Prof. Dr. Okay Başak danışmanlığındaki tezler
22 tez · Aydın Adnan Menderes University
Kardiyoloji polikliniğine gelen HT hastalarının sağlık hizmeti kullanım özellikleri ve tedaviye uyumları
Giriş ve amaç Çalışmamızın amacı, üçüncü basamak Kardiyoloji polikliniğine gelen hipertansiyon hastalarında ilaç tedavisine uyum, yaşam tarzı değişikliklerine uyum, tedavi etkinliği ve sağlık hizmeti kullanım durumunun belirlenmesidir. Gereç ve yöntem Araştırma tanımlayıcı bir çalışma olarak tasarlanmıştır. Örneklem büyüklüğü, evrenin büyüklüğünün bilinmediği durumda 0,05 örneklem hatası, 0,05 yanılma payı ve %50 prevalansla 384 olarak hesaplandı. Eylül-Ekim 2016 tarihleri arasında ADÜ Kardiyoloji Polikliniğinde, yüz yüze görüşme yöntemi ile anket uygulandı ve standardize edilmiş yöntemle kan basınçları ölçüldü. Katılımcıların tedaviye uyumlarını ölçmek için MMAS ölçeği kullanıldı. 5 ve altı puan alanlar tedaviye kötü uyumlu, 6 ve üstü alanlar tedaviye iyi uyumlu olarak kabul edildi. Veriler SPSS 15.0 istatistik programıyla analiz edildi. Bulgular Katılımcıların yaş ortalaması 65,1±10,5(65) idi; %59'u (s=226) kadın, %41'i (s=158) erkekti. Yüzde 79,2'si (s=304) evli, %44,0'ü (s=169) ev hanımı, %76,8'i (s=295) 9 yıldan az eğitimli olan katılımcıların %55,2'sinin (s=212) aylık eve giren toplam geliri 1380 ve 4470 TL arasında idi. Hemen tamamı (%96,4; s=370) SGK kapsamında sosyal güvenceye sahipti ve %64,3'ü (s=247) kentsel bölgelerde oturmakta idi. Katılımcıların %14,1'i (s=54) alkol ve %10,9'u (s=42) sigara içmekteydi. Egzersiz yapmayanlar tüm katılımcıların %68,2'sini (s=262) oluşturmaktaydı. Katılımcıların %84,6'sının (s=325) en az bir ek hastalığı vardı. En sık bulunan ek hastalıklar kardiyovasküler hastalık veya risk faktörleri (%68,5; s=263) ile DM (%40,9; s=384) idi. Katılımcıların % 72,9'unda (n:280) kan basıncı kontrolü sağlanmıştı. Çalışma sırasında ölçülen sistolik kan basıncı düzeyleri ortalama 127,1±17,50 mmHg ve diyastolik kan basıncı düzeyleri ortalama 79,3±11,4 mmHg idi. Hastaların %68,8'inde (s=264) HT tanısı ikinci basamak sağlık kuruluşlarında ve %58,1'inde (s=223) dahiliye ve yan dal uzmanları tarafından konmuştu. Hemen tamamı aile hekimini bilen (%96,6; s=371) katılımcıların çoğu aile hekimine en az bir kez başvurmuştu (%93,8; s=360); HT için en sık başvuru nedeni ise (%75,0; s=288) ilaç yazdırmak idi. Hipertansiyon hastalarının çoğu (%95,6; s=367) hipertansiyon ilaçlarını düzenli kullandığını belirtti. Düzenli kullanmamanın en sık bildirilen üç nedeni bilgi eksikliği (%64,7; s=11), ilacını almayı unutma (%58,8; s=10) ve ilacın kendisine zarar verebileceğini düşüncesi (%52,9; s=9) idi. Katılımcıların %39,8'i (s=153) HT tanısı konulduğundan beri diyet ve %60,9'u (s=234) egzersiz yapmamıştı; doktorundan tavsiye aldığı halde bunları yerine getirmeyenler katılımcıların %51,8'iydi (s=199). Katılımcıların Morisky puan ortalaması 6,1±1,8 (en az 0, en çok 8) idi. Katılımcıların % 67,2'si (s=258) tedaviye iyi uyumluydu. Yaş (r=0,253; p=0,000) ve egzersize uyum (r=0,101; p=0,017) arttıkça HT tedavisine uyumları artmaktaydı. Kentsel bölgelerde yaşayanlarda (z=2,29; p=0,02), ek hastalığı olanlarda (z=3,504; p=0,000), düşük ve orta gelir grubundakilerde (yüksek gelir grubundakilere göre sırasıyla z=2,507; p=0,012 ve z=3,146; p=0,02) tedaviye uyum daha yüksekti. Katılımcıların cinsiyeti, medeni durumu, eğitim düzeyi, günlük kullandıkları HT ilaç dozu sayısı, günlük alınan toplam ilaç dozu sayısı, katılımcıların diyete uyum durumları ve ilaç kullanmasına yardım eden birinin olma durumu HT tedavisine uyum üzerinde etkili değildi (p>0,05). Kentsel bölgede yaşayanlarda(χ²=5,627; 0,018), önerilen egzersiz egzersize uyum gösterenlerde (χ²=8,821; p=0,003) ilaç tedavisine uyumu daha yüksek olan katılımcılarda (χ²=5,833; p=0,016) kan basıncı kontrolü daha iyiydi. Yaş, medeni durum, eğitim düzeyi, gelir düzeyi, ek hastalık varlığı, yardımcısının olup olmamasının kan basıncı kontrolü üzerinde etkisi yoktu. Sonuç Çalışmamızda üçüncü basamağa başvuran hipertansiyon hastalarında tedavi uyumu yüksek bulunmuştur. Yaşam tarzı değişikliğine uyum gösteren hastaların tedaviye uyumları ve aynı zamanda kan basıncı kontrolleri yüksek bulundu. Tedaviden tam sonuç alınabilmesi için hastalara tedavinin bütün basamaklarının öneminin net açıklanması gerektiği düşünülmektedir. Hastaların hipertansiyon takibinde aile hekimlerinin yerinin sınırlı kaldığı saptanmıştır. Hastaların aile hekimlerine güvenlerinin artırılması aile hekimlerinin rolünü artırabilir.
Aydın ili Efeler İlçesi aile sağlığı merkezlerinde izlenen çocukların ilk bir yaşta anne sütü alma durumları ve anne tutum ve davranışlarının emzirme süresine etkisi
Giriş: Anne sütü yenidoğanın fiziksel, ruhsal ve zihinsel gelişimi için gerekli olan bütün ögeleri barındırmaktadır. Emzirmenin, anne ve bebek üzerinde biyolojik ve duygusal bir etkisi olmakla birlikte, hem anne hem de bebek için immünolojik, psikolojik, sosyal ve ekonomik pek çok yararı söz konusudur. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) tüm bebeklerin doğumdan itibaren ilk 6 ay sadece anne sütü ile beslenmelerini, 7. ayda tamamlayıcı beslenmeye başlanması ve 2 yaşına kadar anne sütünün devamını önermektedir. Anne sütünün yaygınlaşması için tüm Dünya'da çeşitli sağlık uygulamaları yapılmasına rağmen anne sütüyle beslenme, önerildiği şekilde yaygın kullanılmamaktadır. Çalışmanın Amacı: Bölgemizde ilk 6 ayda sadece anne sütü alma sıklığı, ilk bir yaşta anne sütü alma sıklığının değerlendirilmesi ve annelerin sosyo-demografik ve emzirme özelliklerinin emzirme süresine olan etkisinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Kesitsel ve tanımlayıcı nitelikteki çalışma 01 Ekim 2019-31Aralık 2019 tarihleri arasında Aydın Efeler İlçesi'nde rastgele yöntemle seçilen altı kentsel ve iki kırsal yerleşimli aile sağlığı merkezinde yapıldı. Örneklem büyüklüğü 160 olarak hesaplandı. Sosyodemografik özellikler ve anne sütü almayla ilişkili bilgileri toplamaya yönelik düzenlenen anket formu araştırmacı tarafından yüz yüze görüşülerek uygulandı. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistiklerin yanı sıra kategorik değişkenlerin karşılaştırılmasında ki-kare testi ve bağımsız değişkenlerin bağımlı değişkenler üzerindeki karıştırıcılardan bağımsız etkisini ve etki derecesini belirlemek için çoklu lojistik regresyon analizleri yapıldı. Anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya katılan 225 bebeğin yaş ortalaması 19,1±5,0 ay, annelerin yaş ortalaması 30,4±5,2 yıldı. Bebeklerin %51,1'i kız, %48,9'u erkekti ve %48,4'ü ailenin ilk çocuğu idi. Bebeklerin %61,3'ü sezaryenle doğmuştu, %51,6'sı emzik/biberon kullanmaktaydı. Annelerin %5,8'i gebeliği sırasında sigara kullanmıştı. Annelerin %8,4'ünde postpartum depresyon öyküsü bulunmaktaydı. Annelerin %68,0'i bebeğine yalnızca kendisinin baktığını belirtti. Annelerin %77,3'ü en az bir defa emzirme eğitimi almıştı. Emzirme eğitimi alanların %89,1'i eğitimi doğum yaptığı sağlık kuruluşunda almıştı. Bebeklerin tek başına anne sütü alma süresi ortalama 3,5±2,4 ay ve ilk 6 ay tek başına anne sütü alma oranı %32,9'du. Bebekler ortalama olarak 10,2±3,4 ay emzirilmişti ve bir yılın sonunda anne sütüne devam eden bebeklerin oranı %74,7'ydi. Annelerin %81,3'ü doğum sonrası 1. saat içinde, %91,6'sı doğum sonrası 1. gün içinde emzirmeye başlamıştı. Annelerin %32'si 1. ayın sonunda formül süt kullanmaktaydı ve bu oran 12. ay sonunda % 38,7 idi. En sık formül süt başlama nedenleri % 61,9 süt yetersizliği ve % 31,7 büyümenin geri kalması endişesiydi. Annelerin %36,4'ü tamamlayıcı beslenmeye önerilen süreden önce başlamıştı ve en sık neden %52,3 oranında süt yetersizliği olarak ifade edildi. Su vermeye başlama zamanı ortalama 3,8±2,2 aydı. Annelerin %49,3'ü tamamlayıcı beslenme ile birlikte bebeklerine su vermeye başlamıştı. İlk altı ayda yalnızca anne sütü alma olasılığı doğumdan sonraki ilk saat içinde emzirilmeye başlanan bebeklerde emzirilmeyenlere göre 4,0 kat, emzik/biberon kullanmayan bebeklerde kullananlara göre 3,4 kat ve birinci ayda her seferinde 15 dakikadan daha uzun süre emzirilen bebeklerde daha az emzirilenlere göre 2,8 kat daha fazlaydı. Bir yaşın sonunda anne sütü almaya devam etme olasılığı; emzik/biberon kullanmayan bebeklerde kullananlara göre 11,5 kat, doğumdan sonraki ilk gün içinde emzirilmeye başlanan bebeklerde emzirilmeyenlere göre 6,0 kat, yalnızca annenin baktığı bebeklerde annelerin destek aldığı duruma göre 4,8 kat, birinci ayda her seferinde 15 dakikadan daha uzun süre emzirilen bebeklerde daha az emzirilenlere göre 4,2 kat ve beşinci ayda kendi istedikçe emzirilen bebeklerde belirli aralıklarla emzirilenlere göre 3,5 kat daha fazlaydı. Sonuç: Çalışmamızda bölgemizde ilk altı ayda sadece anne sütü alma oranı Türkiye ortalamasına göre düşük tespit edilmiş olmakla birlikte, doğum sonrası ilk saat ve ilk gün içinde emzirmeye başlama oranları ülke ortalamasına göre iyi durumdadır. Yaygın biçimde kullanılan emzik/biberon kullanımı anne sütü almayı olumsuz etkilemektedir. Özellikle ilk aylarda bebeğin bir emzirme seansında her bir memeyi 15 dakika ve üzerinde emmesi ve annenin bebeğiyle geçirdiği sürenin artırılması anne sütü almayı olumlu olarak etkilemektedir. Anahtar Kelimeler: Anne sütü, emzirme, emzirme süresi, emzirme sıklığı, formül süt, tamamlayıcı gıda.
A grubu beta hemolitik streptokoksik tonsillofarenjiti tanısında klinik bulgu ve laboratuvar testlerinin tanısal değeri
Giriş: Ülkemizde, özellikle birinci basamak aile hekimliği uygulamasında Grup A streptekok tonsillofarenjiti tanısında Centor kriterleri ve hızlı antijen testi (HAT) yaygın olarak kullanılmaktadır. Çalışmanın amacı belirti ve bulguların streptokoksik farenjit için tanısal değeri ile Centor ve Modifiye Centor (McIsaac) kriterlerinin etkinliğini ve Hızlı antijen testinin GAS tonsillofarenjitini tanımada duyarlılık ve seçiciliğini belirlemekti. Gereç ve Yöntem: Çalışma Mayıs 2019 – Şubat 2020 tarihleri arasında, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği, Pediyatri ve KBB poliklinikleriyle çocuk ve yetişkin acil servislerinde yapıldı. Çalışmaya en az bir gündür süren boğaz ağrısı ya da diğer akut tonsillofarenjit yakınmalarıyla başvuran 36 aylıktan büyük 405 hasta alındı. Her hastadan biri HAT biri boğaz kültürü için olmak üzere ikişer boğaz sürüntü örneği ve enfeksiyon değerleri için kan örnekleri alındı. Veriler toplandıktan sonra istatistiksel analizi SPSS paket program aracılığıyla yapıldı. Çalışmanın gerekli etik kurul izinleri ise Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurul'undan alındı. Bulgular: Çalışmaya katılan 405 hastanın yaş ortalaması 24,7 ± 16,4 (3 – 81 yıl) idi. Çoğunluğunu kadınlar (%53,6; s=217) ve acil servise başvuranlar (%60,7; s=246) oluşturmaktaydı. Kültürde GAS pozitifliği %7,9 ve hızlı antijen testi pozitifliği ise %9,9 idi. GAS pozitifliği Centor skoru 0-1 olan hastalarda %2,0; 2-3 olanlarda %12,1 ve 4 olanlarda %45,8 idi. GAS pozitifliği McIsaac skoru 0-1 olan hastalarda %0,4; 2-3 olanlarda %11,6 ve 4-5 olanlarda %35,7 idi. Hızlı antijen testinin duyarlılığı %75,8 ve seçiciliği %95,6 (%7,9 prevalansta PPD %59,5 ve NPD %97,9) olarak bulundu. Tüm hastalarda ve tüm Centor kategorilerinde hızlı antijen testi sonuçlarıyla kültür sonuçları uyumluydu. Centor kategorilerine göre HAT duyarlılığı %33,3-90,9 arasında, seçiciliği %71,4-99,2 arasında değişmekteydi. Sonuç: Grup A Streptokok tonsillofarenjiti tanısında Centor ve McIsaac kriterlerinin tanısal gücü ile hızlı antijen testinin geçerliliği ile ilgili çalışma sonuçlarımız, orijinal Centor çalışması ve literatürde yer alan diğer çalışma sonuçlarıyla benzerlik göstermektedir. Akut tonsillofarenjit olgularının Centor öngörü modeli ve hızlı antijen testi kullanılarak değerlendirildiği dikkate alındığında, ülkemizde birinci basamak aile hekimliği uygulamasında GAS pozitifliği ile HAT ve klinik öngörü sistemlerinin tanısal gücü üzerine çalışmalar yapılması gerekmektedir.
Sağlık hizmetlerine erişimin önündeki engeller (barrıers to access to care evaluatıon; Bace) ölçeğinin Türkçe çevirisinin psikometrik özelliklerinin belirlenmesi
Giriş ve Amaç: Üniversiteye adım atan gençler, yeni bir hayata başlama, gelişim dönemlerine ait özellikler ve bu dönemin gelişim görevleri, yeni bir eğitim sistemine girişle ilişkili zorluklar ve maddi sıkıntılar gibi nedenlerle, bu yeni sisteme uyum sağlamada zorluklar yaşayabilmektedirler. Bu gençleri yeni bir yaşam ortamı, eğitim süreci ile ilgili zorlanmalar ve sosyal ortam açısından birçok değişiklikler beklemektedir. Bazı öğrenciler bu değişikliklere kolayca uyum sağlayabilirlerken, kimileri ise zorlanabilmektedir. Sonuçta, mutlaka yaşayacakları bir uyum süreci söz konusudur ve bu süreçte okul ortamı ve sosyal çevredeki olanakların farkına varabilen ve daha iyi uyum sağlayabilenler, daha iyi gelişme gösterebilmektedir. Bu konuda üniversitelerimiz tarafından yapılabilecek çalışmaların, öğrencilerin uyum sürecini kolaylaştıracağı bilinse de ülkemizde bu tür uygulamalar henüz istendik düzeyde değildir. Dolayısıyla birçok yenilikle karşı karşıya olan bireylerin, bu süreçte kimi sorunlar yaşamaları normal karşılanabilir (42). Ancak öğrenciler, yaşadıkları sorunlar için anne-baba, yakın arkadaşlar gibi informal destek kaynaklarından destek arama eğilimindedirler. Profesyonel mental sağlık hizmeti (formal), ancak deneme ve başarısızlıklarından sonra söz konusu olmaktadır. Mental sağlık hizmetine erişimin önündeki engeller konusunda, birçok çalışma yapılmıştır. Bunu etkileyen bazı faktörler olarak; problemin tanımlanmasının ve değerlendirilmesinin yetersizliği, psikolojik ilişkiler, demografik etkenler, sosyal destek ve verilen hizmetlerden kaynaklanan etkenler sorumlu tutulmuştur. Çalışmamızda kullandığımız BACE ölçeği de bu amaçla geliştirilmiş bir ölçektir ve bugüne kadar ülkemizde çevirisi yapılmamış ve kullanılmamıştır. BACE ölçeği, Birleşik Krallık'ta psikiyatri bölümünce oluşturulmuş, 30 maddelik bir ölçektir. Mental sağlık hizmetilerine erişimin önündeki engelleri belirlemeye yönelik ve bir tedavi damgalaması alt-ölçeğini de içeren, 4'lü Likert tipi bir ölçektir. Çalışmamızda, mental sağlık hizmetlerine erişimin önündeki engelleri belirlemeye yönelik destek sağlayabileceğini düşündüğümüz BACE ölçeğinin Türkçeleştirilmiş halinin psikometrik özelliklerini belirlemeye çalıştık. Gereç ve Yöntem: Türkçeleştirdiğimiz BACE ölçeği ve Kişisel Bilgi Formundan oluşan nihai anketimiz, 2016-2017 eğitim-öğretim yılında, Tıp Fakültesi ile Fen ve Edebiyat Fakültesinde eğitim görmekte olan 662 öğrenciye uygulandı ve 615 öğrencinin anketleri değerlendirmeye alındı (47 form eksik veriler nedeniyle çıkarıldı). Uygulamadan 1 ay sonra, aynı sınıflarda 225 öğrenciye anket formu tekrar uygulandı. Anket çalışması bulgularından hareketle, BACE ölçeğinin Türkçe çevirisinin psikometrik özellikleri belirlendi. Sonuç ve Öneriler: Mental sağlık hizmetine erişimin önündeki engellerin belirlenmesine yönelik çalışmalar, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de bu konudaki araştırmalarda son yıllarda öne çıkmaktadır. Biz de çalışmamızda, BACE ölçeğini Türkçe'ye kazandırmaya çalıştık. Türkçeleştirilmiş haliyle, 615 katılımcının anket formlarının analizinde, ölçeğin güvenirliği iyi ancak geçerliği yeterince güçlü değildi. Ancak üniversite öğrencilerine uyguladığımız ölçeğin, bu uygulama grubuna ait kısıtlılıkları da göz ardı edilmemelidir. Mental sağlık hizmetlerine erişimin önündeki engelleri, özellikle de damgalama-ilişkili engelleri belirlemeye yönelik güçlü yönleri olan bu ölçeğin, ileride farklı gruplarda yapılacak çalışmalarla yeniden değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Psikometrik özelliklerin belirlenmesi aşamasında online uygulama ile kullanılan ölçeğin, bu kullanım şekliyle ileride yapılacak çalışmalarda yeniden değerlendirilebileceği ve psikometrik özellikleri hakkında yeni kanıtlar bulunabileceği yönünde olumlu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Üniversite öğrencileri, mental sağlık, mental sağlık hizmetleri, mental sağlık hizmetlerine erişim, mental sağlık hizmetlerine erişimin önündeki engeller, BACE ölçeği
Rinosinüzit ön tanısı ile değerlendirilen hastalarda belirti ve semptomların irdelenmesi
Amaç:Akut Rinosinüzit hem dünyada hem de ülkemizde oldukça yaygın görülen prevalansı %6-15 arasında değişen önemli bir sağlık problemidir.Çalışmamızın amacı akut rinosinüzit düşünülen hastalarda sık görülen belirti ve bulguların tanımlanması ve akut rinosinüzit için duyarlılıklarının belirlenmesidir. Yöntem:Çalışmaya Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları polikliniğine 1 Ağustos 2017 - 31 Ocak 2018 tarihleri arasında başvurmuş ve ön tanı olarak akut rinosinüzit düşünülmüş hastalar alındı.Tüm hastaların bilgileri taranarak öykü ve fizik bakı bulguları tam olan 121 hasta çalışmaya dahil edildi. Aynı zamanda fizik bakı değerlendirilmesi olarak kulak, burun, boğaz bulguları elde edildi. Çalışmaya alınan hastaların burun bakısı kayıtlarında hem anterior rinoskopi, hem de nazal endoskopi ile değerlendirilme yapılmıştı. Bulgular:Çalışmaya alınan 121 hastanın 64'ü (%52,9) erkekti. Ortalama yaş 30,5±20,2 yıl saptanırken hastaların yaşları 2 yıl ile 79 yıl arasında değişiklik göstermekteydi.Çalışmaya alınan 121 hastada en sık ifade edilen yakınmalar burun tıkanıklığı, geniz akıntısı ve burun akıntısı iken; mukozal hiperemi, pürülan burun akıntısı ve alt konka hipertrofisi en sık saptanan fizik bakı bulgularıdır. Çalışmaya alınan hastaların tanı dağılımına bakıldığında en sık akut rinosinüzit (94 hastada; %77,7) tanısı konmuştur.Akut rinosinüzit tanısı alan hastalarda burun tıkanıklığı (74 hastada; %78,7) ve geniz akıntısı (76 hastada; %80,9) en sık başvuru yakınması idi. Post nazal pürülan akıntı (83 hastada; %88,3) ve burun içi pürülan akıntı (74 hastada; %78,7) akut rinosinüzit tanılı hastaların en sık fizik bakı bulguları olarak bulundu. Sonuç:Akut rinosinüzit tanısı alan hastalarda da burun tıkanıklığı ve geniz akıntısı en sık başvuru yakınmasıdır. Post nazal pürülan akıntı ve burun içi pürülan akıntı ARS tanılı hastalarda en sık saptanan fizik bakı bulgularıdır. Pürülan burun akıntısı ve post-nazal pürülan akıntı akut rinosinüzit için ayırt edici özelliktedir ve duyarlılıkları sırasıyla %79 ve %88 bulunmuştur. Anahtar kelimeler: Akut rinosinüzit, Burun akıntısı, Burun tıkanıklığı, Post-nazal pürülan akıntı
Solunum havası karbonmonoksit düzeylerinin sigara kullanma ve bir yıllık sigara bırakma durumuyla ilişkisi: Prospektif kohort çalışması
Giriş ve amaç: Önlenebilir ölüm sebeplerinin başında sigara kullanımı gelmektedir. Sigara ile yoğun mücadele programları uygulanmasına rağmen sigara bırakma oranları halen tatmin edici seviyeye ulaşamamıştır. Çalışmamızın amacı, nikotin bağımlılık düzeyleri ile solunum havasındaki CO düzeyleri arasındaki ilişkiyi, solunum havası CO düzeylerinin bırakma başarısı üzerine etkisini ve bırakma başarısına etki eden diğer faktörlerin araştırılmasıydı. Gereç ve yöntem: İleriye dönük tanımlayıcı-analitik tipteki bu çalışmaya ADÜ aile hekimliği sigara bırakma polikliniğine Ekim 2018-Mart 2019 tarihleri arasında sigara bırakmak amacıyla başvuran sigara kullanıcıları katıldı. Kontrol grubu olarak da sigara içicilerin yakınları ve ADÜ aile hekimliği polikliniğine başvuran sigara kullanmayan gönüllüler seçildi. Veriler sigara bırakma polikliniği izlem protokolü formu aracılığı ile toplandı. CO ölçümleri Bedfont piCO Smokerlyzer cihazı kullanılarak yapıldı. Veri analizi SPSS 25.0 paket programı ile yapıldı. Tanımlayıcı istatiksel yöntemlerin yanı sıra niceliksel verilerin karşılaştırılmasında Mann-Whitney U ve Student t testi, kategorik verilerin karşılaştırılmasında ki-kare ve Fisher's exact testi, korelasyonu saptamak amacıyla Spearman korelasyon testi kullanıldı. Korelasyon katsayısı (r) 0,000-0,249 arası zayıf; 0,250-0,499 arası orta; 0,500-0,749 arası güçlü; 0,750-1,000 arası çok güçlü ilişki olarak değerlendirildi. CO düzeylerinin nikotin bağımlılığını öngörme performansı için ROC eğrisi analizi yapıldı. Farklı kesme noktaları için duyarlılık ve seçiciliğin yanı sıra ROC eğrisi altında kalan alan rapor edildi. Anlamlılık düzeyi olarak 0,05 değeri kullanıldı. Bulgular: Çalışmamıza katılan 82 hastada sigara bırakma başarı oranımız %25,6 olarak saptandı. Solunum havasında ölçülen CO değeri ile Fagerström nikotin bağımlılık testi (p=0,000), SİYİ skoru (p=0,000) ve günlük içilen sigara miktarı (p=0,000) arasında anlamlı ilişki saptandı. Kontrol grubu ve çalışma grubu arasında ölçülen CO değerleri de anlamlı olarak farklıydı (p=0,000). Yapılan ROC eğrisi analizinde kesme noktası 4,5 ppm alındığında CO ölçümünün sigara kullanmayı öngörme duyarlılığı %86,6 ve seçiciliği %95,1 olarak saptandı. ROC eğrisi altında kalan alan (AUC) ise 0,961 (%95 Güven Aralığı 0,936-0,987; p=0,000) idi. Önceden sigarayı bırakmayı düşünmüş olma (p=0,050), bırakma sebebinin hastalık-hastalık korkusu olması (p=0,011), kontrollere düzenli gelmek (p=0,000), tedaviye uyum (p=0,000), reçete edilen ilaçları alma (p=0,016) ve başlangıçta ölçülen CO düzeyi (p=0,015) sigara bırakma başarısı üzerine etkili bulundu. Bırakma başarısı, bırakma girişimi sayısı ile ters orantılı olarak ilişkili saptandı (p=0,006). Yapılan çoklu regresyon analizi sonucunda sigara bırakma başarısı tedaviyi düzenli kullanmayanlara göre düzenli kullananlarda 18,0 kat (%95 GA: 3,7-87,6) daha fazlaydı. Sigarayı bırakma başarısı daha önce yaptığı her bırakma girişimi için 1,8 kat (%95 GA: 1,0-3,1) ve ilk görüşmede ölçülen CO düzeyinde her 1 ppm artış için 1,2 kat (%95 GA: 1,013-1,379) daha düşük olarak saptandı. Sonuç: Solunum havası CO düzeyleri; bırakma başarısı, SİYİ ve Fagerström skorları ile anlamlı olarak ilişkilidir. Sigara kullanan ve kullanmayan bireyleri ayırt etmek, nikotin bağımlılığını değerlendirmek amacıyla kullanılabilir. Bırakma başarısı üzerine en etkili etken tedaviye uyumdur. Sonrasında önceki bırakma girişimi sayısı ve başlangıç CO düzeyi gelmektedir. Bu nedenle sigara bırakmak için başvuran tüm olgularda her denemenin önemli olduğu unutulmamalı ve tedaviye uyumu arttırmaya yönelik hasta-hekim işbirliğinde ortak stratejiler geliştirmelidir. Anahtar kelimeler: CO, karbonmonoksit, Fagerström, sigara bırakma, sigara kullanımı
Sigara bırakma sürecinde hastaların kilo alma durumları: Sigarayı bırakma önünde engel mi?
Giriş ve amaç: Ülkemizde, sigara içiciliği prevalans yüksekliğinin nedenlerinden birisi de bırakma oranlarının düşük olmasıdır. Sigara bırakma başarısızlığına yol açan etkenlerden birisi de hastaların sigara bırakma sürecinde kilo alma endişelerinin olması ya da kilo almalarıdır. Çalışmamızdaki amacımız sigara bırakma sürecindeki hastaların kilo alma kaygılarının ve kilo alma durumlarının kısa dönem sigara bırakma başarısı üzerindeki etkisini belirlemekti. Gereç ve yöntem: İleriye dönük tanımlayıcı-kohort tipteki bu çalışmaya ADÜ aile hekimliği sigara bırakma polikliniğine Haziran 2020-Kasım 2020 tarihleri arasında sigara bırakmak amacıyla başvuran sigara kullanıcıları alındı. Veriler sigara bırakma polikliniği izlem protokolü formu aracılığı ile toplandı. Hastaların ilk geliş, birinci, ikinci ve üçüncü ay ağırlık ölçümleri "Vestel V-fit" elektronik tartı ile yapıldı. Veri analizi SPSS 25.0 paket programı ile yapıldı. Tanımlayıcı istatistiklerin yanı sıra sigara bırakma başarısına etki eden değişkenleri belirlemek için ki-kare testi ile ikili analizler yapıldı. Bırakma başarısına etki eden kategorik verilerin karşılaştırılmasında ki-kare ve Fisher's exact testi kullanıldı. Niceliksel verilerin karşılaştırılmasında ise Student t testi ve Mann-Whitney U testi kullanıldı. Bulgular: Sigara bırakma polikliniğimize altı aylık dönem içinde sigara bırakma desteği için 115 içici başvurdu. Katılımcıların sigaraya başlama yaşı ortalaması 16,9±5,3 idi ve günlük ortalama 26,5±12 adet sigara içmekteydi; %14,8'i sigara bırakma sürecinde kilo alma kaygısı taşıyordu. Sigara bırakma desteği alan hastalardan 37'si (%32,2) üç aylık izlem sonunda sigara kullanmamaktaydı. İzlem devamsızlığı nedeni ile 44 içicinin ağırlık ölçümleri eksik olduğundan 71 hasta değerlendirmeye alındı. Değerlendirmeye alınan 71 hastanın %52,1'i üç aylık süre içinde kilo almış, %21,1'i kilo vermiş ve %26,8'i aynı kiloda kalmıştı. Üç ayın sonunda sigara kullanmayı bırakanlar (37,3 ± 11,6) bırakmayı başaramayanlara (41,6 ± 13,3) göre daha gençti (p=0,017) ve sigara kullanma süreleri daha kısaydı (29,7 ± 17,1'e karşılık 23,1 ± 15,4 paket/yıl; p=0,036). Kronik bir hastalığı olmayanların üç aylık sigara bırakma başarısı (%41,8) olanlara göre (%18,8) daha yüksekti (p=0,016). Tüm katılımcılar üç ayın sonunda başlangıç dönemine göre kilo almışlardı (p<0,05) ancak sigarayı bırakanlarla bırakmayanların kilo almaları arasında anlamlı bir fark yoktu (p>0,05). Kilo alma kaygısı ve sigara bırakma sürecinde kilo düzeyindeki değişiklikler ile üç aylık bırakma başarısı arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı (p>0,05). Sonuç: Sigara bırakma süreci öncesinde sigarayı bırakma ile ilişkili kilo alma kaygısının olması kişinin sigara bırakma başarısını etkilememektedir ve sigara bırakma sürecindeki kişilerin kısa dönemdeki beden ağırlığı değişiklikleri ile sigara bırakma başarısı arasında ilişki saptanmamıştır. Sigarayı bırakmanın bilinen yararları nedeniyle, sigara bırakma sürecinde kilo alma olasılığı hakkında hastalar bilgilendirilmeli, kilo alma kaygısı olan hastalar cesaretlendirilmelidir. Ayrıca tedavinin bireyselleştirilmesi ve aşırı kilo alımından kaçınmak için sağlıklı bir yaşam tarzı sürdürmeye teşvik edilmesi gerektiğini düşünmekteyiz.
Adnan Menderes Üniversitesinde okuyan 1. ve 4. sınıf öğrencilerinin sağlıklı yaşam konusundaki tutum ve davranışları
Amaç: Bu çalışmanın amacı Adnan Menderes Üniversitesinde okuyan 1. ve 4. sınıf öğrencilerinin sağlıklı yaşam konusundaki bilgi, tutum ve davranışlarını belirlemektir. İlk ve son sınıflarda yapılmasının amacı ise üniversite öğrenim sürecinin, sağlıklı yaşam düşünce ve davranışlarına olumlu ya da olumsuz etkilerini saptamaktır.Yöntem: Bu çalışmanın evrenini 2006?2007 eğitim-öğretim yılında Adnan Menderes Üniversitesi fakülte ve yüksek okullarında öğrenim gören 1. ve 4. sınıf öğrencileri oluşturdu. Çalışmaya Tıp, Veteriner, İktisat, Ziraat, Eğitim, Fen-Edebiyat Fakülteleri ile Beden Eğitimi Spor Yüksekokulu, Sağlık Yüksekokulu katıldı. Çalışmaya katılmayı kabul eden fakülte ve yüksek okulların 1. ve 4. sınıf öğrencilerinin toplam sayısı 2021 idi. Her okulun ilgili sınıflarına bir kez gidildi ve o gün sınıfta bulunan öğrencilere anket uygulandı. Bu şekilde toplam 1400 öğrenciye ulaşıldı. Öğrencilere toplam 44 sorudan oluşan ` Sağlıklı yaşamı değerlendirme anket formu' dağıtıldı. ?Gözlem altında anket uygulaması? tekniğiyle öğrencilerin soruları yanıtlamaları sağlandı. Öğrencilere anne eğitimi (5 puan), baba eğitimi (5 puan), annelerinin ev hanımı olup olmaması (2 puan), oturdukları evin kira olup olmaması (2 puan), ailelerinin gelir durumu (5 puan) soruldu. Öğrencilerin sosyoekonomik düzeyleri toplam 19 puan üzerinden belirlendi ve SED gruplaması, Düşük SED (5-8 puan arası), Alt orta SED (9?12 puan arası), Üst orta SED (13?16 puan arası) ve Yüksek SED (17?19 puan arası) şeklinde oluşturuldu. Öğrencilerin fiziksel etkiklik düzeylerini belirlemek için toplam 7 sorudan oluşan International Physical Activity Questionnaire (IPAQ) anket formu uygulandı. Öğrencilerin sorulara vermiş oldukları cevaplar değerlendirilerek IPAQ değerlendirme formunda belirtildiği üzere katsayılar ile çarpılarak öğrencinin egzersiz MET değerleri ayrı ayrı bulunmuş ve toplanmıştır.Öğrencilerin beslenme durumları beslenme grupları 6'ya bölünerek (et grubu, baklagiller, süt ve süt ürünleri, sebzeler, meyveler ve ekmek grubu) değerlendirilmiştir. Öğrencilere haftada 1 porsiyondan az, haftada 1?3 porsiyon, haftada 4?6 porsiyon, günde 1 porsiyon, her gün 2?3 porsiyon şeklinde ne sıklıkta tükettikleri sorgulanmıştır. Beslenme Ve Egzersiz Davranış Değişikliği Bilgi Düzeyleri ve evreleri ise Procheska ve Norcross (2001) tarafından belirtilen 4 adet soru ile belirlenilmeye çalışılmıştır.Bulgular: Çalışmamıza katılım %69,3 oranında olmuştur. Öğrencilerin yaşları ortalama 21,1±2,2 (17 ? 33 yaş arası) olup %54'ü kız, %46'sı ise erkektir ve %84,8'i çekirdek ailelerden gelmektedir. Öğrencilerimizin anne ve babalarının kültürel durumları incelendiğinde anne ve babaların çoğunlukla ilköğretim mezunu olduğu görülmektedir. Annelerin ¾'ünden fazlasının ev hanımı ve %12,1'inin ise ev dışında çalışmakta olduğu belirlenmiş olup, babaların ise çoğunluğu serbest çalışmakta (%31,6'ü) ya da sağlık çalışanı dışı memurdur (%31,1). Ailelerin sosyoekonomik düzeyleri (SED) göz önüne alındığında Adnan Menderes Üniversitesi 1. ve 4. sınıf öğrencilerinin genel olarak alt orta grup (%55,3) ailelerden geldikleri görülmektedir. Kendileri için harcadıkları parayı yeterli ve kesinlikle yeterli gören öğrencilerin sayısı 559 (%41,8) iken yetersiz ve kesinlikle yetersiz bulanların sayısı 709'dur (%53). Öğrencilerin alkol kullanma durumları incelendiğinde; 4. sınıf öğrencilerinin ve erkek öğrencilerin 1. sınıf ve kız öğrencilere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha çok alkol kullandıkları ve sosyoekonomik düzey yükseldikçe alkol kullanma alışkanlığının anlamlı ölçüde arttığı görülmektedir (p<0,001). Dördüncü sınıf öğrencileri ile erkek öğrencilerin anlamlı ölçüde daha çok sigara içtikleri, sosyoekonomik düzey yükseldikçe sigara kullanma eğiliminin anlamlı ölçüde arttığı ve parçalanmış aile çocuklarının daha çok sigara içme eğiliminde oldukları saptanmıştır (p<0,001). Erkek öğrenciler kız öğrencilerden anlamlı ölçüde daha çok uyarıcı madde kullanmakta (p<0,001). Kız öğrenciler erkeklere göre anlamlı düzeyde daha sık diş fırçalamakta (p<0,001) ve Dördüncü sınıf öğrencileri 1. sınıf öğrencilerine göre anlamlı ölçüde daha çok uyumaktadırlar (p=0,044). Öğrencilerin et ve süt ürünleri tüketimi SED düzeyi yükseldikçe anlamlı ölçüde artmaktadır (r=0,183 ; p<0,001ve * r=0,113 ; p<0,001). Erkekler, kız öğrencilere göre ve parçalanmış aile çocukları diğer aile tiplerine göre anlamlı ölçüde daha çok fiziksel etkinlik göstermektedirler (sırasıyla p<0,001 ve p=0,048). Öğrencilerin egzersiz ile ilgili davranış değişikliği düzeyleri düzeyleri ise kız öğrencilerin eylem aşamasında diğer cinse göre anlamlı ölçüde daha yüksek oranda bulundukları göstermektedir (p<0,001). Erkek öğrencilerin anlamlı bir şekilde yüksek olarak kızlara göre beslenme düzeylerinde bir değişiklik düşünmediklerini belirlenmiştir (p<0,001).Sonuç: Çalışmamız, genelde alt orta SED grubundan gelen üniversitenin değişik fakülte ve yüksek okullarının 1. ve 4. sınıflarında öğretimlerini sürdüren, kendileri için harcadıkları paranın yeterli olmadığını ve kesinlikle yetersiz olduğunu belirten öğrenciler üzerine uygulanmıştır. Sosyoekonomik düzey düşüklüğü özellikle hayvansal protein alımını azaltmakta ve düşük SED grubu öğrencilerin bu besin maddelerini tüketebilmeleri zorlaşmaktadır. Öğrencilerimizin %25,35'i yeterli aktif değildir. Fiziksel etkinlik açısından ise cinsiyet ve aile tipinin etkili olduğu görülmektedir. Genel olarak kız öğrenciler sağlık durumlarını daha yüksek oranda iyi olarak tanımlamakta ve ağız sağlığına daha fazla önem vermektedirler. Erkek öğrenciler sağlık riski davranışları, sigara ve alkol tüketimi gibi, kız öğrencilere göre daha fazla yapmaktaydılar. Erkeklerin daha fazla oranda fiziksel etkinliklere katıldıkları ve beslenme ile ilgili davranış değişikliği düşünmedikleri görülmekteydi.
Hasta beklentileri ve bu beklentiler açısından hasta- hekim görüşmesinin sonuçları
Amaç: Hastayla görüşme Birinci Basamakta Aile Hekimliği uygulamasının temelini oluşturur. Hasta merkezli klinik yaklaşımın bileşenlerinden olan hasta beklentilerinin ve önceliklerinin tanınması ve karşılanması, hastayla görüşmenin yapılandırılmasında önemli bir yer tutmaktadır. Bu çalışmada Aydın il merkezindeki Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Polikliniği'ne başvuran hastaların beklentilerini, bu beklentiler açısından hasta-hekim görüşmesinin sonuçlarını ve hekimlerin hasta beklentilerini karşılama konusundaki farkındalıklarını belirlemeyi amaçladık.Yöntem: Bu araştırmada, Kasım 2007 ? Haziran 2008 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği polikliniğine başvuran 18 yaşın üzerindeki, anket formlarını kendi başına doldurabilecek durumda olan 200 gönüllü hasta çalışmaya alındı. Çalışmada hasta beklentilerini içeren, görüşme öncesi ve sonrası hastaların ve görüşme sonrası hekimlerin doldurması için hazırlanmış üç anket formu kullanıldı.Bulgular: Çalışmaya katılan 200 hastanın 49'u (%24,5) erkek, 151'i (%75,5) kadındı. Katılımcıların yaş ortalaması 44,8 (SD:13,8) yıl ve yaş aralığı 18 ? 83 yaş idi. Görüşmeden önce hastaların ifade ettikleri görüşmeyle ilgili beklentiler için yapılan faktör analizi, dört faktör (bileşen) ortaya koydu: `Medikal konular ve bilgilenme' beklentileri (Cronbach's alfa değeri 0,85), `ilişki ve katılım' beklentileri (Cronbach's alfa değeri 0,81), `iletişim' beklentileri (Cronbach's alfa değeri 0,79) ve `ortaklık ? karşılıklı anlayış oluşturma' beklentileri (Cronbach's alfa değeri 0,73). Bu faktörler varyansın %57,8'ini açıklamaktaydı.Medikal konular ve bilgilenme konularında beklentisi yüksek olan hasta grupları daha büyük olasılıkla o günkü yakınmalarını daha hafif bulanlar, son bir yıl içindeki sağlık durumlarını orta düzeyde değerlendirenler ve polikliniğimizden düzenli olarak hizmet alanlardı. İlişki ve katılım isteği yüksek olanlar da benzer şekilde daha büyük olasılıkla o günkü yakınmalarını daha hafif bulanlar, son bir yıl içindeki sağlık durumlarını orta düzeyde değerlendirenler ve polikliniğimizden daha sık hizmet alan hasta gruplarıydı. Daha iyi iletişim konusunda yüksek beklentisi olan hasta grupları o günkü yakınmalarını daha hafif bulanlar, o gün akut bir nedenle başvuranlar, son bir yıl içindeki sağlık durumlarını orta düzeyde değerlendirenler ve ortaokul ve daha alt düzeyde eğitimi olanlardı. Son olarak, cinsiyet, yaş ve medeni durum gibi kişi özellikleriyle kendini nasıl hissettiği gibi alanlar hasta merkezli yaklaşımın herhangi bir bileşeni ile ilişkili görünmüyordu.İletişim beklentileri bakımından karşılanmış hasta beklentileriyle hasta beklentileri ve hekimlerin beklentileri karşılamaları arasında iyi düzeyde anlamlı bir uyum vardı. Medikal konular ve bilgilenme beklentileri bakımından karşılanmış hasta beklentileriyle hasta beklentileri ve hekimlerin beklentileri karşılamaları arasında orta düzeyde anlamlı bir uyum vardı. Ortaklık ve karşılıklı anlayış oluşturma beklentileri bakımından karşılanmış hasta beklentileriyle hasta beklentileri arasında iyi düzeyde anlamlı bir uyum vardı. İlişki ve katılım beklentileri bakımından hasta beklentileri, karşılanmış hasta beklentileri ve hekimlerin beklentileri karşılamaları arasında zayıf düzeyde ve istatistiksel olarak anlamlı bir uyum saptandı.Sonuç: Aile Hekimliği polikliniğinden hizmet alan hastalar bilgilenme, ilişki ve katılım, iletişim ve ortaklık-karşılıklı anlayış oluşturma beklentileriyle ağırlıklı olarak hasta merkezli bir yaklaşım istemektedirler. Eğitim gören uzmanlık öğrencilerinin hasta merkezli davranış geliştirmiş olması, anabilim dalı eğitim programımızın hasta merkezli klinik yöntemin öğrenilmesini sağlaması açısından başarılı olduğunu göstermektedir.Anahtar kelimeler: Hasta beklentileri, hasta görüşmesi, sonuçlar, doktor algısı
Bireye yönelik bakımın koordinasyonu ve sistem uzmanlarına başvuran hastaların sağlık hizmeti kullanma özellikleri
Giriş ve amaç Hastaların sağlık hizmetlerini kullanım özellikleri bakımın koordinasyonunun sağlanmasında önemli bir etkendir. Çalışmamızın genel amacı üniversite hastanesindeki sağlık hizmetlerinin kullanımını ve aile hekimine başvurmaksızın üniversite hastanelerindeki uzmanlara yapılan başvuruları değerlendirmektir. Ayrıca kapı tutuculuğun olmadığı sağlık sistemimizde 3. basamak sağlık kuruluşuna başvuran hastaların sağlık sistemlerine ilk giriş noktalarını ( aile hekimleri, ayaktan bakım hizmeti veren uzmanlar, ikinci basamak hastaneler ve 3. basamak ) belirlemeyi amaçladık. Son olarak da hastaneye başvuranların sosyodemografik özelliklerini değerlendirdik. Gereç ve yöntem Kesitsel tanımlayıcı bir araştırma olarak düzenlenen bu çalışmada sağlık hizmeti kullanımına ilişkin veriler Adnan Menderes Üniversitesi hastanesine 2013 yılı mayıs-haziran aylarında başvuran, yaşları 18-95 arasında olan, 318'i çocuk hastaların ebeveynleri olmak üzere toplam 1573 kişiye yüz yüze anket uygulanarak elde edildi. Asıl olarak katılımcıların şimdiki rahatsızlıkları nedeniyle sağlık sistemine ilk başvuru noktaları ve hastanedeki işlemleri bitince bilgi vermek amaçlı aile hekimine başvurma durumları sorgulandı. İstatistiksel değerlendirmelerde tanımlayıcı istatistikler, tekli (univariate) analizler ve çoklu (multivariate ) regresyon analizleri yapıldı. Bulgular 1573 katılımcının %62'si kadındı ve katılımcıların %82,6'sı aile hekimlerini tanıyorlardı. Katılımcıların %79,5 i son 1 yılda en az bir kez aile hekimine başvurmuştu. Katılımcıların yarısı yeni bir klinik durum ve yakınma nedeniyle, üçte biri daha önceki bir başvurularıyla ilgili izlem görüşmesi için başvurmuştu. Katılımcıların %17,7'si şimdiki rahatsızlıkları nedeniyle daha önce hiçbir hekime başvurmadan direk üniversite hastanesine başvurmuştu, % 59,5'i şimdiki rahatsızlığı için aile hekimine başvurmadan hastane uzmanına başvurmuştu. Katılımcıların %24,5'i hastanedeki işlemleri bittikten sonra bilgi vermek amacıyla aile hekimine gideceğini ifade etti. Son bir yıl içinde herhangi bir nedenle aile hekimine gitmiş olanlar, şimdiki rahatsızlığı nedeniyle daha önce aile hekimine başvurmuş olanlar ve sağlıklarıyla ilgili kararlar verirken aile hekimlerine danışanlar hastanedeki işlemleri bitince bilgi vermek amacıyla aile hekimine yeniden gitmeyi daha çok istemektedirler. Sonuç Kırsal bölgede yaşayan, 12 yıldan daha az eğitimli olan, hastanede dahili dallara başvuran, aile hekimini tanıyan, son bir yıl içinde aile hekimine gitmiş olan ve sağlıklarıyla ilgili kararlarda daha çok aile hekimine danışanlar hastane öncesi ve sonrasında aile hekimlerine daha sık başvurmaktadırlar. Bakımın koordinasyonu açısından aile hekimine kayıtlı nüfusun aile hekimleriyle iyi ilişkiler kurmuş olması önemli gözükmektedir. Anahtar kelimeler: Üçüncü basamak, kullanım, sağlık hizmetlerine erişim, koordinasyon
Hipertansiyon yönetiminde hasta uyumu ve hastaların sağlık anlayışlarına yönelik bir girişimin uyum üzerine etkisi
Giriş ve amaç Çalışmamızın amacı, Aydın ili 18 yaş ve üzeri nüfustaki hipertansiyon sıklığı, farkındalık, tedavi ve kontrolde olma oranları ve uyuma ilişkin tanımlayıcı verilerin saptanması ve uyumu artırmaya yönelik bir girişimin etkisinin belirlenmesidir. Gereç ve yöntem Araştırma kesitsel bir alan çalışması ve devamında girişimsel çalışma olarak tasarlanmıştır. TUIK nüfus verileri kullanılarak Aydın ili ve ilçelerindeki 18 yaş ve üstü nüfustan tabakalı, sistemik rastgele örnekleme yapıldı. Örneklem büyüklüğü 1075 olarak belirlendi. Haziran-Temmuz 2013 aylarında, çalışmaya alınacak kişilere bizzat yaşadıkları ortamlarda, yüz yüze görüşme yöntemi ile anket uygulandı ve standardize edilmiş yöntemle kan basınçları ölçüldü. HT tanısı olan kişilerin tedaviye uyumlarını ölçmek için MMAS(Morisky Medication Adherence Scala) ölçeği kullanıldı ve 7 ve altı puan alanlar tedaviye uyumlu,8 ve üstü alanlar tedaviye uyumsuz olarak kabul edildi. Çalışmanın girişimsel kısmında, daha önce HT tanısı alan ve çalışmamıza katılmayı kabul eden 11 kişiyle küçük grup tartışması gerçekleştirildi. Küçük grup tartışmaları öncesinde, 3 ve 6 ay sonrasında hasta uyumları MMAS ölçeğiyle değerlendirildi ve kan basıncı ölçümleri yapıldı. Veriler SPSS 17.0 istatistik programıyla oluşturulan veri tabanına işlenerek istatistiksel değerlendirme yapıldı. Bulgular Katılımcıların yaş ortalaması 45,6±15,5 idi; %51,3'sı (s:551) kadın, %54,6'sı(s:587) ilkokul mezunu, %81,1'i(s:872) evli ve %65,4'ü(s:703) kentsel bölgede yaşıyordu. Katılımcıların %38,4'ü(s:413) yemeklere başlamadan önce hiç tuz kullanmıyordu. Yüzde 5,3'ü(s:57) düzenli olarak alkol ve %30,6'sı(s:329) sigara kullanırken ve %64,0'ü(s:688) egzersiz yapmamaktaydı. Yüzde 24,6'sı(s:264) daha önce hiç kan basıncını ölçtürmemiş olan katılımcıların %46,5'i(s:500) normal kan basıncı değerlerini tam olarak bilmekteydi. Bölgemizde HT prevalansı ( KB yüksek çıkanlar+KB normal çıkıp daha önce HT tanısı alanlar) %29,4 (s:316) olarak saptandı. Çalışmaya katılanların %20,6'sı(s:221) daha önce HT tanısı almıştı, %8,8'i(s:95) ise yeni olarak saptanmıştı. Tüm HT hastalarının %70,1'i(s:221) hipertansiyon hastası olduğunun farkında idi. Farkında olanların %87,3'ü(s:193) (%69,9'u düzenli, %30,1'i ara sıra) ve tüm tanı almışların %61,0'i (s:193) tedavi alıyordu. Yüzde %68,3'ü (s=151) ilacının ismini bilmiyordu. İlaç ismini belirtenler veya yanında olan hastalar arasında en sık kullanılan ilaç grubu %14(S:31) ile ARB-diüretik kombinasyonu olarak bulundu; hiç ilaç kullanmayanların oranı ise %12,7 (s=28) idi. Tüm HT hastalarının % 35,4'ünün (s=112) , tedavi alanların %54,9'unun (s=106) kan basınçları kontrol altındaydı. Hastaların MMAS puan ortalaması 5,82±2,91 idi ve daha önce tanı alan hipertansif hastaların %66,5'i(s:147) ilaç tedavisine uyuyordu. İlaçlarını düzensiz kullandığını veya hiç kullanmadığını belirten 86 (s=%38,9) hastanın tedaviye uyumsuzluk nedenleri sorgulandığında ilk sırada hastalığın semptom yaratmaması (%24,9; s=55), ikinci sırada ise ilaç almayı unutma (%23,1;s=51) yer almaktaydı. Tedaviye uyum ile yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, medeni durum, meslek, gelir düzeyi, sigara içme ve alkol Kullanma alışkanlıkları, egzersiz yapma ve ek hastalığı olma durumu arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı (p>0,05). Kentsel bölgede yaşamak ve hastanın herhangi bir sağlık güvencesinin olması tedaviye uyumu anlamlı ölçüde artırıyordu (sırasıyla χ2=13,357; p<0,001 ve χ2=9,681; p=0,008). Ayrıca yemeklere başlamadan önce hiçbir zaman tuz kullanmayanlarda tedaviye uyum oranı anlamlı ölçüde daha yüksek iken (χ2=13,594; p=0,004) düzenli tansiyon ölçtürmeyen ve düzenli kontrole gitmeyen hastalarda uyum oranı anlamlı ölçüde daha düşüktü (sırasıyla χ2=13,971; p=0,007 ve χ2=33,838; p<0,001). Hastaların sağlık anlayışlarını değiştirmeye yönelik yapılan küçük grup görüşmelerinden üç ay sonraki kontrollerde saptanan ilaç uyumu, çalışma öncesine ve altı ay sonrasındaki kontrollere göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde daha yüksekti (χ2=7,364; p=0,007). Bunun yanı sıra katılımcıların grup çalışması öncesindeki, üç ve altı ay sonrası kontrollerindeki SKB ve DKB ortalamaları arasında da istatiksel olarak anlamlı fark bulundu (sırasıyla χ2R=6,465; p=0,039 ve χ2R=6,000; p=0,05). Sonuç Çalışmamızda Aydın ili HT prevalansı Türkiye ortalamasına yakın değerde bulunmuştur ve son 20 yılda önemli bir değişiklik olmamıştır. Farkındalık, tedavi alma ve kontrol oranlarında ise önemli artış gözlenmektedir. Buna rağmen tedaviye uyum konusunda halen sıkıntılar yaşanmaktadır. Hastaların ilaç kullanımı ve yaşam tarzı üzerine görüşlerini paylaşarak sağlık inanışlarını değiştirmeye yönelik yapılan grup toplantıları tedaviye uyumu artırsa da etkisi zamanla azalmaktadır. Bu nedenle sağlık inanışlarını değiştirmeye yönelik kalıcılığı olan girişimlerin tedaviye uyumu artıracağı düşünülmektedir.
Sağlık arama davranışı ve etki eden etkenler
Giriş ve Amaç Sağlık; yaşamının devamlığı ve kalitesinin en önemli ve değerli göstergesidir. Günümüzde sağlık; bedensel, ruhsal ve sosyal yönleriyle tüm insanların temel beklentisi ve ihtiyacı olan mutlak iyilik halinin bir ifadesi olarak kabul edilmektedir. Bu çalışmanın amacı; bireyler için " sağlık " ve "sağlıklı olma" kavramın ne anlama geldiği, sağlıklarında bir bozulma veya anormallik hissettiklerinde oluşan duygu ve düşünceler, bundan sonraki süreçte sağlık arama davranışlarının nasıl olduğunu öğrenmeye çalışmak şeklinde belirlenmiştir. Ek olarak sağlık arama davranışının oluşmasında ve sürdürülmesinde etkili olan faktörler, kişilerin hastalık davranışı sırasında kullandıkları danışma sistemi ve etkilerini anlamaya çalıştık. Ayrıca kişilerin sağlık hizmeti kullanımı ile ilgili düşünce ve beklentilerini kavramaktır. Gereç ve Yöntem Çalışma niteliksel araştırma olarak tasarlandı. Veriler yarı yapılandırılmış derinlemesine görüşme tekniği ile toplandı. Verilerin analizinde ise tematik analiz yöntemi kullanıldı. Çalışma evreni Aydın'da yaşayan 18 yaşın üzerindeki erişkinler olarak tanımlandı. Örneklem büyüklüğü en az 30 erişkin kişi olarak belirlendi. Görüşmeler, iki araştırmacı tarafından Eylül – Aralık 2014 tarihleri arasında ve yüz yüze bireysel görüşme şeklinde gerçekleştirildi. Sesli kayda alınan tüm görüşmeler yazılı dokümanlara çevrildi. Bu dokümanlar birkaç kez okundu ve temalar saptandı. Bu temalar arasında açıklayıcı ilişkiler belirlendi ve bulgulara ulaşmaya çalışıldı. Bulgular Çalışmamıza Aydın'da yaşayan 18 yaşından büyük erişkin nüfustan 30 kişi katıldı. Katılımcıların yaş ortalaması 44,3±11,5 olarak saptandı. Katılımcıların 8'i kadın (% 26,7), 22'si erkek (% 73,3)'ti. Görüşmeler sırasında katılımcılardan konuyla ilgili beş temel başlık hakkında bilgi alınmaya çalışıldı: sağlıklı olma algısı, sağlıktaki bozulmanın farkına varılması, sağlıktaki bozulmayı yorumlama ve oluşturulan tepkiler, yardım arama davranışı ve sağlık hizmeti kullanımı. Başlıca bulgular olarak : Katılımcılar sağlığı kapsayıcı bir şekilde anlamlandırmaktadırlar ve kendileri için öneminin farkındadırlar. Sağlıklarında bir bozulma olduğunda kendilerini dinlemekte, bedenlerindeki değişmeleri anlamaya ve kendini tanımaya çalışmaktadırlar. Katılımcıların sıkıntı çektikleri en önemli sorunları; sorunun ne olduğunu anlayamamak, bir sağlık sorunu olduğunda nereye gideceğini ve nerede çözüm bulacağını bilememektir. Tüm sağlık sorunlarında çare arama davranışı çeşitlilik göstermektedir. Çare arama davranışında, internet kullanımı ve danışma sisteminin işletilmesi davranışı etkileyen önemli faktörlerdendir. Sağlık hizmeti almada en temel sorunlar ; para, ulaşım sorunları, sağlık güvencesi, yardımcı olabilecek birilerini bulamama , bürokratik süreçler ve sistemsel engeller olarak gözlenmiştir. Hasta ile doktor arasındaki iletişim sağlık hizmeti almada önemli rol oynamaktadır. Sonuç Sağlığın tanımı herkes için farklılık göstermektedir. Ancak önemi ve değerinin yüksek olduğu konusunda tüm katılımcılar fikir ortaklığı göstermiştir. Bu yüksek farkındalık kişilere sağlıklarını iyi durumda tutabilme konusunda motivasyon sağlamaktadır. Bu farkındalık bireysel ve toplumsal iyi sağlık hedeflerine ulaşmada başlangıç noktası olarak kullanılabilir. Kişilerin sağlıklarında bozulma olduğunda ilk başvuru noktası konusundaki sıkıntıları sağlık hizmetlerinin akış şemasına ciddi zarar vermektedir. Sağlık hizmeti sunumu, kişilerin sağlık arama davranışının belirlenmesinde önemli bir faktördür. Sağlık hizmet sunumuna ulaşmayı ve ondan yararlanmayı engelleyen etkenlerin azaltılması sağlık arama davranışını olumlu olarak etkileyecektir. Sağlık arama davranışının tüm bileşenlerini kapsayan yeni niceliksel çalışmalar tasarlanması ve bunların sonuçlarının bizim çalışmamızla beraber değerlendirilmesi, çalışma alanımızla ilgili daha ayrıntılı sonuçların alınmasını sağlayacaktır. Anahtar kelimeler: Sağlık arama davranışı, hastalık davranışı, sağlık hizmeti kullanımı , sağlıklı olma , sağlıkta bozulma
Aile hekimliğinde kronik hasta yönetimi: PACIC (The patient assessment of chronic illness care) ölçeğini modifiye etme ve ölçeğin geçerlik ve güvenirliği
Giriş Ve Amaç Kronik hastalıklar toplumda mortalite ve morbiditenin en önemli nedenidir. Bu nedenle kronik hastalıkların kontrolu ve yönetimi için çeşitli program ve modeller geliştirilmiştir. Bunlardan birinci basamakta en bilineni ise Kronik Bakım Modelidir. Bu modele dayalı olarak 2005 yılında Glasgow ve arkadaşları tarafından kronik hastalara sunulan sağlık hizmetinin hasta bakış açısından değerlendirildiği Patient Assesment of Chronic Illnes Care (PACIC) ölçeği geliştirilmiştir. Bu çalışmanın amacı, kronik hasta bakımını hasta bakış açısından değerlendiren PACIC ölçeğinin Türkçe uyarlamasının toplumumuzun sosyokültürel özelliklerine ve ülkemiz sağlık sisteminin birinci basamak örgütlenmesine özgü olarak modifiye edilmesi ve bu şekilde oluşturulan Türkçe modifiye PACIC ölçeğinin geçerlik ve güvenirliğinin çalışılmasıdır. Gereç Ve Yöntem Çalışmamız iki aşamalı gerçekleştirilmiştir. Birinci aşamada PACIC ölçeği Türkçe çevirisi toplumumuzun sosyokültürel özelliklerine ve ülkemiz sağlık sisteminin birinci basamak örgütlenmesine uyumlu olarak modifiye edilmiştir. İkinci aşamada ise, oluşturulan Modifiye Türkçe PACIC ölçeğinin geçerlik ve güvenirlik çalışması yapılmıştır. Bunun için metodolojik tipte bir araştırma planlanmıştır. Çalışma Aydın ili merkez ilçesinde 18 yaş üstü erişkin nüfusta gerçekleştirilmiştir. Örneklem grubunun belirlenmesi için sistemik rastgele örnekleme yöntemi kullanılmıştır. Çalışmaya bulaşıcı olmayan kronik hastalıklarından en az birinin en az bir yıl önce tanı konduğu kişiler alınmıştır. Elde edilen veriler istatistiksel olarak SPSS 20.0 paket programında değerlendirilmiştir. Bulgular Yaş ortalaması 60,2±13,3 olan katılımcıların çoğunluğu evli (%80,8), eğitim durumu sekiz yılın altında (%64,4) ve emekli (%43) idi. En sık görülen hastalıklar sırasıyla hipertansiyon (%58,8), kardiovasküler hastalık (%33,2) ve diyabetti (%29,6). Ölçeğin Kapsam Geçerlik İndeksi 0,80 olarak bulundu. Madde toplam puan korelasyonları 0,27 ile 0,68 arasında değişmekteydi. Cronbach alfa katsayısı ise 0,93 ve iki aylık test-tekrar test korelasyonu 0,94'tü. Açıklayıcı faktör analizi ölçeğin beş faktörlü yapıda olduğunu gösterdi. Ölçek toplam puan ortalaması 2,78±0,83'tü. Alt ölçeklerin ortalamaları sırasıyla hasta katılımı 2,99±1,04; karar verme desteği 3,24±0,97; hedef belirleme 2,73±0,98; sorun çözme 3,14±1,07; izlem/koordinasyon 2,12±0,86 idi. Eğitim ve gelir düzeyi, ilgili uzman hekime başvurma, kentte yaşama, hasta eğitimi ve yaşam tarzı değişikliği önerisi alma ve kanser hastası olma ölçek puanlarını etkilemekteydi. Sonuç Kronik hasta bakımını hasta bakış açısından değerlendirmek için geliştirilen Türkçe Modifiye PACIC ölçeğinin geçerli-güvenilir olduğu saptanmıştır. Kronik hastalıkların bakım kalitesini değerlendirmek için kullanılabilecek bir ölçek olarak düşünülmektedir.
Birinci basamakta kanser erken tanısı ve izleminde aile hekimlerinin yeri: Bilgi, tutum ve davranışlarını belirlemeye yönelik kesitsel bir çalışma
GiriĢ ve Amaç Uzun dönem kanser kontrol stratejilerinde korunma en maliyet etkili yoldur. Kanserden korunmada aile hekimleri birey ve aileleri bilinçlendirebilirler, risk faktörlerini belirleyip azaltmaya çalıĢabilirler ve erken tanı için taramalar yapabilirler. Aile hekimlerinin bu konuda bilgilendirilmesi ve onlara uygun tutum ve becerilerin kazandırılması ciddi bir öneme sahiptir. Ancak bunun için öncelikle aile hekimlerinin mevcut yeterliklerinin ve uygulamalarının belirlenmesi gerekmektedir. Bu konudaki çalıĢmalar daha çok belli kanser türleri özelinde yapılmıĢtır. Oysa aile hekimlerinin genel olarak kanser erken tanısı ve izlemi konusundaki görevleri çerçevesinde ve bütüncül yaklaĢılması önem taĢımaktadır. Bu çalıĢmanın amacı, birinci basamakta sağlık hizmeti sunan aile hekimlerinin genel olarak kanser erken tanısı ve izlemi konusunda bilgi, tutum ve davranıĢları ile kanser taraması yaptırma tavsiyesinde bulunma davranıĢlarını etkileyen değiĢkenlerin belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem ÇalıĢmamızın evrenini Mart 2016-Nisan 2016 tarihleri arasında Aydın ili genelinde aile sağlığı merkezlerinde görev yapan 301 aile hekimi oluĢturdu. Örnekleme yapılmayarak 250 aile hekiminin çalıĢtığı 85 aile sağlığı merkezine ulaĢıldı. ÇalıĢmaya katılmayı kabul eden 232 aile hekimi ile yüz yüze görüĢülerek anket uygulandı. Verilerin toplanmasında kullanılan anket formunun oluĢturulmasında Delphi yöntemi kullanıldı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak SPSS 18.0 paket programında analiz edildi. Bulgular YaĢ ortalaması 49,9 ± 5,3 olan katılımcıların 172‟si (%74,1) erkek, 204‟ü (%87,9) evli, 193‟ünün (%83,2) meslekteki çalıĢma süresi 20 yıldan fazla, 19‟u (%8,2) aile hekimliği uzmanlık eğitimi almıĢ, 142‟si (%61,2) tütün kullanmakta veya kullanıp bırakmıĢ ve 116‟sının (%50) ekonomik durum algısı iyiydi; 143‟ü (%61,6) kendi sağlık durumunu iyi olarak tanımlarken 142 aile hekimi (%61,2) kendisinde kanser geliĢme riskini ortalama düzeyde görmekteydi. Aile hekimlerinin %60,3‟ü (s=140) kanserlerin erken tanısına yönelik semptom ve bulgular konusunda yeterli bilgiye sahip olduğunu düĢünürken, %54,7‟si (s=127) kanser taramaları konusunda kendini yeterli hissetmekte idi. Katılımcıların %87,1‟i (s=202) aile hekimlerinin kanserlerin semptomatik tanısında ve tarama ile erken tanınmasında etkin rol oynayabileceğini düĢünürken, kayıtlı hastalarını kanser riski açısından yıllık olarak değerlendirmesi gerektiğini düĢünenlerin oranı %59,1 (s=137) idi. ÇalıĢmaya katılan aile hekimlerinin %47‟sinin (s=109) ailesinde kanser tanısı alan en az bir kiĢi vardı. Anne ve babasına en az bir kanser taraması yaptıranların sayısı 146 (%62,9), kendisi için en az bir kanser taraması yaptıran hekim sayısı ise 147 (%63,4) idi. Aile hekimlerinin 188‟i (%85,8) kendilerine baĢvuran 40 yaĢ üstündeki kadın hastalarına meme kanseri için ve 186‟sı (%86,9) 30 yaĢ üstündeki kadın hastalarına serviks kanseri için sıklıkla veya her zaman tarama yaptırma tavsiyesinde bulunurken, 178‟i(%80,2) kendilerine baĢvuran 50 yaĢ üstündeki kadın ve erkeklere kolorektal kanser için sıklıkla veya her zaman tarama yaptırma tavsiyesinde bulunduğunu belirtti. Regresyon analizine göre tüm diğer değiĢkenlerden bağımsız olarak her üç kanser taraması için hekimlerin davranıĢı üzerinde etkili bulunan tek değiĢken aile hekimlerinin kendilerine kayıtlı kiĢileri yaĢ ve cinsiyete göre yıllık olarak değerlendirmesi gerektiği tutumu aile hekimlerinin hastalarına kanser taraması tavsiyesinde bulunma davranıĢı üzerinde etkili diğer iki değiĢken ise kadın cinsiyet ve anne-babasına kanser taraması yaptırmıĢ olmasıydı. Sonuç ÇalıĢmamıza katılan aile hekimleri genellikle, kanserlerin semptomatik tanısında ve tarama ile erken tanınmasında aile hekimlerinin etkin rol oynayabileceğini düĢünmektedir. Bununla birlikte aile hekimlerinin kendilerine kayıtlı bireyleri kanser riski açısından yıllık olarak değerlendirmesi gerektiğini daha az benimsemektedirler. Aile hekimlerinin tüm kanserlerin erken tanısına yönelik semptom ve bulgular konusunda sahip olduklarını düşündükleri bilgi ve yeterlik sınırlı görünmektedir. Ülkemizde uygulanan ulusal kanser tarama standartları ile ilgili hekimlerin bilgi düzeyleri de kendi algılarıyla koşutluk göstermektedir. Aile hekimlerinin ülkemizde tarama programında olan üç kanser için hastalarına tarama yaptırma konusundaki farkındalıkları yüksektir. Her üç kanser taraması için hekimlerin davranışı üzerinde etkili bulunan tek değişken aile hekimlerinin kendilerine kayıtlı kişileri yaş ve cinsiyete göre yıllık olarak değerlendirmesi gerektiğine inanmalarıdır. Bunun dışında meme kanseri tarama yaptırma tavsiyesinde bulunma davranışı için kadın cinsiyet ve anne-babasına tarama yaptırma durumu etkili iken, serviks kanseri için aile hekimlerinin kanser erken tanısı ve taramasında etkin rol oynaması gerektiğini düĢünme de etkili görünmektedir.
Tip 2 diyabette mikroanjiopati gelişiminin öngörülmesi: Hemogram parametrelerinin mikroalbuminüri ile ilişkisi
DM; toplumda yaygın olarak görülen, ciddi fiziksel bozukluklara ve ölüme neden olabilen kronik metabolik bir hastalıktır. Yapılan tahminlere göre 2035 yılında 592 milyon insanın diyabet hastası olması beklenmektedir. Global DM prevalansının ise %10,1 olacağı öngörülmektedir. Son çalışmalara göre ise ülkemizdeki prevalans 2 katına yaklaşmıştır. Diyabet ve bağlı komplikasyonlar nedeniyle sağlık harcamaları da giderek artmaktadır. Bu çalışmada amacımız, diyabetin en büyük morbidite nedenlerinden olan nefropati gelişiminin erken aşamada saptanmasında yol gösterebilecek hemogram parametrelerinden MPV, RDW, PDW ve NLR'nin mikroalbüminüri ve kan şekeri kontrolü ile ilişkisinin saptanması olmuştur. Gereç ve Yöntem Çalışma tek merkezli retrospektif tanımlayıcı desende yapılmıştır. Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrin ve Metabolizma Kliniği'ne başvuran ve 24 saatlik idrarda albümin bakılan tip 2 diyabetik 979 hasta çalışmaya dahil edildi,dışlama kriterleri nedeniyle hastalar dışlandıktan sonra 268 hasta çalışmaya alındı. Çalışmanın analizleri SPSS paket programı aracılığıyla yapıldı. Spapiro-Wilk testi, ki kare, Kruskal – Wallis, Mann Whitney U, Spearmann ve çoklu lojistik regresyon analizi yapıldı. Bulgular Hastaların 158'i (%59,0) erkek, 110'u (%41,0) kadındı. Yaş ortalaması 53,5±11,5 (en küçük yaş 26, en yüksek yaş 85; ortanca: 54,0 ) olan hastaların 26'sı (%9,7) 18-39 yaş, 201'i (%75,0) 40-64 yaş ve 41'i (%15,3) 65 ve üstü yaş aralığındaydı. Erkekler (51,0±11,1;en küçük yaş 26, en büyük yaş 77; ortanca: 52,0), kadınlardan (57,0±11,1;en küçük yaş 37,en büyük yaş 85;ortanca:57,0) daha gençti (p=0,000). Mikroalbüminüri pozitifliği için oluşturulan çoklu lojistik regresyon modeline göre; 24 saatlik idrarda mikroalbümin pozitifliği MPV değeri 10,25'ten küçük olanlarda 4,3 kat, PDW değeri 16,05'ten büyük olanlarda 2,7 kat, NLR değeri 1,96'dan büyük olanlarda 2,4 kat, HbA1c değeri 9,05'ten büyük olanlarda 3,6 kat daha fazla saptandı. Yeterli anlamlılık düzeyi (p=0,054) göstermese de HDL değeri 38,5'in altında olanlarda 2,4 kat daha fazla mikroalbüminüri saptandı. Kan şekerinin kontrolde olması için oluşturulan çoklu lojistik regresyon modeline göre; yaşı 54,5'ten büyük olanlarda 1,7 kat, trigliserid düzeyi 149,5'ten düşük olanlarda 2,5 kat daha iyi kan şekeri kontrolü olduğu saptandı. Sonuç ve Tartışma Çalışmada MPV düşüklüğü ile mikroalbuminüri arasında anlamlı ilişki görülmekle beraber literatürde aralarındaki ilişkinin hem pozitif hem de negatifliği için sonuçlar mevcuttur. PDW yüksekliği ile mikroalbuminüri arasında anlamlı ilişki görülmüş olup literatürdeki çalışmalarla benzerlik göstermektedir. NLR artışı ile mikroalbuminüri arasında saptanan pozitif yönlü ilişki literatürde de benzer şekilde izlenmektedir. Anahtar kelimeler: Diyabet, Mikroalbuminüri, Hemogram Parametreleri
Bir üniversite hastanesi doktorlarının d vitamini testi kullanma özellikleri, pozitif sonuçlar ve klinik kararlara etkisi
AMAÇ: Vitamin D eksikliği kemik ve kas dokuları üzerinde bazı klinik belirtilere neden olmaktadır. Serum 25-OH Vitamin D eksikliği tanısı, genellikle 20 ng/ml'nin (50 nmol/L) altında serum düzeyi ile konur(1). Serum 25-OH Vitamin D testi, günlük uygulamada çok fazla kullanılmakta ve pozitif test sonucu da oldukça yüksek görünmektedir. Riskli gruplar haricinde düşük olarak elde edilen sonuçların birçoğu yalancı pozitiflikler olabilir. Çünkü serum 25-OH Vitamin D ölçümünde ülkemiz için yeterli standardizasyon çalışması yoktur, uluslararası ortak kabul edilen bir sınır değeri belirlenememiştir, mevsimsel olarak serum 25-OH Vitamin D düzeyi değişebilmektedir ve serum 25-OH Vitamin D düzeyi kontrol edilirken serum Ca-PTH düzeyleri ile birlikte değerlendirilmelidir (2-3) . Bu gibi durumlar da göz önüne alınmadan genellikle Vitamin D takviyesi yapılmaktadır. Bu çalışmanın amacı, bir üniversite hastanesinde 2016 yılı içinde yapılan tüm serum 25–OH Vitamin D incelemelerindeki pozitif test sıklığı, test isteme endikasyonları ve klinik vitamin D eksikliği ön olasılıklarını dikkate alarak test sonuçlarının klinik kararlara(tanı-tedavi-takip) etkisini belirlemektir. Ön Bilgi: Vitamin D yağda eriyen vitaminler grubunda yer alan, besinlerle de elde edilebilmesine karşılık bir takım biyokimyasal tepkimeler sonucunda vücutta da sentezlenebilen bir hormondur. Ön hormon olarak bulunan vitamin D ultraviyole ışınlarıyla deride aktifleştirilir. Dolayısıyla vitamin D'nin aktifleşmesi kişinin güneşlenme düzeyine, yaşadığı mevsime, bulunduğu coğrafi bölgenin özelliklerine bağlı olarak değişebilmektedir. Besinlerle alınan vitamin D miktarı günlük ihtiyacını karşılayacak şekilde değildir (8). Vücutta kolesterolden sentezlenen vitamin D ise previtamin şeklinde karaciğerde birkaç ay depolanabilir. Kanda 1,25-OH vit D şekli birkaç saat bulunurken, 25-OH vit D 15-20gün kalabilir (4,5,6,7,8) . Vitamin D düzeylerini en iyi gösteren parametre 25-OH vit D testidir. Bu testin ülkemiz için yeterli standardizasyon çalışması yoktur. Laboratuvarın ölçüm yöntemleri arasında bile belirgin farklılıklar oluşabilmektedir (4) . Klinik semptomların olmadığı durumlarda bakılan serum vit D düzeyleri ise daha fazla yanıltıcı sonuçlara yol açmaktadır. Vitamin D, A vitamini gibi intoksikasyon tehlikesi oluşturan bir hormondur. Yenidoğanlarda D vitamininin günde 40.000 IU 1-4 ay kullanımı, erişkinde ise günde 100.000 IU birkaç ay kullanımı sonrasında vitamin D intoksikasyonu görülebilmektedir (5) . Vitamin D eksikliği düşünülürken, vitamin D tanısı koyarken ya da takviyesi yaparken klinik semptomlar çok iyi değerlendirilmelidir. Testteki yalancı pozitiflikler her zaman akılda tutulmalı, eğer imkanlar dahilinde ise Ca, PTH, P, ALP testi ile tanısal doğrulama yapılmasına dikkat etmek gerekmektedir (2-3-6-7) . Yöntem ve gereç: Çalışmamız tanımlayıcı bir araştırmadır. Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesinde 1 OCAK 2016 – 31 ARALIK 2016 tarihleri arasında yapılan tüm serum 25-OH vit D testleri değerlendirmeye alındı. Ön araştırmada yaklaşık 16 bin defa testin yapıldığı saptanmıştır. Veriler hastane kayıtlarından elektronik olarak elde edilip ve test istemi ile ilgili tüm bilgiler, oluşturulan veri tabanına işlenecektir. Aynı kişide yapılan birden fazla test uygulamaları dikkate alındı. Bir yıl içinde test istenen tüm hastaların içinden rastgele seçilecek 800 hastanın klinik dosyalarına erişildi ve D vitamini ile ilişkili tüm veriler ayrıca kaydedilip değerlendirildi. Çalışma için hastane yönetiminden idari izin ve Tıp Fakültesi Etik Kurulundan onay alındı. Veriler bir istatistik paket programında işlenerek istatistiksel olarak değerlendirildi
Aile hekimlerinin hasta görüşmelerinde hasta merkezli iletişim ölçüm aracının (The Measure Of Patient Centered Communication-MPCC) güvenilirlik çalışması
Giriş ve Amaç: Hasta merkezlilik yalnızca aile hekimleri için değil diğer birçok hekim için de temel bir değerdir. Aile hekimliğinde hasta merkezli yaklaşım başlıca dört bileşeni barındırır: 1) Hem hastalığı hem de hastanın rahatsızlık deneyimini araştırma, 2) hastayı bir birey olarak anlama 3) hastayla ortak zemin oluşturma ve 4) hasta-hekim ilişkisini geliştirme. Hasta merkezli bakımının olumlu etkileri/yararları üzerine birçok uluslararası kanıt bulunmaktadır. Hasta merkezliliğin öğretilmesine ve araştırılmasına yönelik bazı ölçekler geliştirilmiştir. Gözlemsel değerlendirme için Hasta Merkezli İletişim Ölçüm Aracı (MPCC) en sık kullanılanlardan biridir. Bu ölçek hasta merkezli yaklaşımın ilk üç bileşenini içermektedir. Birinci basamağın ve aile hekimliğinin güçlendirilmesi ve geliştirilmesine yönelik çabalar söz konusudur ve hasta merkezli klinik yöntemin öğrenilmesi ve uygulanması büyük önem taşımaktadır. Buradan hareketle bu çalışma MPCC aracının Türkçeleştirilmesini ve Türkçe güvenilirliğinin gösterilmesini amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Metodolojik desendeki bu çalışma ile MPCC ölçüm aracının gözlemciler arası güvenilirliğini göstermeyi amaçladık. Bunun için daha önce başka bir çalışmada kullanılmış 60 hasta görüşmesi ele alındı. Bu görüşmelerin video kayıtları iki değerlendirici tarafından Hasta Merkezli İletişim Ölçüm aracı ile bağımsız olarak değerlendirildi. Her bir hasta görüşmesi için doldurulan ölçek orijinal puanlama sistemi göz önüne alınarak puanlandı. Ölçeğin üç alt başlığı ve bu alt başlıkların bileşenleri ile ilgili istatistiksel analizler yapıldı. Aynı zamanda iki değerlendiricinin korelasyon analizleri yapıldı. Bulgular: Çalışmamızda değerlendiricilerin ölçek skorları arasındaki korelasyon araştırıldı. Kadın ve erkek hastayla yapılan tüm görüşmeler (60 görüşme) incelendiğinde genel skor (r=0,562; p=0,000), birinci bileşen skoru (r=0,503; p=0,000) ve ikinci bileşen skoru (r=0,593; p=0,000) açısından değerlendiriciler arasında orta korelasyon saptandı. Üçüncü bileşen skorunda ise değerlendiriciler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon saptanmadı (r=0,244; p=0,060). Kadın hasta görüşmeleri incelendiğinde genel skor (r=0,632; p=0,000), birinci bileşen skoru (r=0,694; p=0,000) ve ikinci bileşen skoru (r=0,708; p=0,000) açısından değerlendiriciler arasında güçlü korelasyon saptandı. Üçüncü bileşen skorunda ise değerlendiriciler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon saptanmadı (r=0,065; p=0,732). Erkek hasta görüşmeleri incelendiğinde genel skor (r=0,499; p=0,005), birinci bileşen skoru (r=0,408; p=0,025) ve ikinci bileşen skoru (r=0,382; p=0,037) açısından değerlendiriciler arasında orta korelasyon saptandı. Üçüncü bileşen skorunda ise değerlendiriciler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon saptanmadı (r=0,295; p=0,114). Sonuç:Çalışmamızda elde ettiğimiz sonuçlar MPCC'in güvenilirliği açısından tartışmalıdır. Özellikle üçüncü bileşen skorları açısından istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç bulunamamıştır. Bu durumun nedeni bu araç konusunda değerlendiricilerin deneyimsiz olması olabileceği gibi, uzlaşı süresinin yetersiz kalması da olabilir. Anahtar Kelimeler: Hasta merkezlilik, MPCC, Türkçe güvenilirlik, birinci basamak
Aydın Adnan Menderes Üniversitesi öğrencilerinde sosyal görünüş kaygısı ve yeme tutumu ile beden ağırlığı arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Ergenlikten yetişkinliğe geçiş dönemi olan üniversite yıllarında, sosyal medya ve kitle iletişim araçlarının da etkisiyle bireylerin bedenlerine ilişkin izlemleri artmakta olup, memnuniyetsizlik ve kaygı ortaya çıkması durumunda, yeme tutum bozuklukları ve sosyal kaygının da etkisiyle beden ağırlıklarında değişiklikler görülebilmektedir. Bu çalışmada Aydın Adnan Menderes Üniversitesi öğrencilerinde sosyal görünüş kaygısı ve yeme tutumu ile beden ağırlığı arasındaki ilişkiyi belirlemeyi amaçladık. Yöntem: Kesitsel, analitik tipteki çalışmamız Aydın Adnan Menderes Üniversitesi merkez kampüsünde bulunun tüm fakültelerde, 01.11.2022 – 31.12.2022 tarihleri arasında yapıldı. Çalışmanın örneklem büyüklüğü Aydın Adnan Menderes Üniversitesi merkez kampüsünde bulunan tüm fakülteler evreninde (16.287 öğrenci) 370 kişi olarak hesaplandı. Bazı sosyodemografik bilgiler, Sosyal Görünüş Kaygısı Ölçeği ve Yeme Tutum Testi-26'yı içeren anket formu yüz yüze yöntemle uygulandı. Veriler IBM SPSS 25.0 istatistik programı ile analiz edildi. Tanımlayıcı istatistiklerin yanı sıra yeme tutumu, sosyal görünüş kaygısı ve bazı sosyodemografik etkenlerin beden ağırlığıyla ilişkisini belirlemek üzere ikili testler (ki-kare testi, T testi, Anova testi, Tukey testi) kullanıldı. Bulgular: Çalışmamıza katılan 370 öğrencilerin yaş ortalaması 21,5±1,8 olup, %64,9'u kadındı. Erkeklerin beden kitle indeksi (23,8±3,4 kg/m²) kadınlara göre (21,3±3,1 kg/m²) istatistiksel olarak anlamlı ölçüde daha yüksekti (p<0,001). Evde tek başına ya da arkadaşlarıyla yaşayan öğrencilerin beden kitle indeksi yurtta kalanlara göre anlamlı derecede daha yüksek saptandı (p=0,009). Yeme tutum testinin belirlenen kesme noktası (20 puan) dikkate alındığında öğrencilerin %19,7'sinin (s=73) yeme tutumu bozuk olarak değerlendirildi. Kadınlarda (%22,9) erkeklere (%13,8) göre daha fazla yeme tutum bozukluğu saptandı (p=0,036). Öğrencilerin sosyal görünüş kaygısı orta düzeydeydi. Sosyal görünüş kaygısı ve yeme tutum bozuklukları beden ağırlıklarıyla ilişkili değildi. Sigara ve alkol kullanan öğrencilerin beden kitle indeksi anlamlı derecede yüksek bulundu (p=0,031). Araştırmaya katılan öğrencilerin sosyodemografik özelliklerine göre sosyal kaygıları değerlendirildiğinde yaş, baba eğitim düzeyi ve alkol kullanımı değişkenleriyle sosyal kaygı puanı arasında anlamlı farklılık saptandı. Sonuç: Çalışma sonuçlarımıza göre üniversite öğrencilerinde yeme tutum bozukluğu görülme oranı oldukça fazladır. Öğrenciler orta düzeyde sosyal görünüş kaygısına sahiptirler. Sosyal görünüş kaygılarının beden ağırlıkları ile ilişkisi yoktur. Fazla kilolu olan öğrencilerin yeme tutum bozukluğu oranı, normal kilolu olanlara göre daha yüksektir. Üniversitenin son yıllarında eğitim almakta olanlarda, babalarının eğitim düzeyi düşük olanlarda ve alkol kullananlarda sosyal görünüş kaygısı daha yüksektir.
Sigara bırakma danışmanlığı alan içicilerde duygudurum bozukluklarının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Sigara içenlerde yaşam boyu duygudurum bozukluğu, psikotik bozukluk, anksiyete bozukluğu, madde kötüye kullanımı ve kişilik bozukluğu gibi psikiyatrik bozuklukların görülme sıklıklarının daha fazla olduğu bilinmektedir. Sigara bırakma polikliniklerine başvuran hastaların sahip olduğu komorbid hastalıklar uygulanacak farmakolojik tedavinin belirlenmesinde ve hastanın izleminde önem taşımaktadır. Bu çalışmanın amacı Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi Sigara Bırakma Polikliniğine başvuran hastalarda ruhsal bozuklukların sıklığını ve bunların bırakma sürecinin yönetimine etkisini belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı tipteki çalışmaya Mayıs 2019 tarihinden 31 Aralık 2021 tarihine kadar anabilim dalımızın uygulama birimlerinden biri olan sigara bırakma polikliniğine başvuran tüm hastalar dahil edilmiştir. Hastalara ait bilgiler hastane kayıt sistemi ve poliklinik arşivindeki hasta dosyalarından geriye dönük olarak elde edilmiştir. İçicide ruhsal bozukluk varlığı danışmanlık hizmeti sunan hekimin ruhsal durum değerlendirmesi ve psikiyatri konsültasyonu sonuçları dikkate alınarak belirlenmiştir. Verilerin istatistiksel analizleri SPSS program ile yapılmıştır. Tanımlayıcı istatistiklerin yanı sıra alt gruplar arası karşılaştırmalarda ki-kare testi kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya alınan 803 sigara hastasının yaş ortalaması 40,6±13,5 ve üçte ikisi (%66,6) erkekti. Bunlardan 742'sinin (%92,4) dosyalarında danışmanın ruhsal durum değerlendirmesi ve/ya da psikiyatri konsültasyonu bilgisi bulunmaktaydı. Danışmanın ruhsal durum değerlendirmesine göre 691 hastanın 139'unda (%20,1) ruhsal bozukluk saptanmıştı. Psikiyatri konsültasyonu sonuçlarına göre 429 hastanın 150'sinde (%35,0) ruhsal patoloji rapor edilmişti. Sigara bırakma polikliniğinde ve/veya psikiyatri konsültasyonu sırasında psikopatoloji saptanan hastaların ruhsal durum değerlendirmesi patolojik olarak kabul edildi (%28,0; s=208/742). Ruhsal durumu olağan olanlara göre bir ruhsal patoloji saptananlarda bupropion (%15,9'a karşı %30,6 istatistiksel olarak anlamlı ölçüde daha sık kullanılmıştı (p<0,001). Ruhsal durumu olağan olanlara göre bir ruhsal patoloji saptananlarda vareniklin (%57,1'e karşı %22,2) istatistiksel olarak anlamlı ölçüde daha az kullanılmıştı (p<0,001). Hastaların ruhsal durumu sigarayı bırakma kararının verilmesi, izlem uyumu, farmakolojik tedavi verilmesi ve nikotin verilmesi üzerinde etkili değildi (p>0,05). Sonuç: Sigara kullanmaya genelde genç yaşlarda başlanmaktadır. Gençlerin sigara içmeye başlamasını önlemek ve başlayanların da bırakmasını teşvik etmek için çalışmalar yapılması önemlidir. Sigara içicilerinde ruhsal bozukluklar sık görülmekte o nedenle içicilerin değerlendirilmesi esnasında ruhsal durum muayenesi yapılması ve bu konudaki belirtilere karşı dikkatli olunması önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler: Ruhsal Bozukluk, Sigara Bağımlılığı, Sigara Bırakma.
Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi Palyatif Bakım Merkezi'nde hizmet alan hastaların tanımlanması
Giriş ve Amaç: Palyatif bakım; yaşamı tehdit eden durumlarla birlikte görülen sorunlarla karşı karşıya olan hastaların ve ailelerinin yaşam kalitesini artırmayı amaçlayan multidisipliner bir yaklaşımdır. Yaşlı nüfusun artması ve hastalıkların kronikleşmesi ile birlikte palyatif bakım ihtiyacı giderek artmakta; ancak mevcut kaynaklar ihtiyacı karşılayamamaktadır. Var olan kaynakların etkin ve başarılı bir şekilde kullanılması ancak palyatif bakım hizmeti alan hastaların klinik özelliklerinin iyi belirlenmesi; yatış süresini ve mortaliteyi etkileyen faktörlerin tespit edilmesi ile mümkündür. Bu konuda yapılmış çalışma sayısı oldukça sınırlıdır. Bu çalışmada ADÜ Palyatif Bakım Merkezi'nde hizmet alan hastaların klinik ve demografik özellikleri, yatış süresi ve taburculuk durumları ve bunları etkileyen faktörlerin tanımlanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı tipteki çalışmaya 1 Aralık 2020 ile 28 Şubat 2022 tarihleri arasında ADÜ Hastanesi Palyatif Bakım Merkezi'nde yatarak tedavi gören hastalar dahil edilmiştir. Tarafımızca oluşturulan veri toplama formu MİA-MED hastane bilgi sistemi ve hasta dosyaları üzerinden retrospektif olarak doldurulmuştur. Elde edilen veriler SPSS 25.0 paket programı aracılığıyla değerlendirilmiştir. Bulgular: Yaş ortalaması 73,1±13,8 olan 126 hastanın %52,4'ü kadındı. Kardiyovasküler hastalık (%61,9), malignite (%48,4) ve diyabet (%30,2) en sık komorbid durumlardı. Hastaların en sık (%58,7) nazal kanül veya maske ile oksijen desteğine ihtiyaç duydukları; %61,1'inin enteral yolla beslendiği, %45,2'sinde dekübit olduğu saptanmıştır. Yatış süreleri ortalama 36,5±60,2 gündü. Malignite varlığı, ventilatör kullananımı, NG ile beslenme ve dekübit varlığı yatış süresi üzerinde etkiliydi (p<0,05). Hastaların %42,2'si eve taburcu edilmişti. Malignite varlığı, nörolojik hastalıklar, oksijen desteği ihtiyacı, parenteral beslenme ve ilk yatış sırasındaki elektrolit, BFT ve/veya KCFT bozuklukları taburculuk durumu üzerine etkiliydi (p<0,05). Sonuç: Her yaş ve cinsiyetten, farklı hastalıklara sahip bireyler palyatif bakım desteğine ihtiyaç duyabilmektedir. Destek tedavisine ihtiyaç duyan tüm hastaların doğru yönlendirilmesi için halkın ve sağlık çalışanlarının palyatif bakım konusundaki bilgi ve farkındalıklarının artırılmasına yönelik çalışmalar yapılmalıdır. Palyatif bakım merkezlerinde verilen hizmetin kalitesinin artırılabilmesi ve mevcut kaynakların etkin kullanılabilmesi için de hastaların demografik ve klinik özelliklerinin iyi bilinmesi gerekmektedir. Bu konuda daha fazla çalışma yapılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Palyatif Bakım, Yatış Süresi, Taburculuk Durumu
Denizli buldan göğüs hastalıkları hastanesi evde bakım birimine kayıtlı hastalara sunulan hizmetlerin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Günümüzde ortalama hayat süresinin uzayışı, medikal desteklere gereksinimi olan yaşlı nüfusun artışı, tıp ve teknoloji alanındaki gelişmelerin sağlık hizmetlerinin çoğunluğunun evde sunulmasına imkan tanıması gibi birçok faktör evde sağlık hizmetlerinin ehemmiyetini artırmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)'ne göre evde bakım; informal ve formal bakım veren kişiler aracılığıyla ev ortamında bakım hizmetinin sunulması olarak tanımlanmıştır. Evde bakım hizmetleri hakkında en yaygın görüş ''hastaların bağımsızlığını sağlamak, yaşam kalitesini iyileştirmek ve devamlılığını sağlamak için güzel bir çözüm yolu olmasıdır.'' Biz bu çalışmamızda bir evde bakım birimine kayıtlı olan hastalara sunulan hizmetleri ve hastaların sosyodemografik ve klinik özelliklerini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı, kesitsel nitelikte olan bu çalışma 2022 senesi içerisinde Denizli Buldan Göğüs Hastalıkları Hastanesi Evde Bakım Birimi'ne kayıtlı olup birimimizden herhangi bir sağlık hizmeti alan ve çalışmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan 141 kişi ile yapılmıştır. Araştırmanın verileri, elektronik ortamdan ve ''hasta ve hekim değerlendirme formlarından'' faydalanılarak toplanmıştır. Çalışmamızdaki sorular, hastaların sosyodemografik ve klinik özellikleri ve hastalara sunulan hizmetler olmak üzere 2 kısımdan oluşmaktadır. Hasta dosyalarında bulunan Barthel Günlük Yaşam Aktiviteleri İndeksi anket formları da çalışmamıza dahil edilmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS 22.0 paket programından faydalanılmış ve istatistiksel anlamlılık değeri p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Yüzde 61,7'si (s=87) kadın olan katılımcıların %51,1'i (s=72) 80 yaş ve üzerindeydi (yaş ortalaması 73,2±18,9). Yüzde 44,7'si (s=63) evli ve %44,7'si (s=63) dul idi ve dul olan hastaların çoğunluğu kadındı (p<0,001). Yüzde 92,2'si (s=130) ise 9 yıldan az eğitimliydi. Hiçbiri şu an aktif olarak çalışmayan katılımcıların %38,3'ü (s=54) aktif döneminde tarım çalışanıydı. Hiç çalışmayan 47 hastanın ise çoğu ev hanımıydı (%76; s=36). Çoğunluğunun aile gelir düzeyi düşüktü (%70,2; s=99) ve %63,8'i (s=90) gelir giderini eşit olarak değerlendirmekteydi. Hastaların %96,5'inde (s=136) en az bir kronik rahatsızlık saptanmış olup en sık görülen hastalık tanıları; nörolojik hastalıklar (%66,7), hipertansiyon (%64,5) ve kardiyovasküler hastalıklar (%40,4) olarak bulundu. Katılımcıların %56'sının (s=79) yatağa tam bağımlı olduğu ve %22,7'sinde (s=32) bası ülseri bulunduğu görüldü ve yatağa bağımlılık durumu arttıkça bası ülseri varlığının arttığı saptandı (p<0,001). Çalışmaya katılan bireylerin ortalama Barthel indeksi skoru 28,1±24,7 olup kategorize edildiğinde %47,5'inin (s=67) tam bağımlı, %45,4'ünün (s=64) ileri derecede bağımlı ve %7,1'inin ise (s=10) orta derecede bağımlı olduğu görüldü. Çalışmamıza dahil edilen hastalara bir yıl içinde ortalama 8,8±21,5 kez gidilmiş olup aylık ziyaret sıklığımız ortalama 2,5 olarak bulundu. Hastalara en çok sunulan hizmetlerin ise; reçete yazılması (%54,6), tetkik için kan alınması (%36,2) ve uzman hekim konsultasyonu (%27,7) olduğu görüldü. Sonuç: Katılımcıların çoğunluğunu kadın hastalar ve 80 yaş ve üzeri bireyler oluşturmaktadır. Katılanların neredeyse tamamında en az bir kronik rahatsızlık saptanmış olup en sık görülen hastalık tanıları; nörolojik hastalıklar, hipertansiyon ve kardiyovasküler hastalıklar olarak bulunmuştur. Katılımcıların yarısından fazlası yatağa tam bağımlı iken, yaklaşık dörtte birinde ise bası ülseri varlığı saptanmıştır. Barthel Ölçeğine göre de katılanların yaklaşık yarısı tam bağımlı olarak bulunmuştur. Çalışmamıza dahil edilen hastalara bir yıl içinde ortalama 8,8 kez gidilmiş olup aylık ziyaret sıklığımız ise ortalama 2,5'tir. Hastalara en çok sunulan sunulan hizmetlerin ise; reçete yazılması, tetkik için kan alınması ve uzman hekim konsultasyonu olduğu görülmüştür. Çalışmamızda görülmektedir ki evde sağlık hizmeti sunulan hastaların çoğu düşük gelir düzeyine sahip olup yatağa tam bağımlı bir halde bulunmakta ve günlük yaşam aktivitelerini gerçekleştirmekte zorluk yaşamaktadır. Profesyonel bir ekiple verilecek olan evde sağlık hizmetleri hastaların sağlık beklentilerini karşılayıp yaşam kalitelerini artıracağı gibi, hastaneye yatış sıklığını da azaltarak gereksiz yere yapılan harcamaların önüne geçilmesini sağlayacak ve hastalara ve ülkemize ekonomik olarak katkı sağlayacaktır. Bu sebeple evde bakımda sunulan hizmetlerin planlamasının iyi yapılması ve hastaların gereksinimleri doğrultusunda devamlı bir şekilde güncellenip ayarlanması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Evde Sağlık Hizmetleri, Günlük Yaşam Aktiviteleri, Yaşam Kalitesi
Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Eğitim Aile Sağlığı Merkezi'ne başvuran hastaların hizmet memnuniyetinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Eğitim Aile Sağlığı Merkezi'ne başvuran hastaların memnuniyet düzeyi ve memnuniyeti etkileyen faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Buradan hareketle elde edilen verilerin kaliteli sağlık hizmeti sunulması konusunda yararlı bilgiler sağlaması beklenmektedir. Gereç ve Yöntem: Çalışma dönemi içinde Eğitim Aile Sağlığı Merkezi'ne başvuran 18 yaş ve üzeri tüm hastalara ulaşılması hedeflenmiştir. Altı ay içinde beklenen 2500 hasta görüşmesini evren alarak, %80 prevalans, 0,05 alfa ve 0,03 örnekleme hatası ile en az 537 kişiye ulaşılması öngörülmüştür. Çalışmanın yapıldığı 1 Mart 2022 - 31 Ağustos 2022 tarihleri arasında Eğitim Aile Sağlığı Merkezi'ne başvuran ve çalışmaya katılmayı kabul edip anket dolduran 579 hastadan 37'sinin veri formu eksik olduğu için çalışmaya alınmamıştır. Çalışmaya alınma ölçütlerini karşılayan 542 hasta ile çalışma tamamlanmıştır. Çalışmaya katılmayı kabul edenlere aydınlatılmış onam imzalatılmış, sonrasında anket formunun sosyodemografik bilgileri içeren kısmı doldurulmuştur. Ardından da hastalardan aldıkları sağlık hizmetlerini değerlendiren EUROPEP-Tr memnuniyet ölçeği kısmını kendilerinin doldurmaları istenmiştir. Elde edilen veriler SPSS 18.0 veri tabanına girilerek istatistiksel değerlendirmeler yapıldı. Tanımlayıcı istatistiklerin yanı sıra gruplar arası karşılaştırmalarda sayısal değişkenler için Student t testi, ANOVA testi, kategorik değişkenler için Ki kare ve sayısal değişkenler arasındaki ilişkinin belirlenmesi için ise Pearson Korelasyon Analizi kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular : Hastaların median yaşı 42'idi (yaş 18-84). Hastaların %45,5'i erkek, %55,5'i kadındı. Hastaların çoğu kentsel bölgede (%89,1) oturmaktaydı ve %52,2'si 12 yıldan fazla eğitimliydi. Hastaların aile hekimliğimize en sık başvuru nedeni yeni başlayan sağlık sorunları idi. EUROPEP-Tr total skoru 4,4 ± 0.7, genel memnuniyet yüzdesi %79,3 olarak saptandı. En çok memnun olunan alanlar "sizi muayene etmesi", "işini tam yapması" ve "sizi dinlemesi" (sırasıyla %94,5, %94,3 ve %94,1), en az memnun olunan alanların "telefonla hekiminize ulaşabilmeniz" (%52,3), "sağlık merkezine telefonla ulaşabilmeniz" (%59,2) olduğu görüldü. Aktif gelir getiren bir meslekte çalışmayanların ( p<0,001) , diyabeti olanların (p=0,023) ve tiroid hastalığı olanların (p<0,001) anlamlı derecede daha memnun olduğu görüldü. Yaş , cinsiyet, medeni durum, eğitim durumu, gelir düzeyi, meslek, sigara- alkol kullanımı , aile sağlığı merkezine başvuru sayısı ve nedeni hasta memnuniyeti üzerinde etkili değildi (p>0,05). Sonuç: Birinci basamak aile hekimliği hizmetleri sunan sağlık merkezlerinin hasta memnuniyet düzeylerini bilmeleri hizmet kalitesinin artırılması açısından önemlidir. Düzenli yapılacak değerlendirmeler, hasta memnuniyetinin düşük olduğu alanların saptanması ve geliştirilmesi açısından her sağlık merkezi için hastalarının memnuniyeti üzerine geribildirim alma fırsatıdır. Anahtar Kelimeler: Eğitim Aile Sağlığı Merkezi, Hasta memnuniyeti, EUROPEP-Tr