Prof. Dr. Deniz Erdoğan danışmanlığındaki tezler

10 tez · Gazi University

DoktoraAçık ErişimTR

İskelet ve kalp kası dokusunda yaşa bağlı değişikliklerin immünohistokimyasal ve Western Bloting yöntemleri kullanılarak karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi

Yaşlanma süreci doğumla birlikte başlayan, zamana koşut artarak organizmanın ölümüne neden olan hücresel değişimlerin tümüdür. Yaşlanma sırasında belirli dokularda azalan ya da artan moleküllerin ve bu moleküllerin etki düzeneklerinin belirlenmesi bu sürecin işleyişini anlamamıza önemli bir katkı sağlayacaktır. Bu nedenle çalışmamızda, Tip I Kollajen, FGF-2, IGF-I ve GDF-8' in iskelet ve kalp kasında, değişik yaş gruplarında immünhistokimyasal ve Western bloting yöntemleri kullanılarak, SEM ve TEM bulgularıyla da desteklenerek karşılaştırmalı olarak incelenmesi amaçlanmıştır.Çalışmamızda, doğum öncesi ve sonrası farklı yaş gruplarından, her grupta 6 adet sıçan olacak şekilde 5 grup oluşturuldu. Gruplar kas gelişiminde önemli olabilecek günler dikkate alınarak, doğum öncesi grubu (20. gün), yenidoğan grubu, 1 aylık grup (prepubertal evre), 6 aylık grup (erişkin evre) ve 12 aylık grup (yaşlılık dönemi başlangıcı) olarak belirlendi. Tüm gruplarda Tip I Kollajen, FGF-2, IGF-I ve GDF-8 immünreaktiviteleri belirlendi. Western blot analizi ise iskelet ve kalp kasında tüm gruplarda Tip I Kollajen için değerlendirildi. Tüm bulgular SEM ve TEM incelemeleriyle desteklendi.Çalışmamızda kalp kasında da iskelet kasına benzer olarak, Tip I Kollajen ifadesinin yaşa koşut artış gösterdiği belirlendi. FGF-2 ifadesi ise, iskelet ve kalp kasında yenidoğan grubunda yoğundu. IGF-I immünreaktivitesinin 6 aylık grupta sarkolemma ile çekirdek dışındaki belirsizliği dikkati çekti. GDF-8 ifadesinin tüm gruplarda morfogenez tamamlanana değin aşamalı olarak arttığı görüldü.Sonuç olarak tüm bu bulgular ışığında, iskelet ve kalp kası gelişiminden itibaren yaşa koşut farklılık gösterdiği düşünülen önemli moleküllerin, çeşitli yöntemlerle değerlendirildiği, SEM ve TEM bulgularıyla desteklenen çalışmamızda, iskelet kasının kalp kasına karşın yaşlanma sürecini daha etkin yaşadığı, kalp kasının ise erişkin dönemden sonra yaşlılık dönemine değin kendini stabilize ettiği kanısına varılmıştır. Bu bulgular iskelet kasının istemli ve düzenli olmayan çalışmasına karşın kalp kasının istemsiz ve düzenli çalışmasının bir sonucu olarak değerlendirilmiştir.

KalpKaslarYaşlanma+1
Güleser Göktaş
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Diyabet ve normal, genç ve yaşlı gebelerde serviks kollajenleri ve damar yapısı

Diabetes mellitus, hiperglisemi ile özelleşmiş heterojen bir metabolizma bozukluğudur. Diyabetin gebelik üzerine, gebeliğin de diyabet üzerine olumsuz etkileri vardır. Yaşlanma ise hücrelerden organlara kadar tüm yapılarda fonksiyonların giderek azaldığı karmaşık bir süreçtir. Yaşlanma ile ortaya çıkan değişiklikler diyabetin gelişmesini ve sonucunu etkilemektedir. Çalışmamızda, gebelik sırasında kollajen liflerinde yeniden yapılanma ve vasküler düzeyde değişiklikler gösterdiği bilinen serviks dokusunda; gebeliğe ek diyabet ve yaşlanmanın da olası etkilerinin belirlenmesi amacıyla; kollajen Tip III, IV, VI ve alfa aktin primer belirteçleri kullanılarak immünohistokimyasal değerlendirmeler yapıldı. Çalışmamızda genç gruplar için 2 aylık, yaşlı gruplar için ise 8 aylık olmak üzere 48 adet Sprague Dawley cinsi dişi sıçan kullanıldı. Sıçanlar her grupta 6 denek olacak şekilde toplam 8 gruba ayrıldı. Diyabetli gruplardaki deneklere, intraperitoneal olarak, tek doz 50 mg/kg STZ uygulandı. Uygulamayı takiben 2 aylık izlemeden sonra diyabetli ve kontrol gruplarından, gebe bırakılacak olan deneklerde gebelik oluşumu sağlandı. Gebeliğin 14. gününde, tüm gruplara ait serviks dokuları çıkarıldı. İmmünohistokimyasal ve istatistiksel sonuçlar değerlendirildi. Sonuç olarak çalışmamızda gebeliğin ilerleyen orta evrelerinde, serviks kollajenlerinin tüm belirteçlerle artması, gebeliğin sürekliliğini sağlamak için gerekli olduklarını düşündürdü. Doğuma yakın bu belirteçlerin azalabileceği kanısına varıldı. Yaşın ilerlemesiyle birlikte kollajen ifadelenmesinin artması yaşlılıkla dokunun gerilemesinin bir göstergesi olarak kabul edildi. Diyabetik gruplarda tüm kollajenlerin ifadelenmesindeki artışın ise düşük olasılığını azaltmaya yönelik olduğu kanısına varıldı. Alfa aktin ifadelenmesinin gebe ve diyabetik gruplarda stromada azalması, apoptozisin bir göstergesi olarak kabul edilirken, damar duvarında düz kaslarda artması ise artan damarlanmaya koşut gerçekleştiği sonucunu düşündürdü.

Diabetes mellitus-deneyselDiabetiklerde gebelikKan damarları+3
Cansu Kaya
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ovulasyon indüksiyonunda ovaryum proliferasyon antijenlerinin belirlenmesi

İnfertilite; belirli bir doğum kontrol yöntemi uygulamadan, haftada en az iki kez düzenli cinsel yaşama karşın bir yıl süreyle gebelik oluşmaması olgusudur. İnfertilite sorunu üreme çağındaki çiftlerin yaklaşık % 10-15'ini etkilemektedir. Kadınlardaki en önemli infertilite nedeni yaklaşık olarak % 40 oranında ovulasyon yetersizliğidir. Günümüzde ovulasyon indüksiyonunda amaç, anovulatuar hastalarda ovulasyonu başlatmaktır. Bu konuyla ilgili olarak yapılan çalışmalarda üst üste yapılan hormonal ovulasyon indüksiyonu uygulamalarının önlenemez hücre çoğalmasına ve kansere neden olduğu da bildirilmiştir.Bizim çalışmamızda klomifen sitrat ve gonodotropinler ile ovulasyon indüksiyonu uygulanmış ve gelişebilecek histolojik değişimlerin ve hasarın, ovaryum dokusunda hücre proliferasyon işaretleyicileri olan PCNA, LIF ve c-FOS belirteçleri kullanılarak immunohistokimyasal olarak karşılaştırmalı incelenmesi amaçlanmıştır.Yapılan immünohistokimyasal değerlendirmelerde; klomifen sitrat ve gonadotropinlerin ovulasyon indüksiyonu için kullanımları sonucunda ovaryum dokusunda, oosit düzeyinde yapısal değişiklikler ve çoklu oosit oluşumuna neden olduğu görülmüştür.Tüm bulgular yapısal olarak östrojene benzeyen klomifen sitratın östrojen reseptörlerine bağlanarak reseptörleri kapattığı, östrojene karşı duyarlılıkta azalmaya koşut olarak da reseptör sayısını azaltabileceğini düşündürmüştür. Klomifen sitratın follikül gelişiminden çok oosit gelişiminde etkili olduğu sonucuna varılmıştır. Hormonal indüksiyonda ise ovaryumun daha çok hücresel düzeyde etkilendiği düşünülmüştür.

AntijenlerClomiphenGonadotropinler+5
Sinem Demir
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Hiperterminin uterus üzerindeki etkisinin yapısal düzeyde incelenmesi

Hipertermi vücut sıcaklığının 41° C ya da daha yüksek bir değere ulaşmasıyla ortaya çıkan ve sıcak çarpmasına yol açabilen bir durumdur. Süperoksit dismutaz (SOD) ise serbest oksijen radikallerini ortadan kaldırabilen bir antioksidandır. Bu nedenle çalışmamızda; hipertermiyle oluşturulan ısı stresinin ve stres öncesinde kullanılan SOD'un, uterus üzerindeki koruyucu ve tedavi edici etkilerinin apopitotik ve oksidatif stres belirteçleri kullanılarak belirlenmesi amaçlanmıştır.Çalışmada kullanılan 54 adet Wistar-albino cinsi dişi sıçan, her grupta 6 denek olacak şekilde 9 gruba ayrılmıştır. Kontrol grubu olarak belirlenen 1.grup sıcaklığı 22° C'ye ayarlanmış havuzda 20 dakika tutulmuş ve 24 saat sonra uterus dokuları alınmıştır. 2.grup hipertermiden bir saat önce NaCl+Katalaz uygulanarak 42ºC' de sıcak su banyosunda 20 dakika bırakılmış ve hipertermiden 30 dakika sonra dokuları alınmıştır. 3.grubun 6 saat sonra, 4.grubun 24 saat sonra, 5.grubun 72 saat sonra dokuları alınmıştır. 6.gruba, hipertermi öncesi NaCl+Katalaz+SOD uygulanmış 42ºC' de 20 dakika sıcak su banyosu ve hipertermiden sonra 30.dakikada dokuları alınmıştır. 7.grubun 6. saatte, 8.grubun 24.saatte, 9.grubun 72.saatte dokuları alınmıştır. Dokular Kaspaz-3, Kaspaz-8, Kaspaz-9 ve Hsp70 primer antikorlarıyla indirekt immünohistokimyasal yöntemle boyanmışlardır.Hipertermiden sonra 24.saatten itibaren apopitozisin yaygınlaştığı, yüzey ve bez epitelinde apopitotik cisimciklerin varlığı görüldü. Kaspaz-9 immünreaktivitesinin Kaspaz-8'e karşın belirgin olması, apopitozisin hücresel stres nedeniyle ortaya çıktığını düşündürdü. Kaspaz-3 immünreaktivitesinin en belirgin ifadelenmesinin 24.saatte olduğu, 72.saatte, etkisinin ortadan kalkmasıyla Kaspaz-3 tutulumunun azaldığı belirlendi. Hsp70'in, kontrole karşın hipertermi süresiyle ifadelenmesinin arttığı, 24.saatte en üst düzeye ulaştığı izlendi.Sonuç olarak hiperterminin 24.saatten sonra uterusta belirgin etkinlik göstermediği ve SOD uygulanan gruplarda hücresel strese yanıt olarak Hsp70 salınımının arttığı kanısına varıldı.

AntioksidanlarHipertermiSüperoksit dismutaz+1
İpek Keleş
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Hiperterminin dişi germ hücrelerine etkisinin yapısal düzeyde incelenmesi

Hipertermi vücut sıcaklığının 41° C ya da daha yüksek bir değere ulaşmasıyla ortaya çıkan ve sıcak çarpmasına yol açabilen bir durumdur. Sıcak stresi ovaryum üzerinde çeşitli anomalilere neden olur. Bunlar düşük kalitede oosit üretimi, oosit membran bozukluğu, kromozomal anomaliler ve embriyonal gelişim bozuklukları olarak sıralanabilir. Hipertermi, ovaryum üzerinde yaptığı bu olumsuzlukları oksidatif stres ve apoptozis yoluyla gerçekleştirmektedir. Süperoksit dismutaz (SOD) ise serbest oksijen radikallerini ortadan kaldırarak, oksidatif stresi engelleyebilen ve apoptotik süreci geri döndürebileceği düşünülen antioksidan bir maddedir.Tüm bu nedenlerden ötürü çalışmamızda; hipertermi ile oluşturulan ısı stresinin ve stres öncesinde kullanılan SOD' un, ovaryum üzerindeki koruyucu ve tedavi edici etkilerinin apoptotik ve oksidatif stres belirteçleri kullanılarak belirlenmesi amaçlanmıştır.Çalışmada kullanılan 54 adet Wistar-albino cinsi dişi sıçan, her grupta 6 denek olacak şekilde 9 gruba ayrılmıştır. Kontrol grubu olarak belirlenen birinci gruptaki denekler sıcaklığı 22° C'ye ayarlanmış havuzda 20 dakika süre ile tutulmuş ve 24 saat sonra kesilerek ovaryum dokuları alınmıştır. İkinci gruptaki deneklere hipertermi uygulamasından bir saat önce NaCl+Katalaz uygulanmış daha sonra 42ºC' de sıcak su banyosunda 20 dakika bırakılmış ve hipertermi uygulamasından 30 dakika sonra dokuları alınmıştır. Üçüncü gruptaki denekler hipertermi uygulamasından bir saat önce NaCl+Katalaz uygulanmış, daha sonra 42ºC' de sıcak su banyosuna 20 dakika bırakılmış ve hipertermi uygulamasından 6 saat sonra dokuları alınmıştır. Dördüncü gruptaki deneklere hipertermi uygulamasından bir saat önce NaCl+Katalaz uygulanmış, 42ºC' de 20 dakika su banyosuna bırakılmış ve hipertermi uygulamasından 24 saat sonra dokuları alınmıştır. Beşinci gruptaki deneklere, hipertermi uygulamasından bir saat önce NaCl+Katalaz uygulanmış, ardından 42ºC' de 20 dakika sıcak su banyosuna bırakılarak hipertermi uygulamasından 72 saat sonra dokuları alınmıştır. Altıncı gruptaki deneklere, hipertermi uygulaması öncesi NaCl+ Katalaz+ SOD enjeksiyonu yapılarak 42ºC' de 20 dakika sıcak su banyosuna bırakılmış ve hipertermi uygulaması sonrası 30. dakikada dokuları alınmıştır. Yedinci gruptaki deneklere, hipertermi uygulamasından bir saat önce NaCl+ Katalaz+ SOD enjeksiyonu yapılmış, 42ºC' de 20 dakika sıcak su banyosuna bırakılmış ve hipertermi uygulaması sonrası 6. saatte dokuları alınmıştır. Sekizinci gruptaki deneklere, hipertermi uygulamasından bir saat önce NaCl+ Katalaz+ SOD enjeksiyonu yapılarak 42ºC' de 20 dakika sıcak su banyosuna bırakılmış ve hipertermi uygulama sonrası 24. saatte dokuları alınmıştır. Dokuzuncu grup deneklere hipertermi uygulamasından bir saat önce NaCl+ Katalaz+ SOD enjeksiyonu yapılarak, 42ºC' de 20 dakika sıcak su banyosuna bırakılmış ve hipertermi sonrası 72. saatte dokuları alınmıştır. Alınan dokular alışılagelmiş ışık mikroskobik izleme yöntemlerinden geçirilerek parafin bloklar oluşturulmuştur. Hiperterminin neden olduğu apoptozise, sitozolik bir antioksidan olan süperoksit dismutazın (SOD) koruyucu ve tedavi edici etkilerinin belirlenmesi amacıyla Kaspaz 3, HSP 70 protein düzeylerine etkisinin belirlenebilmesi amacıyla HSP 70 ve proliferasyonu belirlemek amacıyla PCNA immünreaktiviteleri değerlendirilmiştir.PCNA immünreaktivitesinin kontrol gruplarında granuloza ve teka interna hücrelerinde, oositte ve korpus luteumda çekirdeklerde kuvvetli tutulum gösterdiği belirlenmiştir. SOD uygulamasıyla birlikte, sekonder follikül granüloza ve teka interna hücrelerindeki immünreaktivitenin diğer gruplara karşın biraz daha az olduğu saptanmıştır.HSP 70 immünreaktivitesinin kontrol ve katalaz verilen sham kontrol gruplarında, folliküllerin granüloza ve teka interna hücreleri ile korpus luteum hücrelerinde belirgin olduğu görülmüştür. Ancak SOD' un koruyucu etkisiyle HSP 70 tutulumunun daha azaldığı belirlenmiştir.Kaspaz-3 immünreaktivitesi ise kontrol gruplarında orta dereceli olarak belirlenirken, SOD uygulanmış gruplarda apoptozisin engellediğini simgeleyen görünüm belirlenmiştir. Özellikle 24. ve 72. saatlerde gelişen follikül granüloza ve teka interna hücreleri ile oositte son derece az Kaspaz-3 immunreaktivitesi dikkati çekmiştir.Sonuç olarak hiperterminin sıçan ovaryum dokusu, oosit, granüloza ve teka interna hücreleri ile korpus luteumda belirgin hasara neden olduğu saptanmıştır. Hasar, özellikle tek sıralı ve çok sıralı primer folliküllerde ve sekonder folliküllerde izlenmiştir. Kontrol ve hipertermi gruplarında PCNA, HSP 70 ve Kaspaz-3 belirteçlerinin boyanmasının daha yoğun olduğu gözlemlenirken, SOD uygulanan gruplarda bu bulguların zayıfladığı belirlenmiştir. SOD' un koruyucu etkisi tüm gruplarda belirgin olarak izlenmiştir. SOD uygulamasının genelde 24 saate kadar etkili olduğu, 72. saatte etkisinin göreceli olarak azaldığı belirlenmiştir. Bu bulgulara koşut olarak, hiperterminin ovaryum dokusu üzerinde oluşturduğu olumsuz etkisinin SOD ile engeleyebileceği kanısına varılmıştır.

Germ hücreleriHipertermiKaspazlar+3
İrem İnanç
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2010
00
DoktoraAçık ErişimTR

Gebelik olaylanan deneysel hipoksi sonrasında gingko biloba'nın postnatal beyin gelişimi üzerine olası etkisi: Western bloting elektron mikroskobik ve immuno histokimyasal değerlendirme

Erken geliĢim sürecinde oksijen ve enerji dağılımına en duyarlı organ beyindir. Bu nedenle fötus ve yenidoğanda ortaya çıkan beyin anomalilerinin bilinen en belirgin nedeni gebelikte olaylanan hipoksidir. Diyabetli, kronik hipertansiyonlu, orak hücre anemili, astımlı ya da uyuĢturucu madde bağımlısı olan annelerin bebekleri kronik hipoksi tehdidi altındadır. Böyle hastalıkları olan annelerin bebeklerinde intrauterin büyüme geriliği, doğum sonrası yaĢamda epilepsi, beyin felçleri, öğrenme güçlüğü ve zeka geriliği ile motor iĢlevlerde yetersizlik dikkati çekmektedir. Hipoksi sonucu olaylanan iĢlevsel bozukluklar fötal ya da yeni doğan beyinlerinde önemli yapısal hasarların sonucudur. ÇalıĢmamızda embriyonel dönemde oluĢturulan hipobarik hipoksi modelinde beynin geliĢiminde olaylanan dejeneratif değiĢiklerde postnatal Gingko biloba uygulamasının Western blotting, elektron mikroskobik ve immünohistokimyasal düzeyde etkilerinin incelenmesi amaçlanmıĢtır. ÇalıĢmamızda hipobarik hipoksi, % 10 ‗luk O2, % 90 N gaz karıĢımı kullanılarak hipoksik kamarada oluĢturuldu. Vajinal plak oluĢumu görülen sıçanlar gebeliğinin 0. gününde kabul edildi. Gebeliğin 5. gününde (E5) % 10'luk O2 gaz karıĢımı verilen hipoksik kamaralara konuldu ve hipoksi uygulaması gebeliğin 15. güne (E15) dek aralıksız sürdürüldü. Elde edilen erkek yavrulardan bir grubu yalnızca hipoksi uygulanan gruplar olarak 233 belirlendi ve doğum sonrası 7., 14., 21. ve 28. günlerde beyin dokuları alındı. Bir grubuna ise doğumun gerçekleĢmesi ile birlikte yavrulara her gün belirlenen saatte 100mg/kg Gingko Biloba ekstresi oral yolla uygulandı ve 7,14,21 ve 28 günlerde beyin dokuları alındı. Normal atmosfer basında yaĢayan gebe sıçanlardan elde edilen erkek yavrulardan ise eĢ zamanlı kontrol grupları belirlendi ve toplam 12 deney grubu oluĢturuldu. Elde edilen beyin dokuları, Western blotting, elektron mikroskop ve immünohistokimya için alıĢılagelen yöntemler uygulanarak incelemeye alındı. Değerlendirmelerimiz sonucunda, embriyonel dönemde uygulanan hipobarik hipoksinin frontal alanda ve hipokampüs'deki nöronlarda stres proteinlerinden olan HSP ve Hif1α'yı artırdığı belirlendi. MBP ile yaptığımız değerlendirmede ise, ak maddede immünreaktivitenin azalması hipokside azalan kas aktivitelerinin bir göstergesi olarak kabul edildi. Hipoksi ve Gingko biloba etkinliğinin birlikte değerlendirildiği deney gruplarında verilerimiz, HSP ve Hif1α protein ekspresyonunda belirli bir süre uygulamaya koĢut olumlu etkilerin görülebileceğini düĢündürdü. Ġnce yapı düzeyinde hipoksi gruplarında eĢ zamanlı kontrol gruplarına karĢın nöron hücre gövdelerinde izlenen yapısal değiĢimlerde, Gingko biloba'nın geri dönüĢtürücü etkisi baskın olarak izlenmedi. Bunun yanı sıra 234 hipokampüsde nörogenezde düzenleyici rolü olduğu düĢünülen Chordin ve noogin proteinlerinin Western blott analizlerinde; Chordin proteininin ekspresyonu hipoksi gruplarında eĢ zamanlı kontrol gruplarına göre azalırken, Gingko biloba uygulanan gruplarda yalnızca hipoksi uygulanan gruplara göre artıĢ gösterdiği saptandı. Noggin proteinlerinin ekpressyonu hem hipoksi uygulanan gruplarda hem de hipoksi+ Gingko biloba uygulanan gruplarda kontrol grubuna göre azaldığı belirlendi. Antioksidan uygulamanın noggin ekspresyonunu belirgin olarak etkilemediği izlendi. Yapılan değerlendirmeler sonucunda süreye koĢut stres proteinlerinin ekspresyonunun artması Gingko biloba'nın uzun süreli kullanımında daha etkin olabileceği yargısını uyandırdı.

BeyinGebelikGinkgo biloba+4
Fatma Helvacıoğlu
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2010
00
DoktoraAçık ErişimTR

Kemoterapi uygulamasının sıçan ovaryum follikülleri üzerine etkisi ve çeşitli antioksidanların koruyucu rollerinin yapısal ve immünohistokimyasal düzeyde belirlenmesi

Kanser tedavilerinde kemoterapötik olarak sıklıkla kullanılan ajanlardan biri olan Siklofosfamid, üreme organlarına toksik etki ederek döllenmenin bozulmasına neden olur. Çalışmamızda kemoterapotik ajan Siklofosfamid'in normal ovaryum dokusunda olaylandırdığı dejeneratif etkiler üzerine askorbik asit, ?-tokoferol ve selenyum'un olası antioksidan etkilerini immünohistokimyasal ve elektron mikroskobik düzeyde değerlendirmeyi amaçladık. Bu nedenle yaşam ve gelişim sinyal moleküllerinden TGF-ß1, GDF-9, PCNA, apoptozis sinyal moleküllerinden kaspaz-3, APAF-1 primer antikorları ve hücrelerdeki DNA hasarını belirlemek için TUNEL yöntemi kullandık.Siklofosfamid uygulamasından sonra ovaryum dokusunda tüm gelişim aşamasındaki folliküllerin granüloza hücrelerinde TGF-ß1, PCNA, oositlerde ise GDF-9 tutulumlarının kontrol grubuna karşın oldukça azaldığı ve kaspaz-3, APAF-1 tutulumlarının ise belirgin olarak arttığı belirlendi. Ayrıca TUNEL yöntemi ile bu grupta atretik folliküllerin sayısının arttığı ve bazı Graaf folliküllerde DNA hasarı olan hücrelerin kontrol grubuna göre kuvvetli tutulum gösterdiği saptandı. Siklofosfamid ile birlikte antioksidan uygulanan grupların gelişmekte olan folliküllerinde ise TGF-ß1, PCNA, oositte ise GDF-9 immünreaksiyonun kontrol grubuna yakın olarak arttığı, kaspaz-3, APAF-1, TUNEL tutulumlarının belirgin olarak azaldığı ve doku genelinde atretik folliküllerin sayısının anlamlı derecede azaldığı saptandı.Elektron mikroskobik bulgularımız da immünohistokimyasal bulgularımızla eşdeş olarak; Siklofosfamid uygulanmış ovaryum dokularında özellikle çok sıralı primer folliküllerin granüloza hücrelerinde kontrol grubuna karşın yoğun dejeneratif değişiklikler saptandı. Antioksidan uygulanan 3 grupta ise ovaryumun yapısının korunduğu gözlendi.Çalışmamızda elde ettiğimiz bulgulara göre, kemoterapi tedavisi sırasında normal ovaryum dokusunda oluşan serbest radikallerin neden olduğu dejeneratif etkilerin antioksidanlar ile en az düzeye indirilerek baskılanabileceği ve toksik etkilerden korunabileceği sonucuna varıldı.

Antineoplastik ajanlarAskorbik asitMikroskopi-elektron+4
Seren Gülşen Gürgen
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2009
00
DoktoraAçık ErişimTR

Menstrüel döngüde sıçan uterus epitelinde sıkı ve oluklu bağlantı proteinlerinin dağılımlarının immünohistokimyasal olarak belirlenmesi

Epitel dokusunun sürekliliği, seçici geçirgenliği, komşu hücreler arasındaki madde iletişimi epitel hücreleri arasındaki yan yüz bağlantı birimleri ile gerçekleşir. Beş bileşenden oluşan bağlantı birimlerinden sıkı bağlantılar, epitel hücreleri arasındaki bağlantıda esas rolü üstlenirken, oluklu bağlantı epitel dokusunda hücrelerarası alana materyal geçişi olmaksızın, hücrelerin karşılıklı iletişimine olanak vermektedir.Menstruel döngüde ovaryum hormonları sıkı bağlantı birimlerinin boyutlarında ve oluklu bağlantı birimlerinin sayısı ve boyutlarında da değişikliğe neden olmaktadır.Çalışmamızda sıçanlarda farklı menstrüel döngü evrelerinde, uterus yüzey ve bez epitelindeki sıkı bağlantı birimlerini oluşturan proteinlerden Klaudin 5 ve 7, ZO-1, JAM?1 ve oluklu bağlantı proteini Konneksin 43 dağılımlarını immünohistokimyasal olarak inceleyerek, değişiklikler belirlendi.Menstrüel döngünün diöstrus, proöstrus ve östrus evrelerinde ZO-1, klaudin 5, JAM-1 tutulumu yüzey epiteli ve bez epitelinde apikal hücre zarı ve yan yüz apikal bölgelerinde gözlenmiştir. Yüzey epiteli hücrelerinde sitoplazmik tepkimede de izlenmiştir. Bu evrelerde konneksin 43, özellikle yüzey epitelinde daha belirgin olmak üzere bazal hücre zarı ve hücre yan yüz bazolateral bölgelerinde görülmektedir. Metaöstrus evresinde konneksin 43 tutulumu apikal sitoplazma ve zarda kuvvetli düzeyde olurken, diğer antikorlarda en zayıf reaktivite gösteren evre olmuştur.Sonuç olarak; metaöstrus döneminde konneksin 43 dışında diğer tüm antikorların zayıf reaktivite göstermesinin ovülasyon sonrasına denk gelen bu evrede bağlantı birimlerinin zayıflayarak olası gebelik için implantasyon penceresi oluşturduğu, konneksin 43'ünde implantasyon için hücreler arası iletişimi sağladığı, kanısına varılmıştır

Eran Orhan Sözen
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2008
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Epidermal büyüme faktör reseptörleri ve fibronektinin yara dokusundaki dağılımlarının immünohistokimyasal olarak gösterilmesi

EGF epitel ve mezotel kökenli hücrelerde mitoz aktivitesini arttırıcı özellikte polipeptitdir. Hücre yüzeyinde bulunan özel reseptörlerine (EGF-r) bağlanarak hücresel olayları düzenler. Fibronektin, hücre-hücre ve hücre adezyon molekül etkileşiminin sağlanmasında önemli role sahip glikoproteindir. întegrin reseptörleri aracılığı ile kollagen, fibrin, heparin ve proteoglikanlarla ilişkilidir. Hücre içi özel yollarla hücre iskeleti elemanları ile etkileşip hücre hareketi ve farklanmasında etkindir. Kitosan Mtinin deasetillenmiş hali olup selüloza benzer bir polimerdir. Kitosan [(l-4)-2-amino-2-deoksi-2-d-glukan], biyolojik olarak geçimlidir ve parçalanabilen bir moleküldür. Bu özelliği nedeniyle kitosan biyolojik bir materyal olarak sakınılmadan kullanılabilir. Taurin ise, antioksidan özelliği nedeniyle lipit peroksidasyonunda önemli bir maddedir. Özellikle oksidatif hasara sıklıkla uğrayan dokularda bol bulunur. Bunlardan biride fagositoz sırasında enzimatik olarak oksidan madde üreten nötrofîllerdir. Bu çalışmada günlere koşut kitosan ve taurinli kitosan jel uygulanan yara dokularında EGF-r 'in ve fibronektinin immünohistokimyasal yöntemle ışık mikroskobunda incelendi. Yara bölgesi epitelinde epitelizasyona koşut olarak 3. güne kadar yoğun boyanmalar izlendi. Takip eden 5. ve 7. günlerde ise epitel onarılmasına bağlı tutulumlar oldukça zayıftı. Ayrıca dermişin onarımında ise yine ilk 3 günde damar130 endoteli, fibroblast ve fibroblast benzeri büyük bir olasılıkla miyofibroblastlar ve düz kas hücrelerinde tutulumlar belirgindi. Fibronektin antikoru uyguladığımız keşi yaralarında özellikle bazal membran ve keşi bölgesi dermişinin kollagen liflerinde belirgin olarak gözlemlendi. Yine iyileşmeye koşut tutulumlar 6. saat, 1. ve 3. günlerde oldukça yoğundu. Ancak 5. günde epitel onarımının bitmesine karşın dermis iyileşmesi devam ettiğinden tutulumlar 5. günde de belirgindi. Kitosan jel uygulanan yara dokularında ilk günlerde yoğun Egf-r tutulumu izlendi. İyileşmeye koşut 5. ve 7. günlerde orta dereceli tutulum vardı. Fibronektin uygulanan grupta ise bazal membran ve kollagen liflerde yoğun boyanmalar belirgindi. Taurinli kitosan jeli uygulanan keşi yaralarında kitosan uygulanan gruplara göre epitelizasyonun daha hızlı olaylandığı ilgi çekiciydi. Ayrıca 5. günde dermis, normal yapışma kavuşmuş ve fibronektin tutulumlan oldukça zayıftı. Taurinin iyileştirici etkisine bağlı olarak yara iyileşmesinin erken olaylandığı ve EGF-r' nün epitel, fibronektinin dermis iyileşmesi için günlere koşut belirleyiciler olabilecekleri sonucuna varıldı.

ErbB reseptörleriFibronektinlerKitin+2
Serap Süzük
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2000
00
DoktoraAçık ErişimTR

İntrathecal ketamin uygulamasından sonra spinal sinir köklerinde ortaya çıkabilecek yapısal değişikliklerin ışık ve elektron mikroskop düzeylerinde incelenmesi

Bu çalışmada tavşanlara ketaminin inratekal verilişinden 30 dakika, 1.5 ve 24 saat sonra spinal sinir köklerinde oluşabilecek değişiklikler ışık mikroskop ve ince yapı düzeylerinde incelendi. Alınan doku örnekleri 1/15 M fosfat tamponlu %2'lik gluteraldehit daha sonra 1/15 M fosfat tamponlu %1'lik OsO4 solusyonları ile tesbit edildiler. Dereceli alkol serilerinden geçirilen kesitler sudan kurtarıldılar. Daha sonra araldite gömülen doku parçalarından alınan kalın ve ince kesitler, ışık ve elektron mikroskobunda incelendi. Intratekal ketamin verilen gruplarda myelinli sinir liflerinde ışık mikroskobunda myelin kılıfında çeşitli dejenerasyon tipleri ve kistik yapılar gözlemdi. İnce yapı süzeyinde kontrol grubunda myelin sinir liflerinde, myelin katında lameller, mitokondriyonlar ve nöroflamanların enine kesitleri belirgindi. Schwann hücresi çekirdeği ve çekirdekçiği, iç ve dış mesaksonlar ayırd ediliyordu. İntratekal ketamin verilen gruplardan alınan örneklerdeyse myelinli sinir liflerinde myelin lamellerinde belirgin bir dejenerasyon gözlendi. Myelin lamellerinde silikleşme, açıklı koyulu, dejeneratif alanlar, birbirinden ayrılmış bölümlerde kisttik yapılar, aksoplazmada çekilme, vakuolizasyon izlendi. Schwann hücre sitoplazmasında organel azlığı ve vakuoller belirgindi. Büyük myelinli sinir liflerinde dejenerasyonun myelinsiz liflere karşın daha hızlı geliştiği gözlendi.

Banu Eren
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
1990
00

Diğer danışmanlar