Theses supervised by Prof. Dr. Ali Balcı
12 theses · Dokuz Eylül University, Sakarya University
Schmorl nodülü olan hastalarda kemik mineral yoğunluğu daha düşük müdür?
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı SN gelişimi ile vertebral kolon kemik yoğunluğu arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır. GEREÇ VE YÖNTEM: Hastanemiz radyolojik görüntüleme arşivi retrospektif olarak taranarak 2011-2015 yılları arasında 64 kanallı ve 16 kanallı çok kesitli bilgisayarlı tomografi (ÇKBT) cihazı (Brilliance, Philips Medical Systems) ile torakolomber vertebral kolona yönelik elde olunmuş BT incelemeleri veya torakal ve lomber vertebraları içeren torako-abdominal BT incelemeleri değerlendirilmiştir. Torakolomber vertebrasında schmorl nodülü bulunan 40 yaş altı 74 hasta ve yaş ve cinsiyet bakımından eşleşmiş 38 sağlıklı kontrol olgusu çalışmaya dahil edilmiştir. BULGULAR: Çalışmamızdaki 74 hastadan 14'ü kadın, 60'ı erkekti. Kontrol grubunun 8'i kadın, 30' u erkekti. Hasta grubunun yaş ortalaması 24.3, kontrol grubunun yaş ortalaması 25.0 bulunmuştur. Her iki grup arasında yaş ve cinsiyet dağılımı açısından anlamlı fark saptanmamıştır (p=0.438). Hasta grubunun ortalama KMY değeri 131.6 g/cm3, kontrol grubunun ortalama KMY değeri 140.7 g/cm3 ölçülmüş olup iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0.03). Her bir hastadaki toplam SN sayısı ile ortalama KMY değerleri arasında istatistiksel ilişki saptanmamıştır (p=0.156). SONUÇ: SN patogenezini anlatan pek çok teori öne sürülmüştür. Osteoporotik hastalarda minör travmalar ile end platodaki mikrofraktürler ve zayıflık nedeniyle SN oluşabildiği bildirilmiştir. Ancak literatürde genç hastalarda SN gelişimi ile kemik mineral yoğunluğu arasındaki ilişkiyi inceleyen bir çalışma bulunmamaktadır. Bizim çalışmamızda torakolomber vertebrasında SN bulunan 40 yaş altı hastaların kemik mineral yoğunluğunun kontrol grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı derecede düşük olduğu gösterilmiştir. Genç hastalarda SN gelişimi ile kemik mineral yoğunluğu arasındaki ilişkisini inceleyen, daha fazla sayıda olgu içeren daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.
Damga ve meydan okuma: Soğuk Savaş sonrası Amerikan düzeninde haydut devletlerin konumlanışı
ABD'nin Soğuk Savaş sonrasında üstlendiği düzen kuruculuk rolü Irak işgalinden itibaren giderek sarsılırken, ABD'nin otoritesine ve Batılı-liberal norm düzenine meydan okuyan aktörlerin failliğinin araştırılması önem kazanmıştır. Bu çalışma; İran, Libya ve Suriye'nin, ABD tarafından Soğuk Savaş sonrası dünyanın normatif düzeninin sınırlarını belirginleştirmek üzere "haydut devlet" ve benzeri etiketlerle nasıl damgalandığını ve bu aktörlerin damga karşısında geliştirdikleri stratejileri araştırmayı amaçlamaktadır. Bu doğrultuda şu sorulara cevap aranmaktadır: İran, Libya ve Suriye'nin normatif düzene itirazlarını şekillendiren emperyalizm karşıtı ve Amerikan karşıtı devlet kimliklerinin oluşumu nasıl bir tarihsel bağlamda gerçekleşti? ABD Soğuk Savaş sonrası yeni dünya düzeninin normatif sınırlarını çizerken, İran, Libya ve Suriye'yi nasıl damgaladı? İran, Libya ve Suriye bu damgayla nasıl başa çıktı? İran, Libya ve Suriye damgayla başa çıkma stratejilerinin uzantısı olarak ne gibi maliyetler yüklendi ve/veya kazançlar sağladı? Küresel sistemi tabakalaşmış, hiyerarşik bir toplumsal alan olarak inceleyen çalışma, temel araştırma sorularını cevaplamak üzere, tarihsel sosyoloji, sembolik etkileşimcilik ve inşacılığın kesişiminde yer alan bir kuramsal perspektiften ve Erving Goffman'ın ortaya attığı damga kavramının uluslararası siyaset sosyolojisi disiplinine uyarlanan analitik çerçevelerinden faydalanmaktadır. Yöntem olarak karşılaştırmalı vaka analizi ve süreç takibi kullanılarak, nedensellik mekanizmaları yeni bir anlatı kurmak üzere yorumlanmakta ve seçilen vakalar için sapkın kimliklerin nasıl inşa edildiği incelenmektedir. Çalışma damga teorisine, norm-çıkar dikotomisini aşmaya yönelik bir analitik çerçeve geliştirerek katkıda bulunurken araştırma bulguları, üç aktörün failliklerinin Çin ve Rusya'nın yükselişine ve Batılı-liberal normatif düzenin yaşadığı krize doğrudan ve dolaylı olarak etki eden boyutları olduğunu ortaya koymaktadır.
Madundan muktedire: Lübnan Şiiliğinin siyasal dönüşümü
Lübnan içerisinde mezhepsel bir grup olan Şiîlerin tarihsel dönüşümünün incelendiği bu çalışmada, Lübnan tarihine dair okuma temelde post-kolonyalist bir çerçevede yapılmaktadır. Hegelci anlayıştan mülhem Fransız hegemonyasının ülkede kurduğu yapı itibariyle Lübnan'ı, fail(ler)i değişen ama sömürge olma halinin devam ettiği bir çıkmaza hapsettiği iddiası, Şiilerin siyasal dönüşümü örneği ile açıklanmaya çalışılmaktadır. Bu çalışma bir sömürge ülkesinde radikal ve köklü bir yapı değişikliği olmadığı -hegemonyanın ideolojik aygıtları ulusal, kolektif halkçı bir irade ile kökten değiştirilmediği- sürece o ülke içerisinde tesis edilen her tür hegemonyanın sömürge yönetiminin bir kopyası olacağını dolayısıyla benzer yapıların tahakkümünden müteşekkil bir döngüsel tarih seyri izleneceğini iddia etmektedir. Bu çalışmada Lübnan Şiilerinin günümüz itibariyle sahip olduğu iktidar türünün yozlaşmış ve minimal hegemonyanın karması dördüncü tip bir hegemonyaya denk düştüğü iddia edilmekte ve bu hegemonya tipi 'minimal yozlaşmış hegemonya' olarak adlandırılmaktadır.
Postkolonyal akültürasyon: Tunus'ta Habib Burgiba dönemi modernleşme
Bu çalışma, sömürge mirasına sahip ülkelerde kültürel değişim ve modernleşme tecrübesini incelemek için yeni bir kavramsal çerçeve olarak "postkolonyal akültürasyon" kavramını önermekte ve kavramın uygulanabilirliği ile geçerliliğini Tunus odaklı kapsamlı bir vaka çalışması ile değerlendirmeyi amaçlamaktadır. "Postkolonyal akültürasyon" kavramı,sömürgeleştirilen toplumlarda sömürgeci politikaların kültürel bir sonucu olarak kavramsallaştırılan akültürasyon olgusunu, yalnızca askeri işgalin damgasını vurduğu resmi sömürge dönemi ile sınırlı tutan literatüre karşı geliştirilen eleştirel bir tutumun ürünüdür.Postkolonyal teorinin modern sömürgeciliğe dair sunduğu çözümlemeyi temel alan çalışmada,akültürasyonun sadece resmi sömürgecilik döneminde ortaya çıkan bir olgu olarak kavramsallaştırılması durumu sorunsallaştırılmaktadır. Teorik ve kavramsal zeminini postkolonyal teori üzerine inşa eden bu çalışmanın iddiası şudur: Sömürgecilik döneminin bir ürünü olan akültürasyon, sömürge sonrası dönemde de olgusal gerçekliğinden hiçbir şey kaybetmemiştir ve bu sebeple, sömürgecilik döneminde olduğu gibi, sömürge sonrası dönemdede yerli halkların kültürel yapılarının incelenmesinde başvurulması gereken temel birkavramdır. Bununla birlikte, sömürge sonrası akültürasyonunun, sömürge dönemi akültürasyondan farklı içerimlere sahip olduğunu imlemek ve yalnızca postkolonyal teori perspektifi ile çözümlenebileceğine işaret etmek amacı ile "postkolonyal akültürasyon"şeklinde kavramsallaştırılan yeni bir kavram önerilmiştir.Çalışmanın iddiasını test etmek ve postkolonyal akültürasyon kavramının kullanışlılığını, yetkinliğini değerlendirmek amacı ile vaka olarak 75 yıl Fransız sömürge yönetimi altında kalmış olan Tunus seçilmiştir. Çalışmada, postkolonyal dönem Tunus'ta kültürel değişim ve modernleşme politikalarının en yoğun olduğu Habib Burgiba dönemine (1956-1987) odaklanılmıştır. Bu bağlamda toplumsal kültürün şekillenmesinde belirleyiciliği oldukça yüksek olan eğitim, din ve aile kurumları temel alınarak, Burgiba'nın bu kurumlara yönelik hayata geçirdiği politikalar ve üretilen siyasi söylemler incelenmiş ve bunların postkolonyal akültürasyon olgusu ile ilişkiselliği analiz edilmiştir. Çalışmanın sonucunda ortaya çıkan bulgular, Burgiba döneminde, kültürel hayatın şekillenmesinde etkin olan eğitim, din ve aile politikaları ile bu kurumlara yönelik siyasi söylemlerin, sömürge mirasından kaynaklanan akültürasyonun sürekliliğine işaret ettiğini göstermektedir.
Embracing the falling giant: How Indian Muslims claspsed the shattering Ottoman Khalifa
This research examines the dynamics of Indian Muslim resistance against British colonial rule during the late nineteenth and early twentieth centuries through the theoretical lens of hierarchy. The most intriguing puzzle is why a resistance movement embraces a dying giant without expecting any material support? This study seeks to understand how Muslim resistance in India appropriated the Ottoman Khilafat as an 'order' to contest the legitimacy of British rule. This analysis illustrates the paradoxical nature of the late Ottoman order-declining within its own domain yet serving as an emerging order in the context of Indian Muslim resistance, demonstrating 'decline is not an obstacle but an order-builder'. Indian Muslims constructed this order in their resistance against colonial rule, in which subordinates are the key actors, thereby introducing the concept of a 'subordinate-centric hierarchical order'. Consequently, this thesis contributes to the existing literature on hierarchical order studies and Historical International Relations (HIR) by offering a nuanced understanding of how subordinate entities can construct and leverage hierarchical order to contest prevailing hegemonies, thereby offering new insights into the complex processes of order construction through resistance in colonial contexts.
Amerikan hiyerarşik düzeninde Türkiye ve Pakistan: Soğuk Savaş dönemi katılım, kriz ve restorasyon süreçleri
Bu çalışma, teorik düzlemde, büyük güçler ve küçük devletler arasındaki asimetrik ittifak ilişkilerinin kuruluş süreçleri ile bu ilişkilerin sürdürülmesi sırasında yaşanan iniş-çıkışlara dair bazı teorik çıkarımlara ulaşmayı, böylece bu devletlerin güdüleri, motivasyonları ve stratejilerini kapsamlı bir şekilde açıklamayı amaçlamaktadır. Bu doğrultuda, hiyerarşi odaklı çalışmalar ittifak literatürüne entegre edilerek asimetrik ittifak yapılarına ilişkin sistematik bir açıklama sunulmaya çalışılmıştır. Çalışmada devletlerin algısını şekillendiren ve davranışlarını etkileyen faktörlere ilişkin dört analitik çerçeve çizilmiştir: otorite-otonomi dengesi, çıkarlar dengesi, materyal denge ve angajman dengesi. Her bir kategorideki argümanlar kendi içerisinde asimetrik ittifak ilişkilerinde katılım, kriz ve restorasyon süreçlerine ilişkin açıklamaları bağlamında ayrıştırılmıştır. Böylece her bir kategoride hangi dinamiklerin hegemon ve alt devletleri hiyerarşik bir ittifaka eğilim gösterme davranışına yönlendirdiğini, hangi dinamiklerin ittifak ilişkisinde krize neden olduğunu ve krizlerin ardından ilişkilerde görülen restorasyon süreçlerinin nasıl ve hangi koşullarda mümkün olduğunu ortaya koymaktadır. Ampirik düzlemde ise çalışma, bir NATO üyesi olan Türkiye ile ABD'nin geleneksel müttefiki Pakistan'ın Soğuk Savaş döneminde ABD ile asimetrik ittifak ilişkilerinin kuruluş ve sürdürülme aşamalarının (ilişkilerin sürdürülmesi aşamasında karşılaşılan krizler ve bunların aşılmasına ilişkin süreçlerin) nedensel dinamiklerini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Asimetrik ittifak ilişkilerinin anlaşılması noktasında genelleme yapılabilmesini mümkün kılan bir perspektif ortaya koymak açısından çalışmada elde edilen teorik argümanların Amerikan hiyerarşisi içerisinde farklı statülere sahip olan bu iki örnek üzerinden incelenmesi uygun görülmüştür. Çalışma, asimetrik ittifakların yalnız kuruluş değil, aynı zamanda kriz ve restorasyon süreçlerine de ışık tutan süreç odaklı bir yaklaşım sunmaktadır. Çok düzeyli teorik bir perspektifle söz konusu üç döneme özel bir analitik odaklanma ile çalışma, hiyerarşi odaklı çalışmalara ve ittifak literatürüne katkı sağlamayı amaçlamaktadır. Araştırma bulguları, söz konusu dört a bağlamındaki dinamiklerin bütüncül bir yaklaşım içerisinde dikkate alınmasının hiyerarşik ilişkiler hakkında daha eksiksiz bir tablo çizeceğini ortaya koymaktadır.
Küçük devlet neden süper güç ittifakından ayrılır? Soğuk savaş dönemi Irak, Mısır, İran örneklerinin incelenmesi
İttifak, Uluslararası ilişkiler disiplininin önemli kavramlarından birisidir. İttifak literatürü baskın oranda realist ve neo-realist yaklaşımların etkisi altında bulunmaktadır. Bu sebeple, pek çok çalışmada, ittifak ilişkilerini şekillendiren faktörlere ilişkin açıklamalar için devletin dışındaki unsurlar olan uluslararası sistemin ve sistemdeki güç dağılımının dikkate alınması gerektiğini ileri sürülmektedir. Bu bakış açısına göre, Soğuk Savaş döneminde sistemin yapısında bir değişiklik meydana gelmiyorken devletlerin mevcut ittifak ilişkilerinden ayrılmamaları beklenirdi. Fakat yaşananlar bunun aksini göstermekteydi. Bu sebeple, bu bakış açısı, devletlerin ittifak ilişkisinin şekillendirilmesi sürecinin anlaşılabilmesi için yetersiz kalmaktadır. Bu noktada, neo-klasik realizmin devletin birim düzeyindeki değişkenlerini değerlendirmelerine dahil eden bakış açısı, devlet davranışlarını etkileyen faktörlerin anlaşılabilmesi için daha geniş bir perspektif sunmaktadır. Ayrıca literatürde, büyük ölçüde ittifakların oluşumuna ve sürdürülmesine odaklanılıyorken, ittifaktan ayrılışı göz ardı edilmiş durumdadır. Bu çalışmada, küçük devletin süper güç ittifakından ayrılışının devlet düzeyindeki ekonomik ve siyasal nedenlerinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Bu sebeple Soğuk Savaş döneminde, Irak, Mısır ve İran'ın deneyimlediği süper güç ittifakından ayrılışları, çalışmada analiz edilmiştir. Yapılan araştırma ve inceleme sonucunda, rejim değişikliği, lider değişikliği, travmatik olayın yaşanması, kapasite artışı, meşruiyet krizi nedenlerinin devletin ittifaktan ayrılış kararını şekillendirdiği tespit edilmiştir.
Ermenistan dış politikasında liderlik etkeni: LTA modeli çerçevesinde serj sarkisyan dış politikası analizi
Bu çalışmada Liderlik Analizi alanında Margaret Hermann'ın geliştirmiş olduğu en önemli modellerden biri olan Liderlik Karakter Analizi (LTA) metodu esas alınarak Ermenistan dış politikasında liderlik faktörü araştırılmaktadır. Çalışmada ilk olarak Ermenistan dış politikasının temel parametreleri ve dış politikaya etki eden faktörler incelenmektedir. İlk bölümün sonunda Ermenistan'da liderlerin rolünü ön plana koymak için Serj Sarkisyan'dan önceki iki Ermenistan başkanı – Levon Ter-Petrosyan ve Robert Koçaryan dış politikaları incelenmektedir. İkinci bölümde Politik Liderlik kavramı ve LTA modelinin temel parametreleri açıklanarak, Sarkisyan dış politikasında etkili olabilecek kişisel liderlik özellikleri üzerinden gelecek bölümdeki analiz için temel hazırlanmaktadır. Son bölümde ise Sarkisyan liderliği sürecinde yaşanan en önemli iki olay – Türkiye ile yakınlaşma sürecinde uygulanan 'Futbol Diplomasisi' ve AB ile karşılıklı imzalanan 'Derin ve Kapsamlı İşbirliği Anlaşması' – analiz edilmektedir. LTA Modeli spontane gelişen konuşmaların metinleri esasında liderlerin uzaktan karakter analizini yapma olanağı sağlayan bir metottur. Bu metot esasında liderlerin uyguladığı dış politikalarında etkili olduğu öngörülen yedi karakter özelliği esasında inanç, algı ve tutumlarını önceden belirleme imkânı sağlamaktadır. Bahsedilen yedi karakter özelliğine ait liderin sahip olduğu özellik göstergeleri esasında onun hangi tip liderlik faaliyetinde bulunmu olduğu ifade edilmektedir. Liderlerin diğer aktörlere karşı tutumları ve olaylara bağlı gelişmelere verdikleri tepkiler de yine bu yedi karakter özelliği temelinde açıklanmaktadır.
Batı Avrupa'da popülist radikal sağın öteki inşası ve söylemsel stratejileri: Hollanda, Avusturya ve Fransa örnekleri
Bu çalışmada, Fransa'da Ulusal Birleşme Partisi (Rassemblement National), Avusturya Özgürlük Partisi (Freiheitliche Partei Österreichs) ve Hollanda'da Özgürlük Partisi (Partij voor de Vrijheid) olmak üzere üç popülist radikal sağ partinin göç, İslam ve yabancı karşıtı söylemsel stratejileri, Eleştirel Söylem Analizi (Critical Discourse Analysis) metoduyla analiz edilmiştir. Tezin teorik çerçevesini oluştururken, bu üç partinin radikalizm, nativizm ve popülizmin kesişim kümesinde yer aldıkları iddia edilmekte ve bu söylemlerde kanıtlanmaktadır. İlgili literatür ve siyasi belgelerin gözden geçirilmesi sonucunda incelenen üç partinin göç, İslam ve yabancı karşıtlığını içeren söylemsel stratejilerinin yoğunlukları farklı olsa da ortaklaştığı analiz edilmiştir. Söz konusu üç parti, söylemsel stratejiler yoluyla özellikle Müslümanları olmak üzere; göçmenleri ve yabancıları sorunların kaynağı ve kendi toplumlarının ötekisi olarak inşa etmiştir. Her üç parti de göçmenler ve Müslümanlar'ı ekonomik bir tehlike olarak sunmakta, yerli nüfusun finansal kaynaklarına ve kültürüne zarar verdiğini iddia etmektedir. Bu söylemin yeniden üretimi üç ülkede de benzer biçimde işlemektedir. İslamofobi, her üç partinin söylemlerinde kilit bir söylemsel strateji haline gelirken, göreceli olarak daha radikal biçimde söylemsel erişimini genişleten Özgürlük Partisi lideri Geert Wilders ve partisidir.
Türkiye'nin Amerikan hiyerarşik düzeni ile krizi (1964-75): Dış politikada otonomi arayışı
Bu çalışma 1964-75 döneminde Türkiye- Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ilişkilerinin neden bir dizi krizlere tanıklık ettiğini ve bu kriz döneminde Türkiye'nin, ABD çıkarları ile bağdaşmayan dış politika açılımlarına neden yöneldiğini hiyerarşi yaklaşımının ilgili argümanları doğrultusunda mercek altına almaktadır. Hiyerarşi yaklaşımı muktedi devlet-hegemonik güç arasında eşitsiz/asimetrik ilişkilerin neden, nasıl başladığı ve ilerlediği konularına açıklama sunduğu gibi bu ilişkilerin krizlere de tanıklık edebileceğine dikkat çekmektedir. Bu yaklaşım "bir devlet otoritesini meşru olarak kabul ettiği büyük güce dış politika otonomisini arttırmak amacıyla neden muhalefet eder" sorusunun yanıtına dair oldukça zengin teorik argümanlar sunmaktadır. Bu bağlamda bu çalışma Türkiye-ABD arasında 1947 Truman Doktrini ile kurulan ve 1950'ler boyunca süregelen ilişkilerin hiyerarşik olduğu argümanından hareket edecek ve bu ilişkilerin 1964-75 döneminde neden bir kriz döngüsüne girdiğini hiyerarşi yaklaşımının ilgili dokuz hipotezi doğrultusunda açıklayacaktır. Bu çalışma söz konusu hipotezleri hegemonik güç, muktedi devlet ve sistem kaynaklı nedenler şeklinde üç başlık altına ayıracak ve bu üç ana hipotezin her birini üçer tane alt hipotez ile açıklayacaktır. Bu üç hipotez dizisi sırasıyla bu çalışmanın üçüncü, dördüncü ve beşinci bölümünde Türkiye-ABD ilişkilerinin 1964-75 dönemine uyarlanacaktır. Bir diğer ifadeyle, bu çalışma "1950'ler boyunca dış politika otonomisinin önemli bir kısmını ABD'ye transfer eden Türkiye 1964-75 döneminde hangi sebepler ile otonomisini arttırmaya yöneldi" sorusunun yanıtını üç argüman etrafında açıklayacaktır. Bu argümanlar sırasıyla ABD'nin 1964-75 döneminde Türkiye'nin çıkarları aleyhine yöneldiği eylemler, bu dönemde Türkiye iç siyasetinde ve son olarak uluslararası alanda meydana gelen sistemik değişimler şeklinde olacaktır.
Yumuşak doku ve kemik tümörlerinin benign malign karakterinin ayrımında multiparametrik manyetik rezonans görüntülemenin rolü
Amaç Çalışmamızın amacı kas iskelet sistemi tümörlerinde multiparametrik manyetik rezonans görüntüleme (Mp-MRG) kantitatif verilerinin bening malign tümör ayrımındaki performansını değerlendirmektir. Materyal ve Araştırma Yöntemi Temmuz 2018-Aralık 2020 tarihleri arasında histopatolojik olarak kemik veya yumuşak doku tümörü tanısı almış ve Mp-MRG ile tetkik edilmiş 36 hasta çalışmaya dahil edilmiştir (18 benign,18 malign). Belirlenen iki yöntemle iki gözlemci tarafından iş istasyonunda DK-MRG verileri üzerinden yapılan ölçümlerle Ktrans, Kep, Ve, Vp ve iAUC verileri ve DAG görüntüleri üzerinden yapılan ölçümlerle ADCmean ve ADCmin parametreleri elde edilip bulgular retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Gözlemciler arasındaki uyumun değerlendirilmesinde sınıf içi korelasyon katsayısı kullanılmıştır. Ölçülen parametreler malign ve benign gruplar arasında istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. Bu ölçümlerin tümörün karakterini belirlemedeki rolü istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Bütün DK-MRG kantitatif verileri (Ktrans, Kep, Ve, Vp ve iAUC) malign tümör dokusunda normal dokuya kıyasla anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,05). Benign tümörlerde sadece iAUC değeri normal dokuya kıyasla anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,05). Standart ROİ ile yapılan ölçümlerde Ktrans ve Kep değerleri malign tümörlerde benign tümörlere göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunmuştur (p=0,011, p=0,013, p=0,035). DK-MRG verilerinin ölçümünde gözlemciler arası uyum mükemmel-iyi ve orta olarak bulunmuştur. ADC değerlerinde benign ve malign lezyon grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Sonuç: DK-MRG kantitatif verilerinden; standart ROİ ile yapılan Ktrans ve Kep değerleri malign tümörlerde benign tümörlere göre daha yüksek bulunmuştur (P<0.05). Tümördeki artmış permeabilitenin göstergesi olan Ktrans ve Kep değerinin, tümörün malign karakterini belirlemede önemli bir parametre olduğunu göstermektedir. Yapılacak yeni çalışmalarda ölçüm yöntemleri ve tekniğinin standardizasyonu ile birlikte yöntemin katkısının daha net ortaya çıkacağı düşünülmüştür.
Multipl myelom kemik lezyonları ve diğer osteolitik kemik metastazlarının bilgisayarlı tomografi bulgularının karşılaştırılması
Multipl myelom, kemik iliğinde anormal plazma hücre proliferasyonu ile karakterize malign bir hastalıktır. Osteolitik metastazlar, multipl myelom gibi kemiğin en sık malign tümörlerinden biridir. Metastaz ve multipl myelom, iki farklı klinik durum olup, hastaların uygun klinik değerlendirilmesi ve erken tedavi alabilmeleri için bu iki klinik sürecin ayrımı önemlidir. Çalışmamızda, multipl myelom ve osteolitik kemik metastazlarını BT bulguları ile ayrımı amaçlanmıştır. Çalışmamızda, Temmuz 2007- Kasım 2018 tarihleri arasında, multipl myelom ve osteolitik metastaz tanılı hastalara ait BT görüntüleri, önceden belirlenen bağımsız değişkenlere göre iki gözlemci tarafından değerlendirilmiştir. Çalışmada, lezyon içerisinde kemik dansitesinde yüksek dansiteli alan varlığının metastaz hastalarında myelom hastalarına göre daha sık olarak izlendiği görülmüştür. (metastaz:%85.2, myelom: %19, p<0.001)(OR:25.88,GA: 13.73-48.75, p değeri <0.001, Nagelkerke R2 değeri:. 516). Ayrıca perilezyonel skleroz varlığı ve silik konturlu olma özellikleri metastaz hastalarında daha yüksek oranda izlenmiştir (%38.9 - %13.2 p<0.001, ve %34.6 - %9.1 p <0,001). Ayrıca hem kontrastlı hem kontrastsız incelemelerde metastatik lezyonların daha çok heterojen iç yapıda olduğu izlenmiştir. ( %81.6 - %29.4 p<0.001, %60 - %19.1 p<0.001). İskelet sistemi alt gruplara ayrıldığında da benzer şekilde lezyon içerisinde kemik dansitesinde alan varlığının metastatik lezyonlarda daha yüksek oranda izlendiği görülmüştür. Sonuç olarak, metastaz ve myelom hastalarına ait lezyonlarının ayrımında, BT'de , lezyon içerisinde kemik dansitesinde alan varlığının kullanılabilir olduğu izlenmiştir. Ayrıca perilezyonel skleroz varlığı, silik kontur, heterojen iç yapı özelliklerinin, iki hasta grubunun ayrımında destekleyici bulgular olarak kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Multipl myelom, osteolitik metastaz, bilgisayarlı tomografi