Theses supervised by Prof. Dr. Ali Ayhan
14 theses · Başkent University, İnönü University
Primer müsinöz over kanserinde prognozuetkileyen faktörler
Amaç: Çalışmada primer müsinöz over kanserlerinde histolojik subtipler göz önüne alınarak toplam sağkalım ve hastalıksız sağkalımı etkileyen faktörler ve perioperatif morbiditeler incelendi. Gereç ve Yöntem: Başkent Üniversitesi Jinekolojik Onkoloji Departmanında, 2007-2023 yılları arasında primer müsinöz over karsinomu tanısı alan 61 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Jinekolojik patolojist tarafından tüm spesimenler yeniden gözden geçirilerek 2020 WHO klasifikasyonuna göre tanılar valide ve konfirme edilerek histolojik subtiplerine göre ayrıldı. Hastaların klinik ve patolojik özellikleri ile tümörün histopatolojik özellikleri incelendi. 5 yıllık hastalıksız sağkalım ve toplam sağkalım ile bunlara etki eden prognostik faktörler istatistiksel olarak değerlendirildi. Sonuç: Hastaların median tanı yaşı 45(13-84)'tir. Hastaların median toplam takip süresi 55(2- 190) aydır. Çalışmada tüm hastaların 5 yıllık toplam sağkalım ve hastalıksız sağkalım sırasıyla %73 ve %70 olarak bulundu. Toplam sağkalımın multivaryant analizinde erken/ileri evrenin (HR, 3.925; 95% CI, [1.199-12.845]; p=0.024) ve histolojik subtipin (HR, 11.499; 95% CI, [2.367-55.851]; p=0.002) toplam sağkalıma etki ettiği görüldü. Hastalıksız sağkalımın multivaryant analizinde ise erken/ileri evrenin (HR, 6.467; 95% CI, [2.093- 19.982]; p=0.001) ve histolojik subtipin (HR, 8.260; 95% CI, [1.684-40.512]; p=0.009) hastalıksız sağkalımı olumsuz etkileyen değişkenler olduğu görüldü. Morbiditenin ve perioperatif komplikasyonun toplam sağkalım ve hastalıksız sağkalıma etki etmediği saptandı. Çıkarım: Primer müsinöz over kanserlerinde histolojik subtipin prognoza bağımsız olarak etki ettiği görülmüştür. Ekspansil grubun 5 yıllık OS ve PFS değerleri sırasıyla %94 ve %91'dir. İnfiltratif grubun 5 yıllık OS ve PFS değerleri %37 ve %38'dir(p:0.000). Anahtar kelimeler: Müsinöz over karsinomu, ekspansil, infiltratif, sağkalım
Beyin metastazı bulunan jinekolojik orijinli malignitelerde prognostik faktörlerin araştırılması ve tedavi modalitelerinin değerlendirilmesi
Amaç: Beyin metastazı gelişimi; jinekolojik orijinli malignitelerde nadir görülen ancak hastalarda ciddi komplikasyona veya mortaliteye neden olabilen, oldukça önemli klinik süreçtir. Son yıllarda jinekolojik maligniteye bağlı sağkalım sürelerinin uzaması ve tanı yöntemlerinin gelişmesi ile birlikte beyin metastazı sıklığı giderek artmaktadır. Bu çalışmada, jinekolojik malignitelerden kaynaklanan beyin metastazlarının klinikopatolojik özelliklerinin ortaya koyulması ve bu özelliklerin prognoza olan etkisinin analiz edilmesi planlandı. Gereç ve Yöntem: Başkent Üniversitesi Jinekolojik Onkoloji Departmanında, 2008-2021 yılları arasında jinekolojik kanser nedeniyle takip edilen ve beyin metastazı saptanmış 48 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Primer tanı anından itibaren hastaların demografik, klinik, patolojik özellikleri, aldıkları tedavilerin jinekolojik kanserlere göre dağılımı gösterildi. Beyin metastazı tanısı sonrası medyan sağkalım süreleri istatistiksel olarak değerlendirildi. Beyin metastazı oluşum sürecine ve tanı sonrasında sağkalıma etki eden prognostik faktörler istatistiksel olarak analiz edildi. Sonuçlar: Beyin metastazı tanısı sonrası medyan sağkalım 8 ay olarak bulundu. Jinekolojik orijine göre over kanserinde 12 ay, endometrium kanserinde 4 ay, serviks kanserinde 8 ay, vulva kanserinde 3 ay ve uterin sarkomlarda 4 ay olduğu görüldü. Univaryant analizde lezyonun sayısının, lokalizasyonun, ekstrakraniyal metastaz durumunun ve uygulanan tedavi modalitesinin beyin metastazı sonrası sağkalımla ilişkili olduğu, multivaryant analizde ise lezyon lokalizasyonunun ve tedavi modalitesinin prognozu etkileyen bağımsız değişkenler olduğu görüldü. Over kanserli hastalarda ise lezyon sayısının prognoza olan etkisi istatistiksel olarak anlamlı değildi. Platin sensitivitesi saptanmış olan over kanserli hastalarda beyin metastazı sonrası prognozun, dirençlilere göre daha iyi olduğu görüldü. Olguların erken teşhisi, prognostik faktörlerin doğru şekilde değerlendirilmesi ve hastaya uygun tedavi verilmesiyle sağkalım süresinin artacağı öngörülmektedir. Bu çalışmanın sonuçları ve literatür incelendiğinde daha fazla hasta içeren ve multisentirik çalışmaya ihtiyaç olduğu düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Beyin metastazı, Jinekolojik kanser, Prognoz, Radyoterapi
Preinvaziv servikal lezyonlar ve invaziv skuamoz hücreli kanserde p16ınk4a'nın ekspresyonu ve klinik önemi
Servikal kanser, tarama yöntemlerinin geliştirilip yaygınlaşmasına rağmen tüm dünyada hala önemli bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir.Başta serviks kanseri olmak üzere çoğu malignitelerde olduğu erken tanının ve uygun tedavinin hayat kurtarıcı olduğu bir gerçektir.Nitekim,preinvaziv servikal lezyonların teşhisi ve uygun tedavisi ile servikal kanserlerden ölüm %70 azaltılmıştır. Her ne kadar sitolojik çalışma ile erken tanıya yönelik yaklaşımların özellikle doku bazında hangi lezyonun progrese olacağı net değildir. Bu konuda çalışmalar devam etmektedir.Ancak sitolojik bazda olmak üzere uzun süreli takipte, p16INK4a'nın progresyon olup olmadığı ile ilgili çalışmalar mevcuttur. Ancak doku bazında bu konu ile ilgili doyurucu bilgi yoktur.Bu noktadan yola çıkarak,preinvaziv lezyonlar ve invaziv kanserlerde p16INK4a dağılımı ve klinik versiyonu ile ilgili çalışma planlanıp uygulandı. Çalışmamıza, 48 LSIL ve 46 HSIL tanısı almış toplam 94 olgu ile kontrol grubu olarak 30 invaziv skuamoz hücreli servikal hastası dahil edilmiştir.Histopatolojik materyallerde, p16 INK4a pozitifliğinin ekspresyonu, klinik önemi ve HPV DNA ile ilişkisi araştırılmış olup prekürsör servikal lezyonlardan invaziv servikal kansere dönüşme riski yüksek olanları belirlemede sensivite ve spesifiteyi artırarak p16INK4a takipte kullanılabilecek bir yöntem olup olmadığının araştırılması hedeflenmiştir.Sonuç olarak p16INK4a HSIL ve kanser hastalarında diffüz olarak boyanmıştır. LSIL ve HSIL tanılı olguların p16INK4a ile boyanma paternleri, farklılıklar göstermekle birlikte yüksek riskli HPV DNA ile enfekte olan LSIL hastalarında boyanma paterni yüksek grade lezyonlara benzemektedir.(p<0.001) Preinvaziv servikal lezyonlarında özellikle hem sitoloji hem de doku bazında gerçekten p16INK4a 'nın progresyon veya regresyonu göstermesi açısından kullanılması için daha fazla hasta sayısı ve uzun izlem süresine sahip prospektif randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır.
Adneksiyal kitlelerin malignite değerlendirmesinde Ca125, HE4, BCL2 ' nin yeri
Adneksial kitle klinik pratikte sık karşılaşılan bir problemdir. Preoperatif dönemde kitlelerde benign malign ayrımının yapılması tedavi yaklaşımı açısından çok önemlidir. Malign adneksial kitlelerinin büyük çoğunluğunu epitelyal over kanserleri oluşturur. Erken evrelerde cerrahi ile kür sağlanabilirken, ileri evrelerde hastaların sağ kalım oranları düşmektedir. Erken evrelerde asemptomatik olup, % 30' una tanı koyulabilmektedir. Günümüzde adneksial kitlelerin değerlendirilmesinde pelvik muayene, transvaginal ultrasonografi ve bir tümör belirteci Ca125'den yararlanılmaktadır. Ancak bu uygulamalar, erken tanıda ve benign adneksial kitleleri ayırt etmekte yetersiz kalmaktadır. Adneksial kitlelerin tanı ve değerlendirilmesinde en sık kullanılan tümör belirteci Ca-125'dir. İleri evre over kanserlerinin %80-90' ında ve erken evrelerinde %50' sinde yükselmektedir.Ca125 ayrıca benign jinekolojik ve bazı nonjinekolojik hastalıklarda da yükselebilmektedir. Bu nedenle Ca125 tek başına değerlendirmede yetersizdir. Duyarlılık ve seçicilikleri yüksek tümör belirteçlerine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu noktadan yola çıkılarak çalışmamızda adneksial kitlelerin malignite değerlendirmesinde Ca125,HE4,bcl 2 'nin yeri araştırıldı. Çalışmamız Başkent Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Ana Bilim Dalı Jinekolojik Onkoloji Ünitesi'nde Kasım 2010 ile Mart 2011 tarihlerinde prospektif olarak planlandı, 50 adneksial kitleli hasta ve 30 kişilik kontrol grubunda uygulandı. Preoperatif dönemde alınan numunelerden serumda Ca125,HE4, idrarda HE4,bcl2, tükrükte bcl2 bakıldı. Kan numuneleri antkübital venden alınıp, idrar numuneleri idrar sondasından alınıp, usulüne uygun santrifüj edilip, -80 derecede saklandı. Tükrük numuneleri ise heparinsiz biyokimya tüpü ve pipetler yardımıyla alındıktan sonra usulüne uygun santrifüj edilip -20 derecede donduruldu. Sonuç olarak serumda Ca125,HE4,idrarda HE4 malign hastalarda anlamlı olarak yüksek bulundu.(p<0,05). Ca125' in yükseldiği benign durumlarda HE4'ün yükselmediği görüldü.Ca125 ve HE4 kombine edilip ROMA(Risk of Ovarian Malignancy Algoritm) algoritması oluşturulduğunda postmenapozal malign hastalarda sensitivitesinin%91,7 olduğu görüldü. Tükrükte ve idrarda bcl2 için sonuçlar anlamsız bulundu.(p>0,05) Ancak daha anlamlı sonuçlar açısından daha fazla hastayla yapılacak prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Adneksial kitle, over kanseri, tümör belirteçleri,Ca125,HE4,Bcl2
Erken evre endometrium kanzserinde superior mezenterik lenf nodu metastazinin değerlendirilmesi ve klinik önemi
Endometriyal kanser, kadın kanserleri arasında en sık görülen dördüncü kanser türüdür. İçinde Tahminler ışığında, yalnızca ABD'de yılda yaklaşık 11.000 ölüm meydana geliyor. Lenf nod metastazı endometrial kanserde en önemli prognostik faktördür. Amaç Bu çalışmanın amacı, lenf bezini etkileyen klinik ve histopatolojik risk faktörlerini araştırmaktır. düğüm katılımı. Çalışmaya dış merkezlerden rastgele seçilen 30 kadın dahil edildi. kliniğimize endometrial kanser ön tanısı ile konulmuş ve kliniğimizde endometriyal kanser. Çalışma grubu evre I (erken dönem) olarak iki gruba ayrıldı. aşama) ve aşamalara göre II. aşama ve üstü (ileri aşama). Toplam karın histerektomi (Tip II), bilateral salpingo-ooferektomi, paraaortik lenf nodu diseksiyonu pelvik ve IMA'dan sol renal ven seviyesine, omentektomiye ve peritoneal endometriyal kanser katılımcılarının her birinde sitoloji örneklemesi yapıldı. Çalışma grubundaki 30 hastada ortalama lenf nodu tutulum sayısı 45,9±15,1. Tutulan ortalama pelvik lenf nodu sayısı 32.1±10.1 iken, ortalama tutulan paraaortik lenf nodu sayısı 13,9±6,9 idi. Yapılan incelemeler sonucunda; en fazla Evre Ia sayısı bulundu. Endometriyal adenokarsinom sıklığı %80 idi ve 24 kişide görüldü. Ortalama tümör boyutu, miyometrial kalınlık ve hastaların invazyon derinliği sırasıyla 2,97(±1,6), 1,57(±0,6) ve 0,7(±0,6) idi. Pozitif sub-IMA lenf nodu tutulumu ile birlikte lenf nodu pozitifliği de saptandı. IMA'dan renal ven seviyesine kadar uzanan alanda. gösterildi ki Bu grupta tespit edilen non-endometroid tümör tipi, miyometrial invazyondan daha fazla %50'den fazla, grade 3 tümör ve lenfovasküler invazyon varlığı lenf nodunu etkiler IMA'nın üzerinde katılım.
Rekürren epitelyal over kanseri tedavisinde tersiyer ve kuarterner sitoredüksiyonun sağkalıma etkisi ve morbiditesi
Amaç: Rekürren over kanseri hastalarında uygulanan tersiyer ve kuaterner sitoredüktif cerrahilerin sağ kalım ve morbidite sonuçlarının incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Hasta kayıtları retrospektif olarak incelenmiştir. Sağ kalım oranlarının tespitinde Kaplan-Meier sağ kalım analizi ve karşılaştırmalar için log-rank testleri kullanılmıştır. Tüm analizlerde anlamlı istatistiki değer p:<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya Şubat 2007-2012 tarihleri arasında rekürren over kanseri tanısı ile takip edilen 106 hasta dahil edildi. İkinci rekürrens nedeniyle 47 hastaya tersiyer, 3. rekürrens nedeniyle 12 hastaya kuaterner sitoredüksiyon uygulandı. Ortalama tanı yaşı 54,1±11,2; ortanca takip süresi 40 ay idi. Ortalama ve ortanca sağ kalım süreleri sırasıyla 66,5 ± 5,1 ve 56 ay idi. İkinci rekürrens sonrası tersiyer sitoredüksiyon yapılan hastaların sağ kalımı, yalnızca kemoterapi verilen hastalardan anlamlı olarak uzundu (73,8±7,3 vs 52,0±5,6 ay) (p:0,039). Tersiyer sitoredüksiyon hastalarında, platin duyarlı olanların sağ kalım süresi dirençli olanlardan daha uzun olarak tespit edildi (78,8±8,2 vs 44,4±6,4 ay) (p:0,121). Üçüncü rekürrens sonrası kuaterner sitoredüksiyon yapılan ve yapılmayan hastaların sağ kalım sürelerinin ise benzer olduğu görüldü (63,7±7,5; 62,7±8,3 ay) (p:0,616). Tersiyer ve kuaterner sitoredüksiyonlarda intraoperatif komplikasyon oranı %15; postoperatif komplikasyon oranı ise %20-25 idi. Cerrahi sonrası yoğun bakım ihtiyacı; tersiyer ve kuaterner sitoredüksiyonlar sonrası primer ve sekonder sitoredüksiyonlardan daha fazla idi (p:<0,0001). Sonuç: Rekürren over kanseri hastalarında, tersiyer sitoredüksiyonun sağ kalım üzerine olumlu etkisi olabilir. Tersiyer ve kuaterner sitoredüksiyon cerrahileri sonrasında yoğun bakım ihtiyacının primer ve sekonder sitoredüktif cerrahilerden daha fazla olması; bu geniş cerrahilerin deneyimli merkezlerde gerçekleştirilmesini zorunlu kılmaktadır
Evre 1a epitelyal over kanserlerinde p16 ve p53 ekspresyonlarının prognoza etkisi
Epitelyal over kanseri (EOK) gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde halen jinekolojik kanserler içinde en öldürücü olandır. Ancak erken evrede prognoz daha iyi olup 5 yıllık sağ kalım %90'ın üzerindedir. Bilindiği gibi özellikle ileri evrelerde bazı proteinlerin (örn: p53, p16) prognostik olduğu gösterilmiştir. Bu bilgiler ışığında çalışmada evre 1a epitelyal over kanseri olan 29 olguda p16 ve p53 ekspresyonlarının prognostik öneminin konvansiyonel prognostik parametrelerle karşılaştırılması planlandı. Parafin bloklarda uygun örnekler alınarak p16 ve p53 immunhistokimya boyaması yapıldı. Konvansiyonel parametreler olarak yaş, grade ve histolojik tip ele alınarak p16 ve p53 sonuçlarıyla karşılaştırıldı. Yapılan univaryan ve multivaryan analizler sonucunda p53 ve p16 ekspresyonunun grade ile birlikte arttığı gözlenmiş, ancak vaka sayısının limitli olması nedeniyle diğer konvansiyonel parametrelerle birlikte prognostik olduğu gösterilememiştir. Uniform gruplarda daha geniş vaka serileri literatüre katkıda bulunabilir.
Evre 1a2-1b1 serviks kanserinde parametrial tutulumu etkileyen faktörler ve düşük riskli hasta grubunun seçilmesi
Amaç:Evre 1A2-1B1 serviks kanserli hastalarda parametriyal tutulumu etkileyen faktörlerin belirlenmesi vedüşük risk faktörlerine(tümör boyutu ≤2 cm ,DSİ≤ % 50,LVSİ negatif) sahip erken evre (1A2-1B1) serviks kanserli hastalarda parametriyal tutulumun ve konservatif cerrahinin değerlendirilmesi. Gereç ve yöntemler:Araştırmada mayıs2007 ve haziran 2013 yılları arasında Başkent Üniverstesi Ankara Hastanesi Jinekolojik Onkoloji Anabilim Dalında opere edilen 168 evre 1A2 ve 1B1 serviks kanserli hastalar değerlendirilmiştir.13 hasta (%7.7) evre 1A2 ve 155 hasta evre 1B1 (%92.3) idi.Hastaların ortalama yaşı 49.5(29-80). 132 hasta(% 78.6) skuamoz hücreli ,23 hasta (%13.7) adenokanser olup 13 hasta (% 7.7) adenoskuamoz hücreliydi.Ortalama takip süresi 31.5 ay (3-75 ay)'dır.Bu hastalara uygulanan cerrahiler ise ;139 hasta(% 82.7) Tip3+bso+BPPLND,14 hasta (%8.3 ) Tip 3+USO+BPPLND,2 hasta (%1.2) TAH+BSO+BPPLND,7 hasta(%4.2) Radikal trakelektomi+BPPLND,4 hasta (%2.4) Parametrektomi+1/3 Üst vajenektomi+BPPLND,ve 2 hastaya (%1.2) Geniş Konizasyon Konizasyon +BPPLND şeklindedir.İstatiksel analiz SPSS 17 paket programı kullanılarak yapılmış olup tüm testlerde istatistiksel önem düzeyi p< 0.05 olarak alınmıştır. Sonuç:Düşük risk faktörüne sahip(tümör boyutu ≤ 2 cm,DSİ≤ %50 LVSİ negatif) 26 hasta bulundu ve bu hastaların hiç birinde parametriyal tutulum ,lenf nodu metastazı,hastalığa bağlı ölüm ve rekürrens izlenmedi.Litaratürdeki çalışmalara paralel sonuçlar bulundu.Erken evre düşük risk faktörüne sahip hastalarda konzervatif cerrahi yaklaşım umut vericidir ve halen devam etmekte olan prospektif çalışmaların sonuçları bu yolda ışık tutacaktır.
Evre 1 endometrioid tip endometrium kanserinde polip kökenli gelişimin prognostik önemi var mıdır
ÖZET Endometrium kanseri gelişmiş ülkelerde en sık görülen jinekolojik kanserdir. Yaşam boyu endometrium kanserine yakalanma riski % 2,6'dır. Endometrium kanserinin ortalama görülme yaşı 62dir. Endometrium kanseri gelişimine sebep olan birçok risk faktörü bulunmaktadır, bu risk faktörlerinin büyük çoğunluğunu karşılanmamış östrojen varlığı ve karşılanmamış östrojenin artmasına sebep olan durumlar (Endometrial hiperplazi, polikistik over sendromu, obezite, nulliparite, infertilite, erken menarş-geç menapoz, menapozda östrojen tedavisinin progesteronsuz kullanımı ) oluşturur. Diyabet, hipertansiyon ve hipotroidi gibi medikal durumların da endometrium kanseri ile birlikteliği gösterilmiştir Endometrium kanseri cerrahi olarak evrelendirilmektedir. Endometrium kanseri tanısı alan hastaların %70-80 'i tanı esnasında evre 1 dir. Evre 3 ve evre 4 kanser, ileri evre endometrium kanseri olarak isimlendirilir. Evre 1 endometrium kanserinde 5 yıllık sağkalım %90ların üzerindedir. Endometrial polip premenepozal ve postmenopazal dönemde görülebilir. Endometrial poliplerin polipektomi yapılarak değerlendirildiği meta-analizde ,poliplerin %3,57 sinde malignite izlenmiştir Bu çalışmada 2007-2013 yılları arasında merkezimizde primer cerrahisi yapılan FIGO 2009 evreleme sistemine göre erken evre (evre Ia ve Ib) 318 endometrioid tip endometrium kanserli hasta değerlendirildi. Evre 1 endometrioid tip endometrium kanserinin polip içerisinde gelişmesinin prognostik önemi ve endometrium kanseri genel sağkalım - hastalıksız sağkalıma etkisi araştırıldı. Hastalıksız sağ kalım ve genel sağ kalıma yönelik yapılan analizler sonucunda endometrial polip içerisinde gelişen evre I endometrioid tip endometrium kanserli hastalar, endometrial yüzeyden gelişen kansere sahip hastalara göre daha az hastalıksız sağkalım ve genel sağkalıma sahip oldukları görüldü.
Standart cerrahi uygulanan Tip II endometrium kanseri'nde adjuvan tedavi modalitelerinin genel sağkalım'a katkısı ve morbiditesi
Giriş: Endometrial Kanserler dünyada ve ülkemizde en sık görülen jinekolojik kanserlerdir. Tip II endometriyal kanserler endometriyal kanserlerin %20'sini ve mortalitenin %50'sini oluştururlar. Tip II endometriyal kanserler ileri yaşta, atrofik zeminde gelişirler, ileri evrede tanı alırlar ve agresif biyolojik davranışları vardır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada Mayıs 2007 – Kasım 2014 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Ana Bilim Dalı Jinekolojik Onkoloji Bölümünde tedavi edilen 107 tip II endometriyal kanserli olgu araştırma kapsamına alındı. Çalışma kapsamına alınan hastaların tamamına evreleme (ileri evre hastalara debulking) yapıldı. Ortalama yaş 64,1'di. Olguların %93,5'i post menapozaldı, %75,7'sinde seröz histoloji bulundu. Olguların %60,7'si tanıda evre III ve IV'dü. Ameliyat sonrası olguların %93,5'ine ek tedavi verildi. Ortalama takip süresi 66,3 aydı. Çalışmada genel sağkalımın ve hastalıksız sağkalımın; yaş, evreler, sitoredüksiyon, adjuvan tedavilere göre farklılıkları değerlendirildi. Sonuç: Olguların sağkalım süresi 66,3ay, hastalıksız sağkalım süresi 55,1 aydı. GS %64,1, HS %51,5 bulundu. Takip süresinde 43 olguda rekürens gelişti. 28 olguda hastalığa bağlı exitus oldu.Sağkalım ve hastalıksız sağkalım sırasıyla Yaş≤60 olgularda 77,1 ay, 69,3 ay ; yaş>60 olgularda 59,2 ay, 46,4 aydı. Evrelere göre analiz edildiğinde yaş≤60 tüm evrelerde daha iyi prognoz izlendi. Evre IV olgularda maksimal ve optimal debulking karşılaştırıldığında sırasıyla GS %46,9, %26,7; HS %26, %12,8 bulundu. Evre III olgularda Kemoterapi ve kemoterapi&radyoterapi alan olgular karşılatırıldığında GS %59,9, %25; HS %44,4, %25 bulundu. Çalışmamızın sonuçlarına göre tip II endometriyal kanserli hastalarda birincil tedavi cerrahi olmalıdır.( ileri evrede maksimal debulking) adjuvan tedavide kemoterapi(platin bazlı) ilk seçenek olmalıdır. Adjuvan rayoterapinin sağkalım avantajı izlenememiştir.
Servikal kanserde prognozu etkileyen faktörler ve neoadjuvan tedavinin prognoza etkisi
Servikal kanser dünyada ve ülkemizde jinekolojik maligniteler içerisinde üçüncü sırada izlenmektedir. SEER 2005-2011 verilerine göre 5 yıllık sağkalım % 67.8 dir (1). Çalışmada Şubat 2007 – Ocak 2015 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Jinekolojik Onkoloji Bölümünde tedavi edilen 119 evre 1B2 servikal kanserli olgu araştırma kapsamına alındı. Çalışma kapsamına alınan hastaların tamamına Tip3 (Querleu-Marrow Tip C2) Histerektomi ve level 3 Lenf nodu diseksiyonu yapıldı. Ortalama yaş 56 (32-85), ortalama takip süresi 35 (1-100) aydı. Çalışmada evre 1B2 olan olgularda genel ve hastalıksız sağkalımı etkileyen faktörler ve neoadjuvan kemoterapinin genel ve hastalıksız sağkalım'a olan etkisi araştırıldı. Olguların ortalama sağkalım süresi 74,6 ay, hastalıksız sağkalım süresi 63,8 aydı. 5 yıllık sağkalım (GS) ise %67,6 ; hastalıksız sağkalım (HS) ise %57,2 olarak bulundu. Takip süresinde 38 olguda rekürrens gelişti. 32 olguda ölüm gerçekleşti. 5 yıllık genel ve hastalıksız sağkalım neoadjuvan tedavi alan olgularda sırasıyla %51,7 (56,3 ay) ve %48,2 (49,2 ay) olarak bulundu. Neoadjuvan tedavi almayan olgular için 5 yıllık genel ve hastalıksız sağkalım ise sırasıyla %73,5 (79,2 ay) , %61,4(67,7 ay) olarak hesaplandı. Neoadjuvan tedavi alanlarla almayanların genel sağ kalım hızları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıyken (p=0,036), hastalıksız sağ kalım hızları benzerdi (p=0,170). Neoadjuvan tedavi almayanların genel sağ kalım hızı alanlardan anlamlı olarak yüksekti.
Rekürren epitelyal over kanseri tedavisinde sekonder, tersiyer ve kuarterner sitoredüksiyonun sağkalıma etkisi ve morbiditesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı rekküren epitelyal over kanserlerinde sekonder, tersiyer ve kuarterner sitoredüksiyon cerrahilerinin morbidite ve genel sağkalım üzerindeki etkisini incelemek. Materyal-Metod: Bu çalışma Başkent Üniversitesi Tıp fakültesi Ankara Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğinde 01/02/2007-01/05/2016 yılları arasında sekonder sitoredüksiyon uygulanan 349 hastanın dahil edildiği retrospektif bir çalışmadır. Bu çalışma için gerekli etik kurul onayı alınan invazif epitelyal over kanserli olgular dahil edilmiştir. Hastaların sekonder sitoredüksiyon öncesi primer cerrahisi gerek merkezimizde veya başka merkezlerde suboptimal yapılan cerrahileri tamamlanmış, tamamına optimal sitoredüksiyon uygulanmıştır. Daha sonra bu hastaların 155'ine tersiyer, 55'ine kuarterner sitoredüksiyon cerrahisi uygulanmıştır. Optimal sitoredüksiyon, hastalıksız sağkalım, platin duyarlılığı, tutulumu yeri(izole,multipl,karsinomatöz), evre, grade, Ca-125 düzeyi, histolojik tip ve nüks tümör çapının prognostik önemi değerlendirilmiştir. Tüm hastaların bilgileri öncelikle hastane bilgi sistemi, hasta dosyaları ve telefonla doğrudan hastalara ulaşılarak elde edildi. Elde edilen istatistiksel veriler SPSS 22 sisteminden sağkalım süreleri Kapkan-Meier ve logistik regresyon analizleri kullanılarak elde edilmiştir. Bulgular:Bu çalışmaya dahil edilen 349 olgunun ortalama yaşı 52±11,6 median takip süresi 111 ± 10,3 ay dır. Optimal sekonder sitoredüksiyon 342 hastaya yapılmış, 7 hastaya ise suboptimal (>1 cm rezidü tümör)sitoredüksiyon yapılmıştır. Sağkalım oranları 36,6/15,3 ay(P<0,001) olarak hesaplanmıştır. Hastalıksız sağkalım, platin duyarlıllığı, nüsk tümör çapı ve tutulum yeri anlamlı prognostik faktörler olarak değerlendirilmiştir.Tersiyer sitoredüksiyon uygulanan 139 hastaya optimal, 16'na suboptimal (> 1 cm rezidü tümör) uygulanmış olup sağkalım süreleri sırası ile 22,2/6,4 ay olarak hesaplandı. Sekonder sitoredüksiyonda anlamlı bulunan prognostik kriterler burda da sağkalıma olumlu yansıdı. Ek olarak histolojik tip sekonder cerrahide prognostik önemi yokken tersiyer cerrahide anlamlılık göstermiştir. Kuarterner sitoredüksiyon uygulanan hastanın 45'ine komplet, 10 olguya ise suboptimal (> 1 cm rezidü tümör) cerrahi uygulandı. Sağkalım oranları sırası ile 29,1/10,5 ay olarak hesaplandı. Hastalıksız sağkalım, platin duyarlıllığı, tutulum yeri ve histolojik tip anlamlı prognostik faktörler olarak değerlendirilmiştir. Diğer iki cerrahiden farklı olarak kuarterner sitoredüksiyonda nüks tümör çapı prognostik önemini kaybetmiştir. Yaş (>65,<65), evre, grade, Ca-125 düzeyi, uygulanan kemoterapi basamak sayısı sağkalım üzerinde tüm cerrahi aşamlarında prognostik faktör olarak anlamlı bulunmamışlardır. Morbidite açısından primer/skonder/tersiyer/kuarterner intraoperatif komplikasyon oranları sırayla 4,8/9,1/15,3/9 olarak bulunmuştur. Sonuç:Bizim çalışmamız sekonder, tersiyer ve kuarterner sitoredüksiyon cerrahilerinin rezidü tümör dokusu bırakılmayacak şekilde etkin bir cerrahi yapilmasi durumunda belirgin sağkalım avantajı sağladığını ortaya koymuştur. Hastalıksız sağkalım, tümör yaygınlığı, platin duyarlılığı, histolojik tip sağkalımda anlamlı prognostik kriterler olup hasta seçiminde göz önünde bulundurulmalıdır. Morbidite oranları literatürle uyumlu olup kabul edilebilir düzeydedir. Uygun hastlarda bu cerrahiler önerilmelidir. Özellikle tersiyer ve kuarterner sitoredüksiyon cerrahisi ile ilgili iyi dizayn edilmiş prospektif ve retrospektif çalışma sayıları artırılmalıdır.
Leiomyosarkom rekürrenslerinde cerrahinin sağkalıma etkisi
Amaç: Leiomyosarkom (LMS), nadir görülen bir düz kas tümörüdür. Bu nedenle, literatürde LMS'la ilgili yayınlar sınırlıdır. Bu çalışma ile hastaların klinik özellikleri ve hastalık nüksü halinde sitoredüktif cerahinin sağkalıma etkisi incelenerek, literatüre katkı sağlamak amaçlanmıştır. Gereç ve yöntemler: Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi'nde Şubat 2007 – Şubat 2016 tarihleri arasında cerrahi tedavi uygulanmış olan, 65 LMS tanısı almış hasta retrospektif olarak incelendi. Hastaların klinik özellikleri SPSS 22.0 for Mac aracığılıyla bilgisayar ortamına aktarıldı. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 50 idi. Tüm hastaların 5 yıllık OASı %33,5; DFSları %11,6 olarak hesaplandı. Nüks ortaya çıkan hastalarda sekonder sitoredüksiyon uygulananan ve uygulanmayan hastalar arasında anlamlı bir fark yoktu. Tersiyer sitoredüksiyonda ise nüks süresi 6 aydan daha uzun olan hastalarda cerrahinin sağkalımı anlamlı olarak artırdığı görüldü (p:0.007). Sonuç: LMS genellikle agresif seyirli nadir bir malignitedir. Bu çalışmada literatürde daha önce incelenmediği görülen, tersiyer sitoredüksiyon – sağkalım ilişkisi incelenmiş ve hastalıksız sağkalım süresi 6 aydan uzun olan hastaların sitoredüktif cerrahiden fayda görebileceği ortaya konulmuştur. Anahtar Kelimeler: Leiomyosarkom, sekonder sitoredüksiyon, tersiyer sitoredüksiyon, sarkom.
Flüt öğretiminde yardımcı aparat kullanımının öğrencilerin performans başarıları ve tutumları açısından incelenmesi
Bu araştırmada, flüt öğretiminde kullanılan Pneumo Pro, Thumbport ve LefreQue gibi yardımcı aparatlar aracılığıyla flüt öğrencilerinin performans başarılarında ve bireysel çalgı dersine yönelik tutumlarında meydana gelen değişimlerin etkisi incelenmiştir. Gömülü karma yöntem dekarma yöntem deseninde tasarlanan bu araştırmanın nicel boyutunu, tek gruplu ön test–son test deseni, nitel boyutunu ise durum çalışması deseni oluşturmaktadır. Sekiz haftalık uygulama sürecinde aparatlar sistematik biçimde derse entegre edilmiş, performans gelişimi üç bağımsız uzman tarafından değerlendirilmiştir. Performans başarısı ölçümlemü Bilici, B., Tankız, K., ve Özçelik, S. (2020) tarafından geliştirilen "Performans Başarı Değerlendirme Formu" ile tutum değişimi ise Yalçınkaya ve Eldemir (2013) tarafından geliştirilen "Bireysel Çalgı Dersi Tutum Ölçeği" ile ölçülmüştür. Süreç boyunca nitel veriler ise yarı yapılandırılmış görüşmeler ve gözlem formları aracılığıyla toplanmıştır. Nicel bulgular, öğrencilerin performans puanlarındaki veriler pozitif yönde eğilim göstermekle birlikte sayısal olarak anlamlı bir farklılık göstermemiştir. Öğrencilerin gelişim düzeylerinin özellikle nefes kontrolü, tını kalitesi, artikülasyon, entonasyon ve duruş–tutuş alanlarında yoğunlaştığı gözlemlenmiştir. Tutum ölçeğinde toplam puan artışı istatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte ters maddelerdeki düşüş ve yüksek etki büyüklüğü, duyuşsal değişimin olumlu yönünü desteklemektedir. Araştırmanın nitel bulguları ise öğrenci görüşlerinden elde edilen ifadeler doğrultusunda, yardımcı aparat kullanımının öğrencilerin çalgı hâkimiyetini artırdığını, nefes yönlendirmesini kolaylaştırdığını ve motivasyon ile öz yeterliliklerini güçlendirdiğini ortaya koymuştur. Sonuç olarak flüt eğitiminde kullanılan yardımcı aparatların, teknik beceri gelişimini destekleyen ve derse yönelik olumlu tutum oluşumuna katkı sağlayan etkili pedagojik araçlar olduğu sonucu ortaya konulmuştur.