Theses supervised by Dr. Öğr. Üyesi Borga Kantürk
10 theses · Dokuz Eylül University
19. yy Batı Avrupa edebiyat ve resim sanatında melankoli olgusu
Yüzyıllar boyunca felsefe, tıp, teoloji, psikiyatri, edebiyat ve resim gibi pek çok disiplin tarafından ele alınarak konu edilen, incelenen melankoli kavramının, tarihsel süreç içerisinde birbiri ile çok çatışan tanımları yapılmıştır. İkilikleri bünyesinde barındıran bu kavram, günümüzde dahi üzerine fikir birliğine varılmış tek bir tanımı olmadığından çekiciliği ve gizemini korumakta, sanatın ve diğer disiplinlerin merkezinde yer almaktadır. Sanat tarihi boyunca çok çeşitli şekillerde ifade edilen melankoli duygusunun yazılı kültürdeki varlığına ilk kez, Homeros destanlarındaki tanrısal gazaba uğramış, trajik yazgılara sahip kahramanlarda rastlıyoruz. Melankoliye ilk tıbbi bakış ise, Antik Çağ'da Hipokrat tarafından gerçekleştirilmiştir. Melankolik karakterin gezegeninin Satürn, mevsiminin ise sonbahar olduğu fikri üzerinde uzlaşılmıştır. Aristoteles ise, melankoliyi dahi kişilik, kahramanlık ve sanatçılık ile ilişkilendirerek olumlamıştır. Orta Çağ'a gelindiğinde, can sıkıntısından muzdarip melankolikler tembel, günahkar ve potansiyel düzen yıkıcılar olarak görülmüştür. Bu dönem özellikle 'melankoli rahatsızlığından' muzdarip kederli keşişler ya da din adamları çağın sanat eserlerinde acı ve keder içerisinde yerlerini almışlardır. Rönesans'ta melankoli, tıpkı Aristoteles'te olduğu gibi yaratıcı kişilikle bağdaştırılmıştır. Aklın ön plana alındığı ve her şeyin bilimsel bir yolla açıklanmaya çalışıldığı Aydınlanma Çağı'na gelindiğinde ise, bu kavram delilikle birlikte ele alınmış, melankolikler toplum için faydasız, hazır-yiyiciler olarak görülerek parmaklıklar arkasına kapatılmışlardır. Bu araştırma melankoli kavramının 19.yy edebiyat ve resim sanatındaki tezahürlerini incelemektedir. Çok değişken bir yapısı olan melankoli, 19.yy tıp dünyasında bir hastalık olarak tanımlanmasının yanında ilginç bir şekilde Batı Avrupa resim ve edebiyat sanatında şiirsel bir boyut kazanmıştır. Öznelliğin ve yoğun duyguların ön plana çıktığı bu yüzyılın sanatçıları, melankoliklerin portresini, büyük bir boşluk içerisinde görülen, derin düşüncelere sahip, belki bir kaybın yasını tutan, umutsuz, kederli bireyler olarak çizmişlerdir. Özellikle bireyin içsel dünyası ve ruhsal durumuna odaklanan 19.yy Pre-Raphaelist sanatçılar, estetize edilmiş acı ve melankoliyi daha önceden görülmemiş bir şekilde kişiselleştirmişlerdir. 19.yy sonrasında gelişen teknoloji ve artan sanayileşme ile değişen yaşam şartlarına ayak uydurmaya çalışan bireylerin büyük bir çoğunluğu ruhsal sıkıntılarla baş etmeye çalışmışlardır. Melankolinin modern dönemdeki bu tezahürü, metropol yaşantısının hızına ayak uyduramayan-uydurmak istemeyen, uyumsuz, yabancılaşmış bireylerde meydana gelen bir ruh hali olarak da okunabilir. Ve yüzyıllardır insanlığın araştırdığı ve üzerinde bir fikir birliği sağlayamadığı bir kavram olan melankoli, 19.yy sonrasında da sanatçıların ele aldığı temel konulardan biri olarak eserlerinde yer almaya devam etmiştir.
Tekinsizlik ve bilinçdışı kavramları bağlamında Hans Bellmer, Max Ernst, Renè Magritte'ın yapıtlarının araştırmacı sanat eleştirisi yöntemi ile incelenmesi
Freud "Tekinsiz" makalesine sanat, estetik ve psikanaliz arasındaki ilişkiyi düşünerek başlamaktadır. Tekinsiz kavramını, psikanalizin sanat hakkındaki söylediklerinin bir örneği olarak ifade etmek mümkündür. Freudyen düşüncelerin tetikleyici bir etkisinin olduğu avangart sanat hareketi olan Gerçeküstücü akım, bilinçdışının işleyişini görselleştiren yapıt üretiminin mümkün olduğuna inanmaktadır. Bu bağlamda, sanatın yorumlanması ve üretilmesinde, sanat ile sanatçının psikolojisi arasındaki boşluğa bir bağlantı kurmak isteyen bilim insanları bizleri bir sanat yapıtını anlamak ve tanımlamak için psikanalize yönlendirerek çözümleme yapmaya davet etmektedir. 1930'lardan itibaren modern sanatın popüler yöntemlerinden olan "otomatizm" psikanalitik tedavide kullanılan serbest çağrışım yönteminin etkisini taşır. Gerçeküstü sanatçılar tarafından sanatta bilinçdışının yaratıcı etkisini ortaya koymak için kullanılan bir yöntemdir. Yaratıcılığı tetiklemenin tek yolu olarak düşünülen bu yöntem doğrultusunda yapılan araştırma, Gerçeküstü akımın bünyesinde barındırdığı "tekinsizlik" ve "bilinçdışı" kavramlarının pedagojik sanat eleştirisi yöntemi olan, Edmund Burke Feldman'ın "araştırıcı sanat eleştirisi" esas alınarak, Renè Magritte "Özgürlüğün Eşiği", Max Ernst "Sessizliğin Gözü" ve Hans Bellmer "La Poupé" çalışmaları üzerinden örneklendirilerek, yöntem uygulaması ve yapılan analizler ışığında incelenmeye çalışılmıştır. Alandaki eğitimcilere ve öğrencilere eleştirel ve yaratıcı düşünceyi ifade edebilmeleri için özgün katkı yapabilecekleri bir alan sağlamayı hedefleyen bu çalışma, görsel sanatlar eğitiminde kullanılabilmesi için, yapıtın plastik elemanlarının başlıca hangi yöntemler ve amaçlar için kullanıldığını araştırmakta ve kullanılan simge ve sembolleri, eserin üretildiği dönem ve bu dönemde yaşanan toplumsal olaylar çerçevesinde tartışmaktadır.
Çağdaş sanatta düşsel bir alan olarak doğa imgesi
Varlığını tinsel ve ruhsal olarak anlamlandırabildiği yegâne varlık olan doğa kavramı; sanat, felsefe, edebiyat, müzik ve bilim alanlarında birçok farklı disiplinde ele alınmıştır. İnsan için bir ifade kaynağı olabilecek doğa, biçimlendirilebilir ve insan ruhuna en elverişli estetiğe sahip olabilen bir varlıktır. Sanat tarihi boyunca birçok sanatçıya eşlik eden 'doğa' kavramı kendinde barındırdığı nesnel dünyayı en uygun şekilde sembolleştirerek doğanın ruhunu kurgulaması için olanak sağlamıştır. Geçmişten günümüze uzanan sanat tarihinde, doğanın bireyde uyandırdığı tinsel alana birer yolculuk ve içsel dünyanın semboller ve imgelerle ifade edilişi araştırılmıştır. Bu çalışma doğa ve insan yaşamının düşsel alanda dışavurumunu farklı disiplinlerde çalışmalar üreten sanatçıların; doğa, düş ve rüya kavramları adı altında eserleri incelenmiştir.
1990 sonrası Türkiye'de queer sanat, direnç ve itiraz stratejileri
Türkiye'de güncel sanat tartışmalarının başladığı 90'lı yıllar görece özgürlüklerin yaşandığı, kimlik ve farklılıkların ortaya konduğu, sivil hareketlerin güçlendiği yıllar olmuştur. 90'lı yıllarda yaşanan kırılmayla birlikte bugün Türkiye'de üretim yapan güncel sanatçılara şekil verdiğini ve bugün güncel sanatçıların hala bu mirastan faydalandıklarını söylemek mümkün. 2000'li yılların özellikle ikinci yarısında farklı toplumsal dinamiklerle queer ve feminist bir bakışa sahip olan birçok sanatçıdan ve bir sanatçı kuşağını yetiştiren dinamiklerden bahsedilmeye başlandı. Toplumsal cinsiyet konusunda yapılmış güncel sanat çalışmaları kendi itiraz dilini, reflekslerini ve estetiğini kurarken, buna uygun sergileme modelleri de geliştirmiştir. Queer sanat, heteronormatif değerleri, toplumsal cinsiyet rejimini, cinselliği problem eden, bu bağlamda nosyonlar, yaşam pratikleri ve alışkanlıklara ilişkin eleştiri ve tartışmaları içeren bir perspektife sahiptir. 90'lı yıllarda tartışılmaya başlanan queer teorinin ele aldığı kadın ve erkek cinsiyet sabitleri, ikili cinsiyet rejimi tartışmalarını odağı haline getirmiştir. Feminist kuramın eleştirisi olarak doğmuş postyapısalcı bir kuram olan queer teori cinsiyet ve cinselliği iktidar ilişkileri içerisinde ele alır ve inceler. Bu çalışma Türkiye'de toplumsal cinsiyet tartışmalarına zemin hazırlayan toplumsal kültürel dinamikleri incelemeyi, bu bağlamda üretilmiş sergi, pratik ve içerikleri araştırmayı hedeflemektedir. Anahtar Sözcükler: Queer, Feminizm, Güncel Sanat, Toplumsal Cinsiyet, Direnç
Günümüz resim sanatında soyutlamacı eğilimler kapsamında mekân, zaman, geçirgenlik kavramlarına bakış
Resim sanatı, her çağda kendini tanıtan farklı imgeler üretmiştir. Bu görüntülere kaynaklık eden düşünsel temeller de toplumsal gerçeklerle birlikte değişmiştir. Disiplinler arasında imge, belirli ortaklıklardan ziyade benzeşme, andırma gibi özellikler gösterir ve her disiplin söyleminin öbeğinde bulunur. İmgenin farklı disiplinler içinde yorumlanması onun ne olacağı konusunda bize bir fikir vermiştir. Geçmişten günümüze değişen ve dönüşen zaman-mekân algısı, yeni estetik paradigmalar dönemin sosyal dinamiklerinden ve ideolojilerinden bağımsız değillerdir. Zaman ve mekân olgusu çok geçmiş bir tarihe sahip olmasından kaynaklı olarak çok farklı disiplinlilerin tartışma zemine yayılmıştır. Hepsi de konuya kuram ve pratikte farklı yaklaşımlar sergilemiştir. Soyut sanatın da etkili olduğu zihinsel arayışlar belli bir süre sonra tuval dışına taşmıştır ve farklı ifade biçimlerinde etkili olmuştur. İki boyuttan üçüncü boyuta taşınan mekân daha sonra zaman kavramının etkisiyle sanata dördüncü boyutu katmıştır. Temel olarak çizmek fiiliyle ilişkilendirilen soyutlama çalışmaları, zamanla değişen algıyla birlikte yeni malzeme aracılığıyla bazı karakteristik özellikleri kaldırırken bazılarını da ön plana çıkarmıştır. Biçimlendirmede çizmek eyleminin dışına da taşan soyutlama, biçimin temsilini en verimli şekilde kullanmayı sağlamıştır. Soyutlama, sanatçının yeni bir dünya yaratma eylemidir. Resim sanatında bir tavrın adı olarak kabul edilir. Soyut resim ise sanat tarihinde bir akım olarak kabul edilmiştir. Soyutlamayı algı kuramları açısından ele aldığımızda, soyutlamanın yalnızca biçimsel bir tutumla tanımlanmadığını, bu kısımda duyum ve düşüncenin yaratma sürecinde önemli rol oynadığını görmekteyiz. Sanatçı, dış dünyada algıladıklarını zihinsel ve tinsel süzgeçlerden geçirmiş ve soyutlama aracılığıyla natüralist tavırdan uzak farklı bir gerçeklikle ifadesini sürdürmüştür. Geçirgenlik kavramı, plastik sanatlarda yoğun bir şekilde yüzeyin saydamlığı bağlamında tartışılmaya açılmıştır. Görsel ifadelere eklenen yeni malzemelerin önem kazanmasıyla birlikte malzemenin ilişkilenmesi üzerine de geçirgenlik kavramı tartışma konusu haline gelmiştir. Değişen bu sanat üslubu üzerine disiplinler arası önem kazanan ifade özgürlüğünden kaynaklı olarak akımlar arasında bir sınır bulanıklığı yaşanmıştır ve bununla birlikte sınırların bulanıklaşması geçirgenlik kavramıyla da anılmıştır. Anahtar Sözcükler: Zaman, Mekân, Soyut, Soyutlama, Geçirgenlik
Sitüasyonist hareketin çağdaş sanat üretimlerinde "yer duygusu" kavramına etkisi
Bu tezin amacı, günümüzde sanat, mimarlık alanındaki iş birliğini hazırlayan koşulları sitüasyonist hareket üzerinden açıklamak suretiyle, gelişen teknoloji ve bilimsel ilerlemenin de yardımıyla bilişsel bozuklukların giderek artığı çağımızda bireylerin daha sağlıklı yaşam koşulları altında yaşayabilmesinin yeni bir "yer duygusu"nun yaratılmasıyla nasıl mümkün olacağının altını çizmektir.
Bir grafik ürün olarak üretim biçimleri bakımından Türkiye fanzinleri
İnsanlar tarih boyunca bir arada yaşamış, bir arada yaşayarak toplumları oluşturmuş ve soylarını bu şekilde sürdürmüşlerdir. Bu bir arada yaşama tecrübesi, ilerleyen zamanlarda coğrafya, inanç vb gibi başka pratiklerle de birleşerek bir bütünü oluşturmuş ve bunun neticesinde kültürler oluşmuştur. Toplumları bir arada tutmanın en önemli dinamiklerden biri olan kültür, toplumların yaşayış tarzlarını oluşturarak nesiller boyunca aktarılmış ve böylece kalıplaşan kurallar haline gelmişlerdir. Kültürü oluşturan bu kurallar, toplumdaki her birey tarafından doğal yollarla uyulan ya da uyulması beklenen kurallar olmuştur. Toplumları oluşturan insanlar, çeşitli sebeplerle yine o toplum içinde daha dar alanlarda gruplaşabilir ve/veya toplumlara yeni gruplar dahil olabilir. Toplum içinde, toplumdan daha küçük yapıda olan bu grupların bir kısmı, o toplum ile eş ve eş zamanlı olarak hareket ederken, bir kısmı aksi yönde hareket edebilir. Her iki türlü de olabilen bu gruplar altkültür olarak tanımlanır. Çeşitli ortak fikir, görüş, beğeni ve hareketler çerçevesinde bir araya gelip gruplaşarak oluşan altkültürlerin en önemli amaçları, varlıklarını sürdürmek, alanlarını genişletmek ve hedeflerine ulaşmaktır. Türkiye, Osmanlı Devleti'nden bu yana çeşitli altkültürleri barındırmış ve bunun önemli bir kısmını gençler oluşturmuştur. 1980 Askeri Darbe sonrasında Türkiye'ye yerleşen neo-liberal ekonomi-politiğin etkisi altında yetişen gençlerin bir kısmı, yine bu politika ile birlikte gelen metal ve punk müzik çevrelerinde bir altkültürün oluşmasını sağlamışlardır. Bu altkültürler, heterojen olmasıyla birlikte muhafazakar özellikleri de yüksek derecede barındıran Türkiye toplumunun kültür ve yaşayış biçiminin çok uzağında olmasına rağmen birçok genç tarafından benimsenmiş, çoğunlukla da çok şiddetli tepkilerle karşılaşmıştır. Çeşitli altkültürlere dahil olan ve bu altkültürlerin yaşam pratikleriyle hayatlarını sürdüren gençler kendilerini, içinde yaşadıkları topluma çeşitli şekillerde ifade etmişlerdir. Bu çalışmanın amacı, metal ve punk altkültürüyle gelişen ve Türkiye'de 25 yıllık bir geçmişe sahip olan, bu 25 yıllık tarihin önemli bir döneminin sosyolojik, kültürel, sanatsal ve hatta siyasi durumunu belgeleyen fakat buna rağmen bugüne kadar üstünde durulmamış olan ve bir ifade aracı olan Türkiye fanzinlerinin üretim biçimlerini incelemek ve şayet varsa bu biçimlerin çeşitli dinamiklerle olan ilişkisinin tesptine varmaktır. Bununla birlikte bu çalışmada, sadece Türkiye fanzinlerinin üretim biçimi araştırmamış, aynı zamanda hem dünyadaki fanzinlerin üretimine giden yoldaki tarihsel ve müzikal gelişmeler incelenmiş hem de Türkiye'de fanzinlerin üretimine giden yoldaki siyasi ve sosyolojik durum belgelemiştir.
Günümüz sanat üretimlerinde savaş, ölüm, trajedi temalarının kullanımı
Savaş, insanlığın var oluşundan günümüze kadar süregelen bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Her dönemde ve her coğrafyada kendine has yöntemlerle var olmuş ve var olmaya devam etmektedir. Savaş ve onunla birlikte anılan ölüm ve trajedi temaları, gündelik yaşantımızda ve politik yazında sıklıkla karşımıza çıkan olgular olmasıyla birlikte günümüz sanat üretimlerinde de yoğun bir şekilde kullanılmakta, kavram olarak incelenmektedir. Savaşlarla birlikte ortaya çıkan toplumsal ve kültürel değişimler sanatçıların kendilerini ifade etme şekillerinde etkili olurken aynı zamanda sanatı da şekillendirmiştir. Yaşanan iki dünya savaşının etkileri sanat tarihinde köklü değişiklere neden olmuştur. Özellikle ikinci dünya savaşı sonrasında ortaya çıkan yeni düşünüş ve üretim biçimleri yeni temsil biçimlerinin gelişmesine sebep olmuştur. Çalışmanın amacı, savaş, ölüm ve trajedi temalarının toplumsal etkileri ve bu etkilerin günümüz sanatında yansımalarını ele alan sanatçılar üzerinden okumalar yapmaktır. Bu nedenle birinci bölüm savaş kavramını tarihsel olarak sorgulamakta, Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarından günümüze, sanattaki değişimleri ele almaktadır. İkinci bölüm kültürel kimlik bağlamında, günümüzü etkileyen çeşitli travmatik durumlardan bahsedildikten sonra sergi modellerine bakmaktadır. Üçüncü bölüm ise, ele alınan kavramların günümüz sanatındaki yansımalarını, Sejla Kameric, Martha Rosler ve Hale Tenger üzerinden incelemektedir.
Günümüz sanatında kent olgusu; Sosyal ayrışma ve sınırlar problematiği olarak mekan
Günümüz koşullarında öngörülemez bir biçimde büyüyen kentlerde ardı arkası kesilmeksizin süren kentsel mekanın betonlaşması, dönüşüm, değişim ve yeniden inşa hali, yerinden edilmeler, toplum üzerinde mikro ve makro ölçekte uygulanan ayrıştırmalara neden olmaktadır. Kamusal ve özel alanlarda sürekli yüzleşmek durumda kaldığımız betonlaşmanın boğuculuğu ve bireyin mekanlardaki etkileşim pratikleri esas alınmıştır. Yaşanan kentsel dönüşümler ile kentin maruz kaldığı rant çılgınlığı, homojenleştirme, güzelleştirme, renovasyonlar ve mekanlara uygulanan rehabilitasyonlar zaman içerisinde artarak devam etmektedir. Gündelik hayat içerisinde kentlerdeki bu büyük çaplı yeniden yapılanmalar, kentsel mekanın kimliğini ortadan kaldırmakla birlikte mekan içerisinde bireyi mahkum durumuna getirmekte ve yeni sınır mekanları çizmesine neden olmaktadır. Mekansal sınırlar, endişe, kaygı, huzursuzluk, sosyal ayrışma, ötekileştirme vb. sosyolojik kavramlar, toplum üzerinde iletişim ağını kısıtlayarak yeni ampirik kavramları beraberinde getirmiştir. Çalışmanın ana ekseni, kent bağlamında yaşanan sosyal ayrışmaların geçirdiği dönüşümleri incelemektir. Yaşanan dönüşümün güncel sanat üretimiyle bağlantısına ve temsiline yer verilmiştir. Bu nedenle araştırmanın birinci bölümde, kent kavramının tanımı ve modernleşme sürecinde kentin tarihsel gelişimine yer verilmekte. İkinci bölümde, mekan ve birey etkileşimi bağlamında kentlerdeki sosyal ayrışmaların oluşturduğu sorunları, yaşam alanlarına uygulanan müdahaleler incelenerek, açıklanmaktadır. Üçüncü bölümde, kent ve güncel sanat üzerinden sınırları çizilen mekan, kamusal alan, özel alan, mahremiyet, sosyal medyadaki gözetim ve denetimin izini sürerek farklı zaman ve coğrafyalardan sanatçıların kent, mekan ve birey ile kurdukları diyaloglara yer verilmektedir. Son bölümde ise kent ve toplumsal ilişkilerin boyutları sorgulanarak, Çin ve Güney Kore'de yaşayan sanatçılardan; Cao Fei, Sim Chi Yin, Yang Yongliang ve Do Ho Suh'ın konuya dair disiplinler arası eserlerine geniş ölçekte yer verilmiştir.Anahtar Sözcükler: Kent, Kentsel Dönüşüm, Mekansal Ayrışma, Sosyal Ayrışma, Sınır, Güncel Sanat.
Land art ve eco-art yaklaşımları kapsamında bir sanat projesi
"Land Art ve Eco-Art Yaklaşımları Kapsamında Bir Sanat Projesi" başlıklı çalışma temel olarak; Land Art ve Eco-Art üretimlerinden yola çıkarak, eserin biçimsel ve düşünsel altyapısını şekillendiren sanatçıları, bu sanatçıların eserlerini ve çıkarımlarını irdelemektedir. Land Art ve Eco-Art'ın kökenleri ve akımın sınırlarını belirleyen önemli sanatçılar bu araştırmanın ana hatlarını oluşturmaktadır. Birinci ve ikinci bölümlerde içerik olarak öncelikle Land Art 'ın ve Eco-Art'ın kavramsal gelişimine ve bu süreçteki sanatçıların manifestolarına yer verilmiştir. Üçüncü bölümde ise günümüz İzmir trienali Port İzmir'de gerçekleşmiş olan Land Art ve Eco-Art örneklerine yoğunlaşılmıştır. Çalışma, araştırma doğrultusunda üretilen uygulama projesi ile son bulmaktadır.