Theses supervised by Prof. Dr. Hasan Çetin Ekerbiçer

38 theses · Sakarya University

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erişkinlerde öz bildirime dayalı hesaplanan beden kitle indeksi verileri için düzeltme faktörleri geliştirilmesi

ÖZET GİRİŞ VE AMAÇ: Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) gibi saygın ulusal veya uluslararası kurum ve kuruluşlarda, toplumların Beden Kitle İndeksi (BKİ) düzeylerinin ve fazla kiloluluk ve obezite prevalanslarının hesaplanması için iki temel yöntem uygulanmaktadır. İlki Doğrudan Ölçüm Yöntemi (DÖY) olarak da isimlendirilen ve zaman, insan gücü, lojistik destek ve ekonomi anlamında yatırım gerektiren, bireylerin nesnel ölçüm yöntemleriyle boy uzunluklarının ve beden ağırlıklarının ölçülmesi yöntemidir. İkincisi ise Öz Bildirim Yöntemi (ÖBY) olarak isimlendirilen, bireylerin öz bildirim (self report, ÖB) yoluyla anket, telefon, e-posta vb gibi araçlarla bildirdikleri kendi uzunluk ve ağırlık değerlerinin kullanılması yöntemidir. Bu ÖBY kaynaklı BKİ verilerindeki olası hatalar (biaslar), Basit Düzeltme Denklemi Yöntemi (BDDY) olarak adlandırılan, daha önceki çalışmalarla hesaplanmış düzeltme faktörleri kullanılarak düzeltilmeye çalışılmaktadır. Bu çalışmanın amacı, DÖY'e alternatif olarak ülkemize özgü bir BDDY geliştirilmesi adına Türkiye genelinde ÖBY'ye dayalı BKİ verilerindeki hataları düzeltmeye yönelik kullanılabilecek Basit Düzeltme Denklemlerinin (BDD) geliştirilmesi için rehber olabilecek bir ön çalışmaya imza atmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Yöntemsel tipte olan çalışma, etik kurul izni alındıktan sonra, Sakarya ilinde Eylül 2017 ile Kasım 2018 yılları arasında yürütülmüştür. Çalışmada görev alan hekimler tarafından 18 – 74 yaş arası bireylere, bireylerin bazı sosyodemografik özelliklerinin, tartılma ve boy ölçtürtme tutum ve davranışlarının sorgulandığı 29 soruluk bir anket, yüz yüze yöntemiyle uygulanmıştır. Ankette yer alan ilk sorular bireylerin kendi bildikleri boy uzunlukları ve beden ağırlıklarıdır. Anket sonrasında bireylerin boy uzunlukları ve beden ağırlıkları ölçülmüştür. Kadın ve erkekler için ayrı olarak iki adet BDD elde edilebilmesi için Sıradan En Küçük Kareler Regresyonu (OLS Regresyonu) kullanılmıştır. Analizler için SPSS v20.0 (IBM SPSS Statistics for Windows, Version 20.0; Armonk, NY, USA) ve MedCalc v18.11 (MedCalc Software; Ostend, Belgium) istatistik paket programları kullanılmıştır. BULGULAR: Araştırmaya 923'ü kadın (%54,4), 773'ü erkek (%45,6), yaş ortalaması ve standart sapması 40,6 ± 15,3 olan toplam 1696 birey katıldı. Kadınlarda bildirilen ile ölçülen boy uzunluğu değerleri arasındaki farkların "cm" cinsinden ortalama ve standart sapması 1,72 ± 3,12 SS olarak bulundu. Kilogram cinsinden ağırlık farkları -1,31 ± 2,91 SS ve "kg/m2" cinsinden BKİ değerleri farkları -1,11 ± 1,67 SS olarak belirlendi. Erkeklerde, bildirilen ile ölçülen boy uzunluğu değerleri arasındaki farkların "cm" cinsinden ortalama ve standart sapması 1,20 ± 2,54 SS olarak bulundu. Kilogram cinsinden ağırlık farkları -0,86 ± 2,80 SS ve "kg/m2" cinsinden BKİ değerleri farkları -0,66 ± 1,22 SS olarak belirlendi. Bu farklar, bildirilen değerlerden ölçülen değerler çıkarılarak elde edildi. OLS Regresyonu sonucunda sırasıyla kadınlar için BDD, [Düzeltilmiş BKİ(Kadın) = (1,043 x Bildirilen BKİ(Kadın)) – 0,040] olarak, erkekler için BDD, [Düzeltilmiş BKİ(Erkek) = (1,014 x Bildirilen BKİ(Erkek)) + 0,285] olarak belirlendi. Altın standart yöntem olan DÖY'e göre BDDY'nin Obez sınıfındaki kadınlardaki duyarlılığı %88,03, özgüllüğü %94,62 olarak belirlendi. Obez sınıfındaki erkeklerde ise duyarlılık %90,32 ve özgüllük %97,04 olarak tespit edildi. Özellikle Obez sınıfındaki bireylerde ÖBY seviyelerinden anlamlı düzeyde duyarlılık ve özgüllük artışı saptandı. SONUÇ: Bu çalışmadan elde edilen yeni bir BKİ değeri tespit etme yöntemi olan BDDY'nin, ÖBY'ye dayalı olası hataları düzeltmede başarılı olduğu gözlemlenmektedir. Duyarlık ve özgüllük analizleri ile BDDY'nin sağlaması yapılarak yöntemin doğruluğu test edilmiştir ve BDDY başarılı bulunmuştur. BDDY'nin, bireysel anlamda değil toplumsal anlamdaki değerlendirmelerde faydalı olacağı düşünülmektedir. Türkiye toplumuna genellenebilir bir BDDY geliştirilebilmesi için ilerideki çalışmalarda ülke genelinden olasılıklı örnekleme yöntemleri uygulanarak daha geniş örneklemler seçilmesi gereklidir. Anahtar Kelimeler: Beden Kitle İndeksi, Bias, Duyarlılık ve Özgüllük, Obezite, Öz Bildirim

Düzeltme yöntemleriObeziteVücut kitle indeksi+3
Mustafa Baran İnci
Sakarya University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

internet ve televizyonda sağlık bilgisi arama davranışı ve ilişkili faktörler

GİRİŞ VE AMAÇ: Günümüzde internet ve televizyon, sağlık bilgisi için sık tercih edilen birer kaynak haline gelmişlerdir. Bu çalışmada internet ve televizyondan sağlık bilgisi arama davranışının nedenlerini, olası sonuçlarını belirlemek ve bazı ilişkili faktörleri göstermek amaçlanmıştır. MATERYAL VE METOT: Çalışma 25 Eylül 2018 – 1 Kasım 2018 tarihleri arasında, T.C. Sağlık Bakanlığı Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Sakarya Yazlık Aile Sağlığı Merkezi ve Sakarya Bahçelievler Aile Sağlığı Merkezinde yapılmıştır. Katılımcılara kişisel bilgi formu, televizyonda yayınlanan sağlık programlarıyla ilgili bilgi, tutum ve davranışlarının sorgulandığı bir anket formu ve SCÖ Kısa Formu uygulandı. Birbirleri arasındaki ilişki değerlendirildi. İstatistiksel anlamlılık düzeyini belirlemek için, %95 güven aralığında ve p≤0,05 anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 318 katılımcının %52,8'i kadın, %59,1'i evli, %52,7'si çocuk sahibi, %39,3'ü üniversite mezunudur. Yaş ortalaması 34,70±12,51 SS'dır. Kadın cinsiyet, 35 yaş üstünde olmak ve çocuk sahibi olmak televizyonda yayınlanan sağlıkla ilgili programları daha fazla izlemeyle ilişkili bulunmuştur. 35 yaş altında olan, üniversite mezunu olan, kendi sağlığının kötü olduğunu düşünen, internetten edindiği bilgiler nedeniyle herhangi bir tedaviye başlayan ve internetten edindiği sağlıkla ilgili bilgileri güvenilir bulanların ölçekten daha yüksek puanlar aldığı ve ortalamalar arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edilmiştir. SONUÇ: Yaş, eğitim durumu ve genel sağlık algısı gibi sosyodemografik özelliklerin televizyon ve internetten sağlık bilgisi arama ve etkileriyle ilişkili olduğu görülmüştür. İnternetten edinilen bilgilere güven arttıkça siberkondri gelişimine eğilimin arttığı sonucu çıkarılabilir. İleride daha kapsamlı ve uzunlamasına yürütülecek araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: İnternet, Sağlık Bilgisi Arama, Sağlık Programı, Siberkondri, Televizyon.

AnksiyeteSağlıkSağlık bilgi sistemleri+4
Tuğçe Erdoğan Özyurt
Sakarya University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sakarya Üniversitesi öğrencilerinin akıllı telefon kullanma düzeyleri ve yaşam kalitesi düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Akıllı telefon kullanımındaki hızlı artış, bağımlılığı ve problemli kullanımı beraberinde getirmektedir. Yapılan araştırmalar akıllı telefon kullanımının sağlığa olumsuz etkisini vurgulamaktayken, yaşam kalitesi ile olan ilişkisini tam olarak verememektedir. Bu çalışmada üniversite öğrencilerinde akıllı telefon bağımlılığı ile yaşam kalitesi arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. MATERYAL VE METOT: Çalışma Mart 2018 – Mayıs 2018 tarihleri arasında Sakarya Üniversitesinde lisans eğitimi alan 507 üniversite öğrencisi üzerinde gerçekleşmiştir. Öğrencilere sosyodemografik özelliklerin sorgulanması amacıyla hazırlanan bir kişisel bilgi formu, akıllı telefon kullanım düzeylerini ölçmek için "Akıllı Telefon Bağımlılığı Ölçeği" ile yaşam kalitelerini ölçmek için "WHOQOL-BREF TR Yaşam Kalitesi Ölçeği" uygulandı. Öğrencilerin ölçeklerden aldığı puanlar arasındaki ilişki istatistiksel olarak değerlendirildi. BULGULAR: Çalışmaya 267 (%52,7)'si kadın ve 240 (%47,3)'ı erkek toplam 507 kişi dahil edilmiştir. Öğrencilerin akıllı telefon kullanım özelliklerine yönelik değerlendirmede kadınların erkeklere göre, aylık harcaması yüksek olanların düşük olanlara göre, düşük yaş grubundakilerin yüksek yaş grubundakilere göre akıllı telefon bağımlılık düzeylerinin daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Akıllı telefon kullanımının yaşam kalitesi üzerine etkisini değerlendirdiğimizde ise bağımlılık düzeyi yüksek olanların yaşam kalitesinin fiziksel, psikolojik ve çevresel sağlık ile sosyal ilişkiler alt gruplarında düşük puan aldığı görülmüştür. SONUÇ: Akıllı telefonların günlük hayatı kolaylaştırıcı etkilerinin yanında, aşırı kullanımının yaşam kaliteleri üzerine negatif yönde etkileri olabileceği görülmektedir. Bu konu üzerine daha kapsamlı ve uzun süreli çalışmaların yapılması gerektiği kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Akıllı Telefon Kullanma Düzeyi, Üniversite Öğrencileri, Yaşam Kalitesi

Akıllı telefonlarCep telefonuSakarya+2
Erdi Ulutaş
Sakarya University
2019
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bir eğitim ve araştırma hastanesi çalışan sağlığı biriminde değerlendirilen personelin genel sağlık durumunun, yakınmalarının ve sık görülen hastalıklarının incelenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada, bir eğitim ve araştırma hastanesi çalışan sağlığı biriminde değerlendirilen sağlık çalışanlarının, genel sağlık durumlarının incelenmesi, bazı sosyodemografik özelliklere göre yakınma ve kronik hastalık sıklıklarının hesaplanması, iş kazası sıklığı ve özelliklerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Epidemiyolojik tanımlayıcı tipteki bu araştırmada, 2017 yılında, Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi çalışan sağlığı biriminde değerlendirilen sağlık personeline ait, çalışan sağlığı bilgi formları incelemeye alınmıştır. Çalışma analizine 549 kişi dâhil edilip, SPSS (20.0) paket programı kullanılarak veri tabanı oluşturulmuş ve istatistiksel anlamlılık p<0,05 kabul edilmiştir. BULGULAR: Katılımcıların %78,7'si kadın, yaş ortalaması 34,74 ± 8,67 SS, %71,9'u ebe ve hemşiredir. Katılımcıların %36,7'si en az bir kronik hastalık beyan etmiştir. En sık semptom %27,2'lik oranla eklem ağrısı olurken, ardından %19,6 ile sırt ağrısı gelmiştir. Ayrıca alerji (ilaç, lateks, diğer) sıklığı %23,2 olduğu ve çalışanların %7,1'inin meslek hayatları boyunca en az bir kez iş kazası geçirdiği saptanmıştır. Katılımcıların %29,3'ü sigara kullanırken, alkol kullanım oranı %2,2'dir. Obezite sıklığı %11,5 (erkeklerde %14,9, kadınlarda %10,6), hipertansiyon %10,7 (erkeklerde %15,3 kadınlarda %9,5), diyabet %0,5 ve prediyabet %7,4 oranında saptanmıştır. SONUÇ: Sağlık çalışanlarında, hastanelerdeki artmış tehlike ve risk etmenlerinin yanı sıra yaptıkları işin de etkisiyle, özellikle kas iskelet sistemi hastalıkları, kesici-delici alet yaralanmaları, deri hastalıkları ve solunum sistemi hastalıkları sıklıkla izlenmektedir. Ancak yine de iş kazası görülme sıklığının beklenenden düşük olması nedeniyle, çalışan sağlığı bilgi formuna sağlık alanında sık görülen iş kazası tipleri eklenebilir. Katılımcıların şiddeti iş kazası olarak belirtmediği görüldüğünden, çalışanların tehdit, fiziksel, sözel vb. şiddete uğrayıp uğramadıkları sorgulanabilir. Formda psikososyal risk faktörlerine yönelik sorgulamalar yer almadığından, depresyon ve tükenmişlikle ilgili tarama testlerinden faydalanılarak eklemeler yapılabilir. Kas iskelet sistemi semptomları yetersiz sorgulandığından, ağrı skalalarından faydalanılarak ağrının lokalizasyonu ve derecesine yönelik sorgulamalar eklenebilir. Farklı sağlık meslek gruplarında olmanın ve hastanenin farklı bölümlerinde çalışmanın, kendilerine özgü riskleri olacağından bunlara özel sorgulama formları oluşturulabilir. Anahtar Sözcükler: Hastanelerdeki Riskler, İşle İlgili Kas İskelet Hastalıkları, İş Kazaları, Meslek Hastalıkları, Sağlık Çalışanları.

HastalıkHastanelerKas-iskelet hastalıkları+7
Mehmet Pekdemir
Sakarya University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nullipar gebelerin gebelik süresince doğum şekilleri ile ilgili bilgi ve tutumlarının değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Araştırmada bir hastaneye başvuran nullipar gebelerin doğum şekilleri hakkındaki bilgi ve tutumlarının tercih ettikleri doğum şekline etkisini, gebeliğin ilerlemesi ile tercih edilen doğum şeklinin değişip değişmediğini ve tercih edilen doğum şekilleriyle gerçekleşen doğum şekilleri arasında fark olup olmadığını belirlemek amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Kesitsel tipte tanımlayıcı olarak planlanan bu araştırmaya Sakarya Üniversitesi Eğitim Ve Araştırma Hastanesi Kadın Doğum Kampüsü gebe polikliniğine herhangi bir nedenle başvuran ve araştırmaya katılmayı kabul eden 18 yaş üstü 232 nullipar gebe dahil edilmiştir. Gebelerle üç görüşme yapılmış olup veriler bu görüşmelerde araştırmacı tarafından hazırlanan anket yardımıyla toplanmıştır. Gebelerle ilk görüşme gebeliğin ilk 24 haftasında, ikinci görüşme ise gebeliğin 36. haftası veya sonrasında yapılmıştır. Son görüşme ise doğumdan sonra gerçekleştirilmiştir. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen gebelerin yaş ortalaması 24,5±4,05 (SS) olarak bulundu (min=18, max=41). İlk görüşmede gebelerin %83,6'sı herhangi tıbbı bir neden olmaması durumunda NVD ile, %5,6'sı sezaryen ile doğum yapmak istediklerini belirtti, %10,8'i ise kararsızdı. Normal doğumun daha sağlıklı olması ve iyileşme süresinin daha kısa olması ilk görüşmede NVD tercih nedenlerinin başında gelmekteydi. Normal doğum ağrılarından korkma ise en sık sezaryenin tercih edilme nedeniydi. İlk görüşmede bazı değişkenlerin doğum şekli tercihine etkilerini görmek için lojistik regresyon analizi yapılmıştır. Lise mezunu olan gebeler lise altı eğitim almış gebelere kıyasla 3,1 kat, gebe kalmak için tedavi görmek 4,0 kat, çevresinde kötü NVD ile doğum deneyimi yaşamış insanların olması 2,9 kat sezaryen ile doğum tercihini veya kararsız olmalarını arttırmaktaydı (p<0.05). Ayrıca doğum şekilleri hakkında yeterince bilgi sahibi olmadığını düşünenlerin de sezaryen ile doğumu tercih etmeleri veya karasız olmaları 4,7 kat fazlaydı (p<0.05). İkinci görüşmede ulaşılan 201 gebenin %90'ı NVD ile, %8,5'i sezaryen ile doğum yapmak istediklerini ifade etti, %1,5'i ise kararsızdı. Ancak bu 201 gebe için gerçekleşen sezaryen oranı %44,3'tü. İlk ve ikinci görüşmede tercih edilen doğum şekilleri arasında istatiksel anlamlı bir fark bulunmamasına rağmen iki görüşme ve gerçekleşen doğum şekilleri arasında anlamlı fark saptanmıştır. Gebelerle yapılan ikinci görüşmedeki doğum şekli tercihiyle gebelerin takiplerini yapan doktor tarafından önerilen doğum şekli arasında da anlamlı fark bulunmadı. SONUÇ: Birinci görüşmede sezaryen tercih etme oranı %5,6, ikinci görüşmede %8,5 olmasına ve doktorların da önerilerinin bu oranlara yakın olmasına rağmen gerçekleşen sezaryen oranı %44,3 gibi yüksek bir değerdir. Her ne kadar çalışma topluma genellenemese de bu değişimin nedenlerinin araştırılmasını öneriyoruz. Çeşitli hipotezler geliştirilebilir ancak konunun tarafları (sağlık yöneticileri, kadın doğum uzmanları, ebeler, anne-baba adayları) ile yapılacak niteliksel araştırmalar bu alanda önemli katkılar sağlayacaktır.

BilgiDoğumDoğum sayısı+6
Nazan Bedir
Sakarya University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 2 diyabet hastalarının hastalıklarıyla ilgili bilgi, tutum düzeyleri ve ilişkili faktörlerin değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Ciddi morbidite ve mortalitelere neden olabilen küresel bir sağlık sorunu olan diabetes mellitusun öz yönetiminde hastaların diyabet ile ilgili sahip oldukları bilgi ve tutumlar hayati öneme sahiptir. Bu çalışmada; tip 2 diyabetli hastaların diyabetle ilgili bilgi ve tutum düzeylerinin belirlenmesi ve ilişkili faktörlerin değerlendirilmesi amaçlandı. GEREÇ VE YÖNTEM: Tanımlayıcı ve kesitsel nitelikteki bu çalışma 9 Nisan–9 Haziran 2019 tarihleri arasında, T.C. Sağlık Bakanlığı, Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi, iç hastalıkları kliniği, diyabet polikliniğine ayaktan başvuran, 149 tip 2 diyabet hastası üzerinde yapıldı. Hastalara, araştırmacılar tarafından hazırlanmış kişisel bilgi formu ve diyabet bilgi düzeyi anket formu yanı sıra Diyabet Tutum Ölçeği, araştırmacı gözetiminde kendi kendine doldurma yöntemiyle uygulandı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 54,82 yıl±10,74 SS ve ortalama hastalık süresi 9,51 yıl±6,86 SS olarak bulundu. Hastaların diyabet bilgi düzeyi anketinden aldıkları ortalama puan 100 üzerinden 74,39±11,40 SS olarak ve Diyabet Tutum Ölçeğinden aldıkları toplam tutum puanı ortalaması ise 3,99±0,30 SS olarak hesaplandı. Hastalık süresi (p=0,006), eğitim düzeyi (p<0,001) ve alkol kullanım durumu (p=0,010) açısından diyabet bilgi düzeyleri arasında anlamlı fark saptandı. Sigara kullanım durumu (p=0,015) açısından ise diyabet tutum düzeyleri arasında anlamlı fark görüldü. Diyabet bilgi düzeyi anketinden alınan puanlar ile Diyabet Tutum Ölçeğinden alınan puanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki olduğu gözlendi (p=0,002; r=0,249). SONUÇ: Hastaların diyabetle ilgili bilgi düzeylerinin arttırılması ve olumlu tutumlar geliştirmelerinin sağlanması açısından eksikliklerin saptandığı konular ve dezavantajlı gruplar göz önünde bulundurularak güncellenmiş daha etkin ve kapsamlı eğitim programlarına ihtiyaç vardır.

Bilgi düzeyiDiabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2+4
Burcu Aydoğan
Sakarya University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipertansiyon hastalarının hastalıkları hakkında bilgi düzeyleri ve ilişkili faktörler

GİRİŞ VE AMAÇ: Hipertansiyon, günümüzde sık görülen, komplikasyonları nedeniyle morbidite ve mortalitesi oldukça yüksek olan kronik hastalıklardan biridir. Bu çalışmada; hipertansiyon hastalarının, hastalıkları hakkında bilgi düzeyleri ve ilişkili faktörlerin ortaya konması amaçlandı. MATERYAL VE METOT: Çalışma 1 Mayıs 2019 – 31 Haziran 2019 tarihleri arasında, T.C. Sağlık Bakanlığı Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Sakarya Yazlık ASM, Bahçelievler ASM, Gevye ASM, Akyazı 1 Nolu ASM, Hendek 3 Nolu ASM ve Kaynarca Yıldız ASM'de yapıldı. Katılımcılara kişisel bilgilere dair sorular ve hipertansiyon bilgi düzeyi ile ilgili önermeler içeren anket formu uygulanarak, birbirleri arasında ilişki olup olmadığı değerlendirildi. İstatistiksel anlamlılık düzeyini belirlemek amacıyla, %95 güven aralığı ve p≤0,05 anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 200 katılımcının %49,5'i kadın, %50,5'i erkek; %85,9'u evli, %49,0'u ilkokul mezunudur. Yaş ortalaması 60,37±10,91 SS'dır. Katılımcıların aldığı ortalama toplam puan 18,19±3,23'tür. Tıbbi tedavi alt boyutunda, 40 yaş altı katılımcıların puanları diğer yaş gruplarından anlamlı olarak düşük bulundu (p=0,031). İlaç uygunluğu alt boyutunda, ortaokul, lise, üniversite ve üzeri mezun grubunun bilgi düzeyi; ilkokul ve altı grubundan anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p=0,028). Lise ve üstü eğitime sahip olan katılımcıların, ortaokul ve altı eğitim düzeyine sahip katılımcılara göre istatiksel anlamlı bir şekilde kullandıkları ilaç isimlerini daha fazla bildikleri görüldü (p=0,002). İlaçlarını düzenli kullananların ise tıbbi tedavi alt boyutundan aldıkları puan ortalamasının düzenli kullanmayanlardan anlamlı düzeyde yüksek olduğu görüldü (p=0,034). Kullandıkları ilacın adını bilenlerin toplam puan (p<0,001), tanım (p=0,001) ve tıbbi tedavi (p=0,010) alt boyutu puanlarının anlamlı olarak yüksek olduğu görüldü. SONUÇ: Hipertansiyon hastalarının, hastalıklarıyla ilgili bilgi düzeyleri ve ilişkili faktörler çeşitlilik göstermektedir. Hastalık süreçleri yönetiminin daha etkin yapılabilmesi için hastaların bilgi düzeyleri ve ilişkili diğer olası faktörlerin ortaya konması önem arz etmektedir. Bu ilişkilerin ortaya konabilmesi için toplum temelli, daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Hipertansiyon, Hipertansiyon Bilgi Düzeyi, Hipertansiyon Bilgi Düzeyi Skalası, HK-LS.

BilgiBilgi düzeyiHastalar+2
Aslıhan Arıkan
Sakarya University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

T.C. Sağlık Bakanlığı Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi çalışanlarının bireysel olarak depreme hazırlık durumlarının ve ilişkili faktörlerin değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Dünya'daki üç büyük deprem kuşağından biri üzerinde yer alan Türkiye ve Sakarya'da tarih boyunca büyük ve yıkıcı depremler meydana gelmiştir. Yirminci yüzyıldaki en yıkıcı depremlerden biri olan 17 Ağustos 1999 Depremi'nin etkilerinin en çok görüldüğü illerden biri de Sakarya'dır. Deprem gibi doğal afetlerden sonra, afete müdahale döneminde sağlık çalışanlarının birçok sorumlulukları vardır. Sağlık çalışanlarının deprem gibi afetlere örgütsel olarak müdahale edebilmeleri için, bireysel afete hazırlık durumlarını ne kadar içselleştirip bunu hayata geçirebildiklerini anlamak açısından, bireysel hazırlık durumları da değerlendirilmelidir. Bu çalışmada, Sakarya'da bir üçüncü basamak sağlık kuruluşu olan Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi çalışanlarının bireysel anlamda, depreme karşı hazırlık durumlarının belirlenmesi ve depreme hazırlıklı olma durumlarıyla ilişkili faktörlerin saptanması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Kesitsel tipteki bu çalışma, T.C. Sağlık Bakanlığı Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde Mayıs 2019 ile Temmuz 2019 tarihleri arasında 421 hastane çalışanı ile yürütülmüştür. Katılımcıların bazı sosyodemografik özelliklerinin, deprem yaşama öykülerinin, oturdukları evin bazı özelliklerinin ve depreme bireysel olarak hazırlık davranışlarının sorgulandığı 56 soruluk bir anket, yüz yüze görüşme yöntemiyle uygulanmıştır. İstatistiksel analizlerde, ortalama (ort.) standart sapma (ss), ortanca, en küçük (EKD) ve en büyük değer (EBD), sayı (n), yüzde (%) ve Ki Kare (2) Testi kullanılmıştır. BULGULAR: Araştırmaya katılan 421 hastane çalışanının 264'ü kadın (%62,71), 157'si (%37,29) erkekti. Katılımcıların yaş ortalaması 35,84 ± 8,91 yıl olarak bulundu. Araştırmaya katılan hastane çalışanlarının %60,52'si (n=255) sağlık çalışanı iken, %39,43'ü (n=166) sağlık çalışanı olmayan hastane çalışanıydı. Katılımcıların %31,59'u, aile üyeleri ile birlikte olası büyük ve yıkıcı bir depreme hazırlık hakkında bir plan ya da bir konuşma yaptığını, %36,58 evlerindeki büyük ve ağır eşyaları duvara sabitlediğini, %10,69'u evlerinde bir afet ve acil durum çantası olduğunu ifade etti. Hastane çalışanlarından evli olanların olmayanlara, çocuğu olanların olmayanlara, eğitim durumu ön lisans ve altında olanların lisans ve üstünde olanlara, ev sahibi olanların olmayanlara, büyük ve yıkıcı deprem yaşayanların yaşamayanlara, deprem nedeniyle kendisi ya da bir yakını yaralananların yaralanmayanlara göre anlamlı derecede daha yüksek oranda depreme bireysel hazırlık davranışları içinde oldukları saptandı. SONUÇ: Bu çalışma sonucunda, hastane çalışanlarının depreme karşı bireysel olarak yeterince hazır olmadıkları görülmektedir. Hastane çalışanlarının deprem gibi afetlere karşı bireysel hazırlık durumlarının yeterli boyutta olmaması olası afet durumlarında örgütsel müdahale kapasiteleri önünde de bir engeldir. Sağlık çalışanlarının ve diğer hastane çalışanlarının toplumun ve kendilerinin güvenliğini sağlayabilmeleri için hazırlık durumlarının daha da geliştirilmesi gerekmektedir.

DepremDeprem hazırlığıHastaneler+4
Fulya Aktan Kibar
Sakarya University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üniversite öğrencilerinde yeme bağımlılığı ve ilişkili faktörlerin incelenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada fast-food tüketimi ve zamansız alınan öğünler gibi kötü beslenme alışkanlıklarının giderek yaygınlaştığı üniversite öğrencilerinin, yeme bağımlılığı düzeylerinin ve yeme bağımlılığını etkileyen faktörlerin gösterilmesi amaçlandı. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma 01.06.2019-30.06.2019 tarihleri arasında, Sakarya Üniversitesi Mediko Sosyal Sağlık Merkezinde yapılmıştır. Katılımcılara kişisel bilgi formu, yeme alışkanlıklarını sorgulayan Modifiye Yale Yeme Bağımlılığı Ölçeği Sürüm 2.0 uygulandı ve birbirleri arasındaki ilişki değerlendirildi. İstatistiksel olarak anlamlılık düzeyini belirlemek için, %95 güven aralığı ve p≤0,05 anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Çalışmamıza 169 (%69,8) kadın, 73 (%30,2) erkek olmak üzere toplam 242 kişi katılmıştır. Katılımcıların ölçekten aldıkları toplam puan ortalaması 0,90±1,61 SS olarak hesaplandı. Dört ana öğün yiyen katılımcıların iki ve üç ana öğün yiyen katılımcılara, son bir yıl içinde kilo verme denemesi olan katılımcıların olmayanlara göre daha yüksek toplam puanlara sahip olduğu görülmüştür. Gece yeme ve fast food yeme sıklığı ile ölçekten alınan toplam puan arasında istatistiksel anlamlı fark vardır. Katılımcıların gece yeme ve fast food tüketme sıklığı arttıkça, beden algıları zayıf, normal, hafif kilolu, şişman şeklinde ilerledikçe; mYYBÖ 2.0'den aldıkları toplam puanda istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde artmıştır. Yeme bağımlılığı olan katılımcıların daha yüksek beden kitle indeksi değerlerine sahip olduğu görülmüştür. SONUÇ: Yeme bağımlılığı; ilişkili olduğu faktörler ve ileri dönem sonuçları açısından önem verilmesi gereken bir konudur. Özellikle sonuçlarından birinin çağımızın en büyük problemlerinden biri olan obezite ile ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Bu sebeple olası nedenleri ve sonuçlarının ortaya konabilmesi için daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Yeme Bağımlılığı, Modifiye Yale Yeme Bağımlılığı Ölçeği Sürüm 2.0, mYYBÖ 2.0

BağımlılıkBeslenmeBeslenme bozuklukları+3
Merve Öztatar
Sakarya University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sakarya ilinde gebelerde anksiyete ve depresyon sıklığı ve ilişkili etmenler

GİRİŞ VE AMAÇ: Gebelikte en sık görülen ruh sağlığı problemlerinin başında depresyon ve anksiyete bozuklukları gelmektedir. Erken müdahale ile depresyon, anksiyete bozukluğu gibi ruh sağlığı problemlerinin hem anne hem de çocuk sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri azaltılabildiği için risk altında bulunan kadınların belirlenmesi son derece önemlidir. Buradan hareketle çalışmamızda, gebelerde depresyon ve anksiyete bozukluğu sıklığının belirlenmesi, ilişkili olduğu düşünülen bazı faktörlerin incelenmesi amaçlandı. MATERYAL VE METOD: Çalışma 15.04.2018-15.04.2020 tarihleri arasında Sakarya İl genelinde yaşayan ve aile hekimliği birimlerine kayıtlı gebeler üzerinde yürütülen kesitsel tipte bir araştırmadır. Örneklem büyüklüğü gebelerde beklenen depresyon sıklığı %35, hata payı %5 alınarak, %95 Güven Aralığında, desen etkisi 2, cevapsızlık oranı %5 kabul edilerek n=720 olarak hesaplandı. Çalışmanın verileri, gebelerin sosyodemografik bilgileri, Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HAD-Ö) ve Edinburgh Doğum Sonrası Depresyon Ölçeği (EDSDÖ)'ni içeren anket formu ile toplandı. Verilerin değerlendirilmesinde Ki Kare, Sperman korelasyon ve çoklu lojistik regresyon analizleri kullanıldı. BULGULAR: Çalışma grubunu oluşturanların yaşları 18-45 yaş arasında değişmekte olup ortalama 29,4±5,3 SS yıl idi. HAD depresyon alt ölçeğine göre gebelerin 187'inde (%25,6) depresyon riski, anksiyete bozukluğu alt ölçeğine göre 124'ünde (%17,0) anksiyete bozukluğu riski olduğu saptandı. EDSDÖ'ne göre ise gebelerin 152'sinde (20.8) depresyon riski olduğu saptandı. Çalışma grubunun HAD-Ö'nin depresyon alt bölümden alınan puan ile Anksiyete alt bölümünden aldıkları puan arasında pozitif yönde orta düzeyde korelasyon (r=0.587; p=0.000), EDSDÖ'den alınan puan ile pozitif yönde orta düzeyde korelasyon (r=0.627; p=0.000) saptandı. Çalışmada öğrenim düzeyi, eş desteği, konuşabilecek arkadaş sayısı, birinci derece akrabalarda psikiyatrik hastalık öyküsü hem depresyon hem de anksiyete bozukluğu ile ilişkili değişkenlerdi. SONUÇ: Bu çalışmada gebelik döneminde depresyon ve anksiyete bozukluğu riski yüksek bulunmuştur. Gebelik döneminde riskli kişilerin tespit edilmesi amacıyla belli aralıklarla taranması son derece önemlidir. Anahtar Kelimeler: Gebelik, depresyon, anksiyete bozukluğu, HAD, EDSDÖ

AnksiyeteDepresyonGebelik+2
Özkan Dikmen
Sakarya University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tıp fakültesi öğrencilerinin obez bireylere karşı damgalama ve ön yargılarının belirlenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Dünya Sağlık Örgütü'nün (DSÖ) kronik hastalık olarak kabul ettiği obezite, tüm dünyada prevalansı hızla artan önemli bir halk sağlığı sorunudur. Obezitenin hem fiziksel hem de psikolojik olumsuz etkileri bulunmaktadır. Obez bireylerin toplum tarafından damgalanmaları, ön yargı veya ayrımcılığa maruz kalmaları psikolojik sorunlar yaşamalarında büyük rol oynamaktadır. Sağlık sunucuları tarafından obez bireylere yönelik olumsuz davranış ve inanışlar, obez bireylerin sağlık hizmeti almasını da engelleyebilmektedir. Çalışmamızda, gelecekte obez hastalarla karşılaşıp onlara sağlık hizmeti verecek olan tıp fakültesi öğrencilerinin obez bireylere yönelik inanç ve tutumlarını ve bunlarla ilişkili olabilecek faktörleri belirlemeyi hedefledik. GEREÇ VE YÖNTEM: Tanımlayıcı tipte olan çalışma, etik kurul izni alındıktan sonra, Sakarya ilinde, Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Haziran 2019 – Haziran 2020 tarihleri arasında, yürütülmüştür. Tıp fakültesinin tüm sınıflarında öğrenim gören öğrencilere sosyodemografik özelliklerini, obez bireyler hakkındaki inanç ve tutumlarını ve bunlarla ilişkili faktörleri belirlemek için 43 sorudan oluşan bir anket formu uygulanmıştır. Ankette yer alan BAOP ölçeği obez bireylerle ilgili inançları ve ATOP ölçeği obez bireylere karşı tutumu ölçmektedir. BAOP ölçeğinden alınan puanın yüksek olması obez bireylere karşı olumlu bir inancı gösterir ve katılımcının obezitenin kontrol edilemeyen bir durum olduğuna güçlü şekilde inandığını ifade eder. ATOP ölçeğinden alınan puanın yüksek olması ise katılımcının obez bireylere yönelik olumlu tutumlarının olduğunu göstermektedir. Verilerin istatistiksel analizi Pearson ve Spearman korelasyon testleri, Student t ve tek yönlü varyans analizi, Mann Whitney U ve Kruskal Wallis testleri ile SPSS 20.0 istatistik paket programı kullanılarak yapılmıştır. İstatiksel anlamlılık düzeyi için p değeri < 0,05 olarak alınmıştır. BULGULAR: Toplam 677 katılımcının 317'si (%46,8) erkek, 360'ı (%53,2) kız olup yaş ortalaması 22,3 ± 2,0'dir. BAOP ölçeğinin ortalama puanı 18,30 ±5,962, ATOP ölçeğinin ise 62,33 ±12,494 idi. BAOP ölçek puanı ile ATOP ölçek puanı arasında pozitif yönde anlamlı, zayıf bir ilişki saptandı (r=0,18; p<0,001). Kızlarda BAOP (p=0,024); erkeklerde ise ATOP (p=0,044) ölçek puanları karşı cinsiyete göre anlamlı ölçüde düşüktü. Öğrencilerin yaşları ve sınıfları arasında BAOP ölçek puanları açısından anlamlı farklılık saptanmış olup (sırasıyla p=0,015; p=0,012) ATOP ölçek puanı açısından ise anlamlı farklılık bulunmamıştır (sırasıyla p=0,983; p=0,393). BAOP ölçek puanları ile katılımcıların yaşı arasında negatif yönde, zayıf, anlamlı bir ilişki tespit edildi (r=-0,077; p=0,046). Ancak, ATOP ölçek puanları ile yaş arasında (r=-0,013; p=0,742) ve hem BAOP ( r=-0,071; p=0,066) hem de ATOP ölçek puanları (r=0,020; p=0,600) ile katılımcıların öğrenim gördüğü sınıf arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Annesi üniversite ve üstü öğrenim düzeyinde olan öğrencilerin ATOP puanları diğer öğrenim düzeylerine göre anlamlı olarak düşük saptandı (p=0,025). Alkol kullanan veya geçmişte kullanmış olanların ATOP puanları hiç kullanmayanlara göre anlamlı olarak düşük bulundu (p=0,048). Mevcut kilosundan memnun olmayanların BAOP ölçek puanı, daha önce kiloları nedeniyle olumsuz söz ve davranışa maruz kalanların ve ailesinde obez birey olmayanların ise ATOP ölçek puanları anlamlı olarak düşük bulundu (sırasıyla p=0,007; p=0,006; p=0,029). Katılımcıların 171'i (%25,3) obez bireylere karşı doğrudan ön yargılı olduklarını ifade etti ve bunların ATOP puanları anlamlı ölçüde düşük bulundu (p<0,001). 'Obezite ve kronik hastalıklar arasında ilişki vardır' ve 'obezite hayat süresini kısaltır' diyen öğrencilerde BAOP puanı anlamlı olarak düşüktü (sırasıyla p=0,009; p<0,001). SONUÇ: Çalışmamızdaki veriler tıp fakültesi öğrencilerinin obez bireylere yönelik inanç ve tutumlarının olumsuz olmadığını göstermektedir. Kadın cinsiyet, yaş, mevcut kilosundan memnun olmamak, obeziteyle oratalama yaşam süresi ve kronik hastalık ilişkisini ve BKİ'nin hesaplanmasını bilmek olumsuz inanışlarla ilişkili iken, erkek cinsiyet, annesi üniversite ve üstü öğrenim düzeyinde olmak, alkol kullanma alışkanlığının olması, kiloları nedeniyle olumsuz söz ve davranışa maruz kalmak, obezlere karşı olumsuz düşünce yapısına sahip olmak, ailesinde obez birey olmaması obez bireylere karşı olumsuz tutum ile ilişkili bulunmuştur. Çalışmamızın sonuçlarına göre tüm katılımcıların ortalaması göz önüne alındığında olumsuz inanış ve tutumlar tespit edilmemiş olsa da bazı ilişkili faktörlere göre değerlendirildiğinde hekim adayı olan tıp fakültesi öğrencilerinin eğitim müfredatında obezite bilgilerinin yanında anti-obezite inanış ve tutumları azaltmaya yönelik eğitim içeriklerinin de olması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Obezite, İnanç, Tutum, Tıp fakültesi öğrencileri, BAOP ölçeği, ATOP ölçeği

DamgalamaObeziteTıp eğitimi+2
Gürkan Muratdağı
Sakarya University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aile hekimlerinin çalışma şartlarının değerlendirilmesi: Niteliksel bir araştırma

GİRİŞ VE AMAÇ: Birinci basamak sağlık hizmetlerinin güçlü ve etkin olması, bu basamakta çalışan hekimlerin çalışma şartlarının ideal düzeyde olmasına bağlıdır ve toplum sağlığının gelişmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Çalışmamızda; aile hekimleri ile görüşmeler yapılarak, birinci basamak sağlık hizmeti veren aile hekimlerinin çalışma şartları ile ilgili değerlendirmeleri ve bu şartlar ile alakalı sorun yaşayıp yaşamadıkları, yaşadılarsa bu sorunlara yönelik bekledikleri iyileştirmelerin ve katılımcıların aile hekimliği uygulamalarının geliştirilmesine yönelik fikirlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. MATERYAL VE METOT: Çalışma 3.11.2019-25.12.2019 tarihleri arasında Sakarya'daki 14 farklı aile sağlığı merkezinde yapılmıştır. Araştırmada veriler; sosyo-demografik özellikler ve çalışma şartlarına dair soruların yer aldığı yarı yapılandırılmış görüşme formu kullanılarak toplanmıştır. Derinlemesine görüşme tekniğiyle elde edilen veriler temalar ve kategoriler altında gruplandırılmıştır. Gruplandırılan veriler kodlanarak analiz edilmiştir. BULGULAR: Katılan 40 kişinin 28'i erkek, 12'si kadındır. Yaş ortalaması 41,47 ± 9,13 SS yıldır. Katılımcıların hekimlik süreleri ortalama 16,30 ±8,93 SS yıl iken, aile hekimliği yapma süresi ortalaması 7,75 ± 3,30 SS yıldır. Katılımcıların çalışma şartlarına dair belirttikleri sorunlar arasında; görev tanımlarının belirsizliği, çalıştıkları ortamın fiziki şartlarının yetersizliği, hastalardan gelen uygunsuz talepler ve gereksiz iş yükü öne çıkmaktadır. Bu sorunlar nedeniyle de aile hekimliği uygulamalarının temelinde olan koruyucu sağlık hizmetlerine yeterince zaman ayıramadıklarını belirtmişlerdir. Aile hekimliği birimine kayıtlı nüfusun azaltılması, randevulu sisteme geçilmesi ve koruyucu hekimlik uygulamalarının tam anlamıyla yapılabilmesi katılımcıların bekledikleri iyileştirmeler arasındadır. Katılımcıların çoğunluğu bekledikleri iyileştirmelerin gerçekleşebileceğine dair umutsuz olduklarını söylemişlerdir. Araştırmaya katılanlara; aile hekimliği uygulamalarının geliştirilmesine yönelik fikirleri sorulduğunda, aile sağlığı merkezlerinin fiziki şartlarının ve eğitim olanaklarının geliştirilmesi ikinci ve üçüncü basamaklarla koordineli çalışılması, temel problem olarak gördükleri, görev tanımlarının belirsizliği, rol belirsizliği ve rol çatışması konularının tartışmaya açık olmayacak şekilde planlanması gerektiğini belirtmişlerdir. SONUÇ: Halkın sağlık düzeyinin arzu edilen seviyeye çıkarılabilmesi için güçlü bir aile hekimliği sistemine ihtiyaç vardır. Bu sistem kurgulanırken ve güncellenirken halihazırda çalışan aile hekimlerinin deneyim ve görüşlerinden faydalanılması gerektiğini düşünüyoruz. ANAHTAR KELİMELER: Aile hekimliği; Birinci basamak sağlık hizmeti; Çalışma koşulları; Niteliksel araştırma; Rol belirsizliği

Aile hekimliğiBirinci basamak sağlık hizmetleriRol belirsizliği+3
Erkut Etçioğlu
Sakarya University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aile hekimlerinin aşı karşıtı ebeveynler ile iletişim deneyimleri üzerinden aşı karşıtlığının değerlendirilmesi: Niteliksel bir araştırma

GİRİŞ VE AMAÇ: Aşı reddi ve tereddütü dünyada olduğu gibi ülkemizde de giderek artmaktadır. Bu çalışmada aile hekimlerinin gözünden aşı reddi-tereddütü nedenlerinin değerlendirilmesi ve bu nedenlerin önüne geçebilmek için neler yapılabileceğinin ortaya konulması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma 05.10.2019-29.12.2019 tarihleri arasında Sakarya'da çocuğuna aşı yaptırmayı reddeden veya bu konuda tereddüt yaşayan aileler ile karşılaşmış olan 39 aile hekimi ile kartopu örneklem ve ölçüt örneklem yöntemi kullanılarak yapılmıştır. Katılımcılara ilk bölümde sosyo-demogrofik veriler için altı soru, ikinci bölümde ise aşı karşıtı aileler ile görüşmelerine dair açık uçlu dokuz soru içeren görüşme formu uygulanmıştır. Veriler yüz yüze yarı yapılandırılmış görüşme tekniği ile görüşülerek toplanmıştır. Sonuçlar, toplanan veriler kullanılarak oluşturulan temalar şeklinde sunulmuştur. BULGULAR: 39 katılımcının 19'u kadın, 20'si erkektir. Katılımcıların yaş ortalaması 41,59±8,56 SS yıl, hekimlik süreleri ortalaması 17,00±8,66 SS yıl, aile hekimliği süre ortalaması 8,03±2,97 SS yıl, %89,7'si evli, %10,3'ü bekar iken çocuğu olanların çocuk sayısı ortalaması 1,97±0,82 SS olarak hesaplanmıştır. Katılımcılar çoğunlukla aşı karşıtı ailelere karşı sağlıklı bir iletişim kurmaya yönelik; sakin ve anlayışlı bir tutum sergilemişlerdir. Katılımcılar ailelerin en sık aşıların yan etkileri konusunda endişe duyduklarını belirtmişlerdir. Aşıların yurt dışından gelmesi, içeriğinde domuz jelatini gibi maddelerin bulunduğunun düşünülmesi, aşıların etkisiz olduğunun düşünülmesi de sık görülen diğer sebepler olarak belirtilmiştir. Aşı karşıtı görüşlerin artmasında en sık sosyal medyanın etkisinden bahsedilmiş olup bazı dini lider ve doktorların aşı karşıtı tutumlarının da oldukça etkili olduğu belirtilmiştir. Aşı reddinden ziyade aşı tereddütü ile başvuran ailelerin ikna olmaya daha meyilli oldukları ve ikna olmalarındaki en önemli etkenin hekimine duyduğu güven olduğu vurgulanmıştır. Aşı karşıtlığı artışının önüne geçebilmek için resmi kurumlarca toplum önderlerinin eğitilmesi ve onlarla işbirliği içinde olunması, ailelere eğitimler verilmesi, kamu spotları hazırlanması, zorunluluk olması ve aşı yaptırılmaması durumunda cezai yaptırımlar uygulanması en çok üzerinde durulan başlıklar olmuştur. Katılımcılar meslektaşlarına aşı karşıtı ebeveynler ile yapılan görüşmelerde sakin ve sabırlı olmalarını tavsiye etmişlerdir. SONUÇ: Aşı reddeden kişi sayısının artması şüphesiz ciddi salgınlarınların oluşmasına zemin hazırlamaktadır. Bu nedenle aşı karşıtlığındaki mevcut artışın önüne geçmek toplum sağlığı açısından çok önemlidir. Aşı reddi artışının önüne geçebilmek için; aşıların yan etkilerini minumuma indirecek çalışmalar yapılması, aşılar hakkında yanlış bilinenlerin yetkili kişiler tarafından aktarılması, yerli aşı üretimi konusunda çalışmalar yapılması, medya araçlarının etkili bir şekilde kullanılması, toplum önderlerinin yetkili kurumlar tarafından eğitilmesi ve bu kişilerle işbirliği sağlanması, aile hekimlerinin iş yüklerinin hafifletilmesi ve birinci basamak sağlık hizmetlerine yoğunlaşabilmeleri için ortam sağlanması gerekmektedir. Ayrıca aşı karşıtlığıyla ilgili; aile hekimleri, pediatristler ve aşı karşıtı ebeveynlerle yapılacak nitel araştırma sayılarının artırılması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Aşı reddi, aşı tereddütü, aşı reddi nedenleri, nitel araştırma

Aile hekimliğiAna-babaAşı reddi+4
Feride Özen
Sakarya University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

12-36 ay arası bebeği olan annelerin ek gıdaya başlama sırasındaki tutum ve davranışları: Niteliksel bir araştırma

GİRİŞ VE AMAÇ: Tamamlayıcı beslenme dönemi anne sütünden sonra ilk kez farklı nitelikteki besinler ile tanışan bebekler için gelecekteki fiziksel ve ruhsal sağlık göstergelerini de belirleyen önemli bir zaman aralığı olarak tanımlanmaktadır. Bu çalışmada 12-36 ay arası bebeği olan annelerin tamamlayıcı beslenmeye geçiş dönemlerinde iyi ve doğru bir beslenme için izledikleri yolun, tamamlayıcı beslenme hakkındaki çekince ve endişelerinin, aldıkları fikirler ve hangi kaynaklara başvurduklarının incelenmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: 16.10.2019-20.12.2019 tarihleri arasında, niteliksel bir çalışma olarak planlanan Sakarya ili Serdivan ilçesi Bahçelievler Aile Sağlığı Merkezi'ne bağlı iletişim problemi olmayan, 12-36 ay arası çocuk sahibi 40 gönüllü anne ile yarı yapılandırılmış anket formu kullanılarak yüz yüze görüşme tekniği ile mülakat yapılmış, mülakatlar ses kaydına alınmıştır. Mülakat sonuçları bilgisayar ortamında yazılı metne dönüştürüp MAXQDA Pro2020 programı kullanılarak tema analizi yöntemi ile nitel veri analizi uygulanmış, sosyo-demografik verilerin değerlendirilmesinde SPSS 20.0 (SPSS Inc, Chicago, IL, USA) kullanılmış ve sonuçlar yorumlanmıştır. BULGULAR: Çalışmamızda katılımcıların yaş ortalamasının 32,20±5,34 SS (Standart Sapma) olduğu, %72,5'inin lise ve üzeri eğitim düzeyinde olduğu tespit edilmiştir. Ortalama ek gıdaya başlangıç 5,59±0,60 ay olarak bulunmuştur. Niteliksel tema analizi yöntemi ile altı ana tema ortaya çıkmıştır. Organik, temiz, besin değeri yüksek gıdaların tercih edilmesi, uyum sağlayabileceği tat ve kıvamın sağlanması ek gıdaya başlama döneminde çocuğun doğru beslenmesi için izlenen yollar olarak belirtilmiştir. Alerji, boğulma ve besin reddi katı gıdaya geçişte yaşanan endişeler olarak dile getirilmiştir. Hekimler, diğer sağlık çalışanları, ebeveynler, sosyal medya, internet ek gıdaya başlarken fikir alınan kaynaklar olarak belirtilmiş ve bunlardan hekimler ve ebeveynler alınan kararlarda en etkin grup olmuşlardır. Farklı tarifler denemek, pütürlü gıdalara erken başlamak, bebeğin kendi kendisine yemesine izin vermek ek gıdaya başlamada pişmanlıkla sonuçlanan konular olmuşlardır. viii Profesyonel yardım almak, bebeğin kendi kendine yemesine izin vermek, farklı tarifler denemek gibi hususlar yeni bir çocuk sahibi olduklarında annelerin dikkat edeceği konular olarak belirtilmiştir. SONUÇ: Tamamlayıcı beslenmeye geçiş dönemindeki uygulamalar bebeklerin ilerleyen yaşlardaki sağlık göstergelerini etkilemektedir. Sağlıklı nesillerin ortaya çıkabilmesi için en az altı ay anne sütü ile beslenme desteklenmeli ve ek gıdaya geçiş süreci doğru yönetilmelidir. Annelerin bilgi düzeylerinin azımsanamayacak düzeyde olduğu ancak daha modern ve sağlıklı bir beslenme modeli için eğitime ihtiyaç duydukları düşünülmüştür. Bu bağlamda annelerin güvenilir ve güncel bilgi kaynaklarına ulaşımı sağlanmalı, beslenmeye başlangıç dönemindeki endişeleri giderilmelidir. Anahtar Kelimeler: Tamamlayıcı beslenme, Bebek beslenmesi, Ek gıdaya geçiş dönemi

AnnelerBebek beslenmesiBebek mamaları+3
Elif Soyer
Sakarya University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik öksürüğü olan bireylerin uyku ve yaşam kaliteleri ile ilişkili faktörlerin değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada kronik öksürük yakınması olan hastaların uyku ve yaşam kalitelerinin değerlendirilmesi ve muhtemel ilişkili faktörlerin ortaya konması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma 01.07.2020 – 01.09.2020 tarihleri arasında, Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göğüs Hastalıkları polikliniklerinde yapılmıştır. Katılımcılara kişisel bilgi formu, Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi ve Leicester Öksürük Anketi uygulandı. İstatistiksel analizler için SPSS v.20.0 paket programı kullanıldı (IBM SPSS Statistics; Armonk, NY, USA). İstatistiksel anlamlılık düzeyini belirlemek için, %95 güven aralığında ve p≤0,05 anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen yaşları 18-70 yıl arasında değişen 200 katılımcının 129'u kadın ve 71'i erkekti. Katılımcıların Leicester öksürük anketi total skoru 13,15±3,74, fiziksel alt boyut skoru 4,10±1,39, psikolojik alt boyut skoru 4,30±1,30 ve sosyal alt boyut skoru 4,75±1,30 olarak hesaplandı. PUKİ total skoru 6,08±3,85, subjektif uyku kalitesi skoru 0,63±0,70, uykuya geçiş süresi skoru 1,47±0,97, uyku süresi skoru 0,55±0,96, uyku efektivite skoru 0,20±0,63, uykuyu olumsuz etkileyen durumlar skoru 1,67±0,76, uyku verici madde kullanımı skoru 0,48±0,86 ve gün içinde uyuklama skoru 1,09±1,28'dir. İleri yaş, kadın cinsiyet, düşük eğitim seviyesi, kırsalda yaşamanın düşük yaşam kalitesi için risk faktörü olduğu saptandı. Ayrıca ileri yaşta olanların uyku kalitelerinin de anlamlı oranda düştüğü saptandı. SONUÇ: Kronik öksürük başlı başına uyku ve yaşam kalitesini etkileyebildiği gibi etiyolojisinde yer alan kronik hastalıklar ve bu hastalıkların olası komplikasyonları da uyku ve yaşam kalitesini etkileyebilmektedir. Klinisyenler tarafından öksürüğe neden olan hastalığın tedavisi ve takibi kadar semptomun başlı başına yaşam ve uyku kalitesi üzerine etkilerinin de değerlendirilmesi önem arz etmektedir.

AnketlerPittsburg uyku kalitesi ölçeğiUn kalitesi+2
İhsan Sarıkaya
Sakarya University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Glover nilsson sigara içme davranış ölçeği'nin türkçe'ye uyarlanması ve geçerlik güvenirlik çalışması

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmanın amacı hangi davranışsal paternin kişilerin sigara bağımlılıklarında rol oynadığını ölçmek amacıyla geliştirilmiş olan Glover Nilsson Sigara İçme Davranış Ölçeği'nin Türkçe'ye uyarlanması, geçerlik ve güvenirliğinin test edilmesi ve çalışma grubunda davranışsal bağımlılık düzeyi ile bazı sosyodemografik özellikler arasında olabilecek ilişkilerin incelenmesidir. GEREÇ VE YÖNTEM: Metodolojik, kesitsel tipte ve tanımlayıcı tipteki araştırma Sakarya ilinde Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne başvurmuş hastalar, hasta yakınları ve hastane personeli ile Bahçelievler Aile Sağlığı Merkezi (ASM) popülasyonu ile yapılmıştır. Temmuz 2019– Mart 2020 tarihleri arasında araştırmaya katılmayı kabul eden 250 kişiden veri toplanmıştır. Araştırma anket formu literatür taranarak oluşturulmuş 27 soruluk sosyodemografik özelliklerin ve sigara içimi ile ilgili özelliklerin sorgulandığı sosyodemografik veri formu, 6 soruluk Fagerström Nikotin Bağımlılık Testi ile 11 soruluk Glover-Nilsson Sigara İçme Davranış Ölçeği'nden oluşturulmuştur. İstatistiksel analizler SPSS v23.0 (IBM SPSS Statistics for Windows, Version 23.0. Armonk, NY, USA) paket programı yardımıyla yapılmıştır ve p<0,05 düzeyi istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. BULGULAR: Hesaplanan Kaiser Meyer Olkin değeri 0,849, p değeri <0,001 ve Cronbach alfa katsayısı 0,826 olarak bulunmuştur. Açıklayıcı faktör analizi sonucu ölçek iki faktörde toplanmış olup bu iki faktör toplamda varyansın %43,3'ünü açıklamıştır. Yapılan doğrulayıcı faktör analizi sonucunda x^2=82,03, x^2/df=1,90, CFI= 0,94, GFI= 0,95, AGFI= 0,92, RMSEA= 0,06 olarak bulunmuştur. Ölçek, İngilizce orijinal dilinde tek faktörlü bir yapı şeklinde tanımlanmıştır. Bizim uyarladığımız versiyonda maddeler tek faktöre yüklenerek başka bir açımlayıcı ve doğrulayıcı faktör analizi daha yapılmıştır. Elde edilen faktör toplam varyansın %36,6'sını açıklıyordu. Faktör yükleri 0,707 ile 0,307 arasında değişmekteydi. Yapılan doğrulayıcı faktör analizinde x²/df =3,179, RMSEA=0,094, GFI=0,899, AGFI=0,849, CFI=0,855 idi. Araştırmaya katılan sigara içicilerinin yaşları 18-70 arasında dağılmakta olup ortancası 37, ortalaması 37,31 ± 12,53'tür. Katılımcıların % 34,1'i kadındı. % 34,6'sı hiç evlenmemiş, % 57,7'si evliydi. Hiç evlenmemişler ve erkekler daha yüksek davranışsal bağımlılık puanına sahipti (p<0,05). Ayrıca Fagerström Nikotin Bağımlılık Testi ve günlük içilen sigara sayısı ile Glover Nilsson Sigara İçme Davranış Puanı arasında pozitif yönde güçlü korelasyon mevcuttu. SONUÇ: Bu çalışma Glover Nilsson Sigara İçme Davranış Ölçeği'nin hem tek faktörlü yapısının hem de 2 faktörlü yapısının Türkçe dilinde geçerli ve güvenilir bir ölçek olduğunu ortaya koymuştur. Türkçe versiyonun 2 faktörlü olarak kullanılmasını önerdiğimiz ölçeğin kısa ve kolay uygulanabilir olmasının müdahale programlarında ve klinikte kullanılmasını mümkün kılacağını düşünmekteyiz.

BağımlılıkDavranışçı yaklaşımGeçerlik+2
Özgür Sancar
Sakarya University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 2 diyabet hastalarının kardiyovasküler hastalık riskleri ve risk faktörleri bilgi düzeylerinin değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Diyabet tanısına sahip kişilerde kardiyovasküler hastalık riskleri ve buna bağlı mortalite yüzdeleri oldukça fazladır. Çalışmamızın amacı; diyabet hastalarının kardiyovasküler hastalık risklerini ve risk faktörleri ile ilgili bilgi düzeylerini ölçmektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Tanımlayıcı ve kesitsel nitelikte olan bu araştırma T.C. Sağlık Bakanlığı Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi, iç hastalıkları kliniği, diyabet polikliniğinde, 01.11.2019-30.04.2020 tarihleri arasında yapılmıştır. Çalışmaya diyabet polikliniğine müracaat eden, tip 2 diyabet tanısı konmuş, çalışmaya katılmayı kabul eden ve 18 yaşından büyük hastalar dâhil edilmiştir. Çalışmaya katılan kişilere kişisel bilgi formu ve Kardiyovasküler Hastalıklar Risk Faktörleri Bilgi Düzeyi (KARRİF-BD) Ölçeği uygulandı. Veriler IBM SPSS Statistics 23 programına yüklenerek istatistiksel olarak değerlendirildi. BULGULAR: Araştırmaya dahil olan 187 katılımcının yaş ortalaması 58,18±10,27 iken bunların %54,5'i kadın, %45,5'i erkekti. Katılımcıların 10 yıllık kardiyovasküler risk ortalaması 15,41±7,13 olarak bulundu. Ayrıca hastaların kardiyovasküler hastalıklar risk faktörleri bilgi düzey ölçek ortalaması 22,14±2,91'dir. Sadece hane yapısının kardiyovasküler hastalıklar bilgi düzeyi üzerine etkisi olduğu tespit edildi, geniş ailede yaşayan bireyler KARRIF-BD ölçek puanlarının daha yüksek olduğu görüldü. Framingham skorunun erkek cinsiyet, ileri yaş, sigara kullanımı, diyabet hastalık süresi, ailede kalp hastalığı olması ve diyabet tedavisinde insülin kullanılması ile pozitif korelasyon olduğu görüldü. Bilgi düzeyi ile risk skoru arasında bir ilişki saptanmadı. SONUÇ: Katılımcıların kardiyovasküler risk faktörleri bilgi düzeylerinin orta düzeyde olduğu söylenebilir. Diyabet hastalarının kardiyovasküler hastalık riskleri açısından yakın gözlem yapılması ve bu bireylerin eğitimlerinde bu konunun öneminin vurgulanması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler; Kardiyovasküler Hastalık, Diyabet, Framingham, KARRIF-BD , bilgi düzeyi

Bilgi düzeyiDiabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2+3
Şule Baş
Sakarya University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aile hekimlerinin covıd-19 pandemisi sürecinde yaşadıkları sorunlar ve çözüm önerileri: Niteliksel bir araştırma

GİRİŞ VE AMAÇ: Çalışmamızda; aile hekimleri ile görüşmeler yapılarak, birinci basamak sağlık hizmeti veren aile hekimlerinin COVID-19 pandemisi sürecinde yaşadıkları sorunlar ve bu sorunlara yönelik çözüm önerilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. MATERYAL VE METOT: Çalışma 1.10.2020-31.10.2020 tarihleri arasında Sakarya'da görev yapan 40 aile hekimi ile niteliksel yöntem kullanılarak yapılmıştır. Araştırmada veriler; katılımcıların sosyo-demografik özelliklerinin ve pandemi sürecinde yaşanan sorunlar ile bu sorunların çözüm önerilerinin sorgulandığı yarı yapılandırılmış görüşme formu kullanılarak toplanmıştır. Derinlemesine görüşme tekniğiyle elde edilen veriler temalar ve kategoriler altında gruplandırılmıştır. Gruplandırılan veriler kodlanarak analiz edilmiştir. BULGULAR: Katılan 40 kişinin 23'ü erkek, 17'si kadındır. Yaş ortalaması ise 41,15 ± 8,28 standart sapma (SS) yıldır. Araştırmaya katılan aile hekimlerinin hekimlik görev süresi ortalaması 16,38 ± 8,22 (SS) yıl iken, aile hekimliği görevinde bulunma süresi ortalaması 8,28 ± 3,04 (SS) yıldır. Katılımcıların COVID-19 pandemisinde görev yaparken yaşadıkları sorunlara dair belirttikleri arasında; fiziki şartlarının uygun olmaması, koruyucu ekipman eksikliği, gereksiz başvurular, ek ödemeler, hastaların bilinçsizliği, belirsiz rol dağılımı ve pandemiyle değişen sisteme uyum sorunu öne çıkmaktadır. Katılımcılara, pandemide aile hekimlerinin rolü ve birinci basamak sağlık hizmetlerinin işleyişine yönelik tavsiyeleri sorulduğunda fiziki şartların iyileştirilmesi, randevu sistemi ve raporlarla ilgili düzenlemeler, görev dağılımında değişikler, diğer sağlık kuruluşlarıyla iş birliği ve iletişimin sağlanması yönündeki fikirlerini aktarmışlardır. Pandemi sürecinde birinci basamak için daha kapsamlı rehber ve algoritmaların oluşturulması, görev tanımlarının belirlenmesi ve aile hekimlerine yönelik eğitimlerin yapılması gerektiğini belirtmişlerdir. Salgın yönetiminde aile hekimlerinin deneyimlerine ve fikirlerine yer verilmesi gerektiğini vurgulamışlardır. SONUÇ: Halkın risklerden korunması ve salgınların yönetilebilmesi için güçlü ve etkili bir birinci basamak sağlık hizmetine ihtiyaç vardır. Daha kaliteli ve verimli bir hizmet sunumuyla gelecekteki salgınlara hazırlıklı olmak için aile hekimlerinin pandemideki deneyimlerinin ve karşılaştıkları sorunların incelenmesi ve tavsiyelerinden faydalanılması gerektiğini düşünüyoruz. ANAHTAR KELİMELER: Aile hekimliği; Birinci basamak sağlık hizmeti; COVID-19; Pandemi; Niteliksel araştırma

Aile hekimliğiAile hekimliğiBirinci basamak sağlık hizmetleri+5
Kadriye Öğünç
Sakarya University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gebelerde bitkisel ürün kullanımı ve etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışma; kadınların gebelik sürecinde bitkisel ürünler kullanıp kullanmadığını, hangi bitki türlerini tercih ettiklerini, kullanma gerekçelerini, gebelikte tıbbi ilaçlara ve/veya bitkisel ürünlere mi güvendiklerini tespit etmek amacıyla yapılmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamız Mayıs 2019-Haziran 2019 tarihleri arasında Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğine başvuran ve servisinde yatmakta olan, gebelere ve doğum sonrası ilk 48 saat içerisinde olan lohusalara yönelik yapıldı. Katılımcılara yaş, öğrenim durumu, meslek gibi sosyodemografik özelliklerinin, gebelikleri süresince herhangi bir nedenle bitkisel ürün kullanımlarının sorgulandığı anket formu uygulandı. İstatistiksel analizler için SPSS 20.0 (Statistical Package for Social Sciences) paket programı kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 kabul edildi. BULGULAR: Çalışmaya 117 gebe ve postpastum ilk 48 saat içerisindeki 61 lohusa katıldı. Katılımcıların %51,7'sinin (n=92) gebeliğinde bitkisel ürün kullandığı saptandı. Gebelikte en sık bitkisel ürün kullanım döneminin 2. trimester olduğu belirlendi. En çok kullanılan bitkisel ürünlerin sırasıyla; ıhlamur (%29,4), limon (%18,1), nane (%16), zeytinyağı (%6,4), sarımsak (%4,3), zencefil (%3,2), soğan (%3,2), badem yağı (%2,7) karanfil (%2,7), tarçın (%2,7) olduğu görüldü. Bitkisel ürünlerin en sık kullanım sebeplerinin ise sırasıyla; üst solunum yolu enfeksiyonları, gebelik çatlakları, gastrointestinal sistem rahatsızlıkları, anemi, gebelik bulantıları, alt solunum yolu enfeksiyonları, gestasyonel diyabet olduğu görüldü. Gebelik dönemi öncesi bitkisel ürün kullanımı ile gebelikte bitkisel ürün kullanımı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. SONUÇ: Modern tıbbi tedavi yöntemlerinin yetersiz kaldığı veya sakıncalı bulunduğu alanlarda geleneksel ve tamamlayıcı tedavi yöntemlerinin kullanımı yaygınlaşmaktadır. Gebelik dönemi ilaç kullanımından en fazla çekinilen dönemlerdendir. Gebelik döneminde kullanılan bitkisel tedavilerle ve bitkisel ürünlerin bu dönemdeki etkileriyle ilgili daha kapsamlı araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Bitkisel Ürün, Fitoterapi, Gebelik, Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp

Bitkisel ürünlerFitoterapiGebelik+3
Yaprak Demir
Sakarya University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVID-19 hastalığının uzun dönemde akciğer fonksiyonlarına etkisinin araştırılması

AMAÇ: Çalışmamızın amacı genç ve üretim çağında olan, nispeten COVID-19 hastalığını daha hafif geçiren bireylerde, akciğer fonksiyon kaybının olup olmadığını belirlemektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Retrospektif kohort tipinde yapılan çalışma Sakarya ilindeki bir sanayi kuruluşunda çalışan PZR testi ile COVID-19 hastalığı kanıtlanmış ve hastalığı hafif geçiren 77 gönüllü katılımcı ile gerçekleştirilmiştir. Katılımcılara sosyodemografik verilerin sorgulandığı toplam 18 soruluk anket, Spirometri ile SFT ölçümü ve pulse oksimetre ile parmak ucu oksijen saturasyon ölçümü yapılmıştır. COVID-19 öncesi ve sonrası SFT sonuçlarıda revir dosyalarından alınmıştır. Normallik varsayımlarının test edilmesi için Kolmogirov Smirnov testi uygulanmıştır. Sürekli değişkenler arasındaki farkların belirlenmesinde iki eş arasındaki farkın önemliliği testi (Paired Samples T Test) kullanılmıştır. Tüm istatistiksel analizlerde anlamlılık düzeyini belirlemek için, %95 güven aralığında ve p<0,05 anlamlı kabul edildi. İstatiksel analizler SPSS 20.0 istatistik paket programı ile yapılmıştır. BULGULAR: Çalışmamızdaki katılımcıların %45'i erkek, %54,5'i kadın olup yaş ortalamaları 24,68 ± 5,8 SS yıl olup BKİ ortalamaları 23,6± 3,53 SS kg/m2 olarak tespit edilmiştir. Katılımcılarımızın %4'ünde kronik hastalık öyküsü ve %4 'ünde sürekli ilaç kullanımı bulunmaktadır. Katılımcılarımızın %45,4 ünin sigara kullanım öyküsü bulunmaktaydı. COVID-19 sonrası solunum fonksiyon testleri tanı aldıktan ortalama 59,6± 23,8 gün sonra yapılmıştır. COVID-19 öncesi ve sonrası SFT'leri arasında 281,7±168 gün vardır. Çalışmamızda COVID-19 öncesi ve sonrası testlerinin karşılaştırıldığında FEV1, FVC ve FEV1/FVC arasında anlamlı bir fark olmadığı görülmüştür (p>0,05). Nefes darlığı olanlar ile sigara kullanım öyküleri olan katılımcıların solunum fonksiyon testleri değerlendirildiğinde de FEV1, FVC ve FEV1/FVC değerlerinde anlamlı bir farklılık görülmemiştir (p>0,05). x Katılımcılarımızda COVID-19 enfeksiyonu sırasında en sık görülen semptomlar halsizlik (%83,1) ve kas-eklem ağrıları (%76,6) olurken en az görülen semptomlar ise ishal (%28,6) ile ateş (%39) olarak tespit edilmiştir. COVID-19 tanısından ortalama 59 gün sonra semptomlardan en sık görülenleri kas eklem ağrısı (%20,8) ve öksürük (%19) olurken en az görülen semptomun ise ateş (%1,3) olduğu tespit edilmiştir. SONUÇ: Çalışmamızda COVID-19 hastalığını hafif geçiren sağlıklı genç erişkinlerin, solunum fonksiyon testlerinde olumsuz yönde bir değişme olmadığı gösterilmiş ve böylece bu hasta grubunda COVID-19 sonrası akciğer fonksiyon kaybı oluşmadığı sonucuna varılmıştır. Bu sonucu sigara kullanım durumu ya da hastalık sırasındaki nefes darlığı şikayetinin şiddeti değiştirmemiştir. Hastalıktan 2 ay sonra halen COVID-19 kaynaklı öksürük ve kas eklem semptomlarının devam ettiği görülmüştür. Anahtar Kelimeler: COVID-19, solunum fonksiyon testi, uzun dönem COVID-19, COVID-19 semptomları

Akciğer hastalıklarıBelirti ve semptomlarBulaşıcı hastalıklar+5
Alper Arslan
Sakarya University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVID-19 geçirmiş sağlık çalışanlarında hastalık deneyimlerinin ve etkilerinin değerlendirilmesi: niteliksel bir araştırma

GİRİŞ VE AMAÇ: COVID-19 pandemisi bireyleri çok yönlü etkilemiş olmakla birlikte en çok etkilenen gruplardan biri de sağlık çalışanlarıdır. Sağlık çalışanlarının COVID-19 geçirme oranı toplum ortalamasından oldukça yüksektir. Bu çalışmada; COVID-19 geçirmiş sağlık çalışanlarının hastalık deneyimlerinin ve etkilerinin araştırılması amaçlandı. GEREÇ VE YÖNTEM: Araştırma 05.12.2020-05.02.2021 tarihleri arasında, Sakarya'da görev yapan ve COVID-19 geçirmiş 30 sağlık çalışanı (23 hekim, 7 hemşire) ile niteliksel yöntem kullanılarak yapıldı. Araştırmada veriler; katılımcıların sosyodemografik özelliklerinin ve hastalık deneyimlerinin ve etkilerinin sorgulandığı yarı yapılandırılmış görüşme formu kullanılarak toplanmıştır. Derinlemesine görüşme tekniğiyle elde edilen veriler temalar ve alt temalar altında gruplandırılmıştır. BULGULAR: Katılımcıların %53,3 (16 kişi)'ü kadın, %46,7 (14 kişi)'si erkektir. Yaş ortalamaları 34,33 ± 7,62 standart sapma (SS) yıldır. Katılımcıların duygusal, bilişsel ve davranışsal tepkileri arasında; hastalığın farklı aşamalarındaki duygusal tepkiler, hastalığa karşı tutum, beslenme tarzı değişimi, semptomlara ve vital bulgulara aşırı dikkat etme, hastalık sonrası korunma önlemi değişimi bulunmaktadır. Belirsizlikler, karantinada olmak, virüs bulaştırma korkusu, sağlık çalışanı olmak ve stigmatizasyon stres faktörleri arasındadır. Katılımcılar; sosyal destek, kendi kendine psikolojik destek, dini inanç, sağlık çalışanı olmak ve etkin sağlık sisteminin hastalık sürecindeki motivasyon kaynakları olduğunu ifade etmişlerdir. Hastalık deneyimi sonrası yaşamlarında anlamlanma olduğundan, önceliklerinin yeniden sıralandığından, yeni hedefler belirlediklerinden, destek olanlara minnettarlık hissettiklerinden bahsetmişlerdir. Hastalığı geçirmenin mesleki etkileri arasında COVID-19 hastasına empati artışı ve COVID-19 hastasına yaklaşım katkıları olduğu görülmüştür. SONUÇ: COVID-19 geçiren bireyler hastalığın fiziksel ve ruhsal etkilerine maruz kalmaktadır. Söz konusu hastalar pandemi sürecinde aktif olarak hizmet veren sağlık personeli olduğunda; kaliteli hasta bakımı sağlanmaya devam edilebilmesi için sağlık çalışanlarının ruh sağlıklarının korunmasına yönelik destek sağlanması anahtar rol oynamaktadır. Sağlık personeline verilecek psikolojik desteğin niteliği ile ilgili ileri araştırmalar yapılmasının faydalı olacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: COVID-19, Pandemi, Sağlık Çalışanı, Hastalık Deneyimi, Hastalık Etkileri, Ruh Sağlığı, Niteliksel Araştırma

Bulaşıcı hastalıklarCOVID 19Hastalık+5
Beyza Şahin
Sakarya University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üç tıp fakültesi son sınıf öğrencilerinin aşı karşıtlığıyla ilgili farkındalıklarının değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Toplumun aşılanmasında hekimler önemli rol oynamaktadır. Tıp öğrencilerinin aşılarla ilgili aldığı eğitim bu rolü yerine getirmelerini sağlamak için değerlidir. Bu çalışma günümüzde önemli bir halk sağlığı sorunu olarak değerlendirilen aşılar ve aşı karşıtlığı ile ilgili geleceğin hekimlerinin bilgi, tutum, davranış ve farkındalıklarının tespit edilmesi amacıyla yürütülmüştür. GEREÇ VE YÖNTEM: Kesitsel tipte tanımlayıcı araştırmamız üç tıp fakültesinde Temmuz – Ekim 2020 tarihleri arasında çalışmaya katılmayı kabul eden 207 tıp fakültesi son sınıf öğrencisi ile yürütülmüştür. Sosyodemografik özellikler ve aşılarla ilgili bilgi, tutum, davranış sorularını içeren 32 sorudan oluşan çevrimiçi anket aracılığıyla veriler toplanmıştır. İstatistiksel analizler, SPSS v.21 istatistik programı ile yapılmış olup p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. BULGULAR: Araştırmaya katılan 207 öğrencinin 111'i (%53,6) kız, 96'sı (%46,4) erkektir. Katılımcıların yaş ortalaması ve standart sapması 24,94±1,36 yıl olarak bulunmuştur. Katılımcıların %18,4'ü mevsimsel influenzaya karşı aşılandığını belirtmiştir. Başvuranların aşılarda bulunan alüminyum ile ilgili sorularını katılımcıların %41,5'i; aşılarda bulunan thiomersal ile ilgili sorularını %40,1'i cevaplayabileceğini belirtmiştir. Ülkemizde uygulanan mevcut aşılarla ilgili bazı tereddütleri olduğunu belirtenler katılımcıların %26,1'ini oluşturmaktadır. SONUÇ: Bu çalışma sonucunda, tıp fakültesi öğrencilerinin aşı tereddütlü bireylerle etkili iletişim için kendilerini yeterli seviyede hazır hissetmedikleri görülmektedir. Ayrıca öğrencilerin bir kısmı ülkemizde uygulanan aşılarla ilgili bazı tereddütlere sahiptir. Yerli aşı kullanımını öğrencilerin aşılarla ilgili tereddütlerinin giderilmesine yardımcı olacaktır. Öğrencilerin eğitim programlarında aşılarla ilgili derslerin içeriklerinin artırılması hem toplum hem de bireysel bağışıklanma oranlarını artırmak için önemlidir.

Aşı reddiAşılamaAşılar+3
Mine Çağlar
Sakarya University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVID-19 pandemisinde bir sağlık çalışanı ile aynı evde yaşamak: Niteliksel bir araştırma

GİRİŞ VE AMAÇ: COVID-19 pandemisi bireyleri birçok yönden etkilediği gibi en çok etkilenen gruplardan biri de sağlık çalışanlarıdır. Sağlık çalışanlarının aile bireyleri de pandeminin etkilerinden önemli oranda etkilenmektedir. Çalışmamızda; COVID-19 pandemisinde sağlık çalışanıyla aynı evde yaşayan bireylerin psikososyal etkilenimlerinin ve deneyimlerinin araştırılması amaçlandı. GEREÇ VE YÖNTEM: Araştırma 01.04.2021-30.05.2021 tarihleri arasında, Sakarya'da COVID-19 pandemisinde görevli sağlık çalışanıyla aynı evde yaşayan 19 birey ile niteliksel yöntem kullanılarak yapıldı. Araştırmada veriler, sosyo-demografik verileri sorgulayan form ve 3 açık uçlu sorudan oluşan yarı yapılandırılmış görüşme formu kullanılarak toplanmıştır. Derinlemesine görüşme tekniğiyle elde edilen veriler temalar ve alt temalar altında gruplandırılmıştır. BULGULAR: Katılımcıların %73,68'i kadın, %26,32'si erkektir. Yaş ortalaması 39,73 ± 10,01 standart sapma (SS) yıldır. Katılımcıların tutum ve davranış değişiklikleri; belirtilere aşırı dikkat, aşırı temizlik, diyet ve uyku düzeninde değişim, sağlık çalışanı olan yakınının mesleğini kutsama olarak saptandı. Katılımcıların korku ve endişe, güvensizlik, güvende hissetme, umutsuzluk ve karamsarlık gibi duygusal tepkiler geliştirdikleri tespit edildi. Yakını kaybetme düşüncesi, çalışma düzeninde belirsizlik, mağduriyet, aile üyelerinin sağlığından endişe etme, damgalanma stres faktörleri arasındaydı. Katılımcılar kendilerini sosyal açıdan kısıtlamalarının yanı sıra sağlık çalışanı olan yakını tarafından da kısıtlandıklarını, pandemi döneminin ev ortamındaki değişikliklerinin konfor bozukluğuna neden olduğunu dile getirdiler. SONUÇ: COVID-19 pandemisinde görevli sağlık çalışanıyla aynı evde yaşayan bireyler, pandeminin sosyal hayatta yarattığı değişikliklerden önemli ölçüde etkilenmektedir. Sağlık çalışanın ailesinin olumsuz etkilenmesi, karşılıklı olan etkileşim nedeniyle sağlık personeline tekrar ek bir psikososyal yük olarak yansıyabilmektedir. Bu nedenle; dolaylı olarak toplumun da etkilendiği göz önünde bulundurularak sağlık çalışanlarının yaşadığı olumsuz durumların azaltılması, aileleriile görüşmelerin sağlanması, belirlenen psikolojik stres ve sıkıntı nedenlerine yönelik araştırılmalar yapılması önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler; COVID-19, Niteliksel Araştırma, Pandemi, Psikososyal Etkiler, Sağlık Çalışanıyla Aynı Evde Yaşayan

AileCOVID 19Korona virüs enfeksiyonları+3
Canan Şan
Sakarya University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVID-19 pandemisi sırasında anne ve sağlık çalışanı olmak: Niteliksel bir araştırma

GİRİŞ VE AMAÇ: COVID-19 pandemisi bireyleri birçok yönden etkilemiş olmakla birlikte en çok etkilenen gruplardan biri sağlık çalışanlarıdır. Pandemi döneminde, sağlık çalışanı annelerin hâlihazırda fazla olan iş yükü hem kamusal alanda hem özel hayatında daha da artmıştır. Bu çalışmada COVID-19 hastalarına hizmet veren birimlerde görev yapan sağlık çalışanı annelerin ve çocuklarının pandemi döneminde yaşadıkları deneyimlerin, zorlukların, stresör faktörlerin, yaşadıkları duygusal ve davranışsal değişikliklerin belirlenmesi amaçlanmaktadır. GEREÇ VE YÖNTEM: Araştırma 01.04.2021-30.05.2021 tarihleri arasında, Sakarya'da çalışan, COVID-19 pandemisinde görevli 17 sağlık çalışanı anne ile niteliksel yöntem kullanılarak yapıldı. Araştırmanın verileri, sosyo-demografik bilgileri sorgulayan 9 soru ve 3 açık uçlu sorudan oluşan yarı yapılandırılmış form kullanılarak toplanmıştır. Derinlemesine görüşme tekniğiyle elde edilen veriler temalar ve alt temalar altında gruplandırılmıştır. BULGULAR: Araştırmaya katılan sağlık çalışanlarının %76,4'ü hekim, %23,6'sı hemşiredir. Yaş ortalaması 35,17 ± 6,94 SS yıldır. Katılımcılarla yapılan görüşmelerde; anneye ait duygusal tepkiler ve stres faktörleri; korku-endişe, yetersizlik, çaresizlik, kendini yargılama, damgalanma ve bakıcı problemi olarak saptanmıştır. Çocuğa ait duygusal tepkiler ve stres faktörleri korku-endişe, takıntılı davranışlar, akranlarla iletişim ve gelişim problemi olarak belirlenirken; anne ve çocuk ilişkisindeki duygusal tepkiler ve stres faktörleri özlem, fiziksel temas ve uyku problemi olarak saptanmıştır. Meslekle ilgili duygusal tepkiler suçluluk, meslek ve çocuk ikilemi ve gurur olarak belirlenmiştir. SONUÇ: COVID-19 pandemisinde çalışan anneler ve çocukları, bu dönemde birçok zorlukla karşılaşmış olup psikososyal açıdan etkilenmiştir. Bizim çalışmamız neticesinde; çocuk sahibi sağlık çalışanlarıyla ilgili düzenlemelerin yapılması, sağlık çalışanlarının çocukları ile düzenli görüşmelerinin sağlanması, psikolojik stres ve sıkıntı nedenlerinin belirlenmesi gerekliliği ön plana çıkmıştır.En büyük işveren olarak Sağlık Bakanlığı'nın bu konuyla alakalı olarak geniş kapsamlı araştırmalar yapması ve mevcut genel durumu saptaması önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler: Sağlık Çalışanı Anneler, COVID-19, Niteliksel Araştırma, Pandemi, Psikososyal Etkiler

AnnelerCOVID 19Pandemiler+2
Nilüfer Aydoğan
Sakarya University
2021
00

Other supervisors