Diagnosis-differential
171 theses under this subject heading
İki dil testinin (tedil ve todil) tipik ve atipik dil gelişimi gösteren çocuklarda ayırt ediciliğinin incelenmesi
Bu çalışmada Türkiye'de kullanılan iki farklı dil gelişimi testi için veri tabanlı ayırt etme ölçüt puanı belirlenmesi ve bu testlerin tekdilli ve ikidilli normal gelişim gösteren ve tek dilli dil bozukluğu olan gruplarda ayırt etme düzeylerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada Türkçe Erken Dil Gelişimi Testi (TEDİL: n=1431) ve Türkçe Okul Çağı Dil Gelişimi Testi (TODİL: n=1252) testleri için toplam 2683 çocuktan toplanan veri kullanılmıştır. Veri tabanlı ölçüt puanını belirlemeye yönelik yapılan analiz sonucunda TEDİL ve TODİL alt testleri ve bileşke puanları için ölçüt tanı puanı olarak -1.00 SS yani 85 standart puan belirlenmiş ve çalışmanın analizleri bu puan temel alınarak gerçekleştirilmiştir. Diğer yandan, bir ölçme aracının tanısal doğruluğu incelenirken sadece duyarlılık ve özgüllük değerlerine başvurmanın yanlış sonuçlar verebileceği bilinmektedir. Bunu gidermek için daha nesnel sonuçlar verebilen pozitif veya negatif olasılık oranlarının asgari düzeyde olması ve duyarlılık ve özgüllük arasındaki farkın minimum düzeyde tutulması gibi unsurlar da göz önünde bulundurulmalıdır. Bu amaçla bu çalışmada tek bir ölçüte göre karar verilmemiş; birden fazla ölçütün birarada bulunması göz önünde bulundurulmuştur. Çalışmada elde edilen bulgulara göre, öncelikle TEDİL ve TODİL testleri dil ve konuşma bozuklukları alanında kullanılacak ölçme araçları için gerekli asgari psikometrik niteliklere sahip ve tanısal doğruluk değerleri açısından incelenmeye uygun nitelikte bulunmuştur. Belirlenen veri tabanlı ölçüt puanla incelenen TEDİL ve TODİL'in farklı dil bozuklukları alt gruplarının yüksek derecelerde ayırt edicilik oranlarına sahip olduğu belirlenmiştir. Bu iki testin, normal dil gelişimi gösterdiği düşünülen ikidilli popülasyonlarda özgüllük değerlerine bakıldığında ise her iki testin de beklenenin oldukça altında bir özgüllüğe sahip olduğu ortaya koyulmuştur. Diğer deyişle, bu bulgulara göre TEDİL ve TODİL testleri normal gelişim gösteren birinci dili Türkçe olmayan ikidilli bireyleri doğru olarak ayırt etmede mevcut bulgulara göre beklendik düzeyin altındadır.
The frequency of alzheımer related dementıa ın patıents wıth pseudoexfolıatıon syndrome
PURPOSE: To investigate the frequency of Alzheimer related dementia in patients with pseudoexfoliation syndrome (PES).MATERIAL AND METHODS: 67 patients with pseudoexfoliation syndromeand 67 control individuals who was similar to the patients group for age, gender and educational background were compared for the possibility of Alzheimer related dementia ( according to the criterias of DSM-IV-TR). The effects of cataract, glaucoma and systemic diseases over the dementia were evaluated in patients with PES and control group.RESULTS: The frequency of Alzheimer related dementia was higher statistically in patients with PES (p=0.0001). The frequency of dementia in patients who had cataract was higher than patients who hadn?t (p=0.0003). There was no association between systemic diseases and dementia (p>0.05). Furthermore, there was no difference for the frequency of dementia between patients who had glaucoma and who hadn?t in patients with PES (p=0.953).CONCLUSION: The statistically significant increased frequency of Alzheimer related dementia in patients with PES is important for a possible association between PES and Alzheimer disease.Key Words: Pseudoexfoliation syndrome, Alzheimer related dementia, Cataract, Glaucoma.
Akut divertikülit ile akut epiploik apandajit'in ayırıcı tanısında laboratuvar parametrelerinin önemi
Amaç: Akut divertikülit ile primer epiploik apandajitin ayırıcı tanısında klinisyenlerlerin kullandığı laboratuvar parametrelerinin etkinliğinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: 01.01.2013-01.01.2022 tarihleri arasında Hitit Üniversitesi Tıp Fakültesi Erol Olçok Eğitim Araştırma Hastanesi'ne başvuran, epiploik apandajit (EA) veya divertikülit (AD) tanısı almış toplam 184 hasta retrospektif olarak tarandı. Hastaların yaşı, cinsiyeti, başvuru anındaki serum beyaz kan hücresi (WBC), nötrofil (NE), lenfosit (LY), hemoglobin (Hb), platelet (Plt), ortalama platelet hacmi (MPV), albümin (Alb), kreatin kinaz (CK), C-Reaktif Protein (CRP) değerleri, bu değerlerin birbirleri ile oranları, lezyon lokalizasyonları, bilinen kronik hastalıkları, yatış gereklilikleri, yatış süreleri, komplikasyon varlığı, girişim gereklilikleri, rekürrens durumu ve kolonoskopi sonuçları tarandı. İki grubun, klinik ve laboratuvar bulguları birbirleri ile karşılaştırıldı. Çoklu değişken analizinde anlamlılığını koruyan 3 değer 2 puan olarak belirlendi. İki farklı değerlendirme kriteri ortaya konuldu. Ramcho indeksi (RI) kriterlerin AD ile pozitif anlamlılığına göre RI = (Yaş x NE x CRP) / (LY x Hb x Alb x CK) x 100 olarak belirlendi. Ramcho skoru (RS
Biyokimyasal belirteçlerin plevral efüzyonların ayırıcı tanısındaki rolü
Bu çalışmada çeşitli biyokimyasal belirteçlerin malign ve benign plevral efüzyonun (PE) ayrıcı tanısındaki rolünün araştırılması amaçlanmıştır. Araştırmamıza Göğüs cerrahisi kliniğine yatırılan, akciğer radyografisinde veya Toraks BT'de plevral efüzyon saptanan ve 20 yaşından büyük gönüllü 115 hasta dahil edilmiştir. Malign ve benign plevral efüzyonlu hastaların yaş ve cinsiyet dağılımları benzerdir. Tüm malign plevral efüzyonlu hastaların histopatolojik olarak tanısı doğrulanmıştır. PE ve serumlarda eşzamanlı glukoz, albümin, protein ve laktat dehidrojenaz (LDH), homosistein, B12 Vitamini, folat seviyeleri test edildi. Ayrıca hastaların, Beyaz Küreleri (WBC), Kırmızı Küreleri (RBC), Hemoglobin (HGB), Hemotokrit (HCT), Trombosit (PLT), Lenfosit (LYM), Monosit (MONO), Nötrofil (NEUT) gibi hemogram parametreleri ve serum C-Reaktif Protein (CRP) düzeylerine bakılmıştır. Bunların yanı sıra sadece PE'de Extracellular matrix protein 1 (ECM1), Pentraxin 3 (PTX-3), Neuron specific enolase (NSE) seviyeleri bakılmıştır. Çalışmadan elde edilen verilerin analizi neticesinde benign PE'li hastalarda lenfosit değerinin malign PE'li olgulara göre anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü. Mevcut çalışmada benign PE'li hastalarda albumin serum, protein serum, B12 Vitamini PE ve B12 Vitamini serum, folat PE ve folat serum, PTX3 PE değerlerinin; malign PE'li hastalarda ise LDH serum, homosistein PE, homosistein serum, ECM1 PE ve NSE PE değerlerinin anlamlı şekilde yüksek olduğu görülmüştür. Ayrıca yapılan ROC analizi sonucunda homosistein PE'nin sensitivite ve spesifitesi sırasıyla 0.761 ve 0.541 iken homosistein serum için 0.739 ve 0.574; ECM1 PE için 0.609 ve 0.590; NSE PE için 0.913 ve 0.918, PTX 3 için de 0.689 ve 0.711 şeklindedir. Elde edilen bu sonuçlar NSE PE değerinin diğerlerine göre malign-benign PE'yi ayırt etmede daha etkili bir biyokimyasal belirteç olduğunu göstermektedir.
Çocukluk çağı lenfadenopati olgularının klinik laboratuvar ve demografik özelliklerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada sık karşılaştığımız bir hastane başvuru nedeni olan lenfadenopati olgularını inceleyerek, olguların demografik, klinik, laboratuvar özelliklerini retrospektif olarak inceleyerek, lenfadenopatinin ayırıcı tanısında, enfeksiyöz/enfeksiyon dışı, benign/malign ayırımındakı yerini göstermeyi amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamıza, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniklerine bir yıl içinde 01.01.2019-31.12.2019 tarihleri arasında başvuran ve lenfadenopati ön tanısı girilmiş, tetkik ve tedavi yapılmış 1ay-18yaş aralığında 404 olgu dahil edildi. Olguların elektronik dosya kayıtlarından hastaların yaşları, cinsiyetleri, öykü özellikleri, fizik muayene, tam kan sayımları, nötrofil/lenfosit oranları (NLO), ortalama trombosit hacmi (MPV), CRP, ESR, bakteriyal ve viral tanı için yapılan tetkikleri, görüntüleme sonuçları ve yapıldıysa biyopsi sonuçları kaydedildi. Verilerin analizinde IBM SPSS 23.0 programı kullanıldı. Çalışma verileri değerlendirilirken kategorik değişkenler için frekans dağılımı (sayı, yüzde), sayısal değişkenler için tanımlayıcı istatistikler (ortalama, standart sapma, minimum, maksimum) kullanıldı. İki grup arasında fark olup olmadığını değerlendirmek için bağımsız örneklem t testinden, iki kategorik değişken arasındaki ilişkinin incelenmesinde ki-kare analizinden yararlanıldı. Bulgular: Lenfadenopati ön tanısı ile tetkik edilen 404 olgunun dosyası incelendi. Bir olguda brankiyal kleft kisti saptandı. Lenfadenopati tanısı alan 403 olgunun 256'sının (%63,5) erkek, 147'sinin (%36,5) kız olduğu görüldü. Yaşları 3 ay ile 17,5 yaş arasında değişiyordu, ortalaması 6,08±3,964 yıldı. Olguların 397'si(%98,5) benign, 6'sı(%1,5) malign, benign olguların kendi arasındaki sınıflandırmasında; 240 (%59,5) olgu enfeksiyöz LAP, 157'si (%39) enfeksiyon dışı LAP idi. Enfeksiyöz LAP grubu kendi içinde değerlendirildiğinde 240 olgunun 205'i(%50,9) spesifik etiyolojisi ayırt edilemeyen gruptaydı, 32(%7,9) olguda viral, 3(%0,7) olguda bakteriyel etiyoloji saptanabildi. Olguların 304'ü (%75,4) akut, 99'u (%24,6) kronikti. Benign grupta 299'u (%75,3) akut, 98'i (%24,7) kronik; malign grupta ise 5'i (%83,3) akut, 1'i (%16,7) kronik lenfadenopati olgusu idi. Bölgesel LAP olgularında en sık %69 oranla servikal bölge, yaygın LAP olgularında ise en sık %55,7 oranla servikal ve submandibuler bölge birlikteliği olduğu saptandı. 26 olguda EBV, 7 olguda CMV, 3 olguda kabakulak virüsü, 2 olguda AGBHS, 1 olguda parvovirus, 1 olguda mikoplazma, 1 olguda B.hensalae saptandı. 4 olguda TDT yapılsa da yalnız 1 olgu pozitifti. 208 olguda yapılan ultrason görüntülemede 194 olgu (%93,3) yağlı hilusları seçilen, 14 olgu (%6,7) yağlı hilusları seçilmeyen olarak değerlendirilmişti. 14 olgunun 5'i(%35,7) malign, 9'u(%64,3) benign LAP grubunda idi. Enfeksiyöz LAP olgularında ESR yüksekliği, nötrofili, trombositoz, NLO oranında yükseklik, enfeksiyon dışı LAP olgularına göre görülmesi istatiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu. MPV değerinin demografik, klinik ve laboratuvar bulguları ile anlamlı ilişkisi saptanmadı. MPV'nin akut/kronik, bölgesel /yaygın, enfeksiyöz/enfeksiyon dışı, malign/benign LAP ayırıcı tanısında kullanılabileceğine dair istatistiksel anlamlı veri ortaya konulamadı. NLO yüksek olan LAP olgularında CRP ve ESR değerlerinin istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü. NLO, enfeksiyöz LAP grubunda anlamlı şekilde yüksekti, antibiyotik kullanma ve 1 haftadan uzun süre antiyotik kullanma oranı NLO yüksek olan grupta istatistiksel anlamlı şekilde yüksek bulundu. Sonuç: Çalışmamızda lenfadenopati olgularının erkek cinsiyette daha fazla olduğu gösterildi. Olgularımızda akut LAP, bening nedenli LAP, servikal ve submandibuler bölgesel LAP daha fazlaydı. Enfeksiyoz ve enfeksiyon dışı LAP ayırıcı tanısında ESR, trombositoz, nötrofili ve NLO'nun faydalı biyobelirteçler olduğu görüldü. Yüksek NLO değeri ile lökositoz, CRP yüksekliği, ESR yüksekliği, antibiyotik kullanma oranı ve süresi arasında istatiksel anlamlı ilişki bulundu. NLO, LAP ayırıcı tanısında enfeksiyöz ve enfeksiyon dışı grubu ayırmada bir belirteç olabilir. Malign/benign LAP ayırıcı tanısı için malign LAP olgularının da sayısının fazla olduğu daha geniş kapsamlı çalışmaların faydalı olabileceğini düşünmekteyiz. MPV değerinin akut/kronik, bölgesel/yaygın, enfeksiyoz/enfeksiyon dışı, benign/malign LAP gruplarında farklı olmadığı, klinik ve laboratuvar bulgularla istatistiksel anlamlı ilişkisi olmadığı gösterildi. Anahtar Sözcükler: lenfadenopati, lenfadenit, LAP, benign LAP, malign LAP
Lomber spinal stenoz cerrahisinde klasik laminektomi ve transspinöz split laminektomi yöntenlerinin klinik sonuçlarının karşılaştırılması
Lomber spinal stenoz cerrahisinde klasik laminektomi ve transspinöz split laminektomi yöntenlerinin klinik sonuçlarının karşılaştırılması
Tüberküloz temaslısı çocuklarda tüberküloz enfeksiyonu tanısında gamma interferon ve tüberkülin cilt testlerinin etkinliğinin karşılaştırılması
Amaç: Mycobacterium tuberculosis ile latent olarak enfekte olan olguların erken tanısında uzun yıllardır tüberkülin cilt testi (TCT) kullanılmaktadır. Ancak TCT yeteri kadar duyarlı ve özgül değildir. Son yıllarda interferon gamma (IFN ? ?) bazlı testler, latent tüberküloz enfeksiyonunun tanısında yeni bir tanı aracı olarak gündeme gelmiştirBu çalışmada; akciğer tüberkülozlu erişkinlerle temaslı çocuklarda TCT ve bir T hücre bazlı test olan ELISPOT tekniğine dayalı TSPOT.TB (Oxford Immunotec, Oxford, UK) testinin etkinliğini karşılaştırmayı amaçladıkGereçler ve yöntem: Çalışmada 60 temaslı çocuk değerlendirildi. Temaslı çocuklar uzak - yakın temaslı, BCG skar sayısı, BCG ile aşılanma durumu, kaynak olguyla temas süresi, öksürük süresi ve kaynak olgu sayısı, evdeki kalabalıklık indeksi ve TCT çaplarına göre ayrıldı. Tüm çocuklara ELISPOT ve TCT yapılıp akciğer grafisi çekildi. Veriler SPSS version 16.0 programı kullanılarak değerlendirildiBulgular: Altmış temaslı çocuğun 13 (% 22)'ünün TCT'si pozitif, 32 (% 53)'sinin TSPOT.TB testi pozitif olarak saptandı. Genel olarak her iki test arasındaki uyum zayıf (? =0,32), konkordans % 65 idi. TCT baz alındığında, TSPOT.TB testinin duyarlılığı % 92,3, özgüllüğü % 57,4 olarak saptandı. Çok değişkenli risk analizleri sonucu, kalabalıklık indeksi ve kaynak olgu sayısındaki artış TCT pozitiflik riski ile kuvvetli olarak ilişkili bulunurken, sadece kaynak olgu sayısındaki artış TSPOT.TB pozitifliği riski ile anlamlı olarak ilişkili saptandıSonuç: Tüberküloz enfeksiyon riskinin saptanmasında IFN-? bazlı testler TCT'e göre daha iyi bir belirleyicidir. Özellikle, kaynak olguyla uzak temaslılarda tüberküloz enfeksiyonunun saptanmasında her iki testin birlikte kullanımı erken tanı açısından önemli olabilir. Ancak bu kanıya varabilmek için, daha fazla olgunun değerlendirildiği geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Dinamik kontrastlı meme MRG ile tip 3 boyanma eğrisi saptanan kitle lezyonlarının retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanserlerden biridir. Memekanseri taraması için mamografi temel yöntemidir, ancak spesifisitesi düşüktür. MemeMRG morfolojik ve kontrastlanma özellikleri ile kitlenin tanımlanmasında yükseksensitivite ve spesifisite gösterebilir. Bu çalışmada amacımız, dinamik kontrastlı memeMRG ile tip 3 boyanma eğrisi saptanan kitle lezyonlarının morfolojik özelliklerini vebenign-malign ayırımını değerlendirmektir.Gereç ve Yöntem: Ocak 2005-Kasım 2009 tarihleri arasında dinamik kontrastlımeme MRG yapılıp kontrastlanma özelliği tip 3 olan ve biyopsi yapılan hastalarretrospektif olarak değerlendirildi. Meme MRG incelemeleri standart bilateral memekoili kullanılarak General Electric (signa HDxt) marka 1.5 T MR cihazı ilegerçekleştirildi. Hastalar tanıları, kitlenin hangi memede görüldüğü, kadranı, kitleboyutu, şekil, sınır ve sinyal özelliklerine göre sınıflandırıldı. Çalışmaya neoadjuvankemoterapi alan hastalar dahil edilmedi. Dinamik serilerde zaman-sinyal eğrisi içinkitlenin nekrotik olmayan kısmından en az 3 farklı noktadan alınan ölçümler kullanıldı.
Tanı testlerinin değerlendirilmesinde kullanılan standartlar ve analitik yöntemler
Bir tanı testinin doğruluk ölçütlerinin değerlendirilmesinde yansız tahmin ediciler tercih edilir. Ancak, testin doğruluk ölçütlerinin belirlenmesinde yanlılıklar ile karşılaşılabilir. Bu yanlılıklardan sıklıkla görülenleri; Doğrulama yanlılığı ve Kesin olmayan altın standart yanlılığıdır. Bu tezde bu yanlılıkların düzeltilmesinde kullanılan yaklaşımlar incelenmiş ve bu yaklaşımların sorun yaşadığı durumlarda alternatif olabilecek yaklaşımlar önerilmiştir.Doğrulama yanlılığı çalışmaya alınan tüm bireylere altın standart testin uygulanmaması sonucunda ortaya çıkar. Tanı testinin ikili ölçüm olması durumunda yanlılığın düzeltilmesinde; altın standart uygulanmayan bireylerin sonuçları eksik ölçüm olarak kabul edilirse, eksik ölçüm mekanizmasına göre, Begg&Greenes, Zhou sınırları, Lojistik Regresyon, Çoklu İmputasyon gibi yaklaşımlar kullanılır. Bu tezde bu yaklaşımlara Yapay Sinir Ağları yaklaşımı da alternatif olarak eklenmiş ve yaklaşımlar çeşitli karşılaştırma başlıkları altında üretilmiş ve gerçek veri setleri kullanılarak karşılaştırılmıştır.Kesin olmayan altın standart yanlılığı ise, altın standart olarak kabul edilen bir testin olmaması durumunda bu test yerine daha düşük sınıflama başarısı olan bir testin, kesin olmayan altın standart testinin, kullanılması ile ortaya çıkar. Yanlılığın düzeltilmesinde tanı testinin ölçüm ölçeğine göre Tutarsızlık Çözücü, Bileşke Referans Standardı, Zhou'nun Parametrik olmayan ROC eğrisi tahmini, Bayes yaklaşımı gibi yaklaşımlar kullanılır. Bu tezde bu yaklaşımlar ile bunlara alternatif olarak önerilen Gizli Sınıf Analizi yaklaşımı, üretilmiş ve gerçek veri setleri kullanılarak karşılaştırılmıştır.Üretilmiş veri seti ile yapılan tüm karşılaştırmalarda yaklaşımların sonuçlarını etkileyebilecek: değişen veri seti büyüklüğü, değişen hastalık prevelansı, değişen doğruluk ölçütü gibi durumlar göz önüne alınmıştır.Doğrulama yanlılığını düzeltmede; kesin tanı doğrulaması yapılmamış bireylerin rastgele seçilmiş olması durumunda Begg&Greenes yaklaşımı, rastgele olmaması durumunda ise Lojistik Regresyon ve Yapay Sinir Ağları yaklaşımlarının uygun yaklaşımlar olabileceği görülmüştür.Kesin olmayan altın standart yanlılığını düzeltmede; tanı testinin ikili ölçüm olması durumunda uygun prevelans aralığı ve yüksek doğruluk ölçütünde Gizli Sınıf Analizi; tanı testinin sıralı ölçüm olması durumunda yine uygun prevelans aralığı, yeterli sayıda kategori ve test varlığında Gizli Sınıf Analizi; tanı testinin sürekli ölçüm olması halinde ise küçük örneklem, düşük eğri altında kalan alan ve karıştırıcı etkili değişken varlığı dışındaki durumlarda Bayes yaklaşımı, bu yaklaşımın sorun yaşadığı durumlarda ise Gizli Sınıf Analizi önerilebilir yaklaşımlardır.
Tiroid folliküler neoplazi şüphesiyle operasyona alınan hastalarda preoperatif tanısal parametrelerle postoperatif sonuçların karşılaştırılması
Tiroid bezi hastalıklarının değerlendirmesinde İİAB çok önemli bir yere sahiptir. Folliküler neoplazi şüphesi, tiroid İİAB'sinin gri zonudur. İİAB sonucu folliküler neoplazi şüphesi olan lezyonlar; folliküler adenom, adenomatöz hiperplazi, folliküler karsinom veya papiller karsinom folliküler varyantı temsil etmektedir. Bu çalışmanın amacı, İİAB sonucu folliküler neoplazi şüphesi olan hastalarda preoperatif değerlendirme ile malign hastalık öngörüsünde yardımcı olabilecek parametrelerin değerlendirilmesidirÇÜTF Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda folliküler neoplazi şüphesi ile tiroidektomi uygulanan 152 hasta çalışmaya alındı. Hastalar demografik özellikleri, serum TSH düzeyleri, ultrasonografik olarak nodül sayısı, çapı, nodül sınır düzeni, intranodüler kalsifikasyon ve vaskularizasyon özellikleri, nodül etrafı periferik halo varlığı ile malignite görülme arasındaki ilişki açısından değerlendirildiHastaların 127'si kadın, 25'i erkekti. Yaş ortalaması 48,14 idi. Malign hastalık 28 hastada saptandı (%18,4). Nodül sınırının düzensiz olması, intranodüler kalsifikasyon ya da vaskülarizasyon artışı ve nodül etrafı periferik halo olmaması malign lezyonlar için anlamlı derecede yüksek oranda bulunmuştur.Tiroid İİAB sonucu folliküler neoplazi şüphesi olan hastaların yaklaşık % 20'sinde malign hastalık saptanmaktadır. Geriye kalan %80 hasta ise benign hastalık nedeni ile opere edilmektedir. Frozen inceleme kapsül invazyonunu değerlendiremediği için bu lezyonların ayırıcı tanısında yetersiz kalmaktadır. Malign hastalık öngörüsünde, kanıt değeri yüksek yardımcı tanı yöntemlerinin tespiti operasyon planı hatta operasyon endikasyonlarını değiştirebilir. Bu çalışmanın sonucunda, nodül sınırının düzensiz olması, nodülde kalsifikasyon varlığı, intranodüler vaskülarizasyonunun artması, periferik halo yokluğunda malign hastalık olasılığının arttığı tespit edilmiştir. Daha geniş çalışmalarla elde edilecek veriler ışığında oluşturulacak risk indeksi, folliküler neoplazi şüphesi olan tiroid nodüllerinin cerrahi yönetiminde fayda sağlayabilir.Anahtar Kelimeler: Folliküler neoplazi şüphesi, Tiroid İİAB
Paroksismal noktürnal hemoglobinüri tanısında yüksek riskli hastalarda fluorescent aerolysin yönteminin geleneksel tanı yöntemleri ile kıyaslanması
Giriş ve Amaç: Klasik olarak kronik intravasküler hemoliz bulguları, kemik iliği yetersizliği ve trombozla kendini gösteren paroksismal noktürnal hemoglobinüri, hematopoetik kök hücrenin klonal bir hastalığıdır. Glikozilfosfatidilinozitol çapası yardımıyla hücre zarına bağlanan bazı proteinlerin mutant hematopoetik kök hücrelerin ürünü olan olgun hücrelerde eksikliği söz konusudur. Fluorescent aerolysin testi çok güçlü bir sensitiviteye sahiptir. %0.01 oranındaki paroksismal noktürnal hemoglobinüri klonlarını saptayabilir.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 24 erkek (%60), 16 kadın (%40) toplam 40 hasta alınmıştır. Hastaların ilk tanı bilgilerine göre 4 hastada (%10) Paroksismal noktürnal hemoglobinüri, 11 hastada (%28) Aplastik anemi, 5 hastada (%12) Hemolitik anemi, 12 hastada (%30) Miyelodisplastik sendrom ve 8 hastada (%20) Pansitopeni görülmüştür.Bulgular: Fluorescent aerolysin testi pozitif bulunan hastaların 4'ü (%100) ilk tanıda da paroksismal noktürnal hemoglobinüri iken, 6 hastanın (%55) ilk tanıda Aplastik anemi, 1 hastanın (%20) Hemolitik anemi ve 1 hastanın (%12) ise Pansitopeni olduğu görülmüştür. Fluorescent aerolysin pozitif bulunan 12 hastanın 12'sinde deCD 55 ve CD 59 eksikliği görülürken, 12 hastanın 11'inde Asit Ham testi pozitif olarak elde edilmiştir. CD 55 ve CD 59, paroksismal noktürnal hemoglobinüri tanısında altın standart olarak kabul edildiğine göre Fluorescent aerolysin testi için duyarlılık ve seçicilik değerleri her iki ölçüt için de %100 olarak elde edilmiştirSonuç: Fluorescent aerolysin testi, Paroksismal noktürnal hemoglobinüri tanısında spesifik tanı yöntemleri arasında klinisyenin en güvenilir kaynaklarından biridir.Anahtar sözcükler: Fluorescent aerolysin, Paroksismal noktürnal hemoglobinüri, Akım sitometri, Anemi, CD55 ve CD59
Solunum kapılamalı florodeoksiglikoz-pozitron emisyon tomografisi-bilgisayarlı tomografi görüntülerinin akciğer lezyonlarında büyüklük, konum ve sınır belirlemedeki öneminin araştırılması
Akciğer kanseri tüm dünyada en çok görülen kanser türü olup her yıl tanı konulan tüm kanserlerin %12,3? ünü oluşturmaktadır. Bu yüksek insidans akciğer kanserinin kontrol altına alınmasında erken tanısal görüntüleme metotlarının önemini bir kere daha karşımıza çıkarmaktadır. FDG PET-BT hibrit görüntüleme diğer pek çok kanserde olduğu gibi akciğer kanserinde de tanı, evreleme ve tedaviye yanıtın değerlendirilmesinin vazgeçilmez bir parçadır. Solunum hareketleri, PET-BT?nin tanısal performansına olumsuz etki eden en önemli faktörlerden birisidir. Bu nedenle bu çalışmada solunum kapılamalı (Respiratory gated, RG) FDG PET-BT görüntülemenin akciğer lezyonlarının büyüklük, konum belirleme ve lezyon karakterizasyonundaki tanısal önemini araştırmayı amaçlandık. Bu çalışma, Eylül 2012 -Haziran 2013 tarihleri arasında PET-BT çekimi için nükleer tıp servislerine başvuran akciğer kanseri veya şüpheli tanısı konan 7 hastayla, prospektif olarak değerlendirilmek üzere yapıldı. Solunum kapılamalı FDG PET-BT görüntüleme ile solunum hareketlerinin kontrol edilebildiği, lezyonun büyüklüğünün ve standart uptake değeri (SUVmax)? nin daha doğru hesaplandığı belirlendi. Ancak ülkemizde bu yöntemin yeni ve henüz yaygın kullanım alanı bulamadığı da tespit edildi. Sonuç olarak; RG FDG PET-BT tekniği akciğer lezyonlarının tanısında, niceliksel değerlendirmeyi geliştirebilen ve raporlamada klinisyenin güvenini arttıran, görüntülerdeki belirsiz bulguları azaltan ve akciğer lezyonlarının tespiti ve karakterizasyonunda (iyi huylu veya habis) toplam doğruluğu arttıran değerli bir klinik araçtır. Bu tekniğin faydalarının ilerde yapılacak çalışmalarda irdeleneceğini ve ülkemizde de rutinde kullanıma geçmesine yapılan çalışmanın katkı yapacağını ümit etmekteyiz. Anahtar Sözcükler: Akciğer kanseri, PET, FDG PET-BT, solunum kapılama, medikal görüntüleme.
Hepatosellüler karsinomlu hastalarda Mİ-RNA'nın önemi
Giriş ve Amaç: Hepatoselüler karsinomanın erken evrede saptanması prognoz ve hasta yönetimi açısından çok önemlidir. Hepatoselüler karsinomayı erken aşamada tespit edecek ideal bir marker henüz yoktur. MikroRNA-26, mikroRNA-192 ve mikroRNA-122 Hepatoselüler karsinoma'da anlamlı olabilecek yeni bir biyomarker olabilir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi, Şahinbey Hastanesinde 2014-2016 yıllarında yeni tanı konulan 42 hepatoselüler karsinoma hastalarının ve 45 kontrol grubu olarak aldığımız hepatosteatozu olan hastalarının serumunda real-time PCR metodu kullanılarak mikroRNA-26, mikro-192 ve mikroRNA-122 düzeyleri saptandı. Bulgular: Hepatoselüler karsinoma hastaların serum miR-26 değeri kontrol grubuna göre istatistiki olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p<0,0001). Serum miR-122 değeri hepatosteatozu olan kontrol grubuna göre istatistiki olarak anlamlı düzeyde saptanmamıştır (p=0,181). MiRNA-192 real-time PCR yöntemiyle eksprese olmadı. Hasta grubunda MiR-26 ROC eğrisi altında kalan alana göre (AUC:0,748, %95 CI p<0,0001) cut-off değer belirlendi. Ayrıca hastaların miR-26 değerleri, Hepatoselüler karsinoma'da anlamlı olan diğer diagnostik, klinik ve prognostik verilerle karşılaştırıldı. Sonuç: Çalışmamızda farklı kliniklerde takip edilen farklı evrelerdeki hepatoselüler karsinoma hastalarının serumunda real-time PCR metodu ile miR-26'yı gösterdik ve bu değerleri hastaların diğer diagnostik, klinik, prognostik verileriyle karşılaştırıldı. MikroRNA'ların yakın dönemde yeni ve iyi biyomarkerlar olarak rutin kullanıma geçeceği düşünülmektedir. Ancak miR-26 tek başına hepatoselüler karsinomada tanı, prognoz ve surveyansı göstermede iyi bir biyomarker olmayabilir. Diğer tanısal, klinik, prognostik göstergelerle birlikte kullanılması daha anlamlı olabilir. Anahtar Sözcükler: Hepatoselüler Karsinom, mikroRNA-26, mikroRNA-192, mikroRNA-122.
Ventrikülit tanısında kullanılan beyin omurilik sıvısı sitokin değerlerinin rutin beyin omurilik sıvısı değerlendirmesine ek tanısal katkısı
Amaç: Şant enfeksiyonları ile beraber görülen ventrikülit; tanısı ve tedavisi güç, yüksek maliyetli enfeksiyonlardır. Ventrikülit tablosu sıklıkla uzun süren enfeksiyonlara işaret etmektedir. Kesin tanısı için kültürde üreme saptanması gerekmektedir. Kültür sonuçlarının çıkması 48-72 saat kadar sürdüğünden tanısı sıklıkla gecikmeli olarak koyulabilmektedir. Şant enfeksiyonlu hastalarda kültür sonucunu beklemeye gerek kalmadan tedaviyi yönlendirebilecek yeni tanısal parametreler araştırılmaktadır. Bizde çalışmamızda BOS'da proinflamatuar sitokinler olan IL-1β ve TNFα'yı araştırarak ventrikülit tanısında ne kadar etkin parametreler olduğunu sorguladık. Gereç ve yöntem: Aralık 2012-Aralık 2013 tarihleri arasında acil servise hidrosefali nedeniyle başvuran, ventriküloperitoneal şant ve/veya eksternal ventriküler drenaj takılmış, ventrikülit şüphesi olan toplam 34 hasta çalışmaya alınmıştır. Bu 34 hasta; 19 örnekten oluşan hasta grubu ve 15 örnekten oluşan kontrol grubu olarak ikiye ayrılmıştır. Hastaların başvuru anındaki kan ve BOS örnekleri alınıp değerlendirilmiştir. Kanda beyaz küre, sedimentasyon ve CRP değerlerine bakılmıştır. BOS'da IL1-β ve TNFα değerlerine bakılıp, BOS kültüründe üreme sonuçları takip edilmiştir. Bulgular: Hasta grubunda IL-1β değerinin kontrol grubuna göre anlamlı olarak arttığı bulunmuştur( p:0.0001). Yalnızca hasta grubunda değerlendirildiğinde; Kültürde üremesi olan ventrikülit kabul edilen hastalarda, üremesi olmayanlara göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p:0.009). IL-1β'nın 4.0pg/ml üzerinde olduğu hastalarda %90.9 sensitivite ve %82.6 spesifite ile kültürde üreme ihtimali %92.7'dir. Sonuçlar: IL-1β ventrikülit tanısında kullanılabilecek güvenli bir parametredir. Anahtar sözcükler: IL-1β, Şant Enfeksiyonu, TNFα, Ventrikülit
Soliter pulmoner nodül saptanan hastaların PET-BT bulgularının hisyopatolojik sonuçlarla karşılaştırılması
ÖZET Soliter Pulmoner Nodül Saptanan Hastaların PET-BT Bulgularının Hisyopatolojik Sonuçlarla Karşılaştırılması Amaç: Soliter pulmoner nodül (SPN) akciğer grafilerinde genellikle rastlantısal olarak görülen bir bulgudur. SPN'nin etyolojileri ve tanısal yaklaşımları ülkeler arasında farklılıklar göstermektedir. Özellikle erken evre akciğer kanseri olmak üzere, SPN'nin pek çok benign ve malign etyolojilere bağlı olması nedeniyle, akciğer grafilerinde saptanan SPN'nin araştırılması son derece önemlidir. Son yıllarda kullanıma giren PET- BT'nin, SPN'nin etyolojisinine yönelik benign-malign ayrımında önemli katkılar sunduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada SPN ile başvuran hastaların etyolojilerini saptamak için çekilen PET-BT'deki SUV-max değerleri ile histopatolojik sonuçların karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntemler: Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Polikliniği'ne Ocak 2011 ile Ocak 2014 tarihleri arasında başvurmuş ve toraks BT'sinde SPN saptanmış 600 hastadan, PET BT ve histopatolojik sonuçları olan 110 (%18,3) hasta retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Malign – benign ayrımı için, SUV-max değerleri ile histopatolojik sonuçları karşılaştırılmıştır. PET BT tetkiki "Siemens, Biograph 6, HI-REZ, USA" marka tarayıcısı ile Nükleer Tıp Anabilim Dalı'nda gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmada Duhaylongsod ve ark. çalışmasında da kabul edildiği üzere, SUV-max ≥ 2.5 malignite lehine sınır olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışma grubumuzda bulunan 110 hastanın 90'ı (% 81,8) erkek ve 20'si (% 18,2) kadın olup, medyan yaş (min-max) 62 (34-83) bulundu. Histopatolojik sonuçlara bakıldığında 72'sinde (% 65,5) malign, 38'inde (% 34,5) ise benign etyoloji saptandı. Malign olguların SUV – max medyan değeri 10,15 (min –max: 1,1-34,5) iken benign olguların medyan değeri 1,85 (min-max: 0-9,7) olarak saptandı, (p=0,0001). Malign histopatolojiye sahip 72 hasta arasında en sık görülen malignite alt tipi 30 hasta ile (% 41,7) adenokarsinomdu. PET-BT sonuçlarına göre SUVmax ≥ 2,5 saptanan 72 malign olgunun 69'unda (% 95,8), 38 benign olgunun 13'ünde ise (% 34,2) pozitif olduğu görülmüştür (p=0,0001) (sensitivite: %68,4, spesifite: %95,8) Yapılan ROC analizinde farklı SUV-max değerleri yönünden bakıldığında, SUV-max ≥ 3,7 değerinde sensitivite (% 82) ve spesifite (% 90) değerlerinin en anlamlı olduğu görülmüştür. Sonuç: Pek çok çalışmada maligniteyi göstermede SUV-max değeri 2,5 ve üzeri alınmış olsa da, bizim çalışmamızda SUV-max değerinin 3,7 ve üzerinde alınmasının maligniteyi göstermede daha değerli olduğu görülmüştür. Bununla birlikte, ülkemiz için önemli sorunlardan birisi olan tüberküloz hastalığı ile ilgili lezyonlarda da yüksek SUV-max değerlerinin olabileceği, bu nedenle SPN'li hastaların ayırıcı tanısında dikkat edilmesi gerektiği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Soliter Pulmoner Nodül, PET-BT, SUV/max, Benign Malign
Ağır sepsisin erken tanısında c-reaktif protein, prokalsitonin ve interlökin-6 düzeylerinin tanısal değeri
Ağır Sepsisin Erken Tanısında C-Reaktif protein, Prokalsitonin ve İnterlökin-6 Düzeylerinin Tanısal Değeri Amaç: Sepsis, ağır sepsis, septik şok, Sistemik İnflamatuar Yanıt Sendromu ve bakteriyel enfeksiyon tanısı alan hastalarda yapılan bu çalışmada ağır sepsisin erken tanısında plazma C-reaktif protein, Prokalsitonin ve Interlökin-6 düzeylerinin erken tanıdaki yerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 100 hasta alınmıştır. Bu hastalar kliniğine göre 26 çocuk sepsis (Grup I), 17 çocuk ağır sepsis (Grup II), 22 çocuk septik şok (Grup III), 9 çocuk SIRS (Grup IV) ve 14 çocuk bakteriyel enfeksiyon (Grup V) ve 12 çocuk kontrol (Grup VI) grubunu oluşturdu. Hastaların yaş, cinsiyet, başvuru şikayetleri, fizik muayene bulguları, tam kan sayımı, akciğer grafisi bulguları, kültür bulguları, uygulanan tedavi biçimleri ve tedavi sonrası nihai durumları kaydedildi. Hastaların serum örneklerinden plazma PCT, CRP ve IL-6 düzeylerine bakıldı. Bulgular: Tüm hasta gruplarında ortalama serum PCT düzeyleri kontrol grubuna göre yüksek bulundu. CRP değerleri bakımından, gruplar arasında fark saptanmadı. Ortalama IL-6 düzeyleri kontrol grubuna göre hasta gruplarında daha yüksek bulundu. Sonuç: Prokalsitonin, İnterlökin-6 ve C-reaktif protein gibi birçok biyobelirteçlerin ağır sepsisin erken tanısında ve tedavinin takibinde kullanılabileceğini gösteren birçok çalışma mevcut olup, biz çalışmamızda hastaların erken tanısında PCT'nin CRP ve IL-6'ya göre daha güçlü bir biyobelirteç olduğu sonucuna ulaştık. Anahtar Kelimeler: Sepsis, Ağır sepsis, Septik şok, SIRS, Bakteriyel enfeksiyon, İnterlökin-6, Prokalsitonin ve C-reaktif protein
Trichophyton rubrum'un çabuk tanısında ksantomegninin hplc ile saptanması
Yüksek performanslı sıvı kromatografisi (HPLC) hemoglobin varyantlarının saptanması, vitamin D seviyesinin tespit edilmesi ve deri ve tırnak örneklerinde Trichophyton rubrum'un belirlenmesi gibi tıbbi tanıda kullanılan güvenilir ve gerçekçi bir yöntemdir. T. rubrum'un deri ve tırnak örneklerinde belirlenmesi ile ilgili daha önceki bilgilerde, HPLC ile ksantomegnin etkinliğinin saptanması güvenilir bir yöntem kabul edilmiştir. Bu çalışmada HPLC yöntemi kullanılarak ksantomegnin aktivitesinin belirlenmesi ile en yaygın iki insan patojeni dermatofitin, T. rubrum ve T. mentagrophytes komplekslerinin, ayırt edilmesi amaçlandı. Bu amaçla, Arthroderma spp. (n=7), T. rubrum (n=18) ve T. mentagrophytes kompleks (n=7) kökenleri olmak üzere toplam 32 referans köken ile 13 klinik örnek ve bu örneklerin ITS dizi analizi ile T. rubrum (n=9) ve T. interdigitale (n=4) olarak tanımlanan izolatları incelendi. T. rubrum komplekse ilişkin 18 referans kökenden 12'sinde ksantomegnin belirlendi. Ayrıca, 2 A. vanbreuseghemii izolatı ve 1 T. interdigitale izolatında T. rubrum kompleks üyelerinde belirlenen değerlerle uyumlu ksantomegnin saptandı. Çalışmada 13 klinik örnekten 11'i ile, T. interdigitale kökenlerini de içeren 11 klinik izolatta ksantomegnin saptandı. Ksantomegnin saptanması hızlı ve ucuz bir yöntem olmasına karşılık, referans T. rubrum kompleks kökenlerinin yalnız üçte ikisinde ve T. mentagrophytes kompleks üyesi 3 izolatta ksantomegnin saptanması sebebiyle, T. rubrum ve T. mentagrophytes komplekslerini ayırt etmede güvenilir bir yöntem olmadığı önerildi. Çalışmada elde edilen sonuçların özellikle mikrobiyoloji alanındaki bilim insanları ve klinisyenler için ilgi çekici olduğu düşünüldü.
Gebeliğin son üç ayında düşük riskli gebelerde intrauterin fetal ağırlık tahmininde farklı ultrasonografi ölçümleri kullanılarak yeni formüllerin geliştirilmesi
Amaç: Fetusun ultrasonografik değerlendirilmesi ve tahmini fetal ağırlığın belirlenmesi rutin obstetri pratiğinin bir parçası haline gelmiştir ve zamanla fetal büyümenin değerlendirilmesinde ve doğum yönetiminde temel klinik değerlendirmelerinden biri haline gelmiştir. Makrozominin ve intrauterin büyüme geriliğinin öngörülmesi, fetal büyümenin takibi için tahmini fetal ağırlık büyük öneme sahiptir. Bu çalışmanın amacı gebeliğin son üç ayında düşük riskli gebelerde intrauterin fetal ağırlık tahmininde farklı ultrasonografi ölçümleri kullanılarak yeni formüllerin geliştirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Hastanemize 12.09.2013-02.05.2014 tarihleri arasında elektif sezaryen ile doğum yapacak olan miadında, tekil gebeliğe sahip düşük riskli gebeler alındı. Çalışmaya toplam 95 gebe dahil edildi. Fetusa ait ultrasonografik ölçümler ve anne üzerinde yapılan ölçümler doğumdan önce 24 saat içerisinde tek bir kadın hastalıkları ve doğum uzmanı tarafından gerçekleştirildi. Yenidoğan üzerinde yapılan ölçümler doğumdan sonra 6 saat içerisinde tek bir kadın hastalıkları ve doğum asistanı tarafından elde edildi. Doğum sonrası gerçek kilo tahmin edilmek istenirken bağımsız değişkenler kullanılarak lineer regresyon analizi yapıldı ve modeller oluşturuldu. p değerinin <0,05 olduğu durumlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Fetusun doğum ağırlığının tahmin edilmesinde sezaryen skar sayısı, prezentasyon ve plasenta yerleşiminin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı bulundu (sırasıyla p=0,981 p=0,104 p=0,07). Hadlock tahmini kilo formülünün R2=0,75 olduğu, oluşturulan modellerden Model 2'nin (uBPD, uAC, uFL) R2=0,76 olduğu, Model 4'ün (gTHO_C, gFEM_SKIN, gHC, gHUM_SKIN, gAC) R2=0,85 olduğu, Model 6'nın (FUN_PUB, uBPD, uAC, uRA_SURF, uFL, uFEM_SKIN) R2=0,88 olduğu bulundu. Sonuç: Yeni parametreler kadar ultrasonografi dışı yöntemlerin de değerlendirmeye alındığı formüller sayesinde fetusun ağırlığı tahmin edilebilir. Bu yolla elde edilen sonuçların doğum sonu elde edilen ölçümlerle korelasyonu daha yüksek bulunmuştur. Anahtar sözcükler: Fetal ağırlık, gebelik, ultrasonografi, makrozomi, intrauterin gelişme geriliği, prenatal tanı, regresyon analizi
Mezenkimal tümörlerin tanı ve ayırıcı tanısında yeni immünohistokimyasal belirleyicilerin öneminin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Mezenkimal neoplaziler kimi zaman en deneyimli patologlar için bile tanısal tuzaklar içerir. Mezenkimal tümörler 50'den fazla malign ve 100'den fazla benign alt tip içerirler. Bu tümörler, nadir görülmeleri ve çok çeşitli morfolojileri nedeniyle zor tanınırlar. Sarkomlar, erişkinlerde görülen tüm solid tümörlerin % 1'ini oluşturur. Tanıya ve ayırıcı tanıya yönelik olarak son yıllarda moleküler genetik ve immünohistokimyasal belirleyicilerde sürekli yeni gelişmeler olmaktadır. Bu çalışmanın amacı daha önce sarkom tanısı alan olguların WHO 2013 sınıflamasına dayandırılan yeni bilgilerle ve yeni immünohistokimyasal belirleyicilerle tanısal olarak yeniden değerlendirilmesi, mezenkimal tümör tanısında bu belirleyicilerin öneminin saptanmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2000 yılından günümüze kadar tanı almış 183 malign mezenkimal tümör olgusu 2013 WHO sınıflamasına göre yeniden değerlendirilmiştir. Ayrıca tanı anında uygulanmış olan immunhistokimyasal yöntemlere ek olarak morfolojilerine göre uygulanan yeni belirleyicilerle (MUC-4, STAT6, TLE1, TFE3, MDM2, CDK4) yeniden incelenmiş ve tanı değişiklikleri değerlendirilmiştir. Bulgular: Bu çalışmada 183 olgudan 61'inin tanısı değişmiştir. Bunlardan 20 olgunun tanıları 2013 yılında değişen WHO sınıflamasıyla MFH iken andiferansiye PS olarak, 3 olgu ise yeni sınıflamaya Miksofibrosarkom tanısınının girmesiyle MFH'den Miksofibrosarkom olarak değişmiştir. 38 olgunun ise uygulanan immünohistokimyasal belirleyiciler ile tanıları değiştirilmiştir. Tanısında en sık değişiklik olan gruplar leiomyosarkom ve liposarkomdu. Sonuç: Yeni immünohistokimyasal belirleyiciler yumuşak doku tümörlerinin tanısında son derece önemli role sahiptir. Ancak bu belirleyicilerin tanıya katkısı, deneyimli bir patolog tarafından morfolojik değerlendirme yapılıp, uygun olanların seçimi ile mümkündür. Anahtar Kelimeler: Mezenkimal tümörler, sarkom, İHK (MUC-4, TLE-1, MDM-2, CDK-4, STAT-6, TFE-3)
Diagnostik histeroskopi IVF-ICSI/ET öncesi mi, sonrası mı yapılmalıdır?
Amaç: Çalışmada IVF-ICSI/ET yapılmış ancak başarısız olunmuş ve ilk kez IVFICSI/ET planlanmış olan iki ayrı hasta grubuna histeroskopi uygulanarak, intrauterin patolojilerin saptanması, patoloji saptanan grupta cerrahi düzeltme yapılarak, bundan sonraki IVF-ICSI/ET sürecinde canlı doğum oranlarının karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmanın Yapıldığı Yer: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, Reproduktif Endokrinoloji ve İnfertilite Bilim Dalı Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezi Yöntem ve Gereçler: Prospektif yapılan bu çalışmada, 2014 – 2016 yılları arasında arasında infertilite polikliniğine başvuran, rutin değerlendirme sonucunda, ilk kez IVF-ICSI/ET kararı alınan hastalara, histeroskopi ile intrauterin patolojilerin saptanarak düzeltilmesi halinde gebeliğe olası katkıları hakkında ayrıntılı bilgi verilerek onamı alınan hasta Grup I (n=65) olarak belirlendi. Aynı süreçte daha önce IVFICSI/ET uygulanmış olan ancak histeroskopi uygulanmayan hastalar kontrol grubu Grup II (n=133) olarak belirlendi. Ayrıca histeroskopi uygulanan ve normal uterin kavite saptananlar Grup Ia (n=47), intrauterin patoloji saptananlar ise Grup Ib (n=18) olarak ikiye ayrılarak kontrol grubu ile canlı doğum oranları karşılaştırıldı Bulgular: Gruplar arasında yaş, infertilite süresi, infertilite etyolojisi, bazal FSH, LH, E2 değerleri ve transfer edilen embriyo sayıları açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Grup I'de intrauterin patoloji sıklığı % 28, grup II'de intrauterin patoloji sıklığı %46 olarak (endometrial polip % 51-33, servikal adhezyon % 22-29 , servikal polip % 16-15 , intrauterin adhezyon % 11-19 ve submüköz myom % 0-4) saptandı. Grup I ve Grup II'de canlı doğum oranları sırasıyla % 27 ve % 30 olarak bulundu. Her iki grup arasında, ilk histeroskopi sonrası canlı doğum açısından istatistiksel bir fark saptanmadı (p=0.47). Grup Ia ve Grup II canlı doğum oranları açısından karşılaştırıldığında her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmemiştir. (p=0.51). Grup Ib ve Grup II canlı doğum oranları açısından mukayese edilerek her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0.41). Grup Ia ve Grup Ib canlı doğumlar açısından kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0.11). Sonuçlar: IVF-ICSI/ET öncesi yapılan histeroskopi ve aynı seansta histeroskopi ile saptanan patolojilerin düzeltilmesi IVF-ICSI/ET başarısı ve canlı doğumu istatistiksel olarak anlamlı şekilde arttırmadığını belirledik. Anahtar Kelimeler: Histeroskopi, intrauterin patolojiler, canlı doğum oranları, IVFICSI/ET öncesi histeroskop
Lomber disk hernisi tanısı konmuş hastalarda kantitatif duysal test ve manyetik rezonans görüntüleme ilişkisi
Bu çalışmada amaç; Lomber disk hernilerinde manyetik rezonans görüntüleme ile yapılacak olan kök basısı derecelendirilmesi ile kantitatif duysal test verileri arasındaki ilişkiyi saptamak ve görüntüleme yöntemleri ile birlikte kantitatif duysal testin klinik uygulamaya sokulmasıdır. Beyin Cerrahisi ve Algoloji polikliniğine başvurmuş ve MRG ile lomber disk hernisi tanısı konmuş, bel ve tek bacağa uzanan ağrı yakınması olan 18-70 yaş arası 56 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastaların tümünde, L4-L5 intervertebral diskinde herniasyon mevcuttur ve uygulama bölgesi olarak semptomatik ve asemptomatik tarafın L5 dermatom bölgesi seçilmiştir. CASE IV Kantitatif Duysal Test Cihazı ile VDT (vibrasyon eşik değeri), HDT (sıcak algılama eşik değeri), CDT (soğuk algılama eşik değeri) ve HPT (sıcak ağrı eşik değeri) parametreleri ölçülmüştür. Tüm parametreler değerlendirildiğinde; herniye disk olan taraf ve asemptomatik olan karşı taraf parametlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık vardı. QST ve MRG Pfirmann derecelendirilmesi karşılaştırıldığında; artan Pfirmann derecesine göre QST parametrelerinin tümünün, istatistiksel olarak anlamlı şekilde arttığı görülmüştür. Sonuç olarak; bu çalışmada LDH'ne bağlı şikayetlerin olduğu dermatomda QST ile yapılan ölçümlerin, MR görüntülemede saptanan patolojinin derecesi ile ilişkili olarak farklılık gösterdiği görüldü. Bu da MRI uygulamanın mümkün olmadığı ve/veya MRI görüntüleri ile klinik bulguların uyumsuz olduğu hasta grubunda QST ölçümlerinin tanıda yol gösterici olabileceğini düşündürmektedir.
Hepatobiliyer hastalıklarda tanıya yönelik görüntüleme yöntemlerinden endoskopik retrograd kolanjiopankreatografi (ERCP) ve manyetik rezonans kolanjiopankreatografinin (MRCP) etkinliğinin karşılaştırılması
Manyetik rezonans kolanjiografi, yüksek çözünürlükte safra yolları ve pankreatik kanalı görüntülemeyi sağlayan non invaziv bir tetkiktir. ERCP ile kıyaslanan çalışmalarda hepatobiliyer patolojilere yönelik tanıda yüksek sensitivite ve spesifite göstermektedir. MRCP' nin tanı alanında bu etkinliği hastalığın türüne bağlı olarak değişiklik göstermektedir. Biz çalışmamızda bölümümüze başvuran hastalarda retrospektif olarak, MRCP' nin tanıya yönelik etkinliğini ERCP ile kıyaslayarak değerlendirmeyi planladık. C.B.Ü tıp fakültesi gastroenteroloji bölümüne başvurmuş ve MRCP tetkiki yapılmış, sonrasında ERCP yapılan hastaların dosyaları, ERCP ve MRCP raporları kıyaslama yapılarak retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmaya 53 erkek, 57 kadın toplam 110 hasta dâhil edildi. Hastaların ortalama yaşı 63,56±16,897 olarak saptandı. ERCP altın standart olarak alındığında ve kanülasyon sağlanamayan hastalar çıkarıldığında koledokolitizis için MRCP' nin sensitivitesi (%66,66), spesifitesi (%82,85) olarak saptandı. MRCP' nin pozitif prediktif değeri (%86,95), negatif prediktif değeri (%59,18) olarak saptandı. taş boyutu dikkate alındığında 6 mm den küçük taşlar için MRCP' nin duyarlılığını %35 olduğu görüldü. Hasta yaşı dikkate alınıp, geriatrik yaş grubundaki hastalar çıkarıldığında MRCP' nin koledokolitiyazis için duyarlılığı (%92,3) olduğu saptandı. Hepatobiliyer malignitelerde ise yine ERCP altın standart olarak alındığında, MRCP' nin sensitivitesi (%69,56), spesifitesi (%100) olarak saptandı. MRCP' nin hepatobiliyer maligniteler için pozitif prediktif değeri (%100), negatif prediktif değeri ( %91,13) olarak saptandı. Bu değerler ışığında sonuçlarımızın literatür ile uyumlu olduğu görüldü. Hepatobiliyer hastalıkların tanısını koymada göstermiş olduğu yüksek sensitivite ve spesifite değerleri nedeni ile MRCP, günümüzde tanı alanında ERCP' nin yerini büyük ölçüde almıştır. Teknolojinin gelişmesi ile birlikte daha iyi görüntü kalitesi sonucu tanı alanında bu etkinliğinin daha çok büyümesi beklenmektedir.
Akut apandisit tanısında difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme
Bu çalışmanın amacı akut apandisit tanısında tek başına Diffüzyon Ağırlıklı Manyetik Rezonans Görüntülemenin (DA-MRG) katkısını ve ADC değerlerinin kantitatif ölçüm etkinliğini belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Retrospektif olarak yapılan çalışmamızda klinik olarak ve görüntüleme bulgularıyla akut apandisit tanısı almış hasta grubu olarak kabul edilmiş tümüne US, bir kısmına BT yapılmış 35 olgu ve hastaneye acil bir şikayetle başvurmayan ve değerlendirmesinde patoloji saptanmayan normal kabul edilen kontrol grubu olarak kabul edilen 20 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. Hasta grubu ve kontrol grubu olarak kabul edilen olgulara GE Signa HDxt 1.5 Tesla MRG cihazı ile EPI sekans (TR:4000msn, TE:76,5 msn, FOV:44 cm, matrix: 320x256, kesit kalınlığı:7 mm, kesit aralığı: 1 mm b:800 mm²/sn) kullanılarakı alt batın MRG DAG tetkikleri yapılmıştır. Hasta grubunda DA görüntülerde b0 sekansta sağ alt kadranda çekum tabanından başlayıp kör uçla sonlanan tubuler yapının varlığı ve b800 sekansta ise bu görünümün sinyal intensitesi kaydedilmiştir. ADC haritaları oluşturulup bu görünüme denk gelen lokalizasyondan sınırları taşmayacak şekilde sirküler ROI ile ADC değerleri ölçülmüştür. DA Görüntülemenin uzaysal çözünürlüğünün düşük olması nedeniyle kontrol grubunda normal apendiks göstermek mümkün olmadığından bunun yerine histolojik özellikleri aynı olan çekum duvarından ADC değerleri ölçülmüştür. Bulgular: 35 hasta olgudan 1 olguda US ve histopatolojik olarak apandisit olmadığı gösterildi. Klinik olarak ve görüntüleme bulgularıyla apandisit olarak değerlendirilen 25 olgu opere edilmiş ve histopatolojik olarak apandisit tanısı almıştır. Diğer 9 olgu opere edilmeden klinik ve görüntüleme bulgularıyla takip edilmiş bulgularda gerileme olması nedeniyle gerileyen apandisit tansı aldı. Çalışmamızda US'nin apandisitteki sensitivitesi duyarlılık (sensitivitesi) %84 olarak, BT nin akut apandisit tanısı için sensitivitesi %100 olarak belirlendi. Akut apandisitte DA görüntülemede %97 olguda hiperintens, %3 olguda hiper-izointens izlendi. Klinik, görüntüleme ve/veya histopatolojik olarak apandisit tanısı almış olgularda ADC değerleri 0,8x10-3 mm2/sn ile 2,2 x10-3 mm2/sn arasında değişmektedir. Ortalama ADC değeri 1,28x10-3 mm2/sn'dir. Kontrol grubunda DA görüntülemede tüm olgularda apendiks hiperintens izlenmedi. ADC haritalamada ADC değerleri 1,4x10-3 mm2/sn ile 2,4 x10-3 mm2/sn arasında değişmektedir. Ortalama ADC değeri 1,84 x10-3 mm2/sn'dir. Çalışmaya dahil hasta ve kontrol grubu üzerinden ölçülen ADC değerleri ile ROC eğrisi analizi yapılmıştır. Cutt off değeri 1.45 x10-3 mm2/sn belirlendiğinde akut apandisit tanısında sensitivitesi %90, spesifitesi %68, 1,55 x10-3 mm2/sn belirlendiriğinde sensitivitesi %81, spesifitesi %76 dır. Sonuç: Tek başına yapılcak Difüzyon ağırlıklı görüntülemedeki akut apandisit için tipik özelliklerinin bilinmesinin rutinde kullanılan diğer görüntüleme tetkikleriyle birlikte veya bu görüntüleme tetkiklerinde kontrendikasyon varlığı durumunda yanlış tanı veya geç tanının neden olabileceği komplikasyonları önlemek ve tedavi yaklaşımını belirlemede yararlı olabileceği ilgili literatür eşliğinde düşünülmüştür.
Benign ve malign meme kitlelerinin ayrımında us-elastografinin tanıya katkısı ve histopatolojik korelasyon
US-Elastografi, temelde doku sertliğini ölçmeye yarayan, konvansiyonel US nin sınırlı özgüllüğünden dolayı gerçekleştirilen benign tümör biyopsilerini azaltmak amacıyla uygulanan, özgüllüğü yüksek, noninvaziv yardımcı bir yöntemdir. Bu çalışma ile doku elastisitesini ölçmeye yönelik yeni bir ultrasonografi yöntemi olan elastografinin benign - malign meme kitlelerinde ayrımındaki etkinliğini histopatolojik bulgularla karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Memede kitlesi bulunan 377 olgu çalışmaya dahil edildi. Olguların yaşları 12-83 arasında (ortalama 51) olup, 375 i kadın, 2 si erkekti. Tüm olgular, elastografi yazılımı bulunan Siemens Acuson Antares ultrasonografi cihazının 13-8 MHz lineer probu kullanılarak, gri skala ve elastografik görüntüleri değerlendirildi. Tüm görüntüler dijital ortamda kaydedildi. Çalışmaya dahil edilen tüm BIRADS 4 ve 5 lezyonların sitolojik/histopatolojik tanısı mevcuttu. Lezyonların elastisite skorları; Skor 1: Lezyonun hiç inelastik (kırmızı) alan yok, Skor 2: İnelastik (kırmızı) alan lezyonun %45'inden az, Skor 3: İnelastik (kırmızı) alan lezyonun %45'inden fazla, Skor 4: lezyonun tamamına yakını inelastik (kırmızı), Skor 5: lezyonun tamamı inelastik (kırmızı), olmak üzere beş kategoride değerlendirildi. Lezyonların ayrıca, sayısı (multipl/soliter olduğu), boyutları, ekojenitesi, iç yapısı (solid/solid-kistik karışık), periferal halo varlığı, sınır özelliği, şekli, transvers/ap çap oranı, yerleşim yeri(cilde göre konumu) değerlendirildi. Olguların gri skala özellikleri, elastografi skorları patolojik tanıları ile karşılaştırıldı. Ayrıca hastaların yaşlarının da istatistiksel olarak meme kanseri ile ilişkili olup olmadığı değerlendirildi. Bulgular: Lezyonların BIRADS sınıflamasına göre değerlendirilmesinde BIRADS 2 ve 3 lezyonlar benign BIRADS 4 ve 5 lezyonlar kendi arasında kategorize edildi. Buna göre 533 lezyondan 258 i BIRADS 2 ve 3, 375 tanesi BIRADS 4, 5 kategorisindededir. Buna göre 533 lezyondan 258 i BIRADS 2 ve 3, 375 tanesi BIRADS 4, 5 kategorisindededir. Lezyonların elasto skorları değerlendirildiğinde skor 1, 2, 3 olan lezyonlar benign; skor 4, 5 olan lezyonlar ise malign olarak değerlendirildi. Elasto skoru 1 olan lezyon sayısı 10, skoru 2 olan lezyon sayısı 126, skoru 3 olan lezyon sayısı 124, skoru 4 olan lezyon sayısı 200, skoru 5 olan lezyon sayısı 73' tü. Skor 1 elastisite izlenen 10 lezyonun 9 u benigndi, 1 i nekrotik kitleydi. Skor 2 elastisite izlenen 126 lezyonun 113 ü benign, 13 ü maligndi. 8 kitle nekrotikti. Skor 3 elastisite izlenen 124 lezyonun 110 u benign, 14 ü maligndi.3 ü nekrotikti. Skor 4 elastisite izlenen 200 lezyonun 46 sı benign, 154 ü maligndi. Skor 5 elastisite izlenen 73 lezyonun 12 si benign 61 imaligndi. Çalışmamızda BIRADS US'nin duyarlılığı %98,3 seçiciliği %72, PÖD %64, NÖD %92,7 bulunmuştur. Gerçek zamanlı elastografi için elde edilen duyarlılık, özgüllük, pozitif öngörü ve negatif öngörü değerleri sırasıyla %84,4, %65, %55,3, %89,2 bulunmuştur. Sonuç: US-elastografi, meme lezyonlarının ayırıcı tanısında B-mod US ye yardımcı bir görüntüleme yöntemi olduğu sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: Elastografi, meme kitleleri, skorlama, biyopsi