Theses supervised by Doç. Dr. Mustafa Yılmaz
14 theses · Gaziantep University, Çukurova University, Karadeniz Technical University, Afyon Kocatepe University
A study on the mass attenuation coefficients of different tissues for human body using finite element method
The values and so the estimation of the total mass attenuation coefficient is an important parameter for the interaction of radiation with tissue and in dosimetry for the medical applications in radiology and in oncology. The full mass attenuation coefficient is identified by both photon energy in addition to constituent elements of the materials. Presently, the human phantoms and computer simulation is the main preferred methods to achieve this task. In this study a novel model design by Finite Element Method (FEM) interactive environment in order to simulate and calculate the mass attenuation coefficients of gamma ray for several human organs. These organs include tissue, adipose tissue, blood, brain, bone, muscle, lung, skin and eye lens. Commonly used Gamma ray with several energies has been tested and these energy ranges are;60KeV, 80KeV, 150KeV, 400KeV, 500KeV, 600KeV, 1000KeV, 1250KeV, 1500KeV, and 2000KeV. The results have been compared with theoretical methods XCOM program and simulation program-based Monte Carlo model which are GEANT4 and FLUKA program as well as NIST. The proposed model results are very close to XCOM results and are very close to NIST values. These results are more accurate than FLUKA and GEANT4 simulation packages. Therefore, this method can be considered as a new method with high accuracy in the calculation of the mass attenuation coefficients of human tissues that can be relied upon with reliability.
Juvenil romatoid artrit'li olguların serum ve solunum havası örneklerinde nitrik oksit düzeyii
Amaç: Bu çalışmada Juvenil Romatoid Artrit'li hastalar ve sağlıklı çocukların serum ve yoğunlaştırılmış solunum havasındaki Nitrik Oksit düzeylerini ölçtük. Ayrıca Nitrik Oksit düzeylerinin çeşitli aktivasyon kriterleri (eritrosit sedimentasyon hızı ve c-reaktif protein), hastalığın aktivasyon derecesi (aktivasyon skoru, eklem indeksi, şişlik indeksi, tutulan eklem sayısı, şiş ve hareket kısıtlılığı olan eklem sayısı) ile ilişkisi araştırıldı.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 35 Juvenil Romatoid Artrit'li (19 erkek, 16 kız) ve 18 sağlıklı çocuk (8 erkek, 10 kız) alındı. Hastaların yaşları 5 ile 20 yıl arasında değişmekte (ortalama 12,1± 1,5 yıl) idi. Olguların 20'si oligoartiküler, 15'i poliartiküler tip olarak sınıflandırıldı. 35 Juvenil Romatoid Artrit'li hastanın 22'sinde hastalık remisyonda (Grup I), 13'ü ise aktif dönemde (Grup II) idi. Kontrol grubunun (Grup III) yaşları 7 ile 17 yıl arasında değişmekte (ortalama 11,2±1,5 yıl) idi.Bulgular: Hastalar toplu olarak değerlendirildiğinde Juvenil Romatoid Artrit'li hastalar ile kontrol grubu serum ve yoğunlaştırılmış solunum havası Nitrik Oksit düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık olmadığı görüldü (p>0,05). Ayrıca Grup I ve II arasında da istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu (p>0,05). Genel olarak yoğunlaştırılmış solunum havası Nitrik Oksit düzeyi ile tutulan eklem sayısı (p=0,012) ve hareket kısıtlılığı olan eklem sayısı (p=0,047) arasında korelasyon saptandı. Ayrıca her üç grupda da serum ve yoğunlaştırılmış solunum havası Nitrik Oksit düzeyi ile akut faz reaktanları arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı (p>0,05).Juvenil Romatoid Artrit'li grup eritrosit sedimentasyon hızı ve c-reaktif protein düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p<0,05).Grup I olgularının eritrosit sedimentasyon hızı, c-reaktif protein düzeyi, trombosit ve beyazküre sayısı Grup II'den istatistiksel olarak anlamlı yüksekdi (p<0,05). Ayrıca Grup I c-reaktif protein düzeyleri Grup III'den istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p<0,05).Sonuç: İnflamasyon parametrelerinin kullanımı Juvenil Romatoid Artrit'li hastaların takibindeki önemini korumakla birlikte serum ve yoğunlaştırılmış solunum havası Nitrik Oksit düzeylerinin kullanımı için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
A study on the computerized tomographic x-Ray radiation on duration and Ramsay scale of sedation
the effect of CT
Kemiklerde metastatik lezyonlara ve dejeneratif değişikliklere bağlı bulguların Tc-99m Mdp kemik sintigrafisi ve tc-99m (V)-dmsa sintigrafisi ile karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi
Simulation and visualization of gas centrifuge device for isotope separation and fuel enrichment process
In this thesis, the simple gas centrifuge theory was investigated under steady state conditions. This research is showed that the gas centrifuge improve possible isotope separation when it is applied some gas pairs. The rotation of centrifuge and the magnitude of the charge density have a major impact on the isotope separation to establish the steady state mole fraction profiles by gas centrifuge method. The effect of self-diffusion of the gaseous mixtures was indicated to be more important with low molecular weight gases than the high molecular weight gases. The separation is more increases as the difference between the molecular weights of gases increases such as UF6 and SO2-H2. The necessary time to reach steady state pressure and mole concentration profiles is in the order of seconds, without any gas entering and exiting from the gas centrifuge machine. The separation of some gases such as SO2-N2, SO2-H2 and UF6 have been studied with gas centrifuge method. The mole fractions of gases were investigated and calculated at any radius from center of centrifuge wall. The graphs of mole fractions were plotted and visualized during the simulation via graphical user interface which has been prepared for input data and to obtain output data as graph of mole fraction.
Plevral kitlelerin benign/malign yönünden ayirici tanisinda FDG PET-BT görüntülemenin rolü
Bu çalışmada retrospektif olarak malign plevral mezotelyoma (MPM) şüphesiolan hastalarda plevral lezyonların benign-malign ayırımında F-18 FluorodeoksiglukozPozitron Emisyon Tomografisi-Bilgisayarlı Tomografi (FDG PET-BT)'nin katkısınıaraştırdık. BT görüntülemelerinde plevral kalınlaşma, plevral sıvı, plevral plak veyakalsifikasyonu mevcut olan 50 hastaya (32 kadın, 18 erkek, yaş aralığı 24-79 yaş,ortalama yaş 57.6) FDG PET-BT yapıldı. FDG PET-BT görüntüleri intravenöz FDGenjeksiyonundan 1 saat sonra alındı. 12 hastada toraksdan 2 saat sonra geç görüntüalındı. Görüntülemenin ardından FDG tutulumları vizuel ve semikantitatif analiz olanstandart uptake value (SUV) ile değerlendirildi. FDG PET-BT bulguları histopatojiktanıları ile karşılaştırıldı. 39 hastada plevral lezyonlarda malignite düzeyinde FDG artışı(SUV?2.5) izlendi ve PET-BT sonuçları pozitif olarak değerlendirildi. 11 hastanınPET-BT sonuçları negatifdi. FDG pozitif grup histopatolojik sonuçları ile birliktedeğerlendirildiğinde 34 hasta malign plevral mezotelyoma (MPM), 5 hasta ise benignpatolojilerle uyumlu geldi. FDG negatif grupta ise histopatoloji sonuçları 8 hastadabenign patolojilerle, 3 hastada ise MPM ile uyumluydu. Geç görüntülemesi yapılan 12hastanın 9'unda plevral lezyonun geç SUV değerleri artış gösterirken, 3 hastadaazalıyordu. Geç görüntülemede SUV artışı izlenen grupta 4 hasta MPM, 5 hasta benignpatoloji (3'ü granülamatöz enflamasyon, 2'si benign asbestotik plak) ile uyumluhistopatoloji gösterdi. Geç görüntülemede SUV değeri azalan grupta ise 3 hastadabenign patolojiler (fibrozis, kronik enflamasyon ve miyofibrozis) izlendi. FDG PETBT'ninsensitivitesi, spesifitesi ve doğruluğu sırasıyla %92, %62 ve %84 olarakbelirlendi. Benign ve malign plevral patolojilerin ayırıcı tanısında FDG PET-BT faydalıgörüntüleme yöntemidir. Geç görüntülemede lezyonun SUV değerinde düşüşizleniyorsa benign patolojiler açısından anlamlı gözükürken, SUV değerinde artışizleniyorsa ayırıcı tanıya pek katkı sağlamadığı gözlendi.Anahtar Kelimeler: FDG PET-BT, Plevral kalınlaşma, Malign plevralmezotelyoma, SUV.
Philadelphia kromozomu negatif myeloproliferatif neoplazilerde JAK-2 V617F mutasyon yükünün prognostik faktörlerle ilişkisi
Philadelphia Kromozomu Negatif Myeloproliferatif Neoplazilerde JAK-2 Mutasyon Yükünün Prognostik Faktörlerle İlişkisi Amaç: Janus Kinaz (JAK-2 V617F) gen mutasyonunun tesbit edilmesi; Philadelphia kromozomu negatif myeloproliferatif hastalıkların patogenezi ile ilgili mekanizmaların anlaşılmasını, tanı yöntemlerinin geliştirilmesini ve tedavi için alternatifler oluşturulmasını sağlamıştır. Yapılan çalışmalarda; JAK-2 V617F gen mutasyon yükü ile Philadelphia kromozomu negatif myeloproliferatif hastalıkların tanı anındaki yaş, tromboz öyküsü, lökositoz, kaşıntı ve organomegali gibi bazı semptom ve bulguların ilişkisine değinilmektedir. Biz de çalışmamızda Philadelphia kromozomu negatif myeloproliferatif hastalıklar olarak takip ettiğimiz primer myelofibrozis, esansiyel trombositemi ve polisitemia vera hastalarında JAK-2 V617F gen mutasyon yükünün; klinik, laboratuvar ve prognostik faktörlerle ilişkisini araştırmayı amaçladık. Philadelphia kromozomu negatif myeloproliferatif hastalıklarda tedavi planı hastanın risk grubu temel alınarak yapılmaktadır. JAK-2 V617F gen mutasyon yükünün, hastalıkların risk grubu ile ilikisinin saptanması hastalarda en uygun tedavi yaklaşımının seçilmesine olanak sağlayabilir. Gereç ve yöntem: Çalışmaya Karadeniz Teknik Üniveristesi Tıp Fakültesi Hematoloji Bilim Dalı Polikliniğinde Ocak 2011 ile Şubat 2015 tarihleri arasında değerlendirilen ve 2008 DSÖ tanı kriterlerine göre 63 esansiyel trombositemi, 30 polisitemia vera ve 6 primer myelofibroz tanılı toplamda 99 hasta dahil edildi. Bütün hastaların periferik kan granülositlerinde JAK2 V617F mutasyon analizi, "LightCycler FastStart DNA Master Hybridization Probe" (Roche Diagnostics kullanıma hazır reaksiyon karışımı, Berlin, Almanya) ile test edilerek, Real Time (RT)- PCR (gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu) yöntemi ile gerçekleştirildi. Bulgular: ET hastalarında JAK-2 V617F gen mutasyonu ile lokosit, nötrofil, bazofil sayıları arasında pozitif korelasyon saptandı (sırasıyla p=0,003; 0,004; 0,037), lenfosit sayıları arasında ise negatif korelasyon saptandı ( p=0.004). PMF hastalarında JAK-2 V617F gen mutasyon yükü ile tam kan sayımındaki monosit sayısı arasında negatif korelasyon saptandı. (p=0.20) Sonuç: Philadelphia kromozomu negatif myeloproliferatif neoplazilerde JAK-2 V617F mutasyon yükünün prognostik faktörlerle ilişkisinin araştırıldığı bu çalışmada istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki gösterilememiştir. Bu sorunun yanıtı ancak prospektif düzenlenmiş, homojen hasta gruplarıyla ve uzun süreli takip ile yapılacak çok merkezli çalışmalarla mümkündür. Anahtar sözcükler: Myeloproliferatif hastalıklar, JAK-2 V617F gen mutasyon yükü, prognostik faktörler,
Erişkin idiyopatik trombositopenik purpuralı hastalarda IL-10 ve IL-17 gen polimorfizmi
ITP artmış trombosit yıkımı ile karakterize, kronik, edinsel ve organ spesifik bir otoimmün hastalıktır. Literatüre bakıldığında interlökin 10 (IL-10) ve interlökin 17 (IL-17) sitokin gen polimorfizmlerinin romatoid artrit, Behçet hastalığı, Graves hastalığı, ülseratif kolit, astım, atopik dermatit, çölyak hastalığı gibi patogenezinde otoimmünitenin sorumlu tutulduğu hastalıklarda çalışıldığı ve bazılarında anlamlı sonuçlar elde edildiği görülmüştür. Otoimmün bir hastalık olan ITP'de diğer otoimmün hastalıklara kıyasla IL-10 ve IL-17 gen polimorfizmleri ile ilgili yayınlanmış az sayıda çalışma mevcuttur. Bu çalışmada ITP hastalarında ve kontrol grubunda IL-10 (-592 A/C) ve IL-17 (A126G) gen polimorfizmi ve bu sitokinlerin serum düzeyleri çalışılması amaçlanmıştır.50 ITP' li hastada ve 51 sağlıklı kontrol grubunda IL-10 (-592 A/C) ve IL-17 (A126G) gen polimorfizmi DNA izolasyonu yapıldıktan sonra belirlenmiş ve bu sitokinlerin serum düzeyleri ELİSA yöntemi ile toplam 32 sağlıklı bireyde ve ITP'li hastada çalışılmış; gruplar arasında IL-10 ve IL-17 sitokinleri gen polimorfizmleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmazken, serum IL-10 düzeyleri ITP'li hastalarda sağlıklı bireylere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p değeri: 0,003). Serum IL-17 düzeyleri ise hasta ve kontrol grubunda benzer bulunmuştur. Ayrıca yaş, cinsiyet, tedavi cevabı, tanı anıdaki trombosit sayısı ile IL-10 (-592 A/C) ve IL-17 (A126G) gen polimorfizmi ve bu sitokinlerin serum düzeyleri karşılaştırılmış ancak gruplar arasında anlamlı fark saptanmamıştır.Bu çalışmadan elde edilen sonuçlar IL-10 (-592 A/C) ve IL-17 (A126G) gen polimorfizmleri sıklığının ve serum IL-17 seviyelerinin ITP hastalarında ve kontrol grubunu oluşturan sağlıklı bireylerde farklı olmadığını, dolayısıyla ITP gelişiminde bir rollerinin bulunmayabileceğini göstermiştir. IL-10 serum sitokin düzeyleri ise ITP hastalarında kontrol grubuna göre yüksek bulunmuştur. ITP hastalarında serum IL-10 düzeyleri ile ilgili literatürdeki çelişkili veriler de dikkate alındığında bu alanda daha geniş hasta serili çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.
Otoimmün hemolitik anemi ve idyopatik trombositopenik purpuralı hastalarda periferik kan T regulatuar hücre ve B lenfosit alt grup değişiklikleri
Erişkinlerde ITP öncelikli olarak artmış trombosit yıkımı ile karakterize, kronik,edinsel ve organ spesifik bir otoimmün hastalıktır. Trombositlere karşı otoantikor gelişimive otoantikorlarla kaplı trombositlerin retiküloendotelyal sistemde yıkımı sonucutrombositopeni ortaya çıkmaktadır. Otoimmün hemolitik anemiler otolog eritrositantijenklerine karşı antikor yapımı ile karakterize bir anemi grubudur. Bu çalışmadaidyopatik trombositopenik purpura ve otoimmün hemolitik anemili hastalar da periferikkan T regulatuar lenfositler başta olmak üzere T lenfosit ve B lenfosit alt grup analizlerininyapılması ve varsa mevcut değişikliklerin tanı, tedavi ve prognozla ilişkisininaydınlatılması amaçlandı.ITP'li hasta gurubunda tanı anında periferik kan T regulatuar lenfosit, T lenfosit, Thepler lenfosit ve bellek B lenfosit oranlarının kontrol grubuna göre azaldığı saptandı(sırası ile; 0.25±0.17, 67.6±7.7, 40.9±8.8, 1.57±1.24 - 1.14±0.77, 73.5±4.4, 49.5±4.4,4.38±2.41 ). Sitotoksik T lenfosit ve B lenfosit oranlarında ise anlamlı farklılık izlenmedi.Tedavi ile başlangıca göre 1. ayın sonunda T regulatuar lenfosit ve bellek B lenfositoranlarında artış gözlendi (sırası ile; 0.50±0.66, 3.0±1.7).Sonuç olarak bu çalışmadan elde edilen bulgular regulatuar T lenfositlerinazalmasının ITP patogenezinden sorumlu olabileceği ve T regulatuar hücre oranlarınıntedavi cevabı ve prognoz hakkında fikir verebileceğini düşündürmektedir. Diğer otoimmünhastalıklarda olduğu gibi ITP patogenezinde de rolü olduğu düşünülen bellek Blenfositlerin ITP hastalarında azalmış olmaları dalak başta olmak üzere retiküloendotelyalsistemde birikmelerine bağlı olabilir. Periferik kan T regulatuar lenfositlerde ve bellek Blenfositlerdeki değişikliklerin biyolojik temelleri, bu değişikliklerin ITP patogenezi vetedavisi üzerine etkilerini analiz eden daha geniş hasta serili çalışmalara ihityaç olduğudüşünülmektedir.
Jeoid tesipiti için güncel global jeopotansiyel modellerin GNSS/Nivelman verileriyle değerlendirilmesi
Küresel harmonik katsayılardan ( Cnm , Snm ) oluşan global jeopotansiyel modeller, yeryuvarının dış çekim alanını belirlemek amacıyla kullanılırlar. Söz konusu katsayılar uydu yörünge bozulmaları, yersel gravite anomalileri ve altimetre verilerinden elde edilir.Bu katsayılara ilişkin standart sapma değerlerinden beklenen, modelin yeryuvarının dış çekim alanını en iyi biçimde temsil etmesidir.Gravite alanı belirleme amaçlı uydu misyonları ile yeni bir ivme kazanan global jeopotansiyel model belirleme çalışmaları doğruluk testinden geçirilir.Model doğruluğu, doğrudan doğruya modelden hesaplanan jeoit yüksekliği, gravite anomalisi, gravite bozukluğu ve çekül sapması bileşenlerinin yersel ölçüler kullanılarak karşılaştırma ile belirlenebilir.Modeller arasındaki karşılaştırma İç Batı Anadolu Bölgesinden alınan 100 TUTGA GPS/Nivelman verileri yardımıyla yapılmıştır.Bu karşılaştırmada amaç Türkiye jeoidi belirleme çalışmalarına en iyi katkıyı sağlayacak global jeopotansiyel modeli belirlemektir.
Yerel koordinat sistemindeki 2B haritalar kullanılarak 3B kadastral pafta üretimi
Mülkiyet, insanların yerleşim yeri ihtiyacı, yaşadığı yeri sahiplenme ihtiyacı, sahiplendiği yeri koruma ve gelecek nesillere aktarma bırakma ihtiyacı hayati derecede öneme sahiptir. Son yıllarda gelişen teknoloji ile birlikte mülkiyet ve mülkiyet ile ilgili sorunlar çok kısa sürede çözümlenebilmektedir. Kişilerin sahip oldukları taşınmaz mal mülkiyetleri ile ilgili resmi kayıt tutma, sınırlarını korunması açısından mülkiyet haritaları ve hâlihazır haritalar üretilmektedir. Hâlihazır haritalar ve mülkiyet haritaları bir birinden farklı zamanlarda, farklı kişi ve kurumlar tarafından birbirinden bağımsız olarak üretilmiştir. Yerleşim yerlerinin gelişmesi, büyümesi ve planlı yapılaşma ihtiyacından dolayı bu haritaların beraber kullanılma ihtiyacı doğmuştur. Ancak bu haritaların bir biri ile çakıştırılması ve beraber kullanılması herhangi bir teknik çalışma yapmadan mümkün değildir. Bu kapsamda yersel ve klasik yöntemlerle üretilmiş, yerel koordinat sisteminde olan hâlihazır haritaların günümüzdeki geçerliliği incelenmiştir. Bu haritalardan günümüz teknolojisini kullanarak faydalanmak istenildiğinde yapılacak çalışmalar anlatılmıştır. Elde edilen sonuçların değerlendirmesi de yapılmıştır. Elde edilen sonuç verilere yeni bilgiler eklenerek yeni veriler de elde edilmeye çalışılmıştır. Hâlihazır haritaların üzerindeki yükseklik bilgisi kullanılarak kadastral mülkiyet haritaları yükseklik bilgisi kazandırılarak 3 boyutlu hale getirilmiştir. Ülkemizde halen geçerliliğini koruyan 3402 sayılı kadastro kanununda kadastral mülkiyet haritalarının 3 boyutlu olması gerektiğinden bahsetmektedir. Ancak birçok kadastral mülkiyet haritasının üçüncü boyut bilgisi olan Z koordinatı yoktur. Bu çalışma sayesinde kadastral mülkiyet haritasına daha önce yapılmış olan çalışmalarla nasıl 3 boyut kazandırılabileceğine bir örnek olacaktır. Kadastral mülkiyet haritalarına üçüncü boyut kazandırabilmek için bilgisayar ortamında sayısal halde bulunmayan hâlihazır haritaların nasıl bilgisayar ortamına aktarılarak sayısallaştırıldığı anlatılmıştır. Sayısal hale gelen haritaların günümüzde kullanılan ITRF koordinat sistemine dönüşüm çalışmalarından da bahsedilmiştir. Raster haritaların dönüşümünde afin dönüşümü sayısal haritaların dönüşümünde ise helmert dönüşümü kullanılmıştır. Böylece afin ve helmert dönüşüm yöntemlerinin de bir uygulaması yapılmıştır. Helmert dönüşüm çalışmaları için arazi çalışmaları yapılmıştır. Arazide uzun yıllar önce tesisi edilen nirengi ve poligonlar bulunmuş, ITRF koordinat sisteminde yeni koordinat ölçümleri yapılmıştır. Yapılan çalışmalar sonucunda yıllar önce üretilen hâlihazır haritalar ve kadastral haritalar kullanılarak 3 boyutlu ITRF koordinat sisteminde cm hassasiyetinde yeni bir harita elde edilmiştir. Elde edilen bu haritalar mekânsal bilgi sisteminin altlık oluşturulacaktır. Yeni yapılacak mekânsal bilgi sistemlerinin kurulmasında ve tasarımında fikir verip edinilen tecrübe sayesinde daha güçlü bir mekânsal bilgi sistemi üretilebilecektir. Ayrıca bu sonuç ürün büyük endüstriyel yapılar, su yapıları ve taban alanı büyük yapı çalışmaları hariç diğer 3 boyut çalışmalarında kullanılabilir.
Jeodezik gravite yaklaşımının incelenmesi
Bu tez çalışmasında 0 0 36.5 <9 < 40.5 ve 0 0 26.5 < X < 33 enlem ve boylam değerlerini kuşatan bir bölgede enlem, boylam, ortometrik ve elipsoidal yüksekliği bilinen noktalarda EGM08, GECO, EIGN-6C4 jeopotansiyel modelleri REQTOPO2015 topografya modeli ve WGM2012 gravite modeli kullanılarak gravite değerleri ve gravite anomalileri belirlenecektir. Bunlar belirledikten sonra BGI (Bureau Gravimetrique International) kurumu tarafından yersel olarak elde edilen veriler ile çalışma alanımızı kapsayan ve modellerden hesap edilen gravite anomali değerleri ile karşılaştırması yapılıp oluşacak farklar hesap edilip karesel ortalama hataları sunulacaktır. Bu çalışmadaki amacımız yer yuvarı için modellenecek en uygun jeoidin tespitinde kullanılabilecek modelin gravite yönünden belirlenmesi amaçlanmaktadır. Anahtar Kelimeler: Jeoid, Gravite, Gravite indirgemeleri, Gravite ölçme yöntemleri, Bouguer indirgemesi, Boşlukta gravite indirgemesi
Lokal jeoid belirlemede kullanılan enterpolasyon yöntemlerinin karşılaştırılması
Bu araştırmada lokal jeoid hesaplama alanı olarak 36.5 ° < 𝜑 < 40.5 ° enlem ve 26.5 ° < 𝜆 < 33° boylam değerleri aralığındaki bölge seçilmiştir. Noktalar arasındaki mesafenin enterpole edilen jeoid yüksekliklerine olan etkisinin araştırılması için makro ve mikro ölçekte iki test ağı oluşturulmuştur. Makro ağ kapsamında 85 referans ve 35 enterpolasyon noktası olmak üzere toplam 120 nokta seçilmiş, mikro ağ kapsamında ise 8 referans ve 3 enterpolasyon noktası olmak üzere toplam 11 nokta kullanılacaktır. Bu tez çalışmasında elipsoidal yüksekliklerden ortometrik yüksekliklere geçiş için gerekli olan lokal jeoid modellerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Lokal jeoid modeli belirlenirken Ters Mesafe ile Ağırlıklı (TMA) enterpolasyon metodu, Kriging (KRG) enterpolasyon metodu, En Küçük Eğrilik (EKE) enterpolasyon metodu, Radyal Bazlı Fonksiyon (RBF) ile enterpolasyon metodu ve Geliştirilmiş Shepard (GSH) enterpolasyon metodları kullanılarak elde edilen Karesel Ortalama Hata (KOH) değerleri karşılaştırılarak en doğru sonucu veren enterpolasyon yönteminin belirlenmesi hedeflenmiştir. Anahtar Kelimeler: Jeoid Yüksekliği, Jeoid, Elipsoid, Elipsoidal Yükseklik, Ortometrik Yükseklik, Enterpolasyon.
İzmir merkez ve ilçelerinde bulunan tarihi camilerin kıble tayini
Bu tez çalışmasında, İzmir ili merkez ve ilçelerinde, içindeki 14-18 yüzyıllar arasında yapılmış olan 21 camiye ait kıble doğrultuları GNSS tekniği kullanılarak ölçülmüştür. Kıble doğrultuları ölçülen camilerin kıble tayini, jeodezik hesaplamalar kullanılarak yapılmıştır. Ölçülen kıble doğrultuları ile hesaplanan (olması gereken) kıble doğrultuları karşılaştırılmıştır. Karşılaştırma sonucu -22 derece ile +39 derece farklar bulunmuştur. Bu farkların Müslümanların kıble yönünü belirleyen Kâbe doğrultusundan 45 derece sağa ve sola olan hata sınırı içinde kaldığı belirlenmiştir.