Antikorlar

87 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fındık yağı ve kanola yağı ile beslenen erkek ratlarda serum hormon ve testis histopatolojisinin değerlendirilmesi

Çalışmanın amacı Fındık yağı ve Kanola yağının erkek üreme sistemi üzerinde;serum hormonları ve testis üzerindeki histopatolojik etkilerini incelemek.Bunun için 30 tane Sprague-Dawley tipi erkek sıçan kullanıldı. Hayvanlar3 gruba ayrılarak 16 haftalık süren bir deney yapıldı. 1. grup kontrol grubuolarak belirlenirken 2. grup Fındık yağı ile beslenen, 3. Grup ise Kanola yağı ilebeslenen grup olarak oluşturuldu. Deney sonunda hayvanların tümü sakrifiyeedilerek testisleri alındı. Serumda FSH, LH, Testosteron hormonu, testis dokusu ise histopatolojik olarak incelenip immünohistokimyasal olarak primer testosteron antikoru bakıldı.Gruplar arasında hayvanların davranış şekillerinde ve tartı takibindeanlamlı bir fark görülmedi. Fındık yağı ve Kanola yağı ile beslenen erkekratlarda Kanola grubunda daha fazla olmak üzere serum LH ve Testosteronhormonu yüksekliği belirlenirken testis dokusunda ışık mikroskopisi ile yapılanhistolojik incelemede kriter olarak seminifer tübüllerdeki spermatogenezi gösteren Johnsen skoru baz alındı ve histopatolojik olarak bir fark saptanmadı.İmmunohistokimyasal olarak da testis dokularında anlamlı bir testosteron farkı saptanmadı. Sonuç olarak; Kanola ve Fındık yağı ile beslenen erkek sıçanlarda buyağların serum LH ve testosteronu arttırdığı ancak testis dokusunda herhangi bir fark yaratmadığı ortaya çıkmış olup fertilite üzerine net etkisinin araştırılabilmesi için ek olarak sperm fonksiyonlarını değerlendiren çalışmalaraihtiyaç olduğu sonucuna varıldı.

AntikorlarBitkisel yağlarFındık+5
Bülent Katı
İnönü University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kırım kongo kanamalı ateşi enfeksiyonu geçiren hastalarda serum IgG varlığının tespit edilmesi

Amaç: Çalışmamızda Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) hastalığını geçiren kişilerde serum IgG varlığını tespit etmek, demografik özelliklerin, kene teması öyküsünün, hastalığı geçirdiği dönemde replasman tedavisi uygulanma öyküsünün, hastalığın klinik seyrinin, hastalığı geçirdikten sonra riskli durumlarda korunma önlemlerine dikkat edip- etmemesinin, yakın çevresindeki kişilerin KKKA hastalığını geçirmesinin KKKA IgG antikor durumunu nasıl etkilediğini değerlendirmek ve KKKA IgG antikorunun serumda ne kadar süre pozitif kaldığını saptamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Hitit Üniversitesi Tıp Fakültesi Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Kliniği'ne 2011-2021 yılları arasında KKKA hastalığı tanısı ile tedavi görüp şifa ile taburcu olan 153 kişi ve 2009 yılında Ankara'da KKKA nedeni ile takip edilen bir sağlık çalışanı ile kliniğimize başka nedenle yatan ve 2007 yılında Ankara'da KKKA nedeni ile yatış öyküsünün olduğunu öğrendiğimiz iki kişi olmak üzere toplamda 155 kişi çalışmaya dahil edildi. Hastalardan alınan serumlar sonradan çalışılmak üzere -80 C'de saklandı. Bireylere 13 sorudan oluşan yapılandırılmış bir anket uygulandı. Hastalığın ciddiyeti Severity Scoring Index (SSI) kullanılarak belirlendi. KKKA IgG antikor varlığı ELISA yöntemi ile çalışıldı. Elde edilen sonuçlar hastalığı geçirdiği yıllara ve ankette sorulan sorulara göre istatistiksel analize tabi tutuldu. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda 47 (%30,3) kişide KKKA IgG antikoru pozitif bulundu. Hastalığı geçirdikten sonraki süre 7 yıl ise pozitiflik oranının yüksek olduğu belirlendi. Hastalığı geçirdikten sonraki süre 8 yıl ise pozitiflik oranının azaldığı görüldü. Kişilerin hastalığı geçirdiği yıla, demografik özelliklerine, kene teması öyküsüne, hastalığı geçirdiği dönemde replasman tedavisi uygulanma öyküsüne, hastalığı geçirdiği klinik seyrine göre, hastalığı geçirdikten sonra riskli durumlarda korunma önlemlerine dikkat etmesine ve yakın çevresindeki kişilerin KKKA hastalığını geçirmesine göre KKKA IgG antikor durumlarında anlamlı farklılık bulunmadı. KKKA IgG pozitif olan kişilerin yaşı hastalığı geçirdiği dönemde negatif olanlara göre anlamlı yüksek bulundu (p=0,043). Sonuçlar: Bulgularımız KKKA hastalığını geçiren kişilerde KKKA IgG'nin varlığının ortalama 7 yıl civarında kaldığı yönündedir. KKKA hastalığını geçirme yaşı ortalama olarak daha yüksek olanlarda KKKA IgG pozitifliği artmaktadır. KKKA IgG pozitifliği geçmişte hastalığın geçirildiğini göstermesi açısından epidemiyolojik çalışmalarda tarama testi olarak kullanılabilir. Ancak tek başına KKKA IgG pozitifliği bağışıklık durumunu göstermek amacıyla kullanılamayacağı için IgG pozitifliği saptanan bireylerde bu antikorların hastalıktan koruyucu nitelikte nötralizan vasıf taşıyıp taşımadığını gösterecek ileri çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar kelimeler: KKKA, KKKAV, IgG antikor, İmmünoloji

Alerji ve immünolojiAntikorlarHemorajik ateş-Kırım+1
Gülcan Kaplan
Hitit University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVID-19 tanılı olgularda IG G antikor yanıtının takibi

Giriş: Aralık 2019'da Çin'in Wuhan kentinden nedeni bilinmeyen pnömoni vakaları bildirilmiştir. Bu olgulardan alınan solunum yolu örneklerinden izole edilen virus SARS-CoV-2 olarak adlandırılmıştır. İnsandan insana damlacık yolu ile bulaşması nedeniyle tüm dünyaya yayılan bir pandemiye neden olmuştur. Covid-19 geçiren kişilerde IgM ve IgG antikor yanıtı oluştuğu bilinmektedir. Ancak SARS-CoV-2'ye karşı gelişen bu antikor yanıtının ne kadar süre ile kalıcı olacağı ve koruyucu titreleri kesin olarak bilinmemektedir. Çalışmamızda Covid-19 geçiren olgularda yaklaşık bir yıl boyunca antikor düzeylerini kantitatif olarak takip ederek SARS-CoV-2'ye karşı gelişen antikor yanıtının kalıcı olup olmayacağını, antikor titre düzeyinin ve antikor pozitifliği süresinin hangi değişkenlerden etkilendiğini saptamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne 11 Mart 2020 ile 11 Ağustos 2020 tarihleri arasında başvurmuş ve Covid-19 tanısı almış olan olgularda bir yıllık sürede antikor titre takibi yapılması planlandı. Çalışmaya katılan hastaların eşlik eden kronik hastalıkları kaydedildi, Charlson komorbidite indeksi (CCI) ve vücut kitle indeksi (VKİ) hesaplandı. Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüleri'nin Covid-19 tedavi rehberine göre hastaların klinik ağırlık skorları belirlendi ve hasta popülasyonu hafif, orta, ağır olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Hastalar, hastaneye ilk başvuru tarihlerinden itibaren yaklaşık olarak 1. 3. 6. ve 12. aylarda toplam 4 defa vizite çağırıldı ve SARS-CoV-2 IgG Quant testi (Abbott Laboratories, IL, ABD) ile SARS-CoV-2 Anti-N IgG titreleri ölçüldü. Bulgular: Çalışmaya dâhil edilen 177 hastanın %53,1'i erkekti (n=94) ve yaş ortalamaları 44,72 (±13,47) idi. Hastaların 164'ü (%92,7) PZR pozitifti, 13 olgu olası Covid-19 tanısı almıştı. Olası Covid-19 tanılı olguların hepsinde SARS-CoV-2 Anti-N IgG testi pozitifti. Hastalarımızın VKİ median değeri 27,74 (IQR: 24,97-30,89) saptandı. Yetmiş hastanın (%39,5) eşlik eden en az bir ek hastalığı vardı. Klinik ağırlık derecesine göre hastaların %33,3'ü hafif, %46,9'u orta, %19,8'i ağır olarak sınıflandırıldı. Takip vizitlerinin yapıldığı gün aralıkları; 1. vizitte median 56 gün (IQR: 42-64 gün), 2. vizitte median 92 gün (IQR: 90-96 gün), 3. vizitte median 193 gün (IQR: 183-199 gün), 4. vizitte 371 gün (IQR: 366-405 gün) idi. Antikor pozitifliği oranı 1. vizitte %88,7, 2. vizitte %80,8, 3. vizitte %45,9, 4. vizitte %21,4 saptandı. SARS-CoV-2 Anti-N IgG titrelerinin medianı 1. vizitte 5,9 (IQR: 3,45-7,66), 2. vizitte 3,88 (IQR: 2,08-6,44), 3. vizitte 1,36 (IQR: 0,58-2,83), 4. vizitte 0,84 (IQR: 0,38-1,22) ölçüldü. Antikor titrelerinin özellikle 3. vizitte önemli derecede düştüğü görüldü (p<0,0001). Anti-N IgG titreleri ile hastalığın ağırlık derecesi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki mevcuttu (tüm vizitler için sırasıyla, p<0,0001, p<0,0001, p<0,0001, p=0,004). Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde, hastalık şiddeti arttıkça 1. ve 3. vizitlerde antikor pozitifliği olasılığı yaklaşık 3 ila 6 kat artmaktaydı (sırasıyla OR: 6,453 %95 CI 2,126-19,589, p<0,0001, OR: 3,169 %95 CI 1,710-5,873, p<0,0001). Antikor pozitifliği üzerine etki eden diğer bağımsız değişkenler yaş ve CCI skoruydu (sırasıyla OR:1,078 %95 CI 1,031-1,127, p<0,0001, OR: 0,537 %95 CI 0,363-0,795, p=0,002). Ayrıca 3. ve 4. vizitler arasında aşı olan hasta grubu aşı olmayan hastalar ile karşılaştırıldı. Son vizitte ölçülen ortalama antikor titresi, aşı olan grupta aşı olmayan gruba göre anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p<0,0001). Sonuç: Çalışmamızda özellikle 6. aydan sonra Anti-N IgG antikor pozitifliğinde anlamlı bir düşüş olduğu görülmüştür ve anti-N IgG titresinde 1 yıl içerisinde önemli miktarda azalma gözlenmiştir. Tüm vizitlerde ölçülen ortalama antikor titreleri hafif hastalarda orta ve ağır hastalara göre anlamlı olarak daha düşük saptanmıştır. Antikor titresinin klinik ağırlık skoru ile orta derecede korele olduğu gösterilmiştir. Antikor pozitifliği üzerine etkili en önemli bağımsız faktör hastalığın ağırlık derecesi olmuştur. Antikor pozitifliğine etki eden diğer bağımsız değişkenler ise yaş ve CCI skorudur. Çalışmamızda antikor titre değerleri takip edilmiş ancak bu değerlerin re-enfeksiyon ve ağır hastalıktan koruyuculuğu objektif olarak değerlendirilememiştir. SARS-CoV-2'ye karşı gelişen antikorların kalıcılık süresinin yanı sıra seropozitiflik ile re-enfeksiyona karşı koruyucu bağışıklık arasındaki ilişkiyi aydınlatmak ve koruyucu antikor titre düzeylerini belirleyebilmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

AntikorlarCOVID 19SARS virüsü+1
Ayşe Betül Uslu Ersöz
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anti nükleer antikor pozitifliği bulunan hastalarda oto antikorların ve hematolojik parametrelerin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Sistemik otoimmün hastalıkların toplumdaki sıklığı %1 ila 2 arasında olup önemli bir morbidite ve mortalite sebebidir. Bu nedenle sistemik otoimmün hastalıkların erken tanısı önem taşımaktadır. Sistemik otoimmün hastalıkları destekleyen klinik bulguları olan hastalarda tanısal amaçlı, şüpheli klinik bulguları olan hastalarda ise bazı hastalıkları dışlamak için ve otoimmün hastalığı olan hastaları sınıflandırmak için ANA testi yapılması faydalıdır. HEp-2 hücreleri kullanılarak gerçekleştirilen indirekt immünfloresan (IIF) yöntemi, ANA saptanmasında kullanılan en duyarlı ve altın standart yöntemdir. ANA testinin sonuçlarında titre ve boyama modeli önem taşımaktadır. Güncel kılavuzlar sistemik otoimmün hastalık tanısı için ANA sınır değeri olarak 1/160 titreyi öngörmektedir. ANA testinin yüksek titrede bulunması, otoimmün hastalık açısından uyarıcıdır ancak tek başına tanı koydurucu değildir. IIF testi ile ANA pozitifliği saptanan hastalarda, antijen tipinin ortaya çıkarılması ve IIF testinin doğrulanması amacıyla; immünoblot ve ELISA testi önerilmektedir. Çalışmamızın amacı; ANA pozitif bulunan hastaların, ANA titresinin değerlendirilmesi, ANA boyanma paternlerinin belirlenmesi ve ANA subtiplerinin tayini ile birlikte ANA titrelerine göre sitopeni gelişme ihtimalinin değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Yöntem: Bu çalışmamıza, IFA yöntemi ile çalışılan ANA testi 1/160 titre ve üstünde pozitif saptanan 622 hasta dahil edilmiştir. Anti-ds DNA ve ENA profili (SS-A, SS-B, SCL-70, anti-SM, SM-RNP, anti sentromer, ENA nükleozomu, anti-ribozomal-P protein) içerisinden en az 3 ANA subtipi çalışılan 18 yaş üzeri kişilerin sonuçları retrospektif olarak taranmıştır. Hastaların demografik ve laboratuar verileri ile ANA titre ve paternleri karşılaştırılmıştır. Bulgular: ANA pozitif saptanan 622 hastanın, 539 (%86,7)'u kadın, 83 (%13.3)'ü erkek idi. Hastaların yaş ortalaması 46,7 saptanmıştır. Bu hastaların 565 (%90,8)'i nükleer patern, 56 (%9)'sı sitoplazmik patern ve 1 (%0,16)'i mitotik boyanma paterni göstermiştir. 168 kişide (%27) 1/160 titre, 153 kişide (%24,5) 1/320 titre, 101 kişide (%16,2) 1/640 titre, 79 kişide (%12,7) 1/1280 titre ve 121 kişide (%19,4) 1/2560 titre saptanmıştır. 1/640 ve üzerindeki titreler ile 1/640 altındaki titreler karşılaştırıldığında, hemoglobin, lökosit, trombosit, kreatinin, AST, ALT, CRP, Anti-TG, Anti-TPO, C3 ve C4 değerleri ile anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. ANA titresi ile sedimantasyon, RF ve AMA ile pozitif yönlü korelasyon saptanırken lökosit, hemoglobin ve C3 ile negatif yönlü korelasyon saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda ANA pozitifliği kadınlarda daha sık saptanmıştır. Yaş dağılımı literatürle uyumlu olarak 46,7 saptanmıştır. ANA titresi arttıkça sistemik otoimmün hastalıklar daha sık görülmektedir. Çalışmamızda en sık IFA boyanma paterni olan nükleer homojen ve ince benekli boyanmalar bulunmuştur. En sık saptanan ANA subtipleri ise SSA ve SSB idi. Sistemik otoimmün hastalık düşünülen ve ANA pozitifliği bulunan hastalarda, immünblot ve ELISA yöntemi ile anti-dsDNA ve anti-ENA profili çalışmanın erken tanı ve hasta takibinde klinik olarak yararlı olacağı düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: otoimmün hastalık, antinükleer antikor, IFA, ELİSA

AntikorlarAntikorlar-antinükleerAntikorlar-antinükleer+6
Sinan Yıldırım
Bezmialem Vakıf University
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Çukurova bölgesinde sıtmalılarda ve sıtma riski altında olanlarda İndirek Florasan Antikor Tekniği (IFAT) ile Plasmodium Vivax'a karşı oluşan antikorların gösterilmesi

6.0ZET Yaşlan 4 ile 85 arasında değişen 441 sıtmalı ve 211 sıtmasız toplam 652 serum örneğinde indirek floresan antikor tekniği (IFAT) ile homolog ve heterolog antijenler kullanılarak sıtmaya karşı oluşan IgG ve IgM antikorları arandı. P.vivax antikorları yönünden IgG için 1/64, IgM için 1/16 ve üstündeki sulandıranlar olumlu olarak değerlendirildi. Kalın damla incelemesinde parazit bulunan 441 örneğin P.vivax homolog antijeni ile 305'inde (%69.16), P.berghei heterojog antijeni ile 19'unda (%4.30) olumlu sonuç alındı. Kalın damla incelemesinde parazit bulunmayan 211 örneğin P.vivax homolog antijeni ile 13'ünde (%6.16) olumlu sonuç elde edildi. Bu grupta, P.berghei heterolog antijeni ile olumlu sonuç elde edilemedi. Çalışmada, P.vivax homolog antijenin duyarlılığı %69.16, özgüllüğü %93.84, P.berghei heterolog antijenin duyarlılığı %4.30, özgüllüğü %1.00 olarak belirlendi. Bu nedenle, bölgemizdeki çalışmalarda P.vivax homolog antijeninin sıtma tanısı için kullanılması uygundur. İlk defa sıtmaya yakalananlardan, akut dönemde kan alınanların %59.01'inde IFAT ile olumlu sonuç alındı. Bu durum, akut sıtma tanısında da yöntemin kullanılabilir olduğunu göstermiştir. Kalın damla incelemesinde parazit bulunmayanlar içerisinde, daha önce sıtma geçirmeyenlerin %2.76'sında antikor elde edilmesi ise bölgemizdeki belirtisiz sıtmalıların varlığım gösterdi. Bu durumdakileri ortaya çıkarmak için daha geniş grupta incelemelerin yapılması faydalı olacaktır. Sonuçta, bölgemizde sıtma tanısında kalın damla ile negatif sonuç alman olgularda İFA tekniğinin de kullanılmasının yararlı olacağı kanısına varıldı. 39

AntikorlarFloresan antikor tekniğiPlasmodium vivax+2
İsmail Soner Koltaş
Çukurova University · Institute of Health Sciences
1995
00
Master'sOpen AccessTR

SDS-PAGE, agarose cellulose asetat teknikleri kullanılarak farelerde (Musmusculus var. albinus) oluşan anyonik immünglobülin prodiksiyonunun saptanması

76 6. ÖZET Bu çalışmada çeşitli bakteri antijenleri ile aşılanmış Mus muscutus var. albinos farelerinde immün cevap oluşumunun saptanmasında çeşitli elektroforez tekniklerinin başarı düzeyi araştırılmıştır. Aşılama için P. aeruginosa, Klebsiella sp., S. albus, S. aureus ve Streptococcus bakterileri kullanılmıştır. Değişik periyodfarda ve konsantrasyonlarda subkutan antijen uygulamasından sonra dalak, kalp, böbrek, karaciğer ve serum örnekleri çeşitli elektroforez teknikleri kullanılarak analiz edilmişlerdir. Ayırma ortamı olarak homojen SOS-PAGE, Gradient SDS-PAGE, Nativ- PAGE, Agarose ve selluloz asetat teknikleri kullanılmıştır. Homojen jeller % 7.5- to konsantrasyonlarda kullanılırken, gradient Jeller % 3.5-25 arasında değişen konsantrasyonlarda uygulanmıştır. Agarose jeller % 0.8, nativ jel ise % 7.5 konsantrasyonda tatbik edilmiştir. Analizler sonucunda kalp ve karaciğer (toplam 10 farklı protein fragmenti ortaya çıkmıştır) dokularının İmmün cevabın gelişmesinde diğer sistemlere göre daha iyi sonuç verdikleri bulunmuştur. Kullanılan bakteri antijenlerinin immünojenik etkisi en fazla 5. albus antijeninde görülmüş ve bunu sırasıyla Klebsiella sp., ve S.aureus antijenleri izlemiştir. Elektroforez teknikleri arasında en başarılı separasyon gradient jeilerte gerçekleştirilmiştir (toplam 29 protein fragmenti). En başarısız separasyon agarose ve sellulose asetat tekniklerinde görülmüş ve toplam 4 protein fragmenti saptanabilmiştir. Denature edilen örneklerde iyi bir separasyon sağlanmasına karşın, denature edilmemiş örneklerde birbirinden ayrılmış protein fragmenti saptanamamıştır. Selüloz asetat yöntemi ile separe edilen protein fragmentleri densitometrik olarak değerlendirilmiş ve antijen uygulanmış bütün örneklerde, albumin düzeyinde azalma olduğu görülmüştür.

AdjuvantAntijenlerAntikorlar+2
Hatice Korkmaz
Çukurova University · Institute of Graduate Studies in Science
1995
00
Master'sOpen AccessEN

Investigation of IGM and IGG antibody levels in a group of COVID-19 patients with and without chronic disease in Iraq

A novel Coronavirus known as COVID-19 appeared for the first time in Wuhan city in China. COVID-19 is one of the SARS viruses that affect the respiratory system. COVID-19 spread rapidly to over the world, it appeared in pat birds firstly and then transmitted to humans causing severe health problems. The present study aimed to determine the levels of anti- IgM and anti-IgG antibodies constituted against COVID-19, and to compare the levels of these antibodies in the studied groups involving individuals who do not have any chronic diseases and those who have chronic diseases such as heart disease and asthma patients compared to the healthy not infected individuals. A total of 120 serum samples were collected from all these studied groups after the 10th and 20th days. The sociodemographic and clinical information about these 120 individuals were also collected. The blood samples that collected and delivered to the laboratory to get the serum and then stored at -20 °C until starting the work, where all samples were tested for anti-IgM and IgG assessment using the commercial ELISA kit. The results showed that the older age means was in COVID-19 patients with asthma followed by the heat diseases group, and the COVID-19 patients without any chronic diseases group had the smallest age mean. Also, the results showed significantly increased levels of anti-IgM for all COVID-19 patients groups on the tenth day compared to the twentieth day (197.52 ± 24.49 vs. 133.22 ± 71.56 ng/mL for COVID-19 with heart disease group, 175.95 ± 19.62 vs. 97.15 ± 72.40 ng/mL for COVID-19 with asthma group and 157.47 ± 74.0 vs. 110.29 ± 77.93 ng/mL for COVID-19 without any chronic diseases group). The highest anti-IgM antibody level was in COVID-19 patients with the heart disease group followed by COVID-19 with the asthma group for the tenth and the twentieth days (197.52 ± 24.49 and 175.95 ± 19.62 ng/mL, respectively), while the level of anti-IgM antibody was highest in the COVID-19 patients with heart disease group followed by COVID-19 patients without any chronic diseases group (133.22 ± 71.56 and 110.29 ± 77.93 ng/mL, respectively), In addition, the mean level of anti-IgM antibody was non-significantly increased in males compared to females on the tenth day of collecting, while appeared different significant levels between the males and females on the twentieth day of collecting. Also, the mean level of anti-COVID-19 IgG antibody was significantly increased on the twentieth day compared to the tenth day of collection (399.99 ± 37.82 vs. 176.15 ± 34.03 ng/mL for COVID-19 patients with heart disease group, 367.75 ± 25.96 vs. 141.53 ± 61.76 ng/mL for COVID-19 patients with asthma group and 372.59 ± 55.16 vs. 178.74 ± 50.56 ng/mL for COVID-19 patients without any chronic diseases group). The highest level of anti-IgG antibody was in COVID-19 patients without any chronic diseases group followed by the COVID-19 patients with heart disease group on the tenth day (178.74 ± 50.56 and 176.15 ± 34.03 ng/mL respectively), while on the 20th day the highest anti-IgG antibody level was in COVID-19 patients with heart disease group (399.99 ± 37.82 and 372.59 ± 55.16 ng/mL respectively). In addition, the results showed non-significant decreased levels of anti-IgG antibody in males compared to females on the tenth day of collecting for the COVID-19 patients with heart disease and without any chronic diseases groups (170.26 ± 38.94 vs. 183.21 ± 29.75 ng/mL and 170.74 ± 32.77 vs. 188.34 ± 69.55 ng/mL respectively). While in COVID-19 patients with asthma, the results appeared a significantly increased level of anti-IgG antibody in males compared to females on the tenth day also (208.20 ± 49.0 vs. 128.19 ± 58.60 ng/mL). On the twentieth day, the results were similar to the results of the tenth day (400.63 ± 51.48 vs. 399.23 ± 16.18 ng/mL for COVID-19 patients with the heart disease group, 364.47 ± 73.70 vs. 382.33 ± 24.50 ng/mL for COVID-19 patients without any chronic diseases group and 408.10 ± 35.98 vs. 359.68 ± 18.82 ng/mL for COVID-19 patients with asthma group). In conclusion, the results of a total of 90 individuals who had COVID-19 showed that the older patients with asthma aged had high levels of anti-IgM and anti-IgG antibodies, and the youngest were the COVID-19 patients who also had high levels of anti-IgM and anti-IgG antibodies. There were various statistically significant differences in anti-IgM antibody levels between the tenth and the twentieth day. For anti-IgM antibody level, it was higher in males' groups compared to females in COVId-19 patients without any chronic diseases and asthma groups, while it appeared different

AntibodiesAsthmaCOVID 19+2
Alı Abdulrazzaq Tamur Albu-attıya
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Brucella tanısında coombs testinin yeri

Ülkemizde ve Dünya'nın birçok yöresinde yaygın olarak görülen ve ekonomik anlamda ciddi kayıplara neden olan Bruselloz, önemli bir zoonotik hastalıktır. Çalışmada Çalışmada Çalışmada Çalışmada Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesinde Bruselloz ön tanısıyla laboratuvarımıza gönderilen 100 hasta serumu araştırılmıştır. Serum örneklerinde Wright ve Coombs aglütinasyon testleri çalışılmıştır. Wright testi ile negatif saptanan hastalarda Coombs testi ile Blokan antikor varlığı araştırılmıştır. Wright testi 1/20 titreden başlatılarak 1/2560 titreye kadar, Coombs testi ise 1/80 titreden başlatılarak 1/640 titreye kadar dilüsyonlar yapılarak çalışılmıştır. Çalışmada 100 hastanın 46'sında (%46) Wright testi ve Coombs testi negatif, 11'inde (%11) Wright testi pozitif, 43'ünde (%43) ise Wright testi negatif çıkarken Coombs testi pozitif bulunmuştur. Biyokimyasal parametrelerden WBC, RBC, HGB, HCT, CRP, Sedimantasyon, ALT ve AST ile gruplar karşılaştırıldığında, WBC için her iki tetkik de negatif olanlarla coombs pozitif hastalar arasında anlamlı bir farklılık görülmüştür (p=0.019). GGT ölçümlerinde ise Wright (-) Coombs (+) ile Wright (+) grupları arasında anlamlı bir farklılık vardır (p=0.038). Elde edilen veriler doğrultusunda Elde edilen veriler doğrultusunda Elde edilen veriler doğrultusunda Elde edilen veriler doğrultusunda Elde edilen veriler doğrultusunda Elde edilen veriler doğrultusunda Elde edilen veriler doğrultusunda Elde edilen veriler doğrultusunda Elde edilen veriler doğrultusunda Elde edilen veriler doğrultusunda Elde edilen veriler doğrultusunda Elde edilen veriler doğrultusunda Elde edilen veriler doğrultusunda Wright negatif, Coombs pozitif hasta sayısı oldukça yüksek bulunmuştur (%48.3). Çalışmada Brucella serolojisinde STA ile yalancı negatif sonuçlara yol açan blokan antikorların sıklığının ihmal edilemeyecek kadar yüksek oranda olduğu görülmektedir. Yapılan çalışmalarda bu yüksek oran nedeniyle STA sonuçlarının Coombs veya ELISA gibi diğer serolojik yöntemlerle doğrulanması önerilmektedir. Bu nedenle Brucella ön tanısı ile başvuran hastalarda mutlaka Coombs testinin de çalışılması ya da ekonomik kayıpları önlemek bakımından sadece Brucella Coombs testi çalışılması uygun olacaktır.

AntikorlarBrusellaBruselloz+4
Orhan Turan
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İdiyopatik membranöz glomurolenefritli hastalarda anti-fosfolipaz A2 reseptör(anti-pla2R) antikor düzeyinin tanı ve tedavideki yeri

Giriş: Membranöz glomerulonefrit (MGN) yetişkinlerde nefrotik sendroma yol açan en sık primer glomerüler hastalıktır. 2009'da Beck ve arkadaşları tarafından, yetişkin idiyopatik membranöz glomerulonefrit(İMN) tanılı hastaların %70'inde M-Tipi fosfolipaz A2 reseptörüne karşı gelişmiş olan otoantikorların (Anti-PLA2R) varlığı gösterilmiştir. Bizim araştırmamız, sağlıklı gönüllüler ve İMN'li hastalarda Anti-PLA2R antikor varlığını, düzeylerini ve bu düzeylerin klinik parametreler ile ilişkisini değerlendirmeyi amaçlayan kesitsel bir çalışmadır. Metod: Gaziantep üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Bilim Dalı olarak nefroloji polikliniğine başvuran böbrek biyopsisi ile İMN tanısı konulmuş 71 erişkin hasta ve 48 sağlıklı gönüllü aydınlatılmış onam formu alınarak kesitsel çalışmamıza dahil edildi. Çalışmaya 1 ay içinde tedavi değişikliği yapılmamış, serum kreatinin düzeyi <2mg/dl olan, 18-65 yaş aralığında sekonder nedenler dışlanmış olan patolojik olarak İMN tanısı almış hastalar dahil edildi. Laboratuvar analizleri için kan ve idrar örnekleri tüm katılımcılardan alındı. Serum örneklerinden tam kan sayımı, üre, kreatinin, total protein ,albümin, low dansity lipoprotein(ldl), trigliserid(1), hig dansity lipoprotein(hdl), total kolesterol, c-reaktif protein(crp), sedimantasyon(sedim) değerleri hastane kayıtlarından elde edildi. 24 saatlik idrar örneklerinden protein düzeyi ölçüldü ve spot olarak tam idrar tetkiki(tit) istendi. Hasta ve kontrol grubunda aynı zamanda poliklinik viziti sırasında ek olarak serum örneği alınıp -80 °C de Anti-PLA2R antikor ölçümleri yapılıncaya kadar saklandı. Serum Anti-PLA2R antikor düzeyleri ELİSA(Enzyme-Linked ImmunoSorbent Assay) yöntemiyle ölçüldü. İki grup arasındaki farklılıkların karşılaştırılmasında Mann Whitney U testi kullanılmıştır. Normal dağılmayan sayısal değişkenler arasındaki ilişkiler Spearman korelasyon katsayısı ile test edilmiştir. Analizlerde SPSS 22.0 paket programı kullanılmıştır. P<0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Hasta grubu ve kontrol grupları arasında demografik ve labaratuar değerlerinden yaş, cinsiyet, crp, hdl, ast, alt, mean corpuscular volüme(mcv), platelet(plt) değerleri ile ilgili anlamlı farklılık saptanmadı(p>0.05). İki grup arasında bakılan değerlerden üre, kreatinin(kre), modifiye diet renal disease(mdrd) değerleri ile fark olmayıp; total protein, albümin, ldl, tg, total kolesterol, hdl ,tit proteini nefrotik sendromda beklendiği üzere hasta grubunda istatiksel olaral anlamlı düzeyde yüksek bulundu(p<0.01). Hasta ve kontrol grubunda ELİSA ile bakılan anti-PLA2R antikor düzeyi negatif saptanmış olup; her iki gruptaki örneklerin sonuçları testin refarens değerlerinin altında saptanmıştır. Ayrıca saptanan değerler testin minumum hassaiyet değeri olan 0,5 ng/ml' nin altında olduğu için örneklerde ölçülen değerler de bu değerin altında sonuçlandığı için tüm veriler negatif olarak değerlendildi. Sonuç: Erişkindeki nefrotik sendromların önemli bir bölümünü oluşturan MN'li hastalarda primer, sekonder ayırımı için ve Anti-PLA2R varlığının araştırılması için daha hassas ve daha fazla hasta sayılarıyla araştırma yapmaya ihtiyaç vardır. Şu anki mevcut bilgilerimizle İMN tanılı hastaların tanı ve tedavisinin değerlendilmesinde spesifik bir biyomarkır olmayıp bu nedenle 2009 yılından beri birçok vaka serisinde anti-PLA2R antikor düzeyinin önemli olduğu vurgulanmıştır. Bizim çalışmamızda antikor titreleri düşük düzeylerde saptanmış olup çalışılacak antikor kitinin ölçüm aralığının daha hassas olması gerektiği ve daha fazla sayıda hasta ile desteklenmesi gerektiği ortaya çıkmıştır. Anahtar Kelimeler: Membranöz Nefropati, İdiyopatik membranöz glomerulonefrit Anti M-Tipi fosfolipaz A2 reseptör(Anti-PLA2R).

AntikorlarFosfolipazlar AGlomerüler filtrasyon+7
Sadettin Öztürk
Gaziantep University
2018
00
Master'sOpen AccessTR

İndirekt floresan antikor yöntemi ile 'granüler + granüler kromozom' paterninde ana pozitifliği saptanan hastalarda, immünblot yöntemi ile anti DFS-70 antikorlarının araştırılması

Hücre içi antijenlere karşı otoantikorların varlığı sistemik bağ dokusu hastalıklarının önemli göstergelerindendir. İndirekt Floresan Antikor (IFA) yönteminde nükleus ve sitoplazmik otoantikor pozitiflikleri klinik açıdan hastalıklarla ilişkilendirilebilen farklı boyanma paternleri gösterirler. Bu çalışmada, IFA yöntemi ile granüler + granüler kromozom paterninde Anti Nükleer Antikor (ANA) pozitifliği saptanan hasta serumlarında immünoblot yöntemi ile anti-DFS-70 antikorlarının araştırılması amaçlandı. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi'nin çeşitli kliniklerinden Nisan 2016-Eylül 2016 tarihleri arasında gönderilen hasta serumlarında IFA yöntemi ile granüler + granüler kromozom paterninde ANA pozitifliği saptanan 100 hasta serumunda immünoblot yöntemi ile 16 farklı antijene karşı oluşan antikorlar araştırıldı. Çalışma kapsamına alınan hastaların demografik bilgileri kaydedildi. Çalışma süresi içinde çeşitli kliniklerden gönderilen 4440 serum örneği IFA yöntemi ile ANA açısından değerlendirmeye alındı ve örneklerin 81'inde (% 1.82) tek olarak granüler +granüler kromozom tarzında ANA pozitifliği, 19'unda (%0.42 ) ise farklı paternlerle beraber granüler +granüler kromozom tarzında ANA pozitifliği saptandı. Pozitiflik saptanan 100 örnek immünoblot yöntemi ile çalışmaya alındı ve 70'inde (% 70) tek olarak anti-DFS70 antikoru, 30'unda (% 30 ) ise anti-DFS70 ile birlikte farklı antikor pozitiflikleri saptandı. Anti Sentromer pozitifliğine hiçbir hastada rastlanmadı. IFA yöntemi ile granüler +granüler kromozom paterninde ANA pozitifliği anti-DFS70 antikoru varlığı ile ilişkilendirilmektedir, bizim sonuçlarımızda bunu doğrulamaktaydı. Ancak birden fazla antijene karşı ANA pozitifliği olduğu durumlarda IFA ile boyanma paternlerinin birbirlerini maskeleyebileceği görüldü. İmmünoblot yönteminin birden fazla antikor varlığında oldukça yararlı olduğu sonucuna varıldı

AntikorlarAntikorlar-antinükleerFloresan antikor tekniği+2
İrem Güneş
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Spontan abortus/ölü doğum yapmış olan kadınlarda brucella antikorlarının araştırılması

Bruselloz dünya genelinde yaygın görülen zoonotik bir hastalıktır. Bruselloz Türkiye dahil bir çok ülkede endemiktir. Hayvanlarda yavru atımı ve infertilite nedeniyle önemli ekonomik kayıplara neden olmaktadır. Hayvanlarda özellikle salgı bezleri ve salgısal fonksiyonları olan hücrelerde replike olan bakteri, insanda genellikle RES hücrelerinde replike olmaktadır. Bu fark nedeniyle de insanda abort, infertilite, asemptomatik taşıyıcılık gibi hayvanlarda gözlenen klinik seyir görülmemektedir. Bununla beraber, bakteriyemi sırasında bakterinin plesantaya ulaşması ve bebek kaybına neden olabilmesi mümkündür. Bu çalışma, spontan abortus veya ölü doğum yapan hastalarda brusellozisin etyolojik nedenlerden biri olup olmayacağının sorgulanması amacıyla yapılmıştır. Kadın Hastalıkları ve doğum kliniğine başvuran, düşük yapan veya ölü bebek doğuran hastalardan 8-10mL kan örneği alınarak uygun koşullarda saklandı. Hastalar klinik ve demografik özellikler açısından sorgulandı. Hasta örneği alınan kliniklerden, normal gebelik seyrinde olan kadınlardan da kontrol grubu olarak kan alındı. Tüm serum örneklerinde brusella antikorları Brucellacapt testi kullanılarak araştırıldı. Çalışma süresinde 120 kadın ve 40 kadın kontrol grubu olarak belirlenen gebe kadından kan örneği alınarak, çalışma yapıldı. Hasta ve kontrol grubunda yaş ortalamaları benzer olarak saptandı. Düşük, canlı doğum ve ölü doğum yapma açısından, hasta grubunda bu oranların kontrol grubuna göre anlamlı oranda yüksek olduğu bulundu (p<0.05). 1/160 titre baz alındığında hasta grubunda 10 gebede (%8.3 oranında) brusella antikoru saptanırken, kontrol grubunda pozitiflik saptanmadı. Anlamlı düzeyde antikor saptanması açısından iki grup arasında istatistiki anlamlı fark bulundu(p<0.05). Ülkemizde sık rastlanan zoonoz etkenlerinden olan brusellanın insanlarda da düşük nedeni olabileceği akılda tutulmalıdır. Tekrarlayan düşüklerde brusellosisin endemik olduğu yerlerde brusella antikorlarına karşı tarama testleri yapılmalıdır.

Abortus-spontanAntikorlarBrusella+3
Kevser Sunğur Dokumacı
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Membranöz glomerulonefrit ve fokal segmental glomerulosklerozda soluable ürokinaz-tip plazminojen reseptör ve fosfolipaz a2 reseptör antikorlarının glomerül hasarı ve klinik bulgular ile olan ilişkisi

ÖZET Membranöz Glomerulonefrit ve Fokal Segmental Glomerulosklerozda Soluble Ürokinaz-tip Pazminojen Reseptör ve Fosfolipaz A2 Reseptör Antikorlarının Glomerül Hasarı ve Klinik Bulgular İle Olan İlişkisi Amaç: Membranöz glomerülonefrit (GN) ve fokal segmental glomerüloskleroz (FSGS) glomerulonefritlerin önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Glomerüler podositlerde eksprese edilen Fosfolipaz A2 reseptör antikorları (Anti-PLA2R) primer membranöz glomerulonefrit patogenezinde önemlidir. Podositler de dahil olmak üzere birçok hücrede bulunan soluable-ürokinaz tip plazminojen reseptör (suPAR) düzeyinin yüksek bulunması FSGS'de glomerül hasarı ile ilişkilendirilmiştir. Çalışmamız; Anti-PLA2R ve suPAR düzeylerinin membranöz GN ve FSGS patogenezindeki yerini saptamayı ve klinik parametreler ile ilişkisini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Hastanemiz Nefroloji polikliniğine başvuran böbrek biyopsisi ile tanısı konulmuş 20 membranöz GN ve 20 FSGS tanılı erişkin hasta aydınlatılmış onam formu ve etik kurul onayı alınarak çalışmamıza dahil edildi. Tedavi başlanmadan hastalardan alınan kan ve idrar örneklerinde Anti-PLA2R ve suPAR düzeyleri çalışıldı; hastaların eş zamanlı yaş, cinsiyet, glomerüler filtrasyon hızı (GFR), kreatinin, 24 saatlik idrarda proteinüri, trombosit, lökosit, albümin ve C-reaktif protein (CRP) değerleri ile korelasyonu değerlendirildi. Bulgular: Hastaların %52,5'u kadın, %47,5'u erkekti. Çalışmaya katılan kişilerin yaş ortalaması 42±16,0 yıldı. Membranöz GN grubunda ortalama albumin değeri FSGS grubuna göre düşük saptandı. Membranöz GN grubunda % 90, FSGS grubunda % 55 oranında hastada proteinüri nefrotik düzeydeydi. Gruplar arasında plazma ve idrar Anti-PLA2R ve suPAR düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Ancak Anti-PLA2R ve suPAR ile CRP, kreatinin, yaş, GFR arasında korelasyon saptandı. Sonuç: Çalışmamızda, Anti-PLA2R ve suPAR ile klinik ve laboratuvar bulguları arasında korelasyon olduğu görüldü. Ancak membranöz GN ve FSGS'de, Anti-PLA2R ve suPAR'ın önemini aydınlatmak için daha fazla hasta içeren çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar sözcükler: Membranöz glomerulonefrit, Fokal segmental glomeruloskleroz, Fosfolipaz A2 Reseptör Antikorları, Soluble Ürokinaz-tip Plazminojen Reseptör

AntikorlarFosfolipazlar AGlomerüler filtrasyon+5
Yasemin Aydınalp Camadan
Çukurova University
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Yavru köpeklerde bifidobacterium animalis subs. lactis ve vitamin D kombinasyonun aşı sonrası bağışıklık yanıt üzerine etkileri

Bu araştırmada yavru köpeklerde oral yolla kullanılan bifidobacterium animalis subs. lactis ve vitamin d kombinasyonu ile sadece vitamin D'nin aşılama sonrası bağışıklık yanıt üzerine olan etkilerinin belirlenmesi amaçlandı. Bu kapsamda, çalışmaya 55-65 günlük yaşta, her iki cinsiyetten de olan melez ırkta köpekler (n=21) dahil edildi. Çalışma kapsamına alınan köpekler ticarî karma aşı (Grup 1), karma aşı ile bifidobacterium animalis subs. lactis ve vitamin d kombinasyonu (Grup 2), aşı ve vitamin D (Grup 3) uygulanan olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Bifidobacterium animalis subs. lactis ve vitamin D kombinasyonunun uygulandığı gruptaki köpeklerin tüy yapısının ve iştahlarının diğer gruplara kıyasla daha iyi olduğu gözlemlendi. Kanin distemper virüsüne karşı gelişen antikor titrelerinin 1. ve 2. rapel aşı sonrasında ilk aşılamaya kıyasla gruplar arasında herhangi bir istatiksel anlamlı farklılığın olmadığı hayvanların hastalıktan korunma açısından yeter antikor titrelerine ulaştığı belirlendi. Kanin parvo virüs aşılamasına karşı gelişen antikor titrelerinde ise ilk aşılama zamanında gruplar açısından istatiksel farklılığın olmadığı buna karşın, 2. rapel aşıların yapıldığı zamanda alınan örneklerde bifidobacterium animalis subs lactis ve vitamin D3 kombinasyonu uygulanan grupta (Grup 2) diğer gruplara kıyasla antikor titrelerinde istatiksek anlamlı farklılığın olduğu belirlendi (P<0,05). Sonuç olarak 2. Rapel aşılamaların yapılmadan önce köpeklerin kanin parvo virüs ve kanin distamper virüse karşı yeterli antikor yanıtın oluştuğu ve bifidobacterium animalis subs. lactis ve vitamin D3 kombinasyonunun parvovirüse karşı gelişen antikor yanıt üzerine olumlu yanıtın gerçekleştiği belirlendi.

AntikorlarAşılamaAşılama+5
Gökhan Sarıdağ
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Serum örneklerinde anti-toxoplasma gondii antikor titrelerinin sıcaklık ve zamana bağlı değişimi

Amaç: Bu çalışmada, Toxoplasma gondii ile enfekte hastalardan alınan serum örneklerinde anti-T. gondii antikor titrelerinin sıcaklık ve zamana bağlı değişiminin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Mayıs 2017-Şubat 2018 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Parazitoloji Polikliniğimize başvuran T. gondii ile enfekte 18 yaş ve üstü gebe veya gebe olmayan beş gönüllü kadının beş farklı koşulda (oda, kargo paketi, buzdolabı, derin dondurucu, etüv) saklanan serum örneklerinde anti-T. gondii IgG antikor düzeyleri ELFA (Enzyme Linked Fluorescent Assay) testi ile çalışılmıştır. Bulgular: T. gondii ile enfekte beş gönüllü kadının oda sıcaklığı (20/25°C), kargo paketi (+4/+8°C), buzdolabı (+4°C), derin dondurucu (-16/-20°C) ve etüvde (+37°C) saklanan serum örnekleri 0, 24, 48. ve 72. saatlerde ELFA testi ile çalışıldığında anti-T. gondii IgG antikor titrelerinde istatistiksel olarak anlamlı bir değişim bulunmamıştır (p>0,05). Sonuçlar: T. gondii ile enfekte hastalardan alınan serum örneklerinin, laboratuvara çalışılmak üzere 72 saate kadar farklı ortam sıcaklıklarında farklı sürelerde ulaştırılması durumlarında elde edilecek test sonuçlarının klinik olarak anlamlı düzeyde etkilenmediği saptanmıştır. Dolayısıyla, 72 saate kadar eldeki serum örneğiyle testin çalışılmasının yeterli olduğu, serum örneklerinin uygun koşullarda muhafaza edilmediği gerekçesiyle hastaların tekrar polikliniğimize davet edilerek invazif bir girişim olan kan örneği alınmasına gerek olmadığı sonucuna varılmıştır. Hasta sayısın arttırılması ve serum örneklerinin 72 saatten daha uzun süre saklanarak değerlendirilmesi ile daha geniş kapsamlı araştırma verilerine ulaşılabileceği kanaatine varılmıştır.

AntikorlarAntikorlarELFA+5
Emine Çoban
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sağlık çalışanlarında kızamık, kızamıkçık, kabakulak, suçiçeği, difteri, tetanos ve HBV antikor düzeylerinin belirlenmesi

Bu çalışmada, Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde görev yapan sağlık personelinin, kızamık, kızamıkçık, kabakulak, suçiçeği, difteri, tetanoz ve hepatit-B antikor düzeyleri ELISA yöntemi ile belirlenmiştir. Ayrıca, bir anket yardımı ile katılımcıların demografik özelliklerinin yanı sıra, hastalık geçirme öyküsü, aşılanma ve kesici/delici alet ile yaralanma durumları değerlendirilmiştir.Çalışmaya katılan 309 sağlık personelinin %54'ünün meslekte bulundukları süre içinde en az bir kez mesleki yaralanmaya maruz kaldıkları ve yaralanmaların %78,3'nün iğne batması şeklinde gerçekleştiği saptanmıştır. Yaralanma oranlarının mesleklere göre doktor ve hemşirelerde, bölümlere göre pediatri ve cerrahi bölümlerinde daha fazla görüldüğü tespit edilmiştir.Serolojik test sonuçları değerlendirildiğinde, hastanemiz sağlık çalışanlarında anti-HBs pozitifliğinin %84.1 oranında olduğu, katılımcıların %71,5'nin işe başlamadan önce koruyucu önlem olarak HBV aşısı yaptırdıkları ve aşılanma durumunun eğitim düzeyi ile doğru orantılı olduğu belirlenmiştir. Genel olarak, kızamık, kızamıkçık, kabakulak ve suçiçeği için yüksek seropozitiflik oranları elde edilirken, difteri ve tetanoz antikor düzeylerinin yaşla anlamlı olarak azaldığı, sağlık çalışanlarının bağışıklık durumunu belirlemede hastalık geçirme ve aşılanma öykülerinin güvenilir olmadığı saptanmıştır.Sonuç olarak, elde edilen bulgular doğrultusunda hastanemiz sağlık çalışanlarında evrensel korunma önlemlerine uyumun artırılması, DKAY'na yönelik düzeltici ve önleyici faaliyetlerin bölüm ve mesleklere göre düzenlenmesi, hepatit B aşılanma oranlarının arttırılması, riskli bölümlerde çalışan sağlık personelinin bağışıklık durumunun serolojik testlerle desteklenmesi, difteri tetanoz aşılarının 10 yılda bir rapel şeklinde uygulanması gerektiği sonucuna varılmıştır.

AntikorlarAşılamaKabakulak+7
Nuray Cılız
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter hastalığında TGFß1 gen polimorfizmlerinin TGFß1 ve ADAMTS-4 serum düzeyleri ile ilişkisi

Koroner arter hastalığı, tüm dünyada yüksek mortalite ve morbiditeye sahip kalbi besleyen ana damarlardaki tıkayıcı özellikteki ateroskleroz gelişimi ile karakterize multifaktöriyel bir hastalıktır. Ateroskleroz gelişimine neden olan risk faktörleri tanımlanmış olsa da bu hastalığın patogenezi net olarak aydınlatılamamıştır. Son yıllarda yapılan çalışmalarda düşük molekül ağırlıklı lipoproteinlerin(LDL) damar duvarında aşırı birikiminin aterosklerozdaki temel mekanizma olduğunu destekleyen bulgular bulunmaktadır. Bu birikimde subendotelial ekstrasellüler matriksin temel bileşeni olan proteoglikanların artmış LDL bağlama kapasitesi sorumlu tutulmaktadır. Ekstrasellüler matriksin yapım ve yıkımını etkileyen faktörlerin bu süreçte sorumlu olabileceği öngörülmektedir. Bu çalışmada ekstrasellüler matriksin yapılanmasında görevli ve aterosklerozla ilişkili olduğu bilinen TGFß1 ve ADAMTS-4 'ün aterosklerotik hastalardaki rolünü ortaya koymak amaçlanmıştır. Bu amaçla Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji servisine koroner arter hastalığı ön tanısı ile başvuran olgulardan koroner anjiografide aterom plak tespit edilen 84 olgu hasta grubuna, koroner anjiografisi normal tespit edilen 72 olgu kontrol grubuna dahil edilmiştir. Olguların alınan kan örneklerinden TGFß1 ve ADAMTS-4 serum düzeyleri ve TGFß1 rs1800469, rs1800470 ve rs4803455 polimorfizmleri açısından genotipleri belirlenmiştir. Yapılan analizlerde TGFß1 üçlü genotipinde CCA genotipi hasta grubunda anlamlı düzeyde daha sık tespit edilmiştir. TGFß1 serum düzeyleri açısından hasta ve kontrol grubunda farklılık tespit edilmemiştir. Koroner anjiografide aterom plak saptanan olgularda ADAMTS-4 serum düzeyleri anlamlı düzeyde yüksek tespit edilmiş olup tutulan damar sayısı ve lezyon yüzdesinin ADAMTS-4 düzeyi ile artış gösterdiği saptanmıştır. Diabetik hastalarda tespit edilen artmış ADAMTS-4 düzeyinin yanısıra hasta grubunda ADAMTS-4 düzeyinin TGFß1 düzeyi ile birlikte artış gösterdiği görülmüştür. Sonuç olarak, ADAMTS-4'ün ateroskleroz fizyopatolojisinde aktif rolü olduğu ancak hastalığın progresyonunda tespit edilen TGFß1 ile olan korelasyonun ekspresyon çalışmaları ile desteklenmesi gerekmektedir. Hasta grubunda daha sık tespit edilen üçlü TGFß1 genotiplerinin hastalığın oluşumundaki etkisinin ortaya konması için daha fazla sayıda olguda yapılacak analizlere ihtiyaç bulunmaktadır.

AntikorlarAterosklerozEkstrasellüler matriks+4
Safiye Uluçay
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Otizm spektrum bozukluğu olan çocuklarda anti-gad antikor ve biyokimyasal parametrelerin otizm belirtileri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi; Vaka kontrol çalışması

Amaç: Bu çalışmada, Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB) tanısı almış olgular ile sağlıklı çocuklar arasında ve regresyon gösteren-göstermeyen OSB olguları arasında; Anti-Glutamik Asit Dekarboksilaz (GAD) antikor, Anti-Streptolizin O (ASO) ve biyokimyasal parametrelerin (ferritin, demir, D vitamini, B12 vitamini, TSH) ölçülmesi ve elde edilen laboratuvar verileriyle otizm klinik belirtileri arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız prospektif kontrollü bir çalışma olarak planlandı. Çalışmamızda hasta grubuna Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran ve DSM-V'e göre Otizm spektrum bozukluğu tanısı alan 2-8 yaş arası olgular alındı. Kontrol grubunda ise benzer yaş ve cinsiyette sağlıklı çocuklar değerlendirildi. Çalışmaya katılan tüm olguların Anti-GAD antikor, ASO, serum demir, ferritin, D vitamini, B12 vitamini, TSH, folat düzeylerine bakıldı. Otizm spektrum bozukluğu grubuna ise otizm davranış kontrol listesi (ABC- Autism Behavior Checklist) ve Değiştirilmiş Erken Çocukluk Dönemi Otizm Tarama Ölçeği (M-CHAT- The Modified Checklist for Autism in Toddlers), AGTE (Ankara Gelişim Test Envanteri) uygulandı. Klinik değerlendirme ile OSB'li çocuklar otistik regresyon gösteren ve göstermeyen olarak sınıflandırıldı. OSB'li çocukların verileri hem kendi içinde hem de sağlıklı çocuklarla kıyaslandı. Bulgular: Çalışmamıza toplam 90 katılımcı dahil edildi. OSB grubunun ortalama yaşı 48,3±20,1 ay iken kontrol grubundaki çocukların ortalama yaşı 54.6±19.4 ay şeklindeydi. OSB'li olanların % 73,3'ü (n=37) erkek, % 26,7'si (n=8) kız çocuğuydu; kontrol grubunda değerlendirilen 45 çocuğun % 82,2'si (n=33) erkek, % 17,8'i (n=12) kız çocuğu idi. İki grup arasında cinsiyet ve yaş açısından anlamlı fark yoktu(sırasıyla p: 0.251, 0,138). OSB ve sağlıklı çocukların Anti-GAD antikor titrasyonu, ASO, B12 vitamini, serum demir, ferritin, D vitamini, B12 vitamini düzeyleri belirlendi. OSB'li çocuklarda Anti-GAD antikor düzeyi sağlıklı çocuklara göre anlamlı düzeyde yüksek çıktı(p:0,003). ABC testinin "Duyusal Beceriler" alt puanlamasında OSB'li kızların puanı erkek olgulara göre istatiksel olarak anlamlı şekilde yüksek çıktı(p:0,013). OSB'li çocukların % 37,7'sinde (n=17) otistik regresyon görülmezken % 62,3'ünde (n=28) otistik regresyon mevcuttu. Regresyon gösteren OSB'li çocuklarda Anti-GAD antikor düzeyi, serum demir, ferritin düzeyi ve ABC toplam puanı regresyon göstermeyen OSB'li çocuklara göre anlamlı düzeyde yüksek çıktı(sırasıyla p:0,020, p:0,03, p:0,04, p:0,024). OSB'li grupta yapılan MCHAT, ABC, AGTE puanları ve B12 vitamini, D vitamini, serum demir, ferritin, TSH, folat parametrelerinin, Anti-GAD titrasyonu ile arasında korelasyon incelendi. Anti-GAD titrasyonu ile ABC toplam puanı arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon bulundu(r:0,724, p:0,01). Anti-GAD titrasyonu ile D vitamini arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif korelasyon bulundu(r:-0,360, p:0.015). ABC puanı ile D vitamini arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif korelasyon bulunmuştur (r:-0,297, p:0.047). Sonuç: Çalışmamızın verileri Anti-GAD antikorun; OSB etiyopatogeneziyle, OSB'nin klinik belirti şiddetiyle ve OSB'li çocuklarda görülen otistik regresyonla ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Otizmin etiyopatogenezi, tanısı ve klinik gidişatında bir biyobelirteç olarak Anti-GAD antikorun kullanılması için daha büyük klinik örneklem üzerinde daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Otizm, Anti-Glutamik Asit Dekarboksilaz Antikor, Otistik Regresyon, Anti-Streptolizin O Antikor

AntikorlarBiyokimyasal özelliklerOtistik bozukluklar+2
Burak Kamış
Çukurova University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Multiple skleroz hastalarının serum ve/veya bos'larında ebv, cmv, vzv, hsv-1, hsv-2, hhv-6b ve borrelia burgdorferi'ye ait antikorların ve/veya nükleik asitlerin araştırılması

Amaç: Nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte ,Multipl skleroz, genetik ve çevresel faktörleri içeren multifaktöryel etiyolojisi olan bir hastalık olarak kabul edilmektedir. Çevresel faktörler içinde en çok suçlanan, enfeksiyöz ajanlardır. Bu çalışmanın ana amacı; MS hastalarının serum ve/veya BOS örneklerinde MS etiyolojisinde rol oynama potansiyeli yüksek olan Human Herpesvirüslere ve spiroket B. burgdorferi'ye ait antikorları ve/veya nükleik asitleri saptamak ve aynı demografik özelliklere sahip MS dışı başka enflamatuvar nörolojik hastalığı olan ve organik nörolojik hastalığı olmayan kontrollerle karşılaştırmaktır. Çalışmanın ikincil amacı ise MS hastalarının serum ve/veya BOS örneklerinde Human Herpesvirüsler ve B. burgdorferi'ye ait pozitif antikor ve/veya nükleik asit verilerinin; hastalık süresi, hastalık başlangıç yaşı, hastalık tipi, disabilite gibi hastalıkla ilişkili değişkenlerle bağlantısını incelemektir.Yöntem: Bu tez çalışmasında, MS hastaları (n=44) ve kontrol grubu olarak alınan MS dışı enflamatuvar nörolojik hastalığı olan (n=23) ve organik nörolojik hastalığı olmayan (n=23) bireylerden alınan serum örneklerinde ELISA yöntemiyle, EBV VCA IgG, EBNA IgG, EA IgG, CMV IgG, VZV IgG, HSV1 IgG, HSV2 IgG, HHV6B IgG ve Borelia Burgdorferi IgM/IgG antikorları ve PCR yöntemiyle de bu ajanlara yönelik nükleik asitler çalışılmıştır. Ayrıca MS (n=17) ve kontrol1 (n=20) grubundan bazı olguların BOS örneklerinde de PCR yöntemiyle aynı ajanlara yönelik nükleik asitler çalışılmıştır.Bulgular: MS hastalarının ve kontrol gruplarının serum örneklerinde EBV, CMV, VZV, HSV-1, HSV-2 ve B. burgdorferi antikor pozitiflik oranları incelendiğinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Ancak; MS hastalarında HHV-6B antikor poztiflik oranları, kontrol gruplarıyla kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı oranda düşük saptanmıştır. Bunun üzerine, MS hastalarının HHV-6B antikor pozitiflik oranları ile EDSS puanları, hastalık başlangıç yaşı ve hastalık süreleri karşılaştırılmış ancak istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır.Sonuç: Bu tez çalışmasında; EBV, CMV, VZV, HSV-1, HSV-2 ve spiroket Borrelia burgdorferi'ye yönelik serumda antikor pozitiflik oranları, serum ve BOS'da nükleik asit pozitiflik oranları MS'li hasta ve kontrol gruplarında benzerdir. Sadece HHV-6B IgG pozitifliği, MS'li hastaların serumunda kontrol gruplarıyla kıyaslandığında anlamlı oranda düşük bulunmuştur.

AntikorlarEpstein-barr virüs enfeksiyonlarıHerpes simplex+8
Türkan Tetik Koşan
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnaktif ve mRNA SARS-CoV-2 aşıları sonrası oluşan hücresel ve hümoral immün cevabın gösterilmesi

Amaç: Çalışmamızın amacı, CoronaVac ve BioNTech aşı uygulamalarından sonra oluşan, hücresel ve hümoral immünitenin göstergesi olan interferon-gama ile IgG antikor düzeylerinin karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza SARS-CoV-2 CoronaVac ya da BioNTech aşısını iki doz olarak yaptırmış ve ikinci doz üzerinden en fazla 1-4 hafta süre geçmiş, 40-60 yaş aralığında toplam 40 kişi dahil edilmiştir. CoronaVac aşısı yaptırmış 18 kişi ve BioNTech aşısı yaptırmış 22 kişinin serumlarından Anti-SARS-CoV-2 IGRA kiti ile IFN-γ yanıtı ve SARS-CoV-2 IgG II Quant Reagent kiti ile IgG antikor yanıtı çalışılmıştır. Bulgular ve sonuç: Çalışmaya alınan aşı grupları arasında interferon-gama cevabı açısından anlamlı düzeyde fark saptanırken (p=0,007), IgG antikor cevabı açısından anlamlı bir fark saptanmamıştır (p>0,05). İnterferon gama cevabı pozitif olanların oranı, BioNTech aşı grubunda (%95,5), CoronaVac aşı grubundakilerden (%55,6) anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Çalışmaya katılan gönüllülerin cinsiyet, yaş grubu, VKİ, ek hastalık varlığı ve sayısı ile supplement kullanımına göre interferon-gama değerleri açısından anlamlı bir fark saptanmamıştır (p>0,05). Benzer şekilde IgG antikor değerleri açısından da ek hastalık sayısı dışında kalan diğer veriler arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). İki aşı grubu ek hastalık varlığına göre karşılaştırıldığında interferon-gama ve IgG yanıtlarında anlamlı düzeyde fark saptanmıştır (p=0.001). CoronaVac aşı grubunda ek hastalığı olan ve olmayan bireylerin interferon gamma ile IgG antikor değerleri, BioNTech aşı grubunda ölçülen değerlerden anlamlı düzeyde daha düşük bulunmuştur (p=0.016, p=0,001). COVID-19'da aşı yanıtı için antikor testleri yaygın olarak kullanılmasına rağmen, T hücre etkinliğini saptayan Anti-SARS-CoV-2 IGRA testi de güvenilir bir yöntem olarak kullanılabilmektedir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: SARS-CoV-2, COVID-19 aşısı, interferon-gama, antikor yanıtı, CoronaVac

AntikorlarCOVID 19COVID 19 aşıları+7
Betül Dönmez Gökboğa
Düzce University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çölyak hastalığı ön tanısı ile endoskopi yapılan hastaların doku transglutaminaz antikor düzeylerinin endoskopik ve patolojik bulgularla karşılaştırılması

Amaç: Çölyak hastalığı tanısında altın standart ince bağırsak biyopsisidir ancak çölyak hastalığı tanısı için serolojik incelemelerin önemli bir yeri vardır. Doku transglutaminaz IgA antikoru, çölyak hastalığı tanısında yüksek duyarlılığa sahip özgül bir belirteçtir. Doku transglutaminaz IgA antikor düzeyi artışı ile villöz atrofinin şiddeti artmaktadır. Bu çalışmadaki amacımız, çölyak hastalığı tanısında kullanılan doku transglutaminaz antikor düzeylerini endoskopik ve histopatolojik bulgularla karşılaştırıp, çölyak hastalığındaki anlamlı doku transglutaminaz antikor düzeylerini belirleyerek bu hastalarda tanısal amaçlı endoskopi yapmak ve endoskopi yapmadan izlenebilecek hastaların antikor düzeylerini belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Gastroenteroloji ve Çocuk Sağlığı Hastalıkları Polikliniklerine Eylül 2018- Mart 2020 tarihleri arasında başvurmuş, çölyak hastalığı şüphesi nedeniyle doku transglutaminaz antikoru düzeyi bakılmış ve gastroskopi yapılmış 211 olgu ile retrospektif yapıldı. Hastaların cinsiyeti, yaşı, kilo ve boy ölçümleri, yakınmaları, ek hastalık varlığı, gastroskopi ve histopatoloji raporları, laboratuvar sonuçları kaydedildi. Hastaların doku transglutaminaz IgA antikor düzeyi referans aralığı; <20 RU/ml negatif, >20 RU/ml pozitif ve <20 RU/ml birinci grup, 20-50 RU/ml arası ikinci grup, 50-100 RU/ml arası üçüncü grup, 100-200 RU/ml dördüncü grup, >200 RU/ml beşinci grup olarak belirlendi. Çölyak hastalığı tanısı ESPGHAN ölçütlerine göre Modifiye Marsh evre2 ve üzeri çölyak hastalığı için anlamlı kabul edildi. Gastroskopi bulguları, spesifik endoskopi bulgularına göre patolojik olanlar ve normal olanlar olarak sınıflandırıldı. Bulgular: Olguların 123'ü (%58,3) kız, 88'i (%41,7) erkekti. Marsh evrelerine göre; olguların 81'i evre 0 (%38,4), 9'u evre 1 (%4,3), 5'i evre 2 (%2,3), 28'i evre 3a (%13,3), 33'ü evre 3b (%15,6), 55 'i evre 3c (%26,1) ile uyumluydu. Çölyak hastalığı tanısı alan 121 olgunun 103'ünde (%85,1) doku transglutaminaz IgA düzeyi 200 üzeriydi. Doku transglutaminaz IgA düzeyi ile Marsh evresi arasında pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. Sonuçlar: Doku transglutaminaz antikor düzeyinin refarans değerine göre 10 kattan fazla artışı %85,1 oranında çölyak hastalığı ile uyumlu bulundu ve tanısal amaçlı endoskopi yapmak için uygun grup olarak saptandı. Ancak doku transglutaminaz IgA düzeyi 200 altında olan diğer gruplarda hasta sayısının az olması çalışmamızın kısıtlılıklarındandı. Doku transglutaminaz IgA düzeyi 100 üzeri saptanan olgularda karında şişlik, demir eksikliği anemisi, iştahsızlık ve boy kısalığı gibi şikayetlerin çölyak hastalığı riskini artırdığı sonucuna ulaşıldı. Bu nedenle endoskopi kararı vermede serolojik incelemelerle birlikte başvuru şikayetleri de çok önemlidir. Anahtar Kelimeler: Çölyak Hastalığı, Doku Transglutaminaz IgA, Endoskopi, Marsh Evreleri, Antikor düzeyi

AntikorlarEndoskopiTransglutaminaz+2
Hüseyin Serkan Kösek
Gaziantep University
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Risk grubunda bulunan insanlarda brucella ve coxiella burnetii antikorlarının serolojik yöntemlerle araştırılması

Ekim 2010- Temmuz 2011 tarihleri arasında Gaziantep'te risk grubunda ve kontrol grubunda bulunan kişilerde Brucella ve Coxiella burnetii antikorları araştırıldı. Çalışma kapsamına alınan kişilere yaş, cinsiyet, semptomlar ve risk faktörlerine ilişkin anket formları uygulandı. Toplanan serum örneklerinde brusella antikorunun varlığı mikroaglütinasyon testi ve Brucellacapt testi ile araştırıldı, ?1/40 titreler Brucella etkenleri ile temasın göstergesi açısından, ?1/160 titreler brusellozun serolojik tanısı açısından pozitif kabul edildi. C.burnetii Faz II IgM ve IgG antikorları ELİSA testi ile araştırıldı. ELİSA ile pozitif ve kuşkulu saptanan örnekler IFA testi ile doğrulandı. Risk grubunun 83'ü (%27.7) çiftçi, 82'si (%27.3) kasap, 66'sı (%22) laboratuvar personeli, 60'ı (%20) mezbaha işçisi, 9'u (%3) veteriner, kontrol grubunun 110'u (%36.7) ev hanımı, 105'i (%35) esnaf, 85'i (%28.3) memurdu. Brucellacapt sonuçlarına göre Brucella antikor pozitifliği temas göstergesi açısından; risk grubunda %22, kontrol grubunda %14.7, brusellozun serolojik tanısı açısından; risk grubunda %6.7, kontrol grubunda %2.7 oranında saptandı. Risk ve kontrol grubu arasında brusella antikor pozitifliği temas göstergesi ve brusellozun serolojik tanısı açısından istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.020, p=0.020). C. burnetii Faz II IgM pozitifliği risk grubunda %2, kontrol grubunda %0.7, IgG pozitifliği risk grubunda %40, kontrol grubunda %37.3 oranında saptandı. Risk ve kontrol grubu arasında C.burnetii Faz II IgM ve IgG pozitifliği açısından anlamlı bulunmadı (p=0.285, p=0.502). Gaziantep'te Bruselloz ve Q ateşi açısından risk taşıyan meslek gruplarında ve kontrol gruplarında, her iki hastalığın seroprevalansını araştırmaya yönelik yaptığımız çalışmanın bu alandaki verilere katkı sağlayacağını düşünmekteyiz.

AntikorlarBrusellaCoxiella burnetii+2
Pınar Arabacı
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Talasemi Majör'lü hastalarda eritrosit antijenlerine karşı alloantikor gelişme sıklığı ve dağılımı

Talasemi, hemoglobin yapısına giren globin zincirlerinden birinin veya daha fazlasının yapılamaması veya az miktarda yapılması ile karakterize bir grub kalıtsal hastalıktır. Talasemili hastalarda sık transfüzyon neticesinde eritrosit antijenlerine karşı alloimmünizasyon gelişmesi önemli bir sorundur. Bizim bu çalışmadaki amacımız eritrosit antikor sıklığı oranının, fenotipik transfüzyona ihtiyaç gösterecek kadar yüksek olup olmadığını tespit etmektir. Çalışma Ocak 2007 ile Haziran 2008 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kan Bankasında yapıldı. Çalışmaya 72'si pediatrik yaş grubunda 14'ü erişkin yaş grubunda olmak üzere toplam 86 hasta alındı. Çalışmanın başlangıcında 72 pediatrik vakanın 5'inde (%6.9), 14 erişkin vakanın 3' ünde (%21.4), toplamda ise 86 hastanın 8'inde (%9.3) IAT testi pozitif bulundu. Onsekiz aylık çalışma süresi içerisinde IAT testi negatif olan pediatrik vakaların 4'ünde testin pozitifleştiği görülmüştür. Süre sonunda 72 pediatrik vakanın 9'unda (%12.5), toplamda ise 86 hastanın 12 tanesinde (%13.9) IAT testi pozitif bulundu. Alloantikor gelişimi açısından kadın ve erkek arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Ayrıca alloantikor gelişme sıklığı yaşa göre bir fark göstermedi. Pediatrik yaş grubuna göre ise dağılım şu şekildedir; Anti-K %44.4, anti-C %22.2, anti-E %11.1, anti-D% 11.1 ve anti-Fya %11.1 dir. Bir vakada birden fazla antikor profili varken, antikorların sadece biri tanımlanabilmiştir. Erişkin yaş grubunda ise; Anti-E %66.6, anti-D %33.3 bulunmuştur. Sonuç olarak talasemili hastalarda antikor tarama testleri düzenli olarak yapılmalı ve transfüzyon politikaları, lökosit filtrasyonu ve fenotipik eşleştirme açısından yeniden yapılandırılmalıdır.

AntikorlarTalasemi
Zeliha Özdemir
Gaziantep University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 1 diabetes mellitus tanılı çocuklarda hashimoto tiroiditi ve gluten duyarlı enteropati sıklığı

Bu çalışmanın amacı; Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Endokrinoloji ve Metabolizma Polikliniğinde takip edilen tip 1 diabetes mellitus (DM) tanılı hastalarda Hashimoto tiroiditi (HT) ve gluten duyarlı enteropati (GDE) sıklığını saptayarak bu hastalarda tarama testlerinin önemini vurgulamaktır.1 Ocak 2003-1 Ocak 2008 tarihleri arasında tip 1 DM tanısıyla takip edilen hastaların dosyaları 1-30 Ocak 2008 tarihleri arasında retrospektif olarak incelendi. Hastaların cinsiyet, yaş, ağırlık, ağırlık persentili, boy, boy persentili, ağırlık ve boy için SDS değerleri, vücut kitle indeksi, tip 1 DM tanı yaşı, tanı tarihi, aile öyküsü ve başvurudaki klinik durumlar ile HbA1c, sT3, sT4, TSH, antitiroid peroksidaz (ATPO), antitiroglobulin (ATGB) ve antidoku transglutaminaz (ATTG) antikor düzeyleri kaydedildi.Çalışmaya alınan 134 hastanın 74'ü (%55.2) erkek, 60'ı (%44.8) kızlardan oluşmaktaydı. Diabet tanı yaşı ortalaması 8.1±4.0 yıl olarak bulundu. Hastaların en sık sonbahar ve kış aylarında tanı aldığı, %54.4'ünün hiperglisemi, %45.6'sının ise diabetik ketoasidoz kliniği ile başvurduğu saptandı. Hastaların altısında (%4.4) ATGB, 11'inde (%8.2) ATPO, 15'inde (%11.2) ATTG, iki hastada da ATGB, ATPO ve ATTG pozitifliği saptandı. Antikor pozitifliği saptanan hastalar biyopsi yapılmaksızın Hashimoto tiroiditi ve/veya gluten duyarlı enteropati kabul edildi. Hashimoto tiroiditi kabul edilen hastalar ötiroidik olduğundan tedavi verilmedi. Gluten duyarlı enteropati kabul edilen hastalara glutensiz diyet verildi.HT ve GDE'nin erken tanınması, diabetes mellitus hastalarında metabolik kontrolün daha iyi sağlanması ve her iki otoimmün hastalığa bağlı gelişebilecek malignitelerin erken tanınmasına olanak verdiğinden araştırılması önem kazanmaktadır.Anahtar kelimeler: Tip 1 diabetes mellitus, Hashimoto tiroiditi, Gluten duyarlı enteropati, Antitiroid peroksidaz antikor, Antidoku transglutaminaz antikor

AntikorlarDiabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 1+3
Levent Temel
Gaziantep University
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Erişkinlerde tetanoz antikor düzeylerinin araştırılması

Aşılamayla önlenebilir olmasına rağmen tetanoz halen, gelişmekte olan ülkelerde yenidoğan ve genç erişkinleri, gelişmiş ülkelerde ise yaşlıları etkileyen mortalitesi yüksek toksiinfeksiyoz bir hastalıktır. Erişkin aşı programı uygulanmayan ülkelerde tetanoz antikorları yaşla beraber azalarak koruyucu düzeyin altına inmektedir. Bu çalışmada, bölgemizde erişkinlerde tetanoza karşı duyarlılık oranlarını ortaya koymak ve erişkin immunizasyonunun önemini göstermek amaçlanmıştır. Araştırma, Kasım 2014-Aralık 2015 arasında Düzce Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi kan alma ünitesine başvuran, yaşları 30-85 arasındaki 356 kişide yapılmıştır. Hastalara sosyodemografik veriler için anket uygulanmıştır. Alınan serum örnekleri uygun şartlarda bekletilerek antikorlar ölçülmüştür. Çalışmada Tetanus IgG ELİSA kiti (Euroimmun, Almanya) kullanılmıştır. Tetanoz IgG >0,1 IU/ml olanlar bağışık kabul edilmiştir. SPSS 16.0 programı kullanılarak, tetanoz antikor düzeyleri ile sosyodemografik verilerin ilişkileri araştırılmıştır. Sonuç olarak, toplam 356 hastanın 140(%39.3)'ında yeterli tetanoz antikoru saptanmıştır. 30-40 yaş grubunda 49(%70), 41-50 yaş grubunda 39(%55), 51-60 yaş grubunda 21(%29.1), 61-70 yaş grubunda 16(%22.2), >71 yaş grubunda 14(%9.4) oranlarında koruyucu düzeyde antikor saptanmıştır. Tetanoza bağışıklık oranlarının yaşlanma ile belirgin biçimde azaldığı görülmüştür(p<0.0001). Eğitim süresi fazla olanlar ve herhangi bir nedenle erişkin yaşlarında aşı yapılanlarda koruyucu düzeyde antikorlar diğer gruplara göre yüksek oranda bulunmuştur (sırasıyla p<0.001, p<0.001). Cinsiyet, meslekler, yaralanma geçmişi, çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşma durumu ile tetanoz antikor düzeyleri arasında ilişki bulunmamıştır. Bu sonuçlara göre, çocuklukta oluşturulan bağışıklığın erişkin yaşlarda kamçılama dozlarıyla pekiştirilmesi gerektiği düşünülmüştür. Anahtar kelimeler: Tetanoz, Tetanoz bağışıklığı, Koruyucu tetanoz antikorları, Tetanoz IgG, Erişkin aşılaması

AntikorlarAşılamaTetanoz+3
İlknur Alkan
Düzce University · Institute of Health Sciences
2017
00

Related subjects