Theses supervised by Prof. Dr. Hayati Aktaş
22 theses · Karadeniz Technical University, Akdeniz University
Kırım krizi ve uluslararası aktörlerin krize yaklaşımları
Bölgesel krizler, Soğuk Savaşın bitmesinin ardından Amerika'nın liderliğine soyunduğu tek kutuplu sistemde uluslararası aktörlerin yeni çatışma alanları olmuştur. Bu çatışmalar devletlerarasında doğrudan savaş niteliğinde olmayıp, ya bir devletin ekonomik veya diplomatik yaptırım uygulamasıyla gerçekleşmekte ya da bir uluslararası örgütün şemsiyesi altında verilen mücadeleler olmaktadır. Çalışmamızda da yerelliğinden sıyrılıp bölgeselleşen hatta uluslararası sistemi tümüyle etkileyen Kırım krizi değerlendirilmiştir. Kırım'ın uluslararası aktörler için önemi, aktörlerin neden ve nasıl bu sürece dahil oldukları, kriz sırasında ve sonrasındaki tutumları, uygulamaya koyabildikleri yaptırımları ayrıntılı olarak anlatılmaya çalışılmıştır. Ukrayna'nın egemenliği ve toprak bütünlüğünün savunulması çerçevesinde bireysel çıkarların düşünülerek uluslararası aktörlerce uygulanabilen ve uygulanamayan yaptırım kararları, genel olarak sürece bakış açıları anlatılmıştır. Krizin baş aktörü Rusya, Ukrayna'daki kaostan yararlanıp, uluslararası hukuku ihlal ederek kendi toprağı olduğunu düşündüğü Kırım'ın ilhak sürecini başlatmıştır. Bu süreç Kırım'ın referanduma gitmesi yoluyla başlatıldığı için, Rusya bu durumun Kırım'ın kendi kararı olduğunu savunarak başlattığı ilhak sürecini bitirmek isterken, hemen hemen tüm uluslararası aktörlerin büyük tepkileriyle karşılaşmıştır. Başta ABD, NATO, AB olmak üzere birçok uluslararası aktör Rusya'ya karşı sert söylemlerde bulunmuş, bazı ekonomik yaptırımlar uygulamaya koymuşlardır. NATO, AB, BM ise çeşitli toplantılar yaparak Rusya'ya karşı yaptırım kararları almışlar, Kırım'daki referandumu tanımayacaklarını ve ilhakı yasal bulmadıklarını ifade etmişlerdir. Tüm aktörlerin ortak paydası bu ilhakın tanınmaması olmuş fakat Rusya'yı durdurmak adına hiçbir örgüt, hiçbir devlet askeri bir operasyona girişememiştir. Anahtar Sözcükler: Kırım krizi, Uluslararası aktör, Rusya, Batı, ABD.
İnsan güvenliği ve terörizm
Güvenlik, uluslararası ilişkiler disiplininin en temel kavramlarından biridir. Bununla birlikte güvenlik kavramının ne olduğuna ilişkin üzerinde uzlaşı sağlanan bir tanım yapılabilmiş değildir. İnsan güvenliği, insanı ve insan onurunu tüm düşüncelerin merkezine oturtmaktadır. İnsan güvenliği kavramı, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı'nın 1994 İnsani Kalkınma Raporu sayesinde kurumsallaşmış ve korkudan arınma, yoksulluktan arınma ve onurlu yaşama özgürlüğü bileşenleri etrafında şekillenmiştir. Rapor, insan güvenliğinin 7 ayrı unsurunu listelemiştir: Ekonomik güvenlik (gelir sigortası), gıda güvenliği (gıdadan fiziksel ve ekonomik faydalanma imkânı), sağlık güvenliği (salgın hastalıklardan korunma), çevre güvenliği (hijyenik su kaynağı, temiz hava ve bozulmamış toprak sisteminden faydalanma imkânı), birey güvenliği (fiziki şiddet ve tehditlerden korunma), toplum güvenliği (kültürel benliğin/kimliğin güvenliği) ve siyasi güvenlik (insanın temel hak ve özgürlüklerinin korunması). Terörizm, öncelikli olarak bireyleri, dolayısıyla insan güvenliğini hedef alan bir tehdittir. Doğası gereği terörizmi tanımlamak güçtür. Terörizm sözcüğü, tanımını tartışmasız zorlaştıran duygusal, kültürel ve siyasal ilişkilerle doludur. "Birinin teröristi, diğerinin özgürlük savaşçısıdır." söylevi hâlen geçerliliğini korumaktadır. Terörizm siyasal hedeflerine ulaşmak için şiddete başvurur. Anarşizm ile aynı olarak düşünülebilse de her ikisi de çok farklı kavramlardır. Anarşizm bir ideoloji iken, terörizmin bir ideolojisi yoktur. İdeoloji sadece terörizm unsurlarından birisidir. ABD'ye yönelik 11 Eylül saldırıları, terörizm ve tarihinde yeni bir sayfa açmıştır. Bu çalışmada, insan güvenliği ve terörizm kavramları detaylı olarak açıklanmıştır. Anahtar Sözcükler: İnsan Güvenliği, Güvenlik Genişlemesi, Terörizm, Terörle Mücadele Çelişkisi, Güvenlik-Özgürlük İkilemi.
Siber güvenlik kavramının gelişimi ve Türkiye özelinde bir değerlendirme
Günümüzde ülkeler, teknolojik imkân ve kabiliyetlerini geliştirerek siber uzayda hak sahibi olabilmek ve bu alanda nüfuzlarını artırmak istemektedirler. Teknolojiye ve internete daha çok bağımlı hale gelen ülkeler, siber saldırıların vazgeçilmez bir unsuru olan internet üzerinden, çok daha rahat bir şekilde siber saldırılara maruz kalabilmektedir. Bu siber saldırıların, genellikle ülkeler için hayati öneme haiz olan ulaşım, enerji, su, finans ve haberleşme gibi kritik altyapı sektörlerine yapıldığını düşünürsek, sonuçları itibariyle, çok büyük maddi zararlar, can ve mal kayıpları yaşanabilecek ve bu sektörlerden bir süre hizmet alınamaz hale gelinebilecektir. Bu sebeplerle devletler, kendi savunma mekanizmalarını oluşturarak, belirsizliklerle dolu siber uzayı, yeni huzursuzluklar doğurmadan, kontrol altına alabilecek siber güvenlik çalışmaları ve politikalarını belirlemek zorundadırlar. Sonuç olarak, siber güvenlik kavramının bileşenlerini çok iyi bir şekilde idrak etmek, yaşanmış siber saldırı örneklerinden ders çıkararak yeterli seviyede bilinç ve farkındalık seviyesine ulaşmak, uluslararası örgütler ve devletler nezdinde yürütülen siber güvenlik çalışmaları ve politikalarını çok iyi anlayarak ulusal siber güvenlik politika ve eylem planlarını oluşturmak, devletlerin siber güvenlik ile ilgili yürütmek zorunda olduğu asıl amaçları arasında olmalıdır.
Uluslararası ilişkiler temelinde siber güvenlik: Mikro siber ittifak teorisi (Micro-CAT)
Uluslararası ilişkilerin doğasındaki güç mücadelesi ve çatışma olgusu sahip olduğu niteliksel özelliklerle birlikte değişimini sürdürmektedir. Bu değişimin en önemli noktalarından birisi de güç konseptinin bu alanda farklılaştığı ve uluslararası politikalara etki ettiği siber güvenlik ve siber caydırıcılık alanıdır. Uluslararası güvenlik ile ilgili tarihsel yaklaşımlar ve gelişim siber güvenliğin; caydırıcılık, savaş, asimetri gibi kavramlarla birlikte uluslararası politikada yer edinebilirliğini karşımıza çıkarmıştır. Devletler arasındaki dönemsel çatışmaların farklı boyutlarda, siber saldırılar ve ittifaklar dahilinde ele alındığını varsayarsak uluslararası aktörler açısından çıkarın maksimize edilmesi hususu literatürün yönlendirdiği perspektif açısından önemli bir mantıksal çerçeveyi ele almamızı sağlamaktadır. Siber mücadele anlamında devletler arasındaki ilişkileri bu yönde hareketlendirecek çok farklı veriler bulunmaktadır. Uluslararası ilişkiler boyutunda ve sahip olduğu interdisipliner alanın dışında, tartışma boyutunun oluşturulduğu ekonomik veriler uluslararası politikada farklı analizlerle desteklenmektedir. Bu konuda bölgesel özelliklere göre birtakım siber politikaların ortaya konulması ve teorik yaklaşımlar, uygulama alanı açısından bir ihtiyacı ortaya çıkarmaktadır. Daha önce uluslararası ittifaklar ve çıkar gruplarının birliktelikleri anlamında ele alınan verilerle, ortaya atılan teorik çerçeve kıyaslanarak; çalışmanın araştırma sorusunun ele alınışını daha da sağlam bir zemine oturtma amacı güdülmüştür. Uluslararası alanda önemli aktörlerden olan devletlerin birbirleri ile olan çıkarsal bölünmüşlüğü, siber sorunlar arasında nasıl bir yaklaşımla olumlu bir zemine oturtulabilir sorusu çalışma içerisinde önemli bir arayışı oluşturmuştur. Uluslararası güvenlik içerisindeki kargaşa ve zıtlık, siber güvenlik çalışmaları ve mantığı çerçevesinde, başta Türkiye olmak üzere benzer kapasiteli ülkelerde bir teori dahilinde nasıl tartışılabileceği hususundaki görüş, çalışma dahilinde inşa edilecek bir konseptin temelini oluşturmaktadır. Anahtar Kelimeler: Uluslararası İlişkiler, Uluslararası Güvenlik, Siber Güvenlik, Siber Politikalar, Siber Caydırıcılık
Başarısız devletlerin bölgesel güvenliğe etkisi: Afganistan-Pakistan etkileşimi
11 Eylül saldırıları sonrasında terörizmin uluslararası güvenlik sorunları arasında oldukça öne çıkması, bu terörist aktivitelerin doğup büyüdüğü, devlet kontrolünün azaldığı ülkeleri uluslararası kamuoyunun gündemine taşımıştır. Her bir ulus-devletin, sınırları içerisinde yaşayan halka karşı belirli görevleri bulunmaktadır. En basit ifadesi ile bu görevlerin yerine getirilmemesi, devlet başarısızlığı kavramını doğurmuştur. Bu tezin amacı, başarısız devletlerin bölgesel güvenlikteki yerini ortaya koyarak diğer devletleri de başarısızlığa sürükleyip sürüklemediklerini saptamaktır. Bu bağlamda, başarısızlığın askeri, ekonomik ve sosyal etkileri ortaya konulmuştur. Yayılma ve bulaşma teorileri çerçevesinde bu etkilerin ilk olarak mekânsal yakınlığın ve sosyo-kültürel etkileşimin fazla olduğu komşu devletlere yansıdığı saptanmıştır. Ayrıca, istikrarsız bir devlette meydana gelen iç çatışma, siyasi ayaklanma ve mülteci akınları gibi olumsuz gelişmelerin komşu devletlerde görülme olasılığının oldukça yüksek olduğu tespit edilmiştir. Durum çalışması kapsamında Afganistan ve Pakistan incelenmiştir. Özellikle iki toplum arasındaki mevcut etnik ve dini bağların etkileşim seviyesini oldukça yükselttiği, bu nedenle de Afganistan'ın Pakistan'ı istikrarsızlaştırıcı bir etki yarattığı tespit edilmiştir.Anahtar Kelimeler: Başarısız Devletler, Başarısız Devletler İndeksi, Bölgesel Güvenlik, Afganistan, Pakistan
Uluslararası terörizm ve 11 eylül sonrasında Türkiye'nin terörizmle mücadelesi
Zaman, ne kadar değişirse değişsin, terör değişmeyecektir. Ancak zamanla birlikte kullanılan yöntemler değişecektir. İnsanlık var olduğu sürece de var olmaya devam edecektir. Türkiye, yıllardır terörle mücadele vermekte ve mevcut konumu itibariyle de vermeye devam edecek gibi görünmektedir. 11 Eylül saldırıları terörün boyutlarını anlama açısından, diğer dünya devletlerinin özellikle de güçlü devletlerin Türkiye'yi anlamasında empati kurmalarına yardımcı olmuştur. 1960'lardan beri değişik adlar altında terörle mücadele eden Türkiye ise onları en iyi anlayan devletlerden biri durumundadır.Bir problemin ortadan kaldırılması için kaynağına kadar inmek gerekir. Terörün oluşma sebepleri sosyal, ekonomik, siyasi, kültürel, dini vb. açılardan ele alınıp değerlendirilmeli, sonuçlar bilimsel ortamlarda tartışılmalı ve kalıcı çözüm önerileri üretilerek uygulamaya geçirilmelidir.Ayrıca terör konusunda uzmanlaşmaya gidilmelidir. Gerek güvenlik kuvvetleri ve gerekse o bölgedeki yöneticiler terör konusunda uzmanlaşmalıdırlar. Ayrıca sadece teröre yönelik çalışmalar yapan, meydana gelen veya gelebilecek olayları analiz eden ve bu konuda bilimsel çalışmalar yapan strateji merkezleri oluşturulmalıdır.Terör sorunu, terörün her türlü boyutunun ve terör örgütlerinin tüm özelliklerinin akademik bağlamda ele alınıp irdelenmesi, ilgili tüm kurum ve kuruluşların katılımı ve destek vermesiyle çözülebilir. Ama her şeyden önce, toplum iyi bir eğitimle terör konusunda bilgilendirilmeli hatta bilinçlendirilmelidir. Teröre karşı toplu bir bilinçlenme söz konusu olduğu taktirde hiçbir terör örgütü kaynak ve destekçi bulamayacaktır.Anahtar Kelimeler : Terör, Uluslararası Terörizm, Bölücü Terörizm, Çözüm.
Türk deniz alanları ve bu alanlardaki Ulusal ve Uluslararası Hukuk uygulamaları
XIX. yüzyılın başlarından itibaren, gelişen dünya ile deniz ticaretinin önemi artmıştır. II. Dünya Savaşı sonrasında ise dünya devletlerinin sayısında bir artış olmuştur. Yeni düzende, devletler arasında denizlerin kullanımı hakkında kuralların belirlenmesi için Birleşmiş Milletler sistemi içinde 1958 ve 1982 yıllarında iki adet Sözleşme imzalanmıştır.Sözleşmelerdeki bazı maddeleri kendi yararına bulmadığı için, Türkiye bu Sözleşmeleri imzalamamıştır. Buna karşın yaptığı bazı uygulamalarda, Sözleşmelerde yararına gördüğü bazı hususları kullanmıştır.1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ve Uluslararası Hukuk ile Türk Kanunları ve Hukuk Sistemi arasında bir takım uyuşmazlıklar vardır. Bu uyuşmazlıkların çözümü için Türk Hukuk Sisteminin ve Türkiye'nin taraf olduğu diğer Uluslararası Sözleşmelerin çok iyi bilinmesi gerekmektedir.Bu çalışmada resmi ilgililere denizde karşılaşacakları çeşitli durumlara karşın Türk Hukuk Sistemi ile Uluslararası Hukuk arasında bir köprü kurabilmeleri için referanslar verilmesi hedeflenmiştir.
Mıchel Foucault'da iktidar kuramı ve küreselleşme süreci ile dönüşümü
On dokuzuncu yüzyılın başından itibaren, Jeremy Bentham'ın 1787'de tanımlamış ve Panoptikon olarak simgeleştirmiş olduğu ve Napolyon kurumları olarak da kimilerince ifadelendirilen, bireylerin üretim aygıtına, bir eğitim aygıtına, ya da bir cezalandırıcı, hizaya getirici, disiplin edici ve normalleştirici kimi aygıtlara bağlı tutuldukları gözetim kurumları aracılığıyla, gün be gün kamusallığımızla imtihan olmaktayız. Bu cezalandırma veya günümüze uyarlarsak, tabir-i caizse ?ayar verme? gibi amaçları olan belli insanların ve kadroların, (ustabaşı, hastabakıcı, gardiyan) gözetimi altında olur; bu cezalandırma araçları fabrikalarda para cezası, okul ve tımarhanelerde bireyi eylemsizliğe meyleden, bedensel, düşüncel veya ahlaki ıslah, hapishanelerde şiddete dayalı ve esasen bedensel cezalardır.İnsanın varoluşunun ve zamanın işgücüne dönüştürmesi, ?Sanayi Devrimi? sonrasında oluşan siyasal, ekonomik ve toplumsal konjonktürün gereğiydi. ?Yeni Dünya Düzensizliği?, zamanın fenomeni olarak ?Küreselleşme? hakikat rejiminde sefalete ve disipline etmeye değil, tüketimin özneleri olmaya çağırır. Siber zamanların bir gereği olarak interneti ve tüm kitle iletişim araçlarını kuşatıcı araçlar olarak kullanır.Bu süreç artık disipline eden bir zamanın pratiğini ifade etmekten çok, denetleyen; normalleştirme ve homojenleştirmekten çok, alternatiflerin içinde yerel olanı boğan ve yabancılaştıran, bütünleştirme ve parselleme işlevliğini tüm paradoksluluğuna rağmen bireylere içselleştiren, yılanın kıvrılmalarını andıran tekinsiz ama bir o kadar her yere dokunan pratikleri içine alan bir zamanın adıdır.Tüm bu dalgalanmalar, disiplin kurumları, iktidarın mikro-fizikleri ve Althusser tarafından, devletin ideolojik aygıtları olarak da adlandırılan; aileyi, kışlayı, okulu, fabrikayı, hastaneyi, tımarhaneleri ve hapishaneleri kurumsallaştıran pratikleriyle beraber kaçınılmaz olarak dönüşecektir.Artık Panoptikon'un küreselleşme çağındaki yeni adı Sinoptikon olarak adlandırılırken; disiplin toplumları, denetim toplumlarına, midye ise yılana evrilmiştir.
1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesine göre deniz alanlarının sınıflandırılması: Açık deniz rejimi
Başlangıçta devletlerin yetki sahibi olabildiği tek alan olan karasuları dışındakibölgelerde, deniz hukukundaki gelişmelere paralel olarak farklı hukukî rejimlerinuygulandığı yeni yetki alanları meydana gelmiştir. Karasuları dışında kalan ve klasikhukukun açık deniz alanı olarak tanımladığı bölgelerde kıyıdaş devletler lehine oluşturulanbitişik bölge, kıta sahanlığı, münhasır ekonomik bölge, deniz yatağı ve açık deniz sahakavramları sınırlandırma sorunlarına yeni boyutlar kazandırmıştır.Bu çalışmada öncelikle açık denizdeki yetki alanlarının tanımları ve sınırları ilehukukî işleyişi, daha sonra ilgili devletlere tanıdıkları haklarlar ve sınırlandırma kriterlerisunulmuştur. 1958 ve 1982 Deniz Hukuk ve UAD Sözleşmelerinin ilgili maddeleri ileBirleşmiş Milletler nezdinde yapılan uluslararası anlaşmalar ve Türk Sahil GüvenlikKomutanlığı ve Türkiye Cumhuriyeti ile komşu ülke hükümetleri ve Sahil/Sınır güvenlikbirimleri ile yapılan anlaşmalar irdelenmiştir.Anahtar Sözcükler : Deniz Hukuku, 1982 BMDHS, Açık Deniz, Münhasır EkonomikBölge, Bitişik Bölge, Kıta Sahanlığı
Dağlık Karabağ sorunu
Azerbaycan, Ermenistan ve İran arasında yerleşen Dağlık (Yukarı) Karabağ; Kafkasların önemli bir geçit noktasında bulunmaktadır. Dağlık Karabağ, jeopolitik ve jeostratejik öneme sahip coğrafi konumu dolayısıyla çevre güçlerin, ele geçirmek için tarihin hemen her devrinde sürekli mücadele verdiği, savaşlar yaptığı bir bölge olmuştur.Sovyetler Birliği'nin dağılma sürecinde, Azerbaycan'a ait topraklarda Ermenistan'ın hak iddiaları sonucu ortaya çıkan Dağlık Karabağ Sorunu'nun kökeni, özünde 19. yüzyılın başlarına kadar dayanmaktadır. Her iki millet de Dağlık Karabağ bölgesinin kendilerine ait olduğu tezini yıllardır savunmaktadır. Sorunun uluslararası boyutlara ulaşması Türkiye başta olmak üzere birçok ülkeyi siyasi ekonomik ve stratejik ilişkiler açısından etkilemiştir. Henüz sonuçlandırılamamış olan bu sorunun çözüme kavuşturulmasına yönelik arabulucuk görevini, farklı zamanlarda farklı uluslararası örgütler üstlenmiş, en kapsamlı çalışmalarsa, AGİT-Minsk Grubu tarafından yapılmıştır ve yapılmaya devam etmektedir.
Sovyet işgalindeki Afganistan'dan, Türkiye komutasındaki ISAF'a
02. Özet Sovyetler Birliği'nin dağılması ve iki kutuplu düzenin sona ermesiyle ortaya çıkan belirsizlikler, dünyayı oldukça karmaşık bir yapıya doğru sürüklemiştir. Afganistan, bu karmaşıklıktan en çok etkilenen ülkelerin başında gelmektedir. Özellikle Sovyet işgali ile başlayan direniş ve sonrasında yaşanan iç savaş neticesinde Afganistan, yıkılıp harabeye dönmüş bir ülke haline gelmiştir. İç savaş sonrasındaki Taliban İktidarı Afganistan'ı geriye dönüşü çok zor bir karanlığa doğru sürüklemiştir. 1 1 Eylül 2001 tarihinde ABD'deki Pentagon ve İkiz Kuleler'e yapılan terörist saldırı ile başlayan süreç, dünya siyasetini ve uluslararası ilişkileri çok derinden etkileyecek gelişmelere sahne olmuştur. Bir anda, küreselleşen terörle mücadele söylemi gündemde ilk sırayı almış ve ABD bu mücadelede kendisine çok aktif bir rol belirlemiştir. Diğer ülkeler de bu konuda ABD'ye ilk zamanlarda yoğunlukla destek vermişlerdir. Terörizmle mücadeleden, Afganistan da payına düşeni almış ve ABD'nin Sonsuz Özgürlük Harekatı diye adlandırdığı operasyonla, Afganistan toprakları tekrar bombalanmaya başlanmıştır. Harekat sonucunda çağdışı Taliban Yönetimi devrilmiş, yerine Hamid Karzai liderliğinde yeni bir hükümet oluşturulmuştur. Bu hükümete destek amacıyla Uluslararası Güvenlik Yardım Kuvveti (İSAF) adıyla bir uluslararası güç oluşturulmuş ve Türkiye ikinci dönemde bu güce liderlik etmiştir. Uluslararası ilişkilerde, imaj ve çıkar kavramına önem veren Türkiye'nin böyle bir oluşumda söz sahibi bir konumda olması, elbette ki bazı sakıncaları da beraberinde getirmiştir. Ancak tüm bunlara rağmen uluslararası bir oluşumun başında bulunmak Türkiye'ye birçok kazanım sağlamış ve Türkiye gelecekte kendisine verilecek olan. bu türden görevleri de rahatlıkla başarabileceğini diğer uluslararası aktörlere kanıtlama fırsatı yakalamıştır. Bu çalışmada; Afganistan'ın geçmişi ve bugünü özetlenerek, bu bilgiler ışığında Türkiye'nin Afganistan'da yapmayı planladığı, yaptığı ve yapamadığı faaliyetler ortaya konulmuştur.
Uluslararası hukukta azınlıkların korunması bağlamında Afganistan'da ulus inşasındaki başarısızlık ve etnik azınlıkların durumu: Şii Hazaralar örneği
Mevcut araştırma, uluslararası hukuk açısından azınlıkların haklarına ilişkindir. Bu araştırmamızda yanıtını aradığımız soru, uluslararası hukukta azınlıkların konumu ve haklarıdır. Yukarıdaki konuya göre, mevcut araştırma yukarıdaki konuyu beş bölümde tartışmıştır. Birinci bölümde genel teorik çerçeve: yapılandırmacılık teorisi, ikinci bölümde, Afganistan'daki demografik durum ve gücün jeopolitiği. Üçüncü bölümde Amerikan işgali sırasında Afganistan'da ulus inşası tartışmaları ele alınmış ve dördüncü bölümde ulus inşasının başarısızlığına farklı bir bakış açısı olarak İslam hukukunda azınlıkların hakları da ele alınmış ve beşinci bölümde Afganistan'daki Şii, Sih ve Hindu azınlıkların hakları ele alınmış, sonuçlar çıkarılmış ve çözüm önerileri sunulmuştur. Bu konuyu temel alan yukarıdaki araştırmanın varsayımına göre, azınlıkların uluslararası hukukta temel bir konumu vardır ve azınlıkların hakları uluslararası yasaların çoğunda yer almaktadır. Azınlıkların uluslararası hukukta temel bir konuma sahip olduğu kanıtlanmıştır, öz itibariyle azınlıkların hakları uluslararası hukukta yer almıştır ancak pratik anlamda uluslararası toplum henüz azınlıkların haklarını koruyabilmiş değildir. Mevcut araştırma sonuçlarında Afganistan'daki Şii, Sih ve Hindu azınlıkların hakları ele alınmış ve Afganistan'daki dini ve dini azınlıkların temel haklara sahip olmadığı netleştirilmiştir. Bugünkü Afganistana bakıldığında dini ve etnik azınlıklar birçok zorlukla karşı karşıya kalmaktadır.
Jeopolitik eksenli yaklaşım çerçevesinde Türkiye'nin yenilenebilir enerji potansiyeli
21. yüzyılın ilk çeyreği biterken devletlerin uluslararası politikalarda öncelikli konuları arasında enerji arzı ve enerji güvenliği önde gelmektedir. Gelişmiş ve küreselleşmiş dünyada enerjiye ulaşım ve enerjiyi doğru kullanım en önemli meselelerden biridir. Tezin ana kapsamı da devletlerin ve uluslararası kuruluşların enerji görünümü raporları ile dünya enerji görünümü ve Türkiye'nin genel enerji politikasını incelemek olacaktır. Türkiye bulunduğu konum itibariyle enerji jeopolitiğinin tam ortasında yer almaktadır ama buna karşılık enerjide kendine yetebilen bir ülke değildir. Enerjide dışa bağımlılığı %65 %70 arasında değişen Türkiye için enerji arzı ve enerji güvenliği hayati değer taşımaktadır. Türkiye'nin enerjiye bağımlılığı bu kadar yüksek durumdayken gelişen teknoloji ile verimliliği artan, yenilenebilir enerjide Türkiye'nin durumu yenilenebilir enerji görünümü ve uyguladığı politikalarda tezin kapsamını oluşturacaktır. Uluslararası ilişkiler kapsamında özellikle Avrasya ve Avrupa'nın enerji diplomasisi ve Türkiye'nin enerji dengelerine yansıması bu tezin kapsamı içinde yer alacaktır. Tezde kullanılacak yöntem olarak devletlerin resmi enerji politikalarını içeren raporlar, uluslararası bağımsız kuruluşların raporları ve enerji sektörünün devlerinin yıllık enerji raporları önde gelecektir. Yine kendi alanında uzman siyaset bilimcilerin, mühendislerin ve enerji uzmanlarının çalışmaları/belgeleri/makaleleri tezin yönteminde kullanılacaktır. Ayrıca istatistiki verilerde ülkelerin yenilemez ve yenilenebilir enerji kaynaklarına ulaşımı ve arzı, kaynak kullanımı gibi niceliksel veriler incelenecektir. Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan beri enerjiye ulaşımda zorluk çeken bir ülkedir, Türkiye sınırları içinde doğal kaynaklara yeterli şekilde sahip değildir ve bu durum enerji jeopolitiğinde Türkiye için sıkıntılı bir durumdur. Enerji arzı için çeşitli ülkeler ile anlaşması gerekmektedir ve enerji güvenliği olarak da Türkiye'nin çevresi sıkıntılıdır. Tüm bu sıkıntıları çözmek için güçlü bir enerji diplomasisi gerekir. Enerjiye ulaşmak için bu kadar çok parametre çözmek şartken yenilenebilir enerji Türkiye için alternatif bir kaynak olmaktan çıkabilir ve daha önemli bir potansiyel olabilir mi tezin özgün sorusu olacaktır. Tezin beklenen sonucunda ise, enerji arzı, enerji güvenliği ve çevresinde yaşanan sıkıntılardan dolayı giderek kötüleşen enerji jeopolitiğine karşın yenilenebilir enerji kaynakları alternatif olmaktan çıkıp ileride Türkiye için ana enerji tedariği olabilir mi sorusuna yanıt vermesi beklenmektedir.
Doğu Akdeniz jeopolitiğinde enerji denklemi bağlamında Türkiye-Libya ilişkileri üzerine bir analiz
Jeopolitik açıdan son derece kritik bir ehemmiyete haiz olan Doğu Akdeniz bölgesi, son yıllarda enerji rezervlerinin tespitiyle enerji jeopolitiğin kritik bir meselesine dönüşmüştür. Enerji, hali hazırda uluslararası arenada aktörlerin ihtiyaç duyduğu ve sahip olunması gerekli bir araçtır. Enerji jeopolitiği, enerji kaynaklarının kullanımı, üretimi ve dağıtımıyla ilgili siyasi, ekonomik etkenlerin etkileşimini incelemektedir. Bu bağlamda da enerji jeopolitiği, uluslararası sistemde aktörlerin ilişkilerini siyasi, ekonomik ve stratejik açıdan etkileyen önemli bir faktördür. Doğu Akdeniz bölgesinde, kıyıdaş olan aktörlerin yanı sıra kıyıdaş olmayan ve var olmaya çalışan uluslararası aktörler mevcuttur. Doğu Akdeniz bölgesindeki, rekabeti bir denkleme dönüştüren unsur ise bu çoklu aktörlerin varlığıdır. Doğu Akdeniz bölgesinin, şeridinde konumlanan devletler içinde özellikle en uzun kıyı sınıra haiz olan Türkiye, söz konusu denklemde saf dışı bırakılmaya çalışılmaktadır. Bölgede kıyısı bulunan ülkeler başta İsrail, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Yunanistan'ın koalisyonu, bölgede söz hakkı bulunmayan aktörleri arkalarına alarak uluslararası hukuk kurallarına aykırı bir şekilde Türkiye karşıtı bir kamplaşma oluşturulmak istendiği görülmektedir. Türkiye, söz konusu kamplaşmaya karşılık olarak uluslararası hukuk kurallarına uygun bir şekilde kendi haklarını korumaya çalışmaktadır. Bu minvalde, Türkiye oluşturulan kamplaşmaya karşılık olarak Doğu Akdeniz bölgesinde mühim bir oyuncu ve tüm dengeleri değiştirebilecek güce sahip olan Libya ile ilişkiler geliştirmektedir. Doğu Akdeniz bölgesinde, enerji jeopolitiği açısından oldukça kıymetli bir aktör olan Libya, kendi içerisinde karışıklıklara sahiptir. Libya'nın kendi içerisindeki karışıklıklarına, uluslararası aktörler dahil olmuştur ve Libya'nın iç karışıklık çıkmazı süregelmektedir. Libya hem jeopolitik hem de enerji açısından uluslararası sistemde önem atfedilen bir ülkedir. Doğu Akdeniz enerji denkleminde Türkiye, Libya ile geliştirdiği ilişkiler aracılığıyla söz konusu denklem sonucu için tahmin edilen varsayımları boşa çıkarmıştır ve Doğu Akdeniz enerji jeopolitiğinde güçlü bir aktör olarak yerini almıştır.
Bölgesel güvenlik kompleksi teorisi çerçevesinde Asya-Pasifik'te ABD-Çin rekabeti ve güvenlik dinamikleri
Bu araştırma, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Çin arasındaki stratejik rekabetin Asya-Pasifik bölgesindeki güvenlik dinamiklerine etkilerini anlamayı hedeflemektedir. ABD ve Çin, küresel gücün merkezindeki iki ana aktör olarak Asya-Pasifik bölgesinde hem ekonomik hem de askeri açıdan büyük bir etkiye sahiptir. Bölge, küresel ticaretin merkezi olması ve stratejik askeri üslerin yer alması nedeniyle önem taşımaktadır. Bu araştırmanın önemi, Asya-Pasifik'teki güvenlik dinamiklerini, bu iki süper gücün etkileşimi ve bölgesel aktörlerin stratejileri bağlamında ele alarak bölgesel güvenlik ve küresel denge üzerine derinlemesine bir analiz sunmasında yatmaktadır. Ayrıca bu araştırma, çok taraflı işbirliklerinin ve güvenlik stratejilerinin, bölgesel istikrar ve güç dengesini nasıl şekillendirdiğini inceleyerek, uluslararası ilişkiler literatürüne önemli katkılar sağlamayı amaçlamaktadır. Konunun seçilmesindeki temel motivasyon, bölgedeki güvenlik sorunlarının artan küresel etkileri ve ABD ile Çin arasındaki rekabetin sadece bölgeyi değil tüm dünyayı etkileyecek potansiyele sahip olmasıdır. Çin'in yükselen gücü, Asya-Pasifik'teki güvenlik ortamını yeniden şekillendirmiş ve ABD, Çin'e karşı dengeleme stratejileri geliştirirken bölgedeki müttefikleriyle işbirliği yapmaya özen göstermiştir. Bölgesel güvenlik komplekslerinin işleyişi, bu rekabetin sadece askeri değil aynı zamanda ekonomik ve diplomatik yönlerini de kapsadığını ortaya koymaktadır. Ayrıca çok taraflı çözümler ve güvenlik işbirliklerinin, bölgedeki istikrarın sağlanmasında önemli bir rol oynadığı da vurgulanmıştır.
Çatışma çözümü bağlamında Kosova-Sırbistan ilişkileri (1999-2023)
Kosova ile Sırbistan arasındaki çatışması, Soğuk Savaş sonrası Avrupa'sının en karmaşık ve uzun süreli ihtilaflarından biri olup, egemenlik iddiaları, etno-milliyetçi kimlikler ve tartışmalı devlet statüsü temellerine dayanmaktadır. 1998 ile 1999 savaşının ve NATO müdahalesinin ardından Kosova, 2008 yılında tek taraflı olarak bağımsızlığını ilan edene dek Birleşmiş Milletler yönetimi altında kalmıştır. Bu ilan, Sırbistan ve bazı diğer devletler tarafından tanınmamıştır. Silahlı çatışmalar sona ermiş olsa da siyasal normalleşme sağlanamamış; bu durum, Batı Balkanlar'da istikrarsızlığın devam etmesine neden olmuştur. Bu tez, 1999'dan itibaren uygulamaya konulan uluslararası arabuluculuk çabaları, ikili müzakereler ve kurumsal mekanizmalar üzerinden Kosova ile Sırbistan arasındaki çatışma çözüm sürecinin evrimini derinlemesine analiz etmektedir. Özellikle, Avrupa Birliği kolaylaştırıcılığında imzalanan Brüksel Anlaşması (2013) ile Ohrid Anlaşması (2023), normalleşme sürecinin hukuki ve siyasi temel taşları olarak detaylı biçimde ele alınmıştır. Araştırmada, Sırp Belediyeler Birliği'nin (SBB) kurulması ve buna yönelik itirazlar, asimetrik özerklik dinamikleri ile tarafların karşılaştığı anayasal ve siyasal sınırlılıklar eleştirel bir yaklaşımla incelenmiştir. Bu çalışma, çatışma çözümü kuramı, hukuki-kurumsal analiz ve karşılaştırmalı özerklik modelleri (örneğin Güney Tirol örneği) gibi çok disiplinli bir yaklaşım benimseyerek, kalıcı bir birlikte yaşam zemininin mümkün olup olmadığını değerlendirmektedir. Ayrıca, Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri gibi dış aktörlerin müzakere ortamının şekillenmesindeki ve sonuçların yönlendirilmesindeki rolleri de araştırmaya dâhil edilmiştir. Elde edilen bulgular, Brüksel ve Ohrid Anlaşmalarının kademeli normalleşme için bir yol haritası sunduğunu ancak sürecin karşılıklı güvensizlik, iç siyasal parçalanma ve jeopolitik rekabet nedeniyle sekteye uğradığını göstermektedir. Bununla birlikte, yapıcı muğlaklık, aşamalı uygulama ve Avrupa entegrasyonu anlatısının çatışma dönüşümünde kritik kaldıraçlar olmaya devam ettiği sonucuna varılmıştır. Sonuç olarak, bu çalışma Kosova ile Sırbistan arasındaki diyaloğunun yalnızca iki taraf arasında sınırlı bir mesele olmadığını, aynı zamanda Avrupa Birliği'nin etnik temelli çatışmaları yönetme ve Avrupa'nın güneydoğu sınırlarında istikrar sağlama kapasitesinin de stratejik bir sınavı olduğunu savunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Çatışma Çözümü, Arabuluculuk, Müzakere, Sırp Belediyeler Birliği, AB Kolaylaştırıcılığında Diyalog
21. yüzyıl Afrika'sında güvenlik sorunu ve sınır güvenliği: Kenya-Somali sınır anlaşmazlığı örneği
Bu çalışma, küresel siyasetin gündeminden biri olan Afrika kıtasını analiz etmektedir. Genel olarak Afrika kıtasına özel olarak da Kenya-Somali ilişkilerine değinmektedir. İki ülkenin sınır anlaşmazlığını konu alan çalışma, sınır sorununun tarihsel kökenine ve nedensel sebeplerine yer vermektedir. Güvenlik temelinde kaleme alınan bu çalışmada sınır sorununun çözümsüzlüğü aslında güvenlik sorununa neden olabildiği analiz edilmiştir. Güvenlik sorununun ise sadece ulusal veya bölgesel olmadığı aksine küresel bir boyuta evrilebildiği kaleme alınmıştır. Üç ilkeden oluşan Kopenhag Okulu; güvenlikleştirme, sektörel analiz ve bölgesel güvenliğe vurgu yapmaktadır. Bu ilkelerden sektörel analiz kısmınıa bakıldığında ise beş temel alt ilkenin olduğu görülmektedir. Bu ilkeler askeri güvenlik, ekonomik güvenlik, çevresel güvenlik, toplumsal güvenlik ve siyasi güvenlik konularıdır. Tam da bu noktada bu tez çalışması, bu beş ilkeye sınır güvenliğini de eklemektedir. Daha açık bir ifadeyle, bu çalışma Kopenhag Okulu'nun sektörel analizinin beş alt unsura sınır güvenliğini de ekleyerek literatüre yeni bir yaklaşım getirmeye çalışmıştır. Sınır güvenliğini anlamak için askeri güvenlik, ekonomik güvenlik, çevresel güvenlik, sosyal güvenlik ve siyasi güvenliğin de incelenmesi gerekmektedir. Kısacası sınır güvenliği ile bu beş ilke birbirleriyle bağlantılı olup Kenya-Somali sınır anlaşmazlığı kapsamında kaleme alınmıştır. Bu bağlamda sınır sorununun hem bölgesel hem de kıtasal etkilerini ele alarak küresel boyutuyla birlikte uluslararası örgütlerin soruna yaklaşımları da irdelenmiştir. Özetle 21. Yüzyıl Afrika'sında Güvenlik Sorunu ve Sınır Güvenliği: Kenya-Somali Sınır Anlaşmazlığı Örneği başlıklı konunun bölgesel, örgütsel ve küresel etkileri araştırılmış olup mevcut durum analizi yapılmıştır.
Ortadoğu'da terörün sosyo-psikolojik alt yapısı: Taliban, El-Kaide ve DAEŞ örneği
Bu tez çalışmasında Ortadoğu bölgesindeki terör örgütlerinin yapısı ve bu örgütlerin ortaya çıkma süreçleri disiplinlerarası bir alan olan Politik Psikoloji'nin perspektifinden irdelenmiştir. El Kaide, DAEŞ ve Taliban özelinden terör örgütlerinin psikolojik motivasyonları analiz edilmeye çalışılmıştır. Bölgedeki bu yapılanmaların nasıl ortaya çıktığı ve bu sürece işgalci güçlerin yanı sıra devletlerin katkılarının ne olduğu incelenmiştir. Ayrıca bölge halkının sosyal yapısı militan olmuş bireylerin de psikolojik yapıları incelenmiştir. Bu incelemelerin yanı sıra örgütlerin oluşum süreçleri ve liderlerinin hayatlarının yanı sıra ideolojik motivasyonlar da irdelenmiştir. Psikolojik vakalardan örneklendirmelere ve yerel halkın psikolojik durumunun izlenen röportajlar yoluyla değerlendirilmesine yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Terör, Sosyoloji, Psikoloji, Terör Örgütleri, El Kaide, DAEŞ, Taliban.
Uluslararası sistemde ve Orta Asya devletlerinin sürdürülebilir kalkınması üzerinde göç süreçlerinin etkileri: Kazakistan örneği
Göç, 21 yüzyılın önemli bir olgusudur. Yeni göç eğilimleri küreselleşme bağlamında ortaya çıkmış ve çeşitli etkilere neden olmaktadır. Küreselleşme süreci insanların, sermayenin, fikirlerin, bilginin, kültürün ve bu, modern uluslararası ilişkiler sisteminin yeni bir politik, sosyal ve demografik resmini oluşturur. Bu bağlamda, uluslararası göç hem küresel kalkınma hem de bazı devlet aktörleri için önemli bir meydan okuma haline gelmiştir. Göç olgusu Orta Asya devletleri içinde önemlidir. Orta Asya'daki göçün ana rolü baskın küresel ve bölgesel eğilim olarak emek göçü alır. Orta Asya ülkelerinin çoğunda azalan üretim, düşük ücretler, yüksek işsizlik ve yoksulluk göçün nedeni olarak açıklanabilir. Bununla birlikte, işgücü göçü, ana ülkelerdeki işsizliğin azaltılması, genellikle sosyal refah yardımının güçlü bir etkisine yol açarak ve bu tür sorunların üstesinden gelmeye yardımcı olabilecek göçmen dövizleri nüfusun satın alma gücünü artırarak bu itici ekonomik faktörlere olumlu bir şekilde sonuçlanabilir.Uluslararası göç süreçleri, Avrasya'nın tam merkezinde bulunan ve bir geçiş devleti olan ve bir donör ülke olan ve SSCB'nin dağılmasından sonra, Orta Asya ülkelerinden büyük göçmen akınlarını kabul eden benzersiz özelliklere sahip olan Kazakistan için özel bir öneme sahiptir. Bu araştırmada, Orta Asya ülkelerine ve Orta Asya ülkelerinden gelen göçün, bölgenin ve ülkelerin sürdürülebilir kalkınmasının sosyo-ekonomik yönlerini nasıl ve ne ölçüde etkileyeceği araştırılacaktır. Öncelikle uluslararası göç ve kalkınma arasındaki ilişkinin bu tartışmalar çerçevesinde nasıl şekillendiğini teorik ve ampirik veriler ışığında incelemeyi hedeflemektedir. Daha sonra uluslararası göç ve kalkınma ilişkisinin 2030 BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri, Küresel göç gibi güncel uluslararası belgelerde nasıl ele alındığını değerlendirecektir.
Çin'in dış politikasında orta Asya enerji kaynaklarının önemi
DeğiĢen ve geliĢen dünyada enerji ihtiyacı değiĢmeyen bir olgu olarak hep sabit kalmıĢtır. Toplumlar zaman içerisinde ihtiyaç duydukları enerjiyi karĢılamak için çeĢitli yollara baĢvurmuĢlardır. Sanayi Devrimi ile baĢlayan süreçte öncelikli enerji kaynağı kömür olmuĢtur. Ancak daha sonra kömür yerini petrole bırakmıĢtır. En fazla kullanılan enerji kaynakları arasında petrol, kömür, doğal gaz, yenilenebilir enerji gibi kaynaklar yer almaktadır. Günümüzde en fazla enerji tüketimi gerçekleĢtiren ülke ise Çin‟dir. Çin enerji kaynakları açısından zengin bir ülke olsa da ihtiyaç duyduğu enerjinin yarısından fazlasını ithal etmektedir. Bu durum Çin‟i dıĢ politikasını oluĢtururken enerji faktörünü öncelikleri arasına almaya zorlamaktadır. Çin enerji ithalatının önemli bir kısmını Ortadoğu ülkelerinden karĢılamaktadır. Ancak buradan yapılan ticaretin Amerikan kontrolünde bulunan deniz yollarından olması Çin‟i alternatif güzergâhlar oluĢturmaya itmektedir. Özellikle Soğuk SavaĢ sonrasında Orta Asya da zengin enerji kaynakları bulunduran bir coğrafya olarak dikkatleri üzerine çekmiĢtir. Amerika ve Avrupa merkezli enerji Ģirketleri ile politika yapıcıları hemen Orta Asya‟da aktif olmak istemiĢlerdir. Çin de zaman kaybetmeksizin bölgeye yönelik dıĢ politika oluĢturmaya baĢlamıĢtır. Çin için alternatif bir enerji ithalat rotası olan Orta Asya‟ya yönelik, çok kısa bir süre içerisinde birçok önemli proje sunulmuĢ ve hayata geçirilmiĢtir. Bu çalıĢmada Çin‟in enerji ihtiyacının karĢılanmasında Orta Asya‟nın nasıl bir role sahip olabileceği araĢtırılacaktır. Anahtar Kelimeler: Enerji, Çin, Orta Asya.
Devrim öncesi ve devrim sonrası Türkiye ve Mısır ilişkilerinin bir analizi
Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinden günümüze değin Mısır ile Türkiye arasında tarihi ve kültürel bir bağ bulunmaktadır. Tarihsel süreçler içerisinde Türkiye ile Mısır arasındaki ilişkiler sürekli dengesiz bir şekilde ilerlemiştir. Batıya yönelik politikalar Türkiye Cumhuriyet'inin kurulmasından itibaren takip edilmeye çalışılmış ve batıyı örnek almak amacıyla bazı reform hareketleri geliştirilmiştir. ancak ülkede laikliğin benimsenmesiyle birlikte Ortadoğu ülkelerinden uzaklaşılmıştır. Bu gibi durumlar Mısır ile olan ilişkilere de yansıyarak iki ülke arasında soğukluğun girmesine neden olmuştur. Keza İsrail ile Araplar arasında yaşanan savaşlarda Türkler her zaman Arapların yanında olmuşlardır. Ancak Türklerin bu şekilde tavır sergilemeleri Araplar tarafından aynı şekilde karşılık görmeyerek samimi bir şekilde karşılanmamıştır. Türkiye ise Kıbrıs sorunundan dolayı yeni dost arayışları içerisine girmiş, ancak gene de Araplarla olan ilişkilerde herhangi bir değişiklik söz konusu olmamıştır. 1990 ve 2000'li yıllarda terör sorunlarıyla karşı karşıya kalan Türkiye bu süreçte dış politikasını Batıdan alarak Orta Doğu'ya yöneltmiştir. Mısır'da 2011 yılında yaşanan devrim hareketlerine destek veren Türkiye, bunun sonucunda Mısır'dan olumlu tepkiler almıştır. Özellikle Müslüman Kardeşler 'in devrim sonucunda yönetimi almalarının ardından iki ülke arasındaki ilişkiler ivme kazanmıştır.
Avrupa Birliği mali yardımlarının Avrupa Birliği-Türkiye ilişkilerinde kamu diplomasisi aracı olarak etkisi
Uzun yıllar boyunca kamu diplomasisi, aktörler arasındaki güçlü ilişkileri geliştirmek için önemli bir araç olmuştur. Halkın desteğine sahip olmak ikili ilişkilerde güçlü bir etken olarak düşünülebilir. Dahası, yumuşak güç bağlamında kamu diplomasisi, bir ülkeyi diğerlerinin kendi perspektifinde tutmak için oldukça önemli bir araçtır. Bu konuda Avrupa Birliği, Türkiye ile ilişkilerinde kamu diplomasisi uygulamaktadır ve bu bağlamda Avrupa Birliği'nin Türkiye'ye sağladığı mali yardımlar önemli bir araçtır. Bu çalışmanın amacı, bir kamu diplomasisi aracı olarak Avrupa Birliği'nin mali yardımlarının Türkiye ve Avrupa Birliği ikili ilişkilerindeki etkisini sorgulamaktır. Bu çalışma ile, Avrupa Birliği'nin Türkiye ile ilişkilerinde uyguladığı araçlara yeni bir vizyon çizgisi arayışındadır. Avrupa Birliği Türkiye ilişkilerinde kamu diplomasisi ve mali yardımlarla bağlamı nadir çalışılan bir konudur. Bu çalışma literatürdeki bu açığı tamamlamayı amaçlamaktadır. Anahtar kelimeler: kamu diplomasisi, yumuşak güç, Avrupa Birliği, Türkiye, mali yardımlar.