Cell culture
84 theses under this subject heading
2006-2010 yılları arasında takip edilen febril nötropeni ataklarındaki kültürlerde üreme oranları, antibiyortik duyarlılıkları antibiyotik dirençleri
2006-2010 Yılları Arasında Takip Edilen Febril Nötropeni Ataklarındaki Kültürlerde Üreme Oranları,Antibiyotik Duyarlılııkları Antibiyotik Dirençleri
Non alkolik yağlı karaciğer hastalığı oluşturulan HEPG2 hücre hattında hispidulinin lipid parametrelerine ve AMPK, SIRT1 düzeylerine etkisinin incelenmesi
Bu çalışmada amacımız doğal flavonoid bir bileşen olan hispidulinin oleik asitle indüklenen Non alkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAYKH) modeli oluşturulan HepG2 hücre kültüründe Trigliserid (TG), Total Kolesterol (TK), Alanin aminotransferaz (ALT), Aspartat aminotransferaz (AST), Adenozin Monofosfat ile aktive edilen protein kinaz (AMPK) ve Sirtuin 1 (SIRT1) düzeylerine etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Hispidulin 40 µM konsantrasyonunda TG (p=0,001), TK (p=0,003), ALT (p<0,001), AST (p=0,012) düzeylerini oleik asit grubuna göre anlamlı azaltmış ama oleik asit grubuna göre AMPK seviyesinde (p=0,796) ve SIRT1 seviyesinde (p=0,017) beklenen artış olmamıştır. Bu sonuçlar ışığında hispidulin NAYKH' da etkili olabileceği ama bunu hangi yolaklar üzerinden yaptığının halen net olmayıp bunu göstermek için ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
İnsan amniyotik sıvısı kökenli hücre kültür medyumunun silikon protez çevresindeki kapsül oluşumuna etkisi
Giriş: Silikon meme implantları son elli yıldır meme büyütme ve mastektomi sonrası meme rekonstrüksiyonu için kullanılmaktadır. Kapsüler kontraktür, meme protezi etrafındaki reaktif kapsülün kalınlaşması, memenin sıkılığına yol açması ile ortaya çıkan olgudur. Bu durum, estetik ve rekonstrüktif meme cerrahisinin en yaygın komplikasyonlarından biridir. Bu nedenle literatürde pek çok ajan, allogreft veya doku mühendisliği (üçboyutlu meme kalıplarının kullanılması ve içerisine yağ transferinin gerçekleştirilmesi) gibi yöntemlerin protez çevresi kapsül oluşumuna etkisi çalışılmıştır. Biz ise çalışmamızda bu amaçla ACCM'nin (insan amniyotik sıvısı kökenli hücre kültür medyumu) ve YDKKH'nin (yağ dokusu kaynaklı kök hücre) hem tekbaşına hem de birlikte ugulanmasının protez çevresi kapsül oluşumu üzerindeki etkinliklerinin karşılaştırılmasını amaçladık. ACCM olarak amniyotik sıvı hücrelerinin ve koryon villus hücrelerinin in vitro kültür eldesinde kullanılan bir besin ortamı olan AmnioMax TM C-100 (AmnioMAX TM C-100 ve AmnioMAX TM II Complete Media,Life Technologies, 5791 Van Allen Way, Carlsbad, California 92008) kullanıldı. Gereç ve Yöntem: Çalışmada ağırlıkları 250-300 gr arasında Sprague Dawley 26 adet dişi sıçan kullanıldı. 26 sıçan rastlantısal olarak, kontrol, 3 çalışma grubu (sadece ACCM, sadece YDKKH-yağ doku kaynaklı mezenşimal kök hücre, ACCM + YDKKH) ve YDKKH temin edilecek gruplar şeklinde (2 sıçan) kullanıldı. Sıçanlara paravertebral insizyon ile pannikulus karnozus altında, paravertebral kasların üzerinde 1x1 cm boyutunda cep hazırlandı. İmplant yerleştirmeden önce: Grup 1 (Kontrol) hazırlanan cebe 0,5 cc normal salin enjekte edildi. Grup 2 (ACCM) de cebe 0.5 cc ACCM enjekte edildi. Grup 3 (YDKKH): Cebe 0,5 cc YDKKH enjekte edildi. Grup 4 (ACCM+YDKKH): Cebe 0.5 cc ACCM ve 0.5 cc YDKKH enjekte edildi. Ardından implant cebe yerleştirildi. Sıçanların tümü 2. ayın sonunda sakrifiye edilerek cerrahi alandaki periprostetik kapsüller eksize edilerek çıkarıldı. Kapsül kalınlıkları ile morfolojik analiz yapıldı. Histopatolojik ve biyokimyasal incelemeler için doku örnekleri alındı. Elde edilen veriler Shaphiro wilk testi ile istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Gruplar arasında TGFβ-1 ve 2, IL-2, TAS, TOS ve OSI parametre ortalamalarının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklı oldukları tespit edildi (p<0,05). Kombine gruptaki deneklerin TGFβ-1ve 2 (31,18±13,11 ve 20,79±6,9), IL2 (14,4±2,34), TOS (0,24±0,06) ve OSI (0,53±0,12) ortalamasının diğer gruplara göre anlamlı düzeyde düşük olduğu izlendi. TAS ortalamasının (0,47±0,09) ise Kombine grupta diğer gruplara kıyasla anlamlı derecede yüksek olduğu izlendi. Gruplar arası miyofibroblast belirteci olan α-SMA oranlarının değerlendirilmesi ile immünreaktivite şiddetleri karşılaştırıldı. İmmünreaktivite şiddetlerinin kıyaslanması sonucu Kontrol grubundaki deneklerin tümünde şiddetli düzeyde immünreaktivite (%100) gözlenmişken, ACCM grubundaki deneklerin çoğunluğunda (%66,7), Kombine gruptaki deneklerin ise tamamında zayıf düzey immünreaktivite gözlendi. Sonuç: Çalışmamızda bakılan mevcut parametrelerden yola çıkarak elde edilen sonuçlara göre, ACCM ve YDKKH'nin kombine uygulandığı grubun oksidatif strese daha dayanıklı, daha zayıf immünreaktivite düzeyine sahip olup periprostetik kapsül oluşumundan sorumlu fibroblastların davranış paternini değiştirerek kapsül oluşumunu daha fazla azalttığını düşünmekteyiz.
Primer tavşan böbrek hücre kültürünün krioprezervasyonu
Bu çalışma primer tavşan böbrek hücre kültürünün gelişmesiyle ilgili faktörlerin araştırılması ve hücrelerin krioprezervasyonunun optimizasyonu için yapılmıştır. Hücrelerin üremeleri ile ilgili faktörler (Na+, K+, O,, C02, H+, pH, hücrelerin canlılık oranı ve hücre sayısı) değerlendirildiğinde primer tavşan böbrek hücre kültürünün devam ettirilmesi için %10 dana serumlu Hanks besiyerinin uygun olduğu görülmüştür. Hücrelerin krioprezervasyonu için en iyi metodun hücrelerin Hanks besiyeri ve fetal dana serumundan (1:1) oluşan %10 DMSO'lu dondurma solüsyonunda +4°C'de 30 dakika, sonra styrofoam kutu içinde 20°C'de 1 saat ve -70°C'de 1 gece tutulduğu ve sıvı azotta 40 gün bekletilen metod olduğu tespit edilmiştir. Bu metodla hücrelerin %84 oranında canlılığını koruduğu tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Primer tavşan böbrek hücre kültürü, Krioprezervasyon, Hanks besiyeri, Na+, K+, 02, C02, H+
Polimerlerin toksisitesinin incelenmesinde yeni kültür modelinin geliştirilmesi
Tıbbın çeşitli alanlarında kullanılan polimerlerin klinik öncesi, toksisite ve biyouyumluluğu in vivo ve in vitro kültür modellerinde tayin edilmektedir. Mevcut hücre kültürleri polimerlerin bu özelliklerinin tayin edilmesinde her zaman yüksek duyarlılık göstermediği gibi, pahalı, yapılması zor ve zaman alıcıdır.Bu sebeple bu çalışmanın amacı, polimerlerin toksisitesi, biyouyumluluğu ve ayrıca organizmada bulunması muhtemel enfeksiyon ajanları ile (protozoan) etkileşimi hakkında bilgi verebilecek daha duyarlı, hızlı, ekonomik ve yapılması daha kolay yeni bir kültür modeli geliştirmek olmuştur.Deneyler, insan meme kanser hücresi (MCF7), fare fibroblast hücresi (L-929) ve yeni önerilen Leishmania promastigot kültürü (Ep39) üzerinde yapıldı. Farklı molekül ağırlıklarındaki ve konsantrasyonlardaki poliakrilik asit (PAA) ve polietilen glikol (PEG) kullanıldı. Hücrelerin morfolojik özellikleri mikroskopik olarak, canlılıkları ise 3-(4,5-dimethylthiazol-2-yl)-2,5-diphenyltetrazolium bromide (MTT) yöntemi ile incelendi. Sonuçların istatistiki değerlendirilmesi SPSS programı ile (student's t-test) yapıldı.Sonuçlar PAA'nın toksik ve PEG'in non-toksik etkisinin yeni kültür modelinde, klasik kültür modelleri olan MCF7 ve L929'dan istatistiki olarak farklı olmadığını gösterdi. Farklı polimerlerin değişik konsantrasyonlarının kültürde promastigot hareketliliğine olan etkisinin incelenmesi, polimerlerin toksisitesinin çok kısa sürede (bir kaç saat) tayinine olanak sağladı.Aynı zamanda bu yeni kültür modelinde, vücutta bulunması muhtemel protozoa enfeksiyonları ile polimer etkileşimi sonrası, enfeksiyöz ajanlarda oluşabilecek değişimlerin incelenmesi gösterdi ki; PAA ile 48 saat inkübasyon Ep39 hücrelerinde MCF7 ve L-929 gibi toksik etki oluşurken, inkübasyon süresi artırıldığında, Ep39 hücrelerinin canlılığını oldukça arttırdığı tespit edildi (p<0,05).Bu çalışmada ilk kez olarak; tek hücreli, hareketli, ökaryotik ve kültürü oldukça kolay yapılan Leishmania protozoanlarının, toksik ve non-toksik gruptan olan polimerlerin toksisitesinin incelenmesinde kullanımının uygun olduğu, önerilen yeni kültür modelinin polimerlerin toksisitesininin birkaç saatte incelenmesine imkan sağladığı, ayrıca polimer toksisitesinin tayin edilmesinde kullanılan klasik kültür modellerinden farklı olarak yeni kültür modeli kullanılarak vücutta polimerler ile enfeksiyon ajanlarının (protozoa) etkileşiminin önceden tayin edebileceği gösterildi.
Nöroblastomalarda PI3-K sağkalım sinyal iletimini değiştirerek oluşan apoptozis sensitizasyonu
Nöroblastomalar, genellikle bebeklerde, çocuklarda, genç yetişkinlerde rastlanan malign tümörlerdir. Bu tümörlerin sinir sistemi gelişmeden kalan primitif (farklılaşmamış) sinir hücreleri olduğu düşünülmektedir. Nöroblastomanın düzenleyici hücre ölüm yolaklarını daha iyi anlamak, moleküler hedefli tedavilerin tasarımı için yeni fırsatlar sağlayacaktır. En önemli hücre ölüm yolağı apoptozistir. Bu çalışmadaki amaç, PI3-K sinyallerinin apoptozis mekanizmaları üzerindeki etkisini araştırmaktır. PI3-K mekanizmaları, apoptozis mekanizmasıyla ilişkili sağkalım sinyal iletimi yolağı ailesidir. PI3-K sinyalleri, tümör formasyonu ve tümör progresyonunda merkezi bir rol oynamaktadır. PI3-K sinyallerinin iletim yolaklarının araştırılması nörolastoma hastalarının klinik gelişiminde umut verici bir hedef olacaktır. Elde edilecek sonuçlar özellikle hücre siklusunda tanımlanan noktalara yönelik yeni hedeflenmiş tedavi yöntemleri geliştirilebilmesi için olanak sağlayacaktır.Bu çalışmada apoptozisin düzenlenmesinde PI3-K sinyallerinin rolü SH-EP, lan 5, kelly nöroblastoma hücre hatlarında in vitro olarak araştırılmıştır. İnhibitör olarak spesifik sinyal moleküllerini içeren BGT 226, BEZ 235 ve BKM 120 kullanılmıştır. Kombine tedavi deneylerinde sitotoksik ajan olarak doksorubisin kullanılmıştır. Spesifik proteinleri bulmak için western blotting, apoptotik hücrelerin nicel yüzdesini ölçmek için nicoletti prosedürü uygulanmıştır. Veriler excel programında ortalamaları ve standart sapmaları alınarak grafiklere aktarılmış, MANN WHİTNEY U testi ile değerlendirilmiştir.Çalışmanın sonucunda farklı zamanlı tedavi (12 saat fark) deneylerinin sonucunda 3 farklı PI3-K inhibitöründe de kontrol grubuyla olan fark anlamlı olduğu bulunmuştur (p<0.05). Genetik özellikleri farklı olan nöroblastoma hücrelerinin PI3-K inhibitörlerine tepkisi farklı bulunmuştur. Lan 5 hücreleri bu inhibitörlere en duyarlı hücreler, SH-EP hücreleri PI3-K inhibitörlerine en az duyarlı hücreler olarak bulunmuştur. SH-EP hücrelerinin PI3-K inhibitörlerinin temel hedefi olduğu bulunmuştur. PI3-K inhibitörlerinin farklı konsantrasyonlarının tek ajan olarak denendiği değerlerde hücrelerin tepkisi farklı bulunmuştur. 24 saat, 48 saat, 72 saat zaman aralıklarında lan 5 hücreleri haricinde anlamlı fark bulunmamıştır. Nöroblastoma hücrelerinde gerçekleşen apoptozisin kaspaz bağımlı olarak gerçekleştiği ispat edilmiştir. PI3-K inhibitörleri etkilerine göre BGT 226>BKM 120>BEZ 235 şeklindedir. p53 ve Bcl-2 geninin bu döngülerdeki etkileri incelenmiştir. Bu çalışma için unutulmaması gereken şudur ki; toksik maddelerin yüksek konsantrasyonları apoptozis haricinde nekroza da yol açmaktadır. Bu çalışmada nicoletti yöntemiyle facs analizleri yapılarak nicel apoptozis yüzdelerine bakılmıştır. Çalışmanın ilerleyen aşamalarında propidium iodide boyasıyla apoptotik veya nekrotik hücreler saptanabilir. Ayrıca dapi yöntemi, Anneksin 5 metoduyla apoptotik, nekrotik ve canlı hücreler ayırt edilebilir. Bu çalışmanın benzeri kanser olmayan insan hücrelerinde in vitro ortamda denenmeli sonuçlar karşılaştırılmalıdır.
Amniyon sıvısı kaynaklı eksozomların primer akciğer kanser hücreleri üzerine etkisinin araştırılması
Akciğer kanseri dünyada kanserden ölümlerin en yaygın sebebidir. Akciğer kanserinin tedavi yöntemleri olan cerrahi, kemoterapi, radyoterapiye rağmen beş yıllık sağkalım oranları düşüktür. Son yıllarda popüler olan immünoterapi yöntemleri kanser tedavilerinde umut vadetmektedir. Eksozomlar, hücreler tarafından çeşitli fizyolojik ve patolojik uyarılara yanıt olarak salınan, endozom kökenli küçük veziküllerdir. Son yıllarda yapılan çalışmalar, eksozomların tümör mikroçevresinde immünmodülatör etkilere sahip olduğunu ve bazı kanser türlerinde immünterapötik ajan olarak kullanılabileceğini göstermektedir. Bu çalışmada, primer Küçük Hücre Dışı Akciğer Kanseri (KHDAK) hücreleri ile primer bronş hücre gruplarına amniyon sıvısı kaynaklı eksozom uygulanarak etkileri in vitro ortamda araştırıldı. Amniyon sıvısı kaynaklı eksozomların karakterizasyonu Bikinkoninik Asit (BCA), Nanopartikül İzleme Analizi (NTA) ve Transmisyon Elektron Mikroskobu (TEM) ile yapılarak primer akciğer hücrelerine amniyon sıvısı kaynaklı eksozom uygulandı. MTT yöntemi ile primer akciğer hücreleri üzerindeki etkin doz belirlendi ve migrasyon testi, apoptotik etkileri, hücre döngüsü testi ve immünositokimya (ICC) ile Bax, Bcl-2, Ki-67, Kaspaz-3 ve Kaspaz-9 proteinlerinin ekspresyon düzeyleri analiz edildi. Amniyon sıvısı kaynaklı eksozomların tümör hücre canlılığını doza ve zamana bağımlı olarak azalttığı, bronş hücre canlılığını arttırdığı görüldü. Annexin V apoptoz testinde eksozomların tümör hücrelerini erken apoptoza neden olduğu, bronş hücre sayısında artışa sebep olduğu görüldü. Ayrıca tümör hücrelerinde Bax, Kaspaz-3 ve Kaspaz-9 apoptoz belirteçlerinde artış görülürken antiapoptotik olan Bcl-2 ve proliferasyon belirteci olan Ki-67'de ise düşüş gözlendi. Bronş hücrelerinde ise Kaspaz-3 ve Kaspaz-9'da değişiklik görülmezken Bcl-2 ve Ki-67'de artış görüldü ve Bax'da azalış görüldü. Elde edilen veriler, amniyon sıvısı kaynaklı eksozomların akciğer kanserinde seçici ve biyouyumlu bir antitümör etki oluşturabileceğini, aynı zamanda sağlıklı hücreler üzerinde koruyucu ve proliferatif etkisini desteklemektedir.
Mezenkimal kök hücrede immünomodulatuar etkinin akım sitometrik ve serolojik olarak araştırılması
Amaç: Fibroblast benzeri, yapışma özelliği olan mezenkimal kök hücreler, kemik, kıkırdak ve yağ dokularına farklılaşabilirler. İn vitro ortamda çoğaltıldıklarında, tedavi boyutunda ya da araştırma amaçlı kullanılabilirler. Migrasyon ve bir çok organa yerleşme özellikleri, pek çok hayvan çalışmalarında ve insanlarda organ nakillerinde gösterilmiştir. Bunlara ek olarak, immünomodulatuar özellikleri ve hematopoetik kök hücreleri destekleyici özellikleri de bulunan MKH'lerin otoimmün hastalıklar ve organ nakilleri sonrasında ortaya çıkan doku reddi durumunun tedavisinde kullanımı gündeme gelmiştir. Bu çalışmada, sağlıklı farelere transplante edilen mezenkimal kök hücrelerin lenfosit subgrupları ve bazı sitokinler üzerine olan etkilerinin incelenmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Fare kemik iliğinden elde edilen hücreler laboratuar ortamında hücre kültürü yöntemiyle mezenkimal kök hücrelere dönüştürüldü ve sağlıklı farelere transplante edildi. Transplantasyon öncesi ve sonrası, CD3, CD4, CD19, CD34 ve CD45 lenfosit subgrupları düzeylerine akım sitometri ile, IL-2, IL-3, IL-10 ve IL-15 düzeyleri ise ELİSA yöntemiyle çalışıldı. Çalışmada genç ve sağlıklı 20 fare kullanıldı. Bu farelerden transplantasyon öncesi ve sonrasında periferik kan örnekleri toplandı ve analizler yapıldı.Sonuç: MKH transplantasyonu öncesi ve MKH transplantasyonu sonrası yapılan karşılaştırmada, lenfosit altgruplarından CD3 (p?0,0001), CD45 (p?0,001) ve CD19 (p?0,05) değerlerinde transplantasyon öncesi ve sonrası arasında anlamlı farklılık bulunurken, CD4 (p?0,05) ve CD34 (p?0,05) değerlerinde ise herhangi bir farklılığa rastlanmadı. MKH transplantasyonu öncesi ve SF infüzyonu sonrası kontrol grubu arasında yapılan karşılaştırmada, lenfosit altgruplarından CD45 (p?0,0001) ve CD19 değerinde (p?0,05) anlamlı farklılık saptanırken, CD3 (p?0,05), CD4 (p?0,05) ve CD34 (p?0,05) değerlerinde ise herhangi bir anlamlı farklılığa rastlanmadı. MKH transplantasonu sonrası IL-3 ve IL-15 düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki (p?0,0001) saptanırken, IL-10 ve IL-15 düzeyleri arasında zayıf bir ilişki (p?0,05) saptandı. SF infüzyonu sonrası kontrol grubu olarak kabul edilen farelerden elde edilen örneklerle, MKH transplantasyonu sonrası elde edilen örneklerin karşılaştırmasında; IL-10 (p?0,05) ve IL-2 (p?0,05) düzeylerinde anlamlı bir fark bulunmazken, IL-15 (p?0,001) ve IL-3 düzeyinde (p?0,05) ise istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulundu. Bu deneysel çalışmada elde edilen sonuçlarla, sağlıklı farelere MKH'ler ile yapılan transplantasyon sonrası, MKH' lerin immünomodulatuar etkilerinin neden olabileceği düşünülen bazı immün farklılıklar gösterilmeye çalışılmıştır.
İnsan amniyotik hücre kültürlerinde nikotin ve resveratrolün Sox2 ve Sox4 genlerinin ekspresyon düzeyleri üzerine etkisinin real time PCR yöntemi ile incelenmesi
Hamilelikte sigara içiminin fetüs gelişiminde ve büyümesinde zararlı etkilerinin olduğuna dair kanıtlar bulunmasına rağmen her 3 kadından biri erken hamilelik döneminde sigara içmektedir. Nikotin sigarada bulunan en önemli toksik bileşenlerden biridir. Biz de çalışmamızda hamilelikte sigara kullanımının tehlikelerine dikkat çekebilmek için; nikotinin, insan amniyotik hücre kültürlerinde Sox2 ve Sox4 genlerinin ekspresyon düzeyleri üzerine etkisini göstermeyi amaçladık. Ayrıca toksik bileşiklere karşı antioksidanların önemini vurgulayabilmek için; nikotinle muamele edilen insan amniyotik hücre kültürlerinde bir antioksidan olan resveratrolün belirlediğimiz genlerin ekpresyon düzeylerinde nasıl bir etkiye sahip olduğunu göstermeyi hedefledik. Çalışmamıza 20 hasta dahil edilmiş olup her hasta için; kontrol hücre kültürü grubu, nikotin ile muamele edilen hücre kültürü grubu ve resveratrol + nikotin ile muamele edilen hücre kültürü grubu oluşturulmuştur. Grupların her birinde Sox2 ve Sox4 genlerinin ekspresyon düzeyleri real time RT- PCR ile incelenmiştir. Çalışmamız sonuçlarına göre nikotin ile muamele edilen hücre kültürü gruplarında Sox2 ve Sox4 genlerinin ekspresyon düzeyleri değişiklik göstermiş ve istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. (p değerleri Sox2 için p=0,005 - Sox4 için p=0,000). Nikotin ve resveratrol + nikotin grubu karşılaştırıldığında da istatistiksel olarak anlamlı bir fark elde edilmiştir. (p değerleri Sox2 için p=0,036 - Sox4 için p=0,026) Sonuç olarak nikotinin insan amniyotik hücre kültürlerinde Sox2 ve Sox4 genlerinin ekspresyon düzeylerini değiştirdiği, resveratrolün de nikotin muamelesi ile artan Sox2 ve Sox4 ekspresyon düzeyini azaltma da önemli bir antioksidan olduğu saptanmıştır.
Mesane kanserinde HSA-MİR-203A-3P ile lncrna tug1 arasındaki ilişkinin araştırılması
Mesane kanseri en sık görülen kanserlerden biridir. Bu hastalığın tedavisine yönelik yapılan çalışmalara rağmen, bu hastalığa bağlı ölüm oranında kayda değer bir değişim meydana gelmemiştir. lncRNA Taurine Upregulated Gene 1 (TUG1) geni insanlarda birçok doku ve hücre hattında ifade edilmektedir. Her ne kadar TUG1 geninin görevi tam olarak anlaşılamamış olsa da, TUG1 gen ürününün PRC2 kompleksine bağlanarak hücre döngüsünde görevli genlerin ifadesine etki ettiği ve mesane kanserinde hücre çoğalmasını arttırıcı etkiye sahip olduğu bilinmektedir. Ayrıca, hsa-miR-203-3p'nin mesane kanserinde ifade seviyesinin azaldığı tespit edilmiştir. Bu veriler ışığında, bu çalışmada mesane kanseri hücre hattı CAL-29 kullanılarak, hsa-miR-203a-3p ile TUG1 geni arasında bir ilişki olup olmadığının araştırılması amacıyla CAL-29 hücre hattına taklitmiR- 203a-3p verilmiştir. Ancak, TUG1 geninin ifade seviyesinde anlamlı bir azalma meydana gelmemiştir (p>0,05). Bu durumda, hsa-miR-203a-3p TUG1 transkripti ile fiziksel etkileşim halindeki başka bileşenlere bağlanıyor olabilir bu nedenle mesane kanserinde dolaylı bir ilişkiye sahip olabilirler. TUG1 ile etkileşen diğer gen ürünlerinin daha detaylı araştırılmasıyla, mesane kanserinin oluşum mekanizması hakkında daha kapsamlı bilgi sahibi olunabilir.
İnsan yapımı nanopartiküllerin kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) olan bireylerin bronş epitel hücre kültür permabilitesine etkileri
Nanoteknolojinin günlük hayatta giderek yaygınlaşması, nanopartiküllerin (NP) kullanımının artmasına yol açmıştır. Diğer yandan, in vivo ve in vitro çalışmalar NP'lerin sağlık üzerinde ciddi risk oluşturabileceklerini düşündürmektedir. Ancak, altta yatan mekanizmalar yeterince bilinmemektedir. Bu çalışmada çok duvarlı karbon nanotüplerin (ÇDKNT) KOAH' lı, sigara içen ancak KOAH gelişmeyen ve sigara içmeyen bireylerin bronş epitel hücre (BEH) kültürlerinin permabilitesi ve toksisitesi üzerine olan etkilerini araştırmayı amaçladık. BEH kültürlerini roflumilast (0.01, 0.1 ve 1µM) ve formoterol (0.01, 1 ve 100µM) yokluğunda ve varlığında ÇDKNT'lere (0-100 µg/ml) maruz bırakarak, 0., 2., 4., 6. ve 24. saatlerde trans epitelyal elektriksel direnç (TED) üzerine olan etkisini araştırdık. 24. saatte toplanan kültür vasatında laktat dehidrogenaz (LDH) analizi yapıldı. Çalışma sonucunda elde edilen verilere göre, ÇDKNT'ler BEH kültürlerinin TED'ni etkilemedi. Roflumilast ve formoterol'da anlamlı bir etkide bulunmadı. Benzer şekilde, ÇDKNT'ler KOAH'lı ve sigara içen bireylerin BEH kültürlerinden LDH salınımını etkilemezken, 50 (ortanca= 0,5311 IU/µg hücresel protein ve 1,413 IU/µg hücresel protein, p= 0.0001) ve 100µg/ ml (ortanca= 0,5311 IU/µg hücresel protein ve 3,357 IU/µg hücresel protein, p<0.0001) ÇDKNT sigara içmeyen bireylerin BEH kültürlerinden LDH salınımını artırdı. ÇDKNT (100µg/ml) varlığında, formoterol (100µM) ve roflumilastın yüksek dozları (1µM) LDH salınımını artırırken, düşük dozları LDH salınımını baskıladı. Bulgularımız, ÇDKNT'lerin kullanılan dozlarda BEH kültürleri üzerinde sınırlı toksik etkiye sahip olduklarını göstermektedir.
900-1800 MHz radyofrekans elektromanyetik alanın (RF-EMA) insan fetal hücre kültürlerinde kromozomlar üzerine etkileri
Günümüzde, cep telefonu kullanımındaki artış ve bununla ilişkili olarak yaygınlaşan baz istasyonları, radyofrekans elektromanyetik alan (RF-EMA) kaynaklarını oluşturmaktadır. Bununla birlikte, hızla gelişen teknolojik araçlar da insanların, RF kaynaklarına maruziyetini de artırmıştır. Kamuoyunda, cep telefonu kaynaklı RF-EMA'nın insan sağlığı üzerine muhtemel zararlı etkileri hakkında endişeye neden olmuştur. Bu nedenle çalışmamızda; amniyotik hücreler, invitro kültür ortamında RF-EMA'nın etkisine maruz bırakılarak kromozomlardaki değişimleri araştırıldı. Bunun için; fetal hücreler 900 ve 1800 MHz RF-EMA'ya 3, 6 ve 12 saatlik sürelerle maruz bırakıldı. Kültür süreci sonunda elde edilen hücrelerdeki kromozomlar analiz edildi. Çalışmamızın sonucunda; hücrelerde RF-EMA'nın ısı etkisi dışındaki etkilerin, kromozomların kondensasyonunda gecikmelere, bozulmalara ve kromozom kırılganlığına yol açaçak yapısal hasarlara neden olduğu bulundu. 1800 MHz frekansın, 900 MHz'a oranla 6 saatlik gruplar arasında anlamlı bir farkın olduğu (p=0.0001), diğer gruplar arasında ise anlamlı bir farkın olmadığı bulundu. Sonuç olarak çalışmamızda; RF-EMA'nın, bölünen hücrelerde kromozomların normal oluşumunda gecikmeye ve yapısal hasara neden olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle, cep telefonlarının kromozomlar üzerinde zararlı etkiye sahip olma potansiyeli taşıdığını ve bu zararlı etkinin maruz kalma süresi ile arttığını söyleyebiliriz.
Biyolojik uygulamalarda demir şelasyonu amacıyla kullanılabilir ligandların değerlendirilmesi
Vücutta aşırı biriken demiri uzaklaştırmak amacıyla Fe(III) iyonu ile bileşik oluşturabilecek ligantların sentezi\kompleksleşme derecesini ve insan plazmasından demirin uzaklaştırılmasında etkinliğinin belirlenmesi tedavi sürecinde klinikte kullanılabilme potansiyeli olan uygulamaların ilk basamağı niteliğindedir. Bu çalışma da ilk olarak asetilaseton üzerinde bulunan iki karbonil bileşiği arasındaki karbon atomu üzerindeki aktif hidrojen ile alkil gruplarının yer değiştirmesi ile farklı uzunluktaki zincir sayısına sahip asetilaseton türevleri olan 3-metil-2,4-pentandion ve 3-butil-2,4-pentandion başarılı bir şekilde sentezlendi ve ligand olarak kullanıldı. Kloralhidrat, hidroksilamin hidroklorür çıkış bileşiği olarak kullanılarak oksim gurubuna dahil olan anti-monokloroglioksim ve dimetilglioksim ligandları başarılı bir şekilde sentezlendi. 8-Hidroksikinolin-5-sülfonik asit, 4,5-Dihidroksibenzen-1,3-disülfonik asit, Piridin 2,6-Dikarboksilik, Nitrilotriasetik asit, Sitrik asit, Oksalat, Glisin, Salisilik asit' te ligand olarak kullanıldı. Demir ile kompleksleri safsu ve plazmada sentezlendi. Sentezlenen bileşiklerin yapıları FT-IR, manyetik suseptibilite, elementel analiz analiz ve UV-Vis gibi spektroskopik metodlar ile aydınlatılmıştır. Kompleksleşme derecesi ICP-MS ve UV-Vis yöntemleriyle belirlenmiştir. Komplekslerin, ligandların elektrokimyasal davranışları Siklik Voltametri ile incelendi. Daha sonra hücre kültürü yöntemi ile sentezlenen komplekslerin in vitro sitotoksik etkisi belirlenmiştir. MTT testi kullanılarak 12,5, 25, 50, 100 ve 200 μM'lık 5 farklı derişim aralığında kompleksler HUVEC hücre dizisi üzerine uygulanarak sitotoksik etkiye sahip olup olmadığı ve hücre proliferasyonuna etkisi incelenmiştir. Araştırmada kullanılan komplekslerin hemen hemen hepsinde artan dozlarda yüzde sitotoksisite cevapları arasında negatif bir ilişki gözlendi. Ayrıca komplekslerin birçoğunun HUVEC üzerine sitotoksik etkiye sahip olmadığı ve hücre proliferasyonunu etkilemediği hatta iyileştirici etkisi olduğunun tespit edilmesi ilaç geliştirme aşamasında deneysel hayvan modeli araştırması için ümit verici olarak görülmektedir. Bu çalışmada kullanılan ligandların şelasyona etkisinin araştırılması in vivo denemelerin gerçekleştirilebilmesinde ilk basamak çalışması olmuştur. İn vitro yapılan bu çalışmada bulunan sonuçlar ileriki dönemlerde in vivo çalışmalar ile de desteklenirse demir şelasyonuna uyumun optimum olacağı etkin demir şelatörlerin geliştirilmesini öngörmekteyiz.
Levosimendan'ın NB2A hücre kültürü üzerine etkileri
Amaç: Bu projenin amacı, levosimendan'ın (LVS) fare nöroblastoma kanser hücre dizininde (NB2a) nörotoksik etkilerinin olup olmadığının araştırılmasıdır. LVS' nın çeşitli mekanizmalar aracılığı ile etki ettiği bilinmektedir. Fosfodiesteraz III'ü inhibe ettiği ve mitokondride K+ duyarlı ATP kanallarını açtığı, böylece kardiyoprotektif etkili olduğu iyi bilinmektedir. Levosimendan, kalbin kasılma gücünü oksijen tüketimini artırmadan kuvvetlendirir ve anti-oksidan, anti-inflammatuar, inotropik ve vazodilatatör özelliklere sahiptir. Levosimendan, kalp cerrahisi sırasında kalbin pompa gücü azalmış olgularda kullanımı tercih edilmektedir. Levosimendan'ın nöronları indirek olarak koruduğu gösterilmiştir, ancak direct neuronlar üzerine etkisi bilinmemektedir. Bu çalışmada, LVS'nın nörotoksik etkileri olup olmadığı fare kaynaklı Nöroblastoma (NB2a) dizin hücrelerinde araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Bu amaçla LVS' nın (0,1, 0,3, 1, 3, 10, 30 ve 100 µM) toksik etkileri Nörotoksisite Tarama Testi (NTT) ile, apopitotik etkileri TUNEL yöntemi ile ve hücre canlılık testi MTT yöntemi ile incelendi. Bulgular: NTT testinde, Levosimendanın tüm konsantrasyonlarında (0,1, 0,3, 1, 3, 10, 30 ve 100 µM) ılımlı nörotoksik etkileri saptanmadı. İlaveten, 1 µM konsantrasyonda nörit inhibisyonu yapmadığı gibi nörit uzamasını anlamlı bir derecede artırdı. Hücre proliferasyonunu olumsuz yönde etkilemedi ve apopitotik hücre sayısı kontrol grubundan farklı değildi ( p>0.05). Sonuçlar: Levosimendanın direk nöroprotektif etkileri K+ açıcı kanallar üzerinden yaptığı olumlu etkiler, genetik transkripsiyon mekanizmalarını düzenleyerek gösterdiği hipotezleri ile açıklanabilir. Ayrıca fosfodiesteraz inhibisyonu, kalsiyum desensitizasyonu ile de nöronal koruyucu etkiye sahiptir. Levosimendan, kalp cerrahisi anında kalbin pompa gücü azalmış olgularda özellikle tercih edilir. Levosimendan, hasatlığın doğasına bağlı olarak veya işlemin kendisinden kaynaklanan risklere bağlı olarak beyin hasarı riskine sahip hastalarda güvenle kullanılabilir. Anahtar Sözcükler: Nörotoksisite, in vitro, levosimendan, NB2a, MTT
Salubrinalin in vitro ısı stresi oluşturulmuş spermatogenik hücrelerde er stres yolağı üzerine etkisi
Amaç: Deneysel olarak in vitro ısı stresi modeli (ISM) oluşturulmuş Spermatogenik hücrelerde Salubrinalin (SAL) endoplazmik retikulum (ER) stresi üzerinde etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada fare spermatogonyum (GC1) ve fare spermatosit (GC2) hücre hatları kullanıldı. SAL'ın IC50 dozu MTT yöntemi ile hesaplandı. Her bir hücre kontrol grubu (GC1-K, GC2-K), SAL grubu (GC1-SAL, GC2-SAL), ISM grubu (GC1-ISM, GC2-ISM) ve hem ISM hem SAL grubu (GC1-ISMSAL, GC2-ISMSAL) olmak üzere 4 alt gruba ayrıldı. Kontrol grubu hücreler standart kültür koşullarında inkübe edildi. ISM oluşturulan gruplar 430C sıcaklıkta 60 dk. inkübe edildi. SAL uygulaması yapılan gruplarda 20 µM SAL içeren besiyerinde 24 saat inkübasyon gerçekleştirildi. Deney sonrasında tüm gruplarda p-PERK, ATF6, GRP78, p-IRE1α, p-eIF2α, HSP70 belirteçleri ile immünfloresan boyama analizi yapıldı. Ayrıca tüm deney gruplarında GRP78, PERK ve eIF2α mRNA seviyeleri qRT- PCR yöntemi ile ölçüldü. Bulgular: ISM modelinin hücreler üzerinde sitotoksik etkiye sahip olduğu görüldü. ISM oluşturulmuş gruplarda tüm belirteçlerin immünoreaktivitelerinin artmış olduğu, bu hücrelerde ER stresi meydana geldiğinin bir göstergesi olarak kabul edildi. SAL uygulamasının ER stresini azaltmış olduğu tespit edildi. GRP78, PERK ve eIF2α mRNA seviyelerinin ISM uygulanan gruplarda artmış olduğu bulundu. SAL uygulanan gruplarda mRNA seviyelerinde azalma olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Sonuçlar: Bu bulgular ışığında, spermatogenik hücrelerde ısı stresinin, ER stresini tetiklediği ve SAL'ın bu stres belirteçleri üzerinde etkin olduğu düşünüldü. Yapılacak ileri moleküler analizlerle spermatogenik hücrelerde ısı stresinde ER kaynaklı stres mekanizmalarının araştırılması teröpatik stratejiler açısından önem kazanacaktır.
T98 ve U87 kanser hücre hatlarında betulinik asidin otofajik etkilerinin araştırılması
Beyin tümörlerinin %50'sini oluşturan Glioblastoma multiforme (GBM)'ye karşı tedavi seçenekleri, Kan beyin bariyeri (KBB) nedeniyle sınırlıdır. Beyaz huş ağacından (Betula sp.) izole edilen Betülinik asit (BeA) KBB'yi geçerek beyne ulaşabilen bir pentasiklik triterpenoiddir. BeA, somatik hücrelerde düşük sitotoksik etki ve tümör hücrelerinde yüksek apoptozis ortaya koyar. Bu nedenle, çalışmamızda BeA'nın iki farklı GBM hücre hattında apoptotik etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. 3-(4,5-dimetiltriazol-2-il)-2,5 difeniltetrazolium bromid (MTT) ile IC50 ve monodansilkadaverin (MDC) ile rapamycin ve chloroquine dozu belirlenmiş ve dozlar kombinasyon olarak da uygulanarak otofaji inhibisyonu ve aktivasyonunda BeA'nın etkisi incelenmiştir. İmmünfloresan ve western blotting teknikleriyle eNOS, iNOS, LC3-I-II proteinlerinin miktarı ve yerleşimleri, MDC ile veziküllerdeki değişimler, JC-1 ile mitokondriyal zar potansiyelinde (MMP) oluşan değişiklikler ve ANNEXIN-V/PI flow sitometri ile sağlıklı-apoptotik-nekrotik hücre oranları ölçülmüştür. BeA uygulamasının apoptozisi iki hücre hattında da arttırdığı, otofaji inhibisyonu ve aktivasyonu ile de iki katına çıkardığı belirlenmiştir. BeA'nın yüksek otofajik etki göstermediği, ancak MMP'yi bozduğu bulunmuştur. Kombinasyonlarda MMP hasarı artmış olup, hasar BeA+rapamycin grubunda daha yüksektir. Bu bulgular BeA'nın otofajik yolu kullanmayarak mitokondriyal yoldan apoptozisi başlattığını göstermektedir. BeA uygulamasında eNOS ve iNOS ekspresyonu iki hücrede de değişmemiş, ancak kombinasyon gruplarında ekspresyon artmıştır. Çalışmamızda BeA'nın GBM hücrelerinde apoptozisi tetiklediği, ancak apoptozisin otofajik inhibitör veya aktivatör kombinasyonlarında daha çok arttığı ve apoptozisin mitokondri kaynaklı olduğu gösterilmiştir. eNOS ve iNOS ekspresyonunun kombinasyon gruplarında yükselmesi mitokondriyal strese bağlı oksidatif stresle ilişkilidir. Sonuç olarak BeA, GBM hücrelerinde apoptozisi tetiklemekte, ancak otofaji aktivatör ve inhibitörleri ile birlikte uygulanması hücre ölümünü önemli ölçüde arttırmaktadır. Dolayısıyla, BeA'nın kemoterapötik etkisi otofajik mekanizmalar ile arttırılabilir ve GBM üzerinde tedavi amacıyla kullanılabilecek yeni bir kemoterapötik ajan olarak kullanılabilir.
Rapamisin'in fare nöroblastoma (NB2a) hücre kültürü üzerindeki etkilerinin araştırılması
Amaç: Bu projenin amacı bir mTOR inhibitörü olan Rapamisin adlı etken maddenin fare nöroblastoma hücre dizininde (NB2A) nörotoksik veya nöroprotektif etkilerinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Rapamisin'in olası nörotoksik etkileri fare nöroblastoma hücre (NB2A) dizininde araştırıldı. Hücreler flask içinde DMEM eklenerek etüvde çoğaltıldılar. Rapamisin, stok çözelti kullanılmadan önce DMSO içerisinde çözüldü ve medyum ile seyreltildi. CellTiter-Glo® luminesans hücre canlılığı ölçüm yöntemi, kullanılarak doz yanıt eğrisi oluşturuldu. 1. gün, tüm kuyucuklara NB2A hücresi konularak 24 saat inkübasyona bırakıldı. 24 saat sonra ilk üç kuyucuk hariç kalan tüm kuyucuklardaki medyum çekilerek farklılaşma medyumu eklendi. Farklılaşma medyumu içeren kuyucukların ilk üçü hariç (+ kontrol), diğerlerine farklı konsantrasyonlarda Rapamisin konuldu. Hücreler inkübe edildi ve 1 gün bekletildi. Daha sonra çukurlar Coomassie Blue ile boyandı ve image analiz programı kullanarak ölçümler gerçekleştirildi. Hücre proliferasyonunun değerlendirilmesi amacıyla MTT ve Rapamisin'nin nöron kültürü üzerindeki etkilerini araştırmak amacıyla klorprifos 25 µM konsantrasyonlarda eklenerek NTT testi yapıldı. İstatistiksel analizler gerçekleştirildi ve p<0,05 anlamlılık düzeyi olarak seçildi. Bulgular: NTT testinde anlamlı olmayan nörit uzaması, MTT testinde ise anlamlı hücre proliferasyonu azalması gözlendi. Nörotoksik etkili klorprifos ile de NB2A hücrelerinde istatiksel olarak doza bağlı bir şekilde azalma gözlemlendi. Sonuçlar: Rapamisin adlı etken maddemizin nörotoksik olduğu, nöronal harabiyet ve ölüme sebebiyet verebileceği anlaşılmıştır. Fakat kullandığımız hücre kültürünün kanser hücrelerinden oluşmasından dolayı antikanserojen etki gösterebileceği düşünülmüştür. ix Anahtar Kelimeler: Rapamisin, fare, nöroblastoma, hücre kültürü, mTOR, MTT, NTT, Klorprifos, nörotoksisite, nöron, nörodejeneretif hastalıklar Title: Investigation of the Effects of Rapamisin on Mouse Neuroblastoma (NB2A) Cell Culturesından dolayı antikanserojen etki gösterebileceği düşünülmüştür.
Hidroksikumarin türevlerinin in vitro hemoglobin f indüklenmesi üzerine etkisi
β-talasemi ve orak hücre anemisi (OHA) dünyada yaygın görülen kalıtsal kan hastalıklarıdır. β-hemoglopinopatilerde tedavi seçenekleri yüksek maliyeti ve klinik komplikasyonları ile sınırlamalara sahiptir. β-talasemi ve OHA hastalarında fetal Hb'nin (HbF) artışı klinik şiddeti azaltmaktadır. Bu yüzden, γ-globin gen ekspresyonunu indükleyerek HbF'yi yeniden etkinleştirebilecek resveratrol gibi doğal veya sentezlenen polifenolik ve antioksidan ajanlar araştırmaların odak noktası haline gelmektedir. Çalışmamızın amacı, K562 hücre hatlarında dihidroksi-4-fenilkumarin türevlerinin HbF düzeyleri ve γ-globin gen ekspresyon aktivasyonu üzerine etkilerini irdelemektir. Çalışmada, hidroksiüre (HU) pozitif kontrol grubu olarak kullanıldı. Dihidroksi-4 fenilkumarin türevleri olan K1, K2, K3 ve K4 çalışma grubunu oluşturdu. Dihidroksi-4-fenilkumarin türevlerinin 4-fenil halkasında, (K1, K2) ve (K3, K4) sırasıyla hidroksi ve metoksi substitüye gruplar içeren moleküllerdir. HbF'in yeniden etkinleştirilmesi kapsamında K1, K2, K3, K4 ve HU'da hücre canlılık, total protein, total Hb, HbF ve γ-globin gen ekspresyon analizleri gerçekleştirildi. Çalışmada 7,8-dihidroksi-4-fenilkumarin türevleri, 6,7-dihidroksi-4-fenilkumarin türevlerine göre daha fazla sitotoksik etki gösterdi. 72. saatte elde edilen en yüksek HbF düzeyleri, 50 µM HU derişimde gözlenen değerler ile kıyaslandığın da K2>K3>K4≥K1>HU olup, γ-globin gen ekspresyon düzeyleri de 200 µM HU derişimde K2>K3>K1>K4>HU olduğu saptandı. En yüksek HbF düzeyi gösteren K2 0,8 µg/mL'nin γ-globin gen ekspresyon düzeyleri HU 200 µM'ye göre 6,3 kat artış yaptığı görüldü. 4-fenilkumarinlerde 7'nci ve 8'inci pozisyonlarda hidroksi substitüye grupları içeren moleküllerimizin γ-globin gen ekspresyon düzeyini artırdığı bulundu. Metoksi grupları varlığında gen ekspresyonunda azalmaya neden olabileceği düşünüldü. Özellikle K2'nin sitotoksik etkilerine rağmen γ-globin gen ekspresyon düzeylerindeki ciddi artış, 4-fenilkumarin ve 3 fenilkumarinlerin farklı türevlerinde HbF indükleme çalışmalarına yol gösterici olabileceği düşünülmektedir.
Crocus sativus L. (Safran)'ın cilt kanseri üzerine etkisinin araştırılması
Crocus sativus L. (safran)'ın, gerek alternatif tıpta, gerekse modern tıpta tedavi amacıyla kullanıldığı bilinmektedir. Başta kardiyovasküler sistem tedavisinde olmak üzere pulmoner sistem problemlerinin giderilmesinde, gastrointestinal sistem problemlerinin giderilmesinde, gut semptomlarında, anoreksi, uykusuzluk ve erektil disfonksiyon gibi klinik bulguların tedavisinde kullanıldığı bilinmektedir. Son zamanlarda sıklıkla bazı kanser türlerinin tedavisinde, hipertansiyon ve yüksek kolesterolün yönetilmesinde ve bazı klinik kullanıma özel saç toniklerinde de kullanıldığı bilinmektedir. Bu bağlamda, özellikle cilt kanseri hücrelerinin safranla muamelesinin hücre canlılığı ile kaspaz-3, bax, bcl-2, wee1, gadd153, grp78 ve AIF (apoptoz indükleyici faktör) protein düzeylerini ve aktivitelerini nasıl etkileyeceğinin araştırılmasını planlanmıştır. Bu amaçla, insan cilt kanseri hücre kültürü hazırlanmış ve bu hücreleri safran ile muamele edildikten sonra hücrelerdeki kaspaz-3, bax, bcl-2, wee1, gadd153, grp78 ve AIF protein düzeylerinin ELISA ile analizini gerçekleştirilmiştir. Yaptığımız analizler sonucunda artan safran muamelesi sonucu cilt kanseri hücre canlılığının azaldığı bulunmuştur. Apoptozun azaldığını gösteren önemli göstergelerden bcl-2 protein düzeyi azalırken bunun aksine kanser hücresi ölümünün arttığını ifade eden bax, kaspaz-3, gadd153, grp78, AIF ve wee1 düzeyleri ise yükselmiştir. Bu çalışma, safranın özellikle cilt kanseri tedavisinde olumlu bir etkiye sahip olduğunu ortaya çıkarmıştır. Safranın, kanser hücresini ölüme yönlendirirken çeşitli kemoterapötiklerle sinerjistik etki gösterebileceği ortaya konulmuştur. Anahtar Sözcükler: bax, bcl-2, Cilt Kanseri, kaspaz-3, Safran.
Tiazolidindion grubu pioglitazonun NB2A hücre kültürü üzerindeki etkilerinin araştırılması
Amaç: Fare beyin hücre hatı (NB2a) üzerine pioglitazon in vitro sitolojik, biyokimyasal ve farmakolojik etkilerinin ilk defa araştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca literatürde tez kapsamında test edilen pioglitazon maddesinin beyin tümörü hücrelerinde çoğalmayı baskılayıp baskılamadığı konusunda herhangi bir araştırmaya rastlanmamıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda pioglitazon çeşitli konsantrasyonlarda kültür ortamına ilave edilerek hücre çoğalması üzerine etkileri 3-(4,5 dimetylthiazol-2-yl) - 2,5 diphenltetrazolium bromide (MTT) yöntemi kullanılarak belirlenmiştir. Bulgular: Bulgularımız sözkonusu bileşiklerin düşük konsantrasyonlarda antioksidan aktivitelerinin varlığını ve yüksek konsantrasyonlarda ise sitotoksik etkili olduklarını ortaya koydu. Sonuçlar: Nörotoksik etkiye sahip moleküllerin oluşturacakları nöron hasarları PG ile önlenebileceği ve toksik maddelerin santral sinir sisteminde oluşturduğu hasarının niteliği de araştırılacağı için oluşmuş hasarın tedavisi ile hasarın gelişmesinin önlenmesi için yardımcı tedavilerin bulunması için de bir çıkış kaynağı olabilecektir. Anahtar kelimeler:NB2a, MTT, Nörotoksisite, klorpirofos, apoptozis, nörotoksisite tarama testi.
Chlamydia trachomatis tanısında kullanılan hücre kültürü, hibridizasyon ve direkt flöresan antikor testlerinin karşılaştırılması
Cinsel temasla bulasan hastalıkların önemli bir etkeni olarak karsımıza çıkan Chlamydia trachomatis infeksiyonlarının kapsamlı bir sekilde arastırılması her geçen gün önemini arttırarak devam etmektedir. nfeksiyonun Türkiye'deki durumu ile ilgili yeterli veri bulunmamaktadır. Bu konuda yapılacak ayrıntılı çalısmalar klamidya infeksiyonlarının tanısında yeni gelismelerin olusmasına katkıda bulunacaktır. Halen kullanılan yöntemlerin duyarlılıgı ve özgüllügünü arastıran çalısmalar devam etmekte, hangi testin mikrobiyoloji laboratuvarında kullanılmasının daha verimli olacagı tartısılmaktadır. Bu çalısmada, altın standart olarak kabul edilen hücre kültürünü, hızlı tanıda kullanılan antijen arama yöntemlerinden direkt flöresan antikor (DFA) testini ve yüksek duyarlılık ve özgüllüge sahip hibridizasyon testini (PACE 2 CT/NG) karsılastırıldı. 100 infertil kadından alınan endoservikal sürüntü örneginde, hücre kültürü yöntemi ile 11 örnekde C. trachomatis pozitif bulundu ve prevalans %11 olarak saptandı. DFA ve hibridizasyon testlerinin duyarlılıkları sırasıyla %54,5 ve %81,8, özgüllükleri ise sırasıyla %98,9 ve %88,8 olarak bulundu. Sonuç olarak; C. trachomatis tanısında, hücre kültürü uygun örnek alındıgında ve transport kosullarına uyuldugunda halen önemini korumaktadır. Hibridizasyon testi dogrulama testleriyle birlikte yapıldıgında özellikle tarama testi ve hızlı sonuç çıkarılması gereken durumlarda uygun oldugu, DFA testinin ise düsük duyarlılıgı nedeniyle örnek sayısı az olan, olanakların kısıtlı oldugu laboratuvarlarda, deneyimli kisi tarafından degerlendirildiginde C. trachomatis tanısında kullanılabilir oldugu sonucuna varıldı. Anahtar sözcükler: Chlamydia trachomatis, DFA, hibridizasyon testi, hücre kültürü
Kronik ürtikerde T lenfosit alt grupları
Haftada en az iki kez tekrarlayan, 6 haftadır devam eden ürtiker ?kronik ürtiker? olarak adlandırılır (1, 6). Kronik ürtiker tanısında öncelikle fiziksel, alerjik, psödoalerjik ve enfeksiyöz nedenler dışlanır. Nedeni bulunamayan olgular ise kronik idiyopatik ürtiker (KİÜ) olarak adlandırılır. Kronik ürtikerli olguların %50'den fazlası bu gruba girmektedir (109, 130, 131).Son yıllarda KİÜ' li olguların bir kısmında mast hücrelerinin ve bazofillerin yüksek afiniteli IgE reseptörünün ? alt birimine karşı (anti-Fc ? RI) ya da IgE' ye karşı IgG otoantikorlar tespit edilmistir. Kronik otoimmün ürtiker (KOÜ) olarak adlandırılan bu olgulardaki otoantikorlar fonksiyonel olarak aktiftir ve sağlıklı donörlerin bazofillerinden ve derideki mast hücrelerinden in vitro olarak histamin salınımına neden olmaktadır. Bu antikorlar otolog serum deri testi ile saptanmaktadır.Kronik ürtikerle ilgili en büyük gelişme hastaların yaklaşık %30-50' sinin otoimmüniteyle ilişkili olması ve bu grup hastalığın idiopatik değil ? otoimmün ürtiker? (OİÜ) olarak adlandırılmasıdır. Otoimmün hastalıkların etiopatogenezinde CD4+ Th alt gruplarının önemli olduğu bilinmektedir. CD4+ Th hücreler farklı diferansiyasyon ve fonksiyonel özelliğe sahip alt gruplara ayrılabilir. Bugün için bilinen Th1, Th2, T reg, Th17 4 major T lenfosit alt grubudur.Bu tez çalışmasında OSDT ve periferik kan mononükleer hücre kültürü yöntemlerini kullanarak, KİÜ' in otoimmünite ve yardımcı T lenfosit alt grupları ve sitokinleri ile ilişkisini belirleyerek KİÜ patogenezinde bir ilerleme sağlamayı amaçladık.20 OSDT(-) ve 20 OSDT(+) olmak üzere toplam 40 KİÜ hastasının alındığı çalışmamızda sitokin paternlerini belirleyebilmek için periferik kan mononükleer hücre kültürü yapıldı. Hücre kültürü süpernatantlarından ELISA yöntemi ile IL-4, IL-17, IL-23, IL-10, TGF-ß , IFN-? çalışıldı.Çalışmamızda IL-4, IL-10, IFN-?, IL-17, IL-23 düzeyleri istatiksel anlamlı olarak hastalarda kontrol grubundan daha düşük saptanmıştır. TGF-ß düzeyi ortalaması da istatiksel anlamlı olmamakla birlikte hastalarda kontrollerden daha düşüktür.Bu sonuçlar ve literatür bilgileri eşliğinde KİÜ hastalarında Th1, Th2, Th17 ve Treg hücre fonksiyonlarının baskılı veya yetersiz olduğu söylenebilir.OSDT açısından bakıldığında özellikle OSDT (-) olan hastalarda IL-4, IL-10, IL-17, IL-23 düzeylerinin anlamlı olarak düşük saptanması bu grup hastalarda Th2, Th17 ve Treg fonksiyonlarının yetersiz veya baskılı olduğunu düşündürmüştür.Çalışmamızda PKMHK süpernatantlarında, lenfositler için nonspesifik veya spesifik bir uyarı yapılmadan ELISA yöntemi ile sitokin düzeyleri değerlendirilmiştir. Gelecekte yapılacak çalışmalarda PKMHK' nde T lenfositler için spesifik veya nonspesifik uyarı yapılarak sitokin düzeyleri daha kesin olarak değerlendirilebilir.
SERM (Selective estrogen receptor modulators) grubu raloksifen ve tamoksifen içeren yeni ilaç şekilleri üzerine çalışmalar
Bu çalışmada, SERM grubuna dahil iki etkin madde olan raloksifen hidroklorür ve tamoksifen sitrat ile meme tümörleri üzerinde etkili, oral yolla kullanılması amaçlanan yeni ilaç taşıyıcı sistemler geliştirilerek tedavi etkinliklerinin artırılması yönünde in vitro ve in vivo çalışmalar yapılmıştır. Raloksifen ve tamoksifenin lipozom, nanopartikül ve kohleat formülasyonları absorpsiyon artırıcılar (dimetil-ß-CD ve sodyum taurokolat) kullanılarak geliştirilmiştir. Geliştirilen formülasyonların karekterizasyonu yapılmış, Caco-2 hücrelerinden geçiş özellikleri çözelti formlarıyla kıyaslanarak araştırılmış, permeabilite katsayıları hesaplanmıştır. Raloksifen dimetil- ß-CD lipozomları için:4.14 kohleatları için log k: 1.59 cm/saat, taloksifen dimetil- ß-CD lipozomları için:1.22 kohleatları için log k:1.22 cm/saat'dir. tamoksifen dimetil- ß-CD lipozomları için, MCF-7 ve MDA-MB-231 hücreleri kullanarak, antitümöral aktivite tayinleri ve MMP-2 enzim inhibisyonu çalışmaları yapılmıştır. Hazırlanan formülasyonlar Balb-C tipi sağlıklı dişi farelere uygulanarak konsantrasyon zaman grafikleri elde edilmiş ve Caco-2 hücrelerinden geçiş çalışmaları ile birlikte değerlendirilerek in vitro/in vivo korelasyon çalışmaları yapılmıştır. Genel olarak fomülasyonlarda, dimetil-ß-CD varlığında ve lipit bazlı formülasyonlarda permeabilite katsayıları artmıştır. İn vitro ve in vivo çalışmalarda en iyi özellik gösteren formülasyonlar seçilerek meme tümörü oluşturulmuş Sprague Dawley cinsi dişi sıçanlara oral yolla uygulanmış ve tedavi etkinlikleri tümör ölçüm ve patoloji sonuçlarıyla değerlendirilmiştir. Meme tümörü oluşturulmuş Sprague Dawley cinsi dişi sıçanlara seçilen formülasyonlarının oral yolla uygulanmasının ardından en fazla tümör küçülmesi, raloksifen dimetil-ß-CD kohleatları (%94.8 küçülme, p<0.001) ve tamoksifen dimetil-ß-CD lipozom (%92.5 küçülme, p<0.001) ile sağlanmıştır. Tedavi etkinliğinin en yüksek %60 grup raloksifen dimetil-ß-CD kohleat olurken, ikinci sırada ise %50 ile tamoksifen dimetil-ß-CD lipozom olmuştur. Seçilen formülasyonlarla 6 ay süreli stabilite çalışmaları yapılmış ve kohleat formülasyonlarıyla raf ömürlerinin arttığı bulunmuştur.
Flavopiridolün glioblastoma hücre hatları üzerindeki antiproliferatif etkisi
Flavopiridolün Glioblastoma Hücre Hatları Üzerindeki Antiproliferatif EtkisiGenellikle glioblastoma multiform, cerrahi operasyon, radyoterapi ve sistematik kemoterapi ile tedavi edilmesine rağmen tedaviye cevap vermeyen ve hasta sağ-kalım süresi ortalama 12-16 ay arasında değişmektedir. Glioblastoma oluşumunu üç önemli hücre döngüsü yolaklarının düzensiz çalışmasıyla ilişkilendirebiliriz: P16INK4A-SiklinD1-CDK4-pRb ve p14ARF-MDM2?p53 tümör baskılayıcı yolakları ve EGFR-Akt-PI3K proliferasyon yolağı. Bunlara ek olarak, Glioblastoma hastalarında, mutasyonu en sık görülen genler p53, EGFR, PTEN ve CDKN2A` dır.Amacımız, bir fosfokinaz inhibitörü olan ve özellikle siklin bağımlı kinazları inhibe eden Flavopiridolün farklı mutasyonlara sahip U87MG, U118MG ve T98G glioblastoma hücre hatların üzerindeki etkisini incelemektir. Bulgularımıza göre Flavopiridol, glioblastoma hücrelerinde Rb ve p53 tümör baskılayıcı yollarını da kullanarak apoptozu indüklemekte ancak kaspaz-3/7 aktivitesinde bir değişiklik meydana gelmemektedir. Flavopiridol uygulanan glioblastoma hücrelerinde Bcl-2 ailesi üyesi olan Bax ve Bim pro-apoptotik proteinlerin ifadesinin arttığı gözlenmiştir. Hücrelere, Flavopiridol uygulanmasıyla Siklin D1, c-myc, p53 protein seviyelerinde azalma, p27Kip1 seviyesindeki artış hücrenin G1/S evresinde duraklamasına neden olmaktadır. Ayrıca Flavopiridol genellikle p-Akt protein seviyelerini azaltarak hücrelerin proliferasyonunu azaltmaktadır.Çalışmamız bulgularına göre, Flavopiridol farklı genetik özelliklere sahip glioblastoma hücre hatlarında kaspaz-3/7 aktivitesi, Bim ve Bax proteinlerinden bağımsız olarak apoptozu indükler. Bununla birlikte hücre proliferasyon ve immortalizasyon inhibisyonunda rol alan çeşitli proteinlerin ifadesini etkilemektedir.Anahtar sözcükler: U118MG, U87MG, T98G, Glioblastoma multiforme, Flavopiridol