Theses supervised by Prof. Dr. Hatice Özdemir Kocasakal
10 theses · Yeditepe University, Galatasaray University
Milletlerarası Özel Hukuk açısından arabuluculuk
Uyuşmazlıkların çözümünde kullanılan en yaygın usul dava yolu olsa da, son yıllarda alternatif çözüm yöntemlerine de başvurular artmıştır. Arabuluculuk ise son yıllarda gerek milli gerekse milletlerarası alanda yaygınlaşmaya başlayan bir alternatif uyuşmazlık çözüm yoludur. Arabuluculuk tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebildiği uyuşmazlıklarda; sürece gönüllü olarak katıldıkları, gizlilik ilkesi dolayısıyla açıkça kendilerini ifade edebildikleri, sürecin kendi kontrollerinde olduğu ve uyuşmazlığın çözümünü kendilerinin yarattığı bir yöntem olması sebebiyle tercih edilmeye başlanmıştır. Ayrıca yargılama sürecine göre çok daha kısa sürede, daha az masrafla uyuşmazlıkların çözüme kavuşması ve dolayısıyla mahkeme yükünü de azaltması arabuluculuğun sağladığı faydalardandır. Arabuluculuk türleri için farklı sınıflandırmalar yapılmakla birlikte uygulamada en çok karşılaşılan arabuluculuk türleri kolaylaştırıcı ve değerlendirici arabuluculuktur. Arabuluculuk esasında iradi bir süreçtir. Bununla birlikte Türk hukuk sisteminde 2018 yılı itibariyle dava şartı olarak arabuluculuk uygulanmaya başlamıştır. Yani taraflar bazı uyuşmazlık konularına ilişkin dava açmadan önce arabuluculuğa başvuracak, başvurmadığı takdirde dava usulden reddedilecektir. Singapur Sözleşmesi milletlerarası ticari arabuluculuk neticesinde varılan sulh anlaşmalarının icra edilebilirliğini düzenler. Milletlerarası ticarette arabuluculuğun yaygınlaşmasını amaçlayan bu Sözleşme ile Sözleşme'ye taraf devletlerdeki gerçek veya tüzel kişiler yabancılık unsuru içeren uyuşmazlıklarında bir başka ülke hukukunun uygulanması riskiyle karşılaşmak yerine arabuluculuk yoluyla uyuşmazlıklarını çözebilecektir. Taraflar arasında yapılan sulh anlaşmasının icra edilebilir olmasıyla da arabuluculuk yönteminin tercih edilme ihtimali artacaktır. Singapur Sözleşmesi yabancı hakem kararlarının tanınması ve tenfizini düzenleyen New York Sözleşmesi'ni örnek alarak hazırlanmıştır. Türkiye Singapur Sözleşmesini imzalayan ülkelerden biri olup, TBMM tarafından da Sözleşme onaylanmıştır.
Milletlerarası Özel Hukukta gerçek kişilerin hak ve fiil ehliyeti
Medeni hukukun temel kavramlarından olan hak ve fiil ehliyeti her türlü hukuki işlemin geçerliliğine etki etmektedir. Dolayısıyla yabancılık unsuru bulunan uyuşmazlıklarda söz konusu kavramlara uygulanacak hukukun tespiti büyük önem arz etmektedir. Bu çalışmada öncelikle hak ve fiil ehliyeti kavramları medeni hukuk anlamında incelenecektir. Daha sonra hak ve fiil ehliyetine uygulanacak hukuk tespit etmekte kullanılan kanunlar ihtilafı kuralları irdelenecektir. Bu kapsamda ayrıca atıf teorisi, işlem güvenliği kuralı ve kamu düzenin müdahalesi konuları da analiz edilecektir. Son bölümde ise ehliyete ilişkin meselelerde Türk mahkemelerinin yetkisi ile yabancı mahkeme kararlarının Türkiye'de tanınması ve tenfiz edilmesi üzerinde durulacaktır.
İmalatçının sorumluluğuna uygulanacak hukuk
Çalışmada, piyasaya sürülmüş güvenli olmayan ürünlerin yol açtığı zararlardan kaynaklanan, birden fazla ülke ile ilişkili uyuşmazlıklara uygulanacak hukuk incelenmiştir. Bu incelemede, 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun, İsviçre Federal Milletlerarası Özel Hukuk Kanunu, 2 Ekim 1973 tarihli İmalatçının Sorumluluğu Hakkında La Haye Sözleşmesi, 864/2007 sayılı Sözleşme Dışı Borç İlişkilerine Uygulanacak Hukuk Hakkındaki AT Tüzüğü (Roma II) ile karşılaştırmalı bir değerlendirme yapılmıştır.Çalışma, üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde, maddi hukuk sistemlerinde imalatçının sorumluluğu kavramı ortaya konulmuş; bu alanda cezalandırıcı tazminatın uygulanması değerlendirilmiştir. Yirminci yüzyılda yaşanan gelişmelere bağlı olarak toplumun genelinin, güvenli olmayan ürünleri piyasaya sürmüş imalatçılara karşı korunması ihtiyacı belirmiştir. Sözleşmesel sorumluluk ve kusura dayalı haksız fiil sorumluluğunun sunduğu yetersiz çözümler karşısında yeni çözümler aranmaya başlanmıştır. Tüketim toplumunun kalesi kabul edilen ABD, bu alanda öncü olmuştur. Amerikan hukukundaki gelişmeler, Avrupa ülkelerini etkilemiştir. 25.7.1985 tarih ve 85/374 sayılı Hatalı Ürünlerden Dolayı Sorumluluğa İlişkin Üye Ülkelerin İdarî ve Hukukî Düzenlemelerinin Uyumlaştırılmasına Dair Konsey Yönergesi kabul edilmiştir. Yönerge, AB üyesi ülkeler dışında da etkisini göstermiştir. İsviçre başta olmak üzere, Çin ve Rusya gibi ülkelerde, büyük ölçüde Yönerge'deki esaslar benimsenmiştir. Böylelikle, piyasa sürülmüş güvenli olmayan bir ürün sebebiyle, o ürünü kullananların ve üçüncü kişilerin, vücut bütünlükleri ile o ürün dışındaki malvarlıklarında meydana gelen zarar sebebiyle imalatçı ile birlikte sürüm zincirinde yer alan kişilerin sorumluluğu, bağımsız bir sorumluluk türü olarak hukuk sistemlerinde düzenlenmiştir.Türk hukukunda, imalatçının sorumluluğunun düzenlenmesi, pek çok açıdan sorunlu ve tartışmalı bir konu olmuştur. 1.7.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nda imalatçının sorumluluğu hakkında bir düzenlemeye yer verilmemiştir. TBK m. 71'de öngörülen tehlike sorumluluğu, sadece imalat faaliyetinin niteliği gereği tehlike arz eden bazı ürünler bakımından uygulanabilecektir. 28.5.2014 tarihinde yürürlüğe giren 6502 sayılı TKHK'da da imalatçının sorumluluğu düzenlenmemiştir. Bunun sebebi konunun, Ürün Güvenliği ve Teknik Düzenlemeler Kanunu Taslağı içerisinde düzenlenmek istenmesidir. Taslak, henüz kabul edilmemiştir. Bu sebeple mevcut durumda imalatçının sorumluluğu, kusura dayalı haksız fiil sorumluluğu kapsamında, TBK m. 49 vd. hükümlerine tabidir. İmalatçının sorumluluğunun dikkat çekici özelliklerinden biri, toplum sağlığı ile güvenliğini hiçe sayan imalatçının, cezalandırıcı tazminat ile sorumlu tutulmasıdır. Bu alanda cezalandırıcı tazminatın uygulanması, Amerikan hukuku ile sınırlı değildir. Örneğin, Çin hukukunda, imalatçının sorumluluğunda cezalandırıcı tazminat açıkça düzenlenmiştir.Müşterek hukuk kaynaklı cezalandırıcı tazminat, meydana gelmiş zararın telafisini amaçlamayan, ağır kusurlu davranışı sebebiyle zarar verenin cezalandırılması ve ibret verilmesi işlevini gören, özel hukuka ait bir yaptırımdır. Amaçlarını gerçekleştirebilmek için cezalandırıcı tazminat, zarar miktarının aşan bir miktar olarak belirlenmektedir. Ancak kabul edildiği hukuk düzenlerinde, fahiş miktarda cezalandırıcı tazminat önlenmeye çalışılmaktadır. Çalışmanın ikinci bölümünde, imalatçının sorumluluğuna uygulanacak hukuk incelenmiştir. Günümüzdeki üretim yöntemleri, milletlerarası ticaretin ulaştığı boyut ve kişilerin yer değiştirmelerinin kolaylaşması göz önüne alındığında, imalatçının sorumluluğundan kaynaklanan uyuşmazlıkların, yabancılık unsuru taşıması yüksek bir olasılıktır. Özellikle Türkiye'nin, ithal ürünlerin çoklukla bulunduğu bir pazar olması, bu ürünlerin yol açtığı zararlardan kaynaklanan uyuşmazlıkları maddi hukuktan önce, milletlerarası özel hukuk tarafından incelenmesi gereken bir konu haline getirmektedir. Piyasaya sürülmüş ürün sebebiyle zarar görenin talebi, sözleşme dışı sorumluluğa dayandığı takdirde uygulanacak hukuk, özel bir düzenleme bulunmaması halinde haksız fiillere uygulanacak hukuku gösteren genel kural uyarınca belirlenecektir. İmalatçının sorumluluğu açısından haksız fiile ilişkin genel kuraldaki kriterlerin yetersizliği ve korunması gereken menfaatler dengesine uygun çözümler sunmaması, imalatçının sorumluluğuna özgü bağlama kurallarının oluşturulmasını gerektirmiştir. Türkiye'nin taraf olmadığı, İmalatçının Sorumluluğu Hakkında La Haye Sözleşmesi, bu alanda öncü olmuştur. 5718 sayılı MÖHUK'un 36. maddesinde ise imalatçının sorumluluğuna uygulanacak hukuk, ilk defa özel bir bağlama kuralı uyarınca düzenlenmiştir. Bu kural, İsviçre hukukundan esinlenilerek hazırlanmıştır. Ayrıca, henüz Teklif halinde olan Roma II Tüzüğü de gözetilmiştir. Bu itibarla söz konusu düzenlemeler, MÖHUK m. 36 hükmünün yorumlanmasına ışık tutacaktır.Herşeyden önce, Türk mahkemeleri önündeki imalatçının sorumluluğundan kaynaklanan uyuşmazlıkta taraflar, MÖHUK m. 34, f. 5'e dayanarak hukuk seçiminde bulunabilirler. Tarafların hukuk seçimi yapmadığı uyuşmazlıklarda uygulanacak hukuk, hükmün uygulama alanına girmesi kaydıyla, MÖHUK m. 36 uyarınca tespit edilecektir.Zarar görenin menfaatinin korunmasına öncelik verilmesi sonucunda MÖHUK m. 36'da uygulanacak hukukun, zarar görene tanınan seçim hakkı uyarınca belirlenmesi benimsenmiştir. Zarar gören, hükümde öngörülen iki alternatif bağlama noktasının (zarar verenin işyeri/mutad meskeni veya ürünün iktisap edildiği yer) gösterdiği hukuktan birini seçebilir. MÖHUK m. 36'da taraflar arasındaki menfaat dengesini sağlayabilmek için zarar verene, iktisap yeri hukukunun uygulanmasını engelleyebilecek bir savunma imkanı tanınmıştır. Öngörülebilirlik koşulu olarak adlandırılan bu imkan sayesinde zarar veren, mamülün o ülkeye rızası dışında sokulduğunu ispat ederek, iktisap yeri hukukunun uygulanmasını önleyebilecektir. MÖHUK çerçevesinde, imalatçının sorumluluğuna özgü bir bağlama kuralının kabulü yerinde bir gelişmedir. Bununla birlikte, MÖHUK m. 36'da zarar görenin seçim hakkını hangi ana kadar kullanabileceği; bu hakkı kullanmadığı takdirde uygulanacak hukukun nasıl belirleneceği; zarar verenin, hangi andaki işyeri hukukunun seçime konu olabileceği hakkında hükümde belirsizlikler bulunmaktadır. Bu belirsizlikler, uygulamada sorunlara ve yorum farklılıklarına yol açabilecektir. Ayrıca MÖHUK m. 36'da benimsenen kriterlerin, imalatçının sorumluluğunda gözetilen menfaatlere ve ithal ürünlerin çoğunlukta olduğu Türk piyasalarının ekonomik menfaatlerine uygun olup olmadığı tartışmaya açıktır. Öte yandan, hükmün uygulama alanının, imal edilmiş şeylerle sınırlandırılmış olması, önemli bir eksiklik olarak göze çarpmaktadır. İleride bu alanda yeni bir bağlama kuralı düzenlenmek istendiğinde, zarar görene seçim hakkı tanımayan, kademeli bir bağlama kuralının oluşturulması, dikkate alınması gereken bir seçenektir. Bu yönde bir tercih, imalatçının sorumluluğunda öngörülebilirliğin sağlanmasını da çok daha güçlü bir şekilde temin edecektir. Çalışmanın üçüncü bölümünde, imalatçının sorumluluğuna uygulanacak hukukun sınırları ele alınmıştır. Bu bölümde öncelikli olarak, imalatçının sorumluluğuna uygulanan yabancı hukuka kamu düzeninin müdahalesi değerlendirilmiştir. Burada kamu düzeni müdahalesi daha çok, tazminat ile ilişkili konularda gündeme gelecektir. Nitekim İsviçre hukukunda, özellikle cezalandırıcı tazminat gibi yabancı hukuktaki aşırı tazminatlar gözetilerek, imalatçının sorumluluğunda özel kamu düzeni kuralı öngörülmüştür. MÖHUK m. 36'da özel kamu düzeni kuralına yer verilmemiştir. Ancak bu durum, bir eksiklik teşkil etmeyecektir. MÖHUK m. 5'teki kamu düzeni müdahalesine ilişkin genel hüküm uygulanarak, aynı sonuca ulaşılması mümkündür.Bu noktada yabancı hukuktaki cezalandırıcı tazminat kuralına, Türk kamu düzeninin müdahalesinin değerlendirilmesi, özellikle önem taşımaktadır. Cezalandırıcı tazminat, Türk hukukunda düzenlenmemiştir. Buna karşılık sistem farklılıkları, otomatik olarak kamu düzeni müdahalesine yol açmamaktadır. Ayrıca, Türk hukukunda mevcut olan özel hukuk cezaları ile cezai şart gözönüne alındığında, cezalandırıcı tazminatın sanıldığı kadar Türk hukukuna yabancı olmadığı görülecektir. Yine, özel hukuk cezaları ve cezai şart dikkate alındığında cezalandırıcı tazminatın özü itibarıyla, Türk hukukunun temel prensiplerine açıkça aykırı olmadığı sonucuna varılabilecektir. Kıta Avrupası hukukunda cezalandırıcı tazminata yönelik değişen bakış açısı da bu yöndedir. Böylelikle somut olayın özelllikleri çerçevesinde imalatçının sorumluluğuna uygulanan yabancı hukukun fahiş miktarda cezalandırıcı tazminat öngörmesi halinde, Türk kamu düzenine açıkça aykırı bir sonuç meydana gelebileceği kanısındayız. Bu durumda, AİHS ve AY ile teminat altına alınan mülkiyet hakkının ihlali, ahlaka aykırılık ve dürüstlük kuralı kapsamında Türk kamu düzeni müdahalesinin devreye girmesi söz konusu olacaktır. Çalışmanın üçüncü bölümünde ikinci olarak, imalatçının sorumluluğunda doğrudan uygulanan kurallar incelenmiştir. İmalatçının sorumluluğunda devletin ekonomik ve sosyal politiklarını gerçekleştirmeye yönelik olarak, kamu sağlığı ve güvenliğinin korunması amacıyla öngörülmüş düzenlemeler söz konusudur. Bunlardan bir kısmı, ürünlerin üretimi, dağıtımı, piyasaya sürülmesi ve kullanımı aşamalarına müdahale eden, ürün güvenliği ve teknik standartlarla ilgili kurallardır. Diğer bir kısmı ise zarar gören tüketicinin menfaatinin korunması yoluyla, devletin tüketici alanındaki politikasını belirleyen, toplumun genelinin menfaatinin korunmasına hizmet eden kurallardır. Türk hukukunda, TKHK ile birlikte, 4703 sayılı Ürünlere İlişkin Teknik Mevzuatın Hazırlanması ve Uygulanmasına Dair Kanun ve piyasa gözetimi ile denetime dair mevzuatta, bu nitelikte kurallar kabul edilmiştir. MÖHUK m. 6 gereği bu kurallar, uygulama alanlarına giren konularda bağlama kuralını bertaraf ederek, zorunlu olarak uygulanacaktır. Dolayısıyla imalatçı, üretimini yabancı bir ülkede gerçekleştirse ve işyeri de yabancı bir ülkede bulunsa dahi doğrudan uygulanan kural niteliğindeki Türk hukukundaki bu kurallar, ürünlerini Türkiye'de piyasaya sürecek tüm imalatçılar açısından bağlayıcı olacaktır.Öte yandan, imalatçının sorumluluğundan doğan uyuşmazlıkla yakın ve gerçek bir bağlantıya sahip olan üçüncü bir devletin doğrudan uygulanan kurallarına da etki tanınması söz konusu olabilir. Haksız fiilden kaynaklanan borç ilişkilerinde, üçüncü devletin doğrudan uygulanan kuralları hakkında MÖHUK'ta bir düzenleme bulunmamaktadır. Ancak, haksız fiilin işlendiği yerdeki güvenlik ve davranış kurallarının, fiili bir unsur olarak uygulanacak hukuk kapsamında dikkate alınmasının önünde bir engel bulunmadığını düşünmekteyiz. Böylelikle, ürünün imalatının gerçekleştirildiği veya ürünün piyasaya sürüldüğü ülkenin, ürün güvenliği ve teknik düzenlemelere ilişkin kurallarına, uygulanacak hukuk kapsamında zarar verenin sorumluluğu takdir edilirken fiili bir unsur olarak etki tanınması mümkündür.
Milletlerarası Özel Hukukta hukuk seçimi
İrade serbestîsi ilkesinin milletlerarası özel hukuktaki karşılığı hukuk seçimi ilkesidir. Günümüzde milletlerarası özel hukuk bakımından genel kabul gören bu ilke hukukun yeknesaklaştırılmasına da fayda sağlamakta ve her geçen gün uygulama alanı da genişlemektedir. Bu kapsamda Türk hukukunda ve Avrupa Birliği düzenlemelerinde son dönemde yaşanan gelişmeler hukuk seçiminin ayrı bir çalışma konusu yapılması ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Özellikle sözleşme dışı borç ilişkilerinde hukuk seçimi imkânının tanınması ve özel sözleşme türleri bakımından öngörülen düzenlemeler ile köklü değişiklikler gerçekleşmiştir. Bahsedilen yenilikler ve yeni yaklaşımlar, söz konusu çalışmada karşılaştırmalı hukuk ve yargı kararları ile birlikte incelenmiştir. Düzenlemelerden tatbik kabiliyeti olmadığı düşünülen bazı konular üzerinde daha fazla durulmuştur.
Milletlerarası Usul Hukukunda adil yargılanma hakkı
Milletlerarası usul hukukunda adil yargılanma hakkı konulu bu doktora tez çalışmasında, usul hukukuna dair temel bir insan hakkı olduğu konusunda uzlaşılmış olan adil yargılanma hakkının Türk milletlerarası usul hukuku üzerindeki etkileri incelenmektedir. Daha önce bu konuda yapılmış geniş çaplı bir çalışma olmaması, konuyu daha cazip kılmaktadır. Zira, uygulama alanının genişliği ve yarattığı sorunların büyüklüğü, adil yargılanma hakkını, milletlerarası usul hukukunun en temel sorunlarından biri haline getirmektedir.
Bireysel iş sözleşmelerine uygulanacak hukuk
Yabancılık unsuru taşıyan iş sözleşmelerine uygulanacak hukukun zayıf tarafın korunması ilkesi kapsamında tespiti çalışmamızın konusunu oluşturmaktadır. Yabancılık unsuru taşıyan iş sözleşmelerine uygulanacak hukuk, 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun (MÖHUK) madde 27'de düzenlenmiştir. İlgili hükmün değerlendirilmesi, özellikle Avrupa Birliği hukuku olmak üzere karşılaştırmalı hukuktan faydalanılarak yapılmıştır. İşçi ile işveren arasında yabancı unsurlu sözleşmeden doğan uyuşmazlık Türk hâkimi önüne geldiğinde hâkim, vasıflandırma yaparak uyuşmazlığın kaynaklandığı sözleşmenin Türk hukukunda "iş sözleşmesi" niteliğinde olup olmadığını tespit edecektir. Bu sebeple çalışmamızın birinci bölümünde, maddi hukuk alanında iş sözleşmeleri incelenmiştir. İş sözleşmesi, işçinin bağımlı olarak iş görmeyi, işverenin de iş görmenin karşılığında ücret ödemeyi üstlendiği sözleşmedir. İş sözleşmesi işçi ile işveren arasında kişisel ilişki kuran, karşılıklı borç doğuran ve devamlı bir özel hukuk sözleşmesidir. İş sözleşmesinin unsurları iş görme, ücret ve bağımlılıktır. İşçi üstlendiği iş görme borcu karşılığında "ücret" alır. İş sözleşmesini konusu iş görme olan diğer sözleşmelerden ayıran temel unsur ise "bağımlılık" unsurudur. İşçi, işini işverene bağımlı olarak yapar. İşçinin işverene bağımlılığı, işverenin talimatlarına uyarak ve işverenin denetim ve gözetimi altında iş görmesi anlamına gelmektedir. Milletlerarası özel hukuk alanında vasıflandırma yaparken konusu iş görme olan diğer sözleşmelerle iş sözleşmesinin ayırt edilmesinde bağımlılık unsuru önem kazanmaktadır. İş hukuku alanı devletin ekonomik ve sosyal politikalarına, kişilerin çalışma haklarına ilişkin olduğundan devletin müdahalesinin fazla olduğu bir alandır. Bu durumun bir sonucu olarak iş sözleşmelerinde tarafların sözleşme özgürlükleri, emredici hükümlerle yoğun olarak sınırlandırılmıştır. İş sözleşmesinde irade serbestisinın sınırları; sözleşme yapma zorunluluğu, sözleşme yapma yasakları ve sözleşmenin içeriğini belirleme konularında karşımıza çıkar. İşveren bakımından iş sözleşmesi yapma zorunluluklarına örnek olarak, işçinin askerlik sonrası çalıştırılması ile engelli ve eski hükümlü çalıştırma zorunluluğu gösterilebilir. Küçükler ve yabancılar bakımından ehliyete ve kadın işçiler bakımından iş düzenine ilişkin düzenlemeler ise iş sözleşmesi yapma yasakları olarak kabul edilmektedir. Tarafların iş sözleşmelerinin içeriğini belirlerken irade serbestilerinin sınırını mutlak emredici hükümler ve nisbi emredici hükümler oluşturur. İşçi ile işverenin, sözleşme ile işçinin lehine olsa dahi değiştiremeyeceği, işin idari işleyişine yönelik kamu hukuku nitelikli kurallar mutlak emredici kurallardır. Nisbi emredici kurallar ise, taraflara sınırlı bir irade serbestisi tanıyarak işçi aleyhine aşılamaz bir sınır getiren, ancak işçi lehine bu sınırın aşılmasına izin veren kurallardır. Çalışmamızın ikinci bölümünde, zayıf tarafın korunması ilkesi çerçevesinde iş sözleşmelerine ilişkin kanunlar ihtilafı kuralı incelenmiştir. İş sözleşmeleri işçinin veya işverenin yabancı devlet vatandaşı olması, işverenin işletme merkezinin yabancı bir devlette bulunması, işçinin iş görme edimini mutad olarak yabancı bir devlette ifa ediyor olması veya iş sözleşmesinin veya iş ilişkisinin yabancı bir devlet ile sıkı irtibatlı olduğunun halin şartlarından anlaşılıyor olması durumlarından birinin varlığı halinde yabancılık unsuru taşır. Yabancılık unsuru taşıyan iş sözleşmeleri milletlerarası özel hukukun uygulama alanına girer (MÖHUK m. 1). 5718 sayılı MÖHUK, iş sözleşmelerine uygulanacak hukuku "iş sözleşmeleri" başlıklı 27. maddesinde ayrı bir kanunlar ihtilafı kuralı ile düzenlemiştir. İlgili hüküm uyarınca, iş sözleşmelerine uygulanacak hukukun tespitinde ilk kademede taraf iradeleri (sübjektif bağlama kuralı) bulunmaktadır. İlgili hükme göre, iş sözleşmeleri, işçinin mutad işyeri hukukunun emredici hükümleri uyarınca sahip olacağı asgarî koruma saklı kalmak kaydıyla, tarafların seçtikleri hukuka tâbidir. Tarafların hukuk seçiminin bulunmadığı halde ikinci kademede iş sözleşmelerine "işçinin işini mutad olarak yaptığı işyeri hukuku" uygulanır. Eğer işçi, işini mutaden belirli bir ülkede yapmıyorsa iş sözleşmesine üçüncü kademede "işverenin esas işyerinin bulunduğu ülke hukuku" uygulanır. Son olarak, hâlin bütün şartlarına göre iş sözleşmesiyle daha sıkı ilişkili bir hukukun bulunması hâlinde iş sözleşmesine daha sıkı ilişkili hukuk uygulanabilir. Ehliyet ve şekil meselelerine uygulanacak hukuk esasa uygulanacak hukuktan ayrı değerlendirildiğinden, çalışmamızda öncelikle bu meseleler incelenmiştir. Yabancılık unsuru taşıyan işlem ve ilişkilerde tarafların ehliyetine uygulanacak hukuk MÖHUK'un 9. maddesinde düzenlenmektedir. MÖHUK m. 9/f.1 uyarınca gerçek kişilerin ehliyeti ilgilinin milli hukukuna tabi kılınmıştır. İş sözleşmesinin tarafı olan işçi gerçek kişidir. Ancak işveren, gerçek kişi olabileceği gibi tüzel kişi veya tüzel kişiliği bulunmayan kişi veya mal topluluğu olabilir. Tüzel kişi işverenin fiil ehliyeti MÖHUK m. 9/f.4 uyarınca ilgili tüzel kişinin statüsündeki idare merkezi hukukuna tabidir. İşveren tüzel kişiliği bulunmayan kişi veya mal topluluğu ise işverenin fiil ehliyetine fiili idare merkezi hukuku uygulanır (MÖHUK m. 9/f.5). İş sözleşmelerinde ehliyete ilişkin iç hukukta yer alan bazı özel kurallar, yürürlükte oldukları ülkede çalışma düzenine, devletin sosyal ve ekonomik politikalarına ilişkin olduklarından işin yapıldığı yer kriterine göre, o ülkede ifa edilen tüm iş sözleşmelerine uygulanır. Yabancılar, küçükler ve kadınların iş sözleşmesi yapma ehliyetine ilişkin bu nitelikteki sınırlamalar ehliyete ilişkin kanunlar ihtilafı kuralına gidilmeksizin doğrudan uygulanan kural olarak uygulanırlar. İş sözleşmelerinin şekline uygulanacak hukuk ise şekle ilişkin genel kanunlar ihtilafı kuralı uyarınca tespit edilir. Hukuki işlemlerde şekle ilişkin genel bağlama kuralı MÖHUK madde 7 uyarınca hukukî işlemler, yapıldıkları ülke hukukunun veya o hukukî işlemin esası hakkında yetkili olan hukukun maddi hükümlerinin öngördüğü şekle uygun olarak yapılabilir. Sözleşme ilişkisinde zayıf konumda olan tarafı koruma yollarından biri de şekil kurallarıdır. İşçiyi koruyucu şekil kurallarına örnek olarak, belirsiz süreli ve tam zamanlı tipik iş sözleşmeleri yerine atipik iş sözleşmelerin yapılmasını güçleştirmek için atipik iş sözleşmelerinde yazılı şekil şartı aranması gösterilebilir. İşçinin işini yaptığı yer hukukunda öngörülen bu türden işçiyi koruyucu şekil kurallarının, tıpkı işçiyi koruyucu ehliyet ve esasa ilişkin kurallar gibi doğrudan uygulanan kural olarak uygulanması gerekmektedir. Çalışmamızda ehliyet ve şekil meselelerine uygulanacak hukuk incelendikten sonra yabancı unsurlu iş sözleşmelerinin esasına uygulanacak hukuk konusu incelenmiştir. Sözleşmelere ilişkin kanunlar ihtilafı alanında karşımıza ilk kademede taraf iradeleri çıkmaktadır. İş sözleşmeleri alanında hukuk seçimi, tarafların hukuk seçimi konusunda eşit müzakere gücüne sahip olmadığı ve bu nedenle taraflara sınırsız bir hukuk seçimi serbestisi sunmanın zayıf tarafın korunması amacına ters düşeceği düşüncesiyle eleştirilmiştir. İş sözleşmelerinde hukuk seçimini tamamen reddeden ve hukuk seçimini sınırlı olarak kabul eden görüş ve düzenlemeler mevcuttur. Kanaatimizce hukuk seçimini reddeden veya belirli devlet hukuklarıyla sınırlayan görüşler işçiyi koruma amacına hizmet etmemektedir. Zira, hukuk seçimi yapılmaması veya bu seçimin belirli hukuklarla sınırlandırılması halinde uygulanacak hukuk, kanun koyucunun objektif kritere göre sözleşme ilişkisi ile yakın bağlantılı gördüğü hukuklardan biri olacaktır. Ancak bu durum, objektif kriterin gösterdiği hukukun maddi hükümlerinin zayıf tarafı koruyucu hükümler içereceği anlamına gelmez. Kanaatimizce, objektif kritere göre işçinin daha lehine olan bir hukukun seçilmesi halinde hukuk seçimine etki tanınması, aksi halde objektif kritere göre yetkili olan hukukun uygulanması anlamına gelen "asgari koruma şartı" ile hukuk seçimi işçiyi koruma amacına uygundur. Türk ve Avrupa Birliği hukukunda iş sözleşmelerinde hukuk seçimi konusunda anılan yaklaşım benimsenmektedir. Bununla birlikte, devletin sosyal ve ekonomik politikaları doğrultusunda düzenlenen kamu hukuku nitelikli kurallardan bazıları mutlak emredici niteliktedir ve hukuk seçimine imkân vermez. İkinci grup kurallar ise taraflara, işçinin daha lehine olan hükümleri kararlaştırabilmekle sınırlı bir irade serbestisi tanıyarak, işçi açısından asgari koruma sınırı oluşturmaktadır. Kanaatimizce, MÖHUK m. 27/f.1'de "işçinin mutad işyeri hukukunun emredici hükümleri uyarınca sahip olacağı asgari koruma saklı kalmak kaydıyla hukuk seçimine izin verilmesi", mutad işyeri hukukunun doğrudan uygulanan kurallarının uygulanacağının özellikle vurgulanması olarak anlaşılmalıdır. İş sözleşmeleri alanında tarafların hukuk seçiminin bulunmaması halinde, objektif bağlama kuralı olarak ilk kademede mutad işyeri hukuku yer almaktadır. İşçinin çalıştığı yerin hukuki standartlarına göre korunması gerektiği düşüncesinden hareketle mutad işyeri bağlama noktası iş sözleşmeleri alanında yaygın olarak kabul edilmektedir. Kanunlar ihtilafı alanında benimsenen "mutad işyeri" bağlama noktasının tespiti ve uygulanma kriterleri öğretide tartışılmış ve yargı kararlarına konu olmuştur. Çalışmamızda bu kapsamda, Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) ve Yargıtay tarafından mutad işyerinin tespitinde kabul edilen kriterler belirlenmiştir. Bu kriterler, "işçinin işin ifa faaliyetlerini veya ifa faaliyetlerinin çoğunluğunu gerçekleştirdiği yer, işçinin esas olarak işverene karşı yükümlülüklerini yerine getirdiği yer, işçinin işini ifa etmek üzere hangi ülkede daha çok zaman geçirdiği, işin organize edildiği yer, işin esas kısmının ve ağırlıklı bölümünün mutad olarak yapıldığı yer" kriterleridir. İşçinin işini mutad olarak belirli bir ülkede yapmaması halinde ikinci kademede Türk hukukunda "işverenin esas işyeri hukuku", Avrupa Birliği hukukunda "işçiyi işe alan işyerinin bulunduğu ülke hukuku" uygulanır. Mutad işyeri bağlama kuralı sözleşmenin zayıf tarafı olan işçiyi koruma amacını taşır. İncelediğimiz ABAD kararları ışığında, ABAD'ın mutad işyeri hukuku bağlama kuralını geniş yorumlayarak uygulama alanını genişlettiği tespit edilmiştir. Bu sayede ikinci kademede yer alan "işçiyi işe alan işyerinin bulunduğu ülke hukuku" kuralının uygulama alanı özellikle daraltılmıştır. Tük hukuku bakımından da, iş sözleşmelerinde "mutad işyeri hukuku" bağlama noktasının geniş yorumlanarak uygulanması ve MÖHUK m. 27/f.3 "işverenin esas işyeri hukuku" kuralının istisnai görülmesi gerektiği kanaatine varılmıştır. İş sözleşmelerine uygulanacak hukuka ilişkin kanunlar ihtilafı kuralının son kademesinde istisna hükmü yer almaktadır. Buna göre, halin bütün şartlarına göre iş sözleşmesiyle daha sıkı ilişkili bir hukukun bulunması hâlinde daha sıkı ilişkili hukuk uygulanabilir. Sıkı ilişkili hukukun tespitinde kullanılacak kriterler ABAD ve Yargıtay kararlarında "tarafların vatandaşlığı, işverenin ikametgâhı, sözleşmenin dili, ücretin ödendiği para, sözleşmenin yapıldığı yer, tarafların ikametgâhı" olarak belirlenmiştir. Çalışmamızın üçüncü bölümünde iş sözleşmelerine uygulanacak hukukun uygulanmasını engelleyen haller, doğrudan uygulanan kurallar ile kamu düzeni istisnası incelenmiştir. Taraflardan birinin diğerine kıyasla sosyal ve ekonomik yönden zayıf konumda bulunduğu iş sözleşmeleri, doğrudan uygulanan kurallara en sık rastlanan sözleşmelerdendir. İç hukukta işçi ile işverenin sözleşme ile aksini kararlaştıramayacağı, değiştirilmesi mümkün olmayan kamu hukuku nitelikli kurallar ile taraflara yalnızca işçinin daha lehine olan hükümlerin kabulü yönünde sınırlı irade serbestisi tanıyan hükümler, milletlerarası özel hukuk alanında doğrudan uygulanan kural olarak korunurlar. Bu kapsamda iş sözleşmeleri alanında forumun (MÖHUK m. 6), sözleşmeye uygulanacak hukukun ve üçüncü devletin (MÖHUK m. 31) doğrudan uygulanan kuralları incelenmiştir. Son olarak, kanunlar ihtilafı kuralı uyarınca tespit edilen hukukun somut olaya uygulanan hükümlerinin, forumun kamu menfaati, ahlâkı veya adalet anlayışına, temel haklar ve önemli temel prensiplerine açıkça aykırı sonuçlar vermesi halinde uygulanacak kamu düzeni istisnası (MÖHUK m. 5) iş sözleşmelerine uygulanacak hukuk kapsamında değerlendirilmiştir. Yargıtay kararları incelenerek iş sözleşmeleri alanında kamu düzeni istisnası ile doğrudan uygulanan kuralların birbiriyle karıştırıldığı yanlış bir uygulamanın bulunduğu tespit edilmiş ve bu iki kurum arasındaki ayrım netleştirilmeye çalışılmıştır.
Bulut bilişim sözleşmelerine uygulanacak hukuk
Yüksek lisans tezi olarak hazırlanan bu çalışmanın konusunu bulut bilişim sözleşmelerine uygulanacak hukukun tespit edilmesi faaliyeti oluşturmaktadır. Bulut bilişim, dünya çapında dağınık konumlarda bulunan veri merkezleri üzerinden faaliyete sokulan bilişim kapasitesinin ve bilgisayar işlevlerinin internet üzerinden talep eden müşterilere sunulduğu iş yapma modelidir. Bulut bilişim sözleşmeleri adlandırması, bulut bilişim teknolojisinin altyapısını oluşturduğu sanal hizmetler adına akdedilen sözleşmelerin bütününü ifade etmek üzere kullanılmaktadır. Bulut bilişim hizmet sağlayıcıları çoğunlukla küresel olarak internet ortamında hizmet sunmakta ve farklı ülkelerde yaşayan çeşitli milletlerden müşterilerle tek taraflı olarak hazırladığı standart sözleşmeler üzerinden hukuki ilişkiye girmektedir. Çalışmamızda, bulut bilişim teknolojisinin teknik yönleri, bulut bilişim sözleşmelerinin özellikleri ve bulut bilişim sözleşmelerine uygulanacak hukuk konuları incelenmiştir. Bulut bilişimin ortaya çıkış hikayesi bir fenomen olarak internetin ortaya çıkışıyla eş zamanlı olarak başlatılmaktadır. İnternetin gelişimine öncülük eden araştırmacıların nihai hedefinin küresel bir ağ bağlantısı üzerinden bilişim kaynaklarının kamusal bir hizmet olarak sunulması fikri olduğu belirtilmektedir. Bu hedefe giden yolda ilk nesil internet teknolojilerini küme bilişim ve şebeke bilişimi denilen model teknolojiler oluşturmuştur. Kısaca ifade etmek gerekirse küme bilişiminde aynı mekanda bulunan bilgisayar donanımları bir ağ bağlantısı üzerinden birbirine bağlanarak daha büyük bir bilişim kaynağı oluşturulurken şebeke bilişiminde birbirinden farklı konumlarda bulunan bilgisayar donanımları ağ bağlantısı üzerinden birbirine bağlanarak dağıtık bir bilişim kaynağı havuzu ortaya çıkarılmaktadır. Anılan ilk nesil bilişim teknolojilerinin en önemli özellikleri bunların daha çok bilimsel ve mesleki amaçlarla faaliyete konulması olup kullanım amacının ticari gayelere dönüşmeye başladığı nokta bulut bilişim teknolojilerinin ortaya çıkışını temsil etmektedir. Bulut bilişimde küme bilişimden farklı olarak bilişim kaynakları dünya çapında farklı veri merkezleri üzerinden oluşturulmaktayken şebeke bilişiminden ayrışılan en önemli nokta ise şebeke bilişiminde her bir bilişim kaynağının bağımsız olması karşısında bulut bilişimde dağıtık veri merkezlerinin tek bir sahibinin bulunmasıdır. Bulut bilişim, küresel olarak dünyanın farklı noktalarında bulunan veri merkezleri üzerinden teşekkül ettirilen bilişim kaynakları havuzunun ticari amaçlarla, ekonomik menfaat elde etme güdüsüyle talep eden müşterilerin hizmetine sunulduğu iş yapma modeline verilen isimdir. Günümüzde en önemli bulut bilişim hizmet sağlayıcılarını Amazon, Microsoft, Google gibi Amerikan şirketleriyle Alibaba ve Tencent gibi Çin menşeli şirketler oluşturmaktadır. Bu şirketler çok farklı tür ve şekillerde bulut bilişim hizmeti sunabilmektedir. Öğretide bulut bilişim hizmet modelleri Altyapı Hizmeti, Platform Hizmeti ve Yazılım Hizmeti olmak üzere üç başlık altında incelenmektedir. Altyapı hizmeti, ham bir bilişim altyapısının ve bu anlamda temel bilgisayar işlevlerinin internet üzerinden talep eden müşterilere sunulmasından ibarettir. Platform hizmetinde altyapı hizmetinden farklı olarak ham bir bilişim altyapısı yerine müşterilere temel bilgisayar işlevlerine ilaveten çeşitli programlama ve yazılım araçları da sunularak daha yapılandırılmış bir hizmet sunulmaktadır. Nihayet, yazılım hizmetinde ise son kullanıcı niteliğindeki müşterilere bulut bilişim altyapısı üzerinden geliştirilen çeşitli sanal hizmetler sunulmaktadır. Bulut bilişim hizmet modellerinin bu üçlü yapısında en alt katmanda altyapı hizmeti modeli yer alırken en üst katmanda ise yazılım hizmeti modeli bulunmaktadır. En alt katmandan üst katmanlara ilerledikçe sunulan hizmetin yoğunluğu artarken üst katmanlardan alt katmanlara inildikçe müşterilerin bilişim altyapısı üzerinde değişiklik yapma yetkisi artmaktadır. Bulut bilişim hizmetleri internet ortamında sunulduğundan bu hizmetlere ilişkin sözleşmeler de internet ortamında tıklama yoluyla (clickwrap) ya da sözleşmeye göz atma imkanı verilmesi (browsewrap) suretiyle akdedilmektedir. Bulut bilişim sözleşmeleri genel işlem şartları içeren standart sözleşmelerdir. Uygulamada bu sözleşmeler Hizmet Şartları, Hizmet Seviyesi Anlaşmaları, Kabul Edilebilir Kullanım Politikası Anlaşmaları ve Gizlilik Politikası gibi metinlerin toplamından oluşmaktadır. Bulut bilişim sözleşmeleri kullanıcılara hizmet sunumunun başlangıcında ister kabul et ister etme tarzında tek taraflı olarak sunulmakta, kullanıcılara sözleşme hükümlerini müzakere etme olanağı tanınmamaktadır. Bulut bilişim sözleşmelerinin taraflarını hizmet sağlayıcı konumunda altyapı sağlayıcı, platform sağlayıcı ya da yazılım sağlayıcı oluşturabilmektedir. Müşteriler ise altyapı ya da platform hizmeti sağlayıcılarından bulut bilişim hizmeti alan yazılım hizmeti sağlayıcıları olabileceği gibi son kullanıcı niteliğinde olup bulut bilişim hizmetini kendi kişisel ihtiyaçları için veyahut ticari veya mesleki faaliyetleri için kullanan bireysel ya da kurumsal kullanıcılar olabilecektir. Bulut bilişim sözleşmelerinde hizmet sağlayıcının temel borcu sözleşme konusu bulut bilişim hizmetini kesintisiz bir biçimde sağlamaktır. Kullanıcıların borcu ise ücret karşılığında akdedilen bulut bilişim sözleşmelerinde belirlenmiş ücreti ödemek, ücretsiz olarak fakat kişisel verilen kullandırılması karşılığında akdedilen sözleşmelerde ise kişisel verilerinin ticari amaçlarla kullanılmasına rıza göstermektir. Bu temel borçlar dışında sözleşmenin her iki tarafının da asli edim ya da yan edim yükümlülüğü niteliğinde çeşitli borçları bulunabilmektedir. Bulut bilişim sözleşmeleri Türk hukukunda ve diğer ulusal hukuklarda ayrı bir sözleşme türü olarak düzenlenmemiştir. Bu durum bizi bulut bilişim sözleşmelerinin isimsiz sözleşmeler olduğu neticesine ulaştırmaktadır. Bulut bilişim sözleşmelerinde hizmet sağlayıcı borçları esasen iş görme niteliğindeki edimlerden oluştuğundan bu sözleşmeleri isimsiz birer iş görme sözleşmesi olarak nitelemek mümkündür. TBK sisteminde isimsiz iş görme sözleşmeleri alanında vekalet sözleşmelerine ilişkin kurallara genel hüküm niteliği tanındığından vekalet sözleşmelerine ilişkin TBK hükümleri niteliğinde uygun düştüğü ölçüde bulut bilişim sözleşmelerine uygulanabilecektir. Bulut bilişim sözleşmeleri edim ilişkisi yönünden tam iki tarafa borç yükleyen sözleşmeler kategorisine, süre bakımından ise sürekli sözleşmeler grubuna girmektedir. Bulut bilişim sözleşmeleri çoğunlukla genel işlem şartları içeren standart sözleşmeler olarak meydana çıktığından bu sözleşmeler TBK'da düzenlenen genel işlem şartları denetimi ile TKHK'da düzenlenen haksız şart denetimine aday sözleşmelerdir. Genel işlem şartlarının yürürlük denetimi açısından tüketicilerle akdedilen bulut bilişim sözleşmelerinin tüketicinin ana dilinde kaleme alınmadığı durumlarda yürürlük denetimine takılabileceği değerlendirilmiştir. Bunun dışından sözleşme hükümlerinin hizmet sunumunun başlangıcında tüketicinin kolayca erişebileceği bir şekilde dikkatine sunulması da önem arz etmektedir. Yorum denetimi açısından bulut bilişim sözleşmelerinde yer alan anlamı belirlenemeyen sözleşme şartlarının hizmet sağlayıcı aleyhine ve müşteriler lehine yorumlanabileceğine işaret edilmiştir. Genel işlem şartlarının içerik denetimi bakımından tacirler arasında akdedilen bulut bilişim sözleşmeleri ile tüketici sözleşmesi niteliğindeki bulut bilişim sözleşmeleri arasında bir ayrım yapılmıştır. Tacirler arasında akdedilen bulut bilişim sözleşmeleri açısından içerik denetiminde dürüstlük kuralına aykırılık eşiğinin yukarıda tutulacağına vurgu yapılmıştır. Tüketicilerle akdedilen bulut bilişim sözleşmeleri açısından TKHK'daki haksız şart denetiminin ve TSHŞHY hükümlerinin uygulanması incelenmiştir. Ancak unutulmamalıdır ki genel işlem şartları ve haksız şartlar denetiminin Türk hukukundaki haliyle bulut bilişim sözleşmelerine uygulanabilmesi için sözleşmeye uygulanacak hukukun Türk hukuku olarak tespit edilmiş olması ya da özel nitelikli bağlama kurallarının Türk hukukunun münferit maddi hukuk kurallarına uygulanma kabiliyeti tanımış olması gerekmektedir. İkinci bölümde bulut bilişim sözleşmelerine uygulanacak hukuk meselesi Türk kanunlar ihtilafı hukuku ışığında ve AB milletlerarası özel hukuku enstrümanlarından da yararlanılarak açıklanmaya çalışılmıştır. Öncelikle bulut bilişim sözleşmelerinin yapısal olarak milletlerarası nitelikte sözleşmeler olduğuna işaret edilmiş, Türk mahkemeleri nezdinde yabancılık unsuru içeren sözleşme olarak kabul edilecek olan bu sözleşmelere uygulanacak hukukun kanunlar ihtilafı hukuku yöntemiyle belirleneceğinin altı çizilmiştir. Kanunlar ihtilafı incelemelerinin başlangıç noktasını uyuşmazlık konusu hukuki ilişkiyi vasıflandırma faaliyeti oluşturduğundan bulut bilişim sözleşmelerinin konusu ve tarafları yönünden nasıl vasıflandırılabileceği izah edilmiştir. Buna göre, bulut bilişim sözleşmeleri konuları açısından isimsiz birer borç sözleşmesi olduklarından MÖHUK'ta düzenlenen sözleşmeden doğan borç ilişkilerine uygulanacak hukuka ilişkin genel ve özel nitelikli hükümlerin uygulama alanına girmektedirler. Bulut bilişim sözleşmelerinin tarafların kullanım amacına göre ticari veya mesleki faaliyetler gereği akdedilen sözleşmeler ile kişisel veya ailevi ihtiyaçlar için akdedilen sözleşmeler olarak vasıflandırılabileceği sonucuna ulaşılmıştır. Altyapı hizmetleri, platform hizmetleri ve yazılım hizmetleri adına akdedilen bulut bilişim sözleşmelerinin her biri ticari veya mesleki faaliyetler gereği akdedilebilecek sözleşmelerdendir. Dolayısıyla, bu sözleşmelere uygulanacak hukuk sözleşmeden doğan borç ilişkilerine uygulanacak hukuka ilişkin genel kural olan 24. madde hükmü uyarınca belirlenebilecektir. Öte yandan kişisel veya ailevi ihtiyaçlar adına akdedildiği söylenebilecek olan ve bu anlamda tüketici sözleşmesi olarak vasıflandırılabilecek olan bulut bilişim sözleşmelerini yazılım hizmetleri adına akdedilen bulut bilişim sözleşmeleri oluşturmaktadır. Yazılım hizmetlerine ilişkin bulut bilişim sözleşmelerinin hem ticari veya mesleki faaliyetler gereği hem de kişisel veya ailevi ihtiyaçlar adına akdedilmesi imkan dahilinde olduğundan bu sözleşmelere ilişkin vasıflandırma somut olaydaki hukuki ilişkinin unsurlarına göre yapılacaktır. Bulut bilişim sözleşmelerinin sürekli edimli sözleşmelerden olması sebebiyle uzun süre devam edebilecek olan bu sözleşmelerde müşterilerin kullanım amacının zaman içerisinde değişmesi mümkündür. O nedenle, bulut bilişim sözleşmelerine ilişkin vasıflandırma uyuşmazlığın ortaya çıktığı tarihte taraflar arasındaki hukuki ilişkinin büründüğü şekle göre yapılmalıdır. Bulut bilişim sözleşmelerinin kuruluşu ve maddi geçerliliği meselesi birinci bölümde detaylı bir şekilde işlendikten sonra yabancılık unsuru içeren bu sözleşmelerin kuruluşu ve geçerliliğine uygulanacak hukuk sorusu ikinci bölümün ikinci alt başlığında tartışılmıştır. Bulut bilişim sözleşmelerinin kuruluşuna ilişkin hukuki meseleler tarafların fiillerinin ne zaman icap ve kabul anlamına geleceği, genel işlem şartlarının yürürlük denetimi gibi hususlara ilişkindir. Bulut bilişim sözleşmelerinin geçerliliğine ilişkin hukuki meseleler ise irade sakatlıkları, genel işlem şartlarının içerik denetimi gibi hukuki meselelere tekabül etmektedir. Konuya ilişkin bağlama kuralı MÖHUK m. 32'de yer almaktadır. Buna göre, sözleşmenin kuruluşuna ve geçerliliğine ilişkin hususlara da sözleşmenin esasına uygulanacak hukuk uygulanacaktır. Ancak sözleşmenin kuruluşu hususunda taraflardan birinin kendi fiilinin kabul anlamına gelmediğine ilişkin dile getirebileceği itirazlarla sınırlı olmak üzere ilgili tarafın mutad mesken hukukuna da etki tanınabilecektir. Söz konusu istisnai duruma ilişkin hususi şartlar bu başlıkta örneklerle ele alınmıştır. İkinci bölümün üçüncü alt başlığında ticari veya mesleki faaliyetler gereği akdedilen bulut bilişim sözleşmelerine uygulanacak hukuk konusu incelenmiştir. Uygulanacak olan bağlama kuralı MÖHUK m. 24 hükmü olduğundan konu bu kural etrafında tartışılmıştır. Bu çerçevede, hukuk seçimi yapılan ve yapılmayan durumlar ayrı başlıklar altında izah edilmiştir. Hukuk seçimi yapılan bulut bilişim sözleşmeleri bakımından Türk kanunlar ihtilafı hukuku anlamında hukuk seçiminin şartları ile ayrı bir kanunlar ihtilafı sözleşmesi olan hukuk seçimi anlaşmalarının kuruluşu ve geçerliliğine uygulanacak hukuk konusu ayrı ayrı ele alınmıştır. Bulut bilişim sözleşmelerine uygulanacak hukukun objektif yöntemle belirlenmesinde MÖHUK m. 24/IV'ün nasıl uygulanacağı ayrıntılarıyla işlenmiştir. Bu bağlamda, bulut bilişim sözleşmelerinde karakteristik edim borçlusunun hizmet sağlayıcı konumunda olan taraf olduğu neticesine ulaşılmıştır. Hizmet sağlayıcının işyeri hukukunun ve yerleşim yeri hukukunun nasıl belirleneceği meselesi hizmet sağlayıcının gerçek kişi ya da tüzel kişi olma ihtimallerine bağlı olarak irdelenmiştir. İkincil nitelikte işlev gören bağlama noktası olarak yerleşim yeri bağlama noktasının uygulanacak hukukun belirlenmesinde ortaya çıkarabileceği sorunlara işaret edilmiştir. Son olarak hukuk seçimi yapılmayan bulut bilişim sözleşmelerinde daha sıkı ilişkili hukukun hangi hallerde gündeme gelebileceği değerlendirilmiştir. Ticari veya mesleki faaliyetler gereği akdedilen bulut bilişim sözleşmelerine uygulanmak üzere tespit edilen hukukun tatbikini engelleyebilecek kurallar bütünü olan doğrudan uygulanan kuralların bulut bilişim sözleşmelerine olası etkileri ayrı bir başlık altında incelenmiştir. Bu çerçevede, ETDHK'da 1 Temmuz 2022 tarihinde yapılan ve 1 Ocak 2023 tarihinde yürürlüğe girecek olan değişikliklerin ticari veya mesleki faaliyetler gereği akdedilen bulut bilişim sözleşmeleri özelinde Türk hukukunun doğrudan uygulanan kuralları olarak tatbik edilebileceği sonucuna ulaşılmıştır. Üçüncü ülkelerin doğrudan uygulanan kuralları olaraksa ekonomik yaptırım kararlarının bulut bilişim sözleşmelerine olası etkileri üzerinde durulmuştur. İkinci bölümün üçüncü alt başlığında incelenen diğer bir konu tüketicilerle akdedilen bulut bilişim sözleşmelerine uygulanacak hukuk konusu olmuştur. Öncelikle, tüketici sözleşmesi niteliğindeki bulut bilişim sözleşmelerin hangi hallerde koruyucu nitelikteki özel bağlama kuralı olan MÖHUK m. 26'nın kapsamına gireceği söz konusu maddenin ikinci fıkrasında hükme bağlanan şartlar temelinde tartışılmıştır. Tüketicilerle akdedilen bulut bilişim sözleşmelerinin MÖHUK m. 26/II-a bendinde yer alan ve tüketicinin mutad meskeni ülkesine yönelik faaliyette bulunma şartı olarak özetlenebilecek şart altında madde kapsamına girebileceği değerlendirilmiştir. Bu bağlamda, sanal ortamda küresel olarak hizmet sunan bulut bilişim hizmet sağlayıcılarının çoğu durumda tüketicilerin mutad mesken ülkelerin yönelik faaliyette bulunma şartını karşılayacakları sonucuna ulaşılmış, bu durumun önüne geçmek isteyen hizmet sağlayıcıların sundukları sanal hizmete erişimi ülkesel olarak kısıtlamakla yükümlü olmaları gerektiği görüşü savunulmuştur. Tüketicilerle akdedilen bulut bilişim sözleşmelerinde yer alan hukuk seçimi anlaşmalarının geçerliliği ve tüketicinin mutad meskeni hukukunun seçilen hukuku nasıl sınırlandırılacağı ayrı başlıklar altında tartışılmıştır. Tüketicilerle akdedilen bulut bilişim sözleşmelerinde yer alan hukuk seçimi anlaşmalarının, seçilen hukuku açık ve tereddüte yer vermeyecek bir biçimde gösterecek şekilde kaleme alınmaları şartıyla, haksız şart addedilerek geçersiz kılınamayacağı delilleriyle birlikte ortaya konulmuştur. Tüketicilerle akdedilen bulut bilişim sözleşmelerinde geçerli bir hukuk seçimi yapılması halinde söz konusu sözleşmeye uygulanacak hukukun seçilen hukuk olacağının altı çizilmiş, tüketicinin mutad meskeni hukukunun ise ancak somut olayda tüketiciye daha iyi hukuki koruma sağlaması kaydıyla ve külliyen bir hukuk sistemi olarak değil münferit hukuk kuralları olarak tatbik edileceği vurgulanmıştır. Tüketicinin mutad meskeni hukukunun tüketiciyi koruyucu nitelikteki hükümlerinin salt tüketiciyi koruma özel amacıyla ihdas edilmiş kurallardan ibaret olmadığı ifade edilmiş, tüketici lehine hukuki sonuç meydana getiren bütün emredici düzenlemelerin tüketicinin mutad meskeni hukukunun koruyucu kuralları sıfatıyla seçilen hukukun etkisini sınırlandırabileceği belirtilmiştir. Tüketicilerle akdedilen bulut bilişim sözleşmelerine uygulanacak hukukun objektif yöntemle belirlenmesi faaliyetinde tüketicinin mutad meskeni hukuku bağlama noktasının özellikleri ve tatbiki bağımsız bir başlıkta izah edilmiştir. Tüketicinin mutad meskeninin hangi an esas alınarak belirleneceği konusunda genel kural olan dava tarihinin esas alınmasının yol açabileceği sorunlara işaret edilmiş, bunun yerine sözleşmenin kurulduğu tarihin esas alınması savunulmuştur. Hukuk seçimi yapılan tüketici sözleşmelerinde mahkemenin tüketicinin mutad mesken hukukuna re'sen koruyucu etki tanıyacağı ve hukuk seçimi yapılmayan sözleşmelerde ise genel kuralın aksine mahkemenin tüketicinin mutad meskeni hukukunu re'sen araştırabileceği dile getirilmiştir. Tüketicilerle akdedilen bulut bilişim sözleşmelerinde doğrudan uygulanan kuralların etkisi ikinci bölümün üçüncü alt başlığının son sorunsalını oluşturmaktadır. Ancak, tüketicilerle akdedilen bulut bilişim sözleşmeleri koruyucu nitelikteki özel bağlama kuralı olan 26. maddenin kapsamına girdiğinden doğrudan uygulanan kuralların tatbiki tartışması değerini büyük ölçüde kaybetmektedir. Zira tüketicinin mutad meskeni hukukuna ait tüketiciler lehine olan emredici düzenlemeler özel nitelikli bağlama kuralı uyarınca zaten uygulanacağından tatbiki istisnai nitelikte olan doğrudan uygulanan kurallar müessesesine ihtiyaç azalmaktadır. Bununla birlikte, devletin organizasyonunu ve genel siyasetini düzenleyen geleneksel doğrudan uygulanan kuralların tüketicilerle akdedilen bulut bilişim sözleşmelerine uygulanmasının önünde herhangi bir engel bulunmamaktadır. Bu bağlamda, Türk hukukunun doğrudan uygulanan kuralları sınıfından olarak web siteleri hakkında verilen erişimin engellenmesi kararlarının tüketicilerle akdedilen bulut bilişim sözleşmelerinin ifası sürecine etkili olabileceği üzerinde durulmuştur.
Türk ve Alman milletlerarası özel hukukunda ergin kişilerin fiil ehliyetinin kısıtlanması
Çalışmamızın konusunu Türk ve Alman hukuklarına göre ergin kişilerin fiil ehliyetinin kısıtlanması, kısıtlılık kararından sonra vesayet ya da gözetimin yönetimi ve kısıtlılığın sonuçları ile fiil ehliyetinin kısıtlanmasına uygulanacak hukuk ile bu konuda milletlerarası yetkili mahkemelerin tespiti oluşturmaktadır. Yabancılık unsuru taşıyan kısıtlılık istemlerine uygulanacak hukuk ve mahkemelerin idari yetkisine ilişkin düzenlemeler Türk hukukunda 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun (MÖHUK) madde 10 ve MÖHUK m.41 ve m.42'de düzenlenmiştir. Alman hukukunda ise ilgili düzenlemeler Alman MÖHK m.24 ile AUYK m.272'de yer almakta olup Alman hukukunun bir parçası olan 2000 Lahey Sözleşmesi de konu ile ilgili detaylı düzenlemeler içermektedir. Fiil ehliyetinin kısıtlanmasının önemli ve sık görülen yönlerinden birini vesayet oluşturmaktadır. Kişiye atanan yasal temsilci vasıtasıyla o kimsenin üçüncü kimseler nezdinde temsil edilmesi sağlanırken kısıtlanan kişinin kendi ve üçüncü kişi zararına işlemler yapması da önlenmiş olur. Bunların yanında, kişi özgürlüğüne ve kişinin kendi geleceğini belirleme hakkına önemli müdahaleler içeren fiil ehliyetinin kısıtlanması kurumunda ölçülülük, kısıtlananın ihtiyaçları ve isteği göz önünde bulundurulmak zorundadır. Nitekim Türk ve Alman hukukları yönünden fiil ehliyetinin kısıtlanmasını sağlayan vesayet ve gözetim kurumları arasında önemli farklılıklar ön plana çıkmaktadır. Bu farklılıkların en önemlisini 4721 sayılı Yeni Medeni Kanun'un "Ya Hep Ya Hiç" tutumu ile harekete etmesi oluşturur. Bu durum, kısıtlılık kararıyla beraber kısıtlılık kararının kapsamı, medeni ve siyasal hakların kullanımı, işlem ehliyetinin sınırlanmasının sınırları, yasal temsilcinin kısıtlananı temsilen yapabileceği işlerin sınırlarında kendini göstermektedir. Diğer bir ifadeyle Türk hukukuna göre kısıtlanan erginin fiil ehliyeti tamamen sınırlanmaktadır. Ayırt etme gücüne sahip kısıtlıların kişiye sıkı sıkıya bağlı haklarını tek başlarına kullanmalarına sınırlama getirilmemekteyse de tasarruf yetkilerinin kısıtlanması ciddi bir müdahale niteliğindedir. Fiil ehliyetinin kısıtlanmasına hâkim olan eskimiş anlayış, kısıtlılık sebeplerinden bazılarının belirsiz olmasına de sebep olmuştur. Öyle ki kısıtlılık nedenlerinin kimisinin toplumda yer alan ahlaki değerler uyarınca şekillenmesi kimisinin de vesayet kurumunun amacına uygun olmaması dikkate değer yanlardandır. Örneğin; kötü yaşam tarzı ya da kişinin kötü olarak değerlendirilse bile sarhoşluk, madde bağımlılığı gibi nedenlerle kısıtlanması kişinin kendi kaderini tayin etme hakkına ve özel yaşamına ölçüsüz bir müdahale niteliği taşımaktadır. Alman hukuku yönünden ise; vesayet kurumunun tamamen ilga edildiği göze çarpan en önemli gelişmedir. Yaşlanan nüfus yapısı ve yaşlı insanların hayat kalitelerinin artırılarak gözetim kurumu aracılığıyla onlara destek sağlanması gözetim kurumunun temel dinamiğini oluşturmaktadır. Buna göre; gözetilenin ihtiyaçları uyarınca yaşam alanının yalnızca belirli bir bölümünde gözetimin tesis edilmesine olanak tanınmaktadır. Gündelik ihtiyaçlarını karşılayabilen kimselerin bu yöndeki tasarruf ehliyetleri korunurken ciddi miktarda bağışlama, karşılıklı borç doğuran sözleşmelerde bulunma gibi işlemleri gözetenin vasıtasıyla yapmaları öngörülebilmektedir. Bu ise Türk Medeni Kanunu'nda var olan "Ya Hep Ya Hiç Prensibi'nin" ("Alles oder Nichts Prinzip") terk edilmesiyle mümkün olmuştur. Fiil ehliyetinin kısıtlanmasının diğer bir boyutunu milletlerarası özel hukuk kapsamı oluşturmaktadır. Buna göre yabancı unsurlu kısıtlama istemlerinde yetkili mahkemeyi belirlemek ve mahkemelerin yetkisinin tesisinin akabinde kısıtlılıkla kısıtlılığın yönetimine uygulanacak hukuku belirlemek gerekecektir. İnsanların yaşam sürelerinin uzamasıyla beraber Alzheimer gibi kişilerin yaşam kalitelerini olumsuz etkileyen ve günlük ihtiyaçlarını tek başlarına yerine getirmeleri de giderek sorun haline gelmiştir. Bu durum karşısında uluslararası özel hukuk alanında da kısıtlama yargılamasına ilişkin yeknesak düzenlemeler yapılması yoluna gidilmiştir. 2000 Lahey Sözleşmesi de tam da böyle bir hareketin ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır. Kısıtlılık yargılamalarında yetkili mahkeme ve idari makamları belirleyen, kısıtlılığa uygulanacak hukuku belirleyerek kısıtlılık tedbirlerine yer veren bu Sözleşme'ye pek çok devlet taraf olmuştur. Bununla beraber hem bu Sözleşme'ye Türkiye gibi taraf olmayan devletlerin bulunması hem de Sözleşme'nin uygulama alanına girmeyecek durumlarda her devletin iç hukukunun uygulanacak olması söz konusu olacaktır. Öte yandan; gözetim kurumu, Alman hukuk sisteminde son çare olarak değerlendirilmekte olup ilgilinin ihtiyari vekâletname ile düzenlemesine imkân tanınmıştır. Gözetim altına alma kararının sınırlı alanlarda etki doğurması nedeniyle vasiyetname düzenleme, seçme hakkı ya da evlenme hakkı yönünden Türk hukukuna nazaran gözetilenin hak ve yetkilerine saygı duyulmuştur. Alman hukukunda kısıtlılık sebepleri son derece dar tutulmuştur. Buna göre; yalnızca bedensel, ruhsal ve akıl sağlığı yönünden ihtiyaçların ortaya çıkması halinde gözetim kurumuna başvurulmaktadır. Fiil ehliyetinin kısıtlanmasıyla ilgili AİHM de kimi kararlar vermiştir. Fiil ehliyetinin kısıtlanması, AİHM tarafından AİHS 8.maddede düzenlenen özel yaşama saygı hakkı bağlamında değerlendirmiştir. Kısıtlılık kararına bağlı olarak genel seçimlerde oy kullanamamak ise seçimlere katılma hakkı bağlamında bir ölçüsüz bir müdahale teşkil etmektedir. Kısıtlama yönünden, ilgilinin ihtiyacı ve engelleri karşısında derecelendirmenin yapılmaması da AİHM'e göre ölçüsüzdür. Bununla beraber Mahkeme fiil ehliyetinin tamamen kısıtlayan düzenlemelerin revize edilmesi gerektiğini AİHM yine belirtmiştir. Modern hukuk sistemlerine göre güncel gelişmelerden ve bireylerin ihtiyaçlarına yanıt vermekten uzak olan Türk hukukundaki fiil ehliyetinin kısıtlanmasına ilişkin kuralların yeniden düzenlenmesi gerekir. Milletlerarası yetki yönünden ise Türk ve Alman hukukunda uygulanacak hukuk kurallarının tespiti gerekir. Türk hukukunda MÖHUK m.41 ve m.42 Türk mahkemelerinin milletlerarası yetkisini kısıtlılık istemleri yönünden tesis etmektedir. Alman hukukunda ise 2000 Lahey Sözleşmesi ve AUYK m.272 Alman mahkemelerinin milletlerarası yetkisini tesis eder. mavi kartlılara ilişkin Yargıtay'ın yaklaşımı halı olarak eleştirilmektedir. Vatandaşlık Kanunu m.28 uyarınca çıkma izni almak suretiyle Türk vatandaşlığını kaybedenlerin istisnalar haricinde Türk vatandaşlarına tanınan haklardan aynen yararlanmaya devam ederler. Bu kimseler yabancı oldukları halde Yargıtay bu kimselerin Türkiye'de açtıkları davalarda yabancılık unsurunun bulunmadığını kabul etmektedir. Dolayısıyla Vatandaşlık Kanunun m.28 kapsamında yer alan yabancılar yönünden MÖHUK'un uygulanması gerekir ve Yargıtay'ın aksi yöndeki tutumu yerinde değildir. Yine MÖHUK m.41 ve m.42'in uygulanmasına ilişkin olarak çekişmesiz yargı işi olarak kabul edilen vesayet yargılamalarının anılan maddeler kapsamında yer alıp almadığı da tartışmalı bir husustur. Anılan maddelerde yer alan "davalar" ifadesi çekişmesiz yargı işlerini kapsamıyorsa da kısıtlılık istemlerinde yetkili mahkemenin tespiti gerekecektir. Diğer yandan MÖHUK m.41'de yer alan "yabancı ülke mahkemelerinde açılmadığı veya açılamadığı" ifadesi milletlerarası derdestlik kapsamında değerlendirilmelidir Milletlerarası yetki yönünden yetki kriterleri hem Türk hem Alman hukukunda şu şekilde tespit edilmiştir: (1) kısıtlanacak kimsenin yaşadığı yer, (2) vatandaşlık kriteri, (3) malvarlığının bulunduğu yer ve (4) zorunlu durumlarda yetkili mahkemenin belirlenmesine ilişkin özel düzenlemeler. Kanunlar ihtilafına ilişkin düzenlemeler ise Türk ve Alman hukukunda en çok benzerlik gösteren yönü oluşturmaktadır. Nitekim her iki devletin kanun koyucusu kısıtlama kararı verilmesi gerektiren hallere uygulanacak hukuk ile kısıtlama kararı verildikten sonraki sürece (gözetimin ve vesayetin yürütümü) uygulanacak hukuku birbirinden farklı olarak belirlemiştir. İlk halde yani kısıtlama sebepleri yönünden uygulanacak hukuk ilgilinin milli hukukuna tâbi kılınmışken kısıtlılık kararı verildikten sonraki sürece uygulanacak hukuk lex fori olarak tespit edilmiştir. Bağlama noktalarının vatandaşlık temelinde belirlendiği durumlarda birden çok vatandaşlığı olanlarla vatansız kimseler ve uluslararası korum statüsü sahipleri için her iki hukuk da özel düzenlemeler öngörmüştür. Son olarak ergin kimselerin kısıtlanması ile ilgili yeknesak kuralları düzenleyen 2000 Lahey Sözleşmesi'ne Türkiye'nin taraf olması elzem görünmektedir. Böylece Sözleşme'ye taraf devletlerin milletlerarası yetkilerinin sınırları net olarak çizildiği için yetişkinlerin korunmasına ilişkin tedbirler hızlı ve etkin olarak alınacak, tedbir kararlarının Sözleşme'ye taraf devletlerde uygulanması hızlı şekilde gerçekleşecektir. Ayrıca milletlerarası yetki ve esasa uygulanacak hukuktaki yeknesaklığın sağlanması da bu açıdan önem arz etmektedir.
Milletlerarası özel hukukta taşıyıcı annelik
Üreme tıbbi alanındaki gelişmeler, çeşitli sağlık sorunları nedeniyle çocuk sahibi olamayan kişilere çocuk sahibi olabilmeleri için çeşitli imkânlar tanımıştır. Taşıyıcı annelik yöntemi de özellikle kişilerin kendileriyle genetik bağa sahip bir çocuğa sahip olabilmesini sağladığı için son yıllarda oldukça cazip hâle gelmiştir. Öte yandan, taşıyıcı annelik konusunda hukuk sistemlerinin yaklaşımları birbirinden oldukça farklıdır. Bazı hukuk sistemleri taşıyıcı anneliği açıkça yasaklarken bazı hukuklarda bu yöntemle çocuk sahibi olunmasına izin verilmektedir. Hukuki gelişmelerin tıptaki gelişmelerin gerisinden gelmesi ise bu yöntemle dünyaya gelen çocuğun soybağının tesisin noktasında büyük sorunlara neden olmaktadır. Türk hukukunda taşıyıcı annelik yapılması açıkça yasaklanmış olsa da Türkiye'de yaşayan kişilerin bu yönteme izin veren ülkelere giderek çocuk sahibi olabilmelerinin önüne geçilmesi mümkün değildir. Bu çalışmada, öncelikle taşıyıcı annelik yöntemi ve bu yöntemin çeşitli görünüm biçimleri anlatılarak taşıyıcı annelik sözleşmesinin hukukî niteliği, tarafların yükümlülükleri ile böyle bir sözleşme sonucu dünyaya gelen çocukların soybağının nasıl kurulacağı hususu öncelikle maddi hukuk kapsamında ele alınacaktır. Taşıyıcı annelik sözleşmelerinin taraflarının farklı devletlerde bulunması hâlinde söz konusu olan sınıraşan taşıyıcı annelik sözleşmeleri ise milletlerarası özel hukukun alanına girdiğinden sınıraşan taşıyıcı annelik sözleşmelerinden doğan ihtilâflara uygulanacak hukuk ve bu hukukun sınırları, kanunlar ihtilâfı metodolojisi çerçevesinde incelenerek, sınıraşan taşıyıcı annelik sözleşmesi sonucu dünyaya gelen çocuğun soybağının kurulmasında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ve çocuğun üstün menfaatinin korunması amacını sağlayacak çözümler üzerinde durulacaktır. Sınıraşan taşıyıcı annelik sözleşmesi sonucu dünyaya gelen çocuk hakkında yabancı devlette düzenlenen doğum veya tanıma ilişkin belgelerin, Türk hukukundaki etkileri ile bu belgeler esas alınarak nüfus kütüğüne yapılacak tescil işlemlerinde karşılaşılabilecek sorunlara değinilerek çözüm getirilmeye çalışılacaktır. Sınıraşan taşıyıcı annelikle doğan çocuk ve müstakbel ebeveyni arasındaki soybağının yabancı mahkeme kararıyla kurulması durumunda bu kararların Türkiye'de hukuki sonuç doğurabilmesi için açılacak bir tanıma davasında karşılaşılabilecek hukukî sorunlar ve bu sorunlara nasıl yaklaşılması gerektiği tespit edilmeye çalışılacaktır.
Milletlerarası ticari sözleşmelerde hukuk seçimine dair Lahey İlkeleri'nin Türk ve Azerbaycan hukukundaki yeri
Bu çalışma Lahey İlkeleri'nin kapsamı, uygulanabilirliği, milletlerarası özel hukuk bağlamındaki önemi ve getirdiği yeniliklerin Türk ve Azerbaycan hukuku açısından taşıdığı potansiyel etkilerini ortaya koyarak, hukuk seçimi serbestisinin sınırlarını değerlendirmek ve Türk/Azerbaycan hukukuna olası katkılarını analiz etmektedir. Tez üç ana bölümden oluşmaktadır: "Milletlerarası Ticari Sözleşmelerde Hukuk Seçimine İlişkin Lahey İlkelerinin Kapsamı", "Lahey İlkeleri Uyarınca Hukuk Seçimi ve Türk/Azerbaycan Hukuklarında Hukuk Seçimine İlişkin Temel İlkeler" ve "Lahey İlkeleri ve Türk/Azerbaycan Hukuklarında Hukuk Seçiminin Kapsamı ve Sınırları". Her bir bölüm, Lahey İlkeleri'nin farklı yönlerini ele alarak, bu İlkeler'in milletlerarası ticaret hukuku üzerindeki etkilerini ve Türkiye ile Azerbaycan'daki yasal çerçeveyle nasıl entegre edildiğini açıklamaktadır. "Milletlerarası Ticari Sözleşmelerde Hukuk Seçimine İlişkin Lahey İlkelerinin Kapsamı" başlıklı birinci bölümde, Lahey İlkeleri'nin tarihsel gelişimi, hukuki niteliği ve milletlerarası ticaret hukukundaki rolü kapsamlı bir şekilde ele alınmıştır. Bu bölümde, Lahey İlkeleri'nin hangi tür sözleşmelere ve durumlara uygulanabileceği, İlkeler'in kapsamı, kapsamı dışında bırakılan konular ve kapsam dışında bırakılmasının nedenleri detaylı bir şekilde analiz edilmiştir. Lahey İlkeleri'nin milletlerarası ticaret hukukundaki yeri ve önemi, ticari ilişkilerdeki belirsizlikleri azaltma potansiyeli ve ticari istikrarı sağlama konusundaki katkıları tartışılmıştır. Lahey İlkeleri'nin taraflar arasındaki sözleşme serbestisini nasıl güvence altına aldığı ve bu güvenceye dayalı olarak tarafların sözleşme öncesi ve sonrası süreçlerde hukuki koruma altına alındığı gibi konular derinlemesine incelenmiştir. Ayrıca, bu bölümde Lahey İlkeleri'nin uygulanabilirliği konusunda farklı ülkelerdeki örnekler ve uygulamalar da ele alınmış, bu İlkeler'in milletlerarası ticaret hukuku üzerindeki etkileri değerlendirilmiştir. Lahey İlkeleri, tarafların hukuk seçimi yapabilme özgürlüğünü genişletmekte ve bu sayede milletlerarası ticarette hukuki belirsizlikleri en aza indirmektedir. Bu durum, tarafların ticari ilişkilerini daha güvenli ve öngörülebilir bir şekilde sürdürmelerine olanak tanımaktadır. İkinci bölüm olan "Lahey İlkeleri Uyarınca Hukuk Seçimi ve Türk/Azerbaycan Hukuklarında Hukuk Seçimine İlişkin Temel İlkeler" başlığı altında, Lahey İlkeleri uyarınca nasıl bir hukuk seçimi yapabileceği, hukuk seçiminin ne zaman yapılabileceği, seçilen hukukun değiştirilmesi ve sınırları, hukuk seçiminin muhtelif açılardan geçerliliği ve bu seçimin ne tür hukuki sonuçlar doğurabileceği konuları incelenmiştir. Türkiye ve Azerbaycan, milletlerarası ticari sözleşmelerde hukuk seçiminin geçerliliği konusunda bazı farklı hukuki yaklaşımlara sahip olsalar da, her iki ülke de hukuk seçimi serbestisi ilkesini büyük ölçüde benimsemiş durumdadır. Bu bölümde, gerek milletlerarası arenada gerekse de Türkiye ve Azerbaycan'da milletlerarası ticari sözleşmelerde hukuk seçiminin hangi koşullar altında geçerli kabul edildiği, tarafların seçtikleri hukukun nasıl uygulandığı konularının üzerinde durulmuştur. Türkiye ve Azerbaycan'daki hukuk sistemlerinin Lahey İlkeleri ile uyumluluğu, bu ülkelerde hukuk seçimi konusunda karşılaşılan zorluklar ve bu zorlukların nasıl aşılabileceği üzerine kapsamlı bir değerlendirme yapılmıştır. Bu bağlamda, Lahey İlkeleri'nin Türk ve Azerbaycan hukuk sistemlerinde nasıl bir yer bulduğu, bu ilkelerin mevcut hukuki düzenlemelerle uyumlu olup olmadığı ve potansiyel uyumsuzlukların nasıl giderilebileceği tartışılmıştır. Ayrıca, Türkiye ve Azerbaycan'da hukuk seçiminin geçerliliği konusunda yerel mahkemelerin verdiği kararlar ve bu kararların Lahey İlkeleri ile uyumlu olup olmadığı da incelenmiştir. Bu bölüm, Türkiye ve Azerbaycan'daki hukuk seçimi uygulamalarının Lahey İlkeleri ile ne derece örtüştüğünü ve bu konuda atılması gereken adımları ortaya koymaktadır. "Lahey İlkeleri ve Türk/Azerbaycan Hukuklarında Hukuk Seçiminin Kapsamı ve Sınırları" başlıklı üçüncü bölümde, Lahey İlkeleri'nin ne tür sınırlandırmalara tabi olduğu ayrıntılı bir şekilde incelenmiştir. Bu bölümde, Lahey İlkeleri doğrultusunda atıf teorisinin reddi, seçilen hukukun kapsamına hangi konuların girdiği, seçilen hukukun uygulanmasını engelleyen durumlar olarak doğrudan uygulanan kurallar ve kamu düzeni gibi konular üzerinde ayrıntılı bir şekilde durulmuştur. Milli ve milletlerarası düzenlemelerde hukuk seçimi serbestisinin sınırları ve bu sınırların nasıl belirlendiği de bu bölümde incelenmiştir. Türkiye ve Azerbaycan hukuk sistemlerinde kamu düzeni ve doğrudan uygulanan kurallar gibi kavramların Lahey İlkeleri ile nasıl bir etkileşim içinde olduğu ve bu kavramların hukuk seçimi üzerindeki etkisi tartışılmıştır. Ayrıca, Lahey İlkeleri'nin uygulanması sırasında karşılaşılan pratik zorluklar ve bu zorlukların aşılması için önerilen çözümler üzerinde durulmuştur. Bu bağlamda, Lahey İlkeleri'nin Türk ve Azerbaycan hukuk sistemlerine entegrasyon sürecinin hızlandırılması ve bu sürecin daha etkili bir şekilde yönetilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. Tezin sonucunda, Milletlerarası Ticari Sözleşmelerde Hukuk Seçimine İlişkin Lahey İlkeleri'nin milletlerarası ticaretin hukuki altyapısını güçlendirme ve taraflar arasındaki sözleşme serbestisini güvence altına alma açısından taşıdığı önem vurgulanmaktadır. Lahey İlkeleri, milletlerarası ticaretin belirsizliklerini azaltma, taraflar arasındaki güveni artırma ve sözleşme serbestisini güvence altına alma konusunda önemli bir araç olarak kabul edilmektedir. Bu bağlamda, Türkiye ve Azerbaycan'da Lahey İlkeleri'nin uygulanabilirliğinin incelenmesi, bu ülkelerin milletlerarası ticari ilişkilerde güvenilir ve güçlü birer aktör olma yolunda Lahey İlkeleri'ni benimsemelerinin gerekliliğini ortaya koymaktadır. Bu İlkeler'in Türk ve Azerbaycan hukuk sistemlerine entegrasyon sürecinin hızlandırılması gerekmektedir. Bu süreç, sadece hukuki bir gereklilik değil, aynı zamanda ekonomik büyüme ve milletlerarası ticaretteki rekabet gücünü artırma açısından da kritik bir adım olarak değerlendirilmelidir. Türkiye ve Azerbaycan'ın hukuk sistemlerinde Lahey İlkeleri'nin benimsenmesi, milletlerarası ticaret hukukunda daha istikrarlı ve güvenilir bir ortam yaratılması açısından büyük bir öneme sahiptir. Bu çalışmada yapılan analizler, Lahey İlkeleri'nin mevcut hukuki düzenlemelerle uyumunu sağlama ve olası uyumsuzlukları giderme açısından atılması gereken adımları belirleme konusunda yol gösterici niteliktedir. Sonuç olarak, İlkeler devletlerin hukuk sistemlerinde hukuki altyapının güçlendirilmesi, milletlerarası ticaret ilişkilerinin daha güvenli ve öngörülebilir bir şekilde yürütülmesine katkı sağlayacaktır. Lahey İlkeleri'nin bu bağlamda oynayacağı rol, taraflar arasındaki hukuki ilişkilerin istikrarlı ve adil bir zemine oturtulmasına yardımcı olacaktır. Bu tezde yapılan değerlendirmeler, Türk ve Azerbaycan hukuku da dahil olmakla farklı hukuk sistemlerinin Lahey İlkeleri'ni nasıl benimsediği ve uyguladığı, bu süreçte karşılaşılan zorluklar ve bu zorlukların aşılması için atılması gereken adımlar hakkında kapsamlı bir perspektif sunmaktadır.