Theses supervised by Doç. Dr. Merve Pehlivan
15 theses · Trakya University
Depresyon tanısı almış yetişkin bireylerde basit karbonhidrat tüketimi, yeme bağımlılığı ve gece yeme sendromu arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Depresyonun bireylerdeki besin tüketimini etkilemesi ve yeme davranış bozukluğu arasındaki çift yönlü ilişki giderek daha fazla dikkat çekmektedir. Depresyon, özellikle yeme bağımlılığı ve gece yeme sendromu (GYS) gibi durumlarla sıklıkla ilişkilendirilmektedir. Bununla birlikte, basit karbonhidrat tüketimi duygudurum bozukluklarını daha da şiddetlendirebilir ve bireylerin günlük beslenme düzenlerini olumsuz etkileyebilir. Bu araştırma; depresyon tanısı almış yetişkin bireylerde basit karbonhidrat tüketimi, yeme bağımlılığı ve GYS ilişkisini incelemek amacıyla yürütülmüştür. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya 18-64 yaş aralığındaki depresyon tanısı olan yetişkin bireyler arasından gönüllü olarak araştırmayı kabul eden 114 kadın ve 48 erkek olmak üzere 162 birey katılmıştır. Çalışma verileri, katılımcıları sosyodemografik özellikleri, antropometrik ölçümleri [vücut ağırlığı, boy uzunluğu, beden kütle indeksi (BKİ)], 24 Saatlik Geriye Dönük Besin Tüketim Kaydı, Basit Karbonhidrat Tüketim Sıklığı Formu, Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HAM-D), Montgomery–Åsberg Depresyon Değerlendirme Ölçeği (MADDÖ), Gece Yeme Anketi (GYA) ve Yale Yeme Bağımlılığı Ölçeği (YYBÖ) bölümlerini içeren anket formu uygulanarak toplanmıştır. Bulgular: Çalışmadaki depresyonlu bireylerin %70,4'ünün kadın ve yaş ortalaması 32,85±10,88 yıl olduğu bulunmuştur. Depresyon ölçek puanları ile basit karbonhidrat tüketimi (glukoz, fruktoz, sakkaroz, laktoz, disakkaritler, monosakkaritler) arasında zayıf pozitif ilişki belirlenmiştir (p<0,001). Depresyon ölçek puanları olan bireylerde; MADDÖ ve HAM-D toplam puanları ile vücut ağırlığı, BKİ, bel çevresi, bel/boy oranı, bel/kalça oranı, kalça çevresi, vücut yağ oranı, yağ kütlesi ve yağsız kütle miktarı arasında olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Depresyonu olan bireylerde; GYA ve YYBÖ puanları ile vücut ağırlığı, BKİ, yağ oranı ve bel çevresi arasında pozitif yönlü; basit karbonhidrat tüketimi ve glisemik indeks (Gİ) ile pozitif yönlü anlamlı ilişkiler saptanmıştır (p<0,05). Çalışmaya katılan depresyon hastalarının %17,3'ünde GYS saptanmış olup, GYA toplam puanı ile MADDÖ (r:0,349, p=0,000) ve HAM-D (r:0,335, p=0,000) toplam puanları arasında zayıf güçte pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı ilişki belirlenmiştir. Çalışmaya katılan depresyon hastalarının %22,2'si yeme bağımlısı olarak sınıflandırılmış olup, YYBÖ toplam puanı ile MADDÖ (r:0,285, p=0,000) ve HAM-D (r:0,256, p=0,001) arasında zayıf güçte pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır. Depresyonu olan bireylerde; YYBÖ toplam puanı ile GYA toplam puanı arasında çok zayıf güçte pozitif yönlü ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur (r:0,190, p=0,015). Sonuç: Depresyon ile yeme bağımlılığı ve GYS arasında anlamlı ilişkiler saptanmıştır. Bu yeme davranış bozukluklarında özellikle yüksek oranda basit karbonhidrat tüketiminin etkili olduğu görülmüştür. Elde edilen bulgular, depresyon tanılı bireylerde hem günlük beslenme düzeninin hem de duygudurum destek müdahalelerinin birlikte değerlendirilmesinin önemini ortaya koymaktadır.
Depresyon tanısı almış yetişkin bireylerde basit karbonhidrat tüketimi, yeme bağımlılığı ve gece yeme sendromu arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Depresyonun bireylerdeki besin tüketimini etkilemesi ve yeme davranış bozukluğu arasındaki çift yönlü ilişki giderek daha fazla dikkat çekmektedir. Depresyon, özellikle yeme bağımlılığı ve gece yeme sendromu (GYS) gibi durumlarla sıklıkla ilişkilendirilmektedir. Bununla birlikte, basit karbonhidrat tüketimi duygudurum bozukluklarını daha da şiddetlendirebilir ve bireylerin günlük beslenme düzenlerini olumsuz etkileyebilir. Bu araştırma; depresyon tanısı almış yetişkin bireylerde basit karbonhidrat tüketimi, yeme bağımlılığı ve GYS ilişkisini incelemek amacıyla yürütülmüştür. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya 18-64 yaş aralığındaki depresyon tanısı olan yetişkin bireyler arasından gönüllü olarak araştırmayı kabul eden 114 kadın ve 48 erkek olmak üzere 162 birey katılmıştır. Çalışma verileri, katılımcıları sosyodemografik özellikleri, antropometrik ölçümleri [vücut ağırlığı, boy uzunluğu, beden kütle indeksi (BKİ)], 24 Saatlik Geriye Dönük Besin Tüketim Kaydı, Basit Karbonhidrat Tüketim Sıklığı Formu, Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HAM-D), Montgomery–Åsberg Depresyon Değerlendirme Ölçeği (MADDÖ), Gece Yeme Anketi (GYA) ve Yale Yeme Bağımlılığı Ölçeği (YYBÖ) bölümlerini içeren anket formu uygulanarak toplanmıştır. Bulgular: Çalışmadaki depresyonlu bireylerin %70,4'ünün kadın ve yaş ortalaması 32,85±10,88 yıl olduğu bulunmuştur. Depresyon ölçek puanları ile basit karbonhidrat tüketimi (glukoz, fruktoz, sakkaroz, laktoz, disakkaritler, monosakkaritler) arasında zayıf pozitif ilişki belirlenmiştir (p<0,001). Depresyon ölçek puanları olan bireylerde; MADDÖ ve HAM-D toplam puanları ile vücut ağırlığı, BKİ, bel çevresi, bel/boy oranı, bel/kalça oranı, kalça çevresi, vücut yağ oranı, yağ kütlesi ve yağsız kütle miktarı arasında olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Depresyonu olan bireylerde; GYA ve YYBÖ puanları ile vücut ağırlığı, BKİ, yağ oranı ve bel çevresi arasında pozitif yönlü; basit karbonhidrat tüketimi ve glisemik indeks (Gİ) ile pozitif yönlü anlamlı ilişkiler saptanmıştır (p<0,05). Çalışmaya katılan depresyon hastalarının %17,3'ünde GYS saptanmış olup, GYA toplam puanı ile MADDÖ (r:0,349, p=0,000) ve HAM-D (r:0,335, p=0,000) toplam puanları arasında zayıf güçte pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı ilişki belirlenmiştir. Çalışmaya katılan depresyon hastalarının %22,2'si yeme bağımlısı olarak sınıflandırılmış olup, YYBÖ toplam puanı ile MADDÖ (r:0,285, p=0,000) ve HAM-D (r:0,256, p=0,001) arasında zayıf güçte pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır. Depresyonu olan bireylerde; YYBÖ toplam puanı ile GYA toplam puanı arasında çok zayıf güçte pozitif yönlü ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur (r:0,190, p=0,015). Sonuç: Depresyon ile yeme bağımlılığı ve GYS arasında anlamlı ilişkiler saptanmıştır. Bu yeme davranış bozukluklarında özellikle yüksek oranda basit karbonhidrat tüketiminin etkili olduğu görülmüştür. Elde edilen bulgular, depresyon tanılı bireylerde hem günlük beslenme düzeninin hem de duygudurum destek müdahalelerinin birlikte değerlendirilmesinin önemini ortaya koymaktadır.
Depresyon tanısı almış yetişkin bireylerde basit karbonhidrat tüketimi, yeme bağımlılığı ve gece yeme sendromu arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Depresyonun bireylerdeki besin tüketimini etkilemesi ve yeme davranış bozukluğu arasındaki çift yönlü ilişki giderek daha fazla dikkat çekmektedir. Depresyon, özellikle yeme bağımlılığı ve gece yeme sendromu (GYS) gibi durumlarla sıklıkla ilişkilendirilmektedir. Bununla birlikte, basit karbonhidrat tüketimi duygudurum bozukluklarını daha da şiddetlendirebilir ve bireylerin günlük beslenme düzenlerini olumsuz etkileyebilir. Bu araştırma; depresyon tanısı almış yetişkin bireylerde basit karbonhidrat tüketimi, yeme bağımlılığı ve GYS ilişkisini incelemek amacıyla yürütülmüştür. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya 18-64 yaş aralığındaki depresyon tanısı olan yetişkin bireyler arasından gönüllü olarak araştırmayı kabul eden 114 kadın ve 48 erkek olmak üzere 162 birey katılmıştır. Çalışma verileri, katılımcıları sosyodemografik özellikleri, antropometrik ölçümleri [vücut ağırlığı, boy uzunluğu, beden kütle indeksi (BKİ)], 24 Saatlik Geriye Dönük Besin Tüketim Kaydı, Basit Karbonhidrat Tüketim Sıklığı Formu, Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HAM-D), Montgomery–Åsberg Depresyon Değerlendirme Ölçeği (MADDÖ), Gece Yeme Anketi (GYA) ve Yale Yeme Bağımlılığı Ölçeği (YYBÖ) bölümlerini içeren anket formu uygulanarak toplanmıştır. Bulgular: Çalışmadaki depresyonlu bireylerin %70,4'ünün kadın ve yaş ortalaması 32,85±10,88 yıl olduğu bulunmuştur. Depresyon ölçek puanları ile basit karbonhidrat tüketimi (glukoz, fruktoz, sakkaroz, laktoz, disakkaritler, monosakkaritler) arasında zayıf pozitif ilişki belirlenmiştir (p<0,001). Depresyon ölçek puanları olan bireylerde; MADDÖ ve HAM-D toplam puanları ile vücut ağırlığı, BKİ, bel çevresi, bel/boy oranı, bel/kalça oranı, kalça çevresi, vücut yağ oranı, yağ kütlesi ve yağsız kütle miktarı arasında olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Depresyonu olan bireylerde; GYA ve YYBÖ puanları ile vücut ağırlığı, BKİ, yağ oranı ve bel çevresi arasında pozitif yönlü; basit karbonhidrat tüketimi ve glisemik indeks (Gİ) ile pozitif yönlü anlamlı ilişkiler saptanmıştır (p<0,05). Çalışmaya katılan depresyon hastalarının %17,3'ünde GYS saptanmış olup, GYA toplam puanı ile MADDÖ (r:0,349, p=0,000) ve HAM-D (r:0,335, p=0,000) toplam puanları arasında zayıf güçte pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı ilişki belirlenmiştir. Çalışmaya katılan depresyon hastalarının %22,2'si yeme bağımlısı olarak sınıflandırılmış olup, YYBÖ toplam puanı ile MADDÖ (r:0,285, p=0,000) ve HAM-D (r:0,256, p=0,001) arasında zayıf güçte pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır. Depresyonu olan bireylerde; YYBÖ toplam puanı ile GYA toplam puanı arasında çok zayıf güçte pozitif yönlü ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur (r:0,190, p=0,015). Sonuç: Depresyon ile yeme bağımlılığı ve GYS arasında anlamlı ilişkiler saptanmıştır. Bu yeme davranış bozukluklarında özellikle yüksek oranda basit karbonhidrat tüketiminin etkili olduğu görülmüştür. Elde edilen bulgular, depresyon tanılı bireylerde hem günlük beslenme düzeninin hem de duygudurum destek müdahalelerinin birlikte değerlendirilmesinin önemini ortaya koymaktadır.
Tip 2 diyabetli bireylerde lif tüketimi, kan biyokimyasal parametreleri ve sağlıklı yaşam biçimi davranışları arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Bu çalışmada tip 2 diyabetli bireylerde lif tüketimi ile diyabet ile ilişkili kan biyokimyasal parametreleri ve bireylerin sağlıklı yaşam biçimi davranışları ilişkisini araştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Çalışma Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Ana Bilim Dalı Diyabet Polikliniği'ne başvuran, 18-65 yaş arası 166 tip 2 diyabetli birey ile yürütülmüştür. Çalışmada katılımcıların demografik özellikleri, antropometrik ölçümleri ve kan biyokimyasal parametrelerinin sorgulandığı anket formu kullanılmıştır. Ayrıca bireylerden 24 saatlik besin tüketim kaydı ve besin tüketim sıklığı alınmış, Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği-2 uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmada 18-65 yaş aralığında (Min: 27, Maks.: 65) yaş ortalaması 54,50±8,19 olan katılımcıların %53,6'sı kadındır. Araştırma grubunda kadınların vücut ağırlığı ve beden kütle indeksi (BKİ) ortalamaları sırasıyla 78,82±14,54 ve 30,19±5,32; erkeklerin aynı sırayla 84,64±16,44 ve 28,54±4,68 bulunmuştur. Grubun beden kütle indeksi (BKİ) sınıflamasına göre %36,1'i fazla kilolu, %30,7'si 1.derece obez, %13,9'u 2.derece obez saptanmıştır. Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği-2 (SYBDÖ-II) toplam puanı ve yüksek yoğunluklu lipoprotein (HDL) kolesterol düzeyi ile çözünür, çözünmez ve toplam lif tüketimi arasında pozitif; bel çevresi, açlık kan glukozu, Hemoglobin A1C (HbA1c), toplam kolesterol, düşük yoğunluklu lipoprotein (LDL) kolesterol ve trigliserit düzeyi ile çözünür, çözünmez ve toplam lif tüketimi arasında negatif yönlü istatistiksel olarak anlamlı ilişkiler saptanmıştır (p<0,05). Sonuç: Sonuç olarak, tip 2 diyabetli hastalarda özellikle çözünür lif başta olmak üzere artan lif tüketiminin metabolik parametrelerin iyileştirilmesinde ve tip 2 diyabet yönetiminde önemli bir rol oynadığı söylenebilir. Bu bulgular, lif tüketiminin kan glukoz kontrolü, lipid profili ve vücut kompozisyonu gibi risk faktörlerinin iyileştirilmesinde destekleyici bir unsur olduğunu ve diyabetli bireylerin beslenme planlarında lif tüketiminin teşvik edilmesi gerektiğini göstermektedir.
Preobez ve üstü bireylerin diyet inflamatuvar indeksi, visseral adipozite indeksi, kan biyokimyasal parametreleri ile Tip 2 diyabet riski arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Obezite, tip 2 diyabetin gelişiminde ve ilerlemesinde en önemli ve anlamlı risk faktörü olarak tanımlanmaktadır. Düşük dereceli kronik inflamasyonun obeziteye neden olabileceği bu durumunda tip 2 diyabet riskini artırabileceği belirtilmektedir. Bu çalışmada preobez ve üstü bireylerin diyet inflamatuvar indeksi, visseral adipozite indeksi ve kan biyokimyasal parametreleri ile tip 2 diyabet riski arasındaki ilişkiyi incelemek hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışma Mart 2025-Nisan 2025 tarihleri arasında Edirne Sultan 1. Murat Devlet Hastanesi Diyet Polikliniğine başvuran ve çalışmaya katılmayı kabul eden 18-65 yaş arası 137'si kadın ve 53'ü erkek birey olmak üzere 190 birey ile yürütülmüştür. Katılımcılara yüz yüze görüşme yöntemiyle sosyodemografik özelliklerini, beslenme alışkanlıklarını, antropometrik ölçümlerini ve bazı kan biyokimyasal parametrelerini içeren 20 soruluk veri toplama formu uygulanmış ve katılımcılardan 24 saatlik geriye dönük besin tüketim kayıtları alınmıştır. Bireylerin besin tüketim kayıtlarından diyet inflamatuvar indeksi (Dİİ); bel çevresi, beden kütle indeksi (BKİ), HDL kolesterol, trigliserit değerlerinden ise visseral adipozite indeksi (VAİ) hesaplanmıştır. Katılımcıların fiziksel aktivite düzeyini belirlemek için IPAQ-kısa form kullanılmıştır. Katılımcılara tip 2 diyabet risk düzeylerini belirlemek amacıyla FİNDRİSK tip 2 diyabet risk anketi uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan bireylerin yaş ortalaması 36,0812,35 yıl olarak bulunmuştur. Katılımcıların BKİ değeri ortalamaları 33,44±4,94 kg/m2 olarak bulunmuş ve bireylerin %29,5' inin preobez, %36,3' ünün 1. Derece obez, %24,2' sinin 2.derece obez, %10' unun 3. Derece obez olduğu görülmüştür. Çalışmaya katılan bireylerin %64,7' sinin pro-inflamatuvar, %32,6' sının nötr, %2,6'sının anti-inflamatuvar diyet özelliği gösterdiği bulunmuş ve diyet inflamatuvar indeks skorlarının -1,5-3,1 arasında değiştiği görülmüştür. Kadın bireylerin Dİİ skoru erkek bireylere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,001). Bireylerin visseral adipozite indeks skor ortalamaları 6,24±3,93 olarak bulunmuştur. Bireylerin IPAQ toplam puan ortalamaları 1165,30±470,77 MET-dk/hafta bulunmuş ve bireylerin %77,4'ünün minimal aktif, %8,4 'ünün inaktif, %14,2'sinin çok aktif olduğu görülmüştür. x Bireylerin FİNDRİSK diyabet risk puanı ortalamaları 14,72±4,77 bulunmuş ve bireylerin %9,5'u çok yüksek, %43,7'si yüksek, %21,6'sı orta, %20'si hafif ve %5,3'ü düşük diyabet risk düzeyinde bulunmuştur. Bireylerin IPAQ toplam puanları arttıkça FİNDRİSK toplam puanlarında %19.2'lik azalma olduğu görülmüştür (p<0,01). Bireylerin BKİ değerleri arttıkça FİNDRİSK puanlarının anlamlı derecede arttığı bulunmuştur (p<0,001). Bireylerin Dİİ, VAİ skorlarının FİNDRİSK toplam puanları üzerine istatistiksel olarak anlamlı etkisi olmadığı bulunmuştur (p>0,05). Sonuç: Bu çalışmada bireylerin diyet inflamatuvar indeksi skorları ve visseral adipozite indeksi skorları ile FİNDRİSK diyabet risk puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır. Preobez ve üstü bireylerde diyet inflamatuvar indeksi, visseral adipozite indeksi ve tip 2 diyabet riski arasındaki ilişkilerin daha net ortaya konulabilmesi için ileriye dönük, daha geniş örneklem gruplarıyla yapılacak kapsamlı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Preobez ve üstü bireylerin diyet inflamatuvar indeksi, visseral adipozite indeksi, kan biyokimyasal parametreleri ile Tip 2 diyabet riski arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Obezite, tip 2 diyabetin gelişiminde ve ilerlemesinde en önemli ve anlamlı risk faktörü olarak tanımlanmaktadır. Düşük dereceli kronik inflamasyonun obeziteye neden olabileceği bu durumunda tip 2 diyabet riskini artırabileceği belirtilmektedir. Bu çalışmada preobez ve üstü bireylerin diyet inflamatuvar indeksi, visseral adipozite indeksi ve kan biyokimyasal parametreleri ile tip 2 diyabet riski arasındaki ilişkiyi incelemek hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışma Mart 2025-Nisan 2025 tarihleri arasında Edirne Sultan 1. Murat Devlet Hastanesi Diyet Polikliniğine başvuran ve çalışmaya katılmayı kabul eden 18-65 yaş arası 137'si kadın ve 53'ü erkek birey olmak üzere 190 birey ile yürütülmüştür. Katılımcılara yüz yüze görüşme yöntemiyle sosyodemografik özelliklerini, beslenme alışkanlıklarını, antropometrik ölçümlerini ve bazı kan biyokimyasal parametrelerini içeren 20 soruluk veri toplama formu uygulanmış ve katılımcılardan 24 saatlik geriye dönük besin tüketim kayıtları alınmıştır. Bireylerin besin tüketim kayıtlarından diyet inflamatuvar indeksi (Dİİ); bel çevresi, beden kütle indeksi (BKİ), HDL kolesterol, trigliserit değerlerinden ise visseral adipozite indeksi (VAİ) hesaplanmıştır. Katılımcıların fiziksel aktivite düzeyini belirlemek için IPAQ-kısa form kullanılmıştır. Katılımcılara tip 2 diyabet risk düzeylerini belirlemek amacıyla FİNDRİSK tip 2 diyabet risk anketi uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan bireylerin yaş ortalaması 36,0812,35 yıl olarak bulunmuştur. Katılımcıların BKİ değeri ortalamaları 33,44±4,94 kg/m2 olarak bulunmuş ve bireylerin %29,5' inin preobez, %36,3' ünün 1. Derece obez, %24,2' sinin 2.derece obez, %10' unun 3. Derece obez olduğu görülmüştür. Çalışmaya katılan bireylerin %64,7' sinin pro-inflamatuvar, %32,6' sının nötr, %2,6'sının anti-inflamatuvar diyet özelliği gösterdiği bulunmuş ve diyet inflamatuvar indeks skorlarının -1,5-3,1 arasında değiştiği görülmüştür. Kadın bireylerin Dİİ skoru erkek bireylere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,001). Bireylerin visseral adipozite indeks skor ortalamaları 6,24±3,93 olarak bulunmuştur. Bireylerin IPAQ toplam puan ortalamaları 1165,30±470,77 MET-dk/hafta bulunmuş ve bireylerin %77,4'ünün minimal aktif, %8,4 'ünün inaktif, %14,2'sinin çok aktif olduğu görülmüştür. x Bireylerin FİNDRİSK diyabet risk puanı ortalamaları 14,72±4,77 bulunmuş ve bireylerin %9,5'u çok yüksek, %43,7'si yüksek, %21,6'sı orta, %20'si hafif ve %5,3'ü düşük diyabet risk düzeyinde bulunmuştur. Bireylerin IPAQ toplam puanları arttıkça FİNDRİSK toplam puanlarında %19.2'lik azalma olduğu görülmüştür (p<0,01). Bireylerin BKİ değerleri arttıkça FİNDRİSK puanlarının anlamlı derecede arttığı bulunmuştur (p<0,001). Bireylerin Dİİ, VAİ skorlarının FİNDRİSK toplam puanları üzerine istatistiksel olarak anlamlı etkisi olmadığı bulunmuştur (p>0,05). Sonuç: Bu çalışmada bireylerin diyet inflamatuvar indeksi skorları ve visseral adipozite indeksi skorları ile FİNDRİSK diyabet risk puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır. Preobez ve üstü bireylerde diyet inflamatuvar indeksi, visseral adipozite indeksi ve tip 2 diyabet riski arasındaki ilişkilerin daha net ortaya konulabilmesi için ileriye dönük, daha geniş örneklem gruplarıyla yapılacak kapsamlı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Preobez ve üstü bireylerin diyet inflamatuvar indeksi, visseral adipozite indeksi, kan biyokimyasal parametreleri ile Tip 2 diyabet riski arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Obezite, tip 2 diyabetin gelişiminde ve ilerlemesinde en önemli ve anlamlı risk faktörü olarak tanımlanmaktadır. Düşük dereceli kronik inflamasyonun obeziteye neden olabileceği bu durumunda tip 2 diyabet riskini artırabileceği belirtilmektedir. Bu çalışmada preobez ve üstü bireylerin diyet inflamatuvar indeksi, visseral adipozite indeksi ve kan biyokimyasal parametreleri ile tip 2 diyabet riski arasındaki ilişkiyi incelemek hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışma Mart 2025-Nisan 2025 tarihleri arasında Edirne Sultan 1. Murat Devlet Hastanesi Diyet Polikliniğine başvuran ve çalışmaya katılmayı kabul eden 18-65 yaş arası 137'si kadın ve 53'ü erkek birey olmak üzere 190 birey ile yürütülmüştür. Katılımcılara yüz yüze görüşme yöntemiyle sosyodemografik özelliklerini, beslenme alışkanlıklarını, antropometrik ölçümlerini ve bazı kan biyokimyasal parametrelerini içeren 20 soruluk veri toplama formu uygulanmış ve katılımcılardan 24 saatlik geriye dönük besin tüketim kayıtları alınmıştır. Bireylerin besin tüketim kayıtlarından diyet inflamatuvar indeksi (Dİİ); bel çevresi, beden kütle indeksi (BKİ), HDL kolesterol, trigliserit değerlerinden ise visseral adipozite indeksi (VAİ) hesaplanmıştır. Katılımcıların fiziksel aktivite düzeyini belirlemek için IPAQ-kısa form kullanılmıştır. Katılımcılara tip 2 diyabet risk düzeylerini belirlemek amacıyla FİNDRİSK tip 2 diyabet risk anketi uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan bireylerin yaş ortalaması 36,0812,35 yıl olarak bulunmuştur. Katılımcıların BKİ değeri ortalamaları 33,44±4,94 kg/m2 olarak bulunmuş ve bireylerin %29,5' inin preobez, %36,3' ünün 1. Derece obez, %24,2' sinin 2.derece obez, %10' unun 3. Derece obez olduğu görülmüştür. Çalışmaya katılan bireylerin %64,7' sinin pro-inflamatuvar, %32,6' sının nötr, %2,6'sının anti-inflamatuvar diyet özelliği gösterdiği bulunmuş ve diyet inflamatuvar indeks skorlarının -1,5-3,1 arasında değiştiği görülmüştür. Kadın bireylerin Dİİ skoru erkek bireylere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,001). Bireylerin visseral adipozite indeks skor ortalamaları 6,24±3,93 olarak bulunmuştur. Bireylerin IPAQ toplam puan ortalamaları 1165,30±470,77 MET-dk/hafta bulunmuş ve bireylerin %77,4'ünün minimal aktif, %8,4 'ünün inaktif, %14,2'sinin çok aktif olduğu görülmüştür. x Bireylerin FİNDRİSK diyabet risk puanı ortalamaları 14,72±4,77 bulunmuş ve bireylerin %9,5'u çok yüksek, %43,7'si yüksek, %21,6'sı orta, %20'si hafif ve %5,3'ü düşük diyabet risk düzeyinde bulunmuştur. Bireylerin IPAQ toplam puanları arttıkça FİNDRİSK toplam puanlarında %19.2'lik azalma olduğu görülmüştür (p<0,01). Bireylerin BKİ değerleri arttıkça FİNDRİSK puanlarının anlamlı derecede arttığı bulunmuştur (p<0,001). Bireylerin Dİİ, VAİ skorlarının FİNDRİSK toplam puanları üzerine istatistiksel olarak anlamlı etkisi olmadığı bulunmuştur (p>0,05). Sonuç: Bu çalışmada bireylerin diyet inflamatuvar indeksi skorları ve visseral adipozite indeksi skorları ile FİNDRİSK diyabet risk puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır. Preobez ve üstü bireylerde diyet inflamatuvar indeksi, visseral adipozite indeksi ve tip 2 diyabet riski arasındaki ilişkilerin daha net ortaya konulabilmesi için ileriye dönük, daha geniş örneklem gruplarıyla yapılacak kapsamlı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
İnfertilite tedavisi alan yetişkin kadınlarda diyet inflamatuvar indeksi, visseral adipozite, kan biyokimyasal parametreleri ve yaşam kalitesi arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: İnfertilite, bireylerin fiziksel, psikolojik ve sosyal sağlığını çok boyutlu şekilde etkileyen önemli bir halk sağlığı sorunudur. Son yıllarda yapılan çalışmalar, beslenme örüntüsü, inflamatuvar durum, vücut kompozisyonu ve kan biyokimyasal parametrelerinin fertilite üzerinde belirleyici rol oynayabileceğini göstermektedir. Bu doğrultuda bu çalışmanın amacı; infertilite tanısı almış yetişkin kadınlarda diyet inflamatuvar indeks, visseral adipozite indeksi, kan biyokimyasal parametreleri ve yaşam kalitesi arasındaki ilişkileri değerlendirmektir. Gereç ve Yöntemler: Çalışma, yardımcı üreme tedavisi gören 18-45 yaş aralığında 103 infertil kadın ile yürütülmüştür. Katılımcıların sosyodemografik bilgileri, antropometrik ölçümleri, üç günlük besin tüketim kayıtları, laboratuvar verileri ve doğurganlık sorunları yaşayan kişiler için hayat kalitesi ölçeği değerlendirilmiştir. Diyet inflamatuvar indeksi, üç günlük besin tüketim kayıtları ve literatürde tanımlanan referans değerlere göre hesaplanmıştır. Visseral Adipozite indeksi, bel çevresi, beden kütle indeksi, yüksek yoğunluklu lipoprotein kolesterol ve trigliserit verileri kullanılarak belirlenmiştir. Doğurganlık sorunları yaşayan kişiler için hayat kalitesi ölçeği ise puanlama yöntemiyle hesaplanmıştır ve tüm veriler doğrultusunda istatistiksel analiz yapılmıştır. Bulgular: Araştırmaya katılan 103 kadının yaş ortalaması 31,81±5,26 yıl olup beden kütle indeksi ortalamaları 25,65±4,63 kg/m2 bulunmuştur. Katılımcıların ortalama diyet inflamatuvar indeks puanı -0,32±0,85 olarak saptanmış; %12,6'sı proinflamatuvar diyet grubunda yer almıştır. Visseral Adipozite indeks ortalaması 4,13±3,46 olup, visseral yağlanmanın belirgin düzeyde olduğu görülmüştür. Katılımcıların %32'sinde yüksek miktarda düşük dansiteli lipoprotein kolesterol, %31,1'inde yüksek C-reaktif protein ve %37,9'unda düşük miktarda yüksek yoğunluklu lipoprotein kolesterol düzeyi tespit edilmiştir. Anti müller hormon düzeyine göre katılımcıların %25,2'si düşük değerlere sahiptir. Yaşam kalitesi ölçeği puan ortalaması 64,6±12,3 olarak bulunmuştur. Katılımcıların gebelik sonucu ile visseral adipozite indeksi, diyet inflamatuvar indeksi, yaşam kalitesi ölçeği toplam ve alt boyut puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Sonuç: İnflamatuvar özellikteki beslenme örüntüsünün, visseral yağlanmanın ve metabolik dengesizliklerin infertilite sürecinde belirleyici olabileceği düşünülmektedir. İnflamasyonu azaltan beslenme yaklaşımları, mikro besin yetersizliklerinin giderilmesi ve yaşam tarzı değişiklikleriyle desteklenen multidisipliner müdahaleler, infertilite tedavisinde başarıyı artırabilir. Konunun daha kapsamlı anlaşılabilmesi için ileri düzeyde ve uzun vadeli çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
İnfertilite tedavisi alan yetişkin kadınlarda diyet inflamatuvar indeksi, visseral adipozite, kan biyokimyasal parametreleri ve yaşam kalitesi arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: İnfertilite, bireylerin fiziksel, psikolojik ve sosyal sağlığını çok boyutlu şekilde etkileyen önemli bir halk sağlığı sorunudur. Son yıllarda yapılan çalışmalar, beslenme örüntüsü, inflamatuvar durum, vücut kompozisyonu ve kan biyokimyasal parametrelerinin fertilite üzerinde belirleyici rol oynayabileceğini göstermektedir. Bu doğrultuda bu çalışmanın amacı; infertilite tanısı almış yetişkin kadınlarda diyet inflamatuvar indeks, visseral adipozite indeksi, kan biyokimyasal parametreleri ve yaşam kalitesi arasındaki ilişkileri değerlendirmektir. Gereç ve Yöntemler: Çalışma, yardımcı üreme tedavisi gören 18-45 yaş aralığında 103 infertil kadın ile yürütülmüştür. Katılımcıların sosyodemografik bilgileri, antropometrik ölçümleri, üç günlük besin tüketim kayıtları, laboratuvar verileri ve doğurganlık sorunları yaşayan kişiler için hayat kalitesi ölçeği değerlendirilmiştir. Diyet inflamatuvar indeksi, üç günlük besin tüketim kayıtları ve literatürde tanımlanan referans değerlere göre hesaplanmıştır. Visseral Adipozite indeksi, bel çevresi, beden kütle indeksi, yüksek yoğunluklu lipoprotein kolesterol ve trigliserit verileri kullanılarak belirlenmiştir. Doğurganlık sorunları yaşayan kişiler için hayat kalitesi ölçeği ise puanlama yöntemiyle hesaplanmıştır ve tüm veriler doğrultusunda istatistiksel analiz yapılmıştır. Bulgular: Araştırmaya katılan 103 kadının yaş ortalaması 31,81±5,26 yıl olup beden kütle indeksi ortalamaları 25,65±4,63 kg/m2 bulunmuştur. Katılımcıların ortalama diyet inflamatuvar indeks puanı -0,32±0,85 olarak saptanmış; %12,6'sı proinflamatuvar diyet grubunda yer almıştır. Visseral Adipozite indeks ortalaması 4,13±3,46 olup, visseral yağlanmanın belirgin düzeyde olduğu görülmüştür. Katılımcıların %32'sinde yüksek miktarda düşük dansiteli lipoprotein kolesterol, %31,1'inde yüksek C-reaktif protein ve %37,9'unda düşük miktarda yüksek yoğunluklu lipoprotein kolesterol düzeyi tespit edilmiştir. Anti müller hormon düzeyine göre katılımcıların %25,2'si düşük değerlere sahiptir. Yaşam kalitesi ölçeği puan ortalaması 64,6±12,3 olarak bulunmuştur. Katılımcıların gebelik sonucu ile visseral adipozite indeksi, diyet inflamatuvar indeksi, yaşam kalitesi ölçeği toplam ve alt boyut puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Sonuç: İnflamatuvar özellikteki beslenme örüntüsünün, visseral yağlanmanın ve metabolik dengesizliklerin infertilite sürecinde belirleyici olabileceği düşünülmektedir. İnflamasyonu azaltan beslenme yaklaşımları, mikro besin yetersizliklerinin giderilmesi ve yaşam tarzı değişiklikleriyle desteklenen multidisipliner müdahaleler, infertilite tedavisinde başarıyı artırabilir. Konunun daha kapsamlı anlaşılabilmesi için ileri düzeyde ve uzun vadeli çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
İnfertilite tedavisi alan yetişkin kadınlarda diyet inflamatuvar indeksi, visseral adipozite, kan biyokimyasal parametreleri ve yaşam kalitesi arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: İnfertilite, bireylerin fiziksel, psikolojik ve sosyal sağlığını çok boyutlu şekilde etkileyen önemli bir halk sağlığı sorunudur. Son yıllarda yapılan çalışmalar, beslenme örüntüsü, inflamatuvar durum, vücut kompozisyonu ve kan biyokimyasal parametrelerinin fertilite üzerinde belirleyici rol oynayabileceğini göstermektedir. Bu doğrultuda bu çalışmanın amacı; infertilite tanısı almış yetişkin kadınlarda diyet inflamatuvar indeks, visseral adipozite indeksi, kan biyokimyasal parametreleri ve yaşam kalitesi arasındaki ilişkileri değerlendirmektir. Gereç ve Yöntemler: Çalışma, yardımcı üreme tedavisi gören 18-45 yaş aralığında 103 infertil kadın ile yürütülmüştür. Katılımcıların sosyodemografik bilgileri, antropometrik ölçümleri, üç günlük besin tüketim kayıtları, laboratuvar verileri ve doğurganlık sorunları yaşayan kişiler için hayat kalitesi ölçeği değerlendirilmiştir. Diyet inflamatuvar indeksi, üç günlük besin tüketim kayıtları ve literatürde tanımlanan referans değerlere göre hesaplanmıştır. Visseral Adipozite indeksi, bel çevresi, beden kütle indeksi, yüksek yoğunluklu lipoprotein kolesterol ve trigliserit verileri kullanılarak belirlenmiştir. Doğurganlık sorunları yaşayan kişiler için hayat kalitesi ölçeği ise puanlama yöntemiyle hesaplanmıştır ve tüm veriler doğrultusunda istatistiksel analiz yapılmıştır. Bulgular: Araştırmaya katılan 103 kadının yaş ortalaması 31,81±5,26 yıl olup beden kütle indeksi ortalamaları 25,65±4,63 kg/m2 bulunmuştur. Katılımcıların ortalama diyet inflamatuvar indeks puanı -0,32±0,85 olarak saptanmış; %12,6'sı proinflamatuvar diyet grubunda yer almıştır. Visseral Adipozite indeks ortalaması 4,13±3,46 olup, visseral yağlanmanın belirgin düzeyde olduğu görülmüştür. Katılımcıların %32'sinde yüksek miktarda düşük dansiteli lipoprotein kolesterol, %31,1'inde yüksek C-reaktif protein ve %37,9'unda düşük miktarda yüksek yoğunluklu lipoprotein kolesterol düzeyi tespit edilmiştir. Anti müller hormon düzeyine göre katılımcıların %25,2'si düşük değerlere sahiptir. Yaşam kalitesi ölçeği puan ortalaması 64,6±12,3 olarak bulunmuştur. Katılımcıların gebelik sonucu ile visseral adipozite indeksi, diyet inflamatuvar indeksi, yaşam kalitesi ölçeği toplam ve alt boyut puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Sonuç: İnflamatuvar özellikteki beslenme örüntüsünün, visseral yağlanmanın ve metabolik dengesizliklerin infertilite sürecinde belirleyici olabileceği düşünülmektedir. İnflamasyonu azaltan beslenme yaklaşımları, mikro besin yetersizliklerinin giderilmesi ve yaşam tarzı değişiklikleriyle desteklenen multidisipliner müdahaleler, infertilite tedavisinde başarıyı artırabilir. Konunun daha kapsamlı anlaşılabilmesi için ileri düzeyde ve uzun vadeli çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Tip 2 diyabetli bireylerde lif tüketimi, kan biyokimyasal parametreleri ve sağlıklı yaşam biçimi davranışları arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Bu çalışmada tip 2 diyabetli bireylerde lif tüketimi ile diyabet ile ilişkili kan biyokimyasal parametreleri ve bireylerin sağlıklı yaşam biçimi davranışları ilişkisini araştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Çalışma Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Ana Bilim Dalı Diyabet Polikliniği'ne başvuran, 18-65 yaş arası 166 tip 2 diyabetli birey ile yürütülmüştür. Çalışmada katılımcıların demografik özellikleri, antropometrik ölçümleri ve kan biyokimyasal parametrelerinin sorgulandığı anket formu kullanılmıştır. Ayrıca bireylerden 24 saatlik besin tüketim kaydı ve besin tüketim sıklığı alınmış, Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği-2 uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmada 18-65 yaş aralığında (Min: 27, Maks.: 65) yaş ortalaması 54,50±8,19 olan katılımcıların %53,6'sı kadındır. Araştırma grubunda kadınların vücut ağırlığı ve beden kütle indeksi (BKİ) ortalamaları sırasıyla 78,82±14,54 ve 30,19±5,32; erkeklerin aynı sırayla 84,64±16,44 ve 28,54±4,68 bulunmuştur. Grubun beden kütle indeksi (BKİ) sınıflamasına göre %36,1'i fazla kilolu, %30,7'si 1.derece obez, %13,9'u 2.derece obez saptanmıştır. Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği-2 (SYBDÖ-II) toplam puanı ve yüksek yoğunluklu lipoprotein (HDL) kolesterol düzeyi ile çözünür, çözünmez ve toplam lif tüketimi arasında pozitif; bel çevresi, açlık kan glukozu, Hemoglobin A1C (HbA1c), toplam kolesterol, düşük yoğunluklu lipoprotein (LDL) kolesterol ve trigliserit düzeyi ile çözünür, çözünmez ve toplam lif tüketimi arasında negatif yönlü istatistiksel olarak anlamlı ilişkiler saptanmıştır (p<0,05). Sonuç: Sonuç olarak, tip 2 diyabetli hastalarda özellikle çözünür lif başta olmak üzere artan lif tüketiminin metabolik parametrelerin iyileştirilmesinde ve tip 2 diyabet yönetiminde önemli bir rol oynadığı söylenebilir. Bu bulgular, lif tüketiminin kan glukoz kontrolü, lipid profili ve vücut kompozisyonu gibi risk faktörlerinin iyileştirilmesinde destekleyici bir unsur olduğunu ve diyabetli bireylerin beslenme planlarında lif tüketiminin teşvik edilmesi gerektiğini göstermektedir.
Tip 2 diyabetli bireylerde lif tüketimi, kan biyokimyasal parametreleri ve sağlıklı yaşam biçimi davranışları arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Bu çalışmada tip 2 diyabetli bireylerde lif tüketimi ile diyabet ile ilişkili kan biyokimyasal parametreleri ve bireylerin sağlıklı yaşam biçimi davranışları ilişkisini araştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Çalışma Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Ana Bilim Dalı Diyabet Polikliniği'ne başvuran, 18-65 yaş arası 166 tip 2 diyabetli birey ile yürütülmüştür. Çalışmada katılımcıların demografik özellikleri, antropometrik ölçümleri ve kan biyokimyasal parametrelerinin sorgulandığı anket formu kullanılmıştır. Ayrıca bireylerden 24 saatlik besin tüketim kaydı ve besin tüketim sıklığı alınmış, Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği-2 uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmada 18-65 yaş aralığında (Min: 27, Maks.: 65) yaş ortalaması 54,50±8,19 olan katılımcıların %53,6'sı kadındır. Araştırma grubunda kadınların vücut ağırlığı ve beden kütle indeksi (BKİ) ortalamaları sırasıyla 78,82±14,54 ve 30,19±5,32; erkeklerin aynı sırayla 84,64±16,44 ve 28,54±4,68 bulunmuştur. Grubun beden kütle indeksi (BKİ) sınıflamasına göre %36,1'i fazla kilolu, %30,7'si 1.derece obez, %13,9'u 2.derece obez saptanmıştır. Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği-2 (SYBDÖ-II) toplam puanı ve yüksek yoğunluklu lipoprotein (HDL) kolesterol düzeyi ile çözünür, çözünmez ve toplam lif tüketimi arasında pozitif; bel çevresi, açlık kan glukozu, Hemoglobin A1C (HbA1c), toplam kolesterol, düşük yoğunluklu lipoprotein (LDL) kolesterol ve trigliserit düzeyi ile çözünür, çözünmez ve toplam lif tüketimi arasında negatif yönlü istatistiksel olarak anlamlı ilişkiler saptanmıştır (p<0,05). Sonuç: Sonuç olarak, tip 2 diyabetli hastalarda özellikle çözünür lif başta olmak üzere artan lif tüketiminin metabolik parametrelerin iyileştirilmesinde ve tip 2 diyabet yönetiminde önemli bir rol oynadığı söylenebilir. Bu bulgular, lif tüketiminin kan glukoz kontrolü, lipid profili ve vücut kompozisyonu gibi risk faktörlerinin iyileştirilmesinde destekleyici bir unsur olduğunu ve diyabetli bireylerin beslenme planlarında lif tüketiminin teşvik edilmesi gerektiğini göstermektedir.
Akut koroner sendromu olan bireylerde ürik asit/albümin oranı, beslenme durumu ve GRACE risk skoru arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Bu çalışmada Akut Koroner Sendromu olan yetişkin bireylerde ürik asit/albümin oranı, beslenme durumu ve GRACE Risk Skoru arasındaki ilişkiyi saptamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışma, 128 akut koroner sendrom tanılı hastaların sosyodemografik özellikleri, beslenme alışkanlıkları, fiziksel aktivite durumları, antropometrik ölçümleri ve kan biyokimyasal parametreleri içeren 26 soruluk katılımcı bilgi formu araştırmacı tarafından kaydedilmiştir. Katılımcıların Besin Tüketim Sıklığı Anketi araştırmacı tarafından doldurulmuştur. Ayrıca bireylere Nütrisyonel Risk Tarama-2002 (NRS-2002), Subjektif Global Değerlendirme (SGD), Çok Boyutlu Yaşam Kalitesi Ölçeği (ÇBYKÖ), Vizüel Analog Skala (VAS) araştırmacı tarafından uygulanmıştır. Bulgular: Bu çalışmaya dahil edilen bireylerin %71,9'u erkek ve %28,1'i kadındır. Yaş ortalaması 66,89±13,36 yıldır. NRS skoruna göre, 65 yaş ve üzerindekiler (p=0,014), ortaokul ve altı eğitim düzeyindekiler (p=0,000), alkol kullanmayanlar (p=0,039) ve fiziksel aktivite yapmayanlar (p=0,001) anlamlı düzeyde daha fazla risk altındadır (p<0,05). SGD sınıflaması ile cinsiyet (p=0,029), gelir düzeyi (p=0,019), ilaç kullanımı (p=0,042) ve fiziksel aktivite yapma durumu (p=0,041) arasında anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). ÇBYKÖ toplam puan ortalaması, lise ve üzeri eğitim düzeyine sahip bireylerde (p=0,005), geliri yeterli olanlarda (p=0,000), ilaç kullanmayanlarda (p=0,007), fiziksel aktivite yapanlarda (p=0,000) ve NRS skoruna göre normal beslenenlerde (p=0,000) anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. VAS göğüs ağrısı şiddeti, fiziksel aktivite yapanlarda (p=0,013) ve NRS skoruna göre normal beslenenlerde (p=0,000) daha düşük saptanmıştır. Ayrıca, beden kütle indeksi sınıflamasına göre zayıf olan bireylerin, normal, fazla kilolu ve obez bireylere kıyasla ağrı düzeyleri anlamlı düzeyde yüksektir (p=0,012). VAS skoru ayrıca SGD sınıflamasına göre de anlamlı farklılık göstermiştir (p=0,000); ağır derecede malnütrisyonu olan bireylerde daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Ayrıca, GRACE risk skoruna göre zayıf bireylerin %57,1'inin, obezlerin %20,8'inin ve ağır derecede malnütrisyonu olanların %42,1'inin yüksek mortalite riski taşıdığı saptanmıştır (p<0,05). Yaşa ve cinsiyete göre düzeltilmiş modelde, NRS skoru ile ÇBYKÖ toplam puanı arasında negatif (p=0,019) ve SGD sınıflaması ile ÇBYKÖ toplam puanı arasında pozitif yönde anlamlı ilişki saptanmıştır (p=0,000). Sonuçlar: Sonuç olarak akut koroner sendromlu bireylerin tedavi süreçlerinde yalnızca farmakolojik yaklaşımların yeterli olmadığı, beslenme durumunun da sistematik biçimde değerlendirilerek uygun beslenme müdahaleleriyle desteklenmesi gerektiği gösterilmektedir. İleride beslenme ile hastalık seyri arasındaki ilişkinin daha ayrıntılı bir şekilde ortaya konabilmesi için daha büyük örneklem gruplarını kapsayan ve uzun süreli takipleri içeren çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Akut koroner sendrom, grace risk skoru, malnütrisyon, ürik asit/albümin oranı.
Akut koroner sendromu olan bireylerde ürik asit/albümin oranı, beslenme durumu ve GRACE risk skoru arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Bu çalışmada Akut Koroner Sendromu olan yetişkin bireylerde ürik asit/albümin oranı, beslenme durumu ve GRACE Risk Skoru arasındaki ilişkiyi saptamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışma, 128 akut koroner sendrom tanılı hastaların sosyodemografik özellikleri, beslenme alışkanlıkları, fiziksel aktivite durumları, antropometrik ölçümleri ve kan biyokimyasal parametreleri içeren 26 soruluk katılımcı bilgi formu araştırmacı tarafından kaydedilmiştir. Katılımcıların Besin Tüketim Sıklığı Anketi araştırmacı tarafından doldurulmuştur. Ayrıca bireylere Nütrisyonel Risk Tarama-2002 (NRS-2002), Subjektif Global Değerlendirme (SGD), Çok Boyutlu Yaşam Kalitesi Ölçeği (ÇBYKÖ), Vizüel Analog Skala (VAS) araştırmacı tarafından uygulanmıştır. Bulgular: Bu çalışmaya dahil edilen bireylerin %71,9'u erkek ve %28,1'i kadındır. Yaş ortalaması 66,89±13,36 yıldır. NRS skoruna göre, 65 yaş ve üzerindekiler (p=0,014), ortaokul ve altı eğitim düzeyindekiler (p=0,000), alkol kullanmayanlar (p=0,039) ve fiziksel aktivite yapmayanlar (p=0,001) anlamlı düzeyde daha fazla risk altındadır (p<0,05). SGD sınıflaması ile cinsiyet (p=0,029), gelir düzeyi (p=0,019), ilaç kullanımı (p=0,042) ve fiziksel aktivite yapma durumu (p=0,041) arasında anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). ÇBYKÖ toplam puan ortalaması, lise ve üzeri eğitim düzeyine sahip bireylerde (p=0,005), geliri yeterli olanlarda (p=0,000), ilaç kullanmayanlarda (p=0,007), fiziksel aktivite yapanlarda (p=0,000) ve NRS skoruna göre normal beslenenlerde (p=0,000) anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. VAS göğüs ağrısı şiddeti, fiziksel aktivite yapanlarda (p=0,013) ve NRS skoruna göre normal beslenenlerde (p=0,000) daha düşük saptanmıştır. Ayrıca, beden kütle indeksi sınıflamasına göre zayıf olan bireylerin, normal, fazla kilolu ve obez bireylere kıyasla ağrı düzeyleri anlamlı düzeyde yüksektir (p=0,012). VAS skoru ayrıca SGD sınıflamasına göre de anlamlı farklılık göstermiştir (p=0,000); ağır derecede malnütrisyonu olan bireylerde daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Ayrıca, GRACE risk skoruna göre zayıf bireylerin %57,1'inin, obezlerin %20,8'inin ve ağır derecede malnütrisyonu olanların %42,1'inin yüksek mortalite riski taşıdığı saptanmıştır (p<0,05). Yaşa ve cinsiyete göre düzeltilmiş modelde, NRS skoru ile ÇBYKÖ toplam puanı arasında negatif (p=0,019) ve SGD sınıflaması ile ÇBYKÖ toplam puanı arasında pozitif yönde anlamlı ilişki saptanmıştır (p=0,000). Sonuçlar: Sonuç olarak akut koroner sendromlu bireylerin tedavi süreçlerinde yalnızca farmakolojik yaklaşımların yeterli olmadığı, beslenme durumunun da sistematik biçimde değerlendirilerek uygun beslenme müdahaleleriyle desteklenmesi gerektiği gösterilmektedir. İleride beslenme ile hastalık seyri arasındaki ilişkinin daha ayrıntılı bir şekilde ortaya konabilmesi için daha büyük örneklem gruplarını kapsayan ve uzun süreli takipleri içeren çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Akut koroner sendrom, grace risk skoru, malnütrisyon, ürik asit/albümin oranı.
Akut koroner sendromu olan bireylerde ürik asit/albümin oranı, beslenme durumu ve GRACE risk skoru arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Bu çalışmada Akut Koroner Sendromu olan yetişkin bireylerde ürik asit/albümin oranı, beslenme durumu ve GRACE Risk Skoru arasındaki ilişkiyi saptamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışma, 128 akut koroner sendrom tanılı hastaların sosyodemografik özellikleri, beslenme alışkanlıkları, fiziksel aktivite durumları, antropometrik ölçümleri ve kan biyokimyasal parametreleri içeren 26 soruluk katılımcı bilgi formu araştırmacı tarafından kaydedilmiştir. Katılımcıların Besin Tüketim Sıklığı Anketi araştırmacı tarafından doldurulmuştur. Ayrıca bireylere Nütrisyonel Risk Tarama-2002 (NRS-2002), Subjektif Global Değerlendirme (SGD), Çok Boyutlu Yaşam Kalitesi Ölçeği (ÇBYKÖ), Vizüel Analog Skala (VAS) araştırmacı tarafından uygulanmıştır. Bulgular: Bu çalışmaya dahil edilen bireylerin %71,9'u erkek ve %28,1'i kadındır. Yaş ortalaması 66,89±13,36 yıldır. NRS skoruna göre, 65 yaş ve üzerindekiler (p=0,014), ortaokul ve altı eğitim düzeyindekiler (p=0,000), alkol kullanmayanlar (p=0,039) ve fiziksel aktivite yapmayanlar (p=0,001) anlamlı düzeyde daha fazla risk altındadır (p<0,05). SGD sınıflaması ile cinsiyet (p=0,029), gelir düzeyi (p=0,019), ilaç kullanımı (p=0,042) ve fiziksel aktivite yapma durumu (p=0,041) arasında anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). ÇBYKÖ toplam puan ortalaması, lise ve üzeri eğitim düzeyine sahip bireylerde (p=0,005), geliri yeterli olanlarda (p=0,000), ilaç kullanmayanlarda (p=0,007), fiziksel aktivite yapanlarda (p=0,000) ve NRS skoruna göre normal beslenenlerde (p=0,000) anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. VAS göğüs ağrısı şiddeti, fiziksel aktivite yapanlarda (p=0,013) ve NRS skoruna göre normal beslenenlerde (p=0,000) daha düşük saptanmıştır. Ayrıca, beden kütle indeksi sınıflamasına göre zayıf olan bireylerin, normal, fazla kilolu ve obez bireylere kıyasla ağrı düzeyleri anlamlı düzeyde yüksektir (p=0,012). VAS skoru ayrıca SGD sınıflamasına göre de anlamlı farklılık göstermiştir (p=0,000); ağır derecede malnütrisyonu olan bireylerde daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Ayrıca, GRACE risk skoruna göre zayıf bireylerin %57,1'inin, obezlerin %20,8'inin ve ağır derecede malnütrisyonu olanların %42,1'inin yüksek mortalite riski taşıdığı saptanmıştır (p<0,05). Yaşa ve cinsiyete göre düzeltilmiş modelde, NRS skoru ile ÇBYKÖ toplam puanı arasında negatif (p=0,019) ve SGD sınıflaması ile ÇBYKÖ toplam puanı arasında pozitif yönde anlamlı ilişki saptanmıştır (p=0,000). Sonuçlar: Sonuç olarak akut koroner sendromlu bireylerin tedavi süreçlerinde yalnızca farmakolojik yaklaşımların yeterli olmadığı, beslenme durumunun da sistematik biçimde değerlendirilerek uygun beslenme müdahaleleriyle desteklenmesi gerektiği gösterilmektedir. İleride beslenme ile hastalık seyri arasındaki ilişkinin daha ayrıntılı bir şekilde ortaya konabilmesi için daha büyük örneklem gruplarını kapsayan ve uzun süreli takipleri içeren çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Akut koroner sendrom, grace risk skoru, malnütrisyon, ürik asit/albümin oranı.