Theses supervised by Prof. Dr. Şirzat Çoğalgil

11 theses · Bolu Abant İzzet Baysal University, Akdeniz University

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiyol-disülfit dengesi ve okside-redükte glutatyon dengelerinin inme sonrası hastalık şiddeti ve klinik prognoz ile ilişkisi

Amaç İnme, tüm ölümlerin ve Yeti Yitimine Ayarlanmış Yaşam Yılının (DALY) dünyadaki en yaygın sebepleri arasında yer alır. İnme patofizyoloji ve inme sonrası klinik ile oksidatif stres (OS) arasında bilinen yakın bir ilişki mevcuttur. Moleküllerde bulunan tiyol (sülfidril, SH) grupları önemli antioksidan özellik gösterirler. Tiyol-disülfit homeostazis sistemleri, SH düzeyleri ile antioksidan kapasiteyi ve disülfit (SS) formu ile oksidatif durumu gösteren hücre dışı ve hücre içinde önemli oksidatif stres belirteçlerindendir. Bu çalışmada; subakut inme hastalarının klinik durumları ile hücre dışı tiyol-disülfit (SH-SS) ve hücre içi okside-redükte glutatyon (GSSG-GSH) dengelerinin ilişkisi ve hastalardaki bu dengelerin sağlıklı gönüllerle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca rehabilitasyon programının bu oksidatif stres belirteçleri ve klinik veriler üzerindeki etkisi ve bu oksidatif stres parametrelerinin klinik prognoz üzerindeki öngörücü değeri de değerlendirildi. Gereç ve Yöntem Prospektif gözlemsel araştırma olarak tasarlanan bu çalışmada ilk defa inme geçiren ve ilk kez rehabilitasyon tedavisi amacıyla hastaneye kabul edilen subakut inmeli hastalar ve sağlıklı gönüllüler (kontrol grubu) dahil edildi. Hastaların klinik durumları, tedavi öncesi ve 4 haftalık rehabilitasyon programı sonrası taburculuk sırasında National Institues Of Healt Stroke Scale Scores (NIHSS), modifiye Rankin Skalası (mRS) ve Barthel Günlük Yaşam Aktiviteleri İndeksi (BI) ile değerlendirildi. Kontrol grubundan ve hasta grubundan tedavi öncesi ve taburculuk sırasında alınan serum örneklerinden, SH-SS dengesi parametreleri olan SH, Total SH, SS ve SS/SH yüzde oranı, alınan tam kan örneklerinden GSSG-GSH dengesi parametreleri olan GSH, Total GSH, GSSG ve GSSG/GSH yüzde oranı değerleri belirlendi. Bulgular Çalışmaya 42 hasta ve 35 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hasta ve kontrol grupları arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Hasta grubunda, tedavi öncesi ve taburculuk sırasında SH ve GSH değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük (her ikisi için p<0,05); SS, GSSG, SS/SH yüzde oranı ve GSSG/GSH yüzde oranları anlamlı olarak yüksekti (hepsi için p<0,05). Rehabilitasyon programı sonrasında öncesine göre SH, GSH ve BI değerlerinde anlamlı yükselme; SS, GSSG, SS/SH yüzde oranı, GSSG/GSH yüzde oranları, NIHSS ve mRS değerlerinde anlamlı düşme saptandı (hepsi için p<0,05). Tedavi öncesi SS/SH ve GSSG/GSH yüzde oranları ile tedavi öncesi ve sonrası NIHSS ve mRS skorları arasında pozitif, tedavi öncesi ve sonrası BI skorları arasında negatif korelasyon saptandı (hepsi için p<0,05). SH ve GSH düzeylerindeki artış ile NIHSS skorlarındaki düşüş ve BI skorlarındaki artış arasında anlamlı korelasyon saptandı (hepsi için p<0,05). Sonuç Bu çalışmada subakut inme hastalarında, hücre dışı SH-SS ve hücre içi GSSG-GSH denge parametrelerinin oksidatif tarafa doğru kaydığını ve bu durumun NIHSS, BI ve mRS skorları ile belirlenen daha kötü klinik ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Ayrıca bu dengelerin rehabilitasyon programı ile antioksidan tarafına doğru düzelme sağladığı ve bu durumla paralel olarak klinik değerlendirme skorlarında da düzelme olduğu gösterildi. Bu dengelerdeki parametlerin, subakut inme hastalarında, klinik prognozu belirlemek açısından potansiyel yararlı belirteçler olabileceği sonucuna varılmıştır. Bu dengelerdeki antioksidan kapasitelerin artması ile klinik verilerdeki düzelme arasında ilişki saptanmış olması nedeni ile; N-asetil sistein, lipoik asit gibi tiyol grubu içeren molekül takviyelerinin inme hastalarında potansiyel olarak daha iyi klinik sonuçlar elde edilmesinin sağlanmasına katkısı olabileceği sonucuna varılmıştır.

DisülfitlerGlütatyonHastalık şiddeti indeksi+5
Tuğba Alışık
Bolu Abant İzzet Baysal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Temporomandibular miyofasiyal ağrı tedavisinde kuru iğneleme ve düşük yoğunluklu lazer tedavilerinin etkinliklerinin karşılaştırılması

Çalışmaya, Bolu İzzet Baysal Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Eğitim ve Araştırma Hastanesi polikliniğine başvurup anamnez, muayene ve görüntüleme sonuçlarına göre temporomandibular miyofasiyal ağrı tanısı konulan ve çalışma kriterlerine uygun olan bireyler dahil edildi. Tüm hastaların yaş, cinsiyet, meslek gibi demografik verileri sorgulandı, detaylı fizik muayeneleri yapıldı. Çalışmaya katılması uygun olanlara ait bilgiler ilk değerlendirme esnasında, hazırlanan hasta değerlendirme formuna kaydedildi. Tüm hastalar tedavi öncesi, tedavi sonrası ve 3.ayda Vizüel Analog Skala(VAS), ağrı-basınç eşiğini değerlendiren bir algometre, maximum ağız açıklığının gonyometrik ölçümü, bruksizm varlığı, Beck Depresyon Ölçeği, Sağlık Değerlendirme Anketi(HAQ) ile değerlendirildi. 63 kişilik hasta grubu rastgele 21'er kişilik üç eşit gruba ayrıldı.1.gruba laser tedavisi uygulandı ve çene egzersizleri verildi. 2.gruba kuru iğneleme tedavisi yapıldı ve çene egzersizleri verildi. 3.gruba sadece egzersiz ve ev programı verildi. Tüm hastalara çene eklemini koruma prensibi konusunda eğitim verilerek, lüzum halinde parasetamol alabilecekleri söylendi.

AğrıAğrı yönetimiFizik tedavi+4
Zeynep Şeker
Bolu Abant İzzet Baysal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diz osteoartriti olan hastalarda fizik tedavi uygulamalarının ve kinezyolojik bantlamanın kinezyofobi üzerine ve kuadriceps kasının kalınlığı üzerine etkisi

Bu çalışmanın amacı, diz osteoartriti olan hastalarda aynı izometrik ve izotonik egzersizin ve bu egzersize ek olarak uygulanan kinezyo bantlamanın ve fizik tedavi ajanlarının hastalarda kinezyofobi düzeyine, ultrason cihazıyla ölçülen kuadriseps kası kalınlığına olan etkisini araştırmaktır. Bu etkiyi araştırmak için Abant İzzet Baysal Tıp Fakültesi Fizik Tedavi Ve Rehabiliyasyon Eğitim Araştırma Hastanesine diz ağrısı şikayetiyle başvuran ve American College of Rheumatology (ACR) kriterlerine göre osteoartrit tanısı konmuş ayrıca Kellgren-Lawrence evrelemesine göre evre 2 ve evre 3 osteoartriti olan 90 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Prospektif olarak planlanan çalışmada hastalar üç gruba randomize olarak ayrıldı. 1. gruba dört hafta boyunca haftada üç gün, günde ise yarım saat olmak üzere izometrik diz egzersizleri verildi. 2. gruba her gruba verilen bu egzersiz programına ek olarak kinezyo bant tedavisi uygulandı. Kinezyo bant tedavisi hafta üç gün olmak üzere toplamda iki hafta boyunca uygulandı. 3. gruba ise diğer gruplara da aynı şekilde verilen egzersiz tedavisinin yanında toplamda iki hafta boyunca on seans olarak konvansiyonel fizik tedavi ajanları verildi. Fizik tedavi hotpack, terapötik ultrason ve tens tedavilerinden oluştu. Tüm hastalar tedavi öncesinde ve sonrasında Vizüel Analog Skala (VAS), Western Ontario and McMaster Universities Osteoarthritis Index (WOMAC), TAMPA Kinezyofobi Ölçeği ile değerlendirildi. Ayrıca tüm hastaların tedavi öncesi ve sonrası tanısal ultrason cihazıyla kuadriseps kası kalınlığı ve vastus intermedius kası kalınlığı ölçüldü. Tüm gruplarda VAS, TAMPA, WOMAC değerlerinde düzelme görüldü ve bu düzelme istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Bu düzelmeler gruplar arası değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Tüm gruplarda tedavi sonrasında kuadriseps kası kalınlığı ve vastus intermedius kası kalınlığı tedavi öncesine göre arttı. Bu artış istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Gruplar arası değerlendirildiğinde kuadriseps kası kalınlığı ve vastus intermedius kası kalınlığı açısından grupların arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. Bu bulgular, egzersiz tedavisinin hastaların VAS, WOMAC, TAMPA ölçeklerinde düzelme sağlayabileceği ve kuadriseps ve vastus intermedius kası kalınlıklarında artış sağlayabileceğini gösterdi.

DizDiz eklemiFizik tedavi+4
Ayşe Özdemirkan
Bolu Abant İzzet Baysal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lomber disk hernili hastalarda traksiyon tedavisinin etkinliğinin araştırılması

LOMBER DİSK HERNİLİ HASTALARDA TRAKSİYON TEDAVİSİNİN ETKİNLİĞİNİN ARAŞTIRILMASI Amaç: Çalışmamızda lomber disk hernisi (LDH) tanısı almış kronik bel ağrılı hastalarda intermittant traksiyon tedavisinin ağrı şiddeti ve fonksiyonel durum üzerine etkisinin araştırılması amaçlandı. Materyal ve Metot: Rutin olarak uygulanan hotpack+transkutanöz elektriksel sinir uyarımı (TENS)+ultrason tedavisi (UST) verilmiş olan hastalar ve bu tedaviye ek olarak traksiyon tedavisi uygulanan hastaların tedavi öncesi ve sonrası sonuçları karşılaştırıldı. Hastaların sonuçlarının değerlendirilmesinde tedavi öncesi ve tedavi sonrasında ağrı şiddeti vizüel analog skala ile (VAS), fonksiyonel durum Oswestry özürlülük indeksi (OÖİ) ve Roland-Morris fonksiyonel değerlendirilme (RMFD) formlarıyla değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda yaş ortalaması 38,5±10,9 yıl olup, olguların %50'si erkekti. Gruplar arasında yaş, cinsiyet ve VKİ açısından farklılık saptanmadı (p>0,05). Hasta ve kontrol arasında VAS, OÖİ ve RMFD'nin; başlangıç, bitiş ve başlangıç ve bitiş düzeylerinin fark düzeyleri benzerdi (p>0,05). Hasta ve kontrol gruplarında VAS, OÖİ ve RMFD değerlerinde tedavi sonrası anlamlı düşme saptandı (p<0,05). Yaş ve VKİ'inin; VAS, OÖİ ve RMFD'nin (başlangıç, bitiş ve fark) düzeyleri ile arasında korelasyon saptanmadı (p>0,05). Erkek hastaların yaş ortalaması anlamlı olarak düşük saptandı (p<0,05). Cinsiyetin VKİ (başlangıç, bitiş ve fark), VAS, OÖİ bitiş ve RMFD (başlangıç, bitiş ve fark) ilişki saptanmadı (p>0,05). OÖİ başlangıç ve OÖİ fark kadınlarda anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0,05). Sonuç: LDH'li hastalarda hotpack+TENS+UST ek olarak uygulanan traksiyon tedavisinin hastanın ağrısı ve fonksiyonel geri kazanımına bir katkısı yoktur. Bu tedavi protokolleri uygulanan hastalarda, traksiyonun oluşturabileceği komplikasyonlar göz önüne alınarak vazgeçilmelidir. Anahtar kelimeler: lomber disk hernisi, traksiyon, vizüel analog skala, Oswestry, Roland-Morris

AğrıAğrı ölçümüFizik tedavi+7
Nuray Mutaf
Bolu Abant İzzet Baysal University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Abant İzzet Baysal Üniversitesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Hastanesi'nde bel ağrısı şikayeti ile yatan hastalarda d vitamini, kalsiyum, fosfor, vücut kitle indeksi, kemik mineral dansitometrisi ve glukoz düzeylerinin analizi

Bel ağrısı, kas-iskelet sistemi hastalıklarının en yaygın şekli olup, gelişmiş ülkelerde özürlülüğün en yaygın nedenidir. Bel ağrısı sakatlık ve iş gücü kaybı ile sonuçlanmakta; ciddi tıbbi maliyetlere ve üretim kaybına neden olup, doğrudan ve dolaylı olarak toplumlarda ciddi ekonomik etkilere neden olabilmektedir. Çalışmamızda; bel ağrısı ile vücut kitle indeksi, kan D vitamini, kalsiyum, fosfor, glukoz düzeyleri ve kemik mineral yoğunluğu arasındaki ilişkiyi araştırmak amacıyla, hastanemize başvuran bel ağrısı olan 200 hasta ve bel ağrısı olmayan 200 hasta karşılaştırılmıştır. Çalışmamıza dahil edilen bel ağrısı olan ve olmayan hastaların yaş ortalaması sırasıyla 65,12±8,1 ve 65,46±8,28'dir. Bel ağrısı olan hastalarımızın tamamının kronik bel ağrısından (3 aydan fazla) müzdarip olduğunu ve kadın olgularımızın tamamının postmenapozol dönemde olduğunu tespit ettik. Yaş, cinsiyet, meslek ve vücut kitle indeksinin bel ağrısı riskini etkilemediğini ancak; D vitamini eksikliğinin (<20ng/ml) bel ağrısı riskini önemli oranda arttırdığını tespit ettik. Çalışmamızda, kronik bel ağrısı olan ve olmayan erkekler arasında ortalama D vitamini seviyeleri arasında anlamlı bir farklılık tespit edilmemiş olup, kronik bel ağrısı olan postmenopozal kadın olgularda, olmayan kadınlara göre ortalama D vitamini seviyesi anlamlı derecede daha düşüktü. Postmenopozal kadın olgularda; orta-şiddetli ve şiddetli düzeyde 25-OH-Vitamin D3 eksikliğinin bel ağrısı açısından istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek risk taşıdığı , bununla birlikte yetersiz ve normal 25-OH- Vitamin D3 seviyelerinde bel ağrısı riskinin önemli ölçüde düşük olduğu tespit edilmiştir. Postmenopozal süreçte kadınlarda artan kas-iskelet sistemi ağrısında, azalan östrojen kadar, D vitamini seviyelerinin de altta yatan sebep olabileceğini düşündük. Özellikle D vitamini eksikliği gibi tanı konulduğunda tedavi edilebilecek bir durumun bel ağrısının alttan yatan sebebi olabileceği düşünüldüğünde; öncelikle postmenopozal kadınlar başta olmak üzere, kronik bel ağrısı ile başvuran bütün hastalarda D vitamini seviyesinin kontrol edilmesi ve D vitamini eksikliği olanlara D vitamini takviyesi verilmesinin, ağrı üzerine olumlu etkileri olacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler; Bel Ağrısı, D vitamini eksikliği, Kemik mineral yoğunluğu, Vücut Kitle İndeksi

Bel ağrısıFizik tedaviFosfor+7
Emine Hilal Hösükler
Bolu Abant İzzet Baysal University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik bel ağrılı hastalarda konvansiyonel fizik tedavinin kinezyofobi, depresyon ve uyku kalitesi üzerine erken dönem etkisi

Çalışmamızda kronik ağrı tedavisinde sıklıkla kullanılan fizik tedavi modaliteleri olan hotpack, US ve TENS kombinasyonunun kronik bel ağrısı olan hastalarda, kinezyofobi, depresyon ve uyku kalitesi üzerine erken dönem etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya kronik bel ağrısı olan 80 hasta alındı. Çalışmaya dahil olan tüm hastaların bel bölgesine hotpack, US, TENS tedavisi uygulandı. Hastaların tedavi öncesi ve sonrasındaki ağrı düzeyi Vizüel Analog Skala ile değerlendirildi. Kinezyofobi derecesinin belirlenmesinde Tampa Kinezyofobi Ölçeği, uyku kalitesinin değerlendirilmesinde Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi, psikolojik durumun değerlendirilmesinde Beck Depresyon Ölçeği kullanıldı. Çalışamaya alınan hastaların 43'ü kadın, 37'si erkekti. Tedavi sonunda ağrı, kinezyofobi, uyku kalitesi ve depresyon düzeylerinde anlamlı derecede düzelme gözlendi. Sonuç olarak; kronik bel ağrılı hastalara uygulanan konvansiyonel fizik tedavinin ağrı düzeyi, kinezyofobi ve depresyonu azalttığı, uyku kalitesini erken dönemde artırdığı söylenebilir. Fakat bu etkinin ne kadar süreyle devam ettiğinin araştırıldığı daha geniş seriler ile yapılacak kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Kronik bel ağrısı, Kinezyofobi, Uyku kalitesi, Depresyon, Ultrason, Transkutanöz Elektriksel Sinir Stimülasyonu, Hotpack

Rıfkı Doğuş Kayalı
Bolu Abant İzzet Baysal University
2017
30
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lateral epikondilit tanılı hastalarda kinezyolojik bantlama ve kuru iğneleme tedavi etkinliğinin karşılaştırılması

Amaç: Lateral epikondilit tanılı hastalarda kuru iğneleme tekniği ve kinezyolojik bantlama tedavisi etkinliğinin karşılaştırılmasıdır. Materyal ve Metot: Çalışmamız 3. Basamak bir üniversite hastanesinde lateral epikondilit tanısı almış 49 [24: kinezyolojik bantlama tekniği (KBT) ve 25: kuru iğne) hastalar ile prospektif olarak gerçekleşirdi. Hastaların örsel analog skalası (VAS), Patient Rated Tennis Elbow Evaluation (PRTEE) ve Quick Disabilities of the Arm,Shoulder, and Hand questionnaire (Q-DASH) skorları ve tedavi sonrası 10. günündeki Q- DASH skorları değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda kinezio uygulanan hastaların yaş ortalaması 38,4±8,5 yıl ve kuru iğne uygulanan hastaların 50,9±10,8 yıl olup; KBT uygulanan grubun yaş ortalaması anlamlı olarak düşük saptandı (p<0,05). Olguların %73,4'ünün kadın olduğu ve tedavi şekli ile cinsiyet arasında ilişki olmadığı saptandı (p>0,05). Grupların VAS (başlangıç, bitiş ve fark) değerleri benzerdi (p>0,05). KBT ve kuru iğne tedavisi sonrası tüm gruplarda VAS'ın anlamlı olarak düştüğü saptandı (p<0,05). Kuru iğne uygulanan hastaların başlangıç ve bitişteki PRTEE değerleri yüksek olarak saptandı (p<0,05). Ancak PRTEE farkları açısından gruplar arasında farklılık saptanmadı (p>0,05). Her iki grupta da PRTEE'nin anlamlı şekilde azaldığı saptandı (p<0,05).Kuru iğne uygulanan hastaların başlangıç ve bitişteki Q-DASH değerleri yüksek olarak saptandı (p<0,05). Gruplar arasında Q-DASH farkları açısından farklılık saptanmadı (p>0,05). Tüm grup, KBT ve kuru iğne uygulanan hastaların zaman içindeki Q-DASH seviyesindeki düşme istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). Sonuç: Lateral epikondilitte kinezio tedavisi, kuru iğne tedavisi kadar etkin bir yöntemdir. Tedaviye uyumlu olan hastalarda alternatif tedavi yöntemi olarak kullanılabilir. Anahtar kelimeler: Lateral epikondilit, kuru iğneleme, vizüel analog skala, PRTEE, Q-DASH

AnketlerAğrıAğrı ölçümü+7
Mine Ayvaz
Akdeniz University
2018
30
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Plantar fasiitte yüksek yoğunluklu lazer, ultrason ve kinezyolojik bantlama tedavilerinin etkinliklerinin karşılaştırılması

Plantar fasiit, plantar fasyanın kalkaneusa yapışma yerinde tekrarlayan travmalar sonucu oluşan ağrılı ve yaygın bir durumdur. Tedavisinde çok sayıda yöntem önerilmektedir. Çalışmamızda plantar fasiit tanılı hastalarda yüksek yoğunluklu lazer, ultrason ve kinezyolojik bantlama tedavilerinin ağrı, fonksiyon, yaşam kalitesi ve plantar basınç dağılımına etkilerini değerlendirerek üç farklı tedavi yönteminin birbirlerine olan üstünlüklerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya plantar fasiit tanısı konulan 18-65 yaş arası 60 hasta (53 kadın, 7 erkek) dahil edildi. Hastalar randomize olarak üç gruba ayrıldı. Birinci gruba yüksek yoğunluklu lazer tedavisi haftada 5 kez toplam 10 seans, ikinci gruba ultrason tedavisi haftada 5 kez toplam 10 seans, üçüncü gruba kinezyolojik bantlama beş gün ara ile toplam 3 kez uygulandı. Her üç gruba da plantar fasya ve gastroknemius/soleus kasları germe ve ayak intrinsik kaslara güçlendirmeden oluşan egzersiz programı verildi. Ağrı şiddeti ve fonksiyonel durum Vizüel Analog Skala ve Ayak Fonksiyon İndeksi ile; yaşam kalitesi Kısa Form 36 ile tedavi öncesi, tedavi sonrası ve tedavi sonrası 6. haftada değerlendirildi. Plantar basınç dağılımı pedobarografi cihazı ile tedavi öncesi ve tedavi sonrası 6. haftada ölçüldü. İstatistiksel analiz 0,05 anlamlılık düzeyinde uygulandı. Hastaların yaş ortalaması 53,77±8,18 yıl idi. Vizüel Analog Skala, Ayak Fonksiyon İndeksi skorlarında tedavi sonrası ve tedavi sonrası 6. hafta kontrolünde her üç grupta da istatistiksel olarak anlamlı azalma saptanırken, 3 grup arasında belirgin bir fark gözlenmedi. Yaşam kalitesi değerlendirme ölçeğinde yüksek yoğunluklu lazer ve kinezyolojik bantlama grubunda istatistiksel olarak anlamlı artış saptanırken, ultrason grubunda anlamlı fark saptanmadı, gruplar arası karşılaştırmada yaşam kalitesi değerlendirme ölçeğinin bazı parametreleri üzerine lazer ile ultrason grubu ve lazer ile kinezyolojik bantlama grubu arasında lazer grubunun, ultrason ile kinezyolojik bantlama grubu arasında kinezyolojik bantlama grubunun daha etkili olduğu saptandı. Plantar basınç ölçümlerinde lazer tedavisi ile topuk medialinde, kinezyolojik bantlama tedavisi ile 1 ve 2. metatarsta maksimum basıncın azaldığı, ultrason tedavisinin ise plantar basınç dağılımını etkilemediği gözlendi. Sonuç olarak; plantar fasiitte yüksek yoğunluklu lazer, ultrason ve kinezyolojik bantlama tedavileri ağrı şiddetini azaltmada ve fonksiyonel durumu düzeltmede etkili tedavi yöntemleridir. Ayrıca yüksek yoğunluklu lazer ve kinezyolojik bantlamanın yaşam kalitesini artırdığı söylenebilir ve bu artış yüksek yoğunluklu lazer ile daha fazladır. Anahtar Kelimeler: Yüksek yoğunluklu lazer, ultrason, plantar fasiit, ağrı, plantar basınç.

AğrıBasınçLazer tedavisi+3
Emine Akalın Kurt
Bolu Abant İzzet Baysal University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bolu bölgesinde primer nodal generalize osteoartrit ile HLA-A ve HLA-B doku uygunluk antijenleri arasındaki ilişkinin araştırılması.

Nodal generalize osteoarit (GOA), osteoartritin bir alt kümesi olarak bilinmektedir, 3 ve daha fazla eklemde OA olması ve bu eklem tutulumunun içinden ellerde interfalangeal tutulum ile olan Heberden ve Bouchard nodüllerinin varlığı ile karakterizedir. Etyopatogenezi hala tam olarak bilinmemektedir. Önemli risk faktörleri arasında yaş, genetik ve cinsiyetin yer aldığı bilinmektedir. Meslek, etnik köken, coğrafya ve iklimsel faktörler gibi diğer potansiyel faktörler için ise çelişkili sonuçlar gösterilmiştir. Radyografik nodal el OA prevalansı % 29?76 arasında gözlenmiştir. Genel olarak postmenapozal dönem kadınlarda görülme sıklığı fazla olup, sıklıkla HLA A1 ve B8 antijenleriyle uyumluluğunun artmasından dolayı, otoimmun bir yatkınlığı olduğu düşünülmektedir. Tedavi olarak medikal tedavi, fizik tedavi yöntemleri, cihazlama ve cerrahi yöntemler kullanılmaktadır.Bu çalışma, Bolu bölgesinde Amerikan Romatizma Birliği kriterlerine nodal generalize osteoartrit'li hastalarda HLA-A ve HLA-B doku uygunluk antijenleri ile hastalık arasındaki ilişkiyi araştırmak amacıyla yapıldı. Ayırıcı tanısı yapılmış 46 nodal GOA'li (Grup I) ve 60 nodal GOA olmayan (Grup II) olgu çalışma kapsamına alındı. Her iki gruptan kan örnekleri alındı. Hastalar seçilirken gruplar arasında yaş ortalaması ve cinsiyet oranında uyumluluğuna dikkat edildi. Hasta grupta epidemiyolojik ilişkiyi değerlendirmek için yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi ve aile öyküsü alındı. Çekilen grafileri Kellgren-Lawrence radyolojik evreleme skorlamasına göre değerlendirildi.Hasta grubunun 4'ü (% 8.69) erkek, 42'si (% 91.3) kadın; kontrol grubunun 5'i (% 8.3) erkek, 55'si (% 91.6) kadındı idi. Hasta grubunun yaş ortalaması 64.74±8.46 yıl, kontrol grubunun yaş ortalaması 62.32±6.8 yıl olarak tespit edildi. Hastaların Vücut Kitle indeksi (VKİ) ortalaması 28.86±4.7, kontrollerin VKİ ortalaması 30.82±4.38 idi. Hastalar ve kontrollerin VKİ karşılaştırılmasında (p<0,05) olduğu tespit edildi (p=0.03). Çalışmamızda obezite ile nodal GOA arasında bir ilişki bulamadık. Hastaların toplamda (%54,3)'ü nodal el OA radyografisi evre 4 olarak görüldü. Nodal el OA radyografik evrelendirme dereceleri arasında VKİ ile ilişkisi açısından anlamlılık saptanmadı (p=0,369).HLA-A1 ve HLA-B8 haplotipleri ile nodal GOA arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı (p>0.05). Çalışmamızda, diğer araştırmacılardan farklı olarak HLA-A02 ve HLA-B38 haplotipleri ile nodal GOA arasında anlamlı bir ilişki bulduk (p<0.05). HLA-A29 hasta grupta hiç saptanmazken, kontrol grubunda %11.7 ile yüksek bulunup, istatistiksel olarak (p=0.016) anlamlı olduğu saptandı. Bunun da koruyucu faktör olarak rol alabileceğini düşündük. Hastalarda HLA-B44 varlığının aile öyküsüyle ilişkisi istatistiksel olarak anlamlı idi (p=0.040).Bu çalışmayla, az sayıda olan olgulara rağmen elde edilen sonuçların, farklı genetik faktörler ve çevre-etnik yapı ilişkisi için yeterli bir veri sağladığını düşünmekteyiz.

AllellerBoluHLA A antijenleri+2
Cemal Taşlıgil
Bolu Abant İzzet Baysal University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fibromiyalji sendromu tedavisinde lokal anestetik enjeksiyonu ve lazer terapi yöntemlerinin etkinliğinin karşılaştırılması

Etyolojisi tam olarak bilinmeyen ve patofizyolojik süreçleri net olarak aydınlatılamamış olan fibromiyalji sendromu ilk kez Fransa ve İngiltere'de on dokuzuncu yüzyılda tanımlanan bir hastalıktır. Tarih boyunca insanların yaşam kalitelerini ve sağlık durumlarını olumsuz etkileyen kronik ağrı bozuklukları içinde önemli bir yere sahip olan bu hastalığın toplumdaki prevalansı yaklaşık %3 ila 5 arasında değişmekle birlikte, neden olduğu işgücü kayıpları ve sağlık harcamaları göz önüne alındığında önemi daha da artmaktadır.Bugüne kadar fibromiyalji sendromu bulunan hastaların tedavileri için farklı yöntemler denenmiştir. Ancak, değişik terapödik girişimlerin etkinlikleri gösterilmiş olsa da, fibromiyalji sendromlu hastaların tedavilerinde hangi yaklaşımın daha etkin olduğuna yönelik net bir bulgu elde edilememiştir.Bizim çalışmamızın amacı fibromiyalji sendromunun tedavisinde yaygın olarak kullanılan lokal anestetik enjeksiyonu ile lazer terapisi seçeneklerinin etkinliklerini karşılaştırmaktır. Bu amaçla çalışmamıza Abant İzzet Baysal Üniveristesi, İzzet Baysal Tıp Fakültesi Hastanesi, Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı polikliniğine başvuran ve fibromiyalji sendromu tanısı konulan (omuz kuşağındaki ağrısı belirgin olan) 20-60 yaşları arasında 40 kadın hasta dahil edilmiş, bu hastalarda lokal anestezik madde enjeksiyonu ve düşük doz lazer tedavisi yöntemlerinin tedavi etkinlikleri karşılaştırılmıştır.Çalışma sonuçlarımıza göre her iki tedavi yöntemi de fibromiyalji sendromu bulunan hastaların yönetiminde etkin seçenekler olarak belirlenmiş, ancak iki tedavi yönteminin etkinlikleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı tespit edilmiştir.

Zeynep Ateş
Bolu Abant İzzet Baysal University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Behçet hastalığı olan hastalarda serum IL-23 ve IL-17 düzeylerinin eklem bulguları ve diğer klinik bulgularla olan ilişkisinin incelenmesi

ÖZET Behçet hastalığı, uzun seyirli, tekrarlayıcı, sistemik bir vaskülittir. Deri ve mukoza bulgularının yanında göz, eklemler ve damarlar başta olmak üzere pek çok organı tutabilir. Etyolojisi ve patogenezi günümüzde tam olarak aydınlatılamamıştır. Ailesel yatkınlık olmakla birlikte enfeksiyöz bir ajanın hastalığı başlattığı düşünülmektedir. Biz bu çalışmada romatoid artirt, multiple skleroz, sistemik lupus eritematozis gibi gibi otoimmüm ve otoinflamatuar hastalıklarda rol oynadığı saptanan IL-23/IL-17 ortak yolunun Behçet hastalığının eklem bulguları ve diğer klinik bulgularla olan ilişkisini incelemeyi amaçladık. Çalışmamız 22 Haziran 2012- 22 Şubat 2013 tarihleri arasında Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı ve Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı polikliniklerine başvuran 36 Behçet hastası ve 36 sağlıklı bireyden oluşan kontrol grubuyla gerçekleştirildi. BH tanısı Uluslararası Çalışma Grubu Tanı Kriterlerine göre kondu. Behçet hastalarında ve kontrol grubunda IL-17, IL-23, C- Reaktif Protein ve Eritrosit Sedimentasyon hızı ölçüldü. Parametrik test varsayımlarını sağlayan değişkenlerin analizinde 2 grup arasındaki farkı incelemek için bağımsız örneklemler için T test kullanıldı. Parametrik test varsayımlarını sağlamayan değişkenler için ise 2 bağımsız grup arasındaki farkı incelemek için non-parametrik testlerden Mann-Whitney U kullanıldı. Hasta grubunun serum IL-17, IL-23, C- Reaktif Protein ve Eritrosit Sedimentasyon hızı kontrol grubuyla karşılaştırıldığında IL-17, IL-23, C- Reaktif Protein düzeyleri ve Eritrosit Sedimentasyon hızı hasta grubunda istatiksel olarak anlamlı derecede yüksek saptandı. Hasta grubunda aktif ve ianaktif hastalardaki IL-17, IL-23, C- Reaktif Protein düzeyleri ve Eritrosit Sedimentasyon hızı karşılaştırıldığında ise istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Çalışmamızın sonuçları IL-17, IL-23 gibi sitokinlerin Behçet hastalığının patogenezinde rol aldığını ve IL-23/IL-17 ortak yolunun Behçet hastalığında etkili olduğu bir kez daha saptanmıştır. Bulgularımızın daha geniş çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir.

Behçet hastalığıEklemlerSitokinler+2
Serkan Şimşek
Bolu Abant İzzet Baysal University
2013
00

Other supervisors