Theses supervised by Prof. Dr. Özlem Altındağ
17 theses · Gaziantep University
Ankilozan spondilitte mikrobiyata ilişkili mediatör düzeyi ve hastalık aktivitesiyle ilişkisi
Ankilozan Spondilit (AS), aksiyel iskeleti etkileyen, karakteristik inflamatuvar bel ağrısına neden olan, yapısal ve fonksiyonel bozukluklara yol açabilen yaygın bir inflamatuvar romatizmal hastalıktır. Spinal ossifikasyon, fiziksel fonksiyon ve yaşam kalitesinin azalmasına neden olabilir. Bağırsak mikrobiyatasının,birçok hastalığın gelişmesinde önemli rol oynadığı bilinmektedir. Bu çalışmada, bağırsak mikrobiyata belirteçleri ve klinik parametrelerle ilişkisi, ilaç tedavilerinin bağırsak mikrobiyata belirteçleri üzerine etkisi araştırıldı. Bu çalışmaya en az 2 yıldır tanı almış olan, 18- 65 yaş arası 76 AS hastası (38 anti TNF alan-38 NSAI) ve yaş ve cinsiyet dağılımı uyumlu 38 sağlıklı gönüllü alındı. Hasta ve gönüllülerde, detaylı klinik değerlendirmeler yapıldı. Eritrosit sedimantasyon Hızı (ESR) ve C-Reaktif Protein (CRP), hasta grubunda ayrıca BASDAI ve BASFI skorları kaydedildi. Serum örneklerinde CD14, CTLA4, CXC16, LPS ve TLR4 düzeyleri ELISA yöntemi kullanılarak ölçüldü. Anti TNF tedavisi ve NSAI tedavisi alan hastalar arasında BASDAI ve BASFI skorları karşılaştırıldığında NSAI hastalarında BASDAI ve BASFI skorlarının anlamlı derecede yüksek olduğu bulundu (p˂0,05). CRP ve ESR düzeylerinin, anti-TNF tedavisi alan AS hastalarında NSAI tedavisi alan hastalara göre anlamlı derecede düşük olduğu bulundu (p˂0,05). Bağırsak mikrobiyata belirteçleri olarak CTLA4, CXC16, LPS ve TLR4 düzeyleri, NSAI tedavisi alan grupta, anti-TNF tedavisi alan ve sağlıklı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p˂0,05). Bir başka belirteç olan CD14 düzeylerinde gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0,05).Yapılan çalışmalarda AS hastalarında bağırsak inflamasyonunun patogenezde önemli olduğu ve mikrobiyatadan etkilendiği belirtilmiştir. Bizim çalışmamızda, Anti-TNF tedavisi alan AS hastalarında CRP ve ESR düzeyleri ile hastalık aktivite skorlarının NSAI tedavisi alan gruba göre daha düşük vekontrol grubuyla benzerolduğu görüldü. Bu sonuçlar Anti-TNF tedavisinin AS'de inflamasyon ve mikrobiyata belirteçleri üzerine daha etkili olduğunu ortaya koydu. Bağırsak mikrobiyata beliteçlerinin, klinik ve inflamasyon belirteçleri ile ilişkisinin AS patogonezinde ve tedavinin vi izleminde gösterge olabileceği ve yeni tedavi stratejileri konusunda katkı sağlayabileceği düşüncesindeyiz.
Hemiplejik omuz ağrılı hastalarda yüksek yoğunluklu lazer terapi ile kinezyo terapi etkinliğinin fonksiyonel ve ultrasonografik değerlendirilmesi
Amaç; çalışmanın amacı inme sekeli hemiplejik omuz ağrısı olan hastalarda yüksek yoğunluklu lazer ve bantlama tedavisinin fonksiyonel ve ultrasonografik değerlendirme bulgularına göre etkinliğinin ve konvansiyonel tedaviye üstünlüğünün araştırılmasıdır. Gereç ve yöntem; çalışmamız tek kör progresif randomize kontrollü olarak planlandı. Tedavi grupları randomizasyon ile üç gruba ayrıldı. Birinci gruba konvansiyonel tedavi, ikinci gruba konvansiyonel tedavi ve yüksek yoğunluklu lazer tedavisi, üçüncü gruba konvansiyonel tedavi ve bantlama tedavisi uygulandı. Tüm gruplar tedavi öncesi ve tedavi sonrası pasif omuz eklem hareket açıklıkları, ultrasonografik değerlendirme bulguları, brunstrom skalası, modifiye ashworth skalası, görsel analog skala, omuz ağrı ve yetersizlik skalası, fonksiyonel bağımsızlık ölçeği ve sağlık değerlendirme anketi ile değerlendirildi. Sonuç parametrelerinin değerlendirilmesinde tedavi öncesi ve tedavi sonrasında elde edilen ölçümlerin çalışma gruplarına göre karşılaştırılmasında tekrarlı ölçümler varyans, ultrason bulgularının karşılaştırılmasında ise Mc-Nemar testi kullanıldı. Bulgular; tedavi grupları tedavi sonrası tekrar değerlendirildi. Pasif omuz fleksiyonu, ekstansiyonu, dış rotasyonu, brunstrom iyileşme skalası, omuz ağrı ve yetersizlik ölçeği ağrı skorları, fonksiyonel bağımsızlık ölçeği ve sağlık değerlendirme anketi skorları tüm gruplarda istatistiksel olarak anlamlı iyileşme gösterdi. Fakat gruplar arası anlamlı fark saptanmadı. Ultrasonografik görüntüleme bulguları ve spastisite skorlarında tedavi sonrası istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Görsel analog skala skorları ve omuz ağrı ve yetersizlik ölçeği yetersizlik skorları lazer grubunda hem bantlama grubuna hem de konvansiyonel tedavi gruba göre istatistiksel olarak anlamlı iyileşme gösterdi. Sonuç ve öneriler; hemiplejik omuz ağrısı tedavisinde lazer, bantlama ve konvansiyonel tedavilerin hepsi etkili ve güvenlidir. Ancak yüksek yoğunluklu lazer terapinin, ağrı kontrolü ve üst ekstremite yetersizlik skorlarında diğer gruplardan üstün olduğu görülmektedir. Bu sonuçlar ile hemiplejik omuz ağrısı tedavisinde lazer terapinin erken dönemde etkili ve güvenli bir tedavi seçeneği olduğu söylenebilir. Bu konuda, uzun dönem tedavi sonuçlarının değerlendirildiği, daha fazla hasta katılımlı yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler; hemiplejik omuz ağrısı, lazer terapi, bantlama terapi
Postmenopozal osteoporozda sfingozin 1-fosfat ve kemik döngüsü belirteç düzeylerinin kirik riski ile ilişkisinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı postmenopozal osteoporoz hastalarında S1P (sphingosine 1-phosphate) molekülünün kırık riskiyle, kemik döngüsü belirteçleri ve osteoporoz yaşam kalitesi ölçeğiyle olan ilişkisini araştırmaktır. İkincil olarak da bu ilişkileri farmakolojik tedavi alan ve almayan hastalarda karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız kesitsel olarak planlandı. Çalışmamıza postmenopozal osteoporoz tanısı almış, dışlama kriterlerine uygun 48 kadın hasta ve postmenopozal dönemde olup osteoporozu olmayan 48 sağlıklı kadın dahil edildi. Hasta grubu farmakolojik tedavi alan ve farmakolojik tedavi almayan olarak 2 gruba ayrıldı. Tüm katılımcılar için yaş, vücut kitle indeksi, meslek, fiziksel aktivite düzeyini içeren sosyodemografik veriler kaydedildi. Tüm katılımcılara Fracture Risk Assessment Tool (FRAX) içindeki özgeçmiş soruları soruldu, Dual Energy X-ray Absorptiometry (DEXA) sonuçları da eklenerek kırık riski sonuçları hesaplandı. Tüm katılımcılara QUALEFFO-41 anketi içindeki yanıtları kaydedildi, alt ölçek ve sonuç puanları hesaplandı. Serum PINP (Prokollajen Tip I N-Propeptid), CTX (Tip I Kolajen C-Terminal Telopeptid), S1P seviyeleri ELISA yöntemiyle ölçüldü. Bulgular: Gruplar yaş, meslek, VKİ, fiziksel aktivite açısından homojen dağılmıştı (p>0,05). Hasta ve kontrol grupları arasından Ağrı, Günlük yaşam aktiviteleri, Mobilite, Genel sağlık alt ölçekleri ve QUALEFFO-41 sonuç puanı arasında anlamlı fark vardı (p<0,05). PINP ve CTX açısından üç grup arasında da anlamlı fark görüldü (p<0,05). S1P için kontrol ve tedavi alan grup arasında anlamlı fark görülemedi (p>0,05). Farmakolojik tedavi alan ve almayan gruptaysa anlamlı fark görüldü (p<0,05). Farmakolojik tedavi alan hasta grubunda S1P ile FRAX-Kalça skoru arasında pozitif korelasyon vardı. Farmakolojik tedavi almayan grupta S1P ile hem FRAX-Kalça hem FRAX-MOK arasında pozitif korelasyon vardı. S1P ile PINP arasındaki ilişki üç grup için de anlamsızdı (p>0,05). Sonuç:S1P seviyelerinin ilaç almayan grupta ilaç alan gruba göre anlamlı yüksek olması bu molekülün postmenopozal osteoporoz etyopatogenezinde yeri olabileceğini göstermektedir. Aynı zamanda S1P ve Ağrı alt ölçeği arasındaki pozitif korelasyon bunun kliniğe yansıması olabilir. Anahtar Kelimeler: CTX, FRAX, Postmenopozal Osteoporoz, QUALEFFO-41, Sfingozin 1 Fosfat
Diz osteoartritinde farklı egzersiz uygulamalarının femoral kartilaj kalınlığı üzerine etkisinin ultrasonografi ile değerlendirilmesi
Diz Osteoartritinde Farklı Egzersiz Uygulamalarının Femoral Kartilaj Kalınlığı Üzerine Etkisinin Ultrasonografi ile Değerlendirilmesi
Hastane çalışanlarında tükenmişlik sendromunun bel ağrısı, boyun ağrısı, ruhsal durum ve yaşam kalitesi ile ilişkisinin incelenmesi
Bu çalışma hastane çalışanlarında tükenmişlik sendromunun bel ağrısı, boyun ağrısı, ruhsal durum ve yaşam kalitesi ile ilişkisini incelemek amacıyla yapıldı. Çalışma toplamda 235 hastane çalışanı olan bireyi içerdi. Çalışmaya alınan tüm bireylerin ayrıntılı sosyodemografik verileri kaydedildi. Bel ve boyuna ait ağrı şiddeti ölçümleri (Vizüel Analog Skalası/VAS), tükenmişlik düzeyinin belirlenmesi (Maslach Tükenmişlik Ölçeği/MTÖ) değerlendirmeleri yapıldı. Aynı zamanda bireylerin boyun ağrısı ile ilişkili özür durumu (Boyun Özür Göstergesi/BÖG), bel ağrısı ile ilişkili özür durumu (Oswestry Skalası), ruhsal durum (Beck Depresyon Ölçeği/BDÖ) ve yaşam kaliteleri (SF-36) değerlendirmeleri yapıldı. Çalışmamızın sonuçları yaş ve cinsiyetin tükenmişlikle ilişkili olmadığını göstermiştir (p>0.05). Medeni durum, eğitim durumu, meslek, hizmet yılı, haftalık çalışma saati ve iş memnuniyetinin tükenmişlikle ilişkili olduğu sonucuna vardık (p<0.05). Bel/boyun ağrı şikayeti bulunan hastane çalışanlarında tükenmişlik düzeyinin ağrısız çalışanlara göre anlamlı derecede daha yüksek olduğunu saptadık (p<0.05). Duygusal tükenme, duyarsızlaşma ve kişisel başarı düzeyleri ile BÖG, Oswestry Skalası, BDÖ ve SF-36 değerlendirme sonuçları arasında anlamlı bir korelasyon bulundu (p<0.05). Bu çalışma bel/boyun ağrı şikayeti bulunan hastane çalışanlarında tükenmişlik düzeyinin ağrısız çalışanlara göre anlamlı derecede daha yüksek olduğunu ve bu çalışanlarda TS' nin özür, ruhsal durum ve yaşam kalitesi ile ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Bu nedenle ağrı şikayeti olan hastane çalışanlarında tükenmişlik durumunun da değerlendirilmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Bel ağrısı, boyun ağrısı, hastane çalışanı, tükenmişlik sendromu, MTÖ
Sağlıklı bireylerde klasik masaj ile konnektif doku masajı uygulamalarının alt ekstremite kan akımı üzerine akut etkilerinin karşılaştırılması
Bu çalışmada sağlıklı bireylerde Klasik Masaj ile Konnektif Doku Masajının alt ekstremite kan akımı üzerine akut etkileri karşılaştırıldı. Araştırmaya 20 gönüllü sağlıklı kişi dahil edildi. Olguların sol alt ekstremitelerine 40 dakika tek seans Klasik Masaj uygulandı. Bir hafta sonra aynı kişilere temel bölge (sacral bölge) ve alt ekstremitelerine 40 dk tek seans Konnektif Doku Masajı uygulandı. Olguların arteria poplitealis ve arteria tibialis posterior'daki damar çapı (mm), kan akış hızı (ml/sn) ve kan akım miktarı (ml/dk) uygulama öncesi ve uygulama sonrası renkli doppler ultrason ile ölçüldü. Çalışmada Konnektif Doku Masajı ve Klasik Masaj yönteminin periferik damarlarda damar çapı, kan akış hızı ve kan akım miktarını arttırdığı belirlendi (p <0,05). İki uygulama karşılaştırıldığında Konnektif Doku Masajı arteria poplitealisde kan akış hızını, kan akım miktarını ve arteria tibialis posteriorda damar çapını (mm), kan akış hızını (ml/sn) ve kan akım miktarını (ml/dk) Klasik masajdan daha fazla arttırmıştır. (p<0,05). Arteria poplitealisin damar çapında iki uygulamanın birbirine üstünlüğü sağlanamadı. Bu sonuçlar sağlıklı kişilerde Konnektif Doku Masajı'nın Klasik Masaj'a göre periferik kan dolaşımını arttırmada daha etkili olduğunu göstermiştir. Anahtar kelimeler: Dolaşım sistemi, Doppler ultrason, Kan akımı, Klasik masaj, Konnektif doku masajı
Lateral epikondilitli hastalarda extrakorporeal şok dalga tedavisi ve kinezyolojik bantlama tedavisinin etkinliğinin değerlendirilmesi
Bu çalışma, extrakorporeal şok dalga tedavisi ve kinezyolojik bantlama tedavisinin lateral epikondilit üzerindeki etkinliklerini değerlendirmek amacıyla kapalı zarf yöntemiyle randomizasyon yapılmıştır. Çalışmamız Erenköy Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon hastanesi fizik tedavi ve rehabilitasyon ünitesinde Kasım 2017 ve Ocak 2018 tarihleri arasında başvuran lateral epikondilit (LE) tanısı almış 80 hasta üzerinde yapılmıştır. 52'si kadın 28'i erkek olan hastaların yaş ortalaması 49,62 yıl olarak bulunmuştur. Hastalar kontrol grubu (n=40) ve çalışma grubu (n=40) olarak iki gruba randomize edilerek tedaviye alınmıştır. Çalışmadaki tüm katılımcılara haftada iki olmak üzere toplam 4 seans fizik tedavi (20 dakika hotpack, 20 dakika TENS ve 3 dakika ultrason) ve ESWT uygulandı. Buna ek olarak, çalışma grubuna kinezyolojik bantlama yapıldı. Hastalar tedavi öncesi, tedavi sonrası ve tedavi bitiminden iki hafta sonra değerlendirmeye alınmıştır. Değerlendirmede Kol, Omuz, El Sorunları Anketi (DASH), Vizüel Analog Skala (VAS), Yaşam kalitesi (SF-36), ve Kavrama gücü ölçme parametreleri kullanılmıştır. Sonuç olarak; tedavi öncesi, tedavi sonrası ve tedaviden iki hafta sonra yapılan değerlendirmelerin analizlerinde her iki grubun VAS, DASH değerlerinde anlamlı farklılık saptanırken gruplar arasında anlamlı farklılık gözlenmemiştir. Kavrama kuvveti ölçümlerinde ise sadece çalışma grubunun tedavi öncesi ve sonrası ölçümlerinin karşılaştırılmasında p<0,005 anlamlı fark saptanmış. Kontrol grubunun tedavi öncesi-tedavi sonrası karşılaştırmalarında anlamlı fark bulunamamıştır. Kavrama kuvvetinin gruplar arası karşılaştırmalarında da anlamlı fark saptanamamıştır. SF-36 değerlerinde ise tedavi öncesi ve tedaviden sonra yapılan değerlendirmelerde gruplar arasında anlamlı bir fark yokken; grup içi ölçümlerde ise sadece fiziksel ağrı ve genel sağlıkta anlamlı farklılık saptandı. Anahtar Kelime: Lateral epikondilit, ESWT, Kinezyolojik bant, Fizik tedavi, VAS.
Diyarbakır ilinde çalışan fizyoterapistlerde kas iskelet sistemi problemlerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada Diyarbakır ilinde çalışan fizyoterapistlerin kas iskelet sistemi problemlerinin araştırılması ve bu problemlerin yaş, cinsiyet, çalışma yılı, çalışma saati, haftalık çalışma günü ve egzersiz yapıp yapmama ile ilişkisinin belirlenmesi amaçlandı. Yöntem: Bu çalışmaya Diyarbakır ilinde çeşitli merkezlerde çalışan 99 fizyoterapist katıldı. Çalışmada "Genişletilmiş Nordic Kas İskelet Sistemi anketi" kullanıldı. "Genişletilmiş Nordic Kas İskelet Sistemi anketi", vücutta anatomik bölgeleri gösteren bir şekil ile uygulanır, bu bölgeler; boyun, omuz, dirsek, el/ el bileği, sırt, bel, kalça/uyluk, diz, ayak/ ayak bileği şeklinde dokuz bölgedir. Katılımcılar her bölge için son on iki ayda ağrının varlığı, son yedi günde ağrının varlığı ve ağrıların günlük yaşamı etkilemesi açısından sorgulandı. Fizyoterapistlere anket dağıtıldı ve toplandı ve veriler kaydedildi. Bulgular: Katılımcıların %83,2 si vücutlarındaki ağrı, sızı, uyuşma gibi şikayetlerin yaptıkları işle ilgili olduğunu düşünürken, %16,2 si şikayetlerini iş ile ilişkilendirdiler. Son 12 ayda vücut bölgelerine göre ağrısı olan ve olmayan fizyoterapistlerin oranlarına bakıldığında katılımcılarda en fazla %65,7 oranla sırt ağrısı daha sonra %59,6 bel ağrısı, %57,6 boyun ağrısı, %53,5 el/ el bileği ağrısı, %52,5 omuz ağrısı görüldüğü saptandı. Son 12 ay içinde dirsek ağrısı çeken katılımcıların günlük çalışma süre ortalamaları daha yüksek bulundu (p<0,05). Son 12 ay içinde bel ağrısı çeken katılımcıların beden kitle indeksi ortalamaları daha yüksek bulundu (p<0,05). Son 12 ay içinde dirsek ağrısı çeken katılımcıların haftada çalıştıkları gün sayısı ortalamaları daha yüksek bulundu (p<0,05). Son 12 ay içinde, kadınlarda omuz bölgesinde hissedilen ağrının erkeklere oranla anlamlı olarak daha yüksek, erkeklerde ise ayak/ ayak bileği bölgesinde hissedilen ağrının kadınlara oranla anlamlı olarak daha yüksek olduğu bulundu (p<0,05). Son 12 ay içinde, egzersiz yapmayan katılımcıların diz ve boyun bölgesinde ağrı yaşama oranı anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p<0,05). Son 12 ayda; boyun, omuz, dirsek, el bileği, sırt, bel, kalça/uyluk, diz ve ayak bölgelerinde ağrı hissetme ve hissetmeme durumlarının yaş ve çalışma yılı ile ilişkili olmadığı saptandı. Sonuç: Bu çalışma kas iskelet sisteminin risk faktörlerinin de belirlenebileceği daha geniş katılımlı bir çalışma için ön çalışma niteliğindedir. Çalışma fizyoterapistlerin kas iskelet sistemi problemleri açısından bir risk grubu oluşturduğunu gösterdi. Fizyoterapistlerde görülen kas iskelet sistemi problemlerinin beden kitle indeksi, cinsiyet, egzersiz alışkanlığı ile ilişkili olduğu belirlendi.
Stres üriner inkontinans tedavi yaklaşımlarının kadınların fiziksel aktivite düzeylerine yaşam kalitelerine ve toplumsal katılımlarına etkisi
Stres Üriner İnkontinans (SÜİ) tanısı alan kadınlara uygulanan cerrahi ve medikal tedavinin, fiziksel aktivite düzeylerine, yaşam kalitelerine, depresyon durumlarına ve topluma katılımlarına etkisini belirlemek, üstünlüklerini ve farklılıklarını literatür eşliğinde değerlendirmektir. Çalışmaya SÜİ tanısı almış, 18 yaş ve üzeri 32 kadın hasta dahil edildi. Hastaların 16'sı medikal tedavi grubu (MTG), 16'sı cerrahi tedavi grubu (CTG) olarak belirlendi. Hastalar tedavi öncesi ve 8 hafta sonrası; İdrar Kaçırma Sorgulama Formu-Kısa Form (İKSF-KF), İnkontinans Yaşam Ölçeği (İYKÖ), Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalite Ölçeği-Kısa Formu (DSÖYKÖ-KF), Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi-Kısa Formu (UFAA-KF), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ve Toplumsal Katılım Anketi (TK) ile değerlendirildi. Ortalama yaş MTG'de 54,31±11,482, CTG'de 48,38±10,006 idi. MTG'nin BKİ'si 26,56±2,25, CTG'nin 27,56±2,79 idi. BKİ ve yaş ortalamaları açısından anlamlı bir fark yoktu. Tedavi sonrası gruplarda idrar kaçırma düzeylerinde, depresyon durumlarında, toplumsal katılımlarında ve genel ve hastalığa özel yaşam kalitelerinde istatistiksel olarak anlamlı iyileşme olmuştu (p<0.05). Klinik parametre ortalamalarının karşılaştırılmasında, CTG'de iyileşme MTG'ye göre istatistiksel olarak daha anlamlıydı. CTG'nin BDÖ skoru için; p=0,003, Toplumsal Katılım iş aktivitesi skoru için; p=0,020, ev aktivitesi skoru için; p=0,02, toplam puanı için; p=0,018, DSÖYKÖ-KF psikososyal alt parametresi için; p=0,045, İYKÖ'nün psikolojik alt parametresi için; p=0,049 olarak MTG'ye göre anlamlı iyileşme sağlandı. İki grubun da fiziksel aktivite düzeyinde anlamlı bir değişim olmadı. SÜİ şiddetini ve depresyonun etkilerini azaltmak, sosyal izolasyonu engellemek ve yaşam kalitesini arttırmak için iki tedavi de etkili ve kullanılabilir yöntemlerdir. SÜİ ile ilgili hastaların ve hekimlerin farkındalığı arttırılmalıdır. Tedavi yöntemleri ve etkinlik düzeyleriyle ilgili daha geniş hasta gruplarında yapılacak kapsamlı araştırmalara ihtiyaç vardır.
Yürüyebilen geriatrik bireylerde dengenin günlük yaşam aktiviteleri ve düşme korkusu ile ilişkisinin incelenmesi
ÖZET YÜRÜYEBİLEN GERİATRİK BİREYLERDE DENGENİN GÜNLÜK YAŞAM AKTİVİTELERİ VE DÜŞME KORKUSU İLE İLİŞKİSİNİN İNCELENMESİ Gamze GÖNÜLLÜ BULU Tez Danışmanı: Prof. Dr. Özlem ALTINDAĞ Yüksek Lisans Tezi, Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Haziran 2018, 71 sayfa Yaşlılarda, kas gücü, nöromüsküler koordinasyon, postural stabilite, kemiğin yapısal özelliklerini olumsuz etkileyerek yaşlının yürüme ve denge sağlama gibi işlevsel yetilerinde azalmaya neden olur. Denge ve yürümenin bozulması yaşlı bireylerde düşme riskini artırır. Bu gibi nedenlerle bu çalışmada, yürüyebilen geriatrik bireylerde dengenin günlük yaşam aktiviteleri ve düşme korkusu üzerine etkisini incelenmiştir.Ocak - Ağustos 2017 tarihleri arasında T.C. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Hatay Huzurevi Yaşlı Bakım ve Rehabilitasyon Merkezi ve Hatay ilinde yaşayan çalışmaya katılmaya gönüllü olan ve kriterlere uyan 100 birey alınarak gerçekleştirildi. Çalışmamızda çeşitli meslek gruplarından katılan 100 gönüllü bireyin %39'u kadın, %61'i erkekti ve bireylerin yaş ortalaması 72.00±7.41 yıldı. Çalışmamızda yer alan bireylerin %48'inde kronik rahatsızlıklar bulunmaktaydı. Bireylerin %26'sında hipertansiyon, %17'sinde diyabet ve %5'inde KOAH en yüksek oranda bulunan hastalıklar olarak saptandı. Bu bireylerin 59'u ilaç kullanırken 41'i ilaç kullanmadığı görüldü. Uluslararası Düşme Etkinlik Ölçeğine göre (FES-I) düşme korkusu ortalama puanı 28,09±12,7 olarak bulundu. Tinetti Denge ve Yürüme Testi Toplam Yürüme Puanı ortalama olarak 6,67±2,81 olarak tespit edilmiş ve çalışmadaki olguların ciddi düşme riski tehdidi altında oldukları görüldü. Böylelikle bireylerin yaşları ile denge skorları, düşme korkusu ve günlük yaşam aktiviteleri arasında anlamlı bir fark olduğu tespit edildi. Ayrıca bireylerin cinsiyet durumları ile denge skorları ve günlük yaşam aktiviteleri arasında anlamlı bir fark bulunurken, cinsiyetleri ile düşme korkusu arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Bunun yanı sıra ilaç kullanma durumu ile günlük yaşam aktiviteleri arasında anlamlı bir fark bulunurken, düşme korkusu ve denge skorları arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Bireylere uygulanan yürüme ve denge testinden elde edilen sonuçlara göre olguların ciddi düşme riski tehdidi altında oldukları görüldü. Tinetti Denge ve Yürüme Skor'ları ile NEADLDS arasında pozitif yönde yüksek korelasyonlu anlamlı bir fark bulundu. Çalışmamızda Tinetti Denge ve Yürüme Testi Skor'u ile Uluslar Arası Düşme Etkinlik Ölçeği Skorları arasında negatif yönde yüksek korelasyonlu anlamlı bir fark bulundu.Sonuç olarak düşme korkusu yürüyebilen yaşlılarda önemli bir sağlık problemidir. Düşme korkusunun ilişkili olduğu birçok faktör vardır. Düşme korkusuyla ilgili risk faktörlerinin bilinmesi düşme korkusunu azaltmak ve yaşam kalitesini arttırmak için yararlı olabilir. Anahtar Kelimeler: Geriatri, Yürüme, Denge, Yaşam Aktivitesi, Düşme Korkusu
Geriatrik bireylerde ambulasyon seviyesinin bireylerin yaşam kalitesi ve mental durumları ile ilişkisinin incelenmesi
ÖZET GERİATRİK BİREYLERDE AMBULASYON SEVİYESİNİN BİREYLERİN YAŞAM KALİTESİ VE MENTAL DURUMLARI İLE İLİŞKİSİNİN İNCELENMESİ Yasin Gökhan BULU Tez Danışmanı: Prof. Dr. Özlem ALTINDAĞ Yüksek Lisans Tezi, Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Haziran 2018, 73 sayfa Demans, yürüyüş ve denge bozuklukları genellikle yaşın ilerlemesiyle birlikte geriatrik bireyler ile nörodejeneratif hastalığı olan hastalarda daha sık görülmektedir ve bu popülasyondaki düşmelerin önemli bir nedenini oluşturmaktadır. Bu nedenle bu çalışmada geriatrik bireylerde ambulasyon seviyesinin bireylerin yaşam kalitesi ve mental durumları ile ilişkisini incelenmiştir. Bu çalışma Ocak - Ağustos 2017 tarihleri arasında T.C. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Hatay Huzurevi Yaşlı Bakım ve Rehabilitasyon Merkezi ve Hatay ilinde yaşayan çalışmaya katılmaya gönüllü olan ve kriterlere uyan 100 birey alınarak gerçekleştirildi. Çalışmamızda çeşitli meslek gruplarından katılan 100 gönüllü bireyin %38'i kadın, %62'si erkekdi ve bireylerin yaş ortalaması 72.13±7.58 yıldı.Çalışmamıza katılan bireylerin Fonksiyonel Ambulasyon Sınıflaması (FAS) ortalama değeri 3.88±1.54 olarak saptanmıştır. Ayrıca çalışmamızdaki bireylerin ambulasyon seviyesi ile yaşam kalitesi arasındaki ilişki incelendiğinde pozitif yönde düşük kolerasyonlu bir ilişki bulunmuştur (p<0.05). Ambulasyon seviyesi ile mental durum arasındaki ilişki incelendiğinde pozitif yönde düşük kolerasyonlu bir ilişki bulunmuştur (p<0.05). Bunun yanı sıra çalışmamızda 100 geriatrik bireyde cinsiyet ile ambulasyon seviyesi ve mental durum arasında anlamlı bir fark bulunmazken, yaş faktörü ile ambulasyon seviyesi ve mental durum arasında anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0.05).Çalışmamızdaki bireylerin WHOQOL-OLD Toplam Skoru ortalama 86.6±16.91 olarak bulunmuştur. Ayrıca çalışmamızdaki bireylerin hem ambulasyon seviyesi hemde mental durumları ile yaşam kalitesi arasındaki ilişki incelendiğinde pozitif yönde düşük kolerasyonlu bir ilişki bulunmuştur (p<0.05). Bireylerde cinsiyet, medeni durum ve yaş faktörlerinin yaşam kalitesi ile ilişkisi incelendiğinde anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0.05).Çalışmamızda yer alan yaşlı bireylere ait (MMSE-E) Eğitimsizler için Mini Mental Teste göre elde edilen ortalama değer 24.39±5.78 olarak bulunmuştur. Çalışmada ayrıca Mental durum ile hem ambulasyon seviyesi hem de yaşam kalitesi arasındaki ilişki incelendiğinde de pozitif yönde düşük kolerasyonlu bir ilişki bulunmuştur (p<0.05). Bunun yanı sıra cinsiyet değişkeni ve medikal ilaç kullanımı ile mental durum arasında anlamlı bir fark bulunmazken, yaş faktörü ve medeni durum ile arasında anlamlı bir fark bulunmuştur. Çalışma sonucunda geriatrik bireylerde ambulasyon seviyesinin bireylerin yaşam kalitesi ve mental durumları ile aralarında anlamlı ilişkinin bulunduğu ve yaşlanmanın vücut ve zihin üzerindeki olumsuz etkilerini hafifletmek için insanların yaşam biçimlerinin bir parçası olarak fiziksel aktivite ve egzersiz yapmaları gerektiğini sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Geriatrik Birey, Ambulasyon Seviyesi, Yaşam Kalitesi, Mental Durum
Diz osteoartritinde ultrasonun farklı yoğunluklarının klinik ve sonografik parametreler üzerine etkisi
Bu çalışma diz osteoartritinde ultrasonun farklı yoğunluklarının, klinik ve sonografik parametrelere etkinliğini karşılaştırmak amacı ile yapılmıştır. Çalışmaya primer diz osteoartriti tanısı konulan, 45-70 yaş arası 90 hasta alındı. 30 kişilik üç gruba ayrılan hastalar 3 hafta süreyle, haftada 5 gün, toplamda 15 seans tedaviye alındı. Tüm hastalara her iki dize 20 dakika hotpack, 20 dakika transkutanöz elektriksel sinir stimülasyonu (TENS) ve 5'er dakika sürekli ultrason (birinci gruba 1 MHz, 1 W/cm2; ikinci gruba 1 MHz, 1.5 W/cm2; üçüncü gruba 1 MHz, 2 W/cm2) tedavisi uygulandı. Tüm hastalara izometrik egzersiz programı verildi. Hastalar tedavi öncesi, tedavi sonrası ve tedavi sonrası 1. ayda vizuel analog skala (VAS), WOMAC (Western Ontario and McMaster Universities Arthritis Index), Lequesne algo-fonksiyonel diz indeksi ve ultrason eşliğinde femoral kıkırdak kalınlığı ölçümü ile değerlendirildi. Çalışmaya alınan gruplar arasında demografik veriler açısından anlamlı fark bulunmadı. Her üç grupta tedavi öncesine göre tedavi sonrası ve tedavi sonrası 1. ayda VAS ağrı (p=0,001), WOMAC ağrı, sertlik ve fiziksel fonksiyonellik (p=0,001) ile Lequesne indeksi skorlarında (p=0,001) anlamlı bir azalma, femoral kıkırdak kalınlığı ölçümlerinde ise anlamlı bir artış tespit edildi (p=0,001). Gruplar arası değerlendirmelerde anlamlı bir farklılık saptanmadı. Grup*interaksiyon değerlendirmelerine bakıldığında, 2 W/cm2 yoğunlukta ultrason tedavisi uygulanan grupta diğer gruplara göre, femoral kıkırdak kalınlığı ölçümlerinde anlamlı artış saptandı (p<0,05). Sonuç olarak; diz osteoartritinde sürekli ultrason tedavisinin farklı yoğunluklarının klinik ve fonksiyonel parametreler üzerine iyileştirici, kıkırdak rejenerasyonunu arttırıcı etkisi gözlendi. Bu sonuçların, diz osteoartriti tedavisinde yol gösterici olacağı düşüncesindeyiz. Anahtar kelimeler: Diz, Osteoartrit, Ultrason, Femoral Kartilaj Kalınlığı
Kronik bel ağrısı olan hastalarda pulse magnetik alan tedavisinin etkinlik ve güvenirliği
Bu çalışma kronik bel ağrılarında pulse magnetik alan tedavisi ve konvansiyonel fizik tedavinin etkinliğini karşılaştırmak amacı ile yapılmıştır. Çalışmaya kronik mekanik bel ağrısı olan, 18–65 yaş arası 62 hasta alındı. 31 kişilik iki gruba ayrılan hastalar 3 hafta süreyle, haftada 5 gün tedaviye alındı. Birinci gruba 30 dk 38.0 mT yoğunluğunda pulse manyetik alan (0-166 Hz frekansında), ikinci gruba 20 dk hotpack, 20 dk TENS (50-100 frekansında ve sabit akımda, akım şiddeti hastanın tolere edebileceği dozda),5 dk Ultrason, 1 Mhz frekansında, 1.5 w/cm2 yoğunluğunda uygulandı. Tüm hastalara lomber stabilizasyon, fleksiyon, ekstansiyon, mobilizasyon ve germeden oluşan egzersiz programı verildi. Hastalar tedavi öncesi, tedavi sonrası ve tedavi sonrası 1. ay vizuel analog skala(VAS), Roland Morris Engellilik Anketi(RMEA), Revize Oswestry Bel Ağrısı Skalası(ROBAS), lomber fleksiyon, ekstansiyon, lateral fleksiyon eklem hareket açıklığı, lomber schober ölçümleri ile değerlendirildi. Çalışmaya alınan gruplar arasında yaş, boy, vücut ağırlığı, vücut kitle indeksi değerleri açısından anlamlı fark bulunmadı. Her iki grupta tedavi öncesine göre tedavi sonrası ve tedavi sonrası 1. ayda VAS ağrı skorlarında (p< 0.05), Roland Morris Engellilik Anketi skorlarında (p< 0.05), Revize Oswestry Bel Ağrısı Skalası skorlarında (p< 0.05) anlamlı bir azalma tespit edilirken, gruplar arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. Lomber fleksiyon, ekstansiyon, lateral fleksiyon eklem hareket açıklığı ve lomber schober ölçümlerinde (p< 0.05) anlamlı bir artış gözlenirken, gruplar arasında anlamlı bir farklılık bulunmadı. Sonuç olarak kronik bel ağrısında, pulse manyetik alan tedavisinin klinik ve fonksiyonel iyileşme sağladığı ve konvansiyonel tedavi kadar etkili olduğu gösterildi. Anahtar kelimeler: Kronik Mekanik Bel Ağrısı, Pulse Elektromanyetik Alan, Konvansiyonel Tedavi
Myofasyal ağrı sendromlu hastalarda derin doku masajının ağrı ve yaşam kalitesi üzerine etkisi
Bu çalışmanın amacı myofasyal ağrı sendromunu (MAS) araştırmak ve bu sendroma sahip bireylerde derin doku masajının etkilerini görmektir. Çalışma MAS tanısı alan 40 hasta (çalışma grubu) ve 40 hasta (kontrol grubu) olmak üzere toplam 80 birey içermektedir. Çalışmaya katılan tüm bireylere ağrı düzeyini belirlemek için Vizuel Analog Skala (VAS) ve Kısa Form Mcgill Ağrı Anketi (KF-MAA), anksiyete düzeylerini belirlemek amacıyla Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), boyun ağrısı için Boyun Ağrı ve Dizabilite İndeksi (BADİ) ve yaşam kalitesini değerlendirmek için Kısa Form-36 (KF-36) anketleri uygulandı. Ayrıca boyun normal eklem hareketi için gonyometre, trapezius, levator scapula, rhomboideus majör ve minor, serratus anterior ve sırt extansör kaslarının kuvvet ölçümü için manuel kas testi, esneklik değerlendirilmesi için üst ekstremite esneklik testi kullanılmıştır. Kontrol grubuna 20 seans konvansiyonel fizik tedavi modaliteleri (TENS, hotpack, ultrasound), çalışma grubuna ise fizik tedavi modalitelerine ek olarak 12 seans derin doku masajı uygulandı. Çalışmamızda bireylerin ağrı (VAS, KF-MAA ve BADİ) ve anksiyete (BAÖ) şiddetlerinin çalışma grubunda kontrol grubuna göre anlamlı derecede azaldığı ve esneklik derecelerinin arttığı, yaşam kalitesi SF-36 anketinde ise ağrı, ruhsal sağlık, sosyal işlevsellik parametrelerinin çalışma grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak arttığı gözlemlendi (p<0,05). MAS klinikte sıkça karşılaşılan bir sendromdur ve tedavi seçeneği olarak derin doku masajının da klinisyenler ve fizyoterapistler gibi uzman ellerde doğru bir şekilde yapılması gerekmektedir. Bu sayede tetik noktalara uygulanan profesyonel bir derin doku masajı bireyin uzun süre ağrı hissini azaltacak, gergin kaslarda iyileşme oranını yükseltecek ve yansıma ağrıların da giderilmesinde yardımcı olacaktır. Anahtar Kelimeler: Ağrı, Derin Doku masajı, Myofasyal Ağrı Sendromu, Yaşam kalitesi
Donuk omuz hastalığının ince motor kabiliyetler üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi
Amaç: Donuk omuz hastalığının ince motor becerileri üzerinde herhangi bir olumsuz etkisi olup olmadığını incelemek Gereç ve Yöntem: Mayıs 2018-Şubat 2019 tarihleri arasında İstanbul'da yürütülen çalışmamıza, 30 sağlıklı, 30 donuk omuz hastası olmak üzere toplamda 60 birey katılmıştır. Katılımcıların genel sağlık durumunu değerlendirmek için SF-36 anketi ve sosyo-demografik anket uygulanmıştır. Bireylerin ince motor kabiliyetleri ölçmek için Minnesota Manuel Dexterity testi ve Purdue Pegboard testi kullanılmıştır. Ayrıca katılımcıların kas kuvvetlerini ölçmek için manuel kas kuvvet testi uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda donuk omuzlu bireylerle sağlıklı bireylerin Purdue Pegboard ve Minnesota Manuel Dexterity Test sonuçları arasında p ≤ 0.05 e göre anlamlı farklılıklar bulunmuştur. Ayrıca katılımcılara uygulanan SF-36 testlerinde donuk omuz hastası bireylerle sağlıklı bireyler arasında fiziksel fonksiyon da dahil olmak üzere sekiz kategoriden yedisinde p ≤ 0.05 e göre anlamlı farklılıklar gözlemlenmiştir. Bu testlere ek olarak ince motor becerilerinin gerçekleşmesinde önemli etkileri olan ön kol, bilek ve parmak kaslarında yaptığımız kas kuvveti ölçüm testlerinde, ön kol kas kuvvet testlerinin tamamında anlamlı farklılıklar gözlemlenirken bilek, başparmak ve parmak kas kuvveti testlerinin az bir kısmında anlamlı farklılık gözlemlenmiştir. Sonuçlar: Aldığımız sonuçlara dayanarak donuk omuz hastalığının ince motor becerilerine p ≤ 0.05 e göre olumsuz yönde etkisinin olduğu söylenebilir Ayrıca donuk omuz hastalığı, ince motor becerilerini gerçekleştirmek için etkili olan supinasyon ve pronasyon hareketlerini olumsuz yönde etkilediği gözlemlenmiştir. Anahtar sözcükler: Donuk omuz, ince motor kabiliyeti, kavrama yeteneği
Huzurevinde kalan yaşlı bireylerin fiziksel aktivite düzeyi ve dengeleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışma, huzurevinde kalan yaşlı bireylerin fiziksel aktivite düzeyi ve dengeleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmek amacıyla yapıldı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya huzurevinde ikamet eden gönüllü herhangi bir ortopedik ya da nörolojik sorunu olmayan ve kognitif olarak değerlendirildiğinde minimental test sonuçları 18 ve 18'in üzerinde puan alan gönüllü bireyler katıldı. Tüm katılımcılara dengelerini değerlendirmek için Tinetti Denge ve Yürüme Testi, Berg Denge Ölçeği, Balance Error Scoring System (BESS), Posturografi denge cihazı kullanıldı.Tüm katılımcıların fiziksel aktivite seviyelerini belirlemek için Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi (UFAA) ve Fiziksel Aktivite Skoru (FAS) ayrıca Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği kullanıldı. Bulgular: Tüm katılımcıların, fiziksel aktivite seviyeleri ve denge değerleri arasında istatistiksel analiz yapıldı ve anlamlı sonuç elde edildi (p<0,05). Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi(IPAQ) ve diğer denge testleri arasında korelasyona bakıldığında; IPAQ ve Berg denge ölçeği arasında(p=0,036);IPAQ ve Tinetti toplam skor arasında (p=0,021) anlamlı korelasyon. FAS ve Berg denge ölçeği arasında(p=0,010); FAS ve Tinetti toplam skor arasında (p=0,019)anlamlı korelasyon bulundu. FAS ve BESS Statik skor arasında (p=0,024), FAS ile Tinetti Denge Skoru arasında (p=0,008)anlamlı korelasyon saptandı. Sonuç: Çalışmamızın sonucunda fiziksel aktivite düzeyi ve denge arasında anlamlı ilişki olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Fiziksel Aktivite Seviyesi, Denge, Statik denge, Dinamik denge
The effect of ESWT and HİGH intensity laser therapy on clinical parameters in KNEE osteoarthritis
Amaç: Bu çalışma, diz osteoartritinde ESWT ve HILT tedavilerinin klinik parametreler üzerine etkinlik ve güvenirliklerini karşılaştırmak amacıyla yapıldı. Materyal ve Metod: Çalışmamıza Gaziantep Üniversitesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon polikliniğine başvuran ve primer diz osteoartriti tanısı konulan 40-75 yaş arası 60 hasta alındı. Hastalar rastgele iki gruba ayrıldı. Birinci gruba ESWT (3 seans/hafta, toplam 6 seans) ikinci gruba HILT (5 seans/hafta, toplam 10 seans) tedavileri 2 hafta süre ile uygulandı. Tüm hastalara diz çevresi kasları güçlendirme egzersizleri ev programı şeklinde önerildi. Hastalar tedavi öncesi, tedavi sonrası ve tedavi sonrası 6.haftada Görsel Analog Skala (GAS), WOMAC (Western Ontario and McMaster Universities Arthritis Index), Lequesne algo-fonksiyonel diz indeksi ile değerlendirildi. Bulgular: Gruplar arasında demografik veriler açısından anlamlı fark yoktu. Her iki grupta tedavi öncesine göre tedavi sonrası ve tedavi sonrası 6.hafta GAS (p=0,001), WOMAC ağrı, sertlik ve fiziksel fonksiyon (p=0,001) ile Lequesne indeksi skorlarında (p=0,001) anlamlı bir iyileşme saptandı. Gruplar arası değerlendirmelerde anlamlı bir farklılık saptanmadı. Sonuç: Diz osteoartritinde ESWT ve HILT tedavileri ağrı, hastalık şiddeti ve fiziksel fonksiyon üzerine etkili ve güvenli tedavilerdir. Çalışmamızın sonuçları, günlük klinik pratiklerimize ışık tutabilecek niteliktedir. Ancak bu konuda daha kapsamlı araştırmalara ihtiyaç vardır.