Theses supervised by Prof. Dr. Ramazan Yelken
17 theses · Ankara Yıldırım Beyazıt University
Varlık'ın semptomu olarak Leviathan
Bu tezin amacını kısaca şöyle özetleyebilirim: Birincisi, Hobbes'un siyaset felsefesini bir sosyal teori haline getirmek; ikincisi, Aristoteles, Hobbes, Kant, Hegel, Heidegger, Derrida, Girard, Kristeva ve Zizek arasındaki paralellikleri göstermek; üçüncüsü Lacancı psikanalizin Zizek tarafından nasıl da bir sosyal teori haline getirildiğini cinsellik sosyolojisi merkezinde göstermek; dördüncüsü, Hobbes'un siyaset felsefesinin Lacancı-Zizekçi psikanalizle olan mütekabiliyetini ortaya koymak; beşincisi, Zizek'in ihmal ettiği Aristoteles metafiziğini, Hobbes'un siyaset teorisini ve mahremiyetin ekonomisini Zizek'in teorisine ilhak etmektir. Bizler, cinsellik hakkında sahiden konuşmaya başladığımızı zan ya da iddia ettiğimizde, konuşmanın sınırlarını tâ en başından beri "patolojik" cinsel kimlikler olarak tayin ettiğimiz için tam da cinselliğin patolojisini, failler-arası günlük ampirik tezahürünü, cinsel kimliklerimizle boy gösterdiğimiz toplantılarda bile aramızda katiyen cinsel etkileşim olmadığını tahayyül etmemizi mümkün ve mecbur kılan ideolojik fantezimizi ihlal eden semptomlarını sessizleştirmeye içtimai olarak karar vermiş haldeyiz. (Cinsel) ilişkilerimize dair kurduğumuz içtimai fanteziyi ihlal eden âdî semptomlar (tahrik olma, şehvetlenme, farkında olarak ya da olmayarak tâciz etme vs.) sadece günlük hayatımızda değil aynı zamanda sosyolojik çalışmalarımızda da maskelenmektedir. Bu yüzden cinsellik meselesine dair esaslı bir cevap verebilmek için fantezi ile semptom arasındaki ilişkinin etraflıca irdelenmesi gerekmektedir. Bu da ancak, istisna ile yasa ve bu dikotominin devamı olan diğer dikotomilerin; cüzi ile küllînin, misal ile sınıfın, a/dunamis ile energia'nın, köle ile efendinin, mahrumiyet ile mahremiyetin, Leviathan ile siyasî/içtimaî durumun, transandantal fail ile numenanın, Geist ile ideanın, dasein ile Sein'ın, Gerçek ile gerçekliğin, mülhak ile Yasa'nın, OHAL ile hukukun, oikos ile polis'in, kadın ile erkeğin, hayvan ile insanın arasındaki ilişkinin ontolojik tahliliyle mümkün olabilir. Böyle bir tahlil yapabilmek içinse, Kıta Avrupası Felsefesi'nin istisna-yasa merkezinde telif edilmiş en kanonik metinlerini birbirleriyle irtibatlı okumak lazımdır. Mevzubahis ettiğimiz cinsellik meselesinin çekirdeğini teşkil eden fantezi-semptom ikiliğinin mucidi olan Lacancı Psikanaliz'in, istisna-yasa dikotomisinin bütününe şâmil tahlilleri deruhte eden felsefeyle olan irtibatının zorunluluğunu ve katiyetini tespit etmek için, Lacan'ın teorisinin kalbinde yer alan bütün ikiliklerin de [kadın-erkek, şuurdışı-şuur, lafzileştirmenin faili-lafzileştirilen fail, Gerçek-simgesel, jouissance-haz (ilkesi), küçük öteki-büyük Öteki, dürtü-güdü, amel-fiil, ölüm-simge, arzu-talep, ana kasteden (kapitone noktası)-kasteden (zinciri), nazar-bakış, boş konuşma-tam konuşma, rüya-gerçeklik, şey-simgesel düzen] yasa-istisna dikotomisinin, o kendi kendinin yapısökümünü ilânihaye yapıp duran diyalektik yapısında vücut bulduklarını teslim etmemiz icap etmektedir. Bize göre istisna-yasa ilişkisinin paradoksal ontolojisini ayan beyan tahlil etmiş ilk (modern) filozof Hobbes'tur. Bununla beraber, fantezi-semptom ikiliğine bağlı olarak cinsellik meselesi esasen psikanalizin sahasına girdiği; Hobbes'a müracaat etme sebebimiz de psikanalizin Kıta Felsefesi'yle ve bu felsefeyle rabıtalı olan sosyolojiyle, istisna-yasanın o engin ve kaygan ontolojik pistinde nasıl da muhteşem bir uyumla vals yaptığını göstermek olduğu için, tezin merkezinin diğer yarısına, Lacancı psikanalizi Kıta Avrupası Felsefesi'yle mukayese edip son derece sofistike bir sosyal teoriye dönüştürmüş olan Zizek'i yerleştiriyoruz. Böylelikle Hobbes'la Zizek'in, biz görmeden çok evvel, sanki tek bir bedenmişçesine vals yapıyor olduklarını Viktoryen gözlerin önüne sermeye çalışıyoruz. Hobbes'tan kastımız, Hobbes'un geliştirdiği felsefenin tamamı değildir; daha ziyade Hobbes'un Leviathan kitabında doğa durumu ve içtimaî sözleşme üzerine kaleme aldığı bölümlerdir. Bu kısa bölümlerde Zizek'in sosyal teori piyasasında tedavüle koyduğu Lacan'ın psikanaliz kavramlarının başlıcalarını tespit ediyoruz. Dolayısıyla Zizek'in Lacan'ı açıklamak ve doğrulamak için kullandığı bütün felsefeciler de Hobbes'u açıklıyor ve doğruluyorlar. Bu tezde hem Hobbes ve Zizek (ve dolayısıyla Kant, Hegel, Marx ve Lacan ve ayrıca Aristoteles, Schmitt, Foucault, Agamben ve Derrida) arasındaki rabıtları tespit edip açıklamaya hem de Zizek'in lafzileştirdiği Lacancı psikanalizin tam da bir sosyal teoriye tekabül ettiğini göstermeye çalıştım. Bu minvalde Zizek'in ideoloji, fail, (içtimaî) gerçeklik, fantezi, semptom, sinthome, fallus, gerçek-muhayyel-simgesel (makamları), büyük Öteki, babanın-adı, jouissance, arzu, objet petit a, Yasa, erkek, kadın ve antagonizma kavramlarını Hobbesçu bir çerçevede, Hobbes'un doğa durumu, Leviathan, siyasi durum ve içtimai sözleşme kavramlarını da Zizekçi bir çerçevede izah etmeye gayret ettim. Anahtar Kelimeler: Leviathan, siyaset teorisi, mahremiyet, sosyal teori
Türkiye'de İslami referanslı hak ve savunuculuk temelli sivil toplum kuruluşlarının üçüncü kuşak haklara yönelik kurumsal politikaları
1970'lerin sonunda, insan haklarının kolektif yönünü ve dayanışmacı kimliğini temsil eden üçüncü kuşak haklar ortaya atıldığında, bu haklar manzumesi mevcut insan hakları ilkelerinin tamamını kuşatacak bir nitelik arz etmekteydi. Kuşak haklar arasında varolan tamamlayıcılık ilişkisi ve bu ilişkinin sivil, kolektif ve dayanışmacı yönü, bütünsel bir insan hakları okuması yapmayı kaçınılmaz hale getirmektedir. Bu bağlamda, ''insan hakları sosyolojisi'' alanına katkı sunmayı amaçlayan mevcut tez, İslami referanslı hak ve savunuculuk temelli sivil toplum kuruluşlarının, genelde insan hakları özelde ise üçüncü kuşak haklara yönelik kurumsal politikalarını araştırmaktadır. Dört ana akım İslami referanslı, hak ve savunuculuk temelli sivil toplum kuruluşunun; üçüncü kuşak haklar (kolektif haklar/dayanışma hakları/halkların hakları) olarak bilinen çevre hakkı, gelişme ve kalkınma hakkı, insani yardımlardan yararlanma hakkı, barış hakkı ve self determinasyon hakkı gibi hak kategorilerine yönelik kurumsal politikalarına odaklanmaktadır. Mevcut saha çalışması yapılırken, dört farklı sivil toplum kuruluşunda görevli 20 yetkili yöneticiye, nitel araştırma yöntemlerinden bir olan yarı yapılandırılmış derinlemesine mülakat tekniğiyle 40 soru yöneltilmiştir. Nitel veri analiz programı olarak maxqda kullanılmış ve veriler maxqda aracılığıyla çözümlenmiştir. Araştırma bulguları, Türkiye merkezli İslami referanslı, hak ve savunuculuk temelli sivil toplum kuruluşlarının kurumsal politikalarında insan hakları faaliyetlerinin önemli bir yekûn teşkil ettiğini göstermektedir. Nitekim incelenen sivil toplum kuruluşlarının; teşkilatlanma ağı, insan kaynağı, malî gücü, organizasyon kabiliyeti, faaliyet alanları ve projeleri, toplumsal itibarı, görünürlüğü ve ulaşılabilirliği, akademik ve entelektüel birikimi, manevi öncelikleri ve varoluş ilkeleri gibi kurumsal kapasite özellikleri dikkate alındığında evrensel ölçekteki insan hakları örgütleri için norm oluşturabilecek bir nitelik arz ettikleri görülmektedir. Bu bağlamda mevcut tezin önemi ve alanyazına katkısı: İslami referanslı, hak ve savunuculuk temelli sivil toplum kuruluşları özelinde uygulamalı bir çalışma olması ve ilk akademik saha araştırması olmasından ötürü de ilgili literatüre özgün bir veri seti kazandırmış olmasıdır. Ayrıca tez, Türkiye'de farklı referans çizgilerinde yer alan ve kurumsal kimlik olarak insan hakları gündemi olan sivil toplum kuruluşları ile evrensel ölçekte insan hakları faaliyeti yürüten inanç temelli sivil toplum kuruluşları arasında mukayese yapma imkânı sağlamıştır. Anahtar Kelimeler: insan hakları sosyolojisi, üçüncü kuşak haklar, sivil toplum kuruluşları, inanç temelli kuruluşlar, islami referanslı sivil toplum kuruluşları.
Devletli sivil toplum ve mesleki dayanışma: Türkiye Barolar Birliği örneği
Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, sivil toplum kuruluşlarına benzer roller ifa eden ve aynı zamanda Türk idari teşkilatı içerisinde yer alan özgün kuruluşlar olarak ortaya çıkmaktadırlar. Türkiye Barolar Birliği de bu çerçevede avukatların meslek kuruluşu olması itibarıyla sistem içerisinde yer almaktadır. Bu çalışma, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve özellikle Türkiye Barolar Birliği'nin demokratik sistemdeki konumunu analiz eder. Türkiye'nin demokratik serüveninde sivil toplum ve mesleki dayanışmanın şekillenmesine etki eden faktörlerin hukuki ve sosyolojik olarak sonuçları ele alınır. Bu kapsamda, Türkiye Barolar Birliği'nin sivil toplum kuruluşu ve kamu tüzel kişiliği rolleri incelenir. Başlıca bulgular göstermektedir ki Türkiye'de sivil toplumun gelişimi ve mesleki dayanışma konularında devletlilik temel faktör olmuştur. Anahtar Kelimeler: kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşları, Türkiye Barolar Birliği, devletlilik, sivil toplum, mesleki dayanışma.
Göçmen kadınların sağlık ve hastalık deneyiminde kültürün etkisi: İlişkisel sosyolojik bir araştırma
İlişkisel bir bakış açısı ile ele alındığında hastalık ve sağlık olgusunun, evrensel tözcü tanımlamaların sınırlarını aşan bir içeriğe sahip olduğu düşünülmektedir. Hastalık ve sağlığa ilişkin deneyimler, yalnızca tıbbi alanın kuralları tarafından değil aynı zamanda aktörün sosyal uzamı tarafından belirlenen dinamik bir ilişkiler ağı tarafından çevrelenmiştir. Göç, kadınlık, kültür, sağlık ve hastalık olgularının ilişkisel olarak ele alınması araştırmanın odak noktasını oluşturmaktadır. Araştırmanın amacı, göçmen kadınların aktör olarak, sağlık ve hastalık olgularını nasıl deneyimlediklerini ve bu deneyime kültürün etkisini, ilişkisel sosyolojik bir yaklaşımla incelenmesidir. Araştırma, Ankara'da göçmenlerin yoğun olarak yaşadıkları Önder ve Battalgazi mahallelerinden amaca yönelik örnekleme yöntemi ile seçilen kadın göçmen katılımcılar ile gerçekleştirilmiştir. Araştırma kapsamında 314 Suriyeli kadın göçmen ile görüşülmüştür. Veriler, literatür taraması ve araştırma öncesinde pilot odak grup görüşmeleri sonucunda oluşturulmuş, yapılandırılmış soru formu kullanılarak, tarama araştırması yöntemi ile toplanmıştır. Araştırma verileri, SPSS 25.0 programında çoklu mütekabiliyet analizi tekniği kullanılarak analiz edilmiştir. Araştırma sonucunda Suriyeli göçmen kadınların sosyal uzamlarının, sağlık ve hastalık pratiklerinde ayrım oluşturmadığı görülmüştür. Göçmen kadınların sağlık ve hastalık deneyimlerinin, kültürel, ekonomik ve sosyal sermayeleri açısından homojen bir dağılım gösterdiği sonucuna ulaşılmıştır. Bu durum, örneklemdeki katılımcılar için sağlık alanında uyumun sağlandığının bir göstergesi olarak değerlendirilmektedir. Anahtar Kelimeler: Çoklu Mütekabiliyet Analizi, İlişkisel Sosyoloji, Sağlık ve Hastalık Deneyimi, Sağlıkta Kültürün Etkisi, Suriyeli Göçmen Kadınlar.
Kadına yönelik şiddet ile ilgili sosyal medya ağlarında yapılan paylaşımlar ve dijital aktivist hareketlerin sosyolojik analizi
İletişim teknolojilerindeki gelişmeler ve dijitalleşme ile birlikte insanların tepki verme biçimleri ve alanları da değişmiştir. Toplumda sosyal medya kullanımının artması ile toplumsal olaylarda bu mecralara taşınmış, bireyler toplumsal olaylara karşı tepkilerini bu ortamlarda göstermeye başlamıştır. 2010'lu yıllarda sosyal medyada görünür hale gelen kadına yönelik şiddet ile ilgili haberler, kullanıcılar tarafından yapılan paylaşımlar ve verilen tepkiler günümüzde daha da ön plana çıkmıştır. Eğlenme ve sosyalleşme amacının yanı sıra son yıllarda dijital aktivizm ve haber alma amaçlı aktif olarak kullanılan sosyal medya, gündem oluşturucu özelliği ile daha da ön plana çıkmıştır. Gün geçtikçe sosyal medyada artan kadına yönelik şiddet paylaşımları (yazılar, haberler, videolar, fotoğraflar) toplumsal gündemi de belirlemeye başlamıştır. Bu çalışmada sosyal medyadaki kadına yönelik şiddet olgusu sosyolojik olarak analiz edilmeye çalışılmıştır. Bunun için öncelikle kadına yönelik şiddet ile ilgili çeşitli sosyal medya ağlarında yapılan paylaşımlar incelenmiş daha sonra sosyal medyadaki kadına yönelik şiddet ile ilgili "dijital aktivist hareketleri" araştırılmıştır. Böylece sosyal medyada görünürlük kazanan kadına yönelik şiddet paylaşımlarının ve bu konuda sosyal medya kullanıcıları tarafından oluşturulan dijital aktivist hareketlerin sosyal medyada konuyla ilgili gündem oluşturmada sahip olduğu etkisi anlaşılmaya çalışılmıştır. Çalışmada nitel araştırma yöntemi kullanılarak, derinlemesine mülakat ve nitel içerik analizi yapılmıştır. Araştırmada ilk olarak, Kadın Cinayetlerini Durduracağız platformunun Instagram sayfasında Başak Cengiz'in ölüm haberine sosyal medya kullanıcıları tarafından yapılan ilk 100 paylaşım sistematik bir şekilde incelenerek, içerik analizi yapılmıştır. İkinci olarak, hazırlanan yarı yapılandırılmış mülakat formu kullanılarak 16 sosyal medya kullanıcısı genç birey ile birebir yüz yüze mülakatlar yapılmıştır. Elde edilen veriler doğrultusunda sosyal medyada yapılan paylaşımlar, şiddet anına ait videolar ve olayların detayına ilişkin içeriklerin önemli bir gündem oluşturucu etkisinin olduğu tespit edilmiştir. Buna karşılık sosyal medya üzerinde kadına yönelik şiddet haberlerinin ve paylaşımlarının çok fazla olması ve insanların sürekli bu içeriklere maruz kalmasının izleyicilerde bıkkınlık, sıkılmışlık ve haberi görüp geçme gibi duyarsızlaşma belirtilerine sebep olduğu da tespit edilmiştir. Diğer önemli bir bulgu da, toplumumuzda yaygınlaşan kadına yönelik şiddet olayları ve cinayetlerle ilgili olarak katılımcılarda oluşan adalete karşı güvensizliğin yükselmesi sonucunda sosyal medyanın adalet arayışının bir mecrası haline gelmesidir.
Enformasyon/ağ toplumunda anomi ve yabancılaşmanın yeni formları
Bu tez, Durkheim'ın "anomi" ve Marx'ın "yabancılaşma" kavramlarının hem ilk ortaya çıkışları sırasında hem de sonraki teorik gelişmelerde değişen anlamlarını eleştirel bir şekilde incelemektedir. Özellikle, ilk olarak Batı Avrupa'da tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş sürecinde karşılaşılan toplumsal zorlukları açıklamak üzere tasarlanan bu kavramların, ağ bilgi toplumuna geçişle birlikte ortaya çıkan değer krizlerini anlamak için ne ölçüde kullanılabileceğini araştırmaktadır. Çalışma, bu kavramların bilgi ve ağ odaklı bir topluma geçiş sürecinde ortaya çıkan değerler erozyonu, kuralların yıkılması, çaresizlik hissi ve sosyal yapıların etkisizliği gibi konuları açıklamak için nasıl kullanılabileceğini araştırmaktadır. Nihayetinde tez, "Teknolojik Yabancılaşma" (bilgi ve iletişim teknolojilerinin putlaştırılması), "Kurumsallaşmış Anomi" (Amerikan rüyasının küresel olarak yayılmasından kaynaklanan ve yapısal dengesizliklere yol açan anomi), "Görecelilik Anomisi" (postmodern bireyci göreceliliğin toplumsal normları aşındırmasından kaynaklanan normsuzluk durumu) gibi bu kavramların günümüz ağ toplumunda aldığı yeni biçimleri incelemektedir, "Nihilizm Anomisi" (akışkan postmodern dünyada herhangi bir temel hakikate olan inancın yitirilmesiyle ortaya çıkan normsuzluk hali), "Neoliberalizm Anomisi" (neoliberal politikaların neden olduğu kuralsızlaştırma ve çöküşten kaynaklanan normsuzluk hali), "Kaçınılmazlık Siyaseti Anomisi" (apokaliptik ve determinist zaman anlayışlarının getirdiği değerlerin çözülmesi) ve "Sonsuzluk Siyaseti Anomisi" (sürekli bir olağanüstü hâl durumundan kaynaklanan normsuzluk hali). Bu kavramların derinlemesine analizi yoluyla bu tez, ağ bilgi toplumuna geçişi karakterize eden karmaşık sosyal dinamikleri ve değer krizlerini anlamamıza katkıda bulunmaktadır. Bu kavramların çağdaş bağlamlarda uygulanabilirliğini araştıran bu araştırma, Durkheim ve Marx'ın kavramsal çerçevelerinin hızla evrilen toplumsal manzaramızın çok yönlü zorluklarını anlamadaki süregelen geçerliliğine ve uyarlanabilirliğine ışık tutmaktadır.
Toplumsal düşüncede gerçekliğin temsili
Toplumsal teoride toplum ve toplumsal olanın bir gerçeklik olarak temsilinin metafor dolayımıyla kurgulanmış olduğu ve metaforik temsilin toplumsal teorinin düşünsel ve söylemsel bağlamda merkezi denetimini sağladığı ön kabulünden hareket eden araştırmanın, temel sorunsalı, "toplumsal gerçeklik" ile "gerçeklik hakkında olanın" (toplumsal teori) arasındaki ilişkiselliğin metaforik temsil temelinde çok katlı bir okumaya tabi tutularak araştırılmasıdır. Metaforların, sosyolojik kanonda gerçekliğin teorik bir kurulumu olarak çalışma biçimi toplumsal teorinin içerme ve dışlama biçimleri ile toplumsala ilişkin teorik dilin temsil rejimini göstermesi açısından önemli ipuçları içermektedir. Bu çerçevede, araştırma boyunca klasik, modern ve çağdaş teorisyenler olarak Comte, Spencer, Durkheim, Marx, Weber, Foucault, Bauman ve Baudrillard'ın toplum ve toplumsal olanı bir gerçeklik olarak düşüncelerinde temsil etme biçimleri metafor izleğinde takip edilmiştir. Gerçekliğin temsilinde düşünürlerin metafor tercihleri, tercih edilen metaforun gerçekliği kurma biçimi, "teorinin söylemi ile içsel" ve "toplumsal düşüncenin söylemi ile dışsal" ilişkisi ve topluma ilişkin teorik dili inşa etme stratejisinin bir parçası olarak okuması gerçekleştirilmiştir. Çalışma, düşünürlerin toplum ve toplumsala yaklaşımlarındaki süreklilik ve kırılmaların gösterilmesi amacıyla yaklaşım farklılıkları ve tarihsel dönemleri dikkate alınarak birbirlerini tamamlayıcı metaforik bir tasnif ile yapılandırılmıştır. Araştırma, toplumsal gerçeklik, toplumsal teori ve bu teorinin gerçeklik ile kurduğu bağa ilişkin metafor ekseninde açılımlar sunmakta, metaforun toplumsal teorinin söylemsel rejimi ile ilişkisinin boyutlarını göstermektedir. Toplumsal gerçekliği tarihin farklı dönemlerinde, farklı coğrafyalarında ve farklı yaklaşımlarla teorilerinde kuran düşünürlerin kavramsal dillerinin ve söylem ve temsil stratejilerinin metafor kullanımında birleştiği sonucuna ulaşılmıştır.
Komünizm sonrası dönemde Bulgaristan'daki Türk azınlık ve siyasete katılımları (1997-2000)
Bu çalışmada Bulgaristan'da yaşayan Türk azınlığın statüsü, sosyo-ekonomik ve kültürel durumu, göç olgusu, etnisite, etnik kimlik, etnik ilişkileri; etnik siyaset, azınlıkların siyasal katılımı, bu katılımdaki değişimler ve değişimi etkileyen faktörler ile Hak ve Özgürlükler Hareketi (HÖH), 1997- 2000 yılları esas alınarak incelenmiştir. Araştırmanın problemi olarak Bulgaristan'daki Türk/Müslüman azınlık, maruz kaldığı yoğun bir asimilasyon sürecinden entegrasyon (bütünleşme) aşamasına nasıl gelebildiği sorusuna cevap aranmıştır. Çalışmada ayrıca, komünizm sonrası dönemde Yugoslavya başta olmak üzere Balkanlarda kanlı etnik ve dini çatışmaların yaşandığı bir süreçte bir Balkan ülkesi olan ve Türkler başta olmak üzere içinde birçok etnik ve dini azınlığı barındıran Bulgaristan'ın bu çatışmalardan nasıl uzak kalabildiği ve bu uzak kalışta Türk ve Müslüman azınlığın siyasal katılımı, etnik siyaset ve HÖH'ün rolünün ne olduğu incelenmiştir. Çalışmada, güncel verilere göre Bulgaristan nüfusun yaklaşık % 9'unu oluşturan Türk azınlığın, Osmanlıdan günümüze tarihsel süreci özetlenmiştir. 1984-1989 asimilasyon ve baskı dönemi üzerinde durulmuş; Bulgaristan'ın Avrupa Birliği (AB) adaylık sürecinin başladığı 2000 yılına kadar getirilerek, günümüze bağlanmıştır. Çalışmada sadece Türk azınlık araştırılmamış, dini ve kültürel yakınlıkları nedeniyle Müslüman Pomak ve Romanlara (Çingene) da yer verilmiştir. Türk ve Müslüman azınlık, demografik endişeler başta olma üzere çeşitli nedenlerle, anlaşmalı ve/veya zorunlu göçe tabi tutulmuştur. Günümüzde Türkiye yerine AB ülkelerine yönelmiş görünen azınlığın göç problemi de çalışmada ayrıca ele alınmıştır. Jivkov rejiminin çökmesiyle Bulgaristan'da komünist dönem sona ermiş ve Türk azınlık görece daha rahat bir döneme girmiştir. 1990 yılından kurdukları HÖH Partisi ile Bulgaristan siyasetinde yerini almış, zaman zaman da iktidar ortağı olmuştur. HÖH'ün Bulgar siyasetine dâhil oluşuyla Türk azınlığın siyasi faaliyetleri artmış; siyasal katılım ve etnik siyaset bağlamında önemli başarılar elde edilmiştir. HÖH sadece seçmenlerini mobilize etmekle kalmamış, aynı zamanda azınlık statüsünün tanınması ve azınlık haklarının verilmesinde baskı unsuru oluşturarak; hem Bulgaristan hem de Avrupa genelinde azınlığın sesi ve temsilcisi olmuştur. Müslüman azınlıklar başta olmak üzere diğer azınlıkların da teveccühünü kazanan HÖH, seçmen kitlesini genişletmiş; bir etnik parti kimliğinde kitle partisi durumuna gelmiştir. Yaptığımız anket, görüşme ve gözlemlerden elde ettiğimiz bulgulara göre Türk azınlığın HÖH'ü benimsediği, oy tercihini büyük oranda HÖH'ten yana kullandığı tespit edilmiştir. Çalışmanın İngiltere, Bulgaristan ve Türkiye olmak üzere üç ülke ayağı bulunmaktadır. Sosyoloji, etnografya, tarih, siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler gibi bilimleri kapsayan disiplinler arası (interdisciplinary) bir çalışmadır. Araştırma kapsamında Bulgaristan'ın Rodoplar (Kırcaali) ve Deliorman (Razgrad) bölgelerinde dört (4) ay süren bir alan çalışması (field work) yapılmıştır. Alan çalışmasında, tesadüfi yöntemle seçilen 200 katılımcıya (örneklem) Türk Müslüman azınlığı ilgilendiren konularda; siyasal katılım durumlarını ve oy tercihlerini ölçme amaçlı 63 sorudan oluşan bir anket uygulanmıştır (Bkz. Ek-2). Ankete ilaveten HÖH lideri Ahmet Doğan başta olmak üzere bazı HÖH milletvekilleri, HÖH temsilcileri, belediye başkanları ve azınlığın kanaat önderleriyle mülakatlar yapılmış; gözlemlerde bulunulmuştur. Araştırmanın veri analizinde anketler için nicel, mülakatlar için de nitel yöntemler kullanılıp, karma yöntem tekniği uygulanmıştır. Analizlerde ise SPSS Programıyla frekanslar ve karşılaştırmalı tablolar; anlamlılık ilişkilerini görebilmek için de Ki-Kare testinden yararlanılmıştır. Anket soruları, elde edilen ",739" Cronbach alfa katsayısıyla güvenirlik testini geçmiştir. Çalışmanın ilk bölümünde giriş ve yöntem; ikinci bölümünde kavramsal çerçeve ve teorik yaklaşımlar; üçüncü bölümünde tarihsel süreç; dördüncü bölümünde sosyo-ekonomik durum ve göç olgusu; beşinci bölümünde eğitim ve dini-kültürel yapı; altıncı bölümünde etnik ilişkiler; yedinci bölümünde siyasal katılım, etnik siyaset ve HÖH; sekizinci bölümünde de bulgu ve yorumlar sunulmaktadır. Çalışmanın son bölümünde ise değerlendirme, sonuç ve öneriler yer almaktadır. Anahtar Kelimeler: Bulgaristan, etnisite, etnik siyaset, HÖH, siyasal katılım, Türk azınlık.
Komünizm sonrası dönemde Bulgaristan'daki Türk azınlık ve siyasete katılımları (1997-2000)
Bu çalışmada Bulgaristan'da yaşayan Türk azınlığın statüsü, sosyo-ekonomik ve kültürel durumu, göç olgusu, etnisite, etnik kimlik, etnik ilişkileri; etnik siyaset, azınlıkların siyasal katılımı, bu katılımdaki değişimler ve değişimi etkileyen faktörler ile Hak ve Özgürlükler Hareketi (HÖH), 1997- 2000 yılları esas alınarak incelenmiştir. Araştırmanın problemi olarak Bulgaristan'daki Türk/Müslüman azınlık, maruz kaldığı yoğun bir asimilasyon sürecinden entegrasyon (bütünleşme) aşamasına nasıl gelebildiği sorusuna cevap aranmıştır. Çalışmada ayrıca, komünizm sonrası dönemde Yugoslavya başta olmak üzere Balkanlarda kanlı etnik ve dini çatışmaların yaşandığı bir süreçte bir Balkan ülkesi olan ve Türkler başta olmak üzere içinde birçok etnik ve dini azınlığı barındıran Bulgaristan'ın bu çatışmalardan nasıl uzak kalabildiği ve bu uzak kalışta Türk ve Müslüman azınlığın siyasal katılımı, etnik siyaset ve HÖH'ün rolünün ne olduğu incelenmiştir. Çalışmada, güncel verilere göre Bulgaristan nüfusun yaklaşık % 9'unu oluşturan Türk azınlığın, Osmanlıdan günümüze tarihsel süreci özetlenmiştir. 1984-1989 asimilasyon ve baskı dönemi üzerinde durulmuş; Bulgaristan'ın Avrupa Birliği (AB) adaylık sürecinin başladığı 2000 yılına kadar getirilerek, günümüze bağlanmıştır. Çalışmada sadece Türk azınlık araştırılmamış, dini ve kültürel yakınlıkları nedeniyle Müslüman Pomak ve Romanlara (Çingene) da yer verilmiştir. Türk ve Müslüman azınlık, demografik endişeler başta olma üzere çeşitli nedenlerle, anlaşmalı ve/veya zorunlu göçe tabi tutulmuştur. Günümüzde Türkiye yerine AB ülkelerine yönelmiş görünen azınlığın göç problemi de çalışmada ayrıca ele alınmıştır. Jivkov rejiminin çökmesiyle Bulgaristan'da komünist dönem sona ermiş ve Türk azınlık görece daha rahat bir döneme girmiştir. 1990 yılından kurdukları HÖH Partisi ile Bulgaristan siyasetinde yerini almış, zaman zaman da iktidar ortağı olmuştur. HÖH'ün Bulgar siyasetine dâhil oluşuyla Türk azınlığın siyasi faaliyetleri artmış; siyasal katılım ve etnik siyaset bağlamında önemli başarılar elde edilmiştir. HÖH sadece seçmenlerini mobilize etmekle kalmamış, aynı zamanda azınlık statüsünün tanınması ve azınlık haklarının verilmesinde baskı unsuru oluşturarak; hem Bulgaristan hem de Avrupa genelinde azınlığın sesi ve temsilcisi olmuştur. Müslüman azınlıklar başta olmak üzere diğer azınlıkların da teveccühünü kazanan HÖH, seçmen kitlesini genişletmiş; bir etnik parti kimliğinde kitle partisi durumuna gelmiştir. Yaptığımız anket, görüşme ve gözlemlerden elde ettiğimiz bulgulara göre Türk azınlığın HÖH'ü benimsediği, oy tercihini büyük oranda HÖH'ten yana kullandığı tespit edilmiştir. Çalışmanın İngiltere, Bulgaristan ve Türkiye olmak üzere üç ülke ayağı bulunmaktadır. Sosyoloji, etnografya, tarih, siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler gibi bilimleri kapsayan disiplinler arası (interdisciplinary) bir çalışmadır. Araştırma kapsamında Bulgaristan'ın Rodoplar (Kırcaali) ve Deliorman (Razgrad) bölgelerinde dört (4) ay süren bir alan çalışması (field work) yapılmıştır. Alan çalışmasında, tesadüfi yöntemle seçilen 200 katılımcıya (örneklem) Türk Müslüman azınlığı ilgilendiren konularda; siyasal katılım durumlarını ve oy tercihlerini ölçme amaçlı 63 sorudan oluşan bir anket uygulanmıştır (Bkz. Ek-2). Ankete ilaveten HÖH lideri Ahmet Doğan başta olmak üzere bazı HÖH milletvekilleri, HÖH temsilcileri, belediye başkanları ve azınlığın kanaat önderleriyle mülakatlar yapılmış; gözlemlerde bulunulmuştur. Araştırmanın veri analizinde anketler için nicel, mülakatlar için de nitel yöntemler kullanılıp, karma yöntem tekniği uygulanmıştır. Analizlerde ise SPSS Programıyla frekanslar ve karşılaştırmalı tablolar; anlamlılık ilişkilerini görebilmek için de Ki-Kare testinden yararlanılmıştır. Anket soruları, elde edilen ",739" Cronbach alfa katsayısıyla güvenirlik testini geçmiştir. Çalışmanın ilk bölümünde giriş ve yöntem; ikinci bölümünde kavramsal çerçeve ve teorik yaklaşımlar; üçüncü bölümünde tarihsel süreç; dördüncü bölümünde sosyo-ekonomik durum ve göç olgusu; beşinci bölümünde eğitim ve dini-kültürel yapı; altıncı bölümünde etnik ilişkiler; yedinci bölümünde siyasal katılım, etnik siyaset ve HÖH; sekizinci bölümünde de bulgu ve yorumlar sunulmaktadır. Çalışmanın son bölümünde ise değerlendirme, sonuç ve öneriler yer almaktadır. Anahtar Kelimeler: Bulgaristan, etnisite, etnik siyaset, HÖH, siyasal katılım, Türk azınlık.
Çocuğa yönelik simgesel şiddet aracılığıyla eril tahakkümün yeniden üretimi: Masumlar Apartmanı örneği
Etkili bir toplumsallaşma aracı olan televizyon, bağımlılık yapıcı program türleriyle çok fazla kişiye ulaşabilmektedir. Kültür üretme kapasitesi ile toplumsal düzeni inşa etme gücüne sahip olan televizyon, simgesel şiddetin uygulanmasına imkân sağlayan önemli bir şiddet aracıdır. Kavranabilen, yumuşak ve görünmez şiddet biçimi olarak simgesel şiddet, baskın olanın çıkarlarını korumak ve sürdürmek için hükmedilenin suç ortaklığını gerektirmektedir. Bu araştırma TRT'de yayınlanan Masumlar Apartmanı dizisinde aile bağlarının en derinine gömülü eril tahakkümü ve bu tahakkümün yeniden üretimi bağlamında çocuğa yönelik simgesel şiddeti konu edinmektedir. Yorumlayıcı nitel içerik analizi yöntemine dayanan bu araştırmanın temel amacı, Bourdieu'nun düşünümsel sosyolojik bakış açısı ile Masumlar Apartmanı dizisi özelinde toplumsal olana dair tüm kutsalın ardına gizlenmiş eril tahakkümün çocuğa yönelik simgesel şiddetini keşfetmek, anlamak ve görünür kılmaktır. Ataerkil ailede çocuk karakterlerin kurgulanma biçimi ve bağlamı, izleyicinin ve dolayısıyla toplumun çocuğa yönelik algı şemalarının oluşmasına katkı sağlamaktadır. Araştırma, toplumdaki eril tahakkümün, eşitsizliklerin, hiyerarşinin, ikili ayrımlaşmanın dizi özelinde çocuğa yönelik simgesel şiddet yoluyla nasıl yeniden üretildiğini, içselleştirildiğini, sürdürüldüğünü ve meşrulaştırıldığını anlamak için büyük önem taşımaktadır. Döngüyü kırması açısından farkındalık yaratmak oldukça önemlidir. Bourdieu sosyolojisine ilişkin okumalar, simgesel şiddeti görmeye odaklanan literatür okumaları ve araştırma örneklemi olarak seçilen Masumlar Apartmanı dizisi incelenmiştir. Verilerden elde edilen kodlama çerçevesine dayanarak yedi kategori oluşturulmuştur. Eril tahakküm ve Simgesel şiddet, ana tema olarak belirlenmiştir. Bulgular, çocuğa yönelik simgesel şiddet aracılığıyla eril tahakkümün yeniden üretildiğini göstermektedir.
Dijital çağda tahakküm/iktidar, özgürlük ve ahlâk: Yeni iletişim teknolojilerine eleştirel bir yaklaşım
Bu çalışma, yeni iletişim teknolojilerinin iktidar, özgürlük ve ahlâkilik üzerindeki etkileri bağlamında teknolojiye dair eleştirel bir anlayışın geliştirilmesini amaçlamaktadır. Yeni iletişim teknolojilerinin toplumsal değişim üzerindeki etkileri akademide (genel olarak sosyoloji, siyaset bilimi ve iletişim çalışmalarında) yaygın bir şekilde çalışılan bir konudur. Buna karşın gerçekliğin ve bizi çevreleyen dünyanın teknoloji vasıtasıyla algılanışının kaynaklık ettiği, yeni ortaya çıkmakta olan ahlâki örüntüleri anlamak ve somutlaştırmak adına işe koşulabilecek kavramsal araçlar konusunda bir eksiklik bulunduğu söylenebilir. Martin Heidegger'in modern teknoloji konusundaki felsefi yaklaşımı temelinde çalışma, üretici güdüleri ve düşünsel zeminleri açısından modern teknoloji ve yeni iletişim teknolojileri arasındaki süreklilikleri belirginleştirmek suretiyle eleştirel bir konum geliştirmektedir. Bu doğrultuda çalışma, dijital çağın temel niteliklerini ortaya koyan sosyal medya, Web 2.0, büyük veri, yapay zekâ ve makine öğrenmesi gibi teknolojilerin söylemsel/ideolojik ve sosyolojik boyutlarını analiz ederek, yeni iletişim teknolojilerinin iktidar/tahakküm pratikleri, özgürlük ve ahlâkilik konusunda temin ettiği imkân ve sınırlılıkları açığa çıkarmaya çalışmaktadır. Metodolojik olarak çalışma, eleştirel sosyal bilim perspektifine dayalı teorik bir araştırmadır. Bu kapsamda dijital çağın öne çıkan teknolojik kapasitelerine ve bunların mevcut ya da muhtemel etkilerine dair araştırmalar, raporlar, makaleler ve felsefi-sosyolojik çalışmalar sistematik bir yaklaşımla irdelenmiştir. Söz konusu inceleme neticesinde yeni iletişim teknolojilerinin özgürlüğü araçsallaştıran bir iktidar biçimi olarak ahlâkilik üzerindeki etkileri belirginleştirilmiştir. Bu doğrultuda, ahlâki öznenin mevcudiyetine ve eylemlerine yeni iletişim teknolojilerinin aracılık ettiği durumlar ile bu kapsamda ahlâki sorumluluk kavramının nasıl anlaşılabileceğine ilişkin düşünsel düzeyde bir kavramsal çerçeve önerisi geliştirilmiştir.
1990'lı yıllardan sonra Arnavutlarda dini kimliğin Millileşme sorunu
Bu çalışma, 1990'lı Yılardan Sonra Arnavutlarda Dini Kimliğin Millileşme Sorunu başlığıyla Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesin Sosyoloji Bölümünde Yüksek Lisans Tezi olarak çalışılmıştır. Arnavutlarda dini ve milli kimlikler üzerinde oluşturulan kimliksel tartışma ve çatışma sorununu bilimsel ve sosyolojik bir yöntemle ile araştırılmıştır. Yani 1990'lı yıllardan sonra Arnavutların Batı kültürüne olan düşkünlüğü ve özentisi kendi kültürel, dinsel ve ulusal kimliklerini Batıya göre yaklaşmaları, bakış geliştirmeleri ve Batıdan gelen bilimsel kaynaklar dışında başka kaynaklara başvurmayıp hata Batı kültürüyle uyuşmayan kaynakları sakıncalı-şüpheli yaklaşımların getirdiği dini ve milli kimlik sorunu bu araştırmanın hedefinde olmuştur. Bu çalışmada teorik ve literatür taraması yöntemi kapsamında genelde kimlik konusunu özelde Arnavutların kimlikleri ile ilgili olgu, bilgi, makale, kitap, rapor, olay ve yazılan tezleri derlendi objektif bir bakışla konu hakkında ileri sürülen farklı görüş ve yorumlar bir araya getirilip kıyaslamalar ve farklılıklar üzerinden çalışmanın amacına uygun atıf ve sentezlere yer verilmiştir. Çalışma, altı bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde giriş, araştırmanın konusu, kapsamı, sorunu ve amacı alt başlıkları yer almaktadır. İkinci bölümde kavramsal çerçeve ve kimlik, din, millet-ulus ve milli kavramların açıklaması yapılmıştır. Üçüncü Bölümde, Arnavutların tarihin seyri ve millileşme süreci ve dördüncü bölümde, 1990'lı Yıllardan sonra Arnavutlarda Dini Kimliğin Millileşme Sorunu başlıkları yer almaktadır. Beşinci bölümde tartışma, altıncı bölümde sonuç ve yedinci bölümde kaynakça başlıklardan oluşmaktadır. Anahtar Kelimeler; Kimlik, Milli, Millet, Ulus, Din, Arnavutluk, Arnavutlar…
Dünyada kentsel dönüşüm örnekleri: Bulanık küme ideal tip analizi ile karşılaştırmalı vaka incelemesi
Bu tezin temel amacı dünyanın çeşitli ülkelerinde yer alan 16 şehri, kentsel dönüşüme götüren süreçleri anlayıp yorumlayabilmektir. Her bir vaka için kentsel dönüşümün tamamlandığı noktadan geriye (zamansal bağlamda geçmişe) doğru bakılarak, örneklemdeki şehirleri kentsel dönüşüme taşıyan süreçler incelenmiştir. Bu amacı gerçekleştirmek için karşılaştırmalı vaka analizi yöntemi kullanılmıştır. Çözümleme sürecinde ise bulanık küme ideal tip analizi tekniğinden yararlanılmıştır. Araştırmada kentsel dönüşümü etkinleştirdiği düşünülen 12 faktörün (özelliğin) farklı biçimlerde bir araya gelmesiyle beliren çeşitli ideal tiplerin, vakaların kentsel dönüşüm deneyimlerini ne derece temsil ettiğinin anlaşılması amaçlanmıştır. Kentsel dönüşüm, çok sayıda ülkede pek çok kereler deneyimlenmiş sosyal bir olgudur. İlgili literatürde tekil örnekler bazında kentsel dönüşüm vakalarını inceleyen araştırmalar yoğunlukla bulunmasına karşın dünya çapından kentsel dönüşüm örneklerini bir araya getirip karşılaştırmalı vaka analizi yöntemini uygulamak, eşine sıklıkla rastlanmayan bir girişimdir. Çalışmada 16 şehrin özgün kentsel dönüşüm süreçleri demografik, ekonomik, yönetimsel ve çevresel üst faktörleri altında yer alan toplam 12 faktör (özellik) bağlamında incelenmiştir. Uygulanan karşılaştırmalı vaka analizi yöntemi, bulanık küme tekniği ve ideal tipler aracılığıyla gerçekleştirilmiştir. Bulanık küme tekniğiyle kalibre edilen (değer verilen) faktörler arası ilişkiler, "R" istatistiksel programlama dilinde geliştirilen "İdeal Tip Analizi" (İTA) programı kullanılarak çözümlenmiştir. Analiz sonucunda, örneklemdeki kentsel dönüşüm vakalarına ait faktörlerin eş zamanlı olarak karşılaştırılması yoluyla vakalara ilişkin özellikler, benzerlikler ve ayrımlar ortaya çıkarılmıştır. Örneklemdeki vakalar karşılaştırılırken bulanık küme tekniğinin somut olarak uygulanması bağlamında çalışmanın Türkçe sosyal bilim literatüründe bir ilki gerçekleştirdiği belirtilmelidir. Bu çerçevede araştırmanın ortaya koyduğu kentsel dönüşüm tipleri aracılığıyla kent kuramlarına katkı sağlamanın yanı sıra uyguladığı bulanık küme tekniği yoluyla da metodolojik bağlamdaki katkısının önemli olduğu savunulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Bulanık Küme, Bulanık Mantık, İdeal Tip, Kentsel Dönüşüm, Matematiksel Sosyoloji
Batı'da çokkültürlülük söylemi ve yükselen İslamofobia: Kavramlar, kuramlar, pratikler
Günümüzde çokkültürlülük ve İslamofobi konularıyla ilgili hem Batı'da hem de ülkemizde pek çok bilimsel çalışma kaleme alınmış ve alınmaya devam etmektedir. Öyle ki her iki kavram doğrudan ya da dolaylı olarak sürekli gündeme gelmektedir. Bir yanda farklı kimlikleri ve kültürleri, asgari şartlar altında bir arada tutma işlevini gören çokkültürlülük; öte yanda ise güvenlik, risk ve korku gibi söylemlerle finanse edilen farklılıkları ortadan kaldırmak için bilenmiş azmettirici olarak İslamofobi. Bahse konu olan mefhum ve içeriklerinin hangi şekilde doldurulup-boşaltılacağı küresel siyasal dilin mevcut durumuna göre belirlenmektedir. Siyasal durumun ve konjonktürel yapıların farklılaşmasıyla, kavramlara yüklenen anlamlarda değişip dönüşmektedir. Birarada yaşama olgusu modern dünya insanının en sorunlu alanlarından biridir. Yanı sıra sosyal bilimlerde üzerine en çok konuşulan en çok çözüm aranılan alanlarından bir tanesidir. Günümüz dünyasında farklılıkların birarada barış ve huzur içinde yaşaması bütün toplumların en temel problemlerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Mevcut devletlere bakıldığında doğal olarak farklı inanç, kültür ve dinlerden biraraya gelmektedir. Dolayısıyla bugün birçok problemin görünmeyen temelinde farklılıkların birarada barış ve huzur içerisinde yaşama problemi olduğunu görmekteyiz. Bu bağlamda çokkültürlülüğün temel esprisi farklı kültürlerin birarada yaşaması, birbirine hoşgörü gösterebilmesidir. Ancak bugün Batı Avrupa'da ortaya çıkan İslamofobi olgusu, Müslümanların neredeyse hayat hakkını bile kabullenememektedir. Çalışma üç bolümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, çokkültürlülük kavramının anlamı, tarihi ve nasıl bir konjonktürel yapı içerisinden ortaya çıktığı ve çokkültürlülüğün gündeme getirmiş olduğu kavramlar üzerinde durulacaktır. Çokkültürlülük tartışmaları ve araştırmaları sosyal bilimler alanında yakın zamanlarda gündeme geldiği için kavramsal bir altyapının oluşturulması çalışmamızın verimliliği açısından önemli görülmüştür. İkinci bölümde İslamofobinin tarihsel evirilme süreci ele alınacaktır. Üçüncü bölümde ise bugüne değin yaşanmış olan ve diğer yaşanan hadiselere nazaran daha çok etki bırakan örnek olaylar irdelenecektir. Bu bağlamda konu, literatür taramasıyla açıklanmaya çalışılacaktır.
Kürt sekülerleşmesi: Kuşak farklılaşması bağlamında Diyarbakır'da dini değişim
1960'lardan itibaren filizlenmeye başlayan Kürt sol/sosyalist düşüncesi, 1990'lı yıllardan itibaren toplumsal etki alanını peyderpey genişleterek Kürt toplumunun önemli bir kesimi üzerinde bir hegemonya kurabilmiştir. İllegal (PKK) ve legal (siyasal, toplumsal ve kültürel) alanlarda faaliyetler sürdüren Kürt solunun ideolojik/politik etkileri sonucunda, halen birçok genç etnik sol-sosyalist ideolojinin seküler çekim merkezine dâhil olmakta ve önceki kuşaklara kıyasla geleneğe ve dine yaklaşımlar hususunda hızlı bir değişim yaşamaktadır. Bu araştırma Diyarbakır'da yaşanan sekülerleşme sürecini hızlandıran önemli faktörlerden biri olan Kürt solunun kuşaklar üzerindeki etkisine odaklanmaktadır. Araştırmanın amacı, Diyarbakır şehri özelinde hâkim etnik sol/sosyalist dinamiklerin genç kuşakta nasıl bir değişim meydana getirdiğini saptamaya çalışmak ve genç kuşağın önceki kuşaklarla farklılıklarını çeşitli boyutlarıyla anlamaya çalışmaktır. Kuşak karşılaştırmasının metodolojik bir araç olarak kullanıldığı bu araştırmada, "temellendirilmiş teori" ve "biyografi" yöntemleri birlikte kullanılmaktadır. Araştırma, 2018 yılının Haziran-Temmuz-Ağustos ve 2019 yılının Temmuz aylarında Diyarbakır'da gerçekleştirilen saha araştırmasından elde edilen verilere dayanmaktadır. Araştırmada 36 genç ve ebeveyn çift, 14 tek ve 3 odak grup görüşmesinde toplam 102 katılımcıyla yarı-yapılandırılmış mülakat formuna dayalı olarak yüz yüze derinlemesine mülakatlar gerçekleştirilmiştir. Saha verileri, gorunded teorinin de bir gereği olarak kodlamayla başlayıp daha soyut teorik bulgulara ulaşmak şeklinde bir tümevarımsal süreç içinde ve sürekli karşılaştırılarak değerlendirilmiştir. Böylece ortaya çıkan bulgular, Kürt kuşakları arasında yaşanan sekülerleşmeye dair teorik soyutlamalara ulaşmaya imkân tanımıştır. Elde edilen bulgulara göre politik/ideolojik nedenlere dayanan ve etnik sol/sosyalist karakterde olan bu sekülerleşme tipi, sekülerleşme tartışmalarında genellikle ön planda olan Batılı kapitalist sekülerleşme tipinden farklı niteliktedir. Gençler üzerinde etkili olan etnik sol/sosyalist sekülerleşme süreci "radikal" nitelikte bir sekülerleşmenin ve tutum, değer ve inançlarda farklılaşmanın yaşanmasında etkili olmaktadır. Araştırmanın ulaştığı bulgulara göre ebeveynlerine kıyasla gençler; dine/geleneğe bakışta, ibadetleri uygulamada, örf ve âdetlere uymada, flört, evlilik ve boşanma gibi pratiklerde ve toplumsal cinsiyete yaklaşımda önemli farklılaşma yaşamaktadır.
Rawls ve Rorty'nin liberalizmlerinde metafizik ve normatiflik
Conceptions of philosophy have experienced substantial changes in the last couple of centuries. For the practice of political philosophy, some of the most noteworthy of such changes are the perception of political philosophy as a field independent from other philosophical disciplines, the separation of political thought from fundamental problems of philosophy, and accordingly the abandonment of metaphysical justifications for normative statements. In this context, the present study aims to analyze John Rawls's and Richard Rorty's understandings of liberalism in terms of their rejection of metaphysics and the effects of such rejection on the normative potentials of their approaches. To this end, firstly, Rawls's political liberalism, which intends to demonstrate the possibility of liberal democracy under the modern conditions of pluralism, is investigated through discussions of his construction of a normative political framework without relying on comprehensive (religious, metaphysical, or secular) doctrines. The normativity of Rawls's liberalism is then examined by his central notion of 'reasonable' and his idea of public reason as a mechanism to resolve practical political matters. Secondly, an interpretation of Rorty's liberalism is presented with regard to its emphasis on a redescription of liberalism in non-metaphysical terms as informed by a pragmatist elimination of traditional understanding of philosophy aimed at truth. This is followed by an evaluation of Rorty's normative proposals such as conceiving liberalism as an attitude against cruelty, utilization of irony for filtering out metaphysical approaches, and thinking of cultural politics as a realm of normative transformation. In conclusion, the study finds that normative possibilities of both Rawls's and Rorty's liberalisms are restricted as a result of their rejections of metaphysical/philosophical insights. Among such limitations are the ambiguity of normative concepts, indeterminacy in practical political contexts, being normatively barren and confined to the status quo, and inability to accommodate critical perspectives.
İkinci Dünya Savaşı sonrası Türk bürokrasisi ve TODAİE ilişkisi
Bu çalışma TODAİE'nin kurumsal gelişimini ele almaktadır. TODAİE'nin kuruluşu Türkiye'ye özgü bir gelişme olmayıp İkinci Dünya Savaşı sonrası azgelişmiş bölgelere yönelik uygulanan dış yardım politikasının bir ürünü olarak karşımıza çıkar. Bu bağlamda TODAİE'nin kuruluş misyonu ve gelişimi Türk bürokrasisine yönelik uzun erimli plan ve projeler çerçevesinde anlaşılabilir. Bunun için öncelikle İkinci Dünya Savaşı sonrası Türk bürokrasisine ilişkin kuramsal bir çerçeve ortaya konmaktadır. Yeni kurulan uluslararası sistemle birlikte sosyal bilimlerin yaşadığı dönüşüm evrensel bir paradigma olarak modernleşme kuramı ve onun ampirik temellerini oluşturan bölge araştırmaları üzerinden tartışılmaktadır. Bu bağlamda azgelişmiş bölgelerde bürokrasinin rolüne ilişkin tartışmalar ışığında Batılı bölge araştırmacıları ile yabancı uzman raporlarının ilgileri doğrultusunda şekillenen çağdaş Türk bürokrasisi literatürü, TODAİE'nin kuruluş misyonunu açıklamak üzere model transferi problemi çerçevesinde sorunsallaştırılmaktadır. Bu çerçevede Türk bürokrasisinin gelişimi dönemlere ayrılarak ilgili dönemlerde TODAİE'nin öğretim-yetiştirme, araştırma-yardım ve derleme-yayın faaliyetleri ele alınmıştır. Çalışma boyunca TODAİE'nin kurumsal öyküsü, Türk bürokrasisinin talep ve beklentilerini dönüştüren nesnel tarihsel koşullar ile Enstitü faaliyetlerini yürüten kurum içi aktörlerin faillikleri ışığında değerlendirilmiştir. Çalışmada doküman ve rapor analiziyle birlikte nesnel dönüşümlere odaklanan tarihsel yöntemin yanı sıra, kurum içi geliştirilen stratejilerin değişen koşullara TODAİE'yi nasıl uyarladığını açıklayabilmek için Enstitü tarihinde etkili olmuş kişilerin anıları, anekdotlar, dijital sözlü tarih görüşmeleri ve Enstitü yönetiminde yer almış kişilerle gerçekleştirilen yarı yapılandırılmış mülakatlar veri olarak kullanılmıştır. Sonuç olarak TODAİE'nin İkinci Dünya Savaşı sonrası Türk bürokrasisi ile ilişkisi bağlamında idare ile üniversite arasında bir köprü olarak tasarlanan idari reform kurumundan kendine münhasır akademik bir kuruma nasıl dönüştüğü, bu dönüşümü hangi dinamiklerin mümkün kıldığı tarihsel bir perspektifle ortaya konmaktadır.