Theses supervised by Prof. Dr. Aydın Çelik

12 theses · Fırat University

Master'sOpen AccessTR

Emevî idaresinde kabileciliğin rolü ve önemi

İslâmiyet öncesi dönemde Hz. Peygamber'in (a.s) atası olan Hâşim ile Ümeyyeoğullarının ataları arasında çekişme vardı. Arap kültüründe çok önemli bir yeri olan kabilecilik duyguları ile bu çekişme kendisini uzun bir süre devam ettirdi. Hz. Peygamber İslâm tebliğine başladığında Haşimoğullarının bu yükselişi Ümeyyeoğullarını rahatsız etti. Ümeyyeoğulları Hazreti Peygamberin Mekke'yi fethine kadar bu kabileci dürtülerle İslâm'ın en büyük düşmanı oldular. Mekke'nin fethi ile artık Müslüman olan Ümeyyeoğulları na Hazreti Peygamber önemli görevler verdi. İlk iki halife döneminde sessizliğini koruyan bu kabile, akrabaları olan Hazreti Osman'ın hilafeti döneminde oldukça güçlendiler. Hz. Ali döneminde Haşimoğulları ile Ümeyyeoğulları tekrar karşı karşıya geldi. Neticede Muaviye'nin liderliğindeki Ümeyyeoğulları Haşimoğullarına galip gelerek Emevî Devleti resmen kuruldu. Emeviler Devleti'nin gücü büyük oranda Şam'daki Güneyli kabileler alan Yemenî Kelb kabilesine dayanıyordu. Bu durum Kuzeyli kabilelerin tepkisine neden oluyordu. Emevî halifeleri bazıları kabileler arası dengeye önem verirken bazıları ise sadece bir kabileyi tutup diğer kabileyi dışlıyordu. Kabile çekişmeleri nedeniyle Yemenî kabilelerinin Emevîlerden desteğini çekmesiyle Abbasiler Emevîleri kolayca yıktı.

EmevilerHaşimoğullarKabileler+3
Fatih Bozmaz
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Selçuklular döneminde astronomi

İlk uygarlıklar dini, ekonomik ve siyasi aktivitelerini düzenlemek için astronomi bilimine önem vermişlerdir. Astronomi bilimi doğu uygarlıklarında kozmoloji anlayışından dolayı gelişmiştir. Özellikle Aristoteles ve Batlamyus'un yer merkezli evren anlayışı yaygın bir düşünce olarak benimsenmiştir. İslâmi Dönemde Aristoteles ve Batlamyus'un savunduğu evren anlayışı kabul edilmiştir. Ancak bu anlayışta bulunan eksiklikler tamamlanmaya ve yanlışlar düzeltilmeye çalışılmıştır. Selçuklular Dönemi'nde ise ilk uygarlıkların ve İslâm Dünyası'nın benimsediği astronomi anlayışında çok fazla bir değişiklik yapılmamıştır. Aristoteles ve Batlamyus'un evren ve astronomi anlayışı devam ettirilmiştir. Ancak bu dönemde Batlamyus'un eserleri eleştirilmiş ve söz konusu olan yanlışlıklar düzeltilmeye çalışılmıştır. Büyük Selçuklular Arap-İslâm dünyasının, Türkiye Selçukluları ise Moğolların astronomi anlayışının etkisi altında kalmışlardır. Selçuklular Dönemi'nde açılan çeşitli rasathânelerde astronomi gözlemleri ve takvim çalışmaları yapılmıştır.

Anadolu SelçuklularıAstronomiSelçuklular+1
Seyfettin Kaya
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Orta Çağ'da Karadeniz tarihi ve coğrafyası (8-13. yy)

En eski dönem tarihçileri Karadeniz'i bileşik bir yaya benzetiyorlardı. Bu yayın batı ucu, Karadeniz'in diğer denizlerle bağlantı kurduğu Boğaziçi'nde, doğu ucu ise Kafkas dağlarından gelen suyla beslenen Riyon ırmağındadır. Bunların arasında kuzeye doğru kıvrılan iki kavis vardı. Bunlardan biri Bulgaristan, Romanya ve Ukrayna kıyılarından, diğeri ise Gürcistan ve Rusya sahillerinden geçmekteydi. Birbirlerine doğru radikal bir eğim yapan bu kavisler, iki sığ körfezi oluşturmaktaydılar. Batıdaki kavis; Tuna ve Dinyeper ırmaklarının ağzından dolaşırken, doğudaki kavis ise; Karadeniz'i Azak denizine bağlayan ve Kimmerya Boğazı diye bilinen Kerç Boğazı'na doğru uzanmaktaydı. Ve bu iki kavis Kırım yarımadasında birleşmekteydi. Nitekim yay üzerinden bu tarife devam edersek, eski coğrafyacıların ifade ettiği kadar düz olmayan bu kiriş (yani yayın tutturulduğu ve çekildiği ip), modern Türkiye boyunca uzanmaktaydı. Bu bakımdan Karadeniz, kendisine kıyısı olan ülkelerce ve bu denize gelen ilk Yunan kolonileri sayesinde isimlendirilerek, farklı zaman dilimlerinde çeşitli adlandırmalara sahip olmuştu. Böylece Karadeniz; en eski Yunanca'da Pontos Axeinos yani Kasvetli ya da Kara olarak isimlendirilmişti. Özellikle Bulgarca ve Rusça'da Çerno More, Romence Marea Neagra, Ukraynaca Çorne More, Gürcüce Şavi Zğva gibi çeşitli dillerde de adlandırılmaları mevcuttur. Diğer taraftan kuzeyde ve batıda geniş Tuna, Dinyeper, Dinyester ve Don nehirleriyle beslenen sulak alanlar, güneyde hızlı akan Kızılırmak, Yeşilırmak ve Fasis (Riyon) nehrinin oluşturduğu küçük deltalara zıtlık oluşturmaktaydı. Nitekim iklimlerde de farklılıklar vardı. Kuzeybatının step bölgelerinde soğuk kışlardan sonra sıcak ve kuru yazlar yaşanmaktaydı. Güneydoğu yaylalarında ise astropikal iklim sonucu kışlar ılık, yazlar nemli ve bol yağışa sahip bir iklim mevcuttu. Karadeniz'in bu coğrafi ve ekolojik yapısının yanı sıra Asya'nın iç kesimlerinden Hazar denizi'nin kuzeyinden Karadeniz'in kuzey ve çevrelerine kadar gelen bozkır Türkleri, buralarda hâkimiyetler kurarak, Karadeniz'in siyasi ve ticari yapısına etki etmişlerdi. Dolayısıyla Karadeniz havzası kıyı ve iç kesimlerinin tamamı göçebe Türk kavimleri olan; Kimmerler, İskitler, Sarmatlar, Hunlar, Sabirler, Avarlar, Ogurlar, Uzlar, Peçenekler, Hazarlar, Kumanlar ve Moğollar tarafından ele geçirilmişti. Ayrıca sonraki yüzyıllarda Karadeniz hâkimiyetinde önemli siyasi ve ticari etkilere sahip olan Karadeniz'in güneyindeki Anadolu Pontus Devleti, Roma ve onun devamı olan Bizans, Selçuklu Devleti, Anadolu Türk Beylikleri ve Trabzon Rum imparatorluğu Karadeniz'in siyasi ve ticari hayatında önemli gelişmelere sebep olmuşlardı. Özellikle bu göçebe Türk kavimleri dışında kuzeyden gelen Gotlar ve Ruslar Karadeniz ticaretinde söz sahibi olmuşlardı. Bu bakımdan M.Ö. 6 ve 5. Yüzyıllardan başlamak suretiyle Karadeniz'in güney ve kuzey bölgelerinde Grek ve Yunanlılar tarafından birçok koloniler kurulmuştu. Öyle ki, Batı Ege kıyılarında ve Kıta Yunanistan'da yaşayanlar çeşitli tahıl ve hububat ürünlerine ihtiyaç duymaktaydı. Fakat yaşadıkları bölge dağlık ve herhangi bir tahıl ya da hububat ürünlerinin yetiştirilmesine uygun bir coğrafya olmadığından, bu ürünleri elde etmek için önce Marmara kıyıları ve İstanbul'a, sonrasında ise Karadeniz'e gelerek, hem Anadolu hem de Kuzey Karadeniz kıyılarında birçok ticari koloniler kurarak buralarda ticaret yapmaya başladılar. Özellikle bu ticaretin yapılmasına yönelik olarak, Karadeniz'in Batı ve Kuzey kıyılarında iyi miktarda tahıl, et, balık ve diğer başka hayvan ürünlerinin üretimi yapılmaktaydı. Dolayısıyla Karadeniz'in kuzey ve güneyinde yetiştirilen ve üretilen ürünlere, Anadolu ve Ege bölgesinin yoğun nüfuslarından dolayı ihtiyaç duyulmaktaydı. Bir müddet sonrada bu bölgeler arasında yoğun ticari ilişkiler silsilesi başlayacaktı. Milattan sonraki yıllarda da Karadeniz üzerindeki bu ticari ilişkiler devam etmişti. Böylece Karadeniz liman kentlerinden alınan ürünler, hem Kuzey Anadolu kıyılarındaki limanlar ve İstanbul üzerinden güneydeki ve Avrupa ülkelerine hem de Tuna nehri ağzındaki limanlar aracılığıyla karayolu ve Doğu yolu üzerinden Avrupa ülkelerine ulaştırılmaktaydı. 11 ve 12. Yüzyıllara gelindiğinde ise Akdeniz'deki İslam devletlerinin üstünlüğü önce Normanların sonrasında ise İtalyan şehir devletlerinin hâkimiyetine geçti. Fakat bu durumun, Karadeniz ile pek bir alakasının olmadığı gibi gözükse de, aslında dönemin Bizans imparatoru Alexios Komnenos, 1082 yılında Karadeniz'de ortaya çıkabilecek Norman tehlikesini uzaklaştırdığı gerekçesiyle Venediklilerle anlaşma yaparak, onlara imparatorluğun bütün limanlarında her türlü gümrük ve sınırlamalardan muaf tutulduğu ticari bir imtiyaz vermişti. Bu imtiyazlar daha sonra Bizans imparatorluğu tarafından İtalya'nın Pisa ve Cenova şehir devletlerine verilmiştir. Fakat bu sefer de bu imtiyazlar, Bizans imparatorluğunu siyasi ve ekonomik olarak güçsüz düşürmüştür. İlerleyen zamanda gemicilikte iyi bir seviyeye ulaşan İtalyan şehir devletleri, Akdeniz ticaretini ele geçirdiler. Fakat Karadeniz ürünlerine de ihtiyaç duymaktaydılar. Nitekim sonraki yıllarda Bizans imparatorluğunun İtalyan şehir devletlerini Karadeniz'e sokmama mücadelesine rağmen, İtalyanlar Karadeniz'e girerek, Karadeniz havzasının çeşitli kıyılarında ticaret kolonileri kurmuşlardı. Özellikle Kuzey Anadolu ve Kırım kıyılarında önemli İtalyan ticaret limanları mevcuttu. Dolayısıyla Karadeniz ticaretinde önemli bir faktör olan İtalyanlarla birlikte bölge ticareti önemli bir yükselişe geçmişti. Tabi ki bu İtalyanların Karadeniz ticareti içerisinde Bizans İmparatorluğu, Selçuklu Devleti ve öncesinde Karadeniz'in kuzeyindeki Hazarlar gibi bazı göçebe Türk kavimlerinin de önemli bir katkısı vardı. Anahtar Kelimeler:

KaradenizKaradeniz bölgesiOrta Çağ+3
Önder Güler
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Beşinci Haçlı Seferi (1217-1221)

1097 yılında başlayan ilk Haçlı Seferi sonucunda Frenkler, İslâm Dünyası'na bir hançer gibi saplanarak Urfa, Antakya, Kudüs ve Trablus'ta birer devlet kurdular. Müslümanlar'ın 1044 yılında Urfa, 1087 yılında da Kudüs'ü geri almaları üzerine düzenlenen İkinci (1147) ve Üçüncü Haçlı Seferi (1190) Frenkler'e bir başarı getirmedi. Outremer'e gitmek üzere yola çıkan Dördüncü Haçlı Seferi (1204), hedefinden saparak İstanbul'un işgali ile sonuçlandı. Büyüklerin başaramadığını masum çocukların başarabileceği sloganı ile 1212 yılında Fransa ve Almanya'dan hareket eden binlerce çocuk, emellerine ulaşamadan hazin bir son ile yok oldu. Bu başarısızlıklar karşısında Papa III. İnnocentius, kilisenin sarsılan otoritesini korumak uğruna, Beşinci Haçlı Seferi için tüm Avrupa'yı harekete geçirdi. Mısır'ı öncelikli hedef olarak belirleyen Haçlılar, 1219 yılında Dimyat'ı zorlukla da olsa ele geçirebildiler. İmparator II. Frederich'in gelmesini beklemeden Haçlı ordularını Kahire üzerine süren Kardinal Pelagius, Akdeniz'in ve Nil'in yükselen sularını hesaba katmamıştı. Karargâhları sular altında kalan Haçlılar, Eyyûbî Sultanı el-Kâmil ile bir antlaşma yapmak zorunda kaldılar. Dimyat'ı yeniden Müslümanlar'a iade edip onurları kırılmış bir halde ülkelerine geri döndüler. Anahtar kelimeler; III. İnnocentius, Haçlılar, Pelagius, Kudüs, Dimyat, el-Kâmil.

Filistin-KudüsHaçlı Seferleri VHaçlı seferleri+1
Sebahattin Çelik
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

El-Makrîzî'nin İğâsetü'l-Ümme bi-Keşfi'l-Ğumme eserinin, muhtevası ve tahilili

Orta çağ dönemi, İslam tarihi gelişimi bakımından hareketli ve hızlı bir dönemdir. Sosyal, politik ve kültürel alanlarda hızlı bir gelişim süreci yaşayan ortadoğu ve kuzey afrika bölgesi, bu hareketliliği ilk başlarda Abbâsi hilafetinin merkezi olan Bağdat'ta görsek te hemen akabinde o dönemde, gözler tarih ve bilim ekollerinin merkezi olan Kahire'nin üzerine çevrilmiştir. Kahire'de o dönem yıldızı parlayan ve eserleri günümüze kadar gelen tarih ekolleri arasında da el-Makrîzî'nin adı bulunmaktadır. Muhakkak ki el-Makrîzî tarihin ve hayatın çeşitli yönlerini anlatan eserler bırakmıştır fakat bu eserler arasında öyle bir eser var ki, el-Makrîzî Mısır'ın islamiyet öncesinden, yaşadığı döneme (H. 808) kadar olan tarihin sosyo-ekonomik yönlerini bir eserde anlatmıştır, bu eser ise üzerinde çalıştığımız ''İğâsetü'l-Ümme bi-Keşfi'l-Ğumme'' adlı eserdir. Bu eser nakli bir tarihi eserden fazla, eleştirel yapıcı bir eserdir, nitekim el-Makrîzî açlık ve ekonomik krizleri mantıksal çıkarımlara dayandırıp ele almıştır, yeri geldiğinde ciddi bir şekilde izlenen politikaları eleştirmiş ve daha önceki yaşantılar üzerinden örnekler verip, krize bir tenbih bir de çözüm yolu göstermiştir. Mısır tarihinin sosyo-ekonomik yönünü ve açlık tarihini inceleyen veya bu alanda çalışan her araştırmacının başvurması gereken bu eserin, günümüze kadar sağlam bir şekilde elimize ulaşması büyük bir şans olup aynı zamanda üzerimize düşen bir sorumluluktur.

MakriziMısırOrta Çağ+2
Ayham Almahlı
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
10
Master'sOpen AccessTR

Irak Büveyhî Emîri Muizzüddevle Dönemi siyasî tarihi (334-356/945-967)

Uzun yıllar boyunca hilâfeti ellerinde tutan Abbâsîlerin, yönetimi ve hilâfeti Büveyhîler'e kaybetmesi İslâm tarihi açısından son derece önemli bir gelişme olmuştur. Bağdat'ın tamamının ve Irak topraklarının büyük kısmının Büveyhîler tarafından ele geçirilmesi ile Abbâsîler hem idarî hem de siyasî yetkilerini kaybederek sıradan memurlar haline gelmişlerdir. 10. ve 11. yüzyıllarda Fars ve Hûzistan, Kirman, Cibâl ve Irak olmak üzere dört ayrı bölgede hüküm süren Büveyhîler, tarihte önemli bir devlet olarak bilinmektedir. Özellikle Bağdat'ın ele geçirilmesinin ardından yükselişe geçen Büveyhî iktidarı, Muizzüddevle döneminde en parlak zamanını yaşamıştır. Çalışmada öncelikle Büveyhîler'in tarih sahnesine nasıl çıktıkları, Irak'ı ele geçirme süreçleri, Muizzüddevle'nin Bağdat'ı ele geçirip yönetime sahip olması anlatılıp, ardından Muizzüddevle döneminin önemli olayları, iktisadî durumu hakkında bilgiler verilmiştir. Son olarak Muizzüddevle'nin ölümü ve ardından ortaya çıkan durum ve Büveyhî hanedanlığının sonu anlatılmıştır.

AbbasilerBüveyhilerIrak+2
Nursel Akgün
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Mâzenderân (Taberistan) tarihi 1220-1392

İslamiyet'le tanıştığı süreçten itibaren coğrafî konumunun da etkisiyle güçlü geleneksel yapısını koruyan Mâzenderân (Taberistan) bölgesi, hâkim egemen gücün otoritesi altında yaşamak yerine genellikle Bâvendîler ve Padüspânîler gibi yerel hanedanların yönetiminde yaşamıştır. Bu vasfını Sâsânî döneminde de sürdüren bölge, bu özelliğiyle yerel özgünlüğünü uzun müddet muhafaza etme imkânına sahip olmuştur. Mâzenderân, Zeydîlerin bölgeye gelişiyle dinî anlamda Şiîliği kabul eden ilk İran ülkesi bölgelerinden biri olmuştur. Şiîlik zamanla bölgede temel dinî inanış olmuş ve Maraşî Seyyidleri ile beraber sûfî çerçevede kabul edilir hale gelmiştir. Çalışmamıza konu olan Moğol istilasından Timur'un bölgeye hâkim olmasına kadar geçen süreçte Mâzenderân, askerî seferlerin etkisiyle yıkımlar ve yeniden inşalar sürecinden geçmiştir. Özellikle Moğol istilasının ortaya çıkardığı yıkım, bölgenin uzun yıllar gerek siyasî ve gerek kültürel alanda durgun bir döneme girmesine neden olmuştur. Zaman zaman yerel hanedanların kendi içlerinde çekişmelerine sahne olan Mâzenderân, dışarıdan gelecek tehlikelere karşı yerel hanedan mensuplarının iç çekişmeleri bir kenara bırakarak ortak düşmana karşı birlikte hareket edebildiği bir coğrafyadır. Bu münasebetle Mâzenderân, muhafazakâr ve dağlı insan tipini bünyesinde barındıran bir bölgedir. Anahtar Kelimeler: Mâzenderân, Taberistan, Şiîlik, Moğol İstilası, Bâvendîler, Maraşîler, Timur.

Orta ÇağTaberistanTarih+1
Akif Rençber
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessAR

سقوط الدولة الفاطمية

The purpose of this research is to reveal and show the most important reasons of downfall the Fatimid state, of which social, politics, martial, religious and economic reasons. It spotlights on the reasons of the Fatimid's sustainability with so many difficulties and the removal of calling in Africa from Yemen to Morocco than to Egypt. The research focuses on the way which the Fatimid's Kaliphes dominated the Egyptians, and how they treated them. The purpose of my research is to declare an obvious vision about the intervention of women and ministers in rolling the policy of the state, and how they control the policy of the state according to their politic advantages. It's clear how the internal policy and foreign policy of the Fatimid led to falling off their state. Keywords: Fatimids State, Egypt, Crusades, Eyyubids, Zengids

Halız Tawfeeq
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Aachenli Albert'in Historia Ierosolimitana isimli eserinin 7. ve 8. kitaplarının tercümesi ve değerlendirilmesi

Ortaçağda Anadolu, Avrupa ve Yakındoğu'yu en uzun süre ve en derinden etkileyen olaylardan bir tanesi şüphesiz Haçlı Seferleri'dir. 1095 yılında Fransa'da Clermont Konsili'nde Papa II. Urban tarafından Türkleri Anadolu topraklarından atmak ve kutsal toprakları müslümanlardan kurtarmak amacıyla yapılan çağrıyla başlayan hareket yaklaşık 200 yıl sürmüştür. Bu uzun soluklu olay Anadolu'nun Türk yurdu olarak perçinlenmesi ve onları oradan çıkarmanın ne kadar zor olduğunu göstermesi bakımından da oldukça önemlidir. Anadolu-Türk tarihi açısından gayet önemli olan Haçlı Seferleri ile ilgili detaylı bilgiler Latin kaynaklarında çokça yer almaktadır. Bu kaynakların en önemli ve en detaylılarından birisi Albert of Aachen isimli yazarın eseridir. Toplam iki cilt ve oniki kitaptan oluşan ve orjinal dili Latince olan eser yakın zamanda Susan B. Edgington tarafından İngilizceye tercüme edilmiştir. Biz de çalışmamızda bu eserin 7. ve 8. kitaplarını İngilizce'den Türkçeye çevirdik ve değerlendirmesini yaptık. Eserin 7. kitabında Birinci Haçlı Seferi sonunda Yakındoğu'da kurulan Kudüs Latin Krallığı'nın ilk yılları ve diğer Haçlı devletlerinin yöneticileri arasında geçen güç mücadeleleri anlatılmaktadır. 8. kitapta ise yeni bir Haçlı Seferi mi yoksa Birinci Haçlı Seferi'nin devamı mı olduğu tartışılan "1101 Yılı Haçlı Seferi" ile ilgili detaylı bilgiler anlatılmaktadır. Türk tarihini yakından ilgilendiren 1101 Yılı Haçlı Seferi ile ilgili 8. kitapta yer alan bilgiler o döneme ait hemen hemen hiçbir kaynakta olmadığı için çok önemlidir. Anahtar Kelimeler: Aachenli Albert, Historia Ierosolimitana, Birinci Haçlı Seferi, Haçlı Devletleri, 1101 Yılı Haçlı Seferi.

Yüksel Karaaslan
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Memlük Devleti'nde eğitim ve öğretim

İslam Tarihinde memlük sistemi Abbasiler Devleti ile ortaya çıkmaya başlamıştır. Sağladığı faydalar dolayısıyla, yüzyıllar boyunca farklı İslam Devletlerinde uygulanmaya devam etmiştir. Bu sistemin iki temel fonksiyonu vardı. Bunlardan birincisi, uygulandığı devletlerde askeri yapının güçlenmesini sağlamasıydı. Bu fonksiyon, memlük sisteminin doğuş sebebini de oluşturuyordu. İkinci fonksiyonu ise, devlet hizmetinde kullanılacak yetenekli idareci kitlesinin yetiştirilebilmesiydi. Ortaçağ boyunca farklı İslam Devletlerinde uygulanan bu sistemde, köle kökenli unsurlar çeşitli yollarla toplanıp, eğitilip, farklı devlet hizmetlerinde görevlendirilmekteydiler. Memlük adaylarının eğitimleri, iki kısma ayrılıyordu. Dini eğitim ve askeri eğitim. Eğitimini tamamlamayan memlük adayı, memlük sıfatını kazanamaz ve azat edilemezdi. Memlük sıfatını kazananlar, gösterecekleri başarı ve yetenekleri ile askeri ve idari makamlarda yükselebilirlerdi. Memlük sisteminde yer alan unsurlar, etnik köken açısından daha çok Türklerden oluşmaktaydı. Memlûk Devleti bilimsel ve kültürel gelişmelerle Ortaçağa damgasını vuran en önemli Türk devletlerinden biridir. Eğitim alanındaki gelişmelerde Memlûk sultanlarının ve devlet adamlarının eğitimi ve bilim adamlarını desteklemesinin büyük payı vardır. Bu dönemde yetişen bilim adamları yalnızca bulundukları bölgede yenilikler ve eserler yapmakla kalmamış, aynı zamanda diğer ülkeleri de etkilemişlerdir. Sanat ve mimarî alanında da bıraktıkları eserlerle diğer bilim adamlarına rehberlik etmişlerdir. Memlûk Devleti zengin bir kültürel mirâsa sahip olmasına rağmen, onların kültürel hayatlarıyla özellikle de "Eğitim Sistemi" ile ilgili çalışmalar henüz istenilen seviyede olmadığı görülmektedir. Memlüklere gelinceye kadar bu alandaki faaliyetlerin tarihi gelişimi değerlendirilirken de Memlük dönemi eğitim faaliyetlerinin, bir geleneğin devamı niteliğinde büyüyerek ve çeşitlenerek sürdürüldüğüne de işaret edilmektedir. İslâm eğitim-öğretim tarihinde ilk eğitim kurumlarının, Hz. Peygamberin Medine'de öğretim yapılabilecek mekânların oluşturulmasını istemesi ile ortaya çıktığı bilinmektedir. İlk başta evler, câmiî ve mescidlerde başlayan eğitim ve öğretim, daha sonra belli bir müfredat dâhilinde ilkokul düzeyinde organize edilen küttâplarla, kurumsal bir yapıya doğru gelişme gösterdiği anlaşılmaktadır. Emevîler döneminde başlayan tercüme faaliyetleri, Abbasîlerle birlikte Beytü'l hikme ve dâru'l-ilm gibi kurumlara dönüşmüştür. Selçuklularda Nizâmiye Medreseleri oluşumu ve medreselerin halka açık olarak gerçekleştirilen derslerine kadınların da katılımına imkân verilmesi dikkat çekmektedir. Daha önceleri mescidler, küttâplar, saraylar, edebiyat salonları gibi ilim meclisleri, çöl, ilim adamlarının dükkân ya da evleri ile kütüphaneler birer eğitim yerleri iken, Selçuklular-Eyyûbîler-Memlükler dönemlerinde medreselerin yaygınlaştırılması ile eğitim-öğretim işi daha planlı, programlı ve sistematik hale getirilmiştir. Haçlı ve Moğol saldırıları karşısında memleketlerini terk edip Şâm ve Mısır bölgelerine yerleşen ilim ve sanat adamlarının da katkısıyla bu iki bölge, eğitimin kalesi olma özelliğini Memlükler döneminde tahkim etmiştir. Şâm ve Mısır bölgesindeki eğitim kurumlarının sayısı ve kalitesi göreceli artmış, buralarda eğitim-öğretim ve ilmî faaliyetler yeniden ivme kazanmıştır. Memlükler devrinde eğitim-öğretim faaliyetleri, küttâp, câmiî ve medrese ile sınırlı kalmayıp tekke, zâviye, hankâh, ribât, türbe, hastane, saray hatta kervansaraylarda bile sürdürülmüştür. Nitekim medreselerin elit bir kesime hitap etmesine karşılık bu mekânlar, toplumun her kesimine yönelik eğitim, kültür-sanat, sağlık ve irşâd hizmeti sunan; sosyal, siyasî ve ekonomik açıdan toplumu yönlendiren kuruluşlar arasında yerlerini almışlardır. Bu kurumlara dükkân, ekilebilir arazi vb. akarlar bağlanmış ve vakıflar kurulmuştur. Bu imkân ve fırsatları değerlendiren Memlük sultânlarının, kendi iktidarlarında özellikle medreseler başta olmak üzere eğitim kurumlarının yaygınlaşmasına verdikleri destekle ve tahsis edilen kadroların sayısını artırmalarıyla, bir taraftan ilmin yayılmasına katkıda bulunurken diğer taraftan kendi saltanatlarını da güvence altına almış oldukları anlaşılmaktadır.

EğitimEğitim sistemiEğitim tarihi+4
Özkan Kahraman
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye Selçuklu Devleti'nin Karadeniz politikası

Tarihî süreç içerisinde önemli bir medeniyet havzası olma özelliğini koruyan Karadeniz kıyıları, birçok topluluğa ve devlete ev sahipliği yaptı. Asya ve Avrupa kıtaları arasında yer alan ve Boğazlar yoluyla Akdeniz'e bağlanan bu iç deniz, jeopolitik ve stratejik konumundan dolayı tarihin her döneminde dikkatleri üzerine çekmeyi başardı. Tarıma elverişli havzaları, değerli madenlerin bolluğu, Doğu–Batı ve Kuzey–Güney doğrultulu ana ticaret yollarının kavşak noktasında olması ve büyük nehirler yoluyla Avrupa'nın iç kesimlerine kadar ulaşımının sağlanması gibi nedenler geçmişten günümüze Karadeniz Havzası'nı kıymetli kılan hususlardır. Sahip olduğu coğrafî avantajlar sayesinde İlk Çağ'da olduğu gibi Orta Çağ'da da bölgesel avantajını korumaya devam eden Karadeniz, uluslararası ticaretin merkez noktalarından biri olma özelliğini sürdürdü. İpek Yolu'nun Karadeniz'in Anadolu kıyılarına ulaşan kolu ile Kırım üzerinden Karadeniz'in kuzeyine bağlantı kurulan ana hatlardaki ticarî akışı sağlamak, iktisadî güç kadar bölgesel hâkimiyet de sağlıyordu. Malazgirt Savaşı sonrası Anadolu'da yoğunlaşan Türk göçleri sonucunda kurulan Türkiye Selçuklu Devleti de bu durumun farkına vararak bölgesel güç ve ekonomik kalkınmanın yollarını aradı. Bizans İmparatorluğu, Ermeni Krallığı, Haçlı Birlikleri ve Türk Beyliklerine karşı verilen mücadeleler ile Anadolu'da siyasî birliğini korumaya çalışan Türkiye Selçuklu Devleti, bu topraklara tutunmayı başardı. Türklerin Anadolu'dan atılamayacağını kabul ettirdikten sonra yeni bir aşamaya geçti. Akdeniz ve Karadeniz kıyılarına kadar yayılarak doğal sınırlara ulaşmak, ülkesine yönelecek tehditlerin önüne geçmek ve uluslararası ticarette söz sahibi olarak iktisadî güç sağlamak. Bu amacı gerçekleştirmek için Anadolu'yu kervansaraylarla donatan Türkiye Selçukluları, sigorta anlayışını geliştirerek hâkimiyet sahası içerisinde yer alan topraklarda ticaret yapmayı çok daha güvenli hale getirdiler. Bu durum Selçuklular dönemi Anadolu'sunu uluslararası ticaretin doğu-batı, kuzey-güney yönünde transit geçiş güzergâhı olmasının önünü açtı ve bölgenin iktisadî canlılığını arttırdı.

Esra Yalçın
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Fâtimî Devleti'nin kuruluşunda etkili olan faktörler ve Ubeydullâh el-Mehdî dönemi (184-296/909-934)

Tarih boyunca dini olaylar toplumların ve devletlerin siyasetini etkilemiştir. Bu etkileşim toplumsal yapının şekillenmesinde büyük etki göstermektedir. Fâtimîler Devleti'nin kurulma aşamasında Hz. Muhammed'in vefatıyla ortaya çıkan halifelik ve imamet konusu Müslümanlar arasında önemli yer teşkil etmiş ve üzerinde ciddi tartışmalar ortaya çıkmıştır. Hz. Osman'ın öldürülmesi ile Cemel Vakası, Sıffın Savaşı ve Hakem Olayı sonrasında ortaya çıkan Hâricîlik ve Hâricîlik'in gelişimi, fırkalara ayrılmasına değinilmiştir. Şiâ'nın hilafetin kendi hakları olduğu hususunda görüşler ortaya atması ve gruplara ayrılması ölen halifenin Mehdi olarak geri döneceğine inanarak teşkilatlanması Fâtimî Devleti'nin kurulmasına etken olmuştur. Bu çalışmamızda Fâtimî Devleti'nin kurulmasından önce yaşanan gelişmeler ve hilafetin kendi hakları olduğunu gönderdikleri dâîler vasıtasıyla kabullendirmeye çalışmışlardır. Fâtımî Devleti'nin ilk halifesi olan Ubeydullâh el-Mehdî, Suriye'de saklı bulunuyordu. Dâî Abdullah eş-Şîî yaptığı görevin halife adına yaptığını açıkça ilan etmiştir. Ağlebîler Devletini ele geçirip Rakkâde 'de sarayı kurdu. Mehdî'nin tüccar kılığında uzun bir yolculuktan sonra kendisi için hazırlanan sarayına geldi. Yeni yönetime karşı çıkan ayaklanmaları bastırdı. Mağrib'in tamamını egemenliği altına aldıktan sonra bütün bölgelere hâkim olmak asıl hedefi idi. Konumu açısından önemli iki devlete sahipti. Doğu'da Abbâsîler,batıda ise Endülüs Emevîleri bulunmaktaydı. Bunlarla siyasi ve askeri mücadelelerde bulunuştu.

Büşra Özcan
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00

Other supervisors