Theses supervised by Prof. Dr. Mustafa Aydın

13 theses · Manisa Celal Bayar University, Fırat University, İstanbul University, Kütahya Dumlupınar University

Master'sOpen AccessTR

3D metal yazıcı ile üretilebilen armatür tasarımı ve karakterizasyonu

Armatürler, çeşitli alanlarda kullanıcının suya ulaşmasını sağlarken işlevselliğin yanında dekoratif görüntüleri ile mekanların dekoru olarak önemli bir rol oynamaktadır. Otel, kafe gibi konsept mekanlarda özgün ve estetik tasarımlara ilgi duyulmaktadır. Sıra dışı tasarımlar, geleneksel üretim yöntemleriyle armatür üretimini zorlu hale getirmektedir. Bu çalışmada eklemeli imalat ile üretim yöntemleri kullanılarak üretilen paslanmaz çelik malzemeli armatür tasarımı, üretim süreci ve karakterizasyonu ele alınmıştır. Paslanmaz çelik armatür gövdesi ile geleneksel yöntemlerle üretilen pirinç hammaddeli armatür gövdesinin akustik ölçümü değeri, debi değerleri ve diğer teknik özellikleri deneysel ve analitik olarak karşılaştırılmıştır. Elde edilen bulgular, eklemeli imalatla üretilen armatürlerin, özellikle malzeme kalitesi, tasarım özgürlüğü ve fonksiyonel özellikleri açısından sunduğu avantajları/dezavantajları ortaya koymaktadır.

Eviye tasarımıGörsel tasarımPaslanmaz çelik+5
Özüm Karabacaklar Bayramoğlu
Manisa Celal Bayar University · Institute of Graduate Studies
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Cam elyaf takviyeli PPS (polifenilen sülfid) termoplastik kompozit malzemenin su armatürü iç gövde üretiminde alternatif malzeme olarak kullanılabilirliğinin deneysel araştırılması

Su armatürleri, sıhhi tesisat sistemlerinde suyun kontrolünü ve yönlendirilmesini sağlayan temel bileşenler olup, işlevsellik ve estetik açısından önemli bir rol üstlenmektedir. Bu tez çalışmasında, iç gövde üretiminde yaygın olarak kullanılan pirinç malzeme yerine cam elyaf takviyeli Polifenilen Sülfid (PPS-GF) termoplastik kompozit malzemenin alternatif olarak kullanılabilirliği deneysel olarak araştırılmıştır. Çalışma kapsamında, PPS-GF'nin yüksek sıcaklık dayanımı, kimyasal direnç, boyutsal kararlılık ve mekanik özellikleri değerlendirilmiş; enjeksiyon yöntemiyle üretilen iç gövde prototipleri, pirinç parçalar ile üretim süreci, performans testleri (mekanik, korozyon, akış) ve maliyet analizi bakımından karşılaştırılmıştır. Elde edilen bulgular, cam elyaf takviyeli PPS kompozitlerin özellikle hafiflik, korozyon direnci, üretim kolaylığı ve çevresel faydalar açısından önemli avantajlar sunduğunu ortaya koymaktadır. Bu yönüyle çalışma, su armatürü sektöründe geleneksel metallere alternatif termoplastik kompozit malzeme kullanımına bilimsel katkı sağlamaktadır.

Burak Beyazıt Uysal
Manisa Celal Bayar University · Institute of Graduate Studies in Science
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Antenatal faktörlerin yenidoğanda beyin gelişimi üzerine olası etkileri

Preterm doğum, neonatal mortalite ve morbiditenin en önemli nedenlerinden biridir. Bu nedenle, prematüre yenidoğanın postnatal sonuçlarını iyileştirmek için 34 gebelik haftasından önce doğum beklenen gebelere antenatal kortikosteroid (AKS) tedavisi uygulanmaktadır. Antenatal kortikosteroid uygulamasının prematüre bebeklerde respiratuvar distres sendromu, intraventriküler kanama, sepsis, nekrotizan enterokolit ve mortalite oranlarını azalttığına dair birçok çalışma yayınlanmıştır. Bunun karşın, AKS uygulamasının prematüre bebeklerin beyin gelişimi üzerinde olumsuz etkilerini gösteren çalışmalar da vardır. Bu nedenle çalışmamızda AKS tedavisine bağlı olası beyin hasarının göstergelerinden adrenomedullin, S100, aktivin A ve tau proteini düzeyleri çalışıldı. Fırat Üniversitesi Hastanesinde < 34 gebelik haftasında doğan prematüre bebeklerden adrenomedullin, aktivin A, S100, tau düzeylerini çalışmak için kan örnekleri alındı. Olgular antenatal steroide maruz kalanlar ve kalmayanlar olmak üzere iki gruba ayrıldı. Ayrıca, bu bebeklerin baş çevresi, kan şekerleri ile TSH ve T4 düzeyleri de karşılaştırıldı. Çalışmaya toplam 85 prematüre bebek alındı. Bu olgular %61.2'si (n = 52) erkek olup ortalama gebelik haftası 30.0 ± 2.7 hafta (23-33 hafta) idi. Çalışmaya alınan prematüre bebeklerin annelerinin %45'ine (n = 41) AKS uygulanmıştı. İki grup arasında adrenomedullin düzeyleri bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamasına (p < 0.05) karşın, antenatal stereoide maruz kalan bebeklerde aktivin A, S100 ve tau proteini düzeylerinin daha yüksek olduğu belirlendi (p < 0.05). Ayrıca, antenatal steroide maruz kalan bebeklerde kan şekerleri daha düşük olmasına karşın baş çevresi ve tiroid fonksiyonları yönünden iki grup arasında herhangi bir farklılık bulunmadı. Sonuç olarak, AKS tedavisinin prematüre bebeklerin morbidite ve mortalitesini azalttığı bilinmesine karşın steroide maruz kalan bebeklerin nörogelişimsel yönden uzun dönem yakından izlenmesi gerekir.

Bebek-prematürBebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıkları+5
Esra Kılıç
Fırat University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde görülen kültür pozitif neonatal sepsisin klinik ve laboratuvar özelliklerinin morbidite ve mortalite üzerine olan etkisinin araştırılması

ÖZET Neonatal sepsis, özellikle düşük doğum ağırlıklı prematüre bebeklerde olmak üzere yenidoğanın önemli bir mortalite ve morbidite nedenidir. Bu çalışmada kültür-pozitif neonatal sepsisli olguların klinik ve laboratuvar özelliklerinin mortalite ve morbidite ile ilişkisi araştırıldı. Ocak 2013 ile Aralık 2017 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi YYBÜ'nde yatırılan 4241 bebekten kültür-pozitif sepsis gelişen 233'ünün tıbbi kayıtları incelendi. Gebelik yaşına göre hastaların büyük çoğunluğu aşırı ve orta preterm bebeklerdi (%39.1 ve %11.6). Hastaların %74.2'sinde invaziv mekanik ventilasyon, %26.9'unda ise santral katater takılma öyküsü vardı. Kan kültüründe en fazla (%56.2) üreyen patojenler Gram-negatif bakteriler olmakla birlikte spesifik olarak en fazla Klebsiella pneumoniae (n: 67, %28.8) üremişti. Lökopeni yönünden Gram-pozitif ve Gram-negatif bakteriler ile mantarlar arasında (%12.3, %16.8 & %17.2) istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardı (p = 0.021). Lökopenisi olan hastaların (n: 36, %15.5) lökositozu olanlara (n: 50, %21.5) kıyasla mortalite oranı daha yüksekti (%72.2 ve %50, p = 0.000). Aşırı düşük doğum ağırlıklı hastaların 24'ü (%68.6), çok düşük doğum ağırlıklı hastaların 27'si (%54), düşük doğum ağırlıklı hastaların 22'si (%30.1) ve normal doğum ağırlıklı hastaların ise 29'u (%38.6) ölmüştü (p = 0.02). Ölen hastaların (n: 102) total parenteral nutrisyon alma süresi hayatta kalanlara göre anlamlı düzeyde daha uzun idi (16.48 ± 15.7 gün ve 14.38 ± 13.7 gün, p = 0.015). Hastaların 102'si (%43.8) ölüm, 107'si (%45.9) sağkalım ve 24'ü ise (%10.3) sekel ile sonuçlandı. Yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde enfeksiyon kontrol önemlerine azami özen gösterilmesi, gereksiz invaziv girişimlerden kaçınılması ve anne sütü ile enteral beslenmeye erken geçilmesi neonatal sepsis sıklığını azaltacaktır. Anahtar Kelimeler: Yenidoğan, mikroorganizma, risk faktörleri, sepsis, prognoz

Bebek-yenidoğmuş hastalıklarıBebeklerMorbidite+6
Işılay Özeren
Fırat University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde görülen klebsiella sepsisine ait özellikler ve antibiyotik paterni

Neonatal sepsis, yenidoğanın önemli mortalite ve morbidite nedenlerinden biridir. Klebsiella suşları hem erken hem de geç başlangıçlı neonatal sepsisin önemli etkenlerindendir. Yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde salgınlara yol açarak ciddi morbidite, mortalite ve yüksek sağlık bakım maliyetlerine neden olurlar. Geniş spektrumlu sefalosporinler ve karbapenem kullanımı enfeksiyon gelişimi için önemli bir risk faktörüdür. Bu çalışma yenidoğan yoğun bakım ünitemizde yatan hastalardaki klebsiella sepsisinin sıklığı, ilişkili risk faktörleri, direnç paternleri, mortalite ve morbiditeye etki eden faktörlerin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Ocak 2013 ile Mart 2019 yılları arasında yenidoğan yoğun bakım ünitemizde kültür ile kanıtlanmış klebsiella sepsisi belirlenen hastalar çalışmaya alındı. Hastaların elektronik dosyaları geriye dönük olarak incelendi. Kültür ile kanıtlanmış klebsiella sepsisi tanısı alan 84 hasta çalışmaya alındı. Altı yıllık çalışma süresince klebsiella sepsisi oranı tüm yatan hastalar içinde %1.5, kültürle kanıtlanmış sepsis vakalarının ise %19.8'i olarak bulundu. Seksen hastada (%95,2) Klebsiella pneumoniae (K. Pneumoniae), dört hastada ise (%4,8) Klebsiella oxytoca (K. oxytoca) üredi. Hastaların %59,5'inde geniş spektrumlu beta laktamaz (ESBL) pozitifliği saptandı. Düşük doğum ağırlığı, prematürite, santral kataterizasyon, total parenteral nütrisyon (TPN) ile beslenme ve uzun hastane yatış süresi klebsiella sepsisi için risk faktörleri olarak bulundu. Antibiyogramlarda en fazla duyarlılık sırasıyla meropeneme ve amikasine karşı idi (sırasıyla %64,5 ile %52,4). En az duyarlılık ise ampisiline (%2,4) ve sefepime (%11,9) aitti. Mortalite oranları gebelik haftası ve doğum tartısı ile negatif korelasyon göstermektedir (sırasıyla r = -0,751 ve -0,663). Mortalite gelişen olgularda da en yüksek duyarlılık meropeneme (%75,9) ve amikasine (%74,1), en yüksek direnç ise ampisiline (%100) ve sefepime (96,4) karşı saptandı. Sonuç olarak çalışmamızda klebsiella enfeksiyonları önemli bir sorun olarak belirlenmiştir. Uzun süre hastanede yatış, düşük doğum ağırlığı, prematürite, enfeksiyon öncesinde antibiyotik kullanımı ve invaziv girişimler önemli risk faktörleri olarak öne çıkmaktadır. Çok küçük prematürelerde, düşük doğum ağırlıklı yenidoğanlarda daha mortal seyretmektedir. Başta sağlık çalışanlarının el hijyeni olmak üzere bariyer önlemlerine uyulması, invaziv girişimlerin kısıtlı tutulması, enfeksiyon kontrol programlarına uygulanması ve antibiyotiklerin akılcı kullanımı enfeksiyonların önlenmesi yönünden önem arz etmektedir. Anahtar kelimeler: Yenidoğan, sepsis, klebsiella, antibiyotik tedavisi, mortalite

AntibiyotiklerBebek-yenidoğmuş hastalıklarıBebekler+6
Esra Genç
Fırat University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yenidoğan bebeklerde hematolojik indekslerin gebelik haftalarına göre değerlendirilmesi

Eritrosit ve lökosit indeksleri yaşa ve cinsiyete göre değişkenlik gösterir. Çocuklarda anemi tanısını koymak için yaşa göre normalin alt sınırını bilmek gerekir. Bu nedenle, kendi toplumumuz için farklı gebelik yaşı ve doğum ağırlığındaki yenidoğanların hematolojik indekslerinin normal değerlerinin ortaya konulması amaçlandı. 1 Ocak 2015 ile 31 Aralık 2019 tarihleri arasında hastanemizde doğan bebeklerin tıbbi kayıtları retrospektif olarak değerlendirildi. Olgular gebelik yaşı ve doğum ağırlığına göre farklı gruplara ayrıldı. Hematolojik parametrelerin gebelik yaşı ve doğum ağırlığına göre korelasyonu ve dağılımı incelendi. Çalışmaya alınan toplam 340 yenidoğan bebeğin ortalama doğum ağırlığı 1821,68±923,97 gr (400-4230 gr), ortalama gebelik yaşı ise 32,0±4,9 hafta (24-40 hafta) idi. Kırmızı hücre dağılım genişliği (RDW) değerinin kızlarda erkeklere göre daha yüksek olmasının dışında, iki cinsiyet arasında hematolojik indeksler yönünden farklılık yoktu. Gebelik yaşı ile kırmızı kan hücresi (RBC) sayısı arasında zayıf ve pozitif bir korelasyon olduğu belirlendi (r=0,310 ve p<0,05). Gebelik yaşı ile ortalama eritrosit hacmi (MCV) ve ortalama eritrosit hemoglobin (MCH) arasında ise orta ve negatif bir korelasyon vardı (sırasıyla, r=-0,611 ve p<0,05; r=-0,564 ve p<0,05). Ayrıca, gebelik yaşı ile beyaz kan hücresi (WBC) ve trombosit (PLT) sayısı arasında zayıf ve pozitif bir korelasyon olduğu tespit edildi (sırasıyla, r=0,245 ve p<0,05; r=0,347 ve p<0,05). Hematolojik indeksler gebelik yaş grubuna göre karşılaştırıldığı zaman RBC sayısı, hemoglobin, hematokrit, MCV ve MCH değerleri ile WBC ve PLT sayıları farklılık göstermekteydi (p<0,05). Hematolojik parametreler doğum ağırlığına göre değerlendirildiğinde, gebelik yaşına göre yapılan değerlendirmeye benzer sonuçlar vermiştir. Yenidoğanın hematolojik parametreleri gebelik yaşı ve doğum ağırlığına göre farklılık göstermektedir. Anormal durumların ayırt edilebilmesi için her toplumun normal referans değerlerinin ortaya konulması gerekir.

Bebek-yenidoğmuşBebeklerDoğum ağırlığı+4
Mustafa Yıldız
Fırat University
2020
00
Master'sOpen AccessTR

1991-2015 yılları arasında Japonya-Rusya Federasyonu ilişkileri

Tarihî süreç içerisinde değerlendirildiğinde Japonya ile Rusya Federasyonu arasındaki ilişkilerin köklü bir geçmişe dayanmadığı görülmektedir. Bu tarih I. Petro (1682-1725) döneminde Moskova'ya Dembay isimli bir Japon gemicinin gelişinden itibaren başlatılırsa yaklaşık 300 yıllıktır denilebilir. Bununla birlikte diplomatik ilişkilerin tarihi ise 1855 yılında Şimoda Anlaşması'nın imzalanmasıyla başlamaktadır. Japon-Rus ilişkilerini konu alan ve doküman incelemesine dayanan bu çalışmada ise 1991-2015 yılları arasındaki ilişkilerin önemli olayları ele alınıp, kronolojik olarak araştırılmış ve gelecekte ilişkiler hangi yönde değişebilir sorusuna cevap aranmıştır. Araştırma sonucunda Yeltsin (1991-1999), Putin (2000-2004/2004-2008), Medvedev (2008-2012) ve Putin (2012-2015) dönemleri ele alındığında Kuril Adaları'nın hangi ülkeye ait olduğunun iki ülke arasındaki en büyük siyasi sorunu teşkil ettiği, Yeltsin döneminde Kuril Adaları sorununun Ruslar tarafından tanınarak çözümüne yönelik ilk adımların atıldığı ve II. Dünya Savaşı sonrasında gerilen ilişkileri yumuşatmak üzere Tokyo Deklarasyonu'nun (1993) imzalandığı; Putin'in birinci ve ikinci başkanlık dönemlerinde Kuril Adaları sorunun çözümüne yönelik somut bir adım atılmamakla birlikte ekonomik ve kültürel ilişkilerin geliştiği; Medvedev döneminde Kuril Adaları sorununun çözümüyle ilgili olarak Kunaşir Adaları'na bir Rus başkan olarak ilk kez bir ziyaret gerçekleştirildiği ve Japonya'daki nükleer felaket (2011) ile ekonomik kriz (2011) nedeniyle Ruslar tarafından Japonya'ya ekonomik destek sağlandığı; Putin'in üçüncü başkanlığı döneminde ise II. Dünya Savaşı'ndan sonra imzalanmayı bekleyen barış anlaşmasının imzalanmasının Adalar sorunun çözümünde bir şart olarak öne sürülmesinden başka Kuril Adaları sorunun çözümüne yönelik bir girişimin olmadığı görülmektedir. Sonuç olarak Tokyo ve Moskova arasında barış anlaşmasının imzalanması ve Kuril Adaları gibi çözülememiş sorunlardan dolayı tam anlamıyla bir siyasi yakınlaşma sağlanamasa da her iki ülke için faydalı ekonomik, ticari ve kültürel ilişkilerin gelişerek devam ettiğini söylemek mümkündür. Anahtar kelimeler: Japonya, Kuril Adaları, Rusya, SSCB, Şimoda Anlaşması, uluslararası ilişkiler

AnlaşmalarJaponyaKuril Adaları+2
Leyla Nasırova
İstanbul University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Türkiye - İngiltere ilişkileri (1929-1939)

Bu çalışmada, Türkiye-İngiltere ilişkilerinin 1929-1939 yılları arasında yeniden yapılandırılarak iş birliğinden ittifaka doğru dönüştüğü ve bu durumun hem Türk dış politikası hem de ikili ilişkiler açısından önemli bir dönüm noktası olduğu irdelenmeye çalışılmıştır. İngiltere Devleti'nin Büyükelçiliğini başkent Ankara'ya taşıması için Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal [Atatürk] Paşa'nın diplomatik manevrası iki ülke ilişkilerinin başlangıcını oluşturduğu düşünüldüğünden çalışma 1929 yılından başlatılmıştır. 1939 yılında imzalanan Üçlü İttifak Antlaşması ise artık Türkiye'nin dış politikasında yeni bir yönelim içinde olduğunu göstermiş ve yeni bir başlangıç olmuştur. İşte bu iki olay arasındaki gelişmeler diplomatik, siyasi, askerî, ekonomik ve sosyal başlıklar altında incelenmeye çalışılmıştır. Bu süreçte temel kaynak olarak Cumhuriyet arşiv belgeleri ile dönemin basın organları, ayrıca yayımlanmış İngiliz belgeleri yanında diğer yayınlar da kullanılmıştır. Bütün bu yayınlardan elde edilen bulgular, ele alınan sürecin tematik ve kronolojik olarak açıklanmasını sağlamıştır.

Arşiv belgeleriCumhuriyet DönemiCumhuriyet tarihi+4
Hakan Kaya
İstanbul University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2019
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Term yenidoğanlarda bilirubin nörotoksitesinin beyin hasarı biyobelirteçleri ile öngörülmesi

Çalışmamızda farklı bilurubin düzeyleri ile nöronal hasarı gösteren biyobelirteçler arasında ve ayrıca bu farklı biyobelirteçlerin kendi arasında herhangi bir korelasyon olup olmadığının değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmaya Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulundan 07.04.2022 tarih ve 2022/05-08 sayılı etik kurul onay alındıktan sonra başlandı. Bilirübin düzeylerine göre olgular 5 gruba (G1≥25, G2=20.1-25, G3=15.1-20, G4=10.1-15, G5=5-10 mg/dL) ayrıldı. Elde edilen periferik kan örneklerinden S100B, tau, aktivin ve adrenomedullin düzeyleri çalışıldı. Araştırma 12 ayda tamamlandı. Çalışmaya toplam 91 olgu (n=27 kız, n=64 erkek) alındı. G1'de bilirübin ile adrenomedullin, aktivin ve tau arasında; adrenomedullin ile tau ve S100B arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon saptandı (p<0,05). G2'de bilirübin ile S100B arasında; adrenomedullin ile aktivin, tau ve S100B arasında; aktivin ile tau, S100B arasında; tau ile S100B arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon belirlendi (p<0,05). G3'te adrenomedullin ile aktivin, tau ve S100B arasında; aktivin ile tau ve S100B arasında, tau ile S100B arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon saptandı (p<0,05). G4'te bilirübin ile aktivin arasında; adrenomedullin ile aktivin, tau ve S100B arasında; aktivin ile tau ve S100B arasında, tau ile S100B arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon saptandı (p<0,05). G5'te bilirübin ile tau arasında; adrenomedullin ile aktivin arasında, aktivin ile S100B arasında; tau ile S100B arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon görüldü (p<0,05). Adrenomedullin, aktivin, tau ve S100B yönünden gruplar kıyaslandığında, istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p<0,05). Bu farkın G1'deki yükseklikten kaynaklandığı görüldü. Tüm hastaları birlikte değerlendirildiğinde bilirübin, adrenomedullin, aktivin, tau ve S100B arasında birbirleriyle pozitif yönde anlamlı korelasyon saptandı (p<0,05). Yüksek bilirubin düzeyleri ile beyin hasarını gösteren biyobelirteçler arasındaki korelasyon, yenidoğan bebeklerde bilirubin ensefalopatisinin erken tanısına ve izlemine ışık tutabilir.

Fatmanur Emre Çiçek
Fırat University
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Hidrokarbon gazlar ile karbür tozu üretim fırını tasarım ve karakterizasyonu

Bu tez çalışmasında iç sıcaklığı maksimum 1200°C, 400x780x236mm boyutlarına sahip önkaplama fırını tasarımı, imalatı ve bu fırının sıcaklık değerleri karakterize edilmiştir. İmalat aşamasında üç unsur üzerinde durulmuştur. Birincisi rezistans telinin seçimi, ikincisi fırının iç sıcaklığının maksimum 1200°C'ye çıkarılması için gerekli olan gücün tespiti ve üçüncüsü fırın izolasyonunun belirlenmesidir. Bu prosesler yürütülürken minimum yatırım maliyeti ve minimum işletme masrafları göz önüne alınarak uygun bir tasarım gerçekleştirilmiştir. Tasarımlar Solidworks programı kullanılarak yapılmıştır. Elde edilen tasarımlar kullanılarak 304L paslanmaz çelik malzemeden fırının imalatı gerçekleştirilmiştir. Fırın üç fazlı ve 60 amper gücünde PID kontrol üniteli olarak gerçekleştirilmiştir. Fırın iç haznesi de yine 1.5mm kalınlıkta paslanmaz çelikten kaynaklı olarak imal edilmiştir. Yalıtım olarak Alümina tuğla ve battaniye kullanılmıştır. PID kontrol için K tipi termokupl tercih edilmiştir. Aynı zamanda atmosfer kontrolü için argon ve reaksiyon içinde propilen gazı ve manometreleri hortum ve gaz vanalarından oluşan bir fırın seti kullanılmıştır. Bu sayede sıcaklık, basınç atmosfer ve sürenin kontrol edilebildiği bir fırının tasarım ve imalatı gerçekleştirilmiştir. Tasarım ve imalatı gerçekleştirilen fırının sıcaklıklarının kontrolü, iç dış sıcaklık farkının belirlenmesi, reaksiyon sıcaklığına ulaşma süresi ve reaksiyon sıcaklıklarının belirlenmesi ve dolayısıyla toplam deney süresinin belirlenmesi için ön kalibrasyon deneyleri yapılmıştır. Sıcaklıkların eş zamanlı olarak alınması, karşılaştırılması ve rejime ulaşma sürelerinin belirlenmesi amacıyla üç farklı ölçüm sistemi kullanılarak sıcaklıklar ölçülmüş ve kaydedilmiştir. Ölçümler sonunda fırının ayarlanan sıcaklığa (550°C) yaklaşık olarak 30 dakikada ulaştığı tespit edilmiştir. Bu sıcaklığa ulaşıldığında reaksiyonun gerçekleşeceği iç haznenin ise yaklaşık 1.5 saat sonra ve 20°C farkla (530°C) ulaşılabildiği tespit edilmiştir. Bu nedenle belirlenen reaksiyon sıcaklıkları için fırının yaklaşık 20°C daha üst sıcaklıkların ayarlanarak deneylerin yapılması gerektiği yapılan kalibrasyon çalışmaları ile belirlenmiştir.

Mehmet Kadıoğlu
Kütahya Dumlupınar University · Institute of Graduate Studies in Science
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Tanzimat dönemi eğitim sistemi ve yeniden yapılanma çabaları

Osmanlı Devleti Eğitim Sistemi, Tanzimat Dönemi ne tam bir çıkmazlar yumağı görüntüsüyle girer. Tanzimat Dönemi'ne girerken, eğitim kurmları; orta ve yüksek öğ renim veren medreseler, ilköğrenimi sağlayan sıbyan mek- tebleri, saray mektebi olan Enderun ve az sayıda askeri teknik okuldan ibarettir. Bu okullar da genel olarak bi- ribirinden kopuk ve ayrı bakanlıklara bağlı olarak, eği- tim-öğretim hizmeti sunmaya çalışmaktadır. Tanzimat Dönemi Eğitimi; 1869'da Maarif-i Umumiye Nizamnamesi yayımlanıncaya kadar, ilk otuz yılı bütünüy le sistemsizdir. Eğitim örgütü de, biri Meşihat'a, öteki Babıali'ye bağlı olmak üzere, iki ayrı merkezden (Meka- tib-i Umumiye Nezaretiyle Meclis-i Umur-u Nafia tarafın dan) yönetilmektedir. Bu, otuz yıllık sürede taşra için uygun görülen okul sayısı ise büsbütün yetersizdir. Asıl okullaşma 1860' lı yıllarda başlar. Bir başka deyişle, Tanzimat Dönemi'nin ilk yılla rında ve 1869 Nizamnamesi yayımlanıncaya kadar, eğitim, bir karmaşa havasında yol alır. Askeri ve sivil, kız ve erkek okulları açılır. Hepsinde de bir takım aksilikler, 155156 şanssızlıklar yaşam r. Okullar açılır kapanır, isim ve yer değiştirir. Yeniden yapılanma zorunluluğunu farkeden Tanzimat Dönemi devlet adamları, işe eğitimi kurallara bağlama girişimleriyle başlarlar. Eğitim alanında, kendi dönemi ne göre oldukça geliştirilmiş yasal düzenlemeler çıkar tılır. Hatta bu düzenlemelerden bazıları, günümüzün bir çok uygar devletinin bile ilerisinde bir görünüm sergi lemektedir, özellikle, farklı inanç ve etnik kökenlerle ilgili yasal düzenlemeler demokratik bir yapıyı çok ile ri bir düzeyde temsil etmektedir. Bu demokratik düzen lemelerin, dış baskılar sonunda yapıldığını düşünenler olsa da, Osmanlı Devleti'nin en güçlü dönemlerinde de farklı inançtan olanlara son derece toleranslı uygulama larda bulunmuş olması bu tezi önemli ölçüde geçersiz kılmaktadır. 1869'da yayınlanan ve yasa hükmünde olan Maarif-ı Umumiye Nizamnamesi 'yle. ilk kez eğitim işleri ciddi o- larak ele alınır. O kadar ki düzensiz sistemsiz, günün gereksinimlerine göre belirlenen kurumlaşma, ilk kez bu tüzükle kurallara bağlanır. Ancak, Maarif-i Umumiye Nizamnamesi 'nin ön gördü ğü okullaşma, Osmanlı Devleti'nin yıkılışına kadar ger çekleştirilemez. 19. yüzyıl biterken, bütün ülkede yal nızca 400 kadar rüşdiye bulunması da bunu göstermektedir. Kız rüşdiyelerine taşrada kimse ilgi göstermez. Orta öğ retimde idadi-sul tani karmaşası sürekli gündemde kalır.157 Tüzüğe göre, idadilere, rüşdiyeyi bitirip Darülfünun'a gitmek isteyenler girecektir. Bu okulların, 1000 haneli her merkeze açılması öngörülmüştür. Ancak, 1870'lerin sonunda bile henüz biri İstanbul'da, öteki Yanya'da, iki idadi vardır. Tek sultani ise Galatasaray Sul tanisi 'di r. 1884'te il merkezlerindeki idadiler, 29'a çıkar ama ço ğuna ilgi yoktur. Çünkü, rüşdiyeyi bitirenler, devlet dairelerinde cazip görevler bulmakta daha fazla öğrenim görmeyi gereksiz görmektedirler. Tüzüğün getirdiği bir yenilik de, Usul-ı Cedid denen yeni öğretim yönteminin yaygınlaştırılması olur. Selim Sabit Efendi 'nin Elifba-yı Osmani'si tüm okullarda geçerli ders kitabı sayılır. Maarif Nezareti bu yeni yöntemi kısa zamanda okullara yerleştirebilmek için ge zici öğretmenler görevlendirilmesini, Vilayet Maarif Mü dürlüklerinden ister. Tanzimat Dönemi, daha çok azınlık ve yabancıların eğitimde, önemli gelişmeler kaydettikleri bir dönemdir. Hızla yayılan bu okulları denetim altına alabilmek için 1869 Maarif-i Umumiye Nizamnamesi 'ne önemli denecek hü kümler konulmuştur. Ancak, Osmanlı Devleti'nin yabancı ve azınlık okullarını denetim konusunda başarılı olama dığı görülmektedir. Hem nicelik, hem de nitelik olarak reform denecek düzeyde bir artış sağlayan azınlıklar ve yabancılar sadece Tanzimat Dönemin'de 300 den fazla özel okul açmışlardır.158 Tanzimat Dönemi Eğitimi 'nin getirdiği yenilikle rin başında; "mektep" denen kurumun sadece İstanbul için gerekli olmadığı, ülkenin her yanında eğitime muhtaç gençler bulunduğu gerçeğinden hareketle önce büyük il lerde olmak üzere taşrada da okullar açılması gelir. Ya ni eğitimin yaygınlaştırılması ilkesi bir Tanzimat dü şüncesidir. Kızların eğitimi, sıbyan mekteblerinin iyi leştirilmesi, modern eğitim yöntemlerinin benimsenmesi bu dönemdedir. Tanzimat'la bir batı dilinin programlar da yer alması da kural lası r. Tanzimatçılar, orta ve yüksek öğretim kurumlarını medresenin nüfuzundan kurtararak, devletin otoritesi al tına almaya çalışırlar. Medreseler ise, Tanzimat'tan ön ceki karakterlerini korumaya devam ederler. Medreseler; yeniçeri opağı gibi, bütün yeniliklere karşı gelerek ve bünyesinde hiçbir değişiklik kabul etmeyerek varlıkları nı korumak isterler. Medresenin dışında kurulan okullar da yavaş yavaş batılı şekil ve metodlara yönelirler. So nuçta, Tanzimat Dönemi 'nde eğitimde birlik sağlanamaz. Batı düşüncesi ile çalışan okullar yanında, Skolastik bir görünüm sergileyen medrese yanyana yaşamaya ve bir birlerini kabullenemeyen, nesiller yetiştirmeye devam e- der. Devletin kurduğu okullardan yetişen nesiller, med resenin etkililiğini azaltmaya başlasalar da, Devlet'in temeli din olmaya devam ettiği için, medreselerin kaldı rılması başarılamaz.159 "Tanzimat okullarının" doğduğu geliştiği, iyi kötü bir sisteme kavuştuğu dönem boyunca medreselerde hiç bir gelişme gözlenmemektedi r. Tersine talebe-i ulum (bilim öğrencileri) adıyla nüfuzlarım korumaya çalışan medre seliler, daha sık sokağa dökülmekte, iç kargaşalarda da ha aktif rol almaktadırlar. 1876'daki siyasal çalkantı ların hepsinde yer alan medreselilere, Sultan II. Abdül- hamid de olumsuz bakar; medreselilerin büsbütün cahil kalmaları ve dışlanmaları için, Medreselere kayıtlı o- lanların askere alınmayacakları avantajını getirerek, bu kurumların asker kaçaklarıyla dolmasına olanak sağlar. Sonuç Ve öneriler Tanzimat Dönemi'nin, Tanzimat Fermam'nın okunma sıyla başladığı kabul edilir. Tanzimat Fermam'nın, si yasi bir belge olduğu düşünülürse, yapılacak yenilikler arasında, eğitime hiç yer verilmemesi doğal karşılanabi lir. Ancak, siyasi bir ferman olmakla birlikte, Osmanlı Devleti 'ni çağdaş Avrupa devletleri seviyesine çıkarmayı amaçlayan, bir "Reform belgesi" nde, ülkenin gelişmesine engel olan nedenlerin başında gelen, "cehalet" i ortadan kaldıracak olan eğitim ve öğretim reformlarından söz e- dilmemesi yadırganacak bir durum olarak değerlendirile bilir. Ayrıca, Tanzimat Fermam'nda öngörülen reformla rın gerçekleşmesinin, ülkede yeterli sayıda aydın ve me mur kadrosunun bulunmasına bağlı olduğu da söylenebilir.160 Bu kadrolar ise, ancak çağcıl eğitim kurumlarında yetiş- tiştiri lebili rdi. Nitekim, reform taraftarı olan devlet adamları, yeniliklerin gerçekleştirilebilmesi için, bil gi ve teknikle beraber yetişmiş kadroların da gerekli olduğunu görerek, geç de olsa, eğitim alanında reform yapmanın bir zorunluluk olduğunu anlarlar. Tanzimat Fermanı'nda eğitimle ilgili herhangi bir maddenin bulun maması, Tanzimatçıların bu konuya değer vermemiş olduk ları anlamına gelmemektedir. Çünkü, eğitim alanında re form yapmanın bir zorunluluk olduğu, 18. yüzyılda anla şılır ve Tanzimat Dönemi' ne kadar, bazı yeni okul model lerinin kurulması, eğitim ve öğretim yapması uygun görü lür. Fakat, Tanzimat genel hatlarıyla, batı medeniye tine doğru atılmış bir adım, Avrupa yaşam tarzını ülke ye kazandırma konusunda yapılan önemli bir girişimdir. Bununla beraber, Tanzimat girişiminin, Avrupai düşünce tarzını, bilim ve tekniğini ülkeye sokamadığı, yani Osmanlı Devleti için gerçek bir reform eylemi olmadığı da söylenebilir. Tanzimatçıların amaçladığı reformların gerçekle şememesinin en önemli sebebi erinden birisi olarak, gele neksel değerlere ters düşen yenilik girişimlerinin, ca hil halk tarafından sürekli olarak tepki ile karşılanma sı ve halkın çıkar grupları tarafından yönlendirilmeye müsait olması gösterilebilir. Bir başka önemli neden, bu haraketin başında bulunan devlet adamlarının çoğunluğu-161 nun, gerçek Avrupa kültürü almış insanlar olmamasıdır. Bu hareketin önde gelenlerinden çoğu, bu hareketi, daha çok "Kerhen" desteklenmesi gereken, Devlet 'in devamının zorunlu reçetesi olarak görmüşlerdir. Medresenin, düştüğü skolastik anlayıştan bir tür lü çıkamaması ve yeniliklere direnmesi de, gelişme giri şimlerini olumsuz etkilemiştir. Ayrıca, yeniden yapılanma misyonunu yüklenen yö neticilerin "değişim ajanı" rollerini gerektiği gibi yerine getirememiş olmaları da, gelişme çabalarını olum suz yönde etkileyen faktörler arasında sayılabilir. Hal ka küskün, baskıcı ve halkı değişime inandırmamış, yeni likler için, halkı motive etmemiş veya edememiş olan yö netim de, başarılı olamamanın sorumluları arasında sayı labilir. Değişimi gerçekleştirmek için öncelikle toplu mun bu değişime inandırılması ve değişimi ister hale ge tirilmesi yönetimsel bir sorumluluk olarak değerlendiri lebilir. Değişim ne yönde olursa olsun, toplumun ne ka dar yararına olursa olsun, değişime direnenler olacağı, özellikle değişimden zarar görebilecek çıkar grupları nın, toplumu, değişime direnme için motive etmeleri bek- lenilebi leceği düşünülürse, yönetimin özellikle değişi min yararları konusunda geniş kitleleri ikna etmesi ve isteklendi rmesi gerekecektir. Bu yöntem uygulanmazda, zorlayıcı veya toplumdan kopuk bir değişim gerçekleşti rilmek istenirse, tabanın yabancılaşması kaçınılmaz olur ki, Tanzimat'dan 150 yıl sonra bile bu yabancılaşmanın etkilerinin silinmediği görülmektedir.162 Bütün bu nedenlerden dolayı, Tanzimat Dönemi yö neticileri; eğitim örgütünde, köklü değişiklikler yapa mazlar. Eski kurumlara dokunamazlar. Plansız ve endişe li, çelişkilerle dolu bazı yüzeysel yenilikler gerçek leştirebilirler. Eğitim alanında, eski ve tutucu gele neklerle ilişkiyi keserek medreseleri kapatmak veya ıs lah etmek yerine, sadece onların yanında, genellikle on ların etkisi altında, sınırlı sayıda, Avrupa okulları tipinde "mektepler" açmakla yetinirler. Diğer yandan, gayri müslim cemaatlere, özellikle Islahat Fermanı ile, her devirden fazla ayrıcalıklar ta nıyan Tanzimat Dönemi yöneticileri, bu cemaatlerin eği tim alanında adeta söz sahibi olmalarını sağlamışlardır. Hatta Tanzimat Dönemi 'ne, başlı başına yabancıların ve azınlıkların, Osmanlı Devleti bünyesinde reform yaptık ları dönem olarak bakılabilir. Açtıkları özel okullarda öğrenim gören, gayr-ı müslimler; Tanzimat Dönemi yöneticilerinin istedikleri anlamda "Osmanlı" olmamışlar, aksine, milliyet duyguları gelişerek ayrılık akımlarını başlatmışlardır. Sonuç olarak, Tanzimat Dönemi Eğitimi ve okulları Türk Eğitim Tarihi'nde önemli bir aşamadır. Bu gün bile hangi önemli eğitim kurumumuzun tarihi incelense Tanzi mat Dönemi'nin izlerini ya da temellerini bulmak olası dır. İlköğretimin zorunlu kılınması ve yaygınlaştırılma sı, yüzlerce yıllık eğitim yöntemlerinin değiştirilmesi, dernekler, vakıflar aracılığıyla, hatta imecelerle okul laşma sürecinin başlatılması, laik eğitimin ve yabancı163 dil öğretiminin gündeme gelmesi, kızlara ortaokul, öğ retmen okulu, meslek okulu kapılarının açılması, yeni ders araç-gereçleri ve yeni öğretim tekniklerinin eği timle buluşması, eğitim sisteminin, yasal düzenlemeler yoluyla kurallara bağlanması, öğretmen yetiştirme işinin ciddiye alınması ve öğretmen yetiştirecek kurumların a- çı İması, her kesimden vatandaşın, eğitimle ilgilenmesi, öğretmen, okul, defter, kalem, tebeşir vb. kavramların güncellik kazanması... tüm bunlar, birlikte değerlendi rildiğinde, bu günkü Türk Eğitim Sistemi'nın temelleri nin, Tanzimat Dönemi 'nde atıldığı gerçeği daha iyi anla şılmakta ve o kısa dönemin saygıyla anılmasına neden olmaktadır.

Eğitim sistemiOsmanlı DevletiTanzimat Dönemi+1
İsa Yanar
İnönü University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
1996
00
Master'sOpen AccessTR

Stajer öğretmenlerin mesleksel sorunları ve çözüm yolları

Bu araştırma, "Orta öğretim okullarındaki stajyer öğretmenler ile görevli bulundukları okul müdürlerinin stajyerlik uygulamasında karşılaşılan sorunlara ve bu sorunların çözümüne ilişkin görüşleri nelerdir?" biçiminde düzenlenen problemi çözmek üzere yapılmıştır. Araştırma 1990-1991 öğretim yılında Diyarbakır merkez ilçeye bağlı resmi orta öğretim okullarındaki stajyer öğretmenler ile görevli bulundukları okul müdürleri ile sınırlıdır. Araştırmanın evrenini 1990-1991 öğretim yılında Diyarbakır ili merkez ilçeye bağlı resmi orta öğretim okullarındaki stajyer öğretmenler ve bu okullardaki okul müdürleri oluşturmaktadır.Araştırmanın örneklemini 37 resmi ortaöğretim okul müdürü ve bu okullarda görevli 53 stajyer öğretmen oluşturmaktadır. Bu araştırmada veri toplama aracı olarak Afşin (1988) tarafından geliştirilen "Ortadereceli Okullardaki Stajyer Öğretmenlerin Mesleki Sorunları ve Çözüm Yolları" adlı ölçme aracı kullanılmıştır. Araştırmada bazı önemli bulgular şunlardır: 1- Genel öğretim ile mesleki teknik öğretim yapan okullardaki stajyer öğretmenlerin "öğrenciler, okul müdürleri, rehber öğretmen ve diğer öğretmenler ile ilgili sorunlarına ilişkin" görüşleri arasında anlamlı bir fark gözlenmektedir. 2-Eğitim fakültesi ile diğer fakülte ve yüksek okullardan mezun olan stajyer öğretmenlerin "veliler ile ilgili sorunlarına" ilişkin görüşleri arasında anlamlı bir fark gözlenmektedir. Stajyer öğretmenlerin karşılaştıkları sorunların çözümü için öne sürdükleri öneriler ise 1- Mezun olunan fakülte ve yüksekokullarda kuramsal olarak dersleri aldıktan sonra 1 yıl veya yarı yıl (1) dönem boyunca stajyer öğrenci olarak okullarda uygulamalara katılmalıdırlar. 2-Öğretmen yetiştiren fakülte ve yüksekokulun programlarında gerekli değişiklik ve yenilikler yapılmalıdır.

Abidin Dağlı
İnönü University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
1991
00
Master'sOpen AccessTR

Çağdaş eğitim denetiminin analizi

Bu araştırmada, çağdaş eğitim denetiminin öğretmen, öğrenci, program, okul yönetimi ve okul- çevre ilişkilerine bakış açısının saptanması, Türk eğitim sistemindeki denetimin, çağdaş eğitim anlayışı ile karşılaştırılması, çağdaş eğitim denetimiyle ilgili alan yazını tarayarak, bugünkü denetim uygulamaları hakkında okuyucuya genel bir görüş kazandırılması amaçlanmıştır.

Mahire Aslan
İnönü University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
1989
00

Other supervisors