Theses supervised by Dr. Öğr. Üyesi Necmettin Tan
10 theses · Fırat University
Ütopya ve distopyalarda din ve ahlak
Bu çalışma ütopya ve distopyalarda yer alan din ve ahlak unsurlarını konu edinmiştir. Ütopya türünde Devlet, Utopia, Medinetü'l Fazıla, Güneş Ülkesi, distopya türünde ise 1984 ve Cesur Yeni Dünya eserleri incelenmiştir. Üç bölümden oluşan bu çalışmanın birinci bölümünü kavramsal çerçeve oluşturmaktadır. Bu bölümde öncelikle ütopya ve distopya kavramları üzerinde durulmuştur. İkinci ve üçüncü bölümde ise söz konusu eserler belirlenen çerçeve içerisinde incelenmiştir. Sonuç olarak bu eserlerde din ve ahlak unsurlarına farklı düzeylerde ve çeşitli biçimlerde yer verildiği tespit edilmiştir. Ütopya ve distopyalarda din ve ahlaka farklı anlamlar yüklenmiş; ütopyalarda din ve ahlak birleştirici bir unsur olarak karşımıza çıkarken, distopyalarda din ve ahlak geleneksel anlamından uzaklaşmıştır.
Varoluşçu felsefe ve kadın özgürlüğü: Simone de Beauvoir örneği
20. yüzyılın önemli kadın felsefecilerinden olan Simone de Beauvoir, varoluşçu felsefenin temel tezlerini, kadın özgürlüğü bağlamında yeniden yorumlamıştır. "Kadın doğulmaz, kadın olunur" cümlesiyle biyolojik cinsiyet ile toplumun dayattığı toplumsal cinsiyet kategorileri arasında ayrıma gitmiştir. Kadının hormonları, onu erkek karşısında başka konumuna yerleştirmemiştir. Bu durum toplum tarafından yaratılmıştır. Beauvoir'ın adını duyurduğu İkinci Cinsiyet, kadının toplum tarafından nasıl ötekileştirildiğinin, biyolojik, tarihsel ve bilimsel verilerle ortaya konulduğu, önemli bir eserdir. Bu çalışma ile varoluşçu felsefe açısından kadının konumu, Beauvoir'ın ikinci cinsiyet kavramı üzerinden incelenmiştir. Bu doğrultuda çalışmanın giriş bölümünde varoluş felsefesi hakkında bilgi verilmiştir. Birinci bölümde ise düşünce tarihinde kadın özgürlüğü ele alınmıştır. İkinci bölümde de varoluş felsefesinin kadına bakışı hakkında genel çerçeve çizilmiştir. Üçüncü bölümde, Simone de Beauvoir'ın varoluşçu felsefesi içerisinde kadın özgürlüğüyle ilgili ortaya koyduğu fikirleri İkinci Cinsiyet kitabı bağlamında incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Kadın, Öteki, Varoluşçuluk, Özgürlük
Daniel Dennett ve özgür irade
Daniel Dennett özgür irade üzerine ileri sürdüğü düşünceleriyle günümüzde materyalist felsefede hem eleştirilen hem de hayranlık duyulan aynı zamanda batı felsefesinde bilişsel bilim, bilim felsefesi ve zihin felsefesi konularıyla öne çıkan önemli felsefecilerden biridir. Zihin felsefesinde önemli çalışmaları olan Dennett, bilinç üzerine yaptığı çalışmalarla ses getiren biri olmuştur. Doğaüstü bir güce inanmadan ve düalist bakış açısına sahip olmadan insanın özgür iradeye ve ahlaki sorumluluğa sahip olabileceğini ileri sürmüştür. Özgür iradeyi çeşitli yanılsamalardan kurtarmaya çalışan Dennett, özgür iradeyi evrimsel bir bilinç üzerine inşa etmeye çalışmıştır. Deterministik bir evren anlayışına rağmen insanın bir bilince ve iradeye sahip olduğunu ileri süren teorisiyle günümüzde özgür irade tartışmalarının odağında yer almıştır. İnsanın bir kukla olmadığını ve eylemlerinde de gerekli sorumluluğu taşıdığını ileri sürmüştür. Bilinç Açıklanıyor, Özgürlük Alanı ve Özgürlüğün Evrimi gibi önemli eserleri kaleme alarak bilinç ve özgür irade teorisini temellendirmiştir. Bu doğrultuda çalışmanın giriş bölümünde özgür irade probleminin önemi ve amacı vurgulanmıştır. İkinci bölümde düşünce tarihinde özgür iradenin yeri tespit edilmiştir. Üçüncü bölümde özgür iradenin çağdaş felsefedeki yaklaşımlarına değinilmiştir. Dördüncü bölümde ise Daniel Dennett'ın özgür irade yaklaşımı kendi bakış açısı bağlamında incelenmiştir.
Nurettin Topçu'nun eğitim anlayışının felsefi yaklaşımlar açısından bir değerlendirmesi
Eğitim sistemleri belli bir felsefi dayanağı olan ve bu dayanağa göre oluşturulan yapılardır. Herhangi bir felsefi dayanağa sahip olmadan oluşturulan yapılar istenilen başarıyı ortaya çıkaramayacaktır. Dolayısıyla eğitimin felsefi dayanağı yani eğitimin felsefesi, eğitimin varoluşsal bir sorunudur. Çünkü eğitimin amacı ve temel araçları tercih edilen eğitim felsefesine göre oluşturulur. Özellikle hedef belirlemede felsefe etkili bir biçimde kullanılır. Tercih edilen eğitim felsefesine göre belirlenmiş hedeflere uygun yeni hedefler eklenir. Sonunda bu hedefler alınarak sistem düzenlenir. Bu anlamda eğitim felsefesi ilk olarak hedefin tespitinde kendisini hissettirir. Daha sonra eğitimin diğer unsurlarında etkisi ortaya çıkar. Ülkemizde de benimsenen eğitim felsefesine göre hedefler belirlenmiş ve bu çerçevede eğitim sistemi düzenlenmiştir. Nitekim pragmatist eğitim felsefesi çerçevesinde teknik gelişim hedeflenmiş ve teknik gelişimi sağlayabilmek için gerekli düzenlemeler yapılmıştır. Buna karşın, teknik gelişimi engelleyen unsurlar eğitimden uzaklaştırılmıştır. Nurettin Topçu, teknik gelişimi amaçlayan ve metafiziğe mesafeli duran pragmatist eğitim felsefesini, şiddetli bir biçimde eleştirir. Dini ve ahlaki eğitimi önemli gören bir eğitim anlayışı ortaya koyar. Buradan hareket ederek Kur'an'ı Kerim ile Blondel'in Hareket Felsefesi ve Mevlana'nın Tasavvuf anlayışı çerçevesinde bir felsefi anlayış geliştiren Topçu, eğitimde maneviyatçılığı ön plana çıkararak geleneksel bir tavır ortaya koyan önemli bir düşünce adamıdır. Bu geleneksel tavır içinde modern eğitim anlayışlarına karşı konumlanan ve eğitimde idealizm ve realizmden bolca argüman kullanan Topçu, bütünsel anlamda Spiritüalist bir eğitim anlayışının ülkemizdeki temsilcilerinden biri olarak değerlendirilebilir. Bu anlamda ülkemizde, son dönemde yaşanan, eğitim paradigmasındaki maneviyatçı eğitime yönelik değişimin öncüsüdür. Nurettin Topçu, ortaya koyduğu eğitim anlayışının, felsefi akımlar çerçevesinde bir değerlendirmesinden oluşan bu çalışma, mevcut eğitim anlayışının ve yapılan yapısal değişikliklerin anlaşılmasına yardımcı olacaktır.
Mevlana'da epistemolojik açıdan akıl
Bilginin nasıl ve nereden elde edildiği ve bilgiyi elde edebilmenin ölçütlerinin neler olduğu gibi epistemolojik problemler, tarih boyunca değişik yönlerden ele alınıp tartışılmıştır. Tasavvuf felsefesinin önemli şahsiyetlerinden biri olan Mevlana'nın bilgi teorisi bu açıdan incelenmeye değer bir konudur. Onun akla, filozoflara ve felsefeye dair getirdiği eleştiriler, birçok açıdan araştırmalara konu olmuştur. Biz de bu çalışmamızda, Mevlana'nın akıl, aşk ve bilgi hakkındaki düşüncelerini ve bu düşüncelerinin arka planını ele almaya çalışacağız. Bu perspektiften hareketle, çalışmamızın giriş bölümünde akıl ve bilginin yerinin ne olduğu ile ilgili bazı ilkçağ düşünürlerin yaklaşımlarına, Mevlana'nın yaşadığı dönemin sosyal ve siyasi durumu, hayatı ve eserlerine çok kısa bir şekilde yer verilmiştir. Birinci bölümde akıl ve ilişkili olduğu bazı kavramların ne olduğunu ve aşkın kavramsal çerçevesi ile bu bağlamdaki bazı görüşler ele alınmıştır. İkinci bölümde, Mevlana öncesi bazı İslam düşünürlerinin bilgi teorisi ile ilgili düşünceleri; üçüncü ve son bölümde ise Mevlana'nın akıl ve aşk kavramları hakkındaki görüşleri, epistemolojik açıdan akla ve felsefeye olan eleştirisi, aşkın yerinin ve değerinin ne olduğu gibi konular ele alınmıştır. Genel olarak bakıldığında, Mevlana, epistemolojik bir yeti olarak akla olumsuz bir rol biçmektedir. Onun, bunun yerine önerdiği ve değerli gördüğü yöntem aşk yöntemi olup, bu husus çalışmamız boyunca çeşitli açılardan tartışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Mevlana, İnsan, Felsefe, Metafizik, Aşk, Akıl, Bilgi.
Leibniz ve Kant'ta Teodise
Mutlak iyi bir Tanrı'nın varlığına rağmen yeryüzünde hâlâ kötülüğün bulunması, Antik dönemde de filozofların zihinlerini meşgul etmişti. Antik Yunan felsefesinin içerisinden çıkan kötülük problemi, Hristiyan ve Müslüman düşünürler tarafından da ele alınmıştır. Bu problem henüz genç yaştan itibaren Leibniz'in de ilgisini cezbetmiştir. Onun felsefesini incelediğimizde öne çıkan iki unsurun tözler meselesi ve kötülük problemi olduğunu görürüz. Nitekim 17. yüzyıl sonlarından itibaren Leibniz'in ortaya koyduğu monadlar öğretisi Kartezyenizmin sıkı bir eleştirisi olmakla kalmamış, o dönem Katoliklik ve Protestanlık mezhepleri arasındaki pek çok tartışma konusundan birisi olan kötülük ve günahın mahiyeti alanına da uzanan neticeleri olmuştur. Tarihi gidişat Leibniz felsefesinin aleyhine gelişmiş ve Leibniz'e yöneltilen eleştiriler onun monadlar öğretisi üzerine değil, o öğretinin bir uzantısı olan 'mümkünlerin en iyisi' kavramı üstünde yoğunlaşmıştır. Aldığı eğitim gereği Leibniz felsefesini yakından tanıyan Immanuel Kant ise tarihi olgulardan dolayı henüz kariyerinin başındayken kötülük ve Tanrı'nın inayeti hakkında makaleler yazmak durumunda kalmıştır. Kant'ın erken dönemindeki felsefesinde Leibnizci eğilimler görürüz fakat olgunluk döneminde ise bunun yerini özgün bir felsefe almıştır. Kant'ın Leibnizci düşünceye bakışı, ona getirdiği eleştiriler ve kendisini Leibnizci teodiseden sıyırarak, kötülük problemine kendi felsefesi içerisinde tutarlı bir cevap verme girişimi, Leibniz'in felsefesine daha eleştirel bakabilmemizi sağlamaya hizmet eder. Ayrıca Kant'ın kendi teodise görüşü de, felsefe tarihinin bu en köklü problemlerinden birisini aydınlatma hususunda bizatihi önemlidir. Bu çalışma, problemin kısa bir tarihçesini sunduktan sonra Leibniz ve Kant teodiselerinin birbirleriyle hem temeldeki hem de sonuçtaki ilişki ve farklılıklarını ortaya koymayı amaçlamaktadır. Anahtar Kelimeler: Kötülük Problemi, Tanrısal İnayet, Teodise, Leibnizci Teodise, Kantçı Teodise.
Hoşgörünün felsefi temelleri
İnsan tabiatı gereği ve ihtiyaçlarını karşılayabilmek için bir arada yaşamak zorundadır. Bir arada yaşama zorunluluğunun beraberinde getirdiği zorlukların nasıl aşılabileceği, önemlidir. Bu zorlukları aşma ve bir arada yaşama imkânı olan hoşgörünün felsefi temellerini, imkânını, sınırını ve amacını ortaya koymak hoşgörü bilincini oluşturmak bakımından önemlidir. İlk bölümde, bir arada yaşama problemine çözüm olarak sunulan hoşgörü kavramı ve aynı anlamda kullanılan, tolerans ve müsamaha kavramlarının, kelime ve terim anlamları açısından değerlendirilmesi yapılmıştır. Bu çalışmayla hoşgörünün tarihsel seyri, felsefi bir problem olarak gelişim aşamaları kaydedilmiştir. İkinci bölümde; evrensel ve mutlak hakikatin varlığı üzerinde durulmuştur. İnsanın hakikat arayışında dogmatik ve empirik anlayışın, hoşgörü açısından etkisi değerlendirilmiştir. Hoşgörünün; hakikat, özgürlük, toplumsal sözleşme, güç teorisi, demokratik toplum ve laiklik açısından imkânı, sınırlılıkları ve önemi ifade edilmiştir. Üçüncü bölümde hoşgörünün felsefi temelleri üzerinde durulmuştur. Bir arada yaşamaya engel olan farklılıkların sebepleri üzerinde durulmuş, güç istenci ve toplumsal sözleşmenin hoşgörülü olmaya katkısı incelenmiştir. Demokrasi ve laiklik hoşgörü bakımından değerlendirilmiştir. Ayrıca Batı, Doğu, İslam Dünyası ve günümüz hoşgörü bakımından kısaca gözden geçirilmiştir. Bilinmelidir ki bütün toplumlar açısından hoşgörünün toplumsal barışı sağlamada çok önemli olduğu sonucu yadsınamayacak bir gerçektir.
Leibniz'de ruh-beden ilişkisi
Düşünce tarihindeki ontolojik sorgulamalar, neden var olduğumuz sorusundan daha çok, varlığın meydana geldiği temel ilkenin ne olduğu üzerine odaklanmıştır. İnsanın varlık sahasında yerini almasından bu yana bilmeye ve anlamlandırmaya yönelik merakı hiç dinmemiştir. Varlığının bilincinde olma özelliği henüz başka varlıklardan herhangi birinde keşfedilmediğinden olsa gerek, insan kendisini evrende biricik hissetmiş ve egemen bir güç olduğu düşüncesinden kendisini alamamıştır. Bu eksende gelişen anlam arayışı önce benlik ve bilinç üzerine inşa edilmiştir. İnsanın fiziksel aktiviteleri dışında görünürde bedenle ilgisi olmadığı düşünülen zihinsel aktiviteleri de mevcuttur. Duyu organlarıyla algıladığımız şeylerin maddi âlemi, algılayamadığımız şeylerin ise maddi olmayan yani soyut bir âlemi yansıttığı düşünülmüştür. Leibniz'in de dâhil olduğu ruh-beden probleminin ana kaynağı da tam olarak bu düşüncedir. Bundan dolayı meselenin özünü kavramak adına konumuz bağlamında insana, ruh-beden ilişkisine ve bilince dair olan görüşlerin tarihsel süreç içerisindeki serüveni ve izleri takip edilecektir. Zihin felsefesini uzun bir süre meşgul etmiş olan bu problemin modern felsefedeki etkisi, rasyonel bir filozof olan Leibniz'in monadlar teorisi ile açıklanmaya çalışılacaktır.
John Locke'un kişisel özdeşlik teorisi ve İngiliz felsefesindeki yansımaları
İlk bakışta görüleceği üzere kişisel özdeşlik problemi, hem kişi olmanın tanımları yönüyle hem de özdeşliğin yeter ve gerek şartlarının tespiti bakımından kapsamlı tartışmaları davet eden bir konudur. Buna; kişi tanımlarının töz ve form gibi metafizik öğretileri içereceği ve özdeşlik tartışmalarının da mantıksal ve epistemolojik yönlerden açıklanması gerektiğini de eklediğimizde önümüzdeki problemin büyüklüğü daha da belirginleşir. Dahası, 'ben neyim?' sorusu o kadar büyüktür ki varlığa ve kendi varoluşuna dair fikir yürütmüş herhangi birisinin bu soruyu tümüyle görmezden gelmiş olması mümkün değildir. Bu çalışmanın odak noktasındaki filozof John Locke'un An Essay Concerning Human Understanding eserinin II. kitabına 27. bölüm olarak eklediği "Özdeşlik ve Başkalığa Dair" başlıklı bölüm ise kişisel özdeşlik tartışmalarında bir milat olarak kabul edilir. Bu sadece bir iddia değildir. Locke'un teorisi insanın bir töz veya forma referansla anlaşılmasından, bir zihin veya zihinsel durumlar akışı olarak anlaşılmasına geçişin merkezinde bulunmaktadır. Locke bu soruyu sadece ölümden sonraki hayata yönelik olmaktan çıkarıp, bu hayatımızda geçen yıllar içerisinde aynı kişi olarak kalmamızın koşullarını araştırırmıştır. Onun en az bu konu hakkındaki açıklamaları kadar sorduğu sorular da zihin felsefesi tarihinin akışını değiştirmiştir. Locke'un kişisel özdeşlik problemine verdiği cevaplar kendi içinde dahi ciddi çelişki ve belirsizlikler içerirken, Locke'un epistemoloji ve ontolojisiyle neredeyse tamamen uyumsuzdur. Tarihsel olarak eleştirmenlerin gözden kaçmış olsa da, Locke'un kişisel özdeşlik teorisi onun etik felsefesiyle tamamen uyum içindedir. Tüm bu sorun ve tuhaflıklarına rağmen -veya bunların sayesinde- Lockeçu kişisel özdeşlik teorisi yayımlandığı andan itibaren Locke felsefesinin en tartışılan öğesi olmuştur. Locke'un problemin çözümünde anahtar olarak kullandığı bilinç kavramının Locke felsefesinin genelinde nereye oturduğunu tespit edebilmek neredeyse mümkün değildir. Buna rağmen onun bu yaklaşımı felsefecilerin bakışlarını insan zihninin kendisine çevirmeyi başararak zincirleme bir tartışma serisini başlatmış ve en nihayetinde XIX. yüzyılda psikoloji biliminin de ortaya çıkışına zemin hazırlanmasına katkıda bulunan geniş bir literatürü tetiklemiştir. Locke bu devrimci yaklaşımıyla hem Kartezyen, hem Skolastik hem de materyalist yaklaşımlara karşı bir konum alarak özgün bir yol açmıştır. Bu yol bir sonraki yüzyılda pek çok düşünür tarafından takip edilmiştir. Öyle ki XVIII. yüzyıl Britanya'sında benlik ve kişisel özdeşlik hakkında eser kaleme alan her düşünür kendini Locke'un tarafında veya karşısında fakat daima Locke'a kıyasla bir konum almaktan alıkoyamamıştır. Molyneux'nün tavsiyesi üzerine yazdığı II.27 bölümünün ardından Britanya entelektüel çevrelerini bir yüzyıl boyunca meşgul eden tartışmaya Edward Stillingfleet, Samuel Clarke, Anthony Collins, Berkeley, Butler, Hume ve Thomas Reid gibi dönemin önemli filozofları katılmışlardır. Locke'un başlattığı tartışma neticesinde, XVIII. yüzyılın sonuna gelindiğinde kişisel özdeşlik konusundaki genel kanaatler Locke'un öngöremeyeceği ölçüde değişmiştir. John Locke'un kişisel özdeşlik tartışmalarındaki bu merkezi konumu günümüzde de hala geçerlidir. Bu çalışmamız problemin tarihi bir özetini sunduktan sonra Lockeçu kişisel özdeşlik teorisinin bir çözümlemesini yapmayı amaçlamaktadır. Sonrasında teori hem kendi içinde hem de genel Locke felsefesi bakımından eleştiriye tabi tutularak tutarsızlık ve belirsizlikleri tematik bir şekilde okuyucuya sunulmaktadır. Son olarak, teorinin XVIII. yüzyıl Britanya entelektüel çevrelerinde yarattığı etki ve değişimler kronolojik bir sırayla detaylarıyla incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Zihin felsefesi, XVIII. Yüzyıl, İngiliz Felsefesi, John Locke, Kişisel Özdeşlik Problemi.
Küresel yoksulluk etiği: Peter Singer ve Thomas Pogge arasında bir karşılaştırma
Bu çalışmada, Küresel Yoksullukla mücadelede yoksulluğun boyutlarına ve bununla bağlantılı olarak mücadele yöntemlerine Peter Singer ve Thomas Pogge'nin etik alandaki çalışmaları temel alınarak odaklanılacaktır. Ayrıca felsefi açıdan küresel yoksulluğa karşı gelişmiş ülkelerin ve vatandaşlarının etik sorumluluklarının neler olduğu konusunda ilgili filozofların bakış açılarıyla bir araştırmada bulunulacaktır. Etik bir sorumluluk olarak çözüme katkıda bulunma ve ya faydacılık temelinde aynı sorunun derinleşerek gelişmiş ülkelere zarar vermemesini sağlamak amacıyla bu sorunun çözümüne yönelik yapılabilecekler incelenecektir. Bu konuda Peter Singer faydacı yaklaşımı, Thomas pogge'nin insan hakları temelli yaklaşımıyla kıyaslanacak ve iki bakış açısına yönelen eleştiriler işlenecektir. Sonuç olarak iki bakış açısının da faydalı olduğu fakat tek başına yetersiz oldukları ve birbirlerini tamamladıkları konusu sonuç bölümünde işlenecektir.