Theses supervised by Prof. Dr. Alpaslan Kemal Tuzcu

14 theses · Dicle University

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üçüncü basamak bir merkezde izlenen akromegali tanılı hastaların retrospektif değerlendirilmesi

Amaç: Akromegali ilerleyici, dış görünüş değişikliklerinin olduğu, sistemik komorbiditelerin eşlik ettiği nadir görülen bir hastalıktır. Bizim bu çalışmadaki amacımız 2012-2023 yılları arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran akromegali hastalarının retrospektif dökümantasyonunu yapmak, tanı ve tedavi yöntemlerini incelemek, remisyon durumlarını değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 99 akromegali hastası alındı. Bu hastalarda incelediğimiz başlıca parametreler; yaş, cinsiyet, hormonal değişiklikler,komorbid hastalıklar, cerrahi, radyoterapi, medikal tedavi öyküsü, bu tedavilerin etkinliği, yan etkileridir. Bulgular: Hastaların %49,5'inin erkek, %50,5'inin kadın olduğu saptanmıştır. Hastaların yaşlarının ortalaması 46,96 tedavi başlangıcındaki kilolarının ortalaması 73,48 tedavi sonrasındaki kilolarının ortalaması 75,58 boylarının ortalaması 169,44 cm ve beden kitle indekslerinin ortalaması 25,57 kg/m2 olarak saptanmıştır. Hastaların başlangıç – son IGF-1 ve GH değerleri karşılaştırılmıştır . Elde edilen sonuçlara göre; hastaların IGF-1 değerlerinin ortalaması tedavi başlangıcında 714,04 ng/mL, tedavi sonrasında 221,07 ng/mL; hastaların GH değerlerinin ortalaması tedavi başlangıcında 11,39 mIU/mL, tedavi sonrasında 3,68 mIU/mL olarak belirlenmiştir. Araştırmada yer alan hastaların kitle boyutları ile rezidü kitle boyutu karşılaştırılmıştır .Elde edilen sonuçlara göre; hastaların kitle boyutlarının ortalaması 1,62 cm, rezidü kitle boyutlarının ortalaması 0,54 cm olarak belirlenmiştir. Hastalara uygulanan tedavi yöntemleri değerlendirilmiştir .Elde edilen sonuçlara göre; hastaların %92'9'una cerrahi tedavi, %84,8'ine medikal tedavi ve %9,1'ine radyoterapi uygulandığı saptanmıştır. hastaların %59,6'sının oktreotit, %37,4'ünün lanreotit ve %44,4'ünün kabergolin kullandığı saptanmıştır. Oktreotit kullanan hastaların kullanım sürelerinin ortalaması 4,80 ± 3,06 yıl, lanreotit kullanan hastaların kullanım sürelerinin ortalaması 4,11 ± 2,76 yıl ve kabergolin kullanan hastaların kullanım sürelerinin ortalaması 5,59 ± 2,78 yıl olarak belirlenmiştir. Hastaların cinsiyetlerine göre komplikasyonları değerlendirilmiştir .Elde edilen sonuçlara göre; erkeklerin %10,2'sinde, kadınların %2'sinde kolonda polip saptanmıştır. Hastaların cinsiyetlerine göre malignite görülme oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (X2=6,668; p<0,05). Erkeklerde kolonda polip gelişme oranlarının kadınlara göre daha yüksek olduğu saptanmıştır. Okterotit, Lanreotit ve Kabergolin Alan Hastaların Başlangıç – Son IGF-1 Değerlerinin Karşılaştırılması yapılmış olup istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar elde edilmiştir Anahtar Sözcükler: Akromegali, cerrahi, somatostatin analogu, dopamin agonisti, GH reseptör antagonisti, radyoterapi, DM, HT, KVH, kolon patolojisi,

AdenomlarAkromegaliBüyüme hormonu+7
Rober Arslan
Dicle University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Polikliniğine son bir yılda başvurmuş diabetes mellitus tanılı HBA1C >7 olan hastaların proton pompa inhibitörü kullanımı ve magnezyum ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Yaptığımız bu çalışmada amacımız Ocak 2023-Aralık 2023 dönemindeki bir yıllık süreçte Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrinoloji polikliniğine başvuran 18 yaşından büyük diabetes mellitus(DM) tanısı alıp tedavi gören hastaların proton pompa inhibitörü (PPİ) kullanım oranları ve PPİ Kullanımının hipomagnezemi ile ilişkisini ortaya koymayı hedefledik. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrinoloji polikliniğine Ocak 2023-Aralık 2023 tarihleri arasında başvuran 18 yaşından büyük diabetes mellitus tanısı alıp tedavi gören 615 hastanın bilgileri hastane bilgi yönetim sisteminden alınıp retrospektif olarak incelendi.615 hasta ile yaptığımız bu çalışmada hastalarımızın yaşlarının ortalaması 53,4 ± 13,4 tü.Çalışma grubumuzun %42'si erkek, %58'i kadın olup proton pompa inhibitörü kullanım oranının %53,9 olduğu diyabetik hastalardan oluşmaktadır.Hastaların yaş ve cinsiyet durumları , HBA1C , magnezyum , kalsiyum , parathormon , fosfor,d vitamini düzeyleri , PPİ kullanım durumları, DM tedavi seçenekleri değerlendirildi.Bu belirteçlerin magnezyum düzeyi ile ilişkisi incelendi . Bulgular: Elde edilen sonuçlara göre;.erkeklerin %45,7'sinin, kadınların %59,8'inin PPI kullandığı belirlenmiştir. Kadınların PPI kullanma oranlarının erkeklere göre daha yüksek olduğu saptanmıştır. Çalışma grubumuzdaki tüm diyabetik hastaların ortalama magnezyum değeri erkeklerde 1,9 ± 0,2 mg/dL, kadınlarda 1,8 ± 0,2 mg/dL olarak belirlenmiştir.Erkeklerin magnezyum değerlerinin kadınlara göre daha yüksek olduğu saptanmıştır.Erkeklerin magnezyum düzeyinin 1,5 mg/dl altında ve 1,5 – 1,8 mg/dl arasında bulunma oranının kadınlara göre daha yüksek, 1,8 – 2,6 mg/dl arasında bulunma oranı ise kadınlara göre daha düşük olduğu saptanmıştır.Yani kadınlarda hipomagnezemi ılımlı seyrederken erkeklerde hipomagnezemi şiddetli olmaktadır.Tüm grup içinde hastaların %35 inde hipomagnezemiye rastladık..Bunların %2,9 unda daha şiddetli hipomagnezemi görülmekteydi.Hastaların magnezyum düzeylerini etkileyen faktörlerin belirlenmesi amacıyla çoklu doğrusal regresyon analizinin backward tekniği kullanılmıştır (Tablo 23). Belirtilen değişkenlerin magnezyum düzeyi üzerindeki etkisinin incelendiği 7 model elde edilmiştir. Model 7'de yer alan değişkenlerin (cinsiyet, HbA1C, PPI kullanımı ve insülin kullanımı) magnezyum düzeyi üzerindeki varyansın %51,5'ini açıkladığı belirlenmiştir (R2=0,515; F=7,970; p<0,001). Hastanın erkek olması (β=0,329) ve insülin kullanımının (β=0,405) magnezyum düzeyini pozitif yönlü etkilediği saptanmıştır (p<0,05). Hastanın PPI kullanımının magnezyum düzeyini negatif yönlü etkilediği tespit edilmiştir (β=-0,434; p<0,05).Magnezyum değerine PPİ kullanımı üzerinden bakacak olursak hastaların ortalama magnezyum değeri PPI alanlarda 1,8 ± 0,2 mg/dL, PPI almayanlarda 2,0 ± 0,2 mg/dL olarak belirlenmiştir.PPI alan hastaların magnezyum değerlerinin PPI almayanlara göre daha düşük olduğu saptanmıştır. PPİ kullananların %59,2 sinde hipomagnezemiye rastlandık.Cinsiyet ve yaş kontrol edildiğinde, PPI alan hastaların magnezyum değerlerinin PPI almayanlara göre daha düşük olduğu belirlenmiştir. Sonuç: Çalışmamız diyabet tanısı olan hastalar arasında PPİ kullanım oranlarını ve PPİ kullanımının hipomagnezemi ile ilişkisini incelemek amacıyla düzenlenmiştir. Bulgular, PPİ kullanımının hipomagnezemiyle bağlantılı olabileceğini göstermektedir. Başka bir deyişle, PPİ kullanan diyabetik hastalarda magnezyum seviyelerinin PPİ kullanmayanlara göre daha düşük olma eğiliminde olduğu söylenebilir.

Filiz Abatan
Dicle University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diabetes insipiduslu hastalarda glukoz metabolizmasının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Diabetes insipidus (Dİ), anormal derecede büyük hacimlerde seyreltik idrarın atılmasıyla karakterize bir hastalıktır. Güvenli ve etkili yönetim için ayırt edilmesi gereken temelde farklı 4 kusurdan herhangi biri buna neden olabilir. Bunlar yetersiz ADH salgılanması ve üretimi nedeniyle santral Dİ, plasentadan yapılan bir enzim tarafından ADH'ın yıkılmasına bağlı gestasyonel Dİ, AVP salgısının aşırı fazla sıvı alımıyla baskılanmasına bağlı primer polidipsi ve AVP'nin antidiüretik etkisine renal duyarsızlık nedeniyle nefrojenik Dİ. Tanı koymak için, öncelikle 24 saatlik idrar miktarına bakılmalıdır. Primer polidipsi ve osmotik diürez nedenleri (hiperglisemi, hiperkalsemi, renal hastalıklar gibi) poliüriye sebep olan diğer nedenler olarak dışlanmalıdır. Tanı için standart testimiz olan 'susuzluk testi' yapılır. Santral Dİ ve gestasyonel Dİ için desmopressin etkili ve güvenli olarak kullanabilir. Nefrojenik Dİ tedavisinde tiazid diüretikleri, düşük sodyum diyeti ve amilorid kullanımı semptom ve bulguları azaltabilir. İnsulin direnci (İD) dolaşımda bulunan insülinin biyolojik etkilerini gösterememesi olarak tanımlanır. İnsülin direncinin temelini dokuların insülin aracılı glukoz kullanımının azalması ve karacigerde glukoz yapımının artması şeklinde ortaya çıkan metabolik bozukluklar oluşturur. İnsülin direncinin birçok ölçüm yöntemi mevcuttur. İnsülin direnci ölçümü için bu çalışmamızda HOMA-IR yöntemi kullanıldı. Bu çalışma Dİ tanılı hastaların kontrol grubuna göre glukoz metabolizmasını karşılaştırmak için yapılmıştır. Materyal ve Metod: Retrospektif vaka kontrol tipinde olan bu çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrin kliniğine başvuran Dİ tanılı 33 hasta ve 33 kontrol grubu dahil edilmiştir. Hasta ve kontrol gurubunun insülin direnci (HOMA-IR yöntemi ile hesaplandı), HbA1c, biyokimya paneli, hematokrit, idrar dansite değerlerine bakıldı. Başvuru anındaki antropometrik ölçümleri değerlendirildi. Başvuru anındaki bioempedans ölçümleri değerlendirildi. Verilerin analizi SPSS 24 (Statistical Package for the Social Sciences) paket programı kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Retrospektif vaka kontrol çalışmamıza toplam 33 Dİ ve 33 kontrol grubu alındı. Dİ grubunun yaş ortalama değeri 38.9±12.8 iken kontrol grubunun yaş ortalama değeri 40.9±12.6 yıldı. Dİ tanılı hastaların 10'u (%30.3) erkek, 23 ü (%69.7) kadındı. Dİ ve kontrol grubunun antropometrik ölçümleri arasında anlamlı farklılık izlenmedi. Çalışmamızda hastaların 10'u (% 30,3) postoperatif gelişen santral Dİ idi. Dİ ve kontrol grubunun HbA1c değerleri arasında istatistiksel anlamlı farklılık izlendi (p=0.011). Dİ tanılı hastaların HbA1c ortalama değeri 5.60±0.55 iken kontrol grubu ortalama değeri 5.24±0.41 idi. Dİ ve kontrol grubunun insülin düzeyleri arasında istatistiksel anlamlı farklılık izlendi (p=0.001). Dİ tanılı hastaların insülin ortalama değeri 12.6±6.57 iken kontrol grubu ortalama değeri 7.73±3.73 idi. Dİ ve kontrol grubunun insülin direnci düzeyleri arasında istatistiksel anlamlı farklılık izlendi (p<0.001). Dİ tanılı hastaların insülin direnci (HOMA-IR) ortalama değeri 2.94±1.50 iken kontrol grubu ortalama değeri 1.78±0.87 idi. Çalışmamızda Dİ grubunda HOMA-IR insülin direncine göre hastaların 13'de (% 39.3) insülin direnci varlığı tespit edildi (2.7'nin üstü değerler insülin direnci varlığı lehine değerlendirildi). Sonuç: Diabetes İnsipiduslu hastalar kontrol grubuna göre daha fazla insülin direnci göstermektedir. İnsülin direncinin varlığı hastaların ağırlığı, VKİ ve steroid kullanımından bağımsızmış gibi görünmektedir. Bu hasta grubunun Desmopressin kullanımı insülin direncini tetikleyen bir etmen olabilir. Bu hasta grubunda insülin direnci varlığını farklı yönlerden inceleyen prospektif çalışmalar ile ortaya konulması konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir.

Diabetes insipidusGlükozMetabolizma+3
Zülfü Çayan Aktaş
Dicle University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik hastalarda idrar yolu enfeksiyonu gelişiminde rol oynayan faktörlerin araştırılması

Giriş ve Amaç: Bu çalışmada diyabet tanılı hastalarda idrar yolu enfeksiyonu sıklığı ve risk faktörlerinin belirlenmesi, hastada glisemik kontrol sağlamak amacıyla kullanılan insülin ve diğer oral antidiyabetik tedavilerin idrar yolu enfeksiyon gelişimi ile ilişkisinin araştırılması amaçlandı. Materyal ve Metod: Retrospektif olan bu çalışmaya 01.10.2021 ile 30.12.2021 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Polikliniğine başvuran, diabetes mellitus tanılı 18 yaşından büyük 422 hasta dahil edildi. Hasta yaşı, cinsiyeti, HbA1c, C-peptit, beyaz küre ve nötrofil sayısı, idrar da lökosit, idrada nitrit, idrarda glokoz, c-reaktif protein, sedimentasyon, procalsitonin, kan glukoz, üre-kreatin, alt, ast ve albümin değerlerine bakıldı. Veri analizi SPSS 26 (Statistical Package Social Science) istatistik programı kullanılarak yapıldı. Normal dağılıma uyan nümerik veriler Student T testi ile normal dağılım göstermeyen nümerik veriler ise Mann Whitney U testi ile değerlendirildi. Kategorik veriler Ki-kare testi ile değerlendirildi. İdrar yolu enfeksiyonu gelişimini açıklamak için bir dizi tek değişkenli lojistik regresyon analizi yapıldı. Santifüj edilmemiş idrar incelemesinde 10 ve üzeri lökosit saptanması idrar yolu enfeksiyonu olarak kabul edildi. Bulgular: Hastaların %23.2'ünde takip süresince idrar yolu enfeksiyonu geliştiği saptandı. Kadınların %31.4, erkeklerin %10.4'unda idrar yolu enfeksiyonu geliştiği gözlendi. Kadınlarda erkeklere göre daha yüksek oranda idrar yolu enfeksiyonu geliştiği görüldü(p=0.482). Hastaların yaşları incelendiğinde idrar yolu enfeksiyonu gelişen hastaların yaşları daha yüksek saptandı ve bu fark istatiksel olarak anlamlı saptandı(p=0.0129). İdrar yolu enfeksiyonu gelişen hastaların HbA1c değerleri istatiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek saptandı(p=0.002). İdrar yolu enfeksiyonu gelişen grupta kan glukoz değerleri istatiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek saptandı(p=0.008). Sedimentasyon değerleri idrar yolu enfeksiyonu gelişen grupta istatiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek saptandı(p=0.006). Albumin değerleri idrar yolu gelişen hasta grubunda istatiksel olarak anlamlı şekilde daha düşük saptandı(p<0.001). C-peptid, CRP, beyaz küre, nötrofil, glukozüri, kreatin değerleri ile idrar yolu enfeksiyonu gelişimi arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Alınan tedavilerin idrar yolu enfeksiyonu ile ilişkisi incelendiğinde; SGLT-2 inhibitörü alan hastalara idrar yolu enfeksiyonu oranı %10.2 olarak bulundu. SGLT-2 inhibitörü alan hastalarda, SGLT-2 inhibitörü almayan hastalara göre daha az oranda idrar yolu enfeksiyonu tespit edildi ve bu fark istatiksel olarak anlamlı bulundu(p=0.022). DPP-4 inhibitörü alan hastalarda ise idrar yolu enfeksiyonu oranı %17.8 olarak bulundu. DPP-4 inhibitörü alan hastalarda, DPP-4 inhibitörü almayan hastalara göre daha az oranda idrar yolu enfeksiyonu tespit edildi ve bu fark istatiksel olarak anlamlı bulundu(p=0.03). Sülfanilüre alan hastalarda idrar yolu enfeksiyonu oranı %22.6, İnsülin alan hastalarda ise idrar yolu enfeksiyonu oranı %26.6 olarak bulundu. İnsülin, sulfanilüre, metformin, glitazon ve GLP-1 analoğu tedavilerinin idrar yolu enfeksiyonu açısından istatiksel olarak anlamlı fark oluşturmadığı saptandı. Sonuç: 1-Diyabetik hastalrın yaklaşık ¼ ' ünde idrar yolu enfeksiyonu geliştiği görüldü. 2-Kadın cinsiyet, yüksek HbA1c, ileri yaş, kan şekeri yüksekliği, sedimentasyon yüksekliği, albumin düşüklüğü ile idrar yolu enfeksiyonu gelişiminin ilişkili olduğu söylenebilir. 3-C-peptid, CRP, beyaz küre, nötrofil, glukozüri, kreatin değerleri ile idrar yolu enfeksiyonu gelişimi arasında anlamlı ilişki olmadığı söylenebilir. 4-İnsülin, sulfanilüre, metformin, glitazon ve GLP-1 analoğu tedavileri ile idrar yolu enfeksiyonu arasında ilişki saptanmazken, DPP-4 inhibitörü alan hastalarda daha az oranda idrar yolu enfeksiyonu geliştiği görüldü. 5-Sanılan aksine SGLT-2 inhibitörü alan hastalarda daha az oranda idrar yolu enfeksiyonu tespit edildi. Bunun sebebinin de idrar yolu enfeksiyonu gelişme riski yüksek hastalarda SGLT-2 inhibitörü başlanmasından kaçınılması olabileceği düşünüldü. 6-Bu çalışmamızın en önemli kısıtlayıcı paremetreleri çalışmanın retrospektif olması ve idrar kültürü çalışılan hasta sayısıının az olması nedeniyle idrar yolu enfeksiyonu tanısının idrar kültürü ile desteklenememesiydi. Bu kısıtlayıcı etkenler göz önüne alınarak prospektif çalışmalar ile idrar kültürü de eklenerek daha büyük hasta gruplarında çalışılması konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir. ANAHTAR KELİMELER: Diyabetes mellitus, idrar yolu enfeksiyonu

Ceylan Bozkuş Narin
Dicle University
2022
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Subakut tiroidit tanılı hastaların demografik özellikleri ve laboratuvar verilerinin değerlendirilmesi

Giriş ve amaç: Tiroid bezinin inflamatuvar bir hastalığı olan subakut tiroidit hipertiroidi/tirotoksikozların nadir bir nedenidir. Kadınlarda daha fazla görülen bu hastalıkta mevsimsel ilişki mevcuttur. Subakut tiroidit, boyun ağrısı ve/veya hassasiyet, tiroid fonksiyonlarında dönemsel değişimler ile karakterizedir. Bu çalışmamızda Dicle Üniversitesi Endokrinoloji Polikliniğinde takip edilen hastaları retrospektif olarak inceleyip bu hastalarda tanı koymada yeni ipuçlarını araştırmayı amaçladık. Materyal ve metod: Bu çalışmaya 2010-2014 yılları arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Anabilim Dalı'na başvuran 50 hasta (36 kadın, 14 erkek) ile tiroid hastalığı olmayan ve kontrol amaçlı polikliniğe başvuran 51 kişilik (37 kadın, 14 erkek) kontrol grubu çalışmaya alındı. Hasta dosyalarından tanı yaşı, cinsiyet, geldiği şehir, tanı yılı ve ayı, ek hastalıkların varlığı, tanı anındaki ve kontrollerdeki serum serbest T4 (sT4), serbest T3 (sT3), TSH, tiroid otoantikor titreleri (anti-TPO ve anti-Tg), tiroglobulin, sedimantasyon, CRP, hemogram, ALT, AST, Ferritin, tiroid ultrasonografi ve tiroid sintigrafi bulguları açısından retrospektif olarak incelendi. Hasta ve kontrol grupları bu parametreler açısından karşılaştırıldı. Bulgular: Subakut tiroiditli hastaların yaş ortalaması 39,94±12,2 yıl, kontrol grubunun yaş ortalaması 37,4±13,44 yıl, hasta grupta K/E: 2,6/1 olarak bulundu. Hastalığın mevsimsel ilişkisi açısından yapılan değerlendirmede olguların % 42'si sonbahar, % 26'sı ilkbahar, % 20'si yaz, % 12'sine kış mevsiminde tanı konduğu tespit edildi. Subakut tiroiditli hastaların laboratuvar bulguları kontrol grubu ile karşılaştırıldığında sedimantasyon değeri hasta grupta anlamlı olarak yüksek bulundu (53.7±14.22, 11,02±696 sırasıyla, p<0.01). Lökosit sayısı, nötrofil sayısı, nötrofil/lenfosit oranı hasta grupta anlamlı olarak yüksek bulunurken (p<0.01) lenfosit sayısı arasında anlamlı fark saptanmadı. Ortalama trombosit hacmi (OTH, MPV) ve trombosit dağılım genişliği (TDG, PDW) kontrol grubuna kıyasla hasta grupta anlamlı olarak düşük saptandı (p<0.01). T4/T3 oranı hasta grupta anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.01). Tiroid otoantikorları açısından yapılan değerlendirmede anti tiroglobulin (Anti Tg) pozitifliği hasta grupta anlamlı olarak yüksek bulundu (% 46.5, % 11.8 sırasıyla, p<0.01). Anti tiroid peroksidaz (Anti TPO) pozitifliği açısından anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Sonuç: Özellikle bahar aylarında boğaz ağrısı ve ESH yüksekliği olan hastalarda subakut tiroiditinde ayırıcı tanıda düşünülüp tiroid fonksiyon testleri istenmelidir. Subakut tiroiditli hastalarda Anti Tg düzeylerinin yüksek olabileceği gözlenmiş olup, Anti Tg pozitif hastalarda subakut tiroidit tanısı dışlanmamalıdır. Otoimmün tiroid hastalıklarının subakut tiroidit ayırıcı tanısında Anti Tg'den ziyade Anti TPO negatifliğinin daha değerli olduğu söylenebilir. Ayırıcı tanıda; T4/T3 oranı, nötrofil lenfosit oranı, MPV gibi belirteçlerin dikkate alınması için bu konuda daha geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar sözcükler; subakut tiroidit, mevsimsel ilişki, sedimantasyon, Anti Tg, MPV

Yakup Ergün
Dicle University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstrüktif uyku apne sendromlu hastalarda arteriyel stiffness indeksi ve 24 saatlik idrarda katekolamin yıkım ürünleri değerlendirilmesi

Giriş ve amaç: Uyku apne sendromunda gece uykuda apneler, uyku bölünmeleri, hipoksemi, solunum güçlüğü meydana gelmektedir. Bu durum kişide stres oluşturup kanda stres faktörlerini, katekolaminleri arttırıyor olabilir. Yaptığımız bu çalışmada OSAS ve OSAS saptanmayan kişilerde 24 saatlik ambulatuar kan basıncı, arteriyel stiffness indeks ve idrar katekolamin yıkım ürünlerinin farklı olup olmadığını saptamayı amaçladık. Materyal - metod: Ocak 2012 ile Temmuz 2014 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi endokrin bölümünde yatan veya polikliniğe başvuran horlama, gündüz uyku hali, tanıklı apne gibi OSAS semptomları bulunan uyku laboratuvarında yatmış kişiler çalışmaya alınmıştır. Otuz beş OSAS saptanan hasta ile OSAS saptanmayan yirmi altı kişi araştırmaya dahil edilmiştir. Çalışmada 24 saatlik ambulatuar kan basıncı, arteriyel stiffness indeks, idrarda katekolamin yıkım ürünleri, BMI, insülin, glikoz, HOMA- IR ve lipid parametreleri araştırıldı. İstatistiki analizde independent-t test, ki-kare test ve pearson korelasyon testi kullanıldı. Bulgular: Hasta grubun yaş ortalaması kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (50,7±10,5; 39,4±13,0; p<0,05). Hasta grubun vücut ağırlık ortalaması kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (101,5±28,0; 78,9±23,9; p<0,05). Hasta grubun BMI'sı kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (36,0±9,7; 29,1±8,9; p<0,05). Hasta grubun HOMA-IR değeri kontrol gruba göre anlamlı olarak yüksek bulundu (7.0 ± 6.3; 3.8 ± 4.0 p<0,05). Hasta grubun 24 saatlik idrarda normetanefrin değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (283,7±233,6; 137,7±73,9 p<0,05). Hasta grubun 24 saatlik idrarda VMA düzeyi kontrol gruba göre anlamlı olarak yüksek bulundu (3,39±2,41; 2,17±1,4 p<0,05). OSAS grubunda 24 saatlik sistolik tansiyon ortalama değeri kontrol gruba göre anlamlı yüksek bulundu (131,8±14,6; 122,7±17,2 p<0,05). AHI ile HDL arasında negatif bir korelasyon saptandı (r:-0,392 p:0,004). AHI ile BMI, vücut ağırlığı, açlık glikozu, insülin, HOMA-IR değerleri arasında ise pozitif bir korelasyon bulundu (r:0,359 p:0,006; r:0,383 p:0,003; r:0,42 p:0,001; r:0,315 p:0,02; r:0,425 p:0,001). OSAS saptanan hasta grubu ile OSAS saptanmayan kontrol grubu arasındaki 24 saatlik ambulatuar kan basıncı ölçümü ile saptanan arteriyel stiffness indeksi karşılaştırılmasında anlamlı fark bulunmadı (OSAS grubu AASİ: 0.33 ± 0.18, kontrol grubu AASİ: 0.31 ± 0.17 p değeri: 0,672). Sonuç: 1-OSAS'lı hastalarda 24 saatlik idrarda normetanefrin ve VMA düzeyi kontrol gruba göre daha yüksek saptandı. 2-OSAS artmış ambulatuar sistolik tansiyon ile ilişkili olabilir. 3.OSAS, OSAS'lı hastalarda 24 saatlik ambulatuar kan basıncı ölçümü ile saptanan arteriyel stiffness indeksi etkilememektedir. 4.OSAS artmış vücut ağırlığı, BMI, açlık glikozu ve HOMA-IR değerleri ile ilişkili olabilir. 5. AHI artışı düşük HDL ile ilişkili olabilir. 6- BMI, vücut ağırlığı, açlık glikozu, insülin, HOMA-IR değerleri artıkça OSAS şiddeti artıyor gibi görünmektedir.

ArteriosklerozKatekolaminlerKatekoller+2
Hatice İla
Dicle University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erkek hipogonadotropik hipogonadizm tanılı hastaların demografik özellikleri, radyolojik ve laboratuvar verilerinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Hipogonadotropik hipogonadizmde, bozukluk hipotalamus ve/veya anterior hipofizdedir. Hipofizden LH ve FSH salgısında yetersizlik vardır. hipergonadotropik hipogonadizmde tedavi ile fertilitenin sağlanması mümkün değilken, Hipogonadotropik hipogonadizm olgularında tedaviyle fertilite şansı mevcuttur. Hipogonadizmin takip ve tedavisinin daha iyi planlanması, fertilite açısından prognozun belirlenmesi ve komplikasyonlarının daha etkin şekilde önlenebilmesi için yeni belirteç ve takip kriterlerine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmamızda Dicle Üniversitesi Endokrinoloji Polikliniğinde takip edilen hastaları retrospektif olarak inceleyip bu hastalarda tanıdan sonra etkin tedavi ve takip için gerekli verileri araştırmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Bu çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kliniğin'de takip edilen, 2009-2015 yılları arasında Endokrinoloji polikliniğine başvurmuş olan erkek hipogonadizmi tanılı hastalar retrospektif olarak incelendi. 16 ve 50 yaş arası olan 55 erkek hasta çalışmaya alındı. Panhipopitütarizm tanısı olan ve primer hipogonadotropik hipogonadizmi olan hastalar, komorbiditesi olan, malignite tedavisi sonrası hipogonadizm gelişen hastalar tespit edilip çalışma dışı bırakıldı. Hasta dosyalarından hastaların yaşı, boyu, ağırlığı, hemogram, ALT, AST, üre, kreatinin, glikoz, kolesterol, LH, FSH, prolaktin, ACTH, kortizol ve testosteron düzeyleri incelendi. Çalışmaya alınan hastaların tedavi öncesi ve sonrası testosteron, spermiyogram parametreleri ve skrotal ultrasonografideki testis volümleri karşılaştırıldı. Bulgular: Hastalar arasından 30 kişinin demografik özelliklerine ulaşıldı. Bu hastaların ortalama vücut kitle indeksi (VKİ) 26,2 ± 3,87 (kg/m²) saptandı. Boy ortalaması 177,9 ± 7,6 cm saptandı. Ağırlık ortalaması 83,3 ± 12,8 kg idi. 30 hastanın 15'i evli 15'i bekardı. Evli hastaların %53,3' ü çocuk sahibi olmuştu. Tedavi öncesi ve tedavi sonrası karşılaştırdığımız parametrelerden 53 hastanın testosteron düzeyine ulaşılmış olup ortalama testosteron tedavi öncesi (T.Ö.): 0,88±1,3 (ng/ml), tedavi sonrası (T.S.): 5,98±2,96 (ng/ml) olup artış istatistiksel olarak anlamlıydı (p:0,001). 48 hastanın ortalama sperm sayısı T.Ö: 4,87±15,24 milyon/ml, T.S: 10,36±23,72 milyon/ml olup artış istatistiksel olarak anlamlıydı (p:0,004). 15 hastanın karşılaştırmalı testis ultrasonografisine ulaşılmış olup ortalama sağ testis volümü T.Ö: 4,64±4,89 mm³ , T.S: 6,64±4,75 mm³, ortalama sol testis volümü T.Ö: 4,67±5,00 mm³, T.S: 7,04±4,32 mm³ olup her iki testisteki volüm artışı istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05) . Hastaların tedavi öncesi bakılan testosteron düzeyi ile tedavi sonrası bakılan skrotal ultrasonografideki sağ ve sol testis volümleri arasında anlamlı pozitif korelasyon tespit edildi (sağ: r:0,516, sol r:0,460 p<0,05). Hastaların tedavi öncesi sperm morfolojsi ile tedavi öncesi ve sonrası bakılan skrotal ultrasonografideki testis volümleri arasında anlamlı pozitif korelasyon tespit edildi (p<0,05). Hastaların tedavi öncesine göre tedavi sonrasında testis volümlerindeki artış ne kadar fazla ise tedavi sonrasında bakılan spermiyogram analizinde sperm konsantrasyonun o ölçüde arttığı tespit edildi (sağ testis r:0,716 p<0,005, sol testis r:0,711 p:<0,05). Sonuç: Hastaların tedavi ile birlikte testesteron düzeyleri artmaktadır. Hastaların tedavi sonrası testis volümleri anlamlı ölçüde artış göstermektedir. Sperm konsantrasyonu, tedaviyle birlikte anlamlı olarak artmaktadır. Başlangıç testosteron miktarı ne kadar iyi düzeydeyse testis volümü de o kadar artış göstermektedir.

DemografiErkeklerHipogonadizm+5
Ferhat Bacaksız
Dicle University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 2 diyabetik hastalarda mix insülin ve yoğun insülin tedavilerinin diyabetik parametreler üzerine etkilerinin karşılaştırılması

Amaç:2012-2020 yılları arasında Dicle ÜniversitesiTıp Fakültesi İç Hastalıkları poliklinik ve klinik başvurusu olan hastalar çalışmaya alınmış olup mix ve yoğun insülin tedavisi alan hastalarda bu tedavilerin etkileri araştırıldı. Gereç ve Yöntem:2012-2020 yılları arasında Dicle ÜniversitesiTıp Fakültesi İç Hastalıkları poliklinik ve klinik başvurusu olan hastaların dosyaları retrospektif olarak incelenmiştir.Sürekli değişkenlerin dağılımını değerlendirmek için Kolmogorov – Smirnov testi kullanılmıştır.Bağımlı gruplarda ikili tekrarlayan ölçümlerin karşılaştırılmasında Wilcoxen testi kullanılmıştır. Bulgular:Çalışmamıza alınan 200 hastadan 123'ü erkek (%61,5), 77'si (%38,5) kadındı. Hastaların ortanca yaşı yoğun insülin alan grupta 56,3 iken mix insülin alan grupta 55,8 idi. HbA1c için hedef değer < %7 olarak alındığında başlangıç ölçümünde yoğun insülin tedavisi alan hasta grubunda 7 hasta (%7), mix insülin tedavisi alan hasta grubunda ise 17 hasta (%17) hedef değerin altında değerlere sahip olup iki grup arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p:0,480).Son ölçümde bakılan değerlerde yoğun insülin tedavisi alan hasta grubunda 13 hastada (%13) HbA1c <%7 iken mix insülin tedavisi alan 15 hastada (%15) HbA1c <%7 saptandı ve iki grup arasında anlamlı farklılık bulunmadı. Gruplar kendi içinde değerlendirildiğinde 18 aylık takip süresi sonunda başlangıç ve son HbA1c değerleri karşılaştırıldığında yoğun insülin tedavisi grubunda anlamlı fark saptanmadığı gibi (10,6±2,38 vs 9,6±2,41) (p>0,05) mix insülin tedavisi grubunda da anlamlı fark saptanmadı.(9,1±2,36 vs 9,2±2,14) (p>0,05). Sonuç:Mix ve yoğun insülin tedavisi alan hasta gruplarında çalışmalarda birbirlerine üstünlük konusunda farklı sonuçlar olmakla birlikte tedavi seçimi hasta özelinde değerlendirilmeli ve hipoglisemi gibi yan etki profili gözetilerek karar verilmelidir. Anahtar Kelimeler: Mix insülin,bazal bolus tedavi, HbA1c

Bolus materyaliDiabetes mellitusDiabetes mellitus-deneysel+3
Hilal Şamar
Dicle University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetes mellitus tanılı hastalarda c-peptit düzeyinin mortalite ile ilişkisi

Amaç: C-peptit düzeyi insüline eşit oranda üretilen, endojen insülin sekresyonunun belirteci olarak kullanılan ve insülin sentezlenirken aynı oranda oluşan bir maddedir. C-peptid beta hücre fonksiyonu için iyi bir göstergedir. Diyabetes mellitus tanılı hastalarda c-peptit düzeyinin mortalite üzerine etkisini retrospektif olarak incelemeyi amaçladık. Materyal ve metod: 2012 yılında Dicle Üniversitesi Tıp FakültesiEndokrinoloji polikliniğine başvuran diyabetli hastalarveri tabanında tarandı ve ilk başvuru esnasında ölçülen c-peptit, LDL kolesterolü, HbA1c, proteinüri, kreatinin,kreatinin klirensi,üre ve glukoz düzeyleri olan 1000 DM'li hasta çalışmaya dahil edildi.Çalışmaya c-peptit düzeyi çalışılmayan hastalar alınmadı.Daha sonra hastalar kategorize edildi. Ölen ve yaşayan hastalar şeklinde iki ana gruba ayrıldı.Ölen hastalar vasküler nedenler ve diğer nedenlere bağlı ölenler şeklinde gruplandırıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların 392 (%39.2)'si erkek 608 (%60.8)'i kadındı ve yaş ortalaması 57 idi. Hastalar ölen hasta grubu ve yaşayan hasta grubu olarak iki gruba ayrıldı. Ölen hasta sayısı 146 (%14.6) ve yaşayan hasta sayısı 844'tü (%75.4). C-peptit düzeyi ölen hastalarda (3,5±2,7 ng/ml) yaşayanlardan (2,9±1,7 ng/ml) daha yüksek olup istatistik olarak anlamlı saptandı (p<0.05) Ölen hastalarda yaş ortalaması (66±11) yıl, insulin direnci (1,80±0,2), üre düzeyi (54,4±32,3 mg/dl), kreatinin klirensi (66,59±29,19 ml/dakika), proteinüri (105,6±16,1mg/gün) saptandı. Yaşayan hastalarda yaş ortalaması 56±13 yıl, insulin direnci (1,7±0,19), üre düzeyi (34,02±17,8 mg/dl) kreatinin klirensi (92,90±16,77ml/dk), proteinüri (36,3±73,9 mg/gün) saptandı. Ölen ve yaşayan hastalar arasında yapılan univaryant analizde; C-peptit (p<0.05, OR =1.135), proteinüri (p<0.01, OR=1,005), glukoz (p<0.01, OR=1.002), üre (p<0.01, OR=1.032), yaş (p<0.01, OR=1.070), C-peptit homa-IR (p<0.01, OR=3.174) yüksekliği istatiksel olarak anlamlı saptandı.Kreatin klirensi (p<0.01, OR=0.996) düşüklüğü istatistiksel olarak anlamlı saptandı. Multivaryant analizde ise üre (p<0.01, OR=1.025) ve yaş (p<0.01, OR=1.056) yüksekliği istatiksel olarak anlamlısaptandı. Vasküler nedenlerle ölen hastalar ve çalışmaya alınan diğer hastalar arasında yapılan univaryant analizde; üre (p<0.01, OR=1.026), yaş (p<0.01, OR=1.073) yüksekliği istatiksel olarak anlamlı saptandı.Kreatinin klirensi (p<0.01, OR=0.972) düşüklüğü istatiksel olarak anlamlı saptandı.Multivaryant analizde ise üre (p<0.01, OR=1.039) yüksekliği istatiksel olarak anlamlı saptandı. Diğer nedenlerle ölen hastalar ve çalışmaya alınan diğer hastalar arasında yapılan unıvaryant analizde; c-peptit (p<0.05, OR=1.129), kreatinin (p=0.023, OR=1.063), OR=1.022), yaş (p<0.01, OR=1.056), c-peptit homa-ır (p<0.01, OR=3.049), yüksekliği istatiksel olarak anlamlı saptandı.Kreatinin klirensi (p<0.01, OR=0.971) düşüklüğü istatistiksel açıdan anlamlı saptandı. Multivaryant analizde ise proteinüri (p<0.01, OR=1.007) yüksekliği istatiksel olarak anlamlı saptandı. Sonuç:C-peptit düzeyi mortalite gelişen grupta daha yüksek saptanmıştır.Ancak bu durum istatiksel olarak anlamlı bulunmadı.Çalışmamız c-peptit düzeyinin mortaliteyi öngörmede etkili bir parametre olmadığını düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Diyabetes mellitus, c-peptit,mortalite

BiyobelirteçlerDiabetes mellitusMortalite+2
Çiğdem Budak Ece
Dicle University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipotiroidi hastalarında epikardiyal yağ doku kalınlığı ve karotis intima-media kalınlığının metabolik parametrelerle ilişkisi

Giriş ve amaç: Hipotiroidizm; tiroid hormonlarının eksikliği sonucu metabolik proçeslerde yavaşlamayla kendini belli eden bir klinik sendromdur. Aşikar olsun subklinik olsun hipotiroidinin kardiyovasküler sistem üzerine birçok etkisi vardır. Epikardiyal yağ kalınlığı(EYK) ve Karotis intima-media kalınlığının (KIMK) kardiyovasküler hastalıklarla yakın ilişkisi yapılmış çalışmalar ortaya konulmuş ve erken ateroklerozun öngörüsünde bir belirteç olabilecekleri belirtilmiştir. Biz bu çalışmamızda hipotiroidili hastalarda EYK ve KIMK'nı saptamayı ve bunların tiroid hormonları, tiroid otoantikor titreleri ve metabolik parametre ile ilşkisini ortaya koymayı amaçladık. Materyal-metod: Bu çalışmaya 82 primer hipotiroidi tanılı hasta, 37 sağlıklı kontrol gubu olgusu dahil edildi. SKH grubu 8 erkek 42 kadın hasta; AH grubu 4 erkek 28 kadın hasta olmak üzere toplam 82 hipotiroidi idi. Çalışmaya bilinen kalp hastalığı, diyabetes mellitus, obezite (VKİ>30), hipertansiyon(TA>140/90) gibi sitemik hastalığı bulunan olgular dahil edilmedi. Olguların kilo, boy, vücut kitle indeksi, sistolik ve diastolik kan basınçları ölçüldü. TSH, FT3, FT4, antı-TPO, antı-TG, insülin, lipid değerleri, açlık glukozu, çalışıldı. EYK ve KIMK değerleri ölçüldü. EYK ve KIMK için korelasyon analizleri uygulandı. SPSS 18.0 bilgisayar programı kullanılarak çalışmanın istatistiksel değerlendirmesi yapıldı. P<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Yaş ortalamaları SKH grubu, AH grubu ve kontrol grubu için sırası ile 35.3±9.5, 37.4±9.6, 35.6±13.9 yıl olarak ölçüldü. SKH, AH ve KG grubunda erkek/kadın oranı sırası ile 8/42(19%), 4/28(14%), 6/31 (19%) idi. EYK ortalaması SKH, AH ve kontrol grubunda sırası ile 5.49±0.71 mm, 5.05±0.98 mm, 3,62±0,75 mm idi. AH ve SKH grupta KG'na göre EYK artmıştı (sırası ile p<0,001, p<0,001). AH ile SKH grup arasında ise EYK yönüyle anlamlı farklılık yoktu. SKH, AH ve kontrol grubunda KIMK ortalaması sırayla 0,59±0,12mm, 0.58±0.12 mm, 0.43±0.8 mm idi. AH ve SKH grupta KG'na göre KIMK artmıştı (sırası ile p<0,001, p<0,001 ). AH ile SKH grup arasında ise KIMK yönüyle anlamlı farklılık yoktu. SKH, AH ve kontol grupları kendi aralarında karşılaştırıldığında yaş, cinsiyet, VKI, APG, SKB, DKB, LDL, HDL, T-kol, TG açısından anlamlı fark saptanmadı. Korelasyon analizleri yapıldığında EYK ile yaş, antı-TPO, antı-TG ve TSH arasında pozitif; ST3 ve ST4 arasında negatif korelasyon vardı. KIMK ile ile yaş, antı-TPO, antı-TG ve TSH arasında pozitif; ST3 ve ST4 arasında negatif korelasyon saptandı. EYK ile KIMK arasında pozitif korelasyon vardı (p<0.001). Sonuç: EYK ve KIMK ölçümü hem AH hem de SKH hastalarda erken ateroskleroz için faydalı bir belirteç olarak kullanılabilir. Özellikle KIMK değeri artmış SKH hastalarda KVH riskini azalmak için tedavi edilmesi gerekir. Anahtar kelimeler: Hipotiroidi, epikardiyal yağ kalınlığı, karotis intima-media kalınlığı, kardiyovasküler hastalık

Abdullah Doğan
Dicle University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yeni tanı subklinik otoimmün hipotiroidili hastalarda platelet faktör-4 (pf-4) düzeylerinin karşılaştırılması

Giriş ve amaç: Hashimoto tiroiditi (kronik otoimmün tiroidit, kronik lenfositik tiroidit) iyodun yeterli olduğu bölgelerde görülen hipotiroidinin dünyadaki en sık nedenidir. Son yıllarda artan kanıtlar desteklemiştir ki tiroid folikül hücreleri ve tiroidi infiltre eden lenfositler CC ve CXC kemokinlerini üretmektedir. Bu çalışmadaki amacımız; serum PF-4 düzeyinin literatürde bildirilen bazı kemokinler gibi otoimmun tiroiditli hastalarda değişmiş olup olmadığını, tiroid otoimmünitesinde rolü olup olmadığını, subklinik hipotiroidisi olan hastalarda tedavi öncesi ve ötiroidi sağlandıktan sonraki değerlerin değişip değişmeyeceğini araştırmaktır. Materyal-metod: Çalışmaya 30 yeni tanı almış subklinik otoimmun hipotiroidili (SKH) kadın hasta, 30 sağlıklı kontrol grubu olgusu dahil edildi. TSH artmış, ST4 ve ST3 normal ve Antı-TPO pozitif olan hastalar SKH grubu olarak belirlendi. SKH'lı hastaların tedavi öncesi ve tedavi ile ötiroidi sağlandıktan sonraki tetkikleri çalışıldı. Hasta ve kontrol grubuna TSH, ST3, ST4, anti-TPO, anti-TG, lipid değerleri, açlık glukozu, CRP ve PF-4 düzeyleri çalışıldı. Tedavi öncesi, tedavi sonrası değerler kendi arasında ve kontrol grubu ile karşılaştırıldı. . SPSS 18.0 bilgisayar programı kullanılarak çalışmanın istatistiksel değerlendirmesi yapıldı. p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Grupların karşılatırmasında independent-samples t testi kullanıldı. Tedavi öncesi ve sonrası değerlerin karşılaştırılmasında paired-samples t testi kullanıldı. Parametreler arasında korelasyon analizi için pearson korelasyon katsayıları kullanıldı. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması SKH grup ve kontrol grup için sırası ile 34.5±10.5 ve 32.6±10.4 yıl olarak ölçüldü. Kontrol grubunun yaş ortalaması çalışma hastalarına yakın değerde idi. SKH hastalarının tedavi sonrası değerlerinden tedavi öncesi değerlerine göre; (TSH, PF-4, LDL, T. Kolesterol, TG ve CRP anlamlı olarak düşük saptandı. TSH ve CRP için p <0.001, PF-4 için p=0.036, LDL için p=0.004, T. kolesterol için p=0.013, TG için p=0.007), ST4 değeri ise anlamlı olarak yüksek saptandı (p <0.001). PF-4; yaş ve ST3 düzeyi ile anlamlı derecede negatif korelasyon gösterdiği saptandı. Çalışmaya alınanların yaş ve ST3 değerleri arttıkça PF-4 değerlerinde azalma olduğu görüldü. Sonuç: Subklinik otoimmün hipotiroidili hastaların tedavi öncesi ve tedavi sonrası PF-4 düzeyi kıyaslandığında; tedavi sonrasında PF-4 düzeyinin azaldığını tespit ettik. Bu sonuçlar bu hasta gubunun tedavi edilmesiyle inflamatuar süreç üzerine olumlu sonuçlar olabileceğini gösterebilmektdir. Anahtar kelimeler: Subklinik otoimmün hipotiroidi, PF-4

Hashimoto hastalığıHipotiroidizmKemokinler+3
Tuğba Tezer Kalkan
Dicle University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer hiperparatiroidili hastaların operasyon sonrası takip sonuçları

Giriş ve Amaç: Primer hiperparatiroidi kalsiyum yüksekliği ile birlikte parathormonun yüksek veya normal olduğu durumu ifade eder. Primer hiperparatiroidizm otonom faaliyet gösteren bez veya bezlerin yükselmiş kalsiyum düzeylerinden bağımsız olarak aşırı hormon üretmeye devam etmesi ile oluşur. Primer hiperparatiroidiyi önemli yapan durum üçüncü en sık gözlenen endokrin rahatsızlık olmasıdır. Primer hiperparatiroidinin tek küratif tedavisi cerrahidir. Bu kesitsel çalışmamızda birincil amacımız primer hiperparatiroidizm nedeniyle opere olan hastaların operasyon sonrası takiplerinde primer hiperparatirodiye bağlı oluşan kemik mineral yoğunluğu değişimlerinin olup olmadığını ve hangi kemik bölgesinde daha fazla olduğunu araştırmayı hedefledik. Sekonder amaç olarak primer hiperparatiroideye bağlı gelişen organ hasarlarına (nefrolitiazis, hipertansiyon, kreatinin yüksekliği gibi) dikkat çekmek ve post operatif labaratuar bulgularının değişimini değerlendirmektir. Metod: Bu çalışmamızda 01/01/2012- 01/01/2018 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Endokrinoloji polikliniğine başvuran veya Endokrinoloji kliniğinde yatan 16 yaş üzerindeki Klasik pHPT (Ca ve PTH yüksek) primer hiperparatiroidisi tanısı ile opere edilen 55 hastada operasyon öncesi ve operasyon sonrası şeklinde ayırarak GFR, kemik dansitometre değeri, üriner usg değerlendirmesi (nefrolitiyazis?) ve kan tetkikleri (kreatinin, Ca, P, D vit, Parathormon), paratiroid sintigrafisi ile lokalizasyon, kemik dansitometre değerleri ve 24 saatlik idrar Ca atılımı bakılarak kür elde edilip edilmediği ve komplikasyonların durumu değerlendirildi. Bulgular: Bu çalışmadaki vakalar Klasik pHPT (Ca ve PTH yüksek) olan hastalardı ve hastaların 7 si (% 13 ) erkek, 48'i (% 87 ) kadındı. Ortalama yaş 51, en genç hasta 24, en yaşlı hasta 79 yaşındaydı. Hastaların ortalama takip süreleri 36 ay idi. Ameliyat öncesi dönemde DEXA yapılan 55 hastaya ameliyat sonrası ortalama 36. ayda tekrar DEXA yapılarak kemik mineral yoğunluğundaki değişiklik değerlendirildi. Paratiroidektomi sonrası proksimal femur BMD değeri (p<0,013), Z skoru (p<0,036) ve T skorunda (p<0,029) ve femur boynu Z skorunda (p<0,001) anlamlı derecede artış görüldü. 50 yaşın altındaki hastalar ayrıca değerlendirildiğinde bu artış sadece femur boynu Z skorunda (p< 0,011) anlamlı idi. 50 yaşın üstündeki hastalarda ise sadece femur boynu Z skorundaki (p<0,038) artış anlamlıydı. Sonuç: Klasik pHPT li hastalarda cerrahi tedavi sonrası DEXA ölçümleride femur proximali BMD değeri T ve Z skorlarında, femur boynunda ise Z skorlarında iyileşme görülmüştür.

AdenomlarHiperparatiroidizmKemik dansitesi+4
Yasemin Öcal
Dicle University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Oral glukoz tolerans testi'nde kan şekeri yüksekliği ile HbA1c arasındaki ilişki

Amaç: Oral glukoz tolerans testi yapılan bireylerde prediyabet ve diyabet tanısı konulmasında HbA1c'nin önemi; HbA1c'nin tarama ve tanıdaki yararlılığının araştırılması, sensitivite ve spesifitesinin belirlenmesi amaçlandı.Metod: Haziran 2010 ve Eylül 2012 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Bilim Dalı'na (bölümüne ) başvuran tüm oral glukoz tolerans testi yapılan kişiler çalışmaya alındı. Gestasyonel diyabet dışlanma kriteriydi. 15-84 yaşları arasında, 560 kişiden [363'ü (%64.5) kadın, 197'si (%35.1) erkek] oluşan grupta 0. ve 120. dakikalarda; bu grup içerisinde 232 kişide ise 0,30,60,90,120. dakikalarda kan glukozu bakıldı. Test ile eş zamanlı gönderilen HPLC yöntemine göre çalışılan HbA1c düzeyleri ile karşılaştırma yapıldı. Area under curve glukoz için bakıldı.İstatistik Analiz: Ki-kare, Pearson korelasyon, Student-t testi, One way ANOVA, Post-hoc test (Bonferroni correction), ROC eğrisi kullanıldı. Grupları karşılaştırmak için ki-kare kullanıldı, p<0,05 istatiksel olarak anlamlı kabul edildi. Testin hasta ile hasta olmayan bireyleri ayırmada doğruluk oranı için ROC eğrisi kullanıldı.Bulgular: Çalışmamızda 129 kişi (%23) diyabet tanısı almıştı. Diyabet olanlarda yaş ortalaması 50,7±11,4; HbA1c ortalaması %6,72±1,06; AUC ortalaması 474.3±103.5 idi. OGTT 90. dakika ile HbA1c korelasyonunda r:0,464 p:0,001 iken AUC korelasyonunda r:0,971 p:0,001 idi. Diyabet tanısında HbA1c %6,5 ile sensitivite %55.0, spesifite %80.9, PPV:%46, NPV:%85 (p:0,001) bulduk. Diyabet tanısında optimum cutoff değeri ile HbA1c %6,1 için sensitivite %71.3 spesifite %65.4 idi. HbA1c %5,7 ile sensitivite %88.3 spesifite %36.4 iken HbA1c %7,6 ile spesifite %100 idi. Prediyabet tanısında HbA1c %5,7 ile sensitivite %70.0, spesifite %42.2, PPV:%52, NPV:%61 (p:0,001) idi; ancak prediyabet tanısında optimum cutoff değer ile HbA1c %5,9 için sensitivite %58.8 spesifite %61.7 bulduk.Sonuç: Bizim toplumumuzda HbA1c %6,5 düzeyinin diyabet tanısında, HbA1c %5,7 düzeyininse prediyabet tanısında düşük sensitivite ve spesifite nedeniyle HbA1c kullanılabilecek uygun bir parametre gibi görünmemektedir. HbA1c maliyeti AKŞ'den daha yüksek olmasına rağmen önlenebilir komplikasyonların öngörülmesinde, diyabet tedavisinin yönlendirilmesinde fayda sağlayabilir. Diyabet tarama ve tanısında tek başına AKŞ bakılmasına karşın HbA1c'nin AKŞ ile beraber bakılması sensitiviteyi düşüreceğinden ve ek maliyet getireceğinden birlikte kullanımını uygun bir yaklaşım olarak değerlendiremedik. Diyabet tanısında optimum cutoff değeri ile HbA1c %6,1 için sensitivite ve spesifite tatmin edici değerlerde bulunamadı. HbA1c ölçümü diyabet tanısında ek yarar sağlayacak gibi görünmese de OGTT yapılmasında sakınca olan durumlarda (örneğin KKY, CVO), yoğunbakım hastalarında HbA1c %7,6 değerinin diyabet tanısında kullanılması önerilebilir. AUC ve HbA1c ile en iyi OGTT 90. dakikasının korelasyon gösterdiğini gözlemledik. Diyabet tanı kriteri olarak 90. dakika için belirlenecek bir değerin saptanması OGTT için harcanacak zamanın kısalması nedeniyle ek yarar sağlayabilir.Anahtar Kelimeler: DM, oral glukoz tolerans testi, HbA1c, prediyabet, bozulmuş açlık glukozu, bozulmuş glukoz toleransı

Diabetes mellitusGlükoz tolerans testiHemoglobin A-glikolize+2
Dilek Geneş
Dicle University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstrüktif uyku apne sendromlu hastalarda kortizol düzeylerinin değerlendirilmesi

Giri? ve amaç : Obstrüktif uyku apne sendromu (OSAS) toplumda sık görülen bir durumdur. Uykuda meydana gelen solunum güçlüğü, apneler ,oksijen desatürasyonları kişide stres oluşturup hipofiz adrenal aksın aktivitesinin artmasına neden olmaktadır. Bu çalışmamızda OSAS ve sağlıklı bireylerdeki gece kortizol düzeyleri , sabah kortizol düzeyleri, 24 saatlik serbest kortizol atılımlarını karşılaştırmayı amaçladık. Materyal - metod : Çalışmada; Ocak 2012 ile Eylül 2013 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Endokrin Bölümünde yatan horlama, gündüz uyku hali, tanıklı apne gibi OSAS semptomları olan vücut kitle indeksi ? 30 olan 50 hasta ( 25 kişi kontrol, 25 kişi OSAS) çalışmaya alındı. Çalışmalar için kan örnekleri alındı. Klinikte yattığı süre içerisinde gece 23.00 , sabah 08.00 ? de kortizol seviyesi bakıldı. Sonraki günlerde 24 saatlik idrar toplatıldı ve serbest kortizol atılımı hesaplandı. Daha sonra gece 23.00 ? de hastalara 1 mg deksametazon supresyon testi uygulandı. Bulgular : Kontrol grubunun yaş ortalaması 43,76±8,36 ; OSAS grubunun ise 46,68±5,75 idi (p>0,05). Çalışmaya dahil edilen hastalardan kontrol grubunun sabah kortizolü 12,47± 6,25 ; OSAS grubunda 12,05 ±4,57 idi (p<0,05). Gece kortizolü kontrol grupta 3,82± 3,19; OSAS grubunda 6,18± 3,19 idi ( p<0,01) . 24 saatlik serbest idrar kortizolü kontrol grupta 44,33 ± 42,07 ; OSAS grubunda 81,96± 68,04 (p<0,05). 1 mg deksametazon testi kontrol grupta 0,87± 0,45 ; OSAS grubunda 1,53± 1,09 idi (p<0,01). Kontrol grubunda ,1 kişide baskılanma olmadı (%4). OSAS grubunda ise , 5 kişide baskılanma olmadı (%20). Baskılanma olmayanlara 2 mg dexametazon supresyon testi uygulanınca hepsinde baskılanma oldu. Sonuç: OSAS tanılı hastalarda gece kortizol seviyeleri ve 24 saatlik idrarda serbest kortizol düzeyi yüksek seyretmektedir.

HidrokortizonUykuUyku apne sendromları+1
Mehmet Güven
Dicle University
2013
00

Other supervisors