıştır. HK-2 hücrelerinde 10; 50 ve 100 µM konsantrasyonlarda 24 saat FB1 maruziyeti gerçekleştirildi. 100 µM konsantrasyonda FB1 maruziyetinin global DNA metilasyonunu 2,23 kat arttırdığı gözlenirken, bu durumun DNMT enzimlerindeki değişiklikler ile ilişkili olmadığı gözlendi. FB1'in tümör baskılayıcı genlerde metilasyon üzerine etkileri panel arrayler kullanılarak araştırılmış olup, FB1'in birçok gende 50 ve 100 µM konsantrasyonlarda metilasyon seviyelerinde anlamlı derecede artışa sebep olduğu gözlenmiştir. Metilasyonda değişiklik gözlenen genlerden bazıları seçilmiş olup (CD44, CDKN1A, CDKN2B, CTNNB1, MYC, PTEN, RASSF ve p16), FB1 maruziyetinin bu genlerin de ekspresyonlarında artan metilasyon ile uyumlu anlamlı derece azalmalara sebep olduğu gösterilmiştir. Tez çalışmasının, FB1'in kanser yolaklarında rol oynayan mekanizmalar üzerine yapılan çalışmalara katkı sağlanması beklenmektedir.
Metimazol indüklü pankreatit oluşum mekanizmalarının in vitro şartlarda değerlendirilmesi
Metimazol, özellikle hipertiroidi ve Graves hastalığının tedavisinde kullanılan antitiroid ajanların başında gelir. Metimazolün bulantı, kusma, ürtiker gibi bilinen advers etkileri yanında etkin madde ile ilişkili pankreatit vaka raporları literatür çalışmaları ile aktarılmıştır. İlaç kaynaklı akut pankreatit riskine dair veriler daha çok vaka raporları ile vaka kontrol, hayvan ve in siliko çalışmalar sonucu elde edilen bilgilere dayanmakla birlikte bu riskin oluşum mekanizmalarının aydınlatılmasına yönelik in vitro çalışmalar oldukça azdır. İlaçların pankreatit oluşturma mekanizmalarının aydınlatılması hususunda yapılacak in vitro çalışmaların bu alandaki eksikliğin giderilmesi anlamında oldukça yararlı olacağı öngörülerek tez çalışmamız ile metimazol indüklü pankreatit oluşumunun altında yatan toksik etki mekanizmalarının tanımlanması hedeflenmiştir. Çalışmada IC30 değeri tespit edilmiş, reaktif oksijen türlerinin oluşumunun metimazol indüklü pankreatit riskini arttırabileceği düşünülmektedir. Elde edilen sonuçların literatüre katkı sağlaması ve konu ile ilgili ileri düzey yeni araştırmaların planlanmasına zemin oluşturması amaçlanmaktadır
Zearalenonun toksik etkilerinin insan böbrek hücrelerinde incelenmesi
Zearalenon (ZEA) bazı mantar türlerinden elde edilen dünya genelinde yaygın olarak bulunan bir mikotoksindir. Kimyasal yapısının östradiole benzerlik göstermesi sebebiyle üreme sistemi üzerine olan toksik etkileri ön plana çıkmaktadır. ZEA'nın toksik etkilerini aydınlatmak amacıyla yapılmış çeşitli hayvan deneyleri olsa da toksisite mekanizmaları tam olarak aydınlatılamamıştır. Yüksek Lisans tezi çalışmasında insan böbrek hücreleri (HK-2) üzerinde ZEA maruziyetinin doza bağlı toksik etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu kapsamda ZEA'nın HK-2 hücrelerinde sitotoksisite, hücre proliferasyonu, reaktif oksijen türleri (ROS), DNA metilasyonu ve DNMT1, MGMT, α-GST, Hsp70, Nrf2, L-Fabp ve HO-1 genlerinin ekspresyonları üzerine etkileri incelenmiştir. HK-2 hücrelerinde ZEA'nın IC50 değerleri MTT ve NRU testlerine göre sırası ile 133,42 ve 101,74 µM olarak bulunmuştur. BrdU hücre proliferasyon testi sonuçlarına göre 1, 10, 50 µM konsantrasyonlarında ZEA maruziyeti ile sırasıyla %2,1; %11,07 (p<0,05); %24,34 (p<0,001) oranında azalma görülmüştür. ROS seviyelerinde 1, 10, 50 µM konsantrasyonlarda ZEA maruziyeti ile sırasıyla %27,69 (p<0,05); %64,25 (p<0,001) ve %103,82 (p<0,001) oranında anlamlı artış bulunmuştur. Global 5-metilsitozin seviyelerinde tüm maruziyet gruplarında anlamlı bir değişiklik gözlenmiş olup, DNMT1 ve MGMT genlerinin ekspresyonlarında ise anlamlı bir artış ortaya çıkmıştır. Oksidatif hasarla ilişkili α-GST, Hsp70 ve HO-1 genlerinde anlamlı artış gözlenirken, L-Fabp geninde anlamlı azalma gözlenmiştir. Nrf2 geninde ise herhangi bir değişiklik bulunmamıştır. Elde edilen bu sonuçlar ile DNA metilasyonunda değişikliklerin ve oksidatif hasarın ZEA'nın toksisitesinde önemli bir rolünün olabileceği ortaya çıkmaktadır.
Dövme boyalarının fototoksisite potansiyelinin in vitro 3t3 nru fototoksisite test sistemi ile belirlenmesi
Geçmişi insanlık tarihine dayanan dövme, günümüzde de oldukça yaygın olarak kullanılmaktadır. Dövme yapılırken kullanılan dövme boyalarının uygulamayı takiben çeşitli toksik etkiler oluşturduğu yönünde vakalara rastlanmış ve dövme uygulamasını takiben güneş ışığına maruziyette fototoksik etkiler rapor edilmiştir. Dövme boyalarının fototoksik etki oluşturup oluşturmadığı ile alakalı yapılan herhangi bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu çalışmada; Türkiye'de en yaygın kullanılan üç farklı marka dövme boyasının mavi, kırmızı ve siyah renklerinin fototoksisite özellikleri in vitro 3T3 NRU fototoksisite testi ile incelenmiştir. Çalışmada Balb/c 3T3 hücreleri kullanılmıştır. Test sonuçları PHOTOTOX programı ile değerlendirilmiştir. İncelenen dövme boyaları 3T3 NRU testinde fototoksisite göstermemişlerdir. Sonuçların fototoksisiteye ilişkin farklı testlerle doğrulanması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Fototoksisite, in vitro fototoksisite, 3T3 NRU fototoksisite tesi, dövme boyası, Balb/c 3T3 hücreleri
Klopidogrel kullanımı sonrasında gözlenen inme olaylarında CYP2C19 gen Polimorfizminin etkisi ve maliyet-sonuç analizi
Merkezi sinir sistemindeki bir hasara bağlı olarak gelişen inme, dünyada ölüme sebebiyet veren en önemli nedenler arasında yer alır. Yüksek maliyetli bir hastalık olan inmenin geleneksel tedavilerinden biri olan klopidogrel, antiplatelet özelikli bir ön-ilaçtır. Klopidogrelin aktif hale gelebilmesi için sitokrom P450 (CYP) enzim ailesi üyeleri ile metabolize olması gereklidir. Polimorfizm etkisi ile enzim aktivitesinde görülen farklılıklar aynı zamanda kişiler arasında farklı tedavi yanıtlarına sebep olur. İlaç metabolize edici enzimlerdeki polimorfizm ile hastalardan tedavi için beklenen yanıtın alınamaması ve ilaç etkisindeki değişikliklere bağlı olarak advers olayların meydana gelmesi söz konusu olabilmektedir. Bu gibi durumlar ülkelerin sağlık bütçeleri üzerinde önemli bir yük oluşturmaktadır. Bu çalışma ile klopidogrele farklı tedavi yanıtları için bir karar ağacı modeli oluşturulmuş, CYP2C19*2 gen polimorfizminin saptanması amacıyla yapılacak test için maliyet-sonuç analizi yapılmıştır. Çalışmamızın sonuçlarına göre klopidogrel kullanacak olan hastalarda CYP2C19*2 gen polimorfizminin kişiye özel tedavi yaklaşımı kapsamında araştırılması maliyet-etkili bir yaklaşım olarak tespit edilmiştir. Bu çalışma Türk popülasyonu üzerinde klopidogrel kullanımı sonrasında gözlenen inme olaylarında CYP2C19*2 gen polimorfizminin etkisinin ve maliyet-sonuç analizinin araştırıldığı ilk çalışmadır. Sonuçlarımız sağlık ödemelerinde yetkin karar verici kurumlar için kişiye özel tedavi yaklaşımının klinikte uygulanması açısından yol gösterici niteliktedir.
Türkiye'de ilköğretim çağı öncesi çocuklarda organik fosforlu ve piretroid grubu pestisitlere maruziyetin belirlenmesi
Pestisitler modern tarımın vazgeçilmez unsurlarından olup, yanlış ve bilinçsiz kullanımları toplumlarda akut toksik etkilerin yanı sıra, kanser, endokrin bozucu, astım, alerji, nörotoksisite gibi kronik toksisite problemlerin oluşmasına neden olabilen önemli kimyasal gruplardır. Günümüz bilim verileri özellikle çocukluk çağında kalınan pestisit maruziyetinin, ileride meydana gelebilecek sağlık problemlerinin oluşmasında önemli rol oynayabileceğini ileri sürmektedirler. Dolayısıyla toplum sağlığı açısından sağlık problemlerinin oluşmasında pestisitlerin rolünün açığa çıkartılması adına çocuklardaki pestisit düzeylerini tespit etmek, oluşabilecek sağlık risklerinin önceden aydınlatılmasında büyük bir öneme sahiptir. Bu çalışma bu amaç doğrultusunda, Ankara (n=132) ve Mersin (n=54) illerinde yaşayan 3-6 yaş çocuklarda (yaş ortalaması: 4,80±1,10), yurdumuzda geniş kullanıma sahip olan organik fosforlu insektisit ve piretroid grubu insektisitlere olan maruziyet düzeylerinin ortaya konulmasına yönelik gerçekleştirilmiştir. Bu amaçla, spot idrar örnekleri temin edildikten sonra (n: 186; erkekler n: 107, kızlar n: 79), pestisit maruziyetinin göstergesi olarak Organik fosforlu pestisitlerin spesifik olmayan metabolitleri olan; Dietil fosfat (DEP), Dimetil fosfat (DMP), Dietil tiyofosfat (DETP), Dimetil tiyofosfat (DMTP) ile klorpirifosun metaboliti olan 3,5,6-Trikloro-2-piridinol (TCP) ve Piretroid grubu pestisitlerin metabolitleri olan 3-Fenoksibenzoik asit (3-PBA), 4-Floro-3-Fenoksibenzoik asit (4-F-PBA), cis&trans-(2,2-Diklorovinil)-2,2-dimetilsiklopropan-1-karboksilik asit (cis&trans–DCCA) metabolitlerinin idrardaki düzeyleri Sıvı kromatografisi-kütle spektrometresi (LC-MS/MS) ve Sıvı kromatografisi-QTOF (LC-QTOF) cihazları ile tayin edilmiştir. Çalışmada; alınan idrar örneklerinde araştırılan metabolitlerden, klorpirifosun metaboliti olan TCP (0,079 µg/g kreatinin) ve Piretroid grubu pestisitlerin metabolitleri olan 3-PBA (0,2901 µg/g kreatinin) saptanmış ve bu metabolitlerin konsantrasyonları belirlenmiştir. Ankara ve Mersin'de yaşayan okul öncesi çağı çocuklarından alınan idrar örneklerinin;%35'inde TCP, %40'ında ise 3-PBA saptanmış olup, maruziyet değerleri TCP için 0,00-5,5542 µg/g kreatinin, 3-PBA için 0,00-7,0904 µg/g kreatinin aralığındadır. Ankara'da yaşayan çocuklardan elde edilen (TCP: 0,087 µg/g kreatinin, 3-PBA: 0,21768 µg/g kreatinin) pestisit düzeyleri ile Mersin ilinde yaşayanlardan elde edilen (TCP: 0,05942 µg/g kreatinin, 3-PBA: 0,18813 µg/g kreatinin) pestisit düzeyleri karşılaştırıldığında, TCP açısından Ankara ve Mersin illeri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0,05). TCP ve 3-PBA konsantrasyonları genel olarak erkek çocuklar (TCP: 0,04451 µg/g kreatinin, 3-PBA: 0,10406 µg/g kreatinin) ve kız çocuklar (TCP: 0,1257 µg/g kreatinin, 3-PBA: 0,35136 µg/g kreatinin) arasında da karşılaştırılmış ancak herhangi bir istatistiksel farklılık saptanamamıştır (p>0,05). Ayrıca tespit edilen pestisit metabolitlerine yönelik risk analizleri de çalışmada gerçekleştirilerek tahmini günlük alım (EDI) ve tehlike oranı (HQ) hesaplanmıştır. TCP metabolitinin pestisiti olan Klorprifos'un EDI değeri 0,00685 µg.kg.bw-1.gün-1, 3-PBA metabolitini temsilen en çok kullanılan piretroid grubu insektisit olan Sihalotrin'in EDI değeri ise 0,02328 µg.kg. bw-1.gün-1 olarak bulunmuştur. Klorpirifos ve Sihalotrin için hesaplanan HQ değerlerinin ise sırasıyla 0,00068 ile 0,00931 olduğu hesap edilmiştir. Saptanan bu değerler, bu iki pestisite maruz kalan çocuklar için düşük sağlık riskinin oluştuğu sonucunu ortaya koymaktadır.
Takviye edici gıdalarda ve bitkisel çaylarda pirolizidin alkaloidlerinin miktar tayini ve toksikolojik açıdan değerlendirilmesi
Pirolizidin alkaloidleri (PA), dünya çapında 6000'den fazla bitki türünde bulunan ve en yaygın toksik ikincil bitki metabolitleridir. Bu bileşiklerin özellikle 1,2 doymamış bağ yapısına sahip olanları, genotoksik ve kanserojen özellikleriyle insan sağlığı açısından tehdit oluşturmaktadır. Düzenleyici kurumlar arasında PA ile kontamine olmuş ürünlerin tüketilmesi ile ilgili riskler konusunda kaygı ve artan bir farkındalık bulunmaktadır. Çalışmamızda PA varlığı yeşil çay ve yeşil çay takviyeleri, form çayları ve papatya çayları, karışık bitki çayı gibi yapısında PA bulunmayan ürünlerin ve karakafes otu, öksürük otu gibi bu alkaloitleri içeren ürünlerin miktar tayinleri gerçekleştirilmiştir. 28 adet PA analizi Bfr yöntemi temel alınarak kuadrupol uçuş zamanlı kütle spektrometresi-sıvı kromatografisine (LC-MS-QTOF) dayalı bir yöntem valide edilerek gerçekleştirilmiştir. Çalışmamızda 34 farklı üründe en çok intermidine ve N-oksiti olmak üzere 11 farklı PA'lara rastlanmıştır. PA içen örnekler dışındaki 31 örneğin %44'ünde (14) en az bir PA tespit edilmiştir. En yüksek toplam PA miktarları beklenildiği üzere Sympytum officinale örneklerine aittir. Analizi yapılan numunelerde 17'sinde 2,70 ng/g-9,37 µg/g aralığında değişen miktarlarda PA'lara rastlanmıştır. Numunelerde tespit edilen miktarların bazıları izin verilen limit değerlerin üzerinde olduğu görülmüştür. Ülkemizde bulunan farklı tipteki örneklerle ilgili ilk veriler elde edilmiştir
Olanzapinin reprodüktif toksisitesinin erkek sıçanlarda değerlendirilmesi
Özellikle şizofreni tedavisinde kullanılan bir atipik antipsikotik olan olanzapinin (OLZ) erkeklerde çeşitli reprodüktif advers etkilere neden olduğu bilinmekle birlikte OLZ'e ait olası reprodüktif toksisitesinin ve altında yatan mekanizmaların değerlendirildiği detaylı bir çalışma bulunmamaktadır. Bu tez çalışmasında erkek sıçanlara 2,5, 5 ve 10 mg/kg tekrarlayan dozlarda OLZ 28 gün süreyle oral olarak uygulanarak ajanın reprodüktif toksik etkilerinin değerlendirilmesi amacıyla, sperm konsantrasyonu, motilitesi, morfolojisi ve DNA hasarı belirlenmiş ve testis dokusu histolojik olarak incelenmiştir. Ayrıca üreme fonksiyonlarının düzenlenmesinde rol oynayan hormonlar olan serum folikül stimüle edici hormon (FSH), luteinleştirici hormon (LH) ve testosteron seviyeleri ile reprodüktif patolojilerde rol oynayan ve testis dokusunda oksidatif stresin biyogöstergeleri olan glutatyon (GSH), katalaz (KAT), süperoksit dismutaz (SOD) ve malondialdehit (MDA) seviyeleri belirlenmiştir. Sonuçlara göre, 5 ve 10 mg/kg OLZ uygulanan gruplarda kontrol grubuna göre ve en düşük doz OLZ uygulanan gruba göre normal sperm morfolojisinin azaldığı ve doz bağımlı olarak testis dokusunda histopatolojik değişimler meydana geldiği tespit edilmiştir. OLZ uygulanan gruplarda serum LH, FSH ve testosteron seviyelerinin azaldığı belirlenmiştir. Ayrıca en yüksek doz OLZ uygulanan grupta testiküler dokuda GSH seviyeleri azalırken, SOD seviyelerinin artması OLZ ile indüklenen oksidatif stresin göstergesi olarak değerlendirilmiştir. Sonuç olarak, OLZ uygulaması ile sıçanlarda oluşan anormal sperm morfolojisini, hormon seviyesindeki değişiklikleri, testiküler yapıdaki dejeneratif bulguları, OLZ ile indüklenen reprodüktif toksik etkilerle ilişkilendirmek mümkündür. Anahtar Sözcükler: Olanzapin, Sperm parametreleri, Reprodüktif hormonlar, Oksidatif stres.