Theses supervised by Doç. Dr. Kadir Dede
11 theses · Hacettepe University
Bir işletme kasabasının tarihi: Değirmisaz'da emek, mekân ve toplumsal ilişkiler
Bu tez, bugün "hayalet kasaba" olarak varlığını sürdüren, adı az bilinen ancak eski sakinleri tarafından özlemle anılan eski işletme kasabası Değirmisaz'ı ele alıyor. İşletme kasabaları sanayileşme döneminde tek bir üretime bağlı olarak gelişen yerleşim yerlerine referans verir. Değirmisaz, devlete bağlı Garp Linyitleri İşletmesi'nin (GLİ) üretim yaptığı 1938-1966 yılları arasında büyümüş ve bir işletme kasabası haline gelmiştir. Kasabalarının medeniyetiyle gurur duyan ancak kaybına yas tutan Değirmisazlıların anlatıları bir "toplumsal uyum" tecrübesine işaret etmiştir ve çalışma buradan yola çıkarak ve arşiv kaynakları, sözlü anlatılar ve etnografik verilerden yararlanarak kasabadaki toplumsal ilişkileri oluşturan sermaye, emek ve mekân dinamiklerine odaklanır. Bu doğrultuda, arşiv çalışmasıyla beraber Değirmisaz'da yaşamış 31 kişiyle yarı yapılandırmış görüşmeler yapılmıştır. Kasabadaki sermaye, emek ve mekânın yapılanma biçimleri, Değirmisaz'da tecrübe edilen "toplumsal uyum"un işgücü hiyerarşilerine ve emeğin mekânsal organizasyonuna dayanan içerme-dışlama ilişkisinden kaynaklandığını gösterir. Bu ilişki, ulus-devlet ve aile üzerinden makbul vatandaşlar ve işçiler yaratmaya çabalayan, karşılığında da işçilere güvence ve orta sınıflaşma vaadi sunan Fordist sanayileşme sürecinin sonucudur. Ancak söz konusu uyum, paternalist uygulamalara ve barınma, eğitim ve eğlence gibi kaynakların eşitsiz dağıtımına dayandığı için koşullu ve dışlayıcıydı. Paternalizm kasabaya yerleşen ailelere bir topluluk ve güvence hissi sağlarken, işletmeye bağımlılığı ve hiyerarşik toplumsal ilişkileri de pekiştirmiştir. Öte yandan, kasabanın küçük mekânsal boyutuna rağmen göç alması, işletmenin kontrol etmediği alanlarda yüz yüze, kişisel ve pozitif "yabancılık" ilişkilerinin kurulmasına sebep olmuştur. İşletmenin güvencesinde, ancak onun denetimi dışında gerçekleşen bu toplumsallık, ailesini köyde bırakmış "bekâr işçiler"den ziyade kasabada yaşayan aileleri kapsadığı için, kasabanın "toplumsal uyum" hafızasını aktaran da bugünün Post-Fordist duygulanım özneleri, yani bu çalışmanın katılımcıları olmuştur. Anahtar Sözcükler: Değirmisaz, GLİ, işletme kasabası, paternalizm, Post-Fordist duygulanım,
İmparatorluk nostaljisi ve gösterişçi tüketim: Kayıp zamanı koklamak
Geçmişin tüketimi, geçmişin üretimi olmadan olanaksızdır. Her şeyin ekonominin konusu edildiği, ekonomik olarak belirli bir paha etmemenin var olmamakla eşleştirildiği kapitalist bir eşikte geçmişin üretimi ile tüketimi neyin var olma hakkı olduğuna dair oldukça siyasal bir müdahaledir. Türkiye'nin kapitalistleşme sürecini de bu minvalde neyin var olacağına izin verme siyaseti olarak okumak mümkündür. Bu tez, böylesi bir okumayı Türkiye'de egemen hale gelmeye başlayan Yeni-Osmanlıcılık irtibatıyla yapmayı amaçlamaktadır. Bu amaçla Yeni-Osmanlıcılığın tarihine bakılacaktır. 1980 öncesindeki ilhamlar, 1980'lerden 2000'lere Küçük Osmanlı arzusundaki neo-liberalleşirken neo-muhafazakarlaşan Türkiye, sonunda Yeni-Türkiye olarak Yeni-Osmanlıcı günümüz siyaseti ve bunların eleştirileri incelenecektir. Ardından Yeni-Osmanlıcı tüketim irdelenecek Türkiye'de muhafazakarlığın tüketicilik ideolojisine dönüşmesini, tarihin bu tüketime nasıl koşulduğunu, kamusal ve özel alandaki fetih ideolojisinin nasıl Yeni-Osmanlıcı oldukça siyasal bir yayılmacı tüketicilikle birleştiğini ve nostaljinin bu tüketimdeki etkisini bahse açacaktır. Yeni-Osmanlıcılık özcülükten azade, temelci olmayan ve küresel örnekleriyle karşılaştırılan bir incelemenin konusu olacaktır. Son olarak Yeni-Osmanlıcı üretici ve tüketici ile doğrudan ilgilenilecek, Yeni-Osmanlıcı tüketim rekabetinde otantiklikle öne çıkmaya çalışan Sultandan.com'a göz atılacak, buradaki içeriğin ve söylemin analizi yapılacaktır. Osmanlı'nın metalaşması, saltanatın influencer ekonomisine dahil olması ve tüketicinin algısı söz konusu edilecektir. Yeni-Osmanlıcılık tarihsel olduğu kadar toplumsal bir yeniden inşadır. Tarihin ve toplumun bu yeniden inşası muhafazakâr olduğu kadar tüketici neo-liberal bireyin üretilmesini amaçlar. Sonuç olarak Yeni-Osmanlıcı tüketim, bu bireyin geçmişini sınırladığı kadar onun geleceğini de sınırlar ve nihayetinde oldukça sınırlı bir siyasal ufukla gündelik hayatı biçimlendirir. Yeni-Osmanlıcı nostaljiyi incelemek bu sınırlı siyasal ufkun ekonomisinin incelenmesini de mümkün kılar.
Sahneye sokaktan bakmak: Mekân-politika ilişkisinin serencamı olarak Ankara Sanat Tiyatrosu
Bu çalışma, mekân, siyaset ve kolektif bellek kavramları üzerinden şekillenerek teorik ve pratikte gerçekleşen mekânsal dönüşümün sokak mekânı ve politik tiyatro üzerindeki etkilerinin izini sürmekte ve odağına mekân olarak Ankara Sanat Tiyatrosu'nu (AST) almaktadır. Ankara Sanat Tiyatrosu, mekânsal olarak uzun seneler boyunca Ankara'nın Kızılay semtinde bulunan İzmir Caddesi Ihlamur Sokak'ta konumlanmıştır. AST'ın mevcudiyetinin temel yapı taşlarından biri olan bu mekân, kentin kültürel ve kolektif belleğinde de önemli bir yere sahiptir. Pandemi koşulları ve ekonomik sebepler dolayısıyla 2020 yılında sokakta konumlanan mekânından ayrılıp bir alışveriş merkezine taşınması AST için önemli bir dönemeçtir. Bu çalışmada AST'ın tarihinin incelenmesinden ziyade, AST'ın geçirdiği mekânsal değişimden yola çıkarak politik tiyatronun sokak mekânı ile ilişkisinin ele alınması, AST'ın mekânının kolektif bellekteki yerinin altı kazılarak gün yüzüne çıkarılması ve sokak-AVM hattında sanatın geçirdiği mekânsal ve siyasal dönüşümün etkilerinin ortaya konması hedeflenmiştir. Aynı zamanda AST oyuncuları, idari kadrosu, emekçileri ve seyircileriyle derinlemesine yapılacak olan mülakatlarla bir veri seti elde edilecektir. Elde edilen bu veri seti, tezin içeriğine uygun bir şekilde tezin son bölümünde değerlendirilecektir. Politik tiyatronun sokak ile ilişkisi bağlamında "Sokak bir bellek mekânı mıdır?" sorusunun yanıtı aranmaya çalışılacaktır.
Yeni medya çağında nostalji: Bir bellek mekânı olarak Old Laik Days
Türkiye'nin 2000'li yıllarda geçirmiş olduğu toplumsal ve siyasal dönüşümü açıklamada eski Türkiye anahtar kavramdır. Eski Türkiye söylemi geçmiş ve bugün arasındaki kıyası beraberinde getirir. Bu kıyas hem gündelik hayatta hem de siyasette sıklıkla kullanılır hale gelir. Geçmişin problemleri bugünün idealleştirilmesinde işlev görürken geçmişe özlem duyanlar da görünürdür. Bu durum farklı geçmiş görüntülerinin birlikteliğine işaret eder. Bu birliktelik, hatırlamanın toplumsal yönüne dair imada bulunur. Tanıklıklar ve aktarılanlar, kişilerin geçmişe bakışını etkiler. Böylece kişinin dahil olduğu grup, onun hatırlama biçimini şekillendirir. Hatırlananlar, unutulanlar ve görmezden gelinenler kişi ve grupların geçmişe bakışlarını etkileyecektir. Çalışmanın konusunu bir sosyal medya platformu olan Instagram'da, geçmişi olumlu tonda çağırarak nostalji üreten Old Laik Days hesabı oluşturur. Bu anlamıyla hesap bir hafıza mekânı olarak ele alınmıştır. Yeni medya teknolojilerinin getirmiş olduğu olanaklarla, nostalji kendisine geniş bir yayılma alanı bulur ve kitleselleşir. Bir diğer yandan yeni medya ortamında karşılıklı etkileşimin mümkün olması, nostaljinin canlı kalmasını sağlar. Bu anlamıyla çalışmada, yeni medya ve nostalji arasındaki ilişkisi üzerine düşünmeyi hedefler. Çalışmada Old Laik Days hesabında ortaya çıkan nostaljinin, bugünün krizlerinin bir yansıması olarak ele alınması hedeflenmiştir. Bu anlamıyla nostalji, geçmişin değil bugünün ürünüdür. Nostalji, altın çağın kaybedildiği fikrine dayanır. Böylece çalışma Old Laik Days'in altın çağı/çağlarının ve kayıplarının izlerini sürmeyi hedefler. Bir diğer yandan çalışma, ortaya çıkan bu güncel nostaljinin gelecek üzerindeki etkisi üzerine düşünmeyi içerir. Ortaya çıkan nostalji bir yas biçiminde midir yoksa geleceğin inşa edilmesi fikrinde belirleyici midir?
1970'li yıllarda Türkiye'de solun tarihine yerelden bakmak: Taşova örneği
Bu çalışma, Türkiye'de 1970'li yılların ikinci yarısıyla birlikte artmış olan siyasallaşmaya, sol sosyalist mücadeleye, solun tarihine ve 12 Eylül askeri darbesine giden sürece Amasya'nın Taşova ilçesindeki örgütlenmelere dahil olan kişilerle yapılmış olan mülakatlar aracılığıyla merkezden değil, çevreden; kentlerden değil yerelden ve bir ilçeden bakmayı amaçlamaktadır. Türkiye'nin 1970'lerinde, önceki on yıldan miras kalan kişi ve kadroların tekrar bir araya gelerek başlattıkları devrimci mücadele, Türkiye'nin dört bir yanındaki örgütlenmelerle genişlik kazanmış; büyükşehirlerden taşra birimlerine kadar yayılım göstermiştir. Taşrada örgütlenmelerini oluşturan kişi ve yerel önderler, yaşadıkları bölgenin sorunlarını gündemlerine taşımış, bir yandan bu sorunların çözümü için eylemlilik sergilerken öte yandan da hem silahlı sağ hem de sol içi tartışmalar meydana gelmiştir. Türkiye'de solun tarih yazımı örgütlerin Ankara, İstanbul gibi büyük şehirlerindeki hareketlere ve örgütlerin lider kadrolarına odaklanmaktayken, ülkenin yerelinde gerçekleşen sol sosyalist mücadeleyi çoğunlukla nicel olarak ele almış; 'sıradan solcu'nun hikayesini geri planda bırakmıştır. Bu sözlü tarih çalışmasında, Taşova'daki mücadeleye aktif olarak katılan kişilerin, büyüdükleri ortamdan siyasallaşmalarına, arkadaş çevrelerinden siyasal bilgi birikim düzeylerine varana dek bir araştırma alanı meydana getirilmiş, bu alandan elde edilen sonuçlarla Taşova özelinde Türkiye'nin taşralarında sol mücadelenin nasıl gerçekleşmiş olabileceğinin tespitinin ortaya konması amaçlanmıştır. Sol tarih yazımının çoğunlukla örgütlerin öncü kadroları ve lider/kahraman odaklı yapılması ya da fraksiyonların devrim algılamaları ve sol içi tartışmaları öncelikli olarak ele alması, devrimci mücadelenin önemli bir kısmını oluşturan yerelde sol mücadelenin göz ardı edilmesi sonucunu doğurmuştur. Bu yüksek lisans tezi, tarih yazımındaki bu eksikliği gidermeyi amaçlamanın yanı sıra, sol mücadelenin merkez ile çevre arasında nasıl benzerlikler ve farklılıklara sahip olduğunu da ortaya çıkarmayı amaçlamaktadır. Anahtar Sözcükler Yerel Sol, Fraksiyon, Siyasal Sosyalleşme, 12 Eylül 1980.
Korporatizmi mekân ve mimari üzerinden okumak: 1930 ve 1940'larda Ankara
Pek bilinmese de korporatizm dünya siyasal tarihini ve düşünce tarihini derinden etkilemiş bir ideolojidir. Korporatizm bir anti-ler ideolojisi olarak liberal kapitalizm ve sosyalizme karşı alternatif yol vaadi ile, sınıfsız toplum ideali ile popülerlik kazanır. İki savaş arası dönemde kuvvetlenen korporatizm, dünyadaki tüm rejimlerde etkili olmuştur. Hemen her ideolojiyi ve ulusal hareketi etkilemiş olan korporatizm Türk modernleşmesinin de önemli bir belirleyenidir. Çağdaş Türk Siyasi Tarihi'ni derinden etkilemiş olan korporatizm modernizm ve kapitalizm sorunlu bir ilişki kurar. Fakat Erken Cumhuriyet Dönemi'ni analiz eden hakim siyasal anlatı lineer bir Kemalist modernleşme anlatısı geliştirerek, Kemalizm'i modernizmle uzlaşmış, çağdaş, yüzünü Batı'ya dönmüş, merkezde konumlanan özgün bir ulusal kalkınma modeli olarak ele almakta ve korporatist ideolojinin etkisini şartlı olarak kabul etmektedir. Gerçekte korporatist bir ideoloji olan Kemalizm hayati bir belirleyendir. Korporatizmin siyasal, sosyal ve iktisadi görünümleri literatür tarafından kısıtlı biçimde ele alınmış olsa da mekânsal tezahürleri ve mülkiyet anlayışı çok az tartışılmıştır. Halbuki bir korporatizmden bahsedilecek ise, bu mekânın ve mimarinin analizinde kendisini gösterecektir. Çalışmada egemen korporatist ideolojinin mekân, mesken, mimari politikalar üzerindeki etkileri korporatist bir başkent olarak Ankara örneği üzerinden analiz edilmeye ve modernleşme serüvenimizin bir korporatist modernleşmeye denk düştüğü gösterilmeye çalışılacaktır. Anahtar Sözcükler: Reaksiyoner-Modernizm, Kemalizm, Korporatizm, Bahçe-Şehir, Ankara, Apartman
Politik ve anti-politik doğruculuk üzerine eleştirel bir inceleme
Bu çalışma, politik doğruculuk kavramının Amerika Birleşik Devletleri'nde ortaya çıkışından başlayarak anlamına ve sonrasında geçirdiği dönüşüme odaklanmaktadır. En genel anlamıyla dezavantajlı grupları incitecek ve toplumdan dışlanmalarına sebep olacak söz ve davranışlardan kaçınılması şeklinde tanımlanabilecek olan politik doğruculuk, zamanla sağ muhafazakârlarca araçsallaştırılarak kendi politikalarını yürütmelerinin bir vasıtası haline gelmiştir. Hakikatin önemsizleşmesinin ve popülizmin etkisiyle politik doğruculuk ciddi bir anlam kaymasına uğrayarak, seçkinlerin sıradan halkın gündelik yaşamda nasıl konuşacağına müdahale ettiği bir bilgiçlik taslama aracına indirgenmiştir. Politik doğruculuğun bu anlam kayması neticesinde kavramın gerçek anlamı geri planda kalmıştır. Belirli çevreler bunu bilinçli bir şekilde kullanarak, kimlik siyasetine olan tepkilerini ve ayrımcı söylemlerini politik doğruculuğa karşı muhalefetlerinin arkasına gizlemişlerdir. Özellikle Alternatif Sağ hareket, politikalarının merkezine politik doğruculuk karşıtlığını yerleştirmiştir. Sözü edilen bu atmosferden faydalanan Donald J. Trump da anti-politik doğrucu yaklaşımını popülist söyleminin en önemli vurgusu yapmıştır ve politikasının omurgasını politik doğruculuk karşıtlığı üzerine kurmuştur. Bu bağlamda tezin birinci bölümünde politik doğruculuğun tarihsel ve sosyal arka planı ve kavramın geçirdiği evrim ele alınmıştır. İkinci bölümde, kavramı araçsallaştıran anti-politik doğruculuk ve anti-politik doğrucuların ortaya attıkları savlar üzerinde durulmaktadır. Üçüncü bölümde anti-politik doğrucu tezlerin yayılmasına elverişli bir ortam sağlayan hakikatin önemsizleşmesi kavramı tartışma konusu yapılmaktadır. Dördüncü bölümde popülist söylem ve anti-politik doğruculuk arasındaki ilişkisellik ele alınmaktadır. Beşinci bölümde politik doğruculuğa karşı savaş açan Alternatif Sağ hareket incelenmektedir. Altıncı bölümde ise, Donald Trump'ın politika yapma biçiminde politik doğruculuk karşıtlığını nasıl kullandığı tartışılmaktadır.
Dava, hegemonya ve ünlüler: Şöhret çalışmaları perspektifinden 90'lı yıllarda İslamcı kamuoyu
Türkiye'nin 1980'li yıllarda yaşadığı ekonomik dönüşümle beraber şekillenen toplumsal yaşamında ürünler, vitrinler ve kimlikler yaşamın temeli haline gelmiştir. Benzer şekilde basın yayın alanında gözlenen patlama da hem imajlar yaratmış hem de yaratılan imajların tüketimini sağlamıştır. Bu hareketlilik içerisinde sürekli göz önünde bulunan ünlüler de dolaşımın bir figürü olarak daha aktif bir rol edinmişlerdir. Artık ünlüler kanaat önderleri haline gelmiş, toplumun kültürünü şekillendirmenin, merkezi ele geçirmenin ve popülerlik kazanmanın da bir aracı olmuşlardır. Türkiye'nin bu yıllarda yükselişe geçen ve dönemi şekillendiren aktörlerinden İslamcı siyaset figürleri ise bu noktada hem ünlülerden bir kanaat önderi yaratmış hem de ünlüleri özel televizyon ve radyolardan yararlanarak reklamlarının ve hegemonya mücadelelerinin parçası kılmıştır. Bu çalışmanın amacı, 90'lı yıllar özelinde İslamcı siyaset figürlerinin ünlülerle olan ilişkini şöhret çalışmaları alanının terminolojik ve yöntemsel katkıları ışığında ele almaktır.
"Yetmez Ama Evet"in düşünsel arkaplanı olarak post-Kemâlizm
Bu çalışma 2010 Anayasa Değişikliği Referandumu'nda bazı sol ve liberal fikrî-siyasî çevrelerin "Yetmez Ama Evet" (YAE) terkibiyle ifade ettiği politik tutumun düşünsel kökenlerini ve bu bağlamda post-Kemâlist paradigma ile olan ilişkisini ele almayı amaçlamaktadır. Seküler ideolojilere mensup YAE'ciler referandumdan önceki yıllarda iktidardaki İslâmcı kökenli Adalet ve Kalkınma Partisi'nin çeşitli politikalarına eklemlenmiş, referandumda da bu tavırlarını sürdürmüşlerdir. Bu eklemlenme süreçleri ve referandumdaki oy tercihi gerekçelendirilirken demokrasi ve Kemâlizm kavramlarına sıkça vurgu yapılmıştır. Bu kapsamda Türkiye'nin demokrasi problemi ile Cumhuriyet'in kuruluş döneminde uygulanan politikalar arasında çok sıkı bir bağlantı olduğuna dair iddialar dile getirilmiştir. Bu iddialar İlker Aytürk'ün 2015 yılında "post-Kemâlist paradigma" adını koyduğu ve 1980'lerden sonra Türkiye'nin entellektüel hayatına hakim olduğunu belirttiği yaklaşımlarla örtüşmektedir. Dolayısıyla YAE'yi anlamak için 1980'lerdeki değişim dinamiklerini analize dahil etmek gerekmektedir. Kapitalizmin 1970'lerde yaşadığı krizden çıkış yolu olarak hayata geçirdiği neo-liberal sermaye birikim rejimi ulus-devletlere karşı piyasanın veya "sivil toplumun" özgürlük mücadelesi şeklinde yeni bir demokratikleşme ve özgürleşme anlayışının önünü açmıştır. Aynı dönemde Sovyetler Birliği'nin yıkılışı neticesinde sol hareketler geleneksel Marksist teoriden uzaklaşıp neo-liberal demokrasi yaklaşımının hegemonyası altına girmeye başlamıştır. Devlet-sivil toplum dikotomisini öne çıkaran bu ideolojik yenilenme, yine aynı dönemde gerçekleşen 1980 ihtilâlinin Atatürkçülüğü meşrulaştırma aracı olarak kullanmasının da etkisiyle, Türkiye'de yoğun bir Kemâlizm eleştirisine yol açmıştır. Türkiye'nin demokratikleşememesini Kemâlizmle ilişkilendirmenin doğal sonucu olarak bazı sol ve liberal çevreler "ortak düşman" Kemâlizme karşı farklı siyasî hareketlerle bir araya gelmiştir. "Eski" İslâmcı yeni "muhafazakâr demokrat" hareketin iktidara gelmesi bu bağlamda bir fırsat olarak değerlendirilmiş ve 2010'a kadar iktidarın "demokratikleşme" olarak sunduğu fakat muhalif kesimlerce otoriterleşme olduğu iddia edilen politik hamleler söz konusu çevreler tarafından destek görmüştür. YAE ise bu politik hamlelerin yeni ve kapsamlı bir örneği olan yüksek yargı ile ilgili bir anayasa değişikliğine verilen destektir. Çalışmada bu desteğin meşrulaştırılma biçimleri ve post-Kemâlist paradigmanın buradaki rolü ele alınacaktır.
Post-Kemalist zamanlarda pop-Kemalizm: 90'lar Türkiyesi'nde popüler kültür
Bu çalışmanın amacı, doksanlı yıllarda Türkiye'de meydana gelen popüler kültür patlamasının Kemalizm'le olan ilişkisini incelemektir. Doksanlı yıllarda yükselişe geçen popüler kültür araçları, ideolojileri de etkisi altına alarak söylem biçimlerini dönüştürmüştür. Söz edilen dönemde Siyasal İslam ve Kürt Hareketi'nin yükselişe geçmesi, toplumda bölünme ve anti-laik söylerin artışı endişesini doğurmuştur. Bütün bunlar yaşanırken, akademi içerisinde de Kemalizm'e karşı eleştiriler artmaya başlamış ve kimi çevrelerce bu tehlike unsurlarının sorumlusu olarak görülmeye başlanmıştır. Neoliberal ekonomi politikaları ve kapitalist piyasa dinamiklerinin bir getirisi olarak yükselişe geçen popüler kültür, gündelik hayatın hemen her yerinde kendisine alan yaratmış ve piyasayla birbirini destekleyerek tezahürlerini artırmıştır. Bu noktada, eski hegemonik etkisi azalmaya başlamış olan Kemalizm, döneme uyumlanmak adına popüler kültürün araç ve işlevselliğine ihtiyaç duymuştur. Kemalizm, modern Türkiye'nin resmî ideolojisi olarak 1946'dan beri kabul görmüş düşünce sistemleri bütünüdür. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana, modern ve çağdaş bir ulus-devlet kurma saikiyle bütünleşmiş olan Kemalizm, bugüne dek birçok farklı yoruma tabii tutulmuştur ancak literatürde halen açık bir tanımı yapmak oldukça güçtür. Bu çalışmada literatüre kazandırılmak istenen, Kemalizm'in ne olduğu değil özellikle doksanlı yıllarda Türkiye'de hangi şekillerde algılandığını açıklamaktır. Doksanları yılların sonuna değin süreçte, Kemalizm'i bir demokratikleşememe sorunu olarak gören post-Kemalist paradigmanın yanı sıra, halkın içinden yükselen gönüllü bir sevgi söylemi ortaya çıkar. Bu söylem, popüler kültür araçları üzerinden somutlaşarak bir pop ideolojiyi yani pop-Kemalizm'i ortaya çıkarır. Pop-Kemalizm, kendiliğinden, ideologsuz, gönüllü bir şekilde popüler kültür araçlarının siyasi bir söylem niteliği kazanmasını ifade eder. Bu kapsamda pop müzik şarkıcıları, pop müzik şarkı ve klipleri ile klasik müziğin siyasi söylem misyonu kazanarak popülerleşmesi incelenmiştir. Gayri resmi bir politik söylem haline gelen pop-Kemalizm, ülke içerisindeki istikrarsızlık, bölünme ve irtica tehlikeleri ile post-Kemalist eleştirilere karşı bir reaksiyon olarak ortaya çıkmış ve popüler kültür araçları üzerinden söylem biçim ve kapsamını genişletmiştir.
Bir post-Kemalist gazete olarak Cumhuriyet
Seksenler, dünyada ve Türkiye'de önemli kırılmalara ve dönüşümlere sahne olmuştur. Bu dönemin kuruculuğunu sağlayan asli unsur, neoliberalizmdir. Küre çapında cereyan eden ekonomi temelli bir dönüşüm süreci olarak neoliberalizm, ekonomi dışı alanların da onun belirlediği zemin çerçevesinde dönüşmesi nedeniyle hegemonik bir güce sahiptir. Sol modernizmin krize girmesi ve bununla etkileşimli olarak Doğu Bloku'nun çözülmesi, neoliberalizmin hegemonyasını kuvvetlendirir. Bu çerçevede neoliberalizm, maddi ve fikri dönüşümün sürekli etkileşime girdiği, kurucu ve dönüştürücü bir güç olarak belirir. Seksenlerde liberal fikriyatın Cumhuriyet tarihinde görülmemiş derecede yankı uyandırması, olgusal olan ile kavramsal olanın etkileşiminden hareketle düşünülmelidir. Zira liberal siyasi düşüncenin şahlanışı; 24 Ocak Kararları'yla başlayan, 12 Eylül ile kurumsallaşan ve Turgut Özal liderliğinde popülerleşen neoliberalizmle ilişkilidir. Yükselen liberal entelijansiyanın Cumhuriyet Gazetesi'nde boy göstermesi, gazetenin sembolik anlamı ve tarihsel kimliği nedeniyle ilgi çekicidir. Hasan Cemal'in genel yayın yönetmenliği sırasında gazete; post-Kemalist, sol liberal ve ikinci cumhuriyetçi sıfatlarıyla tarif edilen yükselen liberal entelijansiyanın görünürlüğünü arttırdığı bir mekan olarak karşımıza çıkar. Bir entelektüel görünürlük mekanı olarak Cumhuriyet, yükselen liberal düşüncenin başvuru kaynaklarını tespit etmeyi ve bu kaynakları neoliberal dönüşüm süreciyle rabıtalandırmayı mümkün kılar. Liberal fikriyatın oluşumunda; askeri vesayet, resmi ideoloji ve resmi tarih eleştirileri kurucu bir rol oynayacaktır. Bu eleştirel çerçeveden hareketle tarif edilen demokratikleşememe probleminin çözümü, Kemalizm'le eşleştirilen devletin gücünü yitirmesini sağlayacak her türlü politikayı desteklemekte ve sivil toplumculuğa dayalı yeni bir toplum sözleşmesinin mümkün kılınmasında görülür. Öte yandan Cumhuriyet Gazetesi'nin sembolik değeri ve sol Kemalist entelektüelleri bünyesinde barındırması, yükselen liberalizmin antagonistik bir ilişki kurduğu sol Kemalizm'le olan etkileşimini gözlemleyebilmeyi mümkün kılar.