Cardiovascular diseases

176 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Metabolik sendromda preptin düzeyinin kardiyovasküler risk faktörleriyle ilişkisi

Metabolik sendrom başlangıçta insülin direnci varlığı ile meydana gelen bunu takiben obezite, diyabet, lipid profili bozukluğu olan dislipidemi ve çeşitli kardiyovasküler rahatsızlıkların metabolik bozukluklarını bir çatı altında birleştiren bir endokrin bozukluktur. Dünya üzerinde ciddi bir problem olarak karşımıza çıkan metabolik sendromda, görülme sıklığının nedeni deneklerin bireysel özellikleri ve hayat tarzları ile araştırmanın yapıldığı zaman aralığı ileri sürülmüştür. Metabolik sendromlu kişilerde görülen subklinik kardiyovasküler hastalıkların varlığının da kardiyovasküler hastalık riskinin artmasında etkili olduğu ileri sürülmüştür. Dünyada hızlıca yayılan diyabet ve metabolik sendrom, araştırmacıları bu hastalıkların tanı, tedavi ve patogenezinde görev alan ayıraçlar hususunda araştırmaya yönlendirmiştir. Bu araştırmaların sonucunda da kardiyovasküler hastalıkların önüne geçilebileceği umut edilmektedir. Çalışmamızdaki amacımız yakın zamanda keşfedilen yeni bir peptid olan preptinin metabolik sendromla olan ilişkisini incelemek ve buna bağlı olarak kardiyovasküler risk faktörleriyle ilişkisini değerlendirebilmektir. Çalışmaya 58 metabolik sendrom hastası deney grubu ve 30 sağlıklı birey kontrol grubu olarak alındı. Metabolik sendromlu hastalarda preptin, yaş, bel çevresi, kalça çevresi, sistolik kan basıncı, diastolik kan basıncı, glukoz, insülin, LDL, HDL, total kolesterol, TG, HOMA, HbA1c, VKİ, QUICKI, SCORE risk değerlendirmesi kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (sırasıyla p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,005, p=0,000, p=0,000 p=0,008, p=0,000, p=0,033, p=0,000, p=0,043, p=0,000, p=0,000, p=0,000). Metabolik sendrom hasta grubuna uygulanan korelasyon analizinde Preptin düzeyi ile bel çevresi, sistolik kan basıncı, HOMA ve VKİ arasında pozitif korelasyon tespit edildi (sırasıyla r=0,324 p<0,005, r=0,293 p<0,05, r=0,332 p<0,05, r=0,308 p<0,05). Metabolik sendrom hasta grubu VKİ ve SCORE risk yönünden 4 farklı alt grup altında preptin seviyesi ile ilişkisi değerlendirildi. VKİ ve SCORE risk arttıkça preptin seviyelerinde de artış olduğu gözlemlendi. Sonuç olarak metabolik sendromlu hastalarda yükselen düzeyleri nedeniyle, preptinin kardiyovasküler risk faktörlerini belirlemede yardımcı olabilecek olan bir peptit olabileceği öngörülmüştür. Anahtar Kelimeler: Metabolik Sendrom, Preptin, Kardiyovasküler risk, İnsülin direnci, Hiperlipidemi, HOMA.

HiperlipidemilerKardiyovasküler hastalıklarKardiyovasküler sistem+4
Tuba Gökkuş Çelik
Tekirdağ Namık Kemal University · Institute of Health Sciences
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağı obezitesinde yeni nesil kardiyovasküler risk belirteçlerinin değerlendirilmesi

Vücutta aşırı yağ birikimi olarak tanımlanabilen obezite küresel bir sağlık sorunudur. Gıdaya erişimin kolaylaşması ve fiziksel aktivitenin azalması gibi etkenler sebebiyle obezite ve komplikasyonlarının insidansı artmaya devam etmektedir. Hipertansiyon, koroner arter hastalığı, aritmiler ve ani kardiyak ölüm gibi kardiyovasküler hastalıklar obeziteye bağlı morbidite ve mortalitenin önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Obezitenin kardiyovasküler sistem üzerine etkilerinin klinik bulgu vermeden çocukluktan itibaren başladığının gösterilmesiyle, çocukluk çağı obezitesiyle ilişkili kardiyovasküler değişiliklerin mekanizmasının aydınlatılması daha da önem kazanmıştır. Bu çalışmada kardiyovasküler hastalıkların obeziteyle ilişkili patolojik süreçlerine dahil olabileceği düşünülen bazı biyokimyasal parametreleri araştırmayı amaçladık. 177 çocuk çalışmaya dahil edildi ve vücut kitle indeksi persentilleri ve metabolik sendrom kriterlerine göre 4 gruba ayrıldılar: normal vücut kitle indeksli çocuklar, obez çocuklar, morbid obez çocuklar ve metabolik sendromlu çocuklar. Çocukların serum örneklerinden yüksek duyarlıklı kardiyak troponin T, kardiyak miyozin bağlayıcı protein C, trimetilamin N oksit, çözünebilir tümör nekroz faktörü benzeri zayıf apoptoz indükleyici, kromogranin A, multimerin-2 düzeyleri ve diğer biyokimyasal parametreler bakıldı. Çocukların antropometrik ölçümleri ve klinik bulguları kaydedildi. Normal vücut kitle indeksi olan çocuklar obez, morbid obez ve metabolik sendromlu çocuklara göre anlamlı düzeyde daha yüksek kromogranin A düzeyine sahipti (p<0.05). Metabolik sendromlu çocukların kardiyak miyozin bağlayıcı protein C düzeyleri normal vücut kitle indeksli ve obez çocuklara göre anlamlı düzeyde daha yüksekti (p<0.05). Grupların yüksek duyarlıklı kardiyak troponin T, trimetilamin N oksit, çözünebilir tümör nekroz faktörü benzeri zayıf apoptoz indükleyici, multimerin-2 düzeyleri arasında anlamlı farklılık yoktu (p>0.05). Bu sonuçlar kardiyak miyozin bağlayıcı protein C ve kromogranin A moleküllerinin obeziteyle ilişkili kardiyovasküler hastalıkların patogenezinde rol aldığı düşüncesini güçlendirmektedir.

BiyobelirteçlerKardiyovasküler hastalıklarKardiyovasküler sistem+5
Şule Güler Kaçmaz
Tekirdağ Namık Kemal University
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Kapalı alanlarda yüksek gürültü ve titreşime maruz kalan çalışanların kardiyovasküler parametrelerinin ölçülerek insan sağlığı üzerine etkilerinin incelenmesi

Araştırma Malatya İlinde bulunan bir döküm fabrikasında yapılan ölçümler ve çalışanlarda uygulanan testler ile gerçekleştirilmiştir. Kapalı alan olarak, yüksek gürültü ve titreşim maruziyetinin en fazla olduğu çalışma ortamlarından birisi olan döküm fabrikası seçilmiştir. Söz konusu bu döküm fabrikasında kişiler günlük 8 saat çalışmaktadır. Çalışanlar haftalık 6 gün 48 saat ağır çalışma koşulları altında gürültü ve titreşime maruz kalmaktadır. Bu tez çalışmasında iş sağlığı ve güvenliği yönetmeliklerine göre, çalışanların gürültü ve titreşim maruziyetlerinin kardiyovasküler etkileri araştırılmıştır. Bu çalışmada döküm fabrikasının farklı bölümlerinde ses ve titreşim ölçümleri yapılmıştır. Bu ölçümlerin sayısal sonuçları analiz edilmek üzere bilgisayar ortamına aktarılmıştır. Ayrıca tüm çalışanlara kapsayıcı bir anket uygulaması yapılmıştır. Bunlar ile birlikte gürültü ve titreşimin kardiyovasküler etkilerini görebilmek için maruziyetten en çok etkilenen 5 gönüllü çalışana kombine EKG ve tansiyon holteri 24 saat süre ile takılmıştır. Çalışma ve istirahat zamanlarındaki EKG ve tansiyon kayıtları alınmıştır. Daha sonra, kardiyolog doktor tarafından 5 gönüllü çalışanın ekolarına bakılmıştır. Daha önceki kayıtlarla birlikte eko sonuçları değerlendirilerek raporlandırılmıştır. Fabrikada elde edilen ölçüm sonuçları, anketlerden elde edilen veriler, holter verileri ve kardiyolog değerlendirme sonuçları incelenerek ve iş sağlığı ve güvenliği yönetmeliğide dikkate alınarak maruziyet düzeyleri belirlenmiştir. En sonunda ise, maruziyet önleyici ve düzeltici önlemler tespit edilmiştir.

FabrikalarGürültü kirliliğiGürültü-mesleki+7
Abdulvahap Sevgi
Tarsus University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Böbrek nakli öncesi ve sonrası bireylerin kardiyovasküler hastalık ve diyabet riskinin beslenme durumu ve yaşam doyumu derecesi ile değerlendirilmesi

Çalışma kapsamında, hastaların demografik özellikleri, beslenme alışkanlıkları, biyokimyasal parametreleri ve yaşam doyumu düzeyleri değerlendirilmiştir. Genel anket formu, üç günlük besin tüketim kaydı, yaşam doyumu ölçeği (YDÖ), Subjektif Global Değerlendirme (SGD) ve WHO/ISH Kardiyovasküler Hastalık Risk Skorlaması gibi çeşitli araçlar kullanılmıştır. Katılımcıların %83,3'ü evli, %33,3'ü lise mezunu olup, hastaların %43,3'ü sigara içmemekte, %85,3'ü alkol tüketmemektedir. Hastaların %46,7'sinin nakil öncesinde diyet tedavisi uyguladığı bu tedavinin içeriği genellikle sodyumdan fakir (%26,7) olmuştur. Ayrıca, SGD'ye göre erkeklerin %65'i ve kadınların %50'si malnütrisyon riski altında bulunmuştur. Nakil öncesi kardiyovasküler riskin %10-20 aralığında orta risk grubunda olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca, transplantasyon sonrası HDL kolesterol düzeylerinde anlamlı bir artış gözlemlenmiş ve Yeni Başlayan Diyabet (NODAT) oranı %38,09 olarak bulunmuştur. Erkek hastaların ortalama enerji alımı nakil öncesi 2153 kkal/gün iken, kadınlarda değer1579 kkal/gün bulunmuştur. Nakil sonrası ise günlük enerji alımında artış tespit edilmiştir. Erkeklerin enerji alımı 24,1 kkal/kg iken kadınlarda 20,1 kkal/kg olarak saptanmıştır. Nakil öncesi erkeklerin protein alımı 0,82 g/kg/gün iken kadınlarda 1 g/kg/gün 'dür. Nakil sonrası dönemde protein alımı erkeklerde ortalama 1,2 g/kg/gün, kadınlarda ise 0,9 g/kg/gün olarak saptanmıştır. Nakil sonrası hastaların yaşam doyumu anlamlı ölçüde artmış olup, öznel mutluluklarının arttığı görülmüştür. Nakil öncesi yaşam doyumu puan ortalaması 15,3 iken, nakil sonrası bu değer 20,53'e yükselmiştir (p<0,05). Yaşam doyumu ölçeği sonuçlarına göre, böbrek nakli sonrası hastaların yaşam kalitelerinde anlamlı bir iyileşme tespit edilmiştir. Böbrek naklinin sadece fiziksel sağlık üzerinde değil, aynı zamanda psikolojik ve yaşam kalitesi açısından da olumlu etkileri olduğunu ortaya koymaktadır. Nakil sonrası dönemde tıbbi beslenme tedavisi ve yaşam tarzı değişikliklerinin uygulanması, hastaların uzun vadeli sağlık sonuçlarını iyileştirme ve komplikasyon risklerini azaltmada etkili olduğu görülmüştür.

Beslenme durumuBöbrek nakliDiabetes mellitus+2
Meltem Demirci
Sanko University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Dünya Sağlık Örgütü Afrika Bölgesi'nde bulunan ve dünya sağlık araştırması'na katılan düşük gelirli ülkelerde bulaşıcı olmayan hastalık görülme sıklıkları ve ilişkili faktörlerinin değerlendirilmesi

Bu araştırma düşük gelirli Sahra Altı Afrika ülkelerinde Bulaşıcı Olmayan Hastalıkların (BOH) dağılımı ve ilişkili faktörleri incelenmek için yapılmıştır. Çalışma kesitsel bir araştırma olup 2002-2004 yıllarında gerçekleştirilen Dünya Sağlık Araştırması (DSA) verisi kullanılarak Afrika Bölgesi'nde düşük gelirli ülke kategorisinde olan yedi ülke dahil edilerek tanımlayıcı istatistikler ve lojistik regresyon yöntemleriyle farklı BOH'lar ve ilişkili risk faktörleri analiz edilmiştir. Bölge genelinde yetersiz meyve-sebze tüketimi %65,1, yetersiz fiziksel aktivite %6,3, tütün kullanımı %12,7, alkollü içki tüketimi %22,7 ve katı yakıt kullanımı %92,8 olarak saptanmıştır. Angina pektoris prevalansı %19,1, astım %5,8, diyabet %1,0, depresyon %8,6, artrit %20,7 ve şizofreni %1,9 olarak bulunmuştur. Cinsiyet, yaş, öğrenim durumu, çalışma durumu, yerleşim yeri bölgesi, refah düzeyi indeksi, tütün kullanımı, alkollü içki tüketimi, yetersiz fiziksel aktivite, katı yakıt kullanımı ve algılanan sağlık durumu farklı BOH'lar ilişkili olarak bulunup olası risk faktörü olduğu saptanmıştır. Örneğin, artan yaş, yüksek öğrenim durumu, iyi refah düzeyi, alkollü içki tüketimi ve kötü algılanan sağlık durumunun diyabetle ilişkili bulunurken kadın cinsiyeti, artan yaş, çalışıyor olmak, kentsel bölgede yaşamak, refah düzeyi indeksinin düşük veya orta olması, alkollü içki tüketimi, katı yakıt kullanımı ve algılanan sağlık durumunun kötü veya orta olması artritle ilişkili faktörler olarak tespit edilmiştir. Bu çalışmada düşük gelirli Sahra Altı Afrika ülkelerinde 2002-2004 yıllarında BOH ve risk faktörlerinin yaygın olduğu saptanmıştır ve hastalık yükü anlamında büyük bir halk sağlık sorunu olduğu görülmüştür.

AfrikaDünya Sağlık ÖrgütüGelişmekte olan ülkeler+7
Muhammed B Jaıteh
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fetal kardiyovasküler sistem anomalilerinin prenatal tanılarının, kısa dönem neonatal sonuçlarının ve postnatal tanılarının retrospektif olarak incelenmesi

Bu çalışmada prenatal dönemde kardiyovasküler sistem anomalisi tanısı almış olan gebeliklerin obstetrik ve neonatal sonuçlarını, yenidoğanların postnatal dönemdeki takip ve sonuçları incelenmiştir. Konjenital kalp hastalıklarının %20,61'ini (n= 40) ventriküler septal defektler oluşturarak en sık KKH anolarak saptanmıştır. 2. Sık KKH %12,37 (n= 24) ile hipoplastik sol kalp sendromudur. KVS dışındaki diğer sistemlerdeki ek anomaliler tüm KVS anomalilerinin(n=194) %14,94'ünde(n=29) saptanmıştır. En sık %4.12 sıklığıyla(n=8) iskelet sistemi ve ekstremite anomalileri saptanmıştır. Sonrasında sırasıyla %3,6'sınde(n=7) kraniyofasiyel anomaliler, %2.06'sında(n=4) gastrointestinal sistem anomalileri, %2.06'sında(n=4) multiple sistem anomalileri, %1.54'ünde(n=3) santral sinir sistemi anomalileri, %1.03'ünde(n=2) toraks ve abdominal duvar defektleri ve %0.51'inde(n=1) genitoüriner sistem anomalileri saptanmıştır. Antenatal usg ile tanı konan KVS anomalilerinin (n=194) %25,77'sinde(n=50) karyotip analizi yapılmış olup, %19.07'sinde(n=37) karyotip analizi sonucu normal, %6.7'sinde(n=13) karyotip analizi sonucu anormal sonuçlanmıştır. Gebelik sonucuna ulaşılan 193 hastanın ise %80,82'ü(n=156) canlı doğumla sonuçlanmıştır, %17,61'si(n=34) teminasyon ile sonuçlanmış, %1.55'ü(n=3) ise intrauterin dönemde ex olmuştur. En yüksek terminasyon oranları pulmoner atrezi (%40), trunkus arteriosus (%33,3) ve HRHS (%33,3) teşhislerinde görülmüştür. En düşük canlı doğum oranı ise atriyal izomerizm tanılı hastalarda saptanmıştır (%57,1). Cerrahi şansı bulamadan ilk 12 hafta içerisinde kaybedilen bebeklerin en çok görüldüğü gruplar HLHS (%50, 7/14), trunkus arteriosus (%50, 1/2) ve atriyal izomerizm (%40, 2/5) gruplarıdır. Doğum sonrası cerrahi girişime rağmen ilk 12 hafta içerisinde kaybedilen bebeklerin en çok izlendiği gruplar AVSD (%40, 2/5), HLHS (%28.6, 4/14), DORV (%28.6, 4/14), atriyal izomerizm (%20, 1/5) ve D-TGA (%19, 4/21) olarak saptanmıştır. Cerrahi sonrası en yüksek sağkalım ile takip edilen gruplar L-TGA (%100, 2/2), TOF (%81.8, 9/11) ve HRHS (%80, 8/10) olarak saptanmıştır. Prenatal dönemde herhangi bir KVS anomalisinin saptanması; anomalinin olası nedenini, prognozunu, yönetimini belirlemek açısından oldukça önemlidir. Aileler ile hastalıkların doğası paylaşılmalı, doğum sonrası gerekli olabilecek girişimler ve süreç hakkında bilgi verilmelidir. Terminasyon ve karyotip analizi gibi ebeveyn kararı gerektiren süreçlerde doktor bilgilendirmesi kritiktir.

EkokardiyografiFetal hastalıklarFetüs+5
Mustafa Onur Kamani
Hacettepe University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Birinci basamakta izlenen erişkin obez bireylerde ve sağlıklı kişilerde fiziksel aktivite, kardiyovasküler risk, egzersiz kapasitesi ve yaşam kalitesinin karşılaştırılması

Çetin B, Birinci basamakta izlenen erişkin obez bireylerde ve sağlıklı kişilerde fiziksel aktivite, kardiyovasküler risk, egzersiz kapasitesi ve yaşam kalitesinin karşılaştırılması, Hacettepe Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı, Kardiopulmoner Rehabilitasyon Programı, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2019. Bu çalışma, birinci basamak sağlık kurumuna başvuran yetişkin obez bireylerin solunum kapasiteleri, fonksiyonel egzersiz kapasitesi, yaşam kalitelerinin ve fiziksel aktivite düzeylerinin artan vücut kitle indeksi (VKİ) sebebi ile sağlıklı normal kilolu kişilere göre ne derece etkilendiğini araştırmak amacıyla yapıldı. Çalışmaya Tokat Erbaa İlçe Sağlık Müdürlüğü Obezite Birimi'ne başvuran VKİ ≥30 kg/m2 üzeri olan araştırmaya katılmaya gönüllü 18-65 yaş arası 41 obez birey (ortalama yaş 41,109,50 yıl) ve yaş ve cinsiyetleriyle uyumlu 41 sağlıklı normal kilolu kişi (ortalama yaş 38,399,32 yıl) alındı. Demografik özellikler ve laboratuvar değerleri kaydedildi. VKİ, bel çevresi ve kalça çevresi ölçüldü, bel-kalça oranı ve bel-boy oranı hesaplandı ve bioelektrik impedans analizleri yapıldı. Bireylerin fonksiyonel egzersiz kapasitesi altı dakika yürüme testi (6DYT), dispne algılaması Modifiye Medical Research Council Skalası (MMRC), solunum kapasitesi üç dakika solunum egzersiz testi, sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi Şişmanlık ve Kilo Verme ile ilgili Yaşam Kalitesi Anketi (OWLQOL), fiziksel aktivite düzeyi GODİN Boş Zaman Egzersiz Anketi, kardiyovasküler riski, Sistemik Koroner Risk Tahmini SCORE Türkiye Ölçeği, Kardiyovasküler Risk Faktörleri Bilgi Düzeyi (KARRIF-BD) Ölçeği, kiloya ilişkin psikolojik durum Kiloya İlişkin Kendini Damgalama Ölçeği (WSSQ) ile değerlendirildi. Obez bireylerin bel çevreleri, kalça çevreleri, bel/kalça ve bel/boy oranları anlamlı olarak yüksekti (p<0,05). Obez bireylerin 6DYT yürüme mesafeleri sağlıklı gruba göre anlamlı olarak daha düşükken, 6DYT işi anlamlı olarak artmıştı (p<0,05). Obez bireylerin MMRC skorları sağlıklı bireylerin MMRC skorlarına göre anlamlı olarak yüksekken (p<0,05), 3 dk solunum testi maksimal solunum kapasitesi (MSK) skorları ve dispne algılama indeksleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi (p>0,05). Obez bireylerin KARRİF-BD ile değerlendirilen kardiyovasküler risk faktörleri bilgi düzeyi sağlıklı bireylerden anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,05). Bireylerin fiziksel aktivite düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi (p>0,05). Obez ve sağlıklı bireylerin yaşam kaliteleri arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir fark gözlendi (p<0,05). Bireylerin SCORE Türkiye Ölçeği'ne göre risk düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmedi (p>0,05). Obez bireylerde kendini damgalama daha fazlaydı ve gruplar arasında vücut ağırlığına ilişkin tutumları arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir fark gözlendi (p<0,05). Sonuç olarak; birinci basamak sağlık merkezine başvuran obez bireylerin nefes darlığı ve kardiyovasküler hastalık riski artmakta, egzersiz kapasitesi ve yaşam kalitesi azalmakta ve kendilerinde kilo ile ilgili olumsuz bir tutum gelişmektedir. Obez yetişkinlerde kardiyovasküler riski azaltmak ve komorbiditelerin gelişimini engellemek için, sağlıklı yaşam alışkanlıklarının kazandırılması ve kilo kaybı açısından erken dönemde aile hekimleri tarafından bireylerin fizyoterapistlere yönlendirilmesi gerekmektedir.

Birinci basamak sağlık hizmetleriEgzersizEgzersiz testi+6
Banu Çetin
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Juvenil sistemik lupus eritematozus hastalarının beslenme durumları ile kardiyovasküler risk faktörleri ve serum adipokin düzeyleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Sistemik lupus eritematozus (SLE)'ta ateroskleroz, dislipidemi, diyabet, metabolik sendrom ve obezite gibi komplikasyonların önlenmesinde ve tedavisinde beslenmenin önemi büyüktür. Bu çalışma, SLE'li adölesanların beslenme durumları ve diyet örüntüleri ile kardiyovasküler risk faktörleri ve serum adipokin (leptin, adiponektin) düzeyleri arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla yapılmıştır. Araştırmaya Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi Romatoloji ünitesinde SLE tanısı ile takip edilen 24 adölesan (vaka) ve 24 sağlıklı adölesan (kontrol) olmak üzere toplam 48 adölesan katılmıştır. Bireylere genel özelliklerini, sağlık durumlarını, besin tüketim sıklıklarını ve antropometrik ölçümlerini değerlendirmeye yönelik anket formu uygulanmış, serum adipokin düzeyleri ve diğer biyokimyasal bulgular (kan lipit profili, D vitamini, B12 ve B6 vitamini, homosistein) için kan örnekleri alınmıştır. KIDMED kalite indeksi uygulanmıştır. Çalışmanın başlangıcında hastalara verilen beslenme önerilerinin etkinliğini değerlendirmek amacıyla SLE'li bireyler 12 hafta boyunca izlenmiştir. SLE'li bireylerin bel çevresi, beden kütle indeksi (BKİ),toplam yağ yüzdesi (%) ve bel/boy oranı kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olarak bulunmuştur (p<0,05). Hastalık aktivitesi (SLEDAI) ile vücut ağırlığı, BKİ, toplam yağ yüzdesi ve bel çevresi arasında doğrusal bir ilişki bulunmuştur (p<0,05). Her iki grup arasında enerji ve makro besin ögeleri alımları açısından istatiksel olarak önemli bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Buna karşın vaka grubundaki bireylerin enerjinin karbonhidrat ve yağlardan gelen oranları kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptanmıştır (p<0,05). Vaka grubundaki adölesanların %95,8'inde D vitamini yetersizliği (≤30ng/dL) saptanmış olup gruplar arasında önemli bir farklılık bulunmamıştır (p>0,05). Ayrıca vaka grubundaki adölesanların HDL düzeyleri (50,3±13,2 mg/dL) kontrol grubuna (58,6±10,9 mg/dL) göre anlamlı düzeyde düşük, total kolestereol/HDL oranı ise daha yüksek bulunmuştur (vaka:3,2±0,8; kontrol:2,7±0,5 p<0,05). Adölesanların serum leptin ve adiponektin düzeyleri karşılaştırıldığında vaka grubunun leptin düzeyleri kontrol grubuna göre önemli oranda yüksek bulunmuştur (vaka:166,33±167,3pg/mL, kontrol: 52,8±59,4pg/mL)(p<0,05). Serum leptin düzeyleri serum trigliserit (r=0,535), LDL (r=0,324) ve toplam kolesterol (r=0,349) düzeyleri ile doğrusal yönlü bir korelasyon göstermektedir(p<0,05). Beslenme önerilerine uyumun değerlendirildiği araştırmanın ikinci aşamasında BKİ'de istatiksel olarak önemli (p<0,05) bir artış olmakla birlikte diyetle toplam yağ ve doymuş yağ alımında azalma (p<0,05), posa, C vitamini, potasyum, magnezyum, fosfor ve folat alımında artış olduğu saptanmıştır (p<0,05). Diyet kalite indeksi (KIDMED) puanlarında (başlangıç: 4,7±2,3, 12 hafta sonra: 5,5±2,4) da istatiksel olarak önemli olmayan bir artış olduğu saptanmıştır (p>0,05). Kan lipit düzeylerinde herhangi bir fark görülmezken, serum leptin düzeylerinde artış olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmanın sonucunda SLE'li adolesanların beslenme durumları ve diyet örüntüleri ile kardiyovasküler risk faktörleri düzeyleri arasındaki önemli bir ilişki olduğu gösterilmiştir. SLE hastalarında ateroskleroz, dislipidemi, metabolik sendromve obezite gibi komplikasyonların önlenmesinde ve tedavisinde beslenme tedavisi ve eğitimi önemlidir.

AdipokinlerBeslenmeBeslenme durumu+4
Sine Yılmaz
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Depresyon hastalarında kan akışkanlığı parametrelerinin incelenmesi

Depresyon ve kardiyovasküler hastalıklar toplumda çok sık rastlanan hastalıklardır. Depresyonda kardiyovasküler hastalıklar sık görülür ve mortalite ile morbiditeyi arttırır. Kardiyovasküler hastalıklarda kan akışkanlığında bozulma sık görülür. Bu çalışmada depresyon hastalarında kan akışkanlığı parametrelerinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmaya katılan hastalar DSM-V Tanı Kriterleri ve Hamilton Depresyon Ölçeği'ne göre major depresyon tanısı almış ve kardiyovasküler hastalık, hipertansiyon, diabetes mellitusu ve gebe olmayan ve son 12 saatte spor yapmamış kişilerdi. Kontrol grubu olarak DSM-V ve Hamilton Depresyon Ölçeği'ne göre depresyonda olmadıkları belirlenmiş aynı kriterleri taşıyan kişiler alındı. Hasta grubundaki kişilere depresyon düzeylerini ölçmek için Beck Depresyon Ölçeği uygulandı. Kan akışkanlığı plazma viskozitesi, hematokrit, eritrosit agregasyonu ve eritrosit deformabilitesi değerlendirilerek incelendi. Plazma viskozitesi koni-plak viskozimetre ile 900sn-1 kayma hızında ölçüldü. Eritrosit deformasyonu ve agregasyonu LORCA (laser-assisted optical rotational cell analyzer) ile ölçüldü. Her üç ölçümde sistemlerin sıcaklığı 370C idi. Ayrıca depresyon hastalarındaki hematolojik değerler kontrol grubunun değerleri ile karşılaştırıldı. Depresyon hastalarında kontrol grubuna göre plazma viskozitesinde artış ve 0,53 Pa kayma kuvvetinde eritrosit deformabilitesinde azalma saptandı (p<0,05). Bununla beraber eritrosit agregasyonu değerleri olan AMP, AI ve t1/2'de değişiklik gözlenmedi. Hematolojik değerlerin incelenmesinde eritrosit sayısı, hemoglobin, hematokrit, ortalama eritrosit hacmi, ortalama eritrosit hemoglobini ve eritrosit dağılım aralığı ve lökosit sayısında anlamlı değişiklik saptanmazken; ortalama eritrosit hemoglobin konsantrasyonu depresyon grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşüktü (p<0,05). Bu çalışmada saptanan plazma viskozitesi ve eritrosit deformabilitesinde değişiklikler depresyon hastalarında kardiyovasküler hastalıklara yol açıyor olabilir. Bu durum kardiyovasküler hastalıklara yol açabilir.

Depresif bozuklukDepresyonEritrosit agregasyonu+6
Yasemin Yıldız
Hacettepe University
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Aort anevrizmalarının hesaplamalı akışkanlar dinamiği (HAD) kullanılarak hemodinamik açıdan incelenmesi

Vasküler akış koşulları kardiyovasküler hastalıklarının gelişiminde önemli bir rol oynamaktadır. Bu tezde, aort anevrizması Hesaplamalı Akışkanlar Dinamiği (HAD) ve Akışkan-Yapı Etkileşimleri (AYE) yöntemleriyle hemodinamik açıdan incelenmiştir. Aort anevrizmalarında Asendan Aort Çapı'nın (AAÇ) artması ile birlikte, oluşabilecek rüptür risklerinin tespiti amaçlanmıştır. Çalışmada bilgisayarlı tomografilerden elde edilmiş gerçek bireylere ait aort geometrileri, segmentasyon tekniği ile torasik aort için oluşturulmuştur. Normal bir aort ve bir hastanın iki farklı anevrizmalı aortu ile hastalara özgü çalışmalar yapılmıştır. Aorttaki hız profili ve sınır koşulları klinik ölçümler ile elde edilerek, rijit ve elastik damar analizleri gerçekleştirilmiştir. Kan için ise Newton tipi kan modeli ve Newton tipi olmayan beş farklı viskozite modeli kullanılmıştır. Bunlara ek olarak, nümerik sonuçlar ile yapay zeka yöntemlerinden biri olan Yapay Sinir Ağları (YSA) metodu kullanılarak rüptür riskleri üzerine Pyhton dilinde bir makine öğrenmesi modeli geliştirilmiştir. HAD sonuçları incelendiğinde, anevrizmalı aortların damar yüzeylerinde normal aorta göre sırasıyla %18.56 ve %24.7 daha yüksek basınç, kayma gerilmelerinin ise anevrizma bölgelerinde daha düşük olduğu gözlemlenmiştir. Viskozite bazlı analizlerde ise Newton tipi olmayan viskozite modellerinin, kayma gerilmelerinde Newton tipi kan modeline göre %32.5, %25.7, %22.4, %12.3 ve %8.7 fark yarattığı görülmüştür. Elastik damar analizleri, rijit damar analizlerine göre daha düşük kayma gerilmesi gösterirken, rüptür riskinin ise AAÇ değişimi ile üç kata kadar arttığı bulunmuştur. Makine öğrenmesi modeli ile de R2 performansının 0.986 olduğu tahminler yapılarak aorttaki rüptür riski, güvenlik faktörü ile tahmin edilmiştir. Sonuç olarak ise HAD ve AYE analizleri ile gerçekleştirilen mühendislik çalışmalarının, klinik yöntemlere destek olabileceği ve ışık tutabileceği gösterilmiştir.

Aort anevrizmalarıHesaplamalı akışkanlar dinamiği (HAD)Kardiyovasküler hastalıklar+3
Gökhan Canbolat
Isparta University of Applied Sciences · Institute of Graduate Studies
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Haliç Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi öğrencilerinin kardiyovasküler hastalıklarla ilgili bilgi ve farkındalık düzeyleri

Kardiyovasküler hastalıklar bütün dünyada en başta gelen ölüm ve sakatlık sebebidir. Kardiyovasküler hastalıklardan korunma için uygulanacak programların planlanması ve değerlendirilmesi için Kardiyovasküler Hastalıklar risk faktörleri konusundaki bilgi düzeyini ölçmeye gerek duyulmaktadır. Araştırma Haliç Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi öğrencilerinin kardiyovasküler hastalıklarla ilgili bilgi ve farkındalık düzeylerini açığa çıkartılmasını amaçlamıştır. Bu amacın yanı sıra demografik değişkenlerle kardiyovasküler hastalıklarla ilgili bilgi ve farkındalık düzeylerinin anlamlı farklılık gösterip göstermediği de tespit edilmiştir. Haliç Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesindeki öğrencilerden 205 birey rastgele seçilerek çalışmaya dahil edilmiştir. Yapılan araştırmada katılımcıların demografik verilerinin belirlenmesi için "Sosyodemografik Bilgi Formu" ve bireylerin kardiyovasküler hastalıklar konusunda bilgi düzeylerinin araştırılması amacıyla "Kardiyovasküler Hastalıklar Risk Faktörleri Bilgi Düzeyi (KARRİF-BD) Ölçeği" kullanılmıştır. Elde edilen veriler SPSS 25.0 paket programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Katılımcıların tanımlanması ile ilgili verilerde ortalama ve yüzde oranlar ile belirlenmiştir. Katılımcıların demografik verileri ile kardiyovasküler hastalıklar konusunda bilgi ve farkındalık düzeyleri arasındaki ilişkinin tanımlanmasında Mann–Whitney U testi kullanılmıştır. Katılımcıların %55'i kadın ve %45'i erkektir. Katılımcıların % 24,9'unda kronik rahatsızlık bulunmamaktadır. Katılımcıların beslenme alışkanlıklarının sağlıklı düzeyde bulunmuştur. Araştırmada erkeklerin %24,9'u ve kadınların %28,3'ü tansiyon yüksekliği; erkeklerin %18'i ve kadınların %24,4'ü kolesterol yüksekliği varlığı ve erkeklerin %22,4'ü ve kadınların %29,3'ü son 3 yılda kan şekeri yüksekliği varlığı bildirmiştir. Kadın ve erkek katılımcılarınviii kardiyovaskuler hastalıklar risk faktörleri bilgi düzeylerinin düşük olduğu bulunmuştur. Kronik hastalık varlığına göre katılımcıların kardiyovasküler hastalıklar risk faktörleri bilgi düzeyleri farklılık göstermektedir. Son 3 yılda tansiyon ve kan şekeri ölçtürenlerin kardiyovasküler hastalıklar risk faktörleri bilgi düzeyleri ölçtürmeyenlere göre daha yüksek bulunmuştur. Kardiyovasküler hastalık bilgi düzeyi kardiyovasküler hastalık ile ilgili farkındalığı etkilemektedir. Bireylerin kardiyovasküler hastalık bilgi düzeylerinin artırılması gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Kardiyovasküler hastalık, Bilgi Düzeyi, Farkındalık

Bilgi düzeyiFarkındalıkKardiyovasküler hastalıklar+2
Mahdı Rostamı
Haliç University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Kardiyovasküler hastalığı olan 40-70 yaş aralığındaki bireylerin beslenme alışkanlıklarının incelenmesi

Tüm dünyada ölüm nedenlerinin başında kardiyovasküler hastalıklar gelmektedir.Bu nedenle kardiyovasküler hastalıklardan korunma ve tedavi sürecinin iyileştirilmesi en sık yapılan araştırma konularındandır. Bu çalışmada, kardiyovasküler hastalığı olan 40-70 yaş aralığındaki bireylerin beslenme alışkanlıklarının incelenmesi amaçlanmıştır. İstanbul'da faaliyet gösteren bir devlet hastanesinin Kalp-Damar Cerrahisi Polikliniğine başvuran yaşları 40-70 aralığındaki 96 erkek-73 kadından oluşan 169 bireyle 11 şubat - 11 mart 2021 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Araştırmaya katılan bireylere antropometrik ölçümleri, kullandığı ilaçlar, genetik yatkınlığa bakılmak üzere birinci derece akrabalarında var olan hastalıklar, fiziksel aktivite durumları, alkol ve tütün kullanımı gibi kardiyovasküler hastalıkların oluşumunda önemli olabilecek risk faktörleri sorulmuş, beslenme alışkanlıkları ve besin tüketim sıklığını içeren 3 bölümden oluşan anket formu uygulanmıştır. Çalışmada elde edilen bulgular değerlendirilirken, istatistiksel analizler için IBM SPSS Statistics 22 (IBM SPSS, Türkiye) programı kullanılmıştır. Parametrelerin normal dağılıma uygunluğu Kolmogorov-Smirnov ve Shapiro Wilks testleri ile değerlendirilmiş ve parametrelerin normal dağılıma uygun olduğu saptanmıştır. Niteliksel verilerin karşılaştırılmasında Ki-kare testi kullanılmıştır. Anlamlılık p<0.05 düzeyinde değerlendirilmiştir. Besin Tüketim Kaydı ile elde edilen günlük ortalama değerler, BEBİS ( Beslenme Bilgi Sistemi ) yazılımına girilerek saptanmış, kadın ve erkek bireylerin gereksinimleriyle karşılaştırılmıştır. Bireylerin BKI düzeyleri ile hastalık arasındaki ilişkisi değerlendirildiğinde kilolu bireylerde kardiyovasküler hastalıkların daha sık görüldüğü belirlenmiştir. Katılımcıların BKI ortalaması erkek bireylerde 30,4 kg/m², kadın bireylerde %29,3 kg/m² bulunmuştur. Beden Kitle İndeksine göre yapılan obezite sınıflandırmasında erkek bireylerin %56,3'nün, kadın bireylerin ise %50,7'sinin obez sınıfında olduğu belirlenmiştir. Erkek bireylerin günlük alınması gereken enerji miktarını, orta aktiviteli referans değere göre %73,7, kadın bireylerin ise %86,6 oranında karşıladığı saptanmıştır. Erkek bireylerin günlük alınması gereken yağ miktarını %128, kadın bireylerin ise %129, Çoklu Doymamış Yağ alınımında ise erkek bireylerin tüketiminin %150, kadın bireylerin ise %139 oranında karşıladığı belirlenmiştir. Günlük alınması gereken protein miktarını erkek bireylerin %82, kadın bireylerin ise %81 oranında, vücutta üretilen ve diyetle alımı miktarına dikkat edilmesi gereken kolesterolü ise erkek bireylerin %58,9, kadın bireylerin ise %55,8 oranlarında karşıladığı belirlenmiştir. Çalışmadan ortaya çıkan sonuç ve derlenen araştırmalar kardiyovasküler hastalıklar için bireyin denetimi altında olan risk faktörlerinden beslenmede yapılacak olan yaşam tarzı değişiklikleri ile hastalığın oluşma riski azaltılabilecek, tedavi süreci olumlu etkilenebilecektir. Anahtar Kelimeler: Kalp-Damar, kardiyovasküler hastalıklar, beslenme alışkanlıkları

BeslenmeBeslenme alışkanlıklarıBeslenme durumu+4
Sena Cevahir
Haliç University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri'nde COVID-19 pandemisi öncesi ve sürecinde kardiyovasküler hastalık, diyabet, kanser ve kronik obstrüktif akciğer hastalığı yükünün değerlendirilmesi (Ocak 2018-Haziran 2021)

Bu çalışmada Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri'ne 1 Ocak 2018 ile 15 Haziran 2021 tarihleri arasında en az bir kez kardiyovasküler hastalık (iskemik kalp hastalığı ve hipertansiyon) diyabet, kanser ve kronik obstrüktif akciğer hastalığı ICD-10 tanı kodlarıyla başvuran kişilerin COVID-19 pandemisi ve öncesindeki başvuru ve ölüm durumları, bu hastalıklar için yapılan harcamalar ve değişimleri incelenmiştir. Önceki döneme kıyasla pandemi sürecinde bu 5 hastalık için yapılan başvuru sayısı belirgin azalmıştır. Mevsimselliğin ve kişisel faktörlerin kontrol edildiği, bağımlı gruplar özelinde yapılan analizlerde de tüm hastalıklar için toplam, ayakta ve yatarak başvuruların tümü belirgin azalmış olarak saptanmıştır (p<0,001). Acil servis ve enfeksiyon hastalıkları birimlerine başvurular dışında, neredeyse tüm hastalıklar için, genel dahiliye, geriatri, aile hekimliği ve birçok bölüme yapılan başvurulardaki azalma istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Zaman serisi analizleri ile bu hastalıklar için pandemi öncesinde yapılan başvurular özelinde pandemi dönemine ait yapılan tahmin değerleri incelendiğinde, pandemi sürecinde gerçekleşen tüm başvuru sayıları tahmini değerlerin altında kalmıştır. Mayıs 2021 tüketici fiyat endeksi değerine göre düzenlenen harcama verilerinde de COVID-19 sürecinde azalma görülmektedir. Hastalığa özel başvuru verileri ve ilgili harcamalar ile kurulan Markov Zincir Modelleri'nde pandemi öncesi ile süreci karşılaştırıldığında da belirgin farklılıklar ortaya konmuştur. Bulgular bulaşıcı olmayan hastalık hizmetlerinde/hizmete erişiminde pandemi sürecinde aksama yaşandığını ve karşılanamayan bu gereksinim nedeni ile ilerleyen dönemde hastalık sayı, şiddet ve fatalitesinde olumsuzluklar yaşanabileceğini düşündürmektedir. Çalışma bulguları hastane yöneticileri, bulaşıcı olmayan hastalıklarla ilgili politika yapıcılar ve bu konuda çalışan halk sağlığı uzmanları için ileriye dönük müdahalelerin planlanması açısından yol gösterici bir kaynak olacaktır.

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktifCOVID 19+5
Şeyma Aliye Kara
Hacettepe University
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Diyetle alınan bazı heterosiklik aromatik amin türlerinin farelerde ateroskleroz, kan lipid profili ve endotel disfonksiyon üzerine etkisi.

Heterosiklik aromatik aminler protein içeren besinlerin pişirilmesiyle oluşmaktadır. Genel olarak kanser oluşumu üzerindeki etkileri araştırılırken; kardiyovasküler hastalıklar üzerindeki etkilerini inceleyen çalışmalar oldukça yetersizdir. Ayrıca heterosiklik aminlere maruz kalınan sürenin dislipidemi ve ateroskleroz gelişimindeki etkilerini inceleyen çalışma bulunmamaktadır. Bu nedenle bu tez heterosiklik aminlerin kısa veya uzun süreli alımının etkilerinin ateroskleroz ve kardiyovasküler hastalıkların temel oluşum mekanizmaları açısından incelenmesi amacıyla planlanmıştır. C57Bl/6 orijinli (n=80, 3 haftalık, dişi) fare 21 hafta boyunca yüksek yağ ve kolesterol (%20,w/w Hindistan cevizi yağı; %0,2 w/w kolesterol) içeren diyet ile beslenmiştir. Randomize olarak 8 gruba ayrılan farelere 3 ya da 10 hafta boyunca farklı türde heterosiklik amin içeren yüksek yağlı yem verilmiştir (10 mg/kg va PhIP, MeIQx veya PhIP+MeIQx). Müdahalenin sonunda plazma ve karaciğerde total kolesterol, trigliserit, LDL, VLDL, HDL, Apo B, Apo A1; plazmada VCAM-1 ve ICAM-1 düzeyleri kolorimetrik/ELISA yöntemiyle; aortta ICAM-1 ve VCAM-1 miktarı Western Blot yöntemiyle; ekspresyon düzeyleri RT-qPCR yöntemiyle incelenmiştir. Plazma ve karaciğerde total kolesterol, LDL, Apo A1 ve Apo B düzeyleri hem heterosiklik amin türünden hem de alım süresinden etkilenmemektedir (p>0,05). Yüksek yağlı ve kolesterol içeren diyet alan farelerde uzun süreli (10 hafta) heterosiklik aromatik amin alan gruplarda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında plazma trigliserit (p=0,037) düzeylerinin azaldığı, karaciğer HDL düzeylerinin arttığı (p=0,025) bulunmuştur. Aynı heterosiklik amini uzun ve kısa süreli alan gruplar karşılaştırıldığında plazma HDL düzeylerinin PhIP gruplarında kısa ve uzun süre sırasıyla; 0,284±0,03 ve 0,152±0,01 mmol/L, MeIQx gruplarında 0,204±0,02 ve 0,210±0,01 mmol/L her iki türü birlikte alan gruplarda 0,250±0,02 ve 0,216±0,01 mmol/L olduğu bulunmuştur (p<0,05). Endotel disfonksiyon ve aterosklerotik plak gelişiminde gruplar arasında anlamlı farklılık olmadığı görülmüştür (p>0,05). Sonuç olarak heterosiklik amin alımının vücutta meydana getirdiği kardiyovasküler hastalık riski ve karsinojenik/mutajenik etki gibi etkileri de göz önüne alınarak diyetle alımının sınırlandırılması önemlidir.

AminlerAterosklerozDiyet+5
Armağan Aytuğ Yürük
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ailesel hiperkolesterolemili çocuk hastaların kardiyovasküler değerlendirilmesi

Ailesel hiperkolesterolemi otozomal dominant kalıtılan yaygın bir durumdur. Düşük yoğunluklu lipoprotein reseptörünü kodlayan gende, apolipoprotein B geninde veya PCSK9 proteinini kodlayan genlerin üçünden birinde olan bir mutasyon ailesel hiperkolesterolemiye neden olur. Bu mutasyonlar yaşam boyu LDL kolesterol seviyesinde yüksekliğe ve erken başlangıçlı kardiyovasküler hastalıklara neden olur. Tedavi edilmediği takdirde heterozigot hastalarda, mutasyonları taşımayanlara göre erken başlangıçlı kardiyovasküler hastalık riskinde önemli derecede artış görülür. Çalışmamızda hastanemizde takip edilen çocuk yaş grubundaki ailesel hiperkolesterolemi tanılı hastaların kardiyovasküler durumunun yaş, kolesterol düzeyleri ve risk faktörleri ile olan ilişkilerinin kendi içinde karşılaştırılması ile literatüre katkı sağlamak amaçlanmaktadır. Çalışmamıza Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Çocuk Metabolizma Hastalıkları ve Beslenme Bilim Dalı ve Çocuk Kardiyoloji Bilim Dalı'nda ailesel hiperkolesterolemi tanısıyla takipli 5-18 yaş arasında, total ve LDL kolesterol düzeyleri 95 persentil üzeri olan 32 hasta ile aynı demografik özelliklere sahip total ve LDL kolesterol düzeyleri normal olan 35 kişilik sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Hasta grubu birbirleriyle EKO, EKG, efor testi ve karotis USG ile karşılaştırılarak değerlendirildiğinde 3 hastada orta derece mitral yetmezlik, 3 hastada aort yetmezliği, 2 hastada aort darlığı ve 1 hastada aort darlığı ve yetmezliği birlikte olduğu gözlendi. Homozigot hastaların interventriküler septum ve sol ventrikül posterior duvar kalınlıkları, sol ventrikül içi hacimleri ve sol ventrikül kütle indeksleri (sırasıyla 99±25,65 ve 70,96±18,12 g/m2 p=0,015) heterozigot hastalarına göre daha yüksek bulundu. Kan LDL kolesterol düzeyi 200 mg/dL'nin altında olan hastalar ile 200 mg/dL ve üzeri olan hastalar karşılaştırıldığında, LDL kolesterol düzeyi yüksek olan hastaların aort STB çapı ölçümlerinin (sırasıyla 16,47±2,58 ve 19,65±3,20 mm p=0,030) anlamlı derecede daha düşük, İVKZ ölçümlerinin ise (sırasıyla 75,60±3,65 ve 70,14±9,72 ms p=0,024) anlamlı derecede daha uzun olduğu gözlendi. Homozigot AH hastalarının tüm global longitüdinal strain ölçümleri heterozigot hastalara göre daha düşük bulundu, ancak yalnız GLPS-LAX ölçümünde istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (sırasıyla %15,70±2,40 ve %20,31±3,26 p=0,028). 2 hastada eksentrik hipertrofi, 3 hastada konsentrik remodelling tespit edildi. 27 hastanın ventrikül geometrisi normaldi. Homozigot AH tanılı 7 hastanın 2 (%28,6)'sinde ve heterozigot AH tanılı 24 hastanın 3 (%12,5)'ünde efor testi, hedef kalp hızına ulaşılamadan bitkinlik nedeniyle sonlandırıldı. Karotis USG ölçümleri arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Hasta grubu ve sağlıklı kontrol grubu EKG verileri açısından karşılaştırılarak değerlendirildiğinde hasta grubun P dalga dispersiyonu, PR dispersiyonu ve QT dispersiyonu ölçümlerinin kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olduğu bulundu. Hasta grubun QTc süresi ölçümleri de kontrol grubuna göre anlamlı derecede daha uzundu (sırasıyla 416,96±22,12 ve 406,35±17,28 ms p=0,023). Sonuç olarak; ailesel hiperkolesterolemi, kardiyovasküler sistem üzerinde olumsuz etkileri olan bir durumdur. AH taraması ile bu hastaların erken tespit edilmesi ve sıkı kan LDL kolesterolü kontrolüne erken başlanması, kardiyovasküler sonuçlarını olumlu yönde etkileyecektir. Bu hastalar kardiyoloji takibinde olmalıdır ve EKO ile strain ölçümleri rutin yapılmalıdır. Böylece subklinik fonksiyon bozuklukları daha erken tespit edilebilir.

AterosklerozEkokardiyografiHiperkolesterolemi+5
Görkem Abdikan
Hacettepe University
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

IRE1-JNK yolağı protein-protein ve protein-ligand etkileşimlerinin moleküler dinamik simülasyon yöntemiyle araştırılması

IRE1-JNK yolağı Endoplazmik Retikulum (ER) stresine karşı hücrenin yanıt verdiği en güçlü sinyal yolağıdır. Hipoksi gibi koşullarda aşırı ER stresine bağlı olarak bu yolak üzerinden apoptotik mekanizma tetiklenerek hücre ölümü meydana gelmektedir. Kardiyovasküler hastalıklarda hücreler aşırı ER stresine maruz kalabilmekte ve apoptoza bağlı hücre ve doku kaybı meydana gelebilmektedir. Kardiyovasküler hastalıklarda etkili Statin, ACE İnhibitörleri, Anti-Aritmik İlaçlar ve Flavonoid'lerin IRE1-JNK yolağı üzerindeki IRE1, ASK1 ve JNK1 ile etkileşimi tam olarak bilinmemektedir. Ayrıca IRE1-JNK yolağının en önemli başlatıcı ya da durdurucu faktörü olan BİP-IRE1LD bağlanması bilinmesine karşın bağlanmanın moleküler mekanizması tam olarak aydınlatılamamıştır. Çalışmamızda kardiyovasküler hastalıklarda etkili etken maddeler ve Flavonoid'lerin kendi etkileri dışında IRE1-JNK yolağının inhibisyonunda rol oynayıp oynamadıklarını belirlemek amacıyla IRE1, ASK1 ve JNK1 ile etkileşimleri moleküler kenetleme, moleküler dinamik simülasyon ve serbest enerji hesaplamalarıyla araştırıldı. Ayrıca BİP'in konformasyonel dinamiği ve BİP-IRE1LD etkileşiminin moleküler mekanizmasını aydınlatmak hedefiyle moleküler dinamik simülasyon ve serbest enerji hesaplamaları yapıldı. Olası BİP-IRE1LD bağlanma paternlerini belirlemek amacıyla iri taneli model ve kübik oryantasyonda moleküler dinamik simülasyonlar gerçekleştirildi. Yaptığımız çalışmada BİP'in yüksek esneklikteki SBDα alt domaininin kısa süreli burkulması ve tekrar eski durumuna dönmesi sonucu serbest enerji yüzeyinde minima meydana geldiği gözlendi. Bağlanma konformasyonu bilinen farklı büyüklük ve esneklikte olan Ddi1 ubikuitin benzeri (UBL) domaini-ubikuitin kompleksi (2MWS), ubikuitin-USP2 kompleksi (2HD5), kimerik SDZ CHI621'in fab fragmenti (1MIM) ve Sil1-BİP komplekslerinin (3QML) bağlanma paternini iri taneli kübik oryantasyon yaklaşımı ile doğru tahmin etmek için istatistiksel olarak ROC eğrisi ile hesaplandığında F-değeri ve doğruluğu (ACC) 0,88 olarak ölçüldü. AUROC değeri ise 0,94 olarak belirlendi. BİP-IRELD etkileşiminin olası bağlanma paternleri taneli kübik oryantasyon yaklaşımı ile araştırıldığında, IRE1LD'in 4. bölgesi içinde yer alan düzensiz domainin BİP-NBDIIβ açık formunun kapalı forma göre daha yüksek afinite ile bağlandığı ayrıca BİP-SBDα alt domainin bağlanmada direkt rol oynadığı gözlendi. IRE1, ASK1 ve JNK1 ile kardiyovasküler hastalıklarda kullanılan etken maddeler ile Flavonoid'lerin etkileşimlerinin araştırıldığı bu çalışamada proteinlerin fosforilasyonunun inhibisyonunda Statinler'in en etkili moleküller olabileceği gözlendi. Ayrıca yaptığımız Umbrella Örnekleme Serbest Enerji Hesaplamlarında Statin'lerden Atorvastatin ve Pitavastatin ile Flavonoid'lerden Norizalpin, Chrysin ve Luteolin'in yüksek ortalama kuvvet potansiyelleri ile IRE1-JNK yolağının inhibisyonunda güçlü aday moleküller olabileceği gösterildi. Yaptığımız bu çalışmalar ile belirlenen BİP-IRE1LD bağlanma paterninin BİP ve IRE1LD hedefli ileri teröpatik çalışmalara ışık tutacağı, İri taneli kübik oryantasyon yaklaşımının hızlı ve kolay kullanımı için algoritmalar yazılarak yüksek esneklikteki protein-protein etkileşimlerinin belirlenmesinde kullanımının faydalı olabileceği ve IRE1-JNK yolağı etken madde etkileşimleri sonucu elde edilen veriler ışığında Statinler üzerinden geliştirilerek etken türev maddelerin ER stresi kaynaklı apoptozun önlenmesinde etkili olabileceğine inanmaktayız. Bu araştırmada yer alan kısmi nümerik hesaplamalar TÜBİTAK ULAKBİM, Yüksek Başarım ve Grid Hesaplama Merkezi'nde (TRUBA kaynaklarında) gerçekleştirilmiştir.

Antikolesteremik ajanlarBenzetimBenzetim tekniği+5
Zekeriya Düzgün
Ege University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Kardiyovasküler hastalığı olanlar ile sağlıklı bireylerin psikolojik dayanıklılıklarının incelenmesi

Amaç: Amaç: Bu araştırma kardiyovasküler hastalığı olan ve olmayan sağlıklı bireylerin psikolojik dayanıklılık düzeyini ve bunu etkileyen faktörleri incelemek amacıyla yapılmış tanımlayıcı, karşılaştırmalı ve kesitsel türde bir araştırmadır. Yöntem: Araştırma 1 Ekim 2018- 1 Ocak 2019 tarihleri arasında Eskişehir Osmangazi Üniversitesi (ESOGÜ) Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi kardiyoloji polikliniğinde ve diğer polikliniklerde ( göz, beyin cerrahi, nöroloji) yürütülmüştür. Araştırmanın örneklemini kardiyovasküler hastalığı olan 137 birey ve sağlıklı (kronik bir hastalığı olmayan) 144 birey olmak üzere toplam 281 birey oluşturmuştur. Veriler, '' Kişisel Bilgi Formu'' ve ''Yetişkinler İçin Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği'' ile toplanmıştır. Verilerin istatistiksel analizi SPSS 22 programı ile yapılmıştır. Verilerin analizinde sayı ve yüzde dağılımlar, ortalama ve standart sapma, Ki Kare, İndipendent Samples T-testi, ANOVA analizi uygulanmıştır. Bulgular: Kardiyovasküler hastalığı olan bireylerin çoğunluğu (%64,0) erkek, sağlıklı bireylerin çoğunluğu (%55,6) kadındır. Kardiyovasküler Hastalığı olan bireylerin çoğunluğu (%43,2) 51-65 yaş aralığında, sağlıklı bireylerin çoğunluğu (%41,0) 36-50 yaş aralığındadır. Kardiyovasküler hastalığı olan bireylerin psikolojik dayanıklılık ölçeği puan ortalamaları 70,94 ± 18,73, sağlıklı bireylerin puan ortalaması 68,50±15,73 tür. Kardiyovasküler hastalığı olan bireylerin Yapısal Stil puan ortalaması 11,20±4,39, sağlıklı bireylerin Yapısal Stil puan ortalaması 9,51±3,32'dir. Kardiyovasküler hastalığı olan bireylerin Gelecek Algısı puan ortalaması 10,06±4,62, sağlıklı bireylerin Gelecek Algısı puan ortalaması 8,77±3,21'dir. Sonuç:Kardiyovasküler hastalığı olan bireyler ile sağlıklı bireyler arasında psikolojik dayanıklılık düzeyi açısından anlamlı bir fark olmadığı fakat psikolojik dayanıklılık ölçeği alt boyutlarından Yapısal Stil ve Gelecek Algısı düzeyinde sağlıklı bireyler lehinde anlamlı bir fark olduğu bulunmuştur. Kardiyovasküler Hastalık ile yaş ve cinsiyet arasında ilişki bulunmuştur (p<0,05). Anahtar Kelimeler; Kardiyovasküler hastalık ; psikolojik dayanıklılık.

Kalp hastalıklarıKardiyovasküler hastalıklarPsikolojik dayanıklılık
Ümmühan Şahin
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Kronik böbrek yetersizliği olan çocuk hastalarda kardiyovasküler belirteç olarak suPAR ve SIRT1'in değerlendirilmesi

Kronik Böbrek Hastalığı (KBH); böbrek fonksiyonlarının ilerleyici ve geri dönüşümsüz olarak kaybıyla sonuçlanan böbrek hasarıdır. Kardiyovasküler sistem hastalıkları KBH'da önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Çözünebilir ürokinaz plazminojen aktivatör reseptörü (suPAR) bir inflamasyon biyobelirteci olup azalmış glomerüler filtrasyon hızıyla (GFR) ilişkisi bildirilmiştir. Sirtuin1 (SIRT1) ise oksidatif stres ve inflamasyona yanıtın araçlarındandır. Bu çalışmada, kronik böbrek hastalığı olan ve olmayan çocukların serum suPAR ve SIRT1 düzeylerinin karşılaştırılması; kalp ve damar etkilenmesi olan ve olmayanlar arasında fark olup olmadığının değerlendirilmesi amaçlandı. Materyal Metod: Bu çalışma Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nefroloji Bilim Dalında KBH tanısı olan toplam 49 hasta ve 20 sağlıklı çocuk olgu ile yapılmıştır. SIRT1 ve suPAR düzeyleri ELİSA yöntemi ile Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalında çalışıldı. Sonuçlar: Çalışmaya dahil edilen 69 (49 hasta/20 kontrol) çocuğun 35'i erkek, 34'ü kızdı. Ortalama yaşları 14,6±5 yıldı. Kronik Böbrek Hastalığına neden olan primer hastalıklar değerlendirildiğinde; en sık neden ürolojik anormallikler (%40.8, n=20) olarak saptandı. Hastaların ortalama serum SIRT1 düzeyleri 8,01±5,03; suPAR düzeyleri 2,50±2,85 olup her iki parametre de kontrol grubu ile benzerdi (p=0.444, p=0.760). KBH tanılı hastaların SIRT1 ve suPAR düzeyleri kız ve erkek cinsiyette, ürolojik ve non-ürolojik nedenli kronik böbrek hastalarında benzerdi (p>0.05). Hastaların serum suPAR ve SIRT1 düzeyleri KBH evrelerine göre değerlendirildiğinde; KBH evresine göre serum suPAR ve SIRT1 düzeyleri arasında anlamlı fark yoktu. Hastalar diyaliz tedavisi alan ve almayanlar olarak gruplandırıldığında; her iki grup ortalama SIRT1, PWV (nabız dalga hızı) ve augmentasyon indeksi (Aix) değerleri benzerken (p>0.05); diyaliz tedavisi alan hastaların ortalama suPAR düzeyi almayanlara göre anlamlı düşük bulundu (p=0.029). Diyaliz tedavisi alan hastalar kontrol grup kıyaslandığında ise SIRT1 düzeyleri benzerken (p>0.05), ortalama suPAR düzeyleri diyaliz tedavisi alan grupta anlamlı düşük bulundu (p= 0.043). Diyaliz tedavisi almayan hastalar ile kontrol grubunun SIRT1 ve suPAR düzeyleri benzerdi (p>0.05). Sonuç olarak; KBH'lı çocuklarda serum suPAR ve SIRT1 düzeyleri kontrol grubu ile benzerdi. Ayrıca, serum suPAR düzeyleri diyaliz tedavisi alan grupta diyaliz almayanlara göre anlamlı olarak düşük olduğu bulundu. Bu konuda daha fazla hasta ve kontrol grubu içeren, ayrıca birden fazla ölçümün yapıldığı çalışmaların yararlı olabileceği kanısındayız. Anahtar Kelimeler; kronik böbrek hastalığı; çocuklar; suPAR; SIRT1

BiyobelirteçlerBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği+6
İpek Kaplan Bulut
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozukluk hastalarında kronotipin uyku kalitesi, yeme tutumu ve kardiyovasküler risk ile ilişkisi

Bipolar bozukluk (BB) tanısı olan hastalarda yaşam süresini kısaltan tıbbi hastalıkların başında kardiyovasküler hastalıklar (KVH) gelmektedir. Son yıllarda bazı ruhsal hastalıkların etiyolojisinde ve seyrinde sirkadiyen ve kronobiyolojik hipotezlere yapılan vurgu dikkat çekicidir. BB tanılı hastalarda kronotiple ilişkili klinik araştırmalar sınırlı sayıdadır. Bu çalışmada ötimik dönemdeki BB tanılı hastaların kronotip tercihlerine göre uyku kalitesi, yeme tutumları ve KVH riski özellikleri yönünden incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza BB tanısı ile takip edilen 78 hasta dahil edilmiştir. Katılımcılara sosyodemografik ve klinik veri formu, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HAMD), Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMDÖ), Kısa İşlevsellik Değerlendirme Ölçeği (KİDÖ), Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ), Sabahçılık-Akşamcılık Anketi (SAA) ve Yeme Tutum Testi-40 (YTT-40) uygulanmıştır. Ayrıca metabolik sendrom (MetS) parametreleri değerlendirilmiştir. Kardiyovasküler risk açısından SCORE-2 (Systematic Coronary Risk Evaluation-2), MetS varlığı, plazma aterojenite indeksi (PAI), Castelli-1 ve 2 risk skoru ve visseral adipozite indeksi (VAI) hesaplanmıştır. İstatistiksel analizler SPSS Statistics 25.0 kullanılarak yapılmıştır. SAA anketine göre katılımcılar sabahçı (n=25, %32,1), ara tip (n=26, %33,3) ve akşamcı (n=27, %34,6) olmak üzere üç kronotip grubuna ayrılmıştır. Akşamcı grupta tansiyon değerlerinin daha yüksek ölçüldüğü, diğer antropometrik ve fizik muayene ölçümlerde farklılık saptanmadığı gözlenmiştir (p>0,05). HDL değerinin akşamcılarda daha düşük olduğu gözlenmiş, diğer biyokimyasal parametrelerde anlamlı farklılık saptanmamıştır. Akşamcılar %89 sıklıkta kötü uyku kalitesine sahip olduklarını bildirmişlerdir. Uyku kalitesi ile ilgili boyutlardan gündüz işlev bozukluğunun KVH riski ile zayıf ancak pozitif yönde ilişkili olduğu saptanmıştır. Katılımcıların yaklaşık %21'inde yeme bozukluğuna yatkınlık saptanmış, yeme bozukluğu yönünden kronotip grupları arasında anlamlı farklılık olmamakla birlikte akşamcı bireylerin daha sağlıksız beslenme alışkanlıklarına sahip olduğu gözlenmiştir. Kronotip gruplarından akşamcı gruptaki yaklaşık her üç hastadan ikisinde MetS olduğu saptanmıştır. KVH riskine ilişkin diğer parametrelerden; PAI, Castelli-1 ve 2 skorları ve VAI'de gruplar arasında anlamlı farklılık gözlenmemiştir. Sonuç olarak çalışmamızda akşamcı kronotipe sahip bireylerde daha olumsuz klinik seyre, daha kötü uyku kalitesine, daha sağlıksız beslenme alışkanlıklarına ve daha yüksek KVH riskine işaret eden bulgular saptanmıştır. BB tanısına sahip akşamcı bireylerde sirkadiyen regülasyonu hedefleyen kronobiyolojik tedavi müdahalelerinin hem BB'un klinik seyrine hem de eşlik eden KVH'ların azaltılmasına katkı sunacağını düşünüyoruz. Kronotip araştırmaları BB tanısı olan kişilerde kardiyometabolik açıdan daha riskli grubun tanınmasında yol gösterici olabilir. Anahtar Kelimeler: Bipolar bozukluk, kardiyovasküler hastalıklar, kronotip

BeslenmeBipolar bozuklukKardiyovasküler hastalıklar+5
Beyza Erdoğan Aktürk
Mersin University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Kronik böbrek yetmezliği hastalarında serum asprosin düzeyleri ile kardiyovasküler risk faktörleri arasındaki ilişki

Amaç. Evre 3 ve 4 kronik böbrek hastalığı (KBH) olgularında ve sağlıklı bireylerde serum asprosin düzeylerinin belirlenmesi ve bu parametre ile kardiyovasküler risk faktörleri arasında ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem. Çalışmamızda rutin laboratuvar istemi için alınan kan örneklerinden elde edilen serum/plazma örnekleri kullanılmıştır. Çalışmamıza toplam 91 birey dahil edilmiştir. Bu bireylerin 37'si sağlıklı kontrol, 34'ü evre 3 KBH'lı, 20'si ise evre 4 KBH'lı hastadan oluşmaktadır. Sağlıklı ve KBH'lı bireylerden alınan serumlardan biyokimyasal ölçümler gerçekleştirildi. Serum asprosin düzeyleri ELİSA yöntemi ile tespit edildi. Nabız dalga hızı, augmentasyon indeksi, merkezi aortik sistolik (cASBP) ve diyastolik kan basınçları (cADBP) Mobil-O-Graph (I.E.M. GmbH, Stolberg, Almanya) ile ölçüldü. İstatistiksel analiz SSPS 14.0 programı kullanılarak yapıldı. Bulgular. 54 KBH hastasının %37'si tip 2 diyabetik (n=20), %63'ü diyabetik olmayan KBH hastasından (n=34) oluşmaktaydı. En yüksek serum asprosin değeri evre 4 KBH hastalarında, en düşük değer ise sağlıklı kontrol hastalarında saptanmıştır. Lineer regresyon analizinde non diyabetik KBH grubunda proteinürinin bağımsız öngördürücüleri arasında eGFR ve asprosin saptandı. Diyabetik KBH grubunda ise augmentasyon indeksinin öngördürücüleri arasında asprosin ve atım kacmi tespit edildi. Sonuç. Serum asprosin düzeyleri non-diyabetik KBH hastalarında proteinüri gelişiminde diyabetik KBH hastalarında ise arter elastikiyetinin bozulmasında rol oynayabilir.

AsprosinBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronik+4
Kültigin Türkmen
Necmettin Erbakan University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hemodiyaliz hastalarında aterojenik plazma indeksinin (logtrigliserid/HDL) kardiyovasküler hastalıklarla ilişkisi

Amaç: Dislipidemi ve kardiyovasküler hastalıklar arasındaki ilişki genel popülasyonda oldukça iyi bilinmesine rağmen, diyaliz hastalarında kanıtlar tartışmalıdır.Bu çalışmada amacımız, hemodiyaliz hastalarında aterojenik plazma indeksinin [log (TG/HDL-K) oranı] kardiyovasküler hastalıklarla ilişkisini değerlendirmektir. Yöntem: Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Konya Şehir Hastanesi Hemodiyaliz Ünitesi'nde rutin hemodiyalize giren 18 yaş üstü toplam 150 hastada retrospektif çalışma yapıldı. Antihiperlipidemik ajan kullanan hastalar çalışmanın dışında bırakıldı. Hastane otomasyon sistemleri ve hasta dosyaları taranarak veriler elde edildi. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen hastaların %57,30'i (n=86) erkek idi. Tüm hastaların yaş ortalaması 51,84±17,48, VKİ ortalaması 24,28 ±4,56 kg/m2, hemodiyaliz süresi ortalaması 56,61 ± 49,62 ay olarak tespit edildi. Hastaların %48,7'si (n=73) sigara kullandığını belirtti. Hastaların %74,7'sinde (n=112) hipertansiyon, %27,3'ünde (n=41) diyabetes mellitus, %13,3'ünde (n=20) koroner arter hastalığı mevcuttu. Kardiyovasküler hastalık görülme oranı %25,3 (n=38) olarak tespit edildi. Hastaların HDL ortalaması 40,16 ± 13,07 mg/dl, TG ortalaması 147,92 ± 75,22 mg/dl, AIP index ortalaması ise 0,17 ± 0,30 olarak belirlendi. Hastaların cinsiyete göre vücut kitle indeksi gruplarının dağılımında istatistiki olarak anlamlı düzeyde fark tespit edildi (p=0,035). Bu fark erkeklerde kilolu (VKİ=≥25,0-29,9 kg/m 2) hasta oranının kadınlara göre daha düşük olmasından kaynaklanmaktaydı. Kadınlarda sigara kullanım oranı erkek hastalara göre istatistiki olarak anlamlı düzeyde düşük belirlendi(p<0,001). HDL ve total kolesterol düzeyleri kadın hastalarda erkeklere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek tespit edildi (p değerleri sırasıyla; p=0,012; p=0,025). Hastaların AIP index düzeylerinin VKİ gruplarına göre dağılımında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark bulundu (p=0,046). Bu fark vücut kitle indeksi <18,5 kg/m2 olan hasta grubunda, vücut kitle indeksi ≥30,0 kg/m 2 olan hasta grubuna göre düşük olmasından kaynaklanmaktaydı (p<0,05). Sigara kullanan hastalarda sigara kullanmayan hastalara göre AIP düzeyi istatistiki olarak anlamlı düzeyde yüksek tespit edildi(p<0,001). Kan lipit parametrelerinden HDL ve trigliserit düzeyi kardiyovasküler hastalık bulunan hastalarda kardiyovasküler hastalık bulunmayan hastalara kıyasla daha yüksek kaydedildi. Fakat istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık tespit edilmedi (p>0,05). Çalışmamızda hastalar AIP index düzeylerine göre üç gruba ayrıldı. (AIP <0,11; düşük risk, 0,11-0,21; orta risk, >0,21 yüksek risk) Hastaların 60'ının AIP indeks düzeyi <0,11; 23'ünün AIP index düzeyi 0,11-0,21 aralığında; 67'sinin AIP index düzeyi ise >0,21 olarak kaydedildi. 38 hasta kardiyovasküler hastalık geçirmiş olarak tespit edildi ve bunların 17'i AIP indeksine göre düşük riskli grupta, 4'ü orta riskli grupta ve 17'ü yüksek riskli gruptaydı. Yani AIP indeksine göre kardiyovasküler hastalık geçirmiş olan hemodiyaliz hastaları U şeklinde bir dağılım göstermekteydi. Fakat bu istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sonuç: AIP, kardiyovasküler hastalıkların göstergesi olabilecek basit, tekrarlanabilir ve düşük maliyetli bir parametre olmasına karşın HD hastalarında bu biyobelirtecin kullanılabilmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Bu nedenle, gelecekteki çalışmaların HD hastalarına özgü risk faktörlerini belirlemeye odaklanması ve bu hastalarda kötü sonuçlardan sorumlu olan altta yatan mekanizmaları deşifre etmesi hayati önem taşımaktadır.

Aterojenite indeksiBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği+7
Abdullah Kıllıbaş
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Subklinik hipertiroidili hastalarda aortik stiffness ve augmentasyon indeksinin incelenmesi

Amaç: Subklinik hipertiroidi serum tiroid stimulan hormon düzeyinin referans aralığının altında ve serum serbest tiroid hormon düzeylerinin normal referans aralığında olduğu durum olarak tanımlanır. Subklinik hipertiroidi tablosunun atriyal fibrilasyonda artış, diyastolik fonksiyonlarda bozulma gibi kardiyovasküler bozukluklarla ilişkisi bilinmektedir. Kardiyovasküler hastalıkların başında ise büyük arter hastalıkları gelmektedir. Bu çalışmada da subklinik hipertiroidi tablosunun kardiyovasküler mortalite ve morbiditenin öncüsü büyük arter hastalıkları ile ilişkisini, aortik stiffness ve augmentasyon indeksi değerleri ile araştırmayı amaçladık. Yöntem: Çalışmamız Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları polikliniğine Aralık 2022-Mayıs 2023 arasında başvuran, çalışmaya katılmayı gönüllü olarak kabul eden, 46 subklinik hipertiroidili hasta ve 51 ötiroid kontrol grubu kişi üzerinde prospektif olarak yapılmıştır. Çalışmaya dâhil edilenlerin demografik verileri, laboratuar değerleri ve 24 saatlik TA Holter cihazı ile tespit edilen nabız dalga hızı ve augmentasyon indeksi değerleri incelenmiştir. Bulgular: Çalışmamızda subklinik hipertiroidi grubundaki hastaların nabız dalga hızı değerleri ötiroid kontrol grubundakilerden istatistiki olarak anlamlı farklılık oluşturacak şekilde yüksek bulunmuştur(p=0,031). Buna karşın subklinik hipertiroidi ile ötiroid kontrol grubunun augmentasyon indeksi bakımından gruplar arasındaki farklılık istatistiki olarak anlamlı değildir (p=0.501). Sonuç: Bu çalışma göstermektedir ki kardiyovasküler mortalite ve morbiditenin öngördürücüsü olan aortic stiffness için subklinik hipertiroidili hasta grubunda farkındalık oluşmalı, hastalar diğer kardiyovasküler risk faktörleri ile birlikte değerlendirilmeli, subklinik hipertiroidi tedavisi bu riskler göz önünde bulundurularak düzenlenmelidir. Anahtar kelimeler: Subklinik hipertiroidi, nabız dalga hızı, kardiyovasküler hastalık

Arteryel oklüzif hastalıklarAterosklerozHipotiroidizm+4
Hamdi Turhan
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Böbrek fonksiyonları normal olan renal transplant hastalarında serum asprosin düzeyleri ile insülin direnci, nabız dalga hızı, santral kan basıncı ve diğer kardiyovasküler risk faktörleri arasındaki ilişki

Amaç: 2016 yılında keşfedilen bir adipokin olan asprosinin, renal trasnplantlı bireylerde serum düzeylerinin belirlenmesi ve bu parametrenin insülin direnci, nabız dalga hızı ve kardiyovasküler belirteçelerle olan ilişkisini incelemeyi hedeflemekteyiz. Materyal ve Metod: Çalışmaya Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nefroloji Organ Nakil polikliniklerinde takip edilen renal transplantasyon yapılmış 70 hasta ve 18 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Bu bireylerde biyokimyasal ve antropometrik ölçümler yapıldı. Serum asprosin düzeyleri Human Asprosin Elisa Kit ile ELİSA yöntemi kullanılarak tespit edildi. Nefroloji Polikliniğimizde rutin olarak kullandığımız MobilGraph New Genereation S/N C299843 cihazıyla nabız dalga hızı ve santral kan basıncı ölçümleri yapıldı. Hastalar ve sağlıklı kontrollerin Karotis intima-media kalınlığı (CIMT) ve plak değerlendirmesinde Siemens S3000 ultrason cihazındaki 18/6 lineer prob ve tiroid ayarı kullanıldı. Plak değerlendirmesi B-mod ultrasonla yapıldı. Araştırmada elde edilen veriler bilgisayar ortamında SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 18.0 paket programı kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Çalışmamızda renal transplantlı bireylerde serum asprosin düzeyini sağlıklı kontrol gurubuna göre anlamlı olarak daha yüksek tespit ettik (p=0,036). Asprosin düzeyi ile BMI, insülin düzeyi, HOMA-IR düzeyi ve HDL ile pozitif yönlü anlamlı korelasyon tespit edildi (r ve p değerleri sırasıyla; r=-0,445; p<0,001; r=0,323; p=0,006; r=0352; p=0,003; r=0,248; p=0,039). Serum asprosin düzeyleri insülin direncinin bir öngördürücüsü olduğunu saptadık. Asprosin düzeyleri ile nabız dalga hızı arasında herhangi bir ilişki saptayamadık. Sonuç: Serum asprosin düzeyleri renal transplantlı hastalarda yüksek saptanmıştır ve insülin direncinin bir öngördürücüsüdür. Nabız dalga hızı ile bir ilişki saptayamadık ancak hasta sayısının az olmasından dolayı daha geniş popülasyonun yer aldığı çalışmalara ihtiyaç vardır.

AsprosinBöbrek fonksiyon testleriBöbrek hastalıkları+7
Ömer Faruk Usca
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yenidoğan bölümünden çocuk kardiyolojisine konsülte edilen hastaların değerlendirilmesi

Yenidoğan döneminde kardiyovasküler hastalıkların erken tanı ve tedavisi hayati öneme sahiptir. Bu çalışmada hastaların kardiyak değerlendirmelerinin geriye dönük olarak incelenmesi; konsültasyon endikasyonlarının ve sonucu etkileyebilecek olası parametrelerle birlikte konsültasyon sonuçlarının incelenmesi, saptanan kardiyak hastalıkların sınıflandırılması, benzer çalışmalarla kıyaslanması, eksiklik veya farklılıkların göz önüne serilerek yeni çalışmalara ışık tutması amaçlanmıştır. Bu çalışma, Konya Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde Haziran 2016-Eylül 2021 tarihleri arasında yenidoğan bölümünden çocuk kardiyolojisine konsülte edilen hastaların (n=804) değerlendirildiği retrospektif bir çalışmadır. Veriler sistem kayıtlarından elde edilmiştir. Konsültasyon sonucunda hasta grupları oluşturulurken öncelikli olarak ekokardiyografik değerlendirme göz önüne alınmış, konjenital kalp hastalıkları (KKH) ve normal değerlendirme şeklinde iki bağımsız grup elde edilmiştir. Verilerin istatistiksel analizinde IBM SPSS Statistics 27.0 programı kullanılmış, p<0,05 olduğunda farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu kabul edilmiştir. Çalışmamızda konsültasyon sonucunda hastaların %52,1'i (n=419) KKH olarak değerlendirilmiştir. Ayrıca konsültasyon esnasında hastaların %5,1'inde (n=41) aritmi (15'inde aynı zamanda KKH olduğu) ve %0,2'sinde (n=2) miyokardit tespit edilmiştir. Tüm hastaların %46,3'ünün (n=372) kız, %53,7'sinin (n=432) erkek olduğu; %89,6'sının (n=720) tekil, %10,4'ünün ise (n=84) çoğul gebelikten doğduğu tespit edilmiştir. Erkek bebeklerin 5. dk APGAR değeri ve doğum ağırlığı kız bebeklerden istatistiksel olarak anlamlı yüksek (p<0,05) bulunmuştur. Çoğul gebelikten doğan bebeklerin gebelik yaşı ve doğum ağırlığı tekil gebelikten doğan bebeklerden istatistiksel olarak anlamlı düşük (p<0,05) bulunmuştur. Hastaların %18,9'unun (n=152) normal spontan vajinal yolla, %81,1'inin (n=652) sezaryenle doğduğu tespit edilmiştir. KKH tespit edilen hastaların gebelik haftası, doğum ağırlığı, doğum boyu ve doğum baş çevresi ekokardiyografik değerlendirmesi normal olan hastalardan istatistiksel olarak anlamlı düşük bulunmuştur (p<0,05). Annelerin %19,3'ünde (n=155) endokrinolojik hastalık; bu grupta da en sık diyabet ve tiroid hastalıkları olduğu tespit edilmiştir ve en sık kullanılan ilaç (%7,7) levotiroksindir. Sigara-madde kullanımı olan anne bebeklerinde %75,7 oranında (n=25) kardiyak ve/veya non-kardiyak anomali tespit edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastaların %26,9'unun (n=216) anne-babası arasında akrabalık olduğu; ailede 30 yaş altında kardiyak hastalık öyküsü olan hastaların %52,6'sında (n=20) KKH tespit edilmiştir. En sık konsültasyon nedeni %22,1 (n=186) oranında üfürümdür. KKH tespit edilen ve normal hastalar arasında konsültasyon esnasındaki nabız ve SpO2 değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0,05). En sık kardiyak fizik muayene bulgusu %52,8 oranında (n=424) üfürümdür. Ekokardiyografik değerlendirmede en sık ventriküler septal defekt (%24) tespit edilmiştir. Hastaların %4,5'inde (n=36) majör kardiyak bozukluk olup en sık Fallot tetralojisi tespit edilmiştir. Hastaların %23,7'sinde (n=191) ekstrakardiyak anomali olduğu tespit edilmiş olup en sık tanı konan down sendromu (%9,4, n=77) olmuştur. Konsültasyon sonucuna göre hastaların %14,2'sine (n=114) medikal ve/veya cerrahi tedavi önerilmiştir. Çalışma esnasında yapılan taramada hastaların %10,9'unun (n=88) exitus olduğu ve bunların %8'inin (n=7) izole kardiyak nedenli exitus olduğu tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: yenidoğan, kardiyoloji, konsültasyon, konjenital kalp hastalığı, aritmi, miyokardit

Aritmi-kardiyakBebek-yenidoğmuşBebekler+6
Ayşe Hümeyra Akgül
Necmettin Erbakan University
2023
00

Related subjects