Biopsy

102 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yüksek riskli HPV pozitif olan hastalarda smear sonuçlarının kolposkopi eşliğinde alınan servikal biyopsi sonuçları ile karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmada amacımız HPV DNA taraması sırasında yüksek riskli hpv tipi testpit edilen hastalarda, servikal sitolojisi sonuçlarının kolposkopi eşliğinde alınan servikal biyopsi sonuçları ile karşılaştırılması ve tek başına yüksek riskli HPV pozitifliğinin kolposkopiye refere edilmesinin gerekliliğini araştırmaktır. Yöntem: Prospektif olarak yaptığımız çalışmaya HR-HPV pozitif 60 hasta dahil edildi. Hastaların HPV tipi, smear sonuçları, gebelik sayısı, parite, doğum şekli, sigara kullanımı, eğitim durumu, kontraseptif yöntem, OKS kullanımı, postkoital kanama durumu, cinsel aktif süresi sorgulandı. Tüm hastalara kolposkopi işlemi uygulandı. Kolposkopik bulgular, ECC ve biyopsi sonuçları istatistiksel olarak incelendi. Bulgular: HPV 16 pozitif olan hastalarda HSIL oranı %47, HPV 18 pozitif olanlarda %0 olarak bulunurken diğer HR-HPV genotiplerinde %12.5 oranında tespit edilmiştir. Bulgularımız istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,012 ). Sigara içenlerin Pap smear sonuçlarının %60,0'ında CIN 1 ve üzeri lezyon saptanmış, içmeyenlerin %31,4'ünde CIN 1 ve üzeri lezyon görülmüş ve aradaki fark anlamlı bulunmuştur (p=0,028). Sigara içme durumu ile biyopsi sonuçlarını karşılaştırdığımızda sigara kullanan hastaların %40,0'ında HSIL ve üzeri biyopsi sonucu olduğu tespit edilmiş iken, sigara kullanmayanların %5,7'sinde HSIL ve üzeri görülmüş ve sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur(p=0,003). Sonuç: Çalışmamızda HPV 16 en sık izlenen genotiptir. HPV 16 pozitif vakalarda, biyopsi sonuçlarında HSIL oranı anlamlı bulunmuştur. Sigara kullanan hastaların smear ve kolposkopik biyopsi sonuçları anlamlı bulunmuştur. HR-HPV pozitif vakaların tümüne kolposkopi yapılması ile serviksin preinvaziv lezyonları erken tanı alabilir ve hastalar serviks kanserine ilerlemeden tedavi edilebilir. Anahtar kelimeler: HPV, Smear, Kolposkopi, Serviks Kanseri

BiyopsiKolposkopiNeoplazmlar+6
Ümit Korkmaz
Hatay Mustafa Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bağırsak biyopsi örneklerinde CMV DNA pozitifliğinin tanısal değerinin retrospektif araştırılması

Sitomegalovirüs (Cytomegalovirus: CMV) primer enfeksiyon sonrasında latent kalarak kök hücre ve solid organ alıcıları, Human immunodeficiency virus (HIV)'le enfekte kişiler, hematolojik malignitesi olanlar ve inflamatuvar bağırsak hastalığı olanlarda sekonder enfeksiyonlara sebep olmaktadır. Hastalık pnömoni, retinit, kolit şeklinde görülebilir. CMV koliti tanısında dokuda CMV'nin gösterilmesi önerilmektedir. Çalışmamızın amacı, CMV koliti şüpheli hastaların bağırsak biyopsilerinde CMV DNA tespitinin tanısal değerini incelemektir. Bursa Uludağ Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Tıbbi Mikrobiyoloji Laboratuvarına Ocak 2019 – Mart 2022 tarihleri arasında CMV koliti şüphesiyle gönderilmiş biyopsi örnekleri retrospektif olarak incelendi. Eş zamanlı olarak polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) yöntemiyle bağırsak dokusunda CMV DNA araştırılan ve Tıbbi Patoloji Laboratuvarı'nda immünohistokimya (İHK) yöntemiyle CMV aranan 96 örnek çalışmaya dahil edildi. İHK incelemesi altın standart kabul edilerek dokuda ve kanda tespit edilen CMV DNA'nın tanıdaki yeri araştırıldı. Örneklerin 81'i ülseratif kolit (ÜK), altısı kök hücre ve solid organ nakli, dördü hematolojik malignite, ikisi Crohn, biri kronik böbrek yetmezliği, biri Behçet, biri diyabetes mellitus tanılı hastalara ait idi. İHK yöntemiyle 10, PZR yöntemiyle ise 61 dokuda, ayrıca CMV DNA araştırılan 43 plazmanın 25'inde pozitiflik saptandı. En büyük grubu oluşturan ÜK hastalarına istatistiksel analizler uygulandı. İHK incelemesine göre plazma CMV DNA'nın duyarlılığı %100, özgüllüğü %48,64, pozitif prediktif değeri (PPD) %24, negatif prediktif değeri (NPD) %100 olarak bulunurken; doku CMV DNA'nın duyarlılığı %100, özgüllüğü %41,9, PPD'si %15,68, NPD'si %90,12 olarak saptandı. ROC analiziyle dokuda 392 kopya/mg, plazmada 578 kopya/ml üzeri değerlerin tanı için yol gösterici olduğu belirlendi. Doku ve kan örneklerinde CMV DNA PZR testinin yüksek duyarlılık ve düşük özgüllükte olduğu görülmüştür. Dokuda CMV DNA kantitasyonu için standardize yöntemlere ihtiyaç duyulmaktadır.

BiyopsiHIVPolimeraz zincirleme reaksiyonu+5
Sema Esen Boyacı
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik lenfositik lösemi tanılı hastaların retiküler lif derecesi ile laboratuar, prognostik faktörler ve evreleme sistemleri ile ilişkisi

Kronik lenfositik lösemi (KLL) kanda lenfosit sayısının artması ile karakterize yetişkinlerde en sık görülen lösemi türüdür. Hastalığın evreleme sistemlerinde lenfosit yüksekliği, hemoglobin ve trombosit düşüklüğü ile splenomegali varlığı kullanılan parametrelerdir. Çalışmamızda KLL tanılı hastaların kemik iliği biyopsilerinde bakılan retiküler lif (RL) derecesi ile laboratuvar, prognostik faktörler ve evreleme sistemleri arasındaki ilişkisi incelendi. RL derecesinin KLL hastaları için prognostik önemi araştırıldı. Ocak 2012-Aralık 2021 tarihleri arasında merkezimizdeki KLL tanılı 225 hasta retrospektif olarak tarandı. RL derecesi ile laboratuar parametreleri karşılaştırıldığında lökosit ve lenfosit sayısı arasında pozitif anlamlı korelasyon izlendi (p<0,05). RL derecesi arttıkça trombosit sayısı anlamlı şekilde düşük izlendi (p<0,05). RL0 ve RL 1 sınıflarında CD 79-B negatiflik oranı daha fazla saptandı (p<0,05). RL sınıfları ile splenomegali varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık belirlenmiş olup RL 2 ve RL 3 sınıflarında splenomegali oranı daha fazla bulundu (p<0,05). Hastaların RL derecesinin artması ile genel sağkalım süreleri arasında anlamlı negatif korelasyon izlendi (p<0,05). Sonuç olarak KLL hastalarında tanıdan sonra RL derecesinin belirlenmesinin hastaların prognozunu değerlendirmede; evreleme, flow-sitometri, hemogram parametrelerine ek olarak kullanılabileceği gösterildi. Ayrıca, çalışma bulgularımıza göre KLL hastalarında tanı konulduğunda RL derecesinin belirlenmesi rutin olarak önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Kronik lenfositik lösemi, retiküler lif, kemik iliği biyopsisi, prognoz

BiyopsiKemik iliğiKemik iliği hastalıkları+4
Mehmet Ali Şahan
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prostat spesifik antijen (PSA) yüksekliği nedenli antibiyotik tedavisi alan hastalarda tedavi sonrası prostat spesifik antijen (PSA) değişiminin ve multiparametrik prostat manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ile yapılan prostat kognitif füzyon biyopsisinin prostat kanserini saptamadaki tanısal değeri

AMAÇ: PSA yüksekliği nedenli antibiyotik kullanımı sonrası ve PSA düşüşü sağlanan hastalarda cog-Bx ile prostat kanseri insidansını saptayarak "PSA değerleri düşen hastalarda gereksiz prostat biyopsisinden sakınılabilir mi?" sorusuna yanıt arandı. YÖNTEM: Ocak 2017 – Ocak 2018 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi üroloji polikliniğine başvurmuş ve PSA yüksekliği nedeniyle alınan antibiyoterapi (siprofloksasin 500 mg 2x1 p.o, 4 hafta) sonrasında PSA düşüşü gözetmeksizin mpMRG incelemesi şüpheli olan (PI-RADs III, IV, V) 129 hastadan kognitif füzyon prostat biyopsisi ve mpMRG incelemesi olmayan veya mpMRG de PI-RADs I,II olan 77 hastadan standart 12 kadran TRUS-Bx yapılan toplamda 206 hastanın verileri incelendi. BULGULAR: Çalışmaya katılan 206 hastanın yaş ortalamaları 62.97±7.68 (44-84 yaş) yıldı. Çalışmaya alınan 129 (%62.6) hastanın biyopsi öncesi mp-MRI görüntülemesi yapılmıştı, buna karşın 77 (%37.4) hastanın mp-MRI görüntülemesi yoktu. PI-RADs skoru, PSA dansitesi, şüpheli rektal muayene ile prostat kanseri saptama arasında (p:0,008, p:0,001, p:0,001) ve PSA dansitesi, şüpheli RT bulgusu ile klinik anlamlı PKa arasında anlamlı ilişki bulundu (p:0.005, p: 0.028). Antibiyoterapi sonrası PSA düşüşü %50'den az olan grupta PSA dansitesinin yüksekliği ile Gleason skoru 3+4 ve üzeri olan PKa ilişkili olarak saptandı (p:0.006). PI-RADs gruplarına göre antibiyoterapi sonrası PSA değişiminin PKa tanısı üzerinde etkisinin olmadığı saptandı (p>0.05). SONUÇ: PI-RADs grupları ile antibiyoterapi sonrası PSA değişikliği arasında PKa tanısı açısından fark yoktur. PSA yüksekliği saptanan hastalara PI-RADs skoru ne olursa olsun antibiyoterapi verilmeksizin prostat biyopsisi yapılmalıdır.

AntibiyotiklerBiyopsiManyetik rezonans görüntüleme+3
Yunus Kayalı
Bezmialem Vakıf University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

BT kılavuzluğunda perkütan transtorasikakciğer biyopsilerinde pnömotoraks ve pulmoner hemoraji risk faktörlerinin değerlendirilmesi

Amaç: Akciğer kanseri mortalitesi ve insidansı en yüksek kanser tiplerindendir. Yeni tanımlanan akciğer lezyonlarının tanısı için doku örneği alınarak histopatolojik değerlendirme gerekmektedir. BT kılavuzluğunda perkütan transtorasik biyopsi (PTB) yöntemi, doku örneği sağlamak üzere sıklıkla kullanılan bir yöntemdir. Diagnostik başarısı yüksek ve minimal invazif olmasına karşın; pnömotoraks, parankimal hemoraji gibi komplikasyonlar görülebilmektedir. PTB işlemi komplikasyonlarını, pnömotoraks risk faktörlerini ve parankimal hemoraji risk faktörlerini değerlendiren yayınlar literatürde mevcut olsa da sonuçları konusunda görüş birliği sağlanamamıştır. Ayrıca pnömotoraks ve/veya parankimal hemoraji risk faktörlerini birlikte inceleyen bir yayın bildiğimiz kadarıyla literatürde bulunmamaktadır. Çalışmamızda BT kılavuzluğunda PTB işlemine sekonder pnömotoraks, parankimal hemoraji ve pnömotoraks ve/veya parankimal hemoraji risk faktörlerini ayrı ayrı değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Retrospektif tarzda olan çalışmamıza, kurumumuz Girişimsel Radyoloji Bilim Dalı'nda BT kılavuzluğunda gerçekleştirilen toplam 200 PTB işlemi dahil edilmiştir. İşlemler; yaş, cinsiyet, lezyon ile ilişkili özellikler, akciğer yapısı ile ilişkili özellikler, işlem tekniği ile ilişkili parametreler ve histopatolojik sonuçlar yönünden değerlendirilmiştir. Sonuçlar IBM SPSS 20 ve MedCalc v20 istatistik programları kullanılarak gruplar arası ilişki yönünden incelenmiş ve lojistik regresyon analizleri sonucunda bağımsız risk faktörleri tespit edilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda pnömotoraks komplikasyonu için işlem süresinin (vücut-iğne süresi) >3 dk olması, multipl plevra geçişi bulunması ve fissür geçişi varlığı bağımsız risk faktörleri olarak belirlenmiştir (sırasıyla p= 0,036; p<0,001; p=0,001). İşleme sekonder parankimal hemoraji için işlem yapılan olgu yaşının >66 yaş olması, lezyon çapının ≤36 mm olması, iğne traktında lezyon-plevra arası mesafenin >1 mm olması ve işlem süresinin (vücut-iğne süresi) >2,5 dk olması bağımsız risk faktörleri olarak tespit edilmiştir (sırasıyla p<0,001; p<0,001; p<0,001; p=0,002). Pnömotoraks ve/veya parankimal hemoraji risk faktörleri incelendiğinde ise erkek cinsiyet, ≤55 mm tümör çapı, >4 mm iğne traktında lezyon-plevra arası mesafe, >2,5 dk işlem süresi (vücut-iğne süresi) ve multipl plevral geçiş bulunması bağımsız risk faktörleri olarak saptanmıştır (sırasıyla p=0,039; p<0,001; p=0,001; p=0,034; p=0,021). Sonuçlar: Çalışmamız sonuçlarına göre; yaş, cinsiyet, lezyon çapı, multipl plevra geçişi bulunması, fissür geçişi varlığı, iğne traktında lezyon-plevra arası mesafe, işlem süresi PTB işlemine sekonder komplikasyonları öngörebilmek adına kullanılabilecek risk faktörleri olarak saptandı. İleri yaş erkek olgularda ve küçük boyutlu lezyonlara yönelik yapılan işlemlerde komplikasyon riski yüksek bulundu. Bulguları değerlendirdiğimizde; yüksek risk öngörülen işlemlerde, gerekli tedavi ve takip hazırlıklarının yapılmasının önem taşıdığını düşünmekteyiz. İşlem tek plevra geçişi ile, fissür geçişi yapılmadan, iğne traktı için mümkün olan en kısa intraparankimal mesafe tercih edilerek, güvenli şekilde en kısa sürede gerçekleştirildiğinde komplikasyon riskinin büyük ölçüde azaltılabileceği görüşündeyiz. Mevcut sonuçların daha geniş örneklemli, uzun vadeli çalışmalar ile desteklenmesi ve skorlama yöntemleri geliştirilmesinin klinik kullanımda faydalı olacağı kanısındayız. Anahtar kelimeler: BT kılavuzluğunda akciğer biyopsi, perkütan transtorasik biyopsi, tru-cut biyopsi, ince iğne aspirasyon biyopsisi, komplikasyonlar, pnömotoraks, parankimal hemoraji

Akciğer hastalıklarıBiyopsiBiyopsi-iğne+4
Gökçe Deniz Uzunoğlu
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik hepatit B tanılı hastaların tedavi sonrası karaciğer histopatolojik bulgularındaki değişikliklerin değerlendirilmesi

Kronik hepatit B virüs enfeksiyonu karaciğerle ilişkili mortalitenin başlıca sebeplerindendir. Bu çalışmada, en az üç yıl boyunca lamivudin, entekavir veya tenofovir oral antiviral tedavilerini alan kronik hepatit B hastalarına kontrol karaciğer biyopsisi yaptık ve oral antivirallerin etkinliğini değerlendirdik. Çalışmaya 2015 Mart – 2016 Mart tarihleri arasında en az üç yıldır lamivudin (100 mg/gün), entekavir (0.5 mg/gün) veya tenofovir disoproksil (245 mg/gün) tedavisi almakta olan HBeAg negatif veya pozitif 79 hasta dahil edildi. Hastaların 23' ü lamivudin, 21' i entekavir, 35' i ise tenofovir kullanmaktaydı. Hastaların tamamına kontrol karaciğer biyopsisi yapıldı. Hastaların biyokimyasal, serolojik, virolojik ve histopatolojik verileri kaydedildi ve oral antiviral tedavinin üç yıl ve üzeri kullanımı sonrasında elde edilen verilerle karşılaştırıldı. 3, 4 veya 5 yıl boyunca oral antivirallerden birini alan hasta gruplarının tamamında ALT normalizasyonu sırasıyla % 60, % 73.3 ve % 72.2 idi. 3, 4 veya 5 yıl boyunca oral antivirallerden birini alan hasta gruplarının tamamında virolojik yanıt (HBV DNA < 20 IU/ml) sırasıyla % 60, % 60 ve % 83.3 saptandı. HBeAg pozitif hastalarda tedavi öncesi ve kontrol ölçümler arasında her üç oral antiviral alan hastalar arasında düzelme oldu, fakat anlamlı değişim saptanmadı. Lamivudin, entekavir ve tenofovir alan gruplarda histolojik aktivite indeks skorunda gerileme saptandı (sırasıyla p=0.011, p=0.002 ve p=0,001). Lamivudin ve tenofovir alan gruplarda fibrozis skorunda anlamlı bir iyileşme görülürken (sırasıyla p=0.033, p=0.001), entekavir alan grupta fibrozis skorunda anlamlı bir iyileşme görülmedi (p=0.090). Oral antiviral tedavi öncesinde interferonu hem kullanan ve hem de kullanmayan hasta grupları arasında kontrol HAİ ve fibrozis skoru açısından anlamlı düzelme görüldü. Sonuç olarak çalışmamızda uzun dönem oral antiviral tedavi alan hastalarda biyokimyasal, virolojik, serolojik ve histopatolojik (histolojik aktivite indeksi ve fibrozis) düzelmeler görülmüştür. Histopatolojik düzelme için oral antivirallerin uzun süreli kullanımı ile HBV DNA' nın sürekli süpresyonu gerekmektedir.

Antiviral ajanlarBiyopsiFibroz+5
Ahmet Şahin
Gaziantep University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prostat kanseri tanısında 3 tesla multiparametrik prostat manyetik rezonans görüntüleme bulguları ile histopatolojik bulguların karşılaştırılması

Amaç: Amacımız, Multiparametrik Prostat Manyetik Rezonans Görüntüleme'nin prostat kanseri tanısındaki etkinliğini ve klinik olarak anlamlı kanseri saptamadaki başarısını histopatolojik bulgular referans alınarak araştırmaktır. Materyal ve Metod: Temmuz 2017-Şubat 2018 tarihleri arasında Prostat kanseri şüphesi nedeniyle prostat biyopsisi planlanan ve biyopsi öncesi 3 Tesla MR cihazında Multiparametrik Manyetik Rezonans Görüntülemesi yapılmış 62 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların görüntüleri patoloji sonuçları bilinmeden 2 radyolog tarafından incelenip, Prostate Imaging Reporting and Data System Versiyon 2 (PIRADS v2) klavuzuna göre değerlendirilerek skorlandırıldı. Biyopsisi yapılan 62 hastanın PIRADS skorları ile histopatoloji sonuçları arasındaki korelasyon analiz edildi. Bulgular: Çalışma dâhilindeki hastaların yaş ortalaması 65,6 (46-86), PSA değeri ortalaması 70,81 (3,11-1170) ng/ml, prostat hacim ortalaması 52,22 (7,9-161,7) ml'dir. T2 ağırlıklı (T2A), Difüzyon Ağırlıklı Görüntüleme (DAG), Dinamik Kontrastlı Görüntüleme (DkMRG) ve Multiparametrik Manyetik Rezonans Görüntüleme (MpMRG)'nin PIRADS v2 skorları ile histopatoloji sonuçları karşılaştırıldığında aradaki fark istatistiksel olarak anlamı bulundu (p<0,05). T2A için duyarlılık % 83,87, özgüllük % 61,29 (kestirim skoru> PIRADS 3 için eğri altında kalan alan 0,73), DAG için duyarlılık % 93,55, özgüllük % 80,65 (kestirim skoru>PIRADS 3 için eğri altında kalan alan 0,87), DkMRG için duyarlılık % 93,55, özgüllük %67,74 (kestirim skoru pozitif kontrastlanma için eğri altında kalan alan 0,81), MpMRG için duyarlılık %96,77, özgüllük %74,19 (kestirim skoru>3 için eğri altında kalan alan 0,85) saptanmıştır. ADC için kestirim değeri 0,7 x 10−3 mm2/sn bulunmuş olup bu kestirim değerine göre ADC değerinin duyarlılığı %93,5, özgüllüğü %83,9, eğri altında kalan alan 0,94 saptanmıştır. Sonuç: MpMRG'nin prostat kanseri şüphesi olan hastalarda lezyonu saptama, lokalize etme, karakterize etme, risk düzeyini saptama ve risk düzeyine göre biyopsi için hasta seçimi ve gözlem stratejileri belirlemede oldukça umut verici olduğu görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Prostat Kanseri, Multiparametrik Manyetik Rezonans Görüntüleme (MpMRG), TRUS Biyopsi, Klinik Olarak Anlamlı Prostat Kanseri

BiyopsiBiyopsi-iğneHistopatoloji+7
Halime Çomruk
Gaziantep University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2007-2015 yılları arasında kliniğimizde böbrek biyopsisi yapılan olguların değerlendirilmesi

Giriş: Böbreklerin kan dolaşımındaki dengeleyici etkisi, glomerüler hastalıklar tarafından engellenir. Glomerüler hastalıklar, kendiliğinden gelişen primer hastalıklarla veya enfeksiyonlar, ilaçlar, genetik ve sistemik hastalıklar nedeniyle oluşur. Etyolojiyi ortaya çıkarmada ki altın standart yöntem ise böbrek biyopsisidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 2007-2015 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi İç hastalıkları Anabilim Dalı Nefroloji ve Romatoloji kliniklerine başvuran ve böbrek biyopsisi yapılan 442 hasta alındı. Yaş, cinsiyet, yıl aralığı, endikasyonlar, patoloji sonuçları, kronik hastalık beraberliği, verilen tedaviler ve tedavi yanıtları değerlendirildi. Tanı grupları demografik özelliklerine ve tedavi yanıtlarına göre kıyaslandı. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalaması 43,09±15,09'du. Olguların %48,9'u kadın, % 51,1'i erkekti. En sık biyopsi endikasyonu nefrotik sendromdu. Tüm yaş ve cinsiyet gruplarında en sık renal patoloji primer glomerülonefrit (% 59,5) olarak saptandı. Patolojik alt tanı grubundaysa en sık % 14,3 ile membranöz glomerülonefrit ve fokal segmental glomerüloskleroz saptandı. 338 hastaya tedavi verildi. Başlangıç tedavisini en sık ACE inhibitörü ya da ARB oluşturuyordu. Tedavi verilen hastaların % 19,1'inde tam remisyon, % 24,7'sinde kısmi yanıt, % 4,2'sinde nüks saptandı. % 15,2'si renal replasman tedavisine ihtiyaç duyarken, %2,8'i kronik böbrek hastalığına bağlı komplikasyonlardan öldü. Sonuçlar: Proteinüri, kronik böbrek hastalığına neden olacak bir patolojinin belirtisi olabilir. Ultrasonografi eşliğinde yapılacak olan böbrek biyopsisi, maliyet ve hasta konforu açısından en değerli yöntemdir. Glomerüler hastalıklarda tedavi ile tam remisyon elde etme şansı vardır. Sıkı takip ve tedaviye uyum kronik böbrek hastalığı gelişmesini erken dönemde engellemiş olacaktır. Anahtar sözcükler: Böbrek biyopsisi, Glomerüler hastalıklar, Nefrotik sendrom

BiyopsiBiyopsi-iğneBöbrek+5
Bilal Altunışık
Çukurova University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid nodüllerinin benign-malign ayırımında arfı bulguları ile ince iğne aspirasyon biyopsi sonuçlarının karşılaştırılması

Amaç: Bu prospektif çalışmanın amacı ve B-mod ultrason ile birlikte non-invaziv bir method olan ARFI (Acoustic radition force impulse, virtual touch quantification (VTQ)) elastografi ölçümleri ile benign ve malign tiroid nodüllerinin ayrımında ve malignite öngörüsünde histopatolojik bulgular referans standart alınarak sonuçlarla karşılaştırma yapılacaktır. Materyal ve Metod: Çalışmamıza 82 hastadan 93 tiroid nodulü dâhil edildi. Tüm hastalara histopatolojik örnekleme öncesi konvansyonel US incelemesi ve virtual touch quantification (VTQ) kullanılarak elastografi incelemesi yapıldı. Konvansiyonel inceleme ile tiroid nodülü lokalizasyonu, boyutu, tiroid nodülünün ekojenitesi, kalsifikasyon varlığı veya yokluğu, kanlanma paterni, kenar düzeni ve halo varlığı veya yokluğu değerlendirildi. Her bir nodülden ortalama 5 ölçüm yapılarak SWVortalama değerleri hesaplandı. Diagnostik performans ise receiver operating characteristic (ROC) analizi ile değerlendirildi. En iyi eşik değerler Youden indeks ile belirlendi. Tiroid nodüllerinin benign ve malign ayrımında histopatolojik tanı referans standart olarak belirlendi. Bulgular: Histopatolojik olarak 64 tiroid nodulü benign 29 tiroid nodülü malign olarak raporlandı. Benign tiroid nodüllerinde SWVortalama değerleri ortalama 2.14 ± 0,59 m/sn, malign tiroid nodüllerinde nodlarında SWVortalama değerleri ortalama 3,63 ± 0,66 ölçüldü. SWVortalama değerleri malign tiroid nodüllerinde benign tiroid nodüllerine göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek tespit edildi (p<0.001). ROC eğrisi kullanılarak SWVortalama için en iyi eşik değer 2,77 m/sn belirlenmiş olup SWVortalama için benign ve malign tiroid nodüllerini ayırt etmede sırasıyla duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif öngörü değeri ve doğruluk oranları yüzdeleri %96.55, %90.62, %80.78, %98.46 olarak hesaplanmıştır. Sonuç: ARFI ölçümlerinin, B-mod ve renkli doppler ultrason görüntüleme ile birlikte uygulanarak benign-malign tiroid nodülü ayırmında ayırıcı tanıya katkı sağlayacağı, nodüllere uygulanan gereksiz biyopsi ve cerrahiyi azaltması açısından US-elastografinin shear wave tekniğinin nicel değerleri ile ileriki yıllarda geleneksel yöntemler arasında yerini alabileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Tiroid nodülü, shear wave elastografi, ultrason, VTQ

BiyopsiBiyopsi-iğneElastografi+5
Mehmet Cihangir Koçak
Gaziantep University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanserli hastalarda izosulfan blue enjeksiyonu sonrası sentinel lenf nodunun bulunmasında masaj gerekli midir?

Amaç: Meme kanseri, kadınlarda en sık teşhis edilen kanserdir. Meme kanserli hastalarda aksiller lenf nodu durumu, tedavi protokolünü ve prognozu belirlemede önemli bir göstergedir. Aksiller lenf nodu tutulumunun değerlendirilmesinde, sentinel lenf nodu biyopsisi (SLNB) kullanılmaktadır. Sentinel lenf nodunun tespitinde kullanılan yöntemlerden biri izosulfan blue enjeksiyonu olup, boyanın uygulanması sonrasında yapılan meme masajının tümör hücrelerinin yayılma ihtimalini artırabileceği ve gerekli olmadığı yönünde çalışmalar vardır. Bu çalışmamızda, masajın tümör hücrelerinin yayılma ihtimalini artırması, cerrahi insizyona hastanın anestezi indüksiyonundan sonra daha geç başlanması durumunu göz önüne alarak; SLNB için masajın gerçekten gerekli olup olmadığını araştırdık. Yöntem: Aralık 2021-Haziran 2023 tarihleri arasında MCBÜ Hafsa Sultan Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği'nde meme kanseri tanısı konmuş ve görüntüleme yöntemleri ile aksiller tutulum saptanmamış, sentinel lenf nodu biyopsisi yapılması planlanan 77 kadın hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar masaj yapılan ve yapılmayan olmak üzere iki gruba ayrıldı, izosulfan blue enjeksiyonu sonrası masaj yapılan ve yapılmayan gruplarda sentinel lenf nodunun bulunup bulunamadığı araştırıldı. Hastaların yaşları, vücut kitle indeksleri, meme cup ölçüleri, patolojik tanıları, cerrahi kesi sayıları ve sentinel lenf nodunu bulunma süreleri kayıt altına alındı. Bulgular: Çalışmaya 77 kadın hasta dahil edildi. Hastalar masaj yapılan ve masaj yapılmayan olmak üzere iki gruba ayrıldı. 77 hastanın 40'ına masaj yapıldı, 37'sine masaj yapılmadı. Masaj yapılanların %2.5'inde sentinel lenf nodu bulunamazken, masaj yapılmayanların %8.1'inde sentinel lenf nodu bulunamadı. Veriler IBM SPSS Statistics 24 v. Programında işlendi. Sentinel lenf nodunun bulunmasında, masaj yapılması ve yapılmaması arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p=0.346). Hastalar, yaş, vücut kitle indeksi, meme cup ölçüsü, patolojik tanıları ve cerrahi kesi sayısı açısından ayrı ayrı değerlendirildi bu paramatreler göz önüne alınarak yapılan analizlerde sentinel lenf nodunun bulunmasında masaj yapılan grup ile masaj yapılmayan grup karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. 65 yaş ve üzerindeki hastaların masaj yapılanlarında ortalama 6 dakikada sentinel lenf nodu bulunurken, masaj yapılmayanlarında ortalama 10.87 dakikada sentinel lenf nodu bulundu. İki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı idi (p=0.015). Sonuç: Meme kanserli hastalarda, sentinel lenf nodunu bulmak için, izosulfan blue enjeksiyonu sonrası masaj yapılması gerekli değildir. Sentinel lenf nodunu bulamadığımız 4 hastanın tamamının VKİ'nin 30 ve 30 üzerinde olması, sentinel lenf nodunun bulunmasında masaj dışında faktörlerin de rol oynayabileceğini, bu durumun net olarak ortaya konabilmesi için prospektif randomize çalışmaların gerekli olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar kelime: meme kanseri, sentinel lenf nodu biyopsisi, izosulfan blue, masaj

BiyopsiLenf nodlarıMasaj+4
Sezgi Erel
Manisa Celal Bayar University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prostat biyopsisi yapılacak hastalarda prostat sağlık indeksinin araştırılması ve önemi

Prostat Biyopsisi Yapılacak Hastalarda Prostat Sağlık İndeksinin Araştırılması Ve Önemi Amaç : Çalışmamızda, PSA yüksekliği nedeniyle trans rektal ultrasonografi eşliğinde ince iğne prostat biyopsisi (TRUS-Bx) yapılacak hastalarda eş zamanlı prostat sağlık indeksi (PHİ) hesaplanarak PHİ'nin prostat kanseri tanısı konulmasındaki etkinliğin araştırıdı. Materyal ve Metod : Kliniğimizde, Ağustos 2014 ve Mart 2016 tarihleri arasında PSA yüksekliği nedeniyle TRUS-Bx yapılan 258 ardışık hasta çalışmamıza dahil edildi. Parmakla rektal muayenede prostat kanseri şüphesi olan ve/veya serum PSA yüksekliği saptanan olgulardan işlem öncesi PSA, sPSA ve proPSA bakılıp TRUS-Bx uygulandı. Bulgular : Ortalama yaşları 63,5 ± 8 (36-91) yıl olan 258 hastanın ortalama PSA değeri 40,1 ± 194,2 (0,12 – 2170) ng/ml, ortalama PHİ değeri 118 ± 164,5 (0,41 – 1308) ng/ml idi. 96'sının TRUS-Bx patolojisi Adeno kanser, 140'ı BPH, 10'u ASAP, 1'i HGPİN, 10'u kronik prostatit ve 1'i skuamöz hücreli karsinom olarak raporlanmıştır. TRUS-Bx patolojisi Adeno kanser olan hastaların PSA ortalaması 93,9 ± 311,8 (2,2 – 2170) ng/ml, BPH olanların PSA ortalaması 7,5 ± 6,7 (0,3 – 71,1) ng/ml ve diğer hastaların PSA ortalaması 12,7 ± 14,5 (0,12 – 60,4) ng/ml idi. PSA değeri 4'ün altı düşük, 4 ve üstü yüksek olarak kabul edildiğinde, PSA düşük olan grupta 10 (% 31,2) hasta Adeno kanser 22 (% 68,8) hasta BPH, PSA yüksek olan grupta ise 86 (% 42,2) hasta Adeno kanser, 118 (% 57,8) hasta BPH olarak raporlandı. PSA değeri 4'ün altı düşük, 4 ve üstü yüksek olarak kabul edildiğinde, PSA'nın prostat Adeno kanseri yakalamadaki duyarlılığı % 89,6 özgüllüğü % 15,7 olarak hesaplandı. PHİ'nin değeri 55'in altı düşük, 55 ve üstü yüksek olarak kabul edildiğinde , PHİ'nin prostat Adeno kanseri yakalamadaki duyarlılığı % 71,9 özgüllüğü % 67,9 olarak hesaplandı. Tartışma : Bu bulgular, PHİ'nin prostat kanseri yakalamadaki özgüllüğünün PSA'ya göre daha yüksek olduğunu göstermektedir. Anahtar kelimeler: Prostat kanseri, prostat iğne biyopsisi, PSA, proPSA, prostat sağlık indeksi

BiyopsiBiyopsi-iğneProstat+5
Nebil Akdoğan
Çukurova University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Benign ve malign meme kitlelerinin ayrımında us-elastografinin tanıya katkısı ve histopatolojik korelasyon

US-Elastografi, temelde doku sertliğini ölçmeye yarayan, konvansiyonel US nin sınırlı özgüllüğünden dolayı gerçekleştirilen benign tümör biyopsilerini azaltmak amacıyla uygulanan, özgüllüğü yüksek, noninvaziv yardımcı bir yöntemdir. Bu çalışma ile doku elastisitesini ölçmeye yönelik yeni bir ultrasonografi yöntemi olan elastografinin benign - malign meme kitlelerinde ayrımındaki etkinliğini histopatolojik bulgularla karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Memede kitlesi bulunan 377 olgu çalışmaya dahil edildi. Olguların yaşları 12-83 arasında (ortalama 51) olup, 375 i kadın, 2 si erkekti. Tüm olgular, elastografi yazılımı bulunan Siemens Acuson Antares ultrasonografi cihazının 13-8 MHz lineer probu kullanılarak, gri skala ve elastografik görüntüleri değerlendirildi. Tüm görüntüler dijital ortamda kaydedildi. Çalışmaya dahil edilen tüm BIRADS 4 ve 5 lezyonların sitolojik/histopatolojik tanısı mevcuttu. Lezyonların elastisite skorları; Skor 1: Lezyonun hiç inelastik (kırmızı) alan yok, Skor 2: İnelastik (kırmızı) alan lezyonun %45'inden az, Skor 3: İnelastik (kırmızı) alan lezyonun %45'inden fazla, Skor 4: lezyonun tamamına yakını inelastik (kırmızı), Skor 5: lezyonun tamamı inelastik (kırmızı), olmak üzere beş kategoride değerlendirildi. Lezyonların ayrıca, sayısı (multipl/soliter olduğu), boyutları, ekojenitesi, iç yapısı (solid/solid-kistik karışık), periferal halo varlığı, sınır özelliği, şekli, transvers/ap çap oranı, yerleşim yeri(cilde göre konumu) değerlendirildi. Olguların gri skala özellikleri, elastografi skorları patolojik tanıları ile karşılaştırıldı. Ayrıca hastaların yaşlarının da istatistiksel olarak meme kanseri ile ilişkili olup olmadığı değerlendirildi. Bulgular: Lezyonların BIRADS sınıflamasına göre değerlendirilmesinde BIRADS 2 ve 3 lezyonlar benign BIRADS 4 ve 5 lezyonlar kendi arasında kategorize edildi. Buna göre 533 lezyondan 258 i BIRADS 2 ve 3, 375 tanesi BIRADS 4, 5 kategorisindededir. Buna göre 533 lezyondan 258 i BIRADS 2 ve 3, 375 tanesi BIRADS 4, 5 kategorisindededir. Lezyonların elasto skorları değerlendirildiğinde skor 1, 2, 3 olan lezyonlar benign; skor 4, 5 olan lezyonlar ise malign olarak değerlendirildi. Elasto skoru 1 olan lezyon sayısı 10, skoru 2 olan lezyon sayısı 126, skoru 3 olan lezyon sayısı 124, skoru 4 olan lezyon sayısı 200, skoru 5 olan lezyon sayısı 73' tü. Skor 1 elastisite izlenen 10 lezyonun 9 u benigndi, 1 i nekrotik kitleydi. Skor 2 elastisite izlenen 126 lezyonun 113 ü benign, 13 ü maligndi. 8 kitle nekrotikti. Skor 3 elastisite izlenen 124 lezyonun 110 u benign, 14 ü maligndi.3 ü nekrotikti. Skor 4 elastisite izlenen 200 lezyonun 46 sı benign, 154 ü maligndi. Skor 5 elastisite izlenen 73 lezyonun 12 si benign 61 imaligndi. Çalışmamızda BIRADS US'nin duyarlılığı %98,3 seçiciliği %72, PÖD %64, NÖD %92,7 bulunmuştur. Gerçek zamanlı elastografi için elde edilen duyarlılık, özgüllük, pozitif öngörü ve negatif öngörü değerleri sırasıyla %84,4, %65, %55,3, %89,2 bulunmuştur. Sonuç: US-elastografi, meme lezyonlarının ayırıcı tanısında B-mod US ye yardımcı bir görüntüleme yöntemi olduğu sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: Elastografi, meme kitleleri, skorlama, biyopsi

BiyopsiElastografiHistopatoloji+7
İnci Türkan Yılmaz
Manisa Celal Bayar University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik hepatit B enfeksiyonlu çocuklarda karaciğer fibrozisinin noninvaziv tanı metodları ile değerlendirilmesi

Amaç; Kronik hepatit B'li çocuk hastalarda karaciğer fibrozis derecesininbelirlenmesinde serumda tayin edilen noninvaziv testler ile karaciğer biyopsisinin tanısaldeğerliliğinin karşılaştırılmasıdır.Materyal- Metod; Çalışmamızda hasta grubu, CBU Pediatrik Gastroenterolojipolikliniğinde takip edilip biyokimyasal, virolojik, histopatolojik olarak önceden kronikhepatit B tanısı konmuş, pediatrik yaş grubundaki 35 çocuktan, kontrol grubu ise 15sağlıklı çocuktan oluşmaktadır. Hasta serumlarından tayin edilen noninvaziv Fibrotestfibrozis düzeyleri ile noninvaziv Aktitest aktivite düzeyleri, histopatolojik değerlendirmeile elde edilen fibrozis ve aktivite düzeyleri ile karşılaştırıldı. YKL-40 ve MMP-9 tayinleriise ELİSA yöntemi ile yapıldı. İstatiksel analizde SPSS 10.0 programı kullanıldı.Bulgular; Çalışmamızda Hasta grubu (Grup 1) ve Kontrol grubunun (Grup 2)demografik özellikleri (yaş, cinsiyet) karşılaştırıldı ve gruplar arasında farklılıksaptanmadı. Aktitest'in belirlediği aktivite düzeyleri ile histopatolojik inceleme sonucuelde edilen aktivite düzeylerinin uyumu bakımından yapılan karşılaştırmada (p=1.00) veFibrotestin'in belirlediği fibrozis düzeyleri ile histopatolojik inceleme sonucu elde edilenfibrozis düzeylerinin uyumu bakımından yapılan karşılaştırılmada (p=0.432) gruplararasında anlamlı fark tespit edilmedi. Hasta grubunda Aktitest'in Sensitivite %31, Spesifite%68, pozitif prediktif değeri %31, negatif prediktif değeri %32 olarak bulunurken,Fibrotest sonuçları ise Sensitivite %36, Spesifite %81, pozitif prediktif değeri %56, negatifprediktif değeri %36 olarak tespit edildi. Hasta grubunda (Grup 1), Kontrol grubuna (Grup2) kıyasla MMP-9 ve YKL-40 değerleri anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (sırasıylap=0.01, p=0.02). AST, ALT, GGT, total bilirubin, APTZ düzeyleri, hasta grubunda kontrol80grubuna göre anlamlı derecede yüksek, total protein düzeyi ise anlamlı derecede düşükbulundu.Sonuç; Karaciğer fibrozisinin tanı ve evrelendirilmesinde karaciğer biyopsisi halenaltın standart olarak yerini korumaktadır. Günümüzde en uygun yaklaşım, karaciğerbiyopsisi ile birlikte noninvaziv biyokimyasal testlerin, serolojik testlerin ve görüntülemeyöntemlerinin hasta kliniği ile birlikte değerlendirilmesidir.Anahtar Kelimeler: Kronik hepatit B, Karaciğer Biyopsisi, Fibrotest, Aktitest

BiyopsiFibrozHepatit+6
Ferda Doğan Bozyiğit
Manisa Celal Bayar University
2010
00
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Akut ve kronik lösemili hastalarda kemik iliği biyopsisi retiküler lif derecesi değişiminin prognostik faktörler ile olan ilişkisinin değerlendirilmesi

GİRİŞ: Kemik iliğinde bulunan kollajenin anormal şekilde artış göstermesi olayına myelofibrozis adı verilmekte; retiküler lif derecesi ile oranı ölçülmektedir. Retiküler lif derecesi ile akut/kronik lösemilerde prognostik faktörler arasında ilişkiyi gösteren çeşitli çalışmalar yapılmıştır; ancak çelişkili sonuçlar alınmıştır. Literatürde, akut ve kronik lösemileri birlikte kapsayan ve retiküler lif dereceleri ile prognostik diğer faktörleri karşılaştıran bir çalışmaya rastlanmamıştır. Çalışmamızdaki amaç, akut ve kronik lösemi hastalarda, tedaviyle anlamlı derecede retiküler lif derecesi değişimi olup olmadığının araştırılmasıdır. Ayrıca, her hastalık grubu için, tanı anındaki retiküler lif derecesi ile prognoz arasında anlamlı ilişki olup olmadığının değerlendirilmesi de planlanmıştır.YÖNTEM: Hastanemiz Hematoloji servisinde, 2004?2010 yılları arasında AML, ALL, KML, KLL ve SHL tanısıyla tedavi gören hastalarda yaş, cinsiyet, lökosit sayısı, sitogenetik, ekstramedüller tutulum, ek hastalık, ek malignite, tedavi sayısı, toplam yaşam süresi, tedavi ile remisyon durumu, hastalıksız yaşam süresi ve retiküler lif derecesi kaydedilmiştir. Ek olarak, AML grubunda, FAB tipi, Auer rod durumu ve CD34 ekspresyonu, ALL grubunda, remisyona ulaşım süresi, FAB tipi ve Philedelphia kromozomu durumu, KML'de, Sokal skoru ve evresi, KLL'de evre ve LDH düzeyi ve SHL'de dalak boyutu incelenmiştir. Belirtilen prognostik faktörlerle retiküler lif derecesi arasındaki ilişki araştırılmıştır.SONUÇLAR: Çalışmaya dâhil edilen 83 hastada retiküler lif derecelerinde tedavi ile istatistiksel olarak anlamlı bir değişim saptanmamıştır. Toplam yaşam süresi ile birinci retiküler lif dereceleri arasında zayıf pozitif korelasyon saptanırken; tedavi sayısı ile ikinci retiküler lif dereceleri arasında orta negatif bir korelasyon saptanmıştır. Hastalıksız yaşam süresi ile tedavi sayısı arasında ise orta negatif korelasyon bulunmaktadır. SHL'de toplam yaşam süresi ortalama 53,25 ve ortanca 51,5 ayken, KML hastalarında ortalama 39,83 ve ortanca 36 aydır. Bu hasta gruplarında toplam yaşam süreleri, AML ve ALL grupları ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı ölçüde uzun saptanmıştır.TARTIŞMA VE SONUÇ: KML ve SHL'de hastalıksız yaşam ve toplam yaşam süresi, AML ve ALL'ye göre belirgin olarak uzundur. KML ve SHL hastaları artmış retiküler lif derecesine sahiptirler ve tedavi sayıları diğer gruplara kıyasla belirgin olarak azdır. KML hastalarının % 41,6'sı ve SHL hastalarının % 50'sinin retiküler lif derecesi ikinin üzerindedir. KML hastalarının % 83,3'ü ve SHL hastalarının % 100'ü ilk tedavi sonrası remisyona girmiştir. Ayrıca, literatürde akut lösemili hastalara kemoterapi verilmesi ile, remisyon durumundan bağımsız olarak retiküler lif derecelerinde azalma görülmektedir. Elde edilen sonuçların, bu bulgulara bağlı olduğu düşünülmüştür. Çalışmamızdaki bilgiler ışığında, bu konu ile ilgili daha geniş vaka sayısına sahip prospektif çalışmalar yapmanın gerekli olduğunu düşünüyoruz.

Birincil miyelofibrozBiyopsiKemik iliği+6
Demircan Özbalcı
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Böbrek biyopsi serimizin endikasyonlar ve olası kesin tanı örtüşme yüzdeleri açısından değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmanın amacı, kliniğimizde yapmış olduğumuz böbrek biyopsilerini inceleyerek fizik muayene, laboratuar testleri incelenerek, hastaların, yaş, cins, klinik bulguları ile oluşan ön tanımızla biyopsi sonrası elde edilen histopatolojik bulguları karşılaştırmak ve örtüşen ön tanı histopatolojik tanı yüzdesini ortaya çıkararak retrospektif olarak performansımızı belirlemektir.Gereç ve yöntem: Çalısmaya 2007-2011 yılları arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Bilim Dalı'nda böbrek biyopsisi yapılan ve arşivden bilgilerine ulaşılabilen 130 hasta alındı. 5 hastanın klinik bilgilerine tam olarak ulaşılamadığı için çalışmadan çıkarıldı. Biyopi endikasyonları NS , ANS , proteinüri , proteinüri + böbrek fonksiyon testi bozukluğu , böbrek fonksiyon testi bozukluğu, hematüri + proteinüri ve hematüri + böbrek fonksiyon testi bozukluğu ve hematüri idi. Biyopsi yapılan renal hastalıklar glomerüler hastalıklar, tubülointerstisyel nefropatiler (TIN), vasküler nefropatiler (VN), son dönem böbrek hastalığı (SDBH) ve tanı konulamayan nefropatiler şeklinde sınıflandırıldı. Hastaların klinik ve patolojik bulguları, yaş ve cinsiyete göre karşılaştırıldı. Biyopsi öncesi tüm hastalara 3 adet ön tanı belirlendi.Bulgular: Böbrek biyopsisi yapılan hastalarda en sık glomerüler hastalıklar (%70,7) tespit edildi. En sık histopatolojik tanı fokla segmental glomeruloskleroz (FSGS) iken, en sık sekonder glomerüler hastalık nedeni ise amiloidoz idi. Diyabetik nefropati tanısı alan hastaların %27,3 `ünde daha önceden diyabet tanısı yoktu. Çeşitli endikasyonlar ile biyopsi yapılan hastaların %4,5'sine tanı konulamadı. USG deki böbrek boyutları ile eko grade arasında anlamlı fark bulundu. Böbrek fonksiyon bozukluğu açısından hem böbrek boyutları, hem de böbrek ekoları arasında anlamlı farklılık bulundu. Kliniğimizde böbrek biyopsi öncesi hastaların klinik ve laboratuar bulgularına göre 3 adet ön tanı belirlemekteyiz. Biyopsi sonrası kesinleşen patolojik tanı ile ön tanıların örtüşme yüzdesi karşılaştırıldı. Tüm biyopsiler için %42,9 sıklıkla 1. ön tanımız, %24 sıklıkla 2. ön tanımız, %14,3 sıklıkla 3. ön tanımızın patolojik kesin tanı ile korele olduğunu saptadık. Bu durumda belirtilen ön tanılardan herhangi biri ile patolojik tanının örtüşme yüzdesi 81,2 idiSonuç : CBÜTF Nefroloji Bilim Dalı'nda son 4 yıl içinde yapılan böbrek biyopsilerini retrospektif olarak incelediğimiz çalışmamızın sonuçları, literatürde yer alan uzun süreli, çok merkezli ve geniş biyopsi serilerini içeren çalışmalar ile uyumlu olarak bulunmuştur. Bu ön tanılarımızla biyopsi sonrası elde ettğimiz kesin tanılar arasındaki örtüşme yüzdelerine göre retrospektif olarak performansımızı değerlendirecek olursak, ilk 3 tanımızın 81,2 oranında doğru tanıyla eşleştiğini saptayarak retrospektif olarak performansımızı başarılı bulduk. Ancak ilerleyen yıllarda biyopsi serimiz arttıkça bu oranın daha da artacağı kanaatindeyiz.Anahtar kelimeler: Böbrek biyopsisi, glomerülonefrit

BiyopsiBöbrek hastalıklarıGlomerülonefrit+1
Hale Akan
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Transrektal ultrason eşliğinde prostat biopsisi yapılan hastalarda anksiyetenin ağrı ve yaşam kalitesi üzerine etkileri

Bu çalışmanın amacı, transrektal ultrasonografi eşliğinde prostat biyopsisi yapılan hastalarda anksiyetenin ağrı ve yaşam kalitesi üzerine etkilerini değerlendirmektir. Böylece günümüzde oldukça sık uygulanan bu yöntemden önce anksiyeteyi azaltmaya yönelik herhangi bir tedavi gerekliliği belirlenebilecektir.GEREÇ- YÖNTEM:Prostat biyopsi endikasyonu konulan 50 hastaya işlemden hemen önce HAD (Hospital anxiety of depression) ölçeği ve Kısa Form-36 dolduruldu. Ardından biyopsi işlemi gerçekleştirildi. Daha sonra biyopsideki ağrı seviyesi vizüel analog scale (VAS) ile değerlendirildi.BULGULAR:Hastaların ağrı skorları ile anksiyete arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Anksiyete ile yaşam kalitesi arasında ters yönlü anlamlı ilişki saptandı. Yaş ile ağrı algısı, anksiyete ve yaşam kalitesi arasında ilişki saptanmadı. Prostat boyutu, alınan örnek sayısı ve anormal parmakla rektal inceleme bulgusu ile ağrı algısı arasında anlamlı ilişki saptanmadı.SONUÇ:Bu çalışmada transrektal ultrasonografi eşliğinde yapılan prostat biyopsisinde anksiyetenin işleme bağlı ağrı algısı üzerine etkili bir faktör olmadığı saptandı. Bu nedenle biyopsi öncesi anksiyeteye yönelik profilaktik tedaviye gerek olmadığı kanaatindeyiz. Hastaların anksiyetesi ile yaşam kaliteleri arasında ters yönlü anlamlı bir ilişki gözlendi. Ancak anksiyetesi olan hastaların yapılan invaziv işleme mi yoksa kanser korkusuna mı bağlı olduğu araştırılmadı. Bu nedenle daha geniş hacimli ve anksiyeteyi anlık değerlendirebilen ölçeklerin kullanıldığı prospektif çalışmalarla bu konuya daha iyi kanıt elde edilebileceği kanaatindeyiz.

AnksiyeteAğrıBiyopsi+3
Mehmet Uyanık
Manisa Celal Bayar University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Trus eşliğinde MRG füzyon prostat biyopsi: Klinik deneyimimiz

Amaç: Bu tez çalışmasında merkezimizde uygulanan MRG-TRUS füzyon prostat biyopsi, kognitif füzyon prostat biyopsi ve sistematik prostat biyopsi yöntemlerinin klinik anlamlı prostat kanseri (csPCA) tespit oranlarını ve tanısal doğruluğunu karşılaştırmak ve klinik etkinliğini değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalına Şubat 2022-Aralık 2024 tarihleri arasında MRG-TRUS füzyon prostat biyopsisi yapılması için başvuran 210 hasta retrospektif olarak çalışmaya alınmıştır. Tüm hastalara biyopsi öncesinde biparametrik prostat manyetik rezonans görüntüleme (bpMRG) yapılmış olup PI-RADS v2.1 (Prostat Görüntüleme, Raporlama ve Veri Sistemi) kriterlerine göre değerlendirilmiştir. PI-RADS skoru 2 olan 94 hastaya sistematik biyopsi, PI-RADS skoru ≥3 olan hedef lezyonu bulunan 116 hastaya kognitif ve yazılım destekli MRG-TRUS füzyon biyopsi teknikleri kullanılmıştır. Tüm hastaların demografik verileri, PSA düzeyleri, PSA dansiteleri, prostat volümleri, sPSA/tPSA oranları, hedef lezyonların yerleşim yerleri, lezyon boyutları, patoloji sonuçları ve PI-RADS skorları karşılaştırılmıştır. Histopatolojik sonuçlar Uluslararası Ürolojik Patoloji Derneği (ISUP) derecelendirme sistemine göre sınıflandırılmıştır. Ek olarak, kognitif füzyon ve yazılım destekli füzyon biyopsi yapılan hasta grupları arasında csPCA yakalama oranları kendi içlerinde karşılaştırılmıştır. Bulgular: Toplam 210 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmamızın genelinde malignite saptama oranı %36 olarak bulunmuştur. Hastaların yaş ortalaması 64,35±8.2'dir. %33,3 hastada Tip 2 DM mevcut iken %66,6 hastada tip 2 DM mevcut değildir. Biyopsi sonrası %3,3 hastada alt üriner sistem semptomları (AÜSS) gelişmiştir. Hedef lezyon saptanan hastalarda lezyonların %87,6'sı periferal zon yerleşimli, %12,4 hastada transizyonel zon yerleşimlidir. Yine hedef lezyonu olan hastalarda lezyonların %86,7'sı posterior yerleşimli, %13,3'ü anterior yerleşimlidir. Çalışma genelinde patoloji sonuçları ile PI-RADS skorları değerlendirildiğinde; PI-RADS 2-3-4-5 olan hastalarda sırasıyla %1-%4-%42-%81 oranında csPCa saptanmış olup bu fark anlamlı bulunmuştur (p<0,001). MRG-TRUS füzyon biyopsi yapılan hasta grubunda csPCa saptama oranı %30,4 iken kognitif biyopsi yapılan hasta grubunda csPCa saptama oranı %44,68'dir. Sonuç: Sonuç olarak çalışmamızda MRG-TRUS füzyon biyopsi ve kognitif füzyon biyopsinin klinik anlamlı kanser yakalamada birbirine istatistiksel olarak üstünlüğü bulunmamıştır. Ancak kognitif yöntem ile nispeten daha yüksek oranda klinik anlamlı kanser saptanmıştır. Bu bulgu, deneyimli operatörler ve yüksek kaliteli cihazlar kullanıldığında kognitif füzyon biyopsi yaklaşımının da en az yazılım destekli sistemler kadar etkili olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Prostat Kanseri, MRG-TRUS Füzyon Biyopsi, Kognitif Füzyon Biyopsi, Hedefli Biyopsi, PI-RADS v2.1, Klinik Anlamlı Prostat Kanseri.

BiyopsiProstat neoplazmları
Hasan Doğru
Çukurova University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prostat kanserinde de-ritis oranının patolojik sonuçları öngörmede önemi

Amaç: Bu çalışma, prostat kanseri tanısıyla radikal prostatektomi yapılan hastalarda operasyon öncesi bakılan De Ritis oranının (serum Aspartat Transaminaz (AST)/Alanin Transaminaz (ALT)) ameliyat sonrası ISUP-GG (International Society of Urological Pathology Grade Group) derece yükselmesi (upgrade) ve patolojik sonuçları öngörmedeki etkinliği araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 2012-2022 yılları arasında lokalize prostat kanseri nedeniyle radikal prostatektomi yapılan 152 hasta retrospektif olarak incelendi. Hastaların operasyon öncesi 1 aylık süre içerisinde bakılan serum AST ve ALT değerleri çalışmaya alındı. Hastaların yaşı, preoperatif tümör karakteristikleri (biyopsi öncesi PSA, prostat volümü, PSA dansitesi, biyopsi ISUP- GG, maksimum biyopsi tümör volümü) ve prostatektomi patolojik özellikleri (ISUP-GG, patolojik tümör evresi, lenf nodu tutulumu, seminal vezikül invazyonu ve cerrahi sınır durumu) değerlendirildi. Bulgular: Radikal prostatektomi sonrası ISUP upgrade saptanan grupta De Ritis oranı ortalaması upgrade saptanmayan gruba göre daha düşük saptandı (1,14±0,28 karşı 1,10±0,27, p=0.38). Upgrade tahmin etmek için yapılan ROC eğri analizi sonucunda optimal De Ritis oranı eşiği 1.22 olarak hesaplandı. Düşük De Ritis oranı olan grupta upgrade görülme oranı istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek saptandı (%51'e karşı %34, p=0.05). Düşük De Ritis oranı olan hastalarda, radikal prostatektomi sonrası patolojik T3, seminal vezikül invazyonu ve lenf nodu invazyonu oranları istatistiksel olarak anlamlı olmasa da daha yüksek saptandı (p değerleri sırasıyla 0.68, 0.50 ve 0.39). Sonuçlar: Çalışmamız sonucunda düşük De Ritis oranı ile radikal prostatektomi sonrası ISUP upgrade ve olumsuz patolojik özellikler (T3, lenf nodu tutulumu, seminal vezikül invazyonu) arasında ilişkili olabileceğini düşündürmektedir.

Alanin transaminazAspartat transaminazBiyopsi+6
Mustafa Kemal Kaya
Düzce University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Preeklampsi olgularında plasenta yatak biyopsisi ve plasenta histolojisinin serum adiponektin düzeyi ile ilişkisi

Amaç: Preeklamptik gebelerde maternal serum adiponektin seviyeleri ile plasenta yatak biyopsisi ve plasenta histolojisi arasındaki ilişkinin saptanması.Materyal ve Metod: Preeklampsi tanısı konulan 32 gebe çalışma grubunu oluşturdu. Fetal gelişimin ve maternal kan basınçlarının normal olduğu 17 olgu ise kontrol grubunu oluşturdu. Sezaryen ile doğurtulan 20 preeklamptik gebeden ve 12 kontrol olgusundan plasenta ve zarlar ayrıldıktan sonra plasental yatak biyopsisi alındı. Doğumdan sonra plasentalar toplandı. Plasenta ve plasenta yatak biyopsileri, uteroplasental vasküler patoloji açısından incelendi. Serum adiponektin düzeyleri ELİSA kiti ile ölçüldü.Bulgular: Serum adiponektin düzeylerinin preeklamptik gebeler ile kontroller arasında fark göstermediği saptandı. Preeklamptik olguların plasenta histopatolojisi ve plasental yatak biyopsisi bulgularının serum adiponektin düzeyleri ile lineer ilişkisi olmadığı saptandı. Preeklamptik olgularda adiponektin düzeyleri plasenta histoloji skorunun en yüksek olduğu grupta (skor=6), plasenta histoloji skoru 0 olan gruba göre daha yüksek saptandı (31.5 karşın 15.3, p<0.04). Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında plasenta ve plasenta yatak biopsi skorları preeklamptik gebelerde anlamlı olarak yüksekti.Sonuçlar: Preeklamptik gebelerde adiponektin seviyelerinin plasentasyondaki bozukluğun belirlenmesinde yol gösteremeyeceği düşünüldü. Preeklamptik olguların plasenta histopatolojisi ve plasental yatak biyopsi bulgularının serum adiponektin düzeyleri ile ilişkisini gösteren ve plazma adiponektin düzeyinin preeklampsi etyolojisindeki rolünü gösteren daha geniş klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: Preeklampsi, adiponektin, plasenta histopatolojisi, plasenta yatak biyopsisi

AdiponektinBiyopsiGebelik+3
Özlem Ülker
Düzce University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid bezi nodüllerine ultrasonografi eşliğinde yapılan core iğne biyopsi sonuçlarının değerlendirilmesi

Amaç: Tiroid bezinin ultrasonografi eşliğindeki core iğne biyopsisinin güvenliği, yeterliliği, kazanç ve doğruluğunu değerlendirmek.Yöntem: Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalına Nisan ve Ağustos 2008 tarihleri arasında tiroid bezi biyopsi işlemi için başvuruda bulunan 91 olgunun nodüler lezyonlarına ultrasonografi kılavuzluğunda ilk önce İİAB ve sonrasında core iğne biyopsi işlemi uygulandı. Sitolojik ve histolojik bulgular benign, şüpheli, malign, yetersiz olarak sınıflandırıldı. Nodüllerin ultrasonografik özellikleri kaydedildi.Bulgular: İİAB'nin tanısal doku yeterliliği %84,7 olarak bulunurken; core iğne biyopsi tanısal doku yeterliliği %93,4 olarak İİAB'den yüksekti. İİAB ve core iğne biyopsi teknikleri birlikte kullanıldığında tanı için doku yeterliliği %98,9 olarak bulunmuştur.Core iğne biyopsi ile malign tanı alan 4 nodülden 3'ü İİAB ile benign tanı alırken 1 nodül yetersiz materyal olarak değerlendirildi. İİAB'nin yalancı negatiflik oranını %3,3 olarak bulundu. Çalışmamızda İİAB sonrası 91 olgununda hiçbir komplikasyon meydana gelmezken core iğne biyopsi sonrası 4 olguda minör komplikasyon (%4,3) gözlendi.Nodüllerin sonografik özellikleri ile İİAB ve core iğne biyopsi sonuçları arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır. (p>0,05)Sonuç: Tiroid bezinin ultrasonografi eşliğindeki core iğne biyopsisi yüksek diagnostik ürün ve doğrulukta güvenli bir ayaktan hasta prosedürüdür.Anahtar Kelime: Biyopsi, core iğne, tiroid bezi, nodül, ultrasonografi, İİAB

BiyopsiTiroid bezi
Deniz Yüceer
Düzce University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nonpalpabl meme lezyonlarında tel ile işaretleme sonrası yapılan eksizyonel biyopsinin tanısal önemi ve tedavinin yönlendirilmesindeki yeri

Meme kanseri, dünyada kadınlar arasında en sık görülen malign tümör olup kadınlarda görülen tüm kanserlerin yaklaşık %30'unu oluşturmaktadır. Tarama amaçlı çekilen mamografilerin yaygınlaşması sonrası memede nonpalpabl lezyonların saptanma oranı artmıştır. Klinik muayene ile palpe edilemeyen ancak mamografi ve/veya ultrasonografi ile tespit edilebilen meme lezyonlarının tanısında tel ile işaretleme sonrası eksizyonel biyopsi yapılması günümüzde yaygın olarak uygulanmaktadır. Retrospektif olarak yapılan bu çalışmadaki amacımız; tel ile işaretleme uygulanan nonpalpabl meme lezyonlu hastalarda öncelikle yöntemin kanser öngörme oranı hesaplanıp, yaş, boyut, aile öyküsü, lezyonun radyomorfolojik tipi, BIRADS kategorisi, lokalizasyonu ile histopatolojik özellikler karşılaştırılarak yöntemin tanısal önemi incelenmiştir. Ayrıca malign lezyonların insitu-invaziv özelliklerine ve cerrahi sınır durumlarına göre reeksizyon oranları ve tiplerini tespit ederek yöntemin meme kanseri tedavisindeki faydalarını ortaya koymaktır.Haziran 2006 ? Aralık 2011 tarihleri arasında nonpalpabl meme lezyonu nedeniyle US veya MG eşliğinde tel işaretli eksizyonel biyopsi yapılan histopatolojik olarak incelenmiş 224 olgu toplam 228 lezyon çalışmaya dahil edildi. Veriler SPSS 15.0 istatistik programı kullanılarak analiz edildi.Tüm lezyonların 58'( % 25,4) i malign tanı alırken 170(% 74,6)'i benign patolojilerden oluşmaktadır. Yöntemin kanser öngörme oranı % 25,4 olarak hesaplanmıştır. Yaş ile malignite arasında anlamlı ilişki söz konusudur. Yaş arttıkça malignite oranı da artmaktadır(p=0.006). Malign ve benign lezyonlar arasında boyut, lokalizasyon, aile öyküsü açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Lezyon tipi açısından malign ve benign patolojiler arasında anlamlı fark bulunmuştur. Mikrokalsifikasyon kümesinden oluşan lezyonlarda malignite görülme oranı daha yüksektir(p=0.005). BIRADS kategorisine göre bakıldığında BIRADS 4b(OR:6,06) ve BIRADS 4c(OR:6,77) grubunda diğer gruplara oranla malignite oranları anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Cerrahi sınırı pozitif olan malign vakalarda(28/58) reeksizyon olarak MRM oranları negatif cerrahi sınır olanlara göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur(p=0.0001). Tüm malign lezyonların % 79,3' ü evre 0 veya 1 kanserlerden oluşmaktadır.Tel işaretli eksizyonel biyopsi meme kanserinin erken tanısında ve nonpalpabl şüpheli lezyonların tanımlanmasında hala etkin bir yöntemdir. Şüpheli nonpalpabl lezyonları daha iyi lokalize etmek ve cerrahi sınır pozitiflik oranlarını düşürmek için patoloji, radyoloji ve cerrahi alanında yeni teknikler geliştirmek meme kanseri ile mücadeleyi kolaylaştıracaktır.Anahtar kelimeler: Nonpalpabl meme lezyonu, tel ile işaretleme, reeksizyon.

BiyopsiMemeMeme hastalıkları+5
Orhan Aslan
Gazi University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Düzce Üniversitesi hastanesi jinekoloji polikliniğine, 2015-2017 yılları arasında başvuran ve EMB yapılan hastaların demografik verileri, endometrial biyopsi endikasyonları, histopatolojik tanı sonuçları ve bu sonuçları etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi

Düzce Üniversitesi Hastanesi jinekoloji polikliniğine, 2015-2017 yılları arasında başvuran ve EMB yapılan hastaların demografik verileri, endometrial biyopsi endikasyonları, histopatolojik tanı sonuçları ve bu sonuçları etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi. EMB, endometriumun değerlendirilmesi için güvenli ve uygun maliyetli bir tanı yöntemidir. EMB genellikle perimenopozal ve postmenopozal kadınlarda anormal uterin kanamanın nedenini araştırmak ve endometrial kanseri ekarte etmek için kullanılır. Endometrial kanser, en sık görülen invaziv jinekolojik malignitedir; Endometrial hiperplazi bu kanserin bir öncüsü olabilir. Endometrial hiperplazi veya kanser için risk faktörleri olan kadınlarda EMB yapılabilir. Yaptığımız bu çalışmada, değişik nedenlerle kliniğimize başvuran, çeşitli yaş gruplarından hastaların EMB tiplerinin histopatolojik sonuçlarını sunmayı ve bu sonuçları yaş gruplarına, semptomlarına ve TvUSG ile ölçülen endometrial kalınlıklarına göre karşılaştırmayı amaçladık. Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum servisinde Ocak 2015 - Ocak 2017 yılları arasında endometrial örnekleme yapılan 493 hastadan 60'ı çalışmaya kabul edilme kriterlerini taşımadığı için çalışma dışı bırakılmıştır. Çalışmaya kabul edilen 433 hastanın, 231'inin premenopozal, 202'sinin postmenopozal dönemde olduğu saptanarak bu şekilde gruplandırılmıştır. Hastaların demografik verileri, aldıkları medikal tedaviler, yapılan EMB yöntemleri ve elde edilen histopatolojik sonuçlar retrospektif olarak analiz edilmiştir. Premenopozal hastalar arasında en sık görülen endometrial patoloji % 22,1'lik görülme sıklığı ile endometrial polip olmuştur. Premenopozal dönemdeki hasta grubunda endometrial karsinoma rastlanmamıştır. Premenopoz ve postmenopozal hastaların ortalama endometrial kalınlıklarında anlamlı bir fark saptanmamıştır (p=0,728). Postmenopozal dönemdeki hastalara yapılan EMB sonucunda en sık izlenen histopatolojik tanı % 32 görülme sıklığı ile endometrial polip olmuştur. Endometrium kanseri görülme sıklığı ise % 5 olarak tespit edilmiştir . Endometrium karsinomu teşhisi konulan hastalarda TvUSG ile ölçülen endometrium kalınlıklarının artmış olduğu izlenmiştir. Endometrium kanseri görülme sıklığının arttığı endometrial kalınlık cut-off değeri ise 8,5 mm olarak saptanmıştır. Kanama düzensizliği ile başvuran hastalarda, endometrial hiperplazi ve kanseri tespitinde kullanılacak, hastanın demografik özelliklerini, muayene bulgularını, TvUSG değerlendirmesini de içine alan ve sonuçta EMB ile tanı konulmasını sağlayan jinekolojik bir yaklaşımın geliştirilmesi amaçlanmalıdır.

BiyopsiDemografiEndometrial hiperplazi+5
Sıtkı Özbilgeç
Düzce University
2017
00
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Primer hiperoksalüri Tip 1'de genetik tanı

Primer hiperoksalüri tip 1 (PH1) glioksilatın glisine dönüşümünde görev alan hepatik peroksizomal bir enzim olan alanin glioksilat aminotransferaz (AGT) enzimini kodlayan AGXT genindeki defektten kaynaklanan, otozomal resesif geçişli, nadir görülen bir hastalıktır. Alanin glioksilat aminotransferaz eksikliğinde glioksalat oksalata dönüşür ve çözünmez kalsiyum oksalat tuzu olarak oksalat böbrek ve diğer organlarda birikir. Tüm primer hiperoksalüri tiplerinin % 80?ini oluşturmaktadır. PH1 oldukça heterojen bir hastalıktır ve aynı genotipe sahip aile üyelerinde bile farklı klinik belirti ve bulgularla karşımıza çıkmaktadır. Nefrokalsinozis ya da nefrolitiazis, özellikle idrarda kalsiyum ve ürik asit atılımı normalken, oksalat kristalleri ile birlikte tekrarlayan nefrolitiazis, kalsiyum oksalat monohidrat taşı, nefrolitiazis ya da nefrokalsinozise ek olarak azalmış glomerüler filtrasyon hızı olanlarda PH1?den şiddetle şüphelenilmesi gerekmektedir. Erken tanı ve tedavi, özellikle bazı mutasyonlarda, hastalığın ilerlemesinin durdurulması, yavaşlatılmasında önemlidir. Pridoksinin özellikle p.Gly170Arg ve p.Phe152Ile mutasyonlarında olumlu etkilerinin olduğu bilinmektedir. Hastalığın tanısının konulması, SDBY ile başvuran olgularda, karaciğer ve böbrek naklinin birlikte olması gerekliliği nedeniyle de önemlidir. Hastalığın tanısında; idrar oksalat/kreatinin oranı, 24 saatlik idrarda oksalat atılımı, plazma oksalat konsantrasyonu, genetik analizler ve karaciğer biyopsisi ile AGT katalitik aktivitesinin ölçümünden yararlanılmaktadır (19). Çalışmamızda belirti ve bulguları ile PH1 olabileceğinden şüphe edilmiş hastalarda mutasyon analizi yapılmıştır. Hastalar için hazırlanan formlara özellikle PH1 için önemli olabilecek öykü, özgeçmiş ve soygeçmiş bilgileri sorgulanarak, fizik muayenedeki patolojik bulgular, laboratuvar ve görüntüleme tetkikleri kaydedilmiştir. Seksen hastada AGXT geninde dizi analizi ile mutasyon araştırılmış ve 11 aileden 13 hastada (%16) hastalığa neden olan anlamlı mutasyon saptanmıştır. 11 aileden üçünde, sırasıyla, c.458T>A (p.L153X), c.733_734delAA (p.Lys245Valfs*11), c.52 C>T (p.L18F) olmak üzere yeni mutasyon, diğer sekiz ailede ise c.508G>A(p.G170R), [c.969_970delTG][p.Val324Glyfs*7], c.823_824dupGA (p.S275Rfs*38), c.52 C>T (p.L18F), c.166-1G>A, [c.121 G>C] [p. G41R] olmak üzere bilinen mutasyonlar saptanmıştır. Hastaların ilk şikâyetlerinin başlaması ile PH1 tanısından şüphelenme arasında 3 yıl, kesin tanı arasında ise 5,5 yıllık bir gecikme olduğu saptanmıştır. Mutasyon saptanan hastalarının %77?sinde anne-baba arasında akrabalık, %54?ünde ailede böbrek yetmezliği hikâyesi, %77?inde ise aile bireylerinden en az birinde böbrek taşı varlığı saptanmıştır. Kesin tanı aldıklarında 11 hastada (%85) evre 5D KBH, bir hasta evre 1 KBH, 1 hasta KBH olmaksızın nefrokalsinozis saptanmıştır. Beş hastada (%38) USG?de bilateral nefrolitiazis, altısında (%46) bilateral nefrokalsinozis ve/veya bilateral nefrokalsinozis, ikisinde (%16) ise bilateral nefrolitiazis ve parankim ekojenitesinde artış saptandı. Hastaların hepsinde renal tutulum, iki hastada kardiyak, iki hastada vasküler, bir hastada eklem ve yine bir hastada nörolojik olmak üzere sistemik tutulum saptandı. Hastalardan birine mutasyon analizi ile kesin tanı konulduktan sonra canlı vericiden eş zamanlı olarak karaciğer ve böbrek nakli gerçekleştirildi. Ağır morbidite ve mortalitesi nedeniyle PH1?de erken ve doğru tanı ile başlanacak destek tedavisi uzun ve kısa dönem sonuçlar açısından, KBH gelişmiş olgularda ise doğru nakil stratejisi açısından önemlidir. Kesin tanıda son yıllarda mutasyon analizleri sıklıkla kullanılmaktadır. Anahtar kelimeler: Primer hiperoksalüri tip 1, alanin glioksilat aminotransferaz geni, mutasyon

BiyopsiGenetikKalsiyum oksalat+5
Emel Isıyel
Gazi University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üroloji kliniğinde üriner stent ve prostat biyopsisi işlemleri sonrası gelişen üriner sistem enfeksiyonlarının retrospektif değerlendirilmesi

İdrar yolu enfeksiyonları toplumda en sık karşılaşılan enfeksiyon hastalıklarındandır. Üriner sisteme stent takılan hastalarda stentler bakterilerin tutunması için bir kaynak oluşturmaktadır. Prostat biyopsisi de rektum gibi florası olan bir bölgeden yapılmaktadır ve işlem sırasında bakteriler iğne ile prostata ve üriner sisteme taşınmaktadır. Biz bu çalışmada üriner stent takılma, çıkarılma, aynı seansta çıkarılma-takılma işlemi yapılan ve prostat biyopsisi yapılan hastalarda üriner sistem enfeksiyonlarını retrospektif değerlendirmeyi amaçladık. Materyal-metot: Bu çalışma retrospektif olarak planlandı. 01.01.2016-31.12.2018 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Üroloji Kliniğinde invaziv işlem olarak üriner stent takılan hastalar ile prostat biyopsisi yapılan hastaların dosyaları tarandı. Dahil edilme kriterlerini karşılayan hastaların demografik verileri, uygulanan işlem öncesi ve sonrası alınan idrar tetkikleri, idrar ve kan kültürleri, işlem öncesi ve sonrası kullanılan antibiyotikler kaydedildi. Bulgular: Stentle ilgili işlem yapılanlarda işlem sonrasında %15,9 hastada idrar kültüründe üreme olmuştu, %78,1 hastada üreme olmamıştı ve %6 hastada işlem sonrası idrar kültürü alınmamıştı. İdrar kültüründe en sık üreyen mikroorganizma Escherichia coli ikinci en sık üreyen mikroorganizma Enterococcus spp olarak tespit edildi. Üriner stent işlemi öncesi profilakside en çok seftriaksonun tercih edildiği saptandı. Üriner stent takılı kalma süresi ile idrar kültüründe üreme olması arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur.(r=0,450 p<0,001). Prostat biyopsisi yapılan hastaların işlem sonrasında %8,4 idrar kültüründe üreme olmuştu. Hastaların %36,4 üreme olmamıştı. Hastaların %55,2 işlem sonrası idrar kültürü alınmamıştı. İdrar kültüründe en sık üreyen mikroorganizma E. coli ikinci en sık üreyen mikroorganizma Enterococcus spp tespit edildi. Biyopsi öncesi profilaktik antibiyotik olarak en çok gentamisin+siprofloksasin kombine tedavisini almışlardı. Sonuç: Çalışmamızda literatürdeki çalışmalara benzer şekilde stent işlemlerinden ve prostat biyopsisi işleminden sonra idrar yolu enfeksiyonu riskinin arttığını bulduk.

BiyopsiProstat hastalıklarıRetrospektif çalışmalar+4
Özlem Gökçe
Düzce University
2020
00

Related subjects