Ultrasonography-doppler

85 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil serviste yatakbaşı ultrasonografi ile karotis doppler tepe akış hızı ve vena kava inferior çapı ölçümlerinin volüm değerlendirilmesindeki rolü

Acil servise başvuran hastalar arasında intravasküler volüm durumu düşük olan hastalarda dolaşım yetersizliğinden dolayı çoklu organ hasarı gelişir. Hipovolemik şok tedavisindeki gecikme ölüm oranını arttırabilir. Çalışmamızda hastalar acil servise başvurdukları anda yatak başı ultrasonografi ile daha önceden volüm durumunu gösterdiği ispatlanmış Vena Kava İnferior (VKİ) çap ölçümünü yaptık. Daha sonra yapılması daha kolay ve hızlı olan karotis doppler tepe akış hızı solunumsal varyasyonunu ölçtük. Bunları kıyaslayarak karotis dopplerin intravasküler durum hakkında ne kadar bilgi verebildiğini araştırdık. Çalışmaya 30 hipovolemik hasta ve kontrol grubu için 30 sağlıklı gönüllü alındı. VKİ çapları yatakbaşı ultrasonografi ile subksifoidal bölgeden inspiryumda ve ekspiryumda ölçüldü. Karotis arter tepe akış hızı solunumsal varyasyonu (ΔVpeak) ölçüldü. Hasta grubunun ultrasonografik ölçümleri 1000 cc izotonik NaCl infüzyonundan sonra tekrarlandı. Hasta ve kontrol grubu arasında değişkenlerin karşılaştırılmasında Independent Samples t test, hasta grubunun tedavi öncesi ve sonrası değişkenlerinin karşılaştırılmasında Paired t test kullanıldı. İstatistiksel olarak p değerinin <0,05 olması anlamlı kabul edildi. Hasta grubunda VKİ'un inspiryum çapı (0,24±0,23 cm) kontrol grubundan (1,44±0,33 cm) anlamlı derecede düşüktü (p<0,001). VKİ'un ekspiryum çapı hasta grubunda (0,78±0,38 cm) kontrol grubundan (1,79±0,37 cm) anlamlı derecede düşüktü (p<0,001). Karotis ΔVpeak hasta grubunda (87,87±35,71 cm/sn) kontrol grubunda (106,2±21,21 cm/sn) anlamlı derece düşük (p=0,047). Hasta grubunda 1000 cc izotonik NaCl infüzyonundan sonra VKİ'un inspiryumdaki çapı (0,61±0,4 cm) tedavi öncesi değerden anlamlı derecede yüksekti (p<0,001). Hasta grubunda 1000 cc izotonik NaCl infüzyonundan sonra VKİ'un ekspiryumdaki çapı (1,16±0,51 cm) tedavi öncesi değerden anlamlı derecede yüksekti (p<0,001). Karotis ΔVpeak hasta grubunda 1000 cc izotonik NaCl infüzyonundan sonra (84,82±38,35 cm/sn) tedavi öncesi değerle anlamlı fark saptanmadı (p=0,729). VKİ çapları ve karotis doppler ΔVpeak'inin yatak başı ultrasonografik ölçümleri; acil servise başvuran hastalarda hipovoleminin erken tanısının noninvaziv, hızlı ve güvenilir şekilde konulmasını sağlar. Ayrıca çalışmamız sonucunda karotis doppler ΔVpeak'i yatak başı ultrasonografi ile yapılan seri ölçümleri hipovolemik hastalarda yapılan sıvı tedavisinin takibinde yeterince faydalı olmamakla birlikte VKİ çaplarının ölçümü faydalı bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Hipovolemi, Yatakbaşı ultrasonografi, Vena kava inferior, Karotis arter tepe akış hızı solunumsal varyasyonu

Acil servis-hastaneAcil tıpHipovolemi+5
Hasan Can Bahçe
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Esansiyel trombositozda transkranial doppler ultrasonografi ile beyin kan akım hızı ve mikroembolik sinyallerin tespiti

ESANSİYEL TROMBOSİTOZDA TRANSKRANİAL DOPPLER ULTRASONOGRAFİ İLE BEYİN KAN AKIM HIZI VE MİKROEMBOLİK SİNYALLERİN TESPİTİ Giriş-Amaç: Myeloproliferatif sendromlardan biri olan esansiyel trombositoz (ET), kendini izole trombositoz ve trombohemorajik komplikasyonlarla gösterir. Tedavi ile ET'da trombohemorajik komplikasyonları önlemek ve mikrovasküler semptomları azaltmak amaçlanmaktadır. 2013 yılında ET ile serebrovasküler hastalık arasında ilişkiyi inceleyen bir çalışmada, ET 'un erken tanı ve tedavisinin serobrovasküler hastalıkları önleyebileceği üzerinde durulmuştur. Biz de bu noktada artmış mikroemboli riski var mıdır? Sorusu na cevap aramak için transkranial doppler ultrasonografi (TCD) ile beyin kan akım hızı ölçümleri ve mikroembolik sinyallerin (MES) sağlıklı insanlar ile ET' lu hastalarda karşılaştırdık. Materyal-Metod: Takibimizdeki ET hastalarından çalışmaya alınma kriterlerine uygun ve gönüllü olan 40 kişiyle; yaş, cinsiyet ve vücut kitle indeksi (VKİ) bakımından benzer olan 40 kişiden oluşan kontrol grubunun karşılaştırıldığı kesitsel bir çalışma yapıldı. Çalışmaya alınan kişilere TCD ile MES leri ve beyin kan akım hızı parametreleri incelendi. MES leri etkilediği bilinen ve etkileyebilecek olan komorbiditeler (diyabetes mellitus, atrial fibrilasyon, anlamlı karotis darlığı, 65 yaşından büyük olmak) dışlama kriterleri olarak değerlendirildi. Hastanın sağlığını etkilememek ve etik nedenlerden dolayı mevcut tedavi altında iken ölçümleri yapıldı Bulgular: ET'lu hasta grubu ve kontrol grubu TCD ile MES tespiti açısından karşılaştırıldığında; sağ orta serebral arter (MCA-R) ölçümünde MES'ler ET'lu hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptanmıştır (p: 0.005). MES saptananların % 18,1 trombosit (PLT) değeri 400.000'in altında, %72,7 PLT değeri 400.000-1.000.000 ve %9,09 ise PLT değeri 1.000.000'un üstünde saptandı. ET'lu hasta grubu ve kontrol grubu TCD ile beyin kan akım hızı parametreleri açısından karşılaştırıldığında ise; MCA-R'da diastolik akım hızı ET'lu grupta kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük saptandı (p<0.005). MCA-R'da pulsatil index, rezistans index, sistolik /diastolik oran ve MCA-L'da pulsatil index, rezistans index, sistolik /diastolik oran, ortalama kan akım hızı, sistolik akım hızı ise ET grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0.005). Sonuç: TCD ile saptanan MES lerin ET'lu hastalarda tedavi altında olmasına rağmen daha fazla gözlenmekte olduğunu, ET'un serebrovasküler hastalıklar açısından daha yakından izlenmesi gerektiğini ve risk altındaki kişilere klasik tedaviye ilave olarak yeni antiagregan tedavi eklenebileceğini düşünüyoruz. Anahtar sözcükler: Esansiyel Trombositoz, Serebrovasküler Hastalık, Mikroembolik Sinyal, Pulsatile İndeks, Transkranial Doppler Ultrasonografi, Trombohemorajik Komplikasyon

BeyinEmboliKan akış hızı+7
Ahmet Çınar
Bezmialem Vakıf University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Subklavyen arter tıkayıcı hastalıklarında endovasküler tedavi

Amaç: Subklavyen arter tıkayıcı hastalıklarının endovasküler tedavisinde majör komplikasyon oranı cerrahiye göre daha düşüktür ve işlem daha az invazivdir. Endovasküler tedavi ile cerrahi tedavinin patensi süreleri ve teknik başarı oranları benzerlik göstermekle beraber teknolojik gelişimler sayesinde son zamanlarda endovasküler tedavi daha çok tercih edilen yöntem haline gelmiştir. Bu çalışmanın amacı, subklavyen arter obstrüksiyonlarında endovasküler tedavinin başarısını ve klinik sonuçları değerlendirmek ve bu sonuçları cerrahi tedavi yöntemleri ile karşılaştırmaktır.Gereç ve Yöntem: 1994-2009 yılları arasında mevcut klinik semptomları ile hastaneye başvuran ve görüntüleme yöntemleri (Doppler US, DSA) ile subklavyen arter stenozu ve/veya oklüzyonu saptanan 14'ü (% 37,8) kadın, 23'ü (% 62,2) erkek olan ve yaşları 22-82 (ortalama 56,4) yaş arasında değişen 37 hastada mevcut 38 lezyona PTA ve/veya stent ile endovasküler tedavi uygulandı. Tedavi sonrasında hastaların 1. gün ile 1, 3, 6 ve 12. aylarda ve sonrasında ise bir yıllık periyotlarla klinik ve Doppler US ile takipleri yapıldı.Bulgular: Lezyonların 32'si sol (% 84,2), 6'sı sağ (% 15,8) yeleşimli olup 7'si (% 18,4) oklüzyon, 31'i (% 81,6) stenoz idi. Ortalama stenoz oranı Doppler US'de % 77,4, DSA'da ise % 83,2 idi. Stenotik lezyonlar için teknik başarı % 100 idi. 3 oklüde lezyon geçilemediğinden dolayı bu hastalara endovasküler tedavi yapılamadığından dolayı oklüzyonlar için teknik başarı % 70'di. Komplikasyon olarak işlem sırasında bir hastada ekstravazasyon ve subklavyen arter proksimalinde trombotik oklüzyon gelişmesi üzerine ekstravazasyon mevcut segmente stent greft ve proksimale ise ayrı bir stent implantasyonu yapıldı. Bir hastada ise distal embolizasyon gelişmesi üzerine 1,5 saat boyunca 5 mg t-PA infüzyonu yapıldı ve parsiyel rekanalizasyon sağlandı. Takibi yapılabilen hastalarda erken (0-3 ay) ve orta (3-6 ay) dönem için primer ve sekonder patensi oranı % 100 iken geç (6-12 ay) dönem için primer patensi % 95,5, sekonder patensi ise % 100 olarak bulundu.Sonuç: Subklavyen arter tıkayıcı hastalıklarında endovasküler tedavi teknik ve klinik olarak cerrahi tedaviye alternatif etkin ve güvenli bir yöntemdir.Anahtar kelimeler: Subklavyen arter, Endovasküler Tedavi, Stent, Balon Anjioplasti, Stenoz, Oklüzyon,

AnjiyografiAnjiyografi-dijital subtraksiyonArterler+4
Hüseyin Tuğsan Ballı
Çukurova University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diabetik retinopatide oküler hemodinamik değişikliklerin renkli doppler ile değerlendirilmesi

Amaç: Renkli Doppler tekniği ile diabetik hastalarda ortaya çıkan retrobulber hemodinamik değişikliklerin incelenmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: 40 diabetik hasta ve 20 sağlıklı birey çalışmaya alındı. Diabetik hastalar, diabetik retinopati derecesine göre 2 gruba ayrıldı. Background diabetik retinopati grubu ve proliferatif diabetik retinopati grubunun her birinde 20'şer olgu mevcuttu. Çalışmaya alınan hastalar 55-65 yaş aralığında idi. Gruplar açlık kan şekeri, glikolize hemoglobin ve kolestreol düzeyleri bakımından inelendi.Tüm olgularda oftalmik arter, santral retinal arter, kısa posterior silier arter, sistolik ve diastolik akım hızları ile rezistivite indeksleri renkli doppler ile değerlendirildi. Sonuçlar kontrol grubu ve diabetik gruplar arasında karşılıştırıldı.Bulgular: Oftalmik arter sistolik akım hızlarında anlamlı değişiklik saptanırken, rezistivite indeksi artmasına paralel diastolik akım hızlarında diabetin ileri evrelerinde belirgin azalma izlendi. Santral retinal arterde sistolik akım hızlarında, kontrol grubuna göre diabet grubunda, hem de diabet grupları arasında anlamlı azalma saptanırken, diastolik akım hızlarında anlamlı değişiklik saptanmadı. Rezistivite indeksi artmış bulundu. Kısa posterior silier arterde de diabetik retinopati gruplarında kontrol grubuna göre sistolik ve diastolik akım hızlarındaki azalmalar anlamlı idi. Rezistivite indeksi ise diabetik retinopatinin evresine uygun olarak artmaktaydı.Sonuç: Diabetik retinopatide, hem damar direncinin artması hem de kanın reolojik yapısındaki değişiklikler retrobulber akım hızlarındaki değişiklikleri açıklamaktadır. Çalışmamızda, artmış damar direnci rezistivite indeksi artışı ile gösterilmiştir. Ayrıca diabete bağlı otoregülasyonun bozulması da retinal hemodinami üzerine etkili olmaktadır.Diabetik retinopatiye bağlı gelişen retrobulber hemodinamik akım değişikleri ölçümü renkli doppler ultrason tekniği ile yapılabilir.Anahtar Sözcükler: Renkli doppler ultrason, diabetik retinopati, oküler kan akımı, rezistivite indeksi, glikolize hemoglobin

Diabetik retinopatiGlikolizGöz+5
Çiğdem Açabey
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Orak hücre anemili hastalarda transkraniyal doppler incelemesi

Amaç: Bu çalışmada orak hücre anemili çocuklar ile sağlıklı çocukların beyin kan akım hızlarını ölçerek farklılıklarını ortaya koymayı ve inme riskini belirlemeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Şubat 2010 ? Mayıs 2011 tarihleri arasında, yaşları 3 ile 20 arasında değişen, 38'i erkek, 42'si kadın olmak üzere orak hücre anemili 40 hasta ve kontrol grubu olarak 40 sağlıklı çocuk alındı. Hasta ve kontrol grubunda Transkraniyal Doppler cihazı ile transtemporal ve oksipital pencereden beynin ana damarları değerlendirildi. Hasta ve kontrol grubunun verileri karşılaştırılıp, orak hücre anemili çocukların sonuçları STOP kriterlerine göre sınıflandırıldı.Bulgular: Orak hücre anemili çocuklarda sağlıklı bireylere göre gerek vertebrobaziler sistemde gerekse karotid sistemde anlamlı derecede hız artışı mevcuttur.(p>0,05) Serebral arterlerin ortalama kan akım hızları ile yaş arasında negatif korelasyon saptanmıştır.(p<0,01) Orak hücre anemili grupta beynin iki taraflı alınan ölçümlerinde orta serebral arter ortalama kan akım hızı farklılık gösterirken, kontrol grubunda farklılık izlenmemiştir. Ayrıca orak hücre anemili 3 (% 7,5) çocukta orta serebral arter ortalama kan akım hızı 170 cm/sn'den yüksek bulundu. Bu çocuklar STOP kriterlerine göre borderline kabul edilerek üç aylık peryodlarla takip edildi. Takip sonucunda transfüzyon ihtiyacı izlenmedi.Sonuç: Orak hücre anemili çocuklarda inme riskini belirlemede ve bu çocukların takiplerinde Transkraniyal doppler etkin,ucuz ve non invaziv bir yöntemdir.Anahtar kelimeler: Transkraniyal doppler,Orak hücre anemi,Orak hücre anemide inme.

Anemi-orak hücreliKan akış hızıSerebrovasküler bozukluklar+1
Seda Nida Karaküçük
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tavşan S1 perforatör bazlı sırt flebi tabanına yerleştirilen doku genişleticinin farklı hacimlerde ekspansiyonuna perforatör damarın cevabı

Amaç: Bu çalışmada tavşan S1 perforatör bazlı sırt flebine yapılacak ekspansiyonun pedikülden kan akımına ve damar çapına etkisinin renkli Doppler ultrason ile; perforatörün tunika medya ve adventisya tabakalarının kalınlığına etkisinin histopatolojik inceleme ile ve flep vaskülaritesine etkisinin anjiyografi ile araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 12 adet Yeni Zelanda cinsi tavşanın sağ ve sol S1 perforatörlerine renkli Doppler ultrason yapılarak sistol tepe akım hızı, diyastol sonu akım hızı, diyastol ortası akım hızı, ortalama akım hızı, rezistivite indeksi ve pulsatilite indeksi ve damar çapı ölçüldü. Tavşanların sol taraflarına doku genişletici yerleştirildi, sağ tarafları kontrol grubu olarak kullanıldı. 4 tavşana 150cc, 4 tavşana 200cc, 4 tavşana 250cc ekspansiyon yapıldı. 3 haftalık ekpansiyon süresi sonunda tekrar renkli Doppler ultrason yapıldı. Sonuçlar karşılaştırıldı. Deney ve kontrol grubunun S1 perforatör bazlı flepleri tek parça olarak kaldırıldıktan sonra fleplerin anjiyografisi yapıldı ve vaskülaritedeki değişiklik karşılaştırıldı. Deney ve kontrol grubunda perforatörlerden biyopsi alınarak tunika medya ve tunika adventisya tabakalarının kalınlıkları karşılaştırıldı. Bulgular: Deney grubunda daha belirgin olmak üzere deney ve kontrol grubunda ekspansiyonla damar çapının arttığı görülmüştür. Deney grubunda rezistivite indeksi azalırken kontrol grubunda arttığı saptanmıştır. Deney ve kontrol grubunda pulsatilite indekslerinde değişim saptanmamıştır. Anjiyografiler değerlendirildiğinde deney grubunda vaskülarite artışı dikkat çekmektedir. Perforatörlerin tunika medya ve tunika adventisya kalınlıkarında farklılık saptanmamıştır. Sonuç: Perforatör flep tabanına yerleştirilen doku genişleticinin ekspansiyonu ile perforatör damar çapı artar, rezistivite indeksi azalır, pulsatilite indeksi değişmez. Ekspanse edilen flebin komşu anjiyozomunun arterinin damar çapı ve rezistivite indeksi artar. Komşu anjizomda olan bu değişiklik, ekspansiyonla açılan "choke" anastomozlar vasıtasıyla kanı ekpanse edilen anjiyozoma yönlendirmek için meydana gelmiş bir adaptasyon olabilir. Ekpanse edilen perforatör flebin vaskülaritesi artar. Perforatörün tunika medya ve adventisya tabakalarının kalınlığında değişiklik olmaz. Anahtar kelimeler: perforatör flep, doku genişletme, renkli Doppler Ultrason, perforatör çapı, rezistivite indeksi

Cerrahi fleplerCerrahi-plastikDoku büyümesi+3
Ömer Kokaçya
Çukurova University
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Sağlıklı bireylerde klasik masaj ile konnektif doku masajı uygulamalarının alt ekstremite kan akımı üzerine akut etkilerinin karşılaştırılması

Bu çalışmada sağlıklı bireylerde Klasik Masaj ile Konnektif Doku Masajının alt ekstremite kan akımı üzerine akut etkileri karşılaştırıldı. Araştırmaya 20 gönüllü sağlıklı kişi dahil edildi. Olguların sol alt ekstremitelerine 40 dakika tek seans Klasik Masaj uygulandı. Bir hafta sonra aynı kişilere temel bölge (sacral bölge) ve alt ekstremitelerine 40 dk tek seans Konnektif Doku Masajı uygulandı. Olguların arteria poplitealis ve arteria tibialis posterior'daki damar çapı (mm), kan akış hızı (ml/sn) ve kan akım miktarı (ml/dk) uygulama öncesi ve uygulama sonrası renkli doppler ultrason ile ölçüldü. Çalışmada Konnektif Doku Masajı ve Klasik Masaj yönteminin periferik damarlarda damar çapı, kan akış hızı ve kan akım miktarını arttırdığı belirlendi (p <0,05). İki uygulama karşılaştırıldığında Konnektif Doku Masajı arteria poplitealisde kan akış hızını, kan akım miktarını ve arteria tibialis posteriorda damar çapını (mm), kan akış hızını (ml/sn) ve kan akım miktarını (ml/dk) Klasik masajdan daha fazla arttırmıştır. (p<0,05). Arteria poplitealisin damar çapında iki uygulamanın birbirine üstünlüğü sağlanamadı. Bu sonuçlar sağlıklı kişilerde Konnektif Doku Masajı'nın Klasik Masaj'a göre periferik kan dolaşımını arttırmada daha etkili olduğunu göstermiştir. Anahtar kelimeler: Dolaşım sistemi, Doppler ultrason, Kan akımı, Klasik masaj, Konnektif doku masajı

Alt ekstremiteBağ dokuFizik tedavi+5
İsmail Palalı
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Romatoid artritli hastalarda steroid ve metotreksat tedavisinin kalp fonksiyonları üzerine etkileri

Romatoid Artritli Hastalarda Steroid ve Metotreksat Tedavisinin Kalp Fonksiyonları Üzerine Etkileri Amaç: Romatoid artritte (RA) kardiyovasküler tutulum sıklığı artmıştır ve mortaliteyle ilişkilidir. Romatoid artrit hastalarında verilen antiinflamatuar tedavinin kalp fonksiyonlarına etkileriyle ilgili veriler kısıtlıdır. Bu çalışmada yeni tanı alan RA hastalarında steroid ve metotreksat (Mtx) tedavisinin kalp fonksiyonları üzerindeki etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ocak 2014- Nisan 2016 tarihleri arasında Romatoloji Kliniği'ne başvuran, yeni RA tanısı alan hastalar dahil edildi. Ekokardiyografi, doppler ve doku doppler parametrelerine 3 kere; tedaviden hemen önce, 1 ay steroid tedavisi sonrası ve Mtx tedavisinden 3 ay sonra bakıldı. Ekokardiyografi ve Doppler parametrelerinin değişimi tek yönlü ANOVA testi ile değerlendirildi. İstatistiksel olarak 0.05'den düşük p değeri anlamlı kabul edildi. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 52,66 olup %72,2'si kadın idi. Çalışmamızda tedavi sonrası inflamatuar belirteç (ESR ve CRP) değerlerinde anlamlı azalma izlendi (p<0,05). Tedavi sonrası hastaların elektrokardiyografik parametrelerinde anlamlı değişim saptanmadı. Ekokardiyografik veriler karşılaştırıldığında B ve M-mod parametrelerinde anlamlı bir değişiklik tespit edilmedi (p>0,05). Sol ventrikül doku doppler lateral s dalgası, septal s dalgası, bu ikisinin ortalaması olan mitral doku doppler s dalgasında anlamlı artış izlendi (p<0,05). Doku Doppler triküspit a dalgasında anlamlı azalma saptanırken, triküspit E/e' oranı ve triküspit doku doppler e/a oranında anlamlı artış saptandı (p<0,05). Anlamlı değişikliklerin özellikle Mtx tedavisi sonrası daha belirgin olduğu dikkati çekmektedir. Sonuç: Bu çalışmada, romatoid artrit hastalarında verilen steroid ve Mtx tedavisi ile, sol ventrikül sistolik ve sağ ventrikül diyastolik fonksiyonlarıyla ilişkili olan doku doppler parametrelerinde anlamlı iyileşmeler olduğunu gözlemledik. Daha kesin sonuçlar için, daha fazla hastanın dahil edildiği ve daha uzun takip sürelerinin olduğu çalışmalar gerekmektedir. Anahtar sözcükler: Romatoid artrit, Doku Doppler, mitral s dalgası, Steroid, Metotreksat,Diyastolik disfonksiyon

Artrit-romatoidDiastolKalp fonksiyon testleri+4
Mustafa Gök
Çukurova University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prediyabetik hastalarda miyokardiyal performans indeksinin değerlendirilmesi

Prediyabet; diyabetin ilk aşaması olup, bozulmuş açlık glukozu (IFG) ve/veya bozulmuş glukoz toleransı (IGT) varlığı olarak tanımlanmaktadır. Prediyabetik hastaların %25‟i 3–5 yıl içerisinde Diyabete Mellitus‟a ilerlemektedir. Miyokardiyal Performans İndeksi, Sol ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyonlarını gösteren ekokardiyografi ile ölçülebilen bir yöntemdir. Çalışmamızda diyabet tanısından yıllar önce gelişen prediyabet ile MPİ ilişkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza Bozok Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Kardiyoloji ve Endokrinoloji kliniklerine başvurmuş, 18-55 yaş arası, prediyabetik 53 hasta(%62'si [32] kadın,%38'i [21] erkek) ve 48 tane kontrol grubunu (%54'ü kadın [26] , %46'sı [22] erkek) içeren toplam 103 hasta alındı. Hastaların biyokimya değerleri, fiziksel ölçüleri kaydedildi. Çalışmaya tüm katılanların klinik ve ekokardiyografik değerlendirilmesi yapıldı. Ekokardiyografik incelemede Sol ventrikül ejeksiyon ftaksiyonu ,mitral E ve A dalgaları, E/A oranı, IVCT, IVRT ve ET ölçümleri yapıldı. MPİ değerleri, IVRT+IVRT/ET formülü ile hesaplandı. Her iki grup arasında yaş, cinsiyet ve diğer demografik özellikler açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p>0,05). Hasta grubundaki IVRT değerleri kontrol grubuna göre daha yüksek olup, bu fark istatistiksel açıdan anlamlı değildi. (91±15'e karşın 83±16 msn; p=0,019). Prediyabetik grupta ET değeri kontrol grubuna göre istatiksel olarak anlamlı oranda yüksekti (241±28'e karşın 204±28 msn; p<0,001). Hasta grubundaki MPİ değerleri kontrol grubuna göre daha yüksek olup, bu fark istatistiksel açıdan anlamlıydı (0,74±0,09'e karşın 0,64±0,12; p<0,001). Her iki grup arasında IVCT açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p>0,05). Sonuç olarak; Prediyabetik hastalarda MPİ, kontrol grubundan daha yüksek saptanılmış olup, bu artış IVRT ve ET ‟deki uzamadan kaynaklanabilir. Anahtar kelimeler: Prediyabet, Miyokardiyal Performans indeksi, Doku Doppler Görüntüleme

Diabetes mellitusEkokardiyografiGlükoz+5
İsa Ardahanlı
Yozgat Bozok University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntrauterin gelişme geriliği tanısı konulan fetüslerin sonuçlarının değerlendirilmesi

Amaç: İntrauterin gelişme geriliği (İUGG) artmış erken doğum riskiyle yenidoğan morbidite ve mortalitede yaptığı artış sebebiyle prenatal bakımın ana zorluklarından biri olmaktadır. Amaç erken doğumdan fayda görecek fetüsleri zamanında tanımlamak ve uygun yönetimle doğum zamanını iyi planlanlamak ve anne karnında ölüm riskini ve yenidoğan morbiditesini en aza indirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız retrospektif bir çalışmadır. Çalışmada 01 Ocak 2015- 01 Ocak 2019 Tarihleri Arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Perinatoloji Bilim Dalı`nda İUGG tanısıyla takibe alınmış 452 hastanın demografik özellikleri ve perinatal sonuçları değerlendirildi. Çalışmaya İUGG tanısı konan tekil gebelikler alındı. Konjenital anomali olmayan 334 (%73,9) hastanın gelişme geriliği tipi, tanı aldığı gebelik haftası, tahmini fetal ağırlığı (TFA), doğum haftası, preeklampsi varlığı, doppler bulguları, doğum kilosu, doğum şekli, doğum haftası, 5.dk Apgar skoru, yenidoğan yoğun bakım ihtiyacı kayıt edildi ve tüm bu parametrelerin yenidoğanın olumsuz sonuçlarıyla ilişkisi ele alındı. Bulgular: Çalışmada 118 (%26,1) hastada konjenital anomali saptandı, 334 (%73,9) hastada konjenital anomali saptanmadı. Bebeğinde anomali saptanmayan annelerin yaş ortalaması 29,6±6,4 (min-maks:17-45) şeklindedir. İUGG tanı gebelik haftası ortalaması 30,9±4,5 (min-maks:18-39)'dır. Hastaların doğum haftası ortalaması 34,4±4,5 (min-maks:22-41)'dır. Hastaların 41`inde (%12,7) sigara kullanımı mevcut, 283`de (%87,3) sigara kullanımı yoktu. Hastalar tanı aldıkları gebelik haftasına göre <27+6, 28-31, 32-36, >37 olarak dört grupta incelendi. Hastaların 113`ünde (%33,8) asimetrik İUGG, 221`inde (%66,2) simetrik İUGG görüldü. Anomali olmayan grupta hastaların 273`ünde (%81,7) preeklampsi oluşmadı, 61`inde (%18,3) preeklampsi oluştu. Doppler bulguları 141 (% 43,1) hastada normal, 193 (%56,9) hastada bozulmuş olarak saptandı. Plasental kanama ve kronik dekolman gibi anormal bulgular ve doppler bozukluğu ele alındığında preeklampsili hastalar ile preeklampsi olmayanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark (p<0,05) saptansa da, 5.dk Apgar skoru, ölü doğum, yenidoğan yoğun bakım ihtiyacı ele alındığında preeklampsi olmayanlar ve olanlar arasındaki sonuçlar benzerdi ve istatistiksel olarak fark anlamlı değildi. Verilerimiz doppler bulgularının şiddeti ile perinatal sonuçların kötüleştiğini ortaya koymaktadır. Yine çalışmamız TFA<%3percentil olmasının bebeklerin perinatal sonuçlarını olumsuz etkilediğini gösterdi. Sonuçlar: Çalışmada İUGG ve eş zamanda preeklampsi yaşanan gebeliklerde erken doğumun anlamlı şekilde yüksek olduğunu saptadık. Fakat, >35 gebelik haftasında preeklampsi olan ve olmayan grupta perinatal sonuçlar benzer ve her ikisinde sonuçlar olumlu idi. Bu verileri dikkate aldığımızda geç başlangıçlı preeklampsinin bebeklerin perinatal sonuçlarını olumsuz etkilemediğini, fakat erken başlangıçlı preeklampside erken doğum nedeniyle ortaya çıkan prematüritenin de yenidoğan morbidite ve mortalitesindeki artışa önemli katkı sağladığını söyleyebiliriz. Çalışmamız çok erken büyüme kısıtlı fetüsün belirsizlikler varlığında doğumun geciktirilmesinin bazı ölü doğumlarla sonuçlandığını, ancak beklenmeden yapılmış doğumun hemen hemen eşit sayıda yenidoğan ölümü oluşturduğunu ve her iki yaklaşımın da 2 yaş ve altındaki nörogelişimsel sonuçları iyileştirmediğini düşündürmektedir. Çalışmamızda 35 gebelik haftası üzerinde total mortalitenin sadece 5(%2.8) ve sadece 2 (% 1,0) bebekte sekel olduğunu dikkate alarak fetal iyilik hali izin verdiği halde ve erken doğum için başka endikasyonların bulunmadığı sürece 37.gebelik haftasına kadar doğumun ertelenmesinin faydalı olduğunu düşünmekteyiz. Veriler ışığında çalışmamız, üçüncü basamak bir hastanedeki kayıtların irdelendiği, güncel, literatüre yeni katkılar sunan, daha ileri araştırmalar için araştırmacılara yol gösterici bir çalışmadır.

Fetal gelişme geriliğiFetüsGebelik+3
Gulmıra Alıyeva
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Doğumsal kalp anomalilerinin fetusun büyümesine etkisi

Amaç: Doğumsal kalp anomalileri (DKA) en sık görülen doğumsal anomalilerdir. Yenidoğan bebeklerdeki sıklığı 1000 canlı doğumda 5-10'dur. Bu bireylerin takibinde sıklıkla karşılaşılan iki sorun büyüme gelişme kısıtlılığı ve nörogelişimsel geriliktir. Bu tezin amacı doğumsal kalp anomalilerinin fetusun büyümesi üzerine etkilerini kliniğimizdeki veriler üzerinden ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: 24 Ekim 2014 ve 01.05.2019 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, Perinatoloji Bilim Dalı'na başvuran gebeler arasında yapılan bu retrospektif çalışmada DKA tanılı fetuslarda fetal biyometri (bipariyetal çap, kafa çevresi, abdominal çevre, femur uzunluğu, tahmini fetal ağırlık) ölçümlerinin yanı sıra transserebellar çap (TSÇ), Sylvius oluğu alanı, kafa çevresi/Sylvius oluğu alanı (KÇ/SYL), aort kapak çapı/Sylvius oluğu alanı (AO/SYL) oranları çalışma grubu hastalarının içinde ve kontrol grubu fetuslarla karşılaştırma yapılarak ölçülmüştür. Bulgular: İkinci üçay gebelik haftasındaki 53 DKA tanılı fetus ve 72 kontrol grubu hasta ve üçüncü üçay gebelik haftasındaki 72 DKA tanılı fetus ile 58 kontrol grubu hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Nörolojik gelişim açısından değerli parametreler incelendiğinde ikinci üçay gebelik haftasındaki çalışma grubunda kontrol grubuna kıyasla Sylvius alan ölçümü daha küçük, Sylvius alanı küçük olduğu için de KÇ/SYL ve AO/SYL oranları daha büyük bulunmuştur. Normal aortik akım varlığı ve iki fonksiyonel ventriküle sahip üçüncü üçay hastalarda ise diğer hasta gruplarına kıyasla daha büyük aort kapak çapı/Sylvius alan oranı ile sonuçlanmıştır. Doğumsal kalp anomalilerinin korteks gelişimi üzerindeki etkisi bu oranlar üzerinden farkedilmektedir. Sonuç: Sol kardiyak disfonksiyon kökenli tanılarda belirgin olmak üzere DKA prenatal dönemde başlangıç gösteren, preoperatif, perioperatif ve postoperatif durum değişiklikleri ve risk faktörlerinden de etkilenen kompleks yapıda bir sağlık sorunudur.

Fetal gelişimFetal gelişme geriliğiFetal hastalıklar+6
Fatma İşlek Uzay
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

ÇÜTF Balcalı Hastanesi Yenidoğan Bakım Ünitesi'nde yatmış hastaların yatış pozisyonlarının serebral kan akımına etkisinin retrospektif değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada ÇÜTF Balcalı Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde yatmış olan hastaların yatış pozisyonlarının serebral kan akımı üzerine etkisini araştırmayı hedefledik. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde Ocak 2020-Temmuz 2020 tarih aralığında yatan 33 hasta, hasta kayıtlarından elde edilen veriler ile retrospektif olarak hastaların tanıları, cinsiyetleri, doğum haftaları, yaşları, 1. ve 5. dakika APGAR skorları, doğum şekilleri ve doğum yerleri, boy/kilo ve baş çevresi değerleri, supin ve pron yatış pozisyonunda ölçülen Near Infrared Spektroskopi (NIRS) ve Transkraniyal Doppler Ultrasonografi (TKD) değerleri veri toplama formlarına kaydedildi. Hastalar supin ve pron yatış pozisyonlarına göre 2 gruba ayrıldı. Bulgular: Çalışmaya 33 yenidoğan bebek alındı. Supin ve pron yatış pozisyonda ölçülen Pİ (Pulsatilite İndeks) (p=0,882) ve Rİ (Rezistans İndeks) ( p=0,887) değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Serebral bölgesel oksijen satürasyonu (CrSO2) ise istatistiksel olarak sınırda anlamlı olarak saptandı (p=0,054). Pİ ve Rİ arasında supin pozisyonda (r=0,902 p=<0,001) ve pron pozisyonda (r=0,906 p=<0,001) istatistiksel olarak anlamlı, güçlü ve pozitif korelasyon saptandı. CrSO2 ile Pİ ve Rİ arasındaki ilişki ise istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=>0,05). Sonuç: Yenidoğan döneminde yatış pozisyonun serebral kan akımı üzerine etkisini gösterebilmek için örneklem sayısının daha büyük olduğu yeni araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: Yenidoğan yatış pozisyonu, serebral bölgesel oksijen saturasyonu, Near Infrared Spektroskopi, Transkraniyal Doppler Ultrasonografi, pulsatilite indeks, rezistans indeks

AdanaBebek-yenidoğmuşBebekler+5
Büşra Hatice Fidan
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Periferik arter hastalarında uygulanan lomber sempatik blokajın perfüzyon, fontaine sınıflaması ve ağrı skalaları üzerine etkisinin retrospektif değerlendirilmesi

Amaç: Bu retrospektif çalışmanın amacı, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı Algoloji Bilim Dalı tarafından revaskülarizasyonun mümkün olmadığı alt ekstremite periferik arter hastalığı olan hastalarda, iskemik ağrının tedavisinde uygulanan lokal anestezikler ve steroid karışımı ile lomber sempatik blokaj işleminin hastanın Fontaine Sınıflandırması'ndaki evresine, ağrı skalalarına ve alt ekstremitenin perfüzyonuna etkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Fakültemiz Etik Kurul onayı alındıktan sonra Ocak 2020 ve Mart 2021 tarihleri arasında lomber sempatik blokaj uygulanmış toplam 21 hasta çalışma kapsamına alınmıştır. Bu hastaların klinik bilgilerinin yer aldığı hasta dosyaları ve altı aylık takiplerini içeren hasta takip formları retrospektif olarak incelenmiştir. Hastaların işlem öncesi ve işlem sonrası birinci, üçüncü ve altıncı aylardaki Fontaine Sınıflaması'na göre evreleri, Numeric Rating Scale (NRS) ve Pain Detect Questionnaire (PDQ) skorları ile alt ekstremite arteryal renkli doppler ultrason (US) sonuçları kaydedilmiştir. Veriler, SPSS 20.0 paket programı (IBM Corp. Armonk, New York, USA) ile istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Bulgular: Bu çalışmada tedavi uygulanmış toplam 21 hasta [17'si (% 81) erkek] istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Hastaların medyan yaşı 61(min-max: 41-86)'dir. Hastaların işlem öncesi ve işlem sonrası birinci, üçüncü ve altıncı ay Fontaine Sınıflandırması'ndaki evreleri, NRS ve PDQ skorları karşılaştırmalı olarak analiz edilmiştir. Bazal evreler ile karşılaştırıldığında kontrol takiplerdeki Fontaine evrelerinin zaman içerisinde istatistiksel olarak anlamlı gerileme gösterdiği saptanmıştır (p < 0,001). Hastaların işlem öncesi bazal NRS ve PDQ skorları ile işlem sonrası 1, 3. ve 6. ay NRS ve PDQ skorları karşılaştırıldığında işlem sonrasındaki NRS ve PDQ skorlarındaki azalış istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p < 0,001). Bu hastaların işlem öncesi bazal Doppler US değerlendirmeleri ile işlem sonrası 1, 3. ve 6. ay değerlendirmeleri karşılaştırmalı olarak analiz edildiğinde zaman içerisinde kollateralizasyonda iyileşme ve yeni kollateralizasyon gelişimi istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p < 0,001). Sonuç: Revaskülarizasyonun mümkün olmadığı kronik ekstremite tehdit edici iskemisi olan hastalarda ağrının tedavisinde uygulanan lokal anestezikler ve steroid ile lomber sempatik blokaj prosedürü, düşük komplikasyon oranı, kısa hastaneden kalış süresi nedeni ile güvenilir bir yöntemdir. Aynı zamanda bu tedavi yöntemi, NRS ve PDQ skorlamalarında azalma, Fontaine evrelerinde gerileme ve perfüzyonun bir belirteci olan Doppler US bakıda kollateralizasyondaki iyileşme ve yeni kollateral gelişimi sağlaması nedeni ile etkin bir tedavi yöntemidir. Anahtar Kelimeler: Lomber sempatik blokaj, Fontaine Sınıflandırması, Numeric Rating Scale (NRS), Pain Detect Questionnaire (PDQ), Doppler US.

AğrıAğrı ölçümüNöromusküler blokaj+6
Celalet Keser Pehlivan
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

65 yaş üstü hastalarda anestezi indüksiyonu sonrası hipotansiyonu öngörmede karotis akım zamanının rolü

Amaç: Genel anestezi indüksiyonu ile ilişkili hipotansiyon akut böbrek hasarı ve miyokardiyal iskemi gibi postoperatif komplikasyonlarla ilişkilidir. Çalışmamızın hedefi, 65 yaş üstü hastalarda genel anestezi indüksiyonu sonrası gelişebilecek hipotansiyon için anestezi öncesi bakılan FTc'nin prediktif değerini belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Prospektif, gözlemsel ve kesitsel olarak planlanan çalışmamız Çukurova Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulunun onayı ve hastaların onamı alındıktan sonra 1 Haziran 2022 ve 1 Haziran 2023 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Çalışmaya genel anestezi altında elektif cerrahi geçirecek olan 65 yaş üstü 93 hasta dahil edildi. Hastaların operasyon odasına alınmadan 10 dakika önce ultrasonografi eşliğinde FTc değeri hesaplandı. Genel anestezi indüksiyonundan önce sistolik kan basıncı (SKB), diyastolik kan basıncı (DKB), ortalama kan basıncı (OAB) ve kalp hızı ölçüldü. Anestezi indüksiyonu intravenöz(iv) 1-2 mg/kg propofol ile sağlandı ve trakeal entübasyon için 0,6 mg/kg iv roküronyum eklendi. Maske ventilasyonu sırasında sevofluran % 1-2 ve %50-50 oksijen-azot protoksit karıĢımı kullanıldı. İndüksiyon sonrası 1'er dakika aralıklarla 3 dakika süreyle, SKB, DKP, OAB ve kalp hızı ölçüldü. Direkt laringoskopi ve endotrakeal entübasyon sempatik stimülasyona neden olacağı ve kan basıncında değişikliğe yol açacağı için endotrakeal entübasyon öncesi ölçümler sonlandırıldı. Anestezi indüksiyonu sonrası gelişen hipotansiyon tedavisinde ilk olarak noradrenalin, ikinci seçenek olarak iv kristalloid kullanıldı. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 72,6±5,2, % 66,7'si erkek ve % 75,3'ü ASA II idi. Hastaların % 84,9'unda ek hastalık mevcudiyeti saptandı ve en sık saptanan ek hastalık hipertansiyon (%50,5) idi. Ortalama açlık süresi 11,3±2,7 saat, preoperatif düzeltilmiş FTc değeri 333,8±18,9 idi. İndüksiyon sonrası hipotansiyon 25 hastada gelişti. Preoperatif düzeltilmiş FTc değerinin 328,5'in altında olması durumunda %80 duyarlılık ve %79,4 özgüllük ile hipotansiyon geliştiği tespit edildi (p<0,001). İndüksiyon sonrası hipotansiyon gelişen hastaların preoperatif bakılan FTc değerinin (315,1±14,3 msn) hipotansiyon gelişmeyen hastalara göre (340,7±15,5 msn) istatistiksel olarak daha düşük olduğu gözlendi (p=0,001). Preoperatif hipertansiyonu olan hastalarda daha yüksek oranda hipotansiyon geliştiği tespit edildi (p=0,041). Preoperatif düzeltilmiş FTc değeri ile uygulanan propofol, fentanil, noradrenalin ve kristalloid dozları arasında korelasyon bulunamadı. Sonuç: Genel anestezi uygulanacak olan 65 yaş üstü hastalarda preoperatif FTc değerleri anestezi indüksiyonu sonrası gelişebilecek hipotansiyonu öngörmede basit ve noninvaziv bir yöntemdir. Anahtar Kelimeler: Hipotansiyon, Karotis Doppler, Monitorizasyon, Yaşlı Hasta

AnesteziHipotansiyonKan akış hızı+6
İsmail Demir
Çukurova University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aksiller lenf nodu ultrasonografi, doppler ultrasonografi ve ince iğne aspirasyon biyopsisi sonuçlarının meme kanseri evrelemesindeki tanı değeri

AmaçÇalışmamızda amaç meme kanserinin preoperatif evrelemesi için ultrasonografi (US) kılavuzluğunda ince iğne aspirasyon biyopsisinin (İİAB) kullanılabilirliğini aksiller lenf nodlarının gri-skala US, renkli Doppler US bulguları ve primer tümör boyut aralığına karşılık diseksiyon sonucunda histolojik bulguları referans standart alarak, istatistiksel verilerle retrospektif olarak değerlendirmektir.Gereç ve YöntemÇalışmaya 2007 Ocak- 2008 Aralık tarihleri arasında meme kanseri saptanarak cerrahi girişim öncesinde aksiller lenf nodlarının preoperatif ultrasonografik değerlendirme ve US kılavuzluğunda İİAB istemi ile kliniğimize başvuran 28 hasta dahil edildi. İİAB sonucu malign sitoloji olan 5 hasta neoadjuvan kemoterapiye yönlendirildi. Opere olan 23 hastanın aksiller lenf nodlarının preoperatif gri-skala US, renkli doppler US ve US kılavuzluğunda İİAB sonuçları lenf nodlarının patoloji sonucu ile uyumluluğunu primer tümör boyutu ile birlikte değerlendirildiBulgularAksiller lenf nodlarının US ve renkli Doppler US değerlendirilmesi %78 duyarlılığa, %100 seçiciliğe, %100 pozitif öngörü değerine, %50 negatif öngörü değerine sahipti. US kılavuzluğunda İİAB %63 duyarlılığa, %100 seçiciliğe, %100 pozitif öngörü değerine, %36 negatif öngörü değerine sahipti. Aksiller lenf nodlarının US kılavuzluğunda İİAB'nin duyarlılığı primer tümör boyutu ile artış gösterdiSonuçSonuç olarak meme kanseri tanısı almış hastalarda uzak metastaz yok ise operasyon öncesi aksiller lenf nodlarının US ve renkli Doppler US'si ve aksiller lenf nodunun İİAB ile sitolojik değerlendirilmesi meme kanserinin evrelendirilmesinde ve buna bağlı olarak tedavi planlamasında yol göstericidir.

AksillaBiyopsi-iğneLenf nodları+7
Fatma Can
Manisa Celal Bayar University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pübertal ve prepübertal obez çocuklarda yüksek dansiteli lipoprotein (HDL-C) kolesterol düşüklüğünün karaciğer yağlanmasına etkisinin dopler usg ve B-mod ultrasonografi ile değerlendirilmesi

Amaç:Prepübertal, pübertalobez çocuklarda karaciğer yağlanma sıklığını hem B- Mode hem de Dopler USG ile değerlendirip, her iki yöntemle saptanan karaciğer yağlanmasının antropometrik ve metabolik parametrelerle ilişkisini tespit etmektir.Metod: Bu çalışmaya çocuk endokrinoloji ve metabolizma polikliniğine ayaktan başvuran 97'siprepubertal (48 erkek, 49 kız) obez çocuk ile 114'üpubertalobezadolesan ( 63 kız, 51 erkek) dahil edildi. B-mod ve Dopler Ultrasonografi ile karaciğer yağlanması değerlendirildi. Hastalara oral glukoz tolerans testi yapıldı. Hastalardan trigliserid, aspartataminotransferaz, alaninaminotransferaz, yüksek dansiteli kolesterol, düşük dansiteli kolesterol, total kolesterol düzeyi çalışıldı.Hastalarınantropometrik ölçümleri ve biokimyasal değerlerinin B-ModveDopler USG ile korelasyonu incelendi.BulgularPrepübertal grubun yaş ortalaması 9, 20 ±1, 8, pübertal grubun yaş ortalaması12, 90±1, 75 olarak bulundu. Prepübertal grupta bulunan obez çocukların 50'sinde (%51, 5) B-Mod USG ile, 30'unda (%30, 9)Dopler USG ile karaciğer yağlanması saptandı. B-Mod USG ile karaciğer yağlanması saptananlarda, ağırlık SDS, VKİ, bel çevresi, ALT, AST ve trigliserit düzeyleri anlamlı olarak yüksek saptandı. İnsulin direnci ve HDL-K düzeyi düzeyine göre hastalar grublandığında B-Mod ve DoplerUSG'de fark saptanmadı. Prepubertalgrub'da B-Mod USG ileALT, AST, açlık insülini, HOMA-IR, bel çevresi arasında korelasyon saptandı.Dopler USG ile sadece ALT arasında korelasyon saptandı.Pübertalgrubta bulunan 114 obez hastanın B-Mod USG ile 75'inde (%65, 78), Dopler USG ile 43'ünde (%37, 71) karaciğer yağlanması saptandı.Pübertal grup B-mod USG ile değerlendirildiğinde ALT, AST, HDL, HOMA-IR, ağırlık, ağırlık SDS , VKİ, VKİ SDS'si, bel çevresi, kalça çevresi arasındaki grublar arasında istatiksel anlamlı fark bulundu.Dopler USG ile akım patternanormaliği saptanan ve saptanmayanpubertalobezhastaların ALT, AST, açlık düzeyleri ve HOMA-IR düzeyleri arasında anlamlı istatiksel fark saptandı. Pübertalgrub B-mod USG ile değerlendirildiğinde ALT, açlık insülini, HOMA-IR, ağırlık, ağırlık SDS , VKİ, VKİ SDS, bel çevresi, kalça çevresi ile korelasyon saptandıSonuç: Obez çocuklarda ister prepübertal olsun, ister pübertal olsun karaciğer yağlanması saptanabilir. Karaciğer yağlanmasının kesin tanısı biyopsi ile olsa da, ultrasonografi yağlanmayı saptayan kolay ve invasiv olmayan bir yöntemdir. Karaciğer yağlanmasını saptamak için hem geleneksel B-mod USG, hem de hepatikvendeki akım hızı değişikliklerini belirleyen Dopler USG kullanılabilir. B-mod USG ile karaciğer yağlanması, Dopler USG'ye göre hem pübertal hem de prepübertalobez çocuklarda daha fazla oranda rastlanmaktadır. Ancak bu sonuç bize B-modUSG'nin Dopler USG'den karaciğer yağlanmasını göstermesi açısından daha duyarlı olduğunu göstermez.

ErgenlikKaraciğer yağlanmasıKolesterol-HDL+5
Bayram Özhan
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

A-V fistül oluşturulacak olgularda survey takibinde doppler ultrasonografi'nin yeri

Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulundan 2010/ 3 sayılı izni ile ocak 2010 ? ekim 2010 tarihleri arasında kliniğimize A-V fistül oluşturulması için başvuran 103 hasta değerlendirdi. Hastaların çalışmadan çıkarılma kriterleri olarak daha önce santral katater uygulanmış olması, üst ekstremite tromboflebit öyküsü, üst ekstremite cerrahi öyküsü, son iki ay içinde herhangi bir nedenle hastanede yatmış olması kabul edildi. Geriye kalan hastalar içinden fizik muayene kriterlerini ve renkli doppler US kriterlerini yerine getirenler çalışma kapsamına alındı.Hasta grubunun randomizasyon zorluğunu ortadan kaldırmak amacıyla bütün hastalarda brescio-cimino yöntemi tercih edildi. Hemodiyaliz amaçlı ilk defa A-V fistül planlanan kronik böbrek yetmezlikli olgular sıralı randominizasyon ile kontrol grubu (20 hasta) ve Vaka grubu (20 hasta) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Kontrol grubu'daki 20 olguda fizik muayene ile arteryel sistem değerlendirilmesi ve yine fizik muayene ile venöz sistem değerlendirilmesi yapıldı. Vaka grubu'daki 20 olguda cerrah kördü ve operasyon öncesi her iki üst ekstremitede arteryel ve venöz renkli doppler US ile değerlendirmesi yapıldıktan sonra ultrasonografik olarak önerilen ekstremitede ; Brescio-Cimino operasyonu uygulandı. Postoperatif 0.gün,10. günde, 3.ayda, 6.ayda ve 1.yılda oluşturulan A-V fistülün fonksiyone olup olmadığı, thrill bulunup bulunmadığı ve oluşturulan fistülden hemodiyalize alınıp alınmadığı kontrol edilerek değerlendirildi. Her iki grupta yapılan değerlendirmelerle sonuçlar istatistiki olarak değerlendirildi.Çalışma grubu A-V fistüllerde açık kalma oranı, kontrol grubuna göre, 0. Gün, 10. Gün, 1. Ay, 3.ay, 6. Ay ve 1.yıl takiplarinde istatistikî olarak anlamlı yüksek bulunmuştur. Tüm bulgular ortak olarak analiz edildiğinde ?Primer patensi?, çalışma grubunda istatistikî olarak anlamlı yüksek bulunmuştur.Sonuç olarak A-V fistül oluşturulması özellik gerektiren, deneyimli merkezlerde deneyimli ve dikkatli cerrahi ve medikal ekipler tarafından değerlendirilen hastalarda, uygun endikasyonlarla yapılması gereken girişimlerdir. Bu girişim önce doppler US ile damarların değerlendirilmesi ve bunun sonucuna göre en uygun damarlar arasına A-V fistül oluşturulması gereksiz ve başarısız A-V fstül operasyonu sayısını azaltacaktır.

Arteriovenöz fistülBöbrek yetmezliği-kronikRenal diyaliz+1
Nail Kahraman
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstrüktif-nonobstrüktif üropatinin değerlendirilmesinde intrarenal rezistif indeksin rolü

Obstrüksiyona bağlı hidronefroz gelişmiş böbreklerde Doppler ultrasonografi kullanılarak yapılan klinik çalışmalar renal arter kan akımında oluşan değişimleri belirlemiştir. Bu bilgi obstrüktif renal patolojileri nonobstrüktif patolojilerden ayırt etmekte kullanılabilir.2009-2010 tarihleri arasında akut renal kolik bulguları ile başvuran olgularda retrospektif olarak rezistivite indeksi (Rİ) ölçüldü. Kontrol grubu olarak olgunun sağlam olan diğer böbreğinin Rİ değeri kullanıldı.0,70'in üzerindeki Rİ değerleri ve/veya her iki böbrek arasındaki Rİ değerleri (?Rİ) 0,08'den daha fazla olan Rİ ölçümleri obstrüksiyon lehine anlamlı kabul edildi.Bu çalışmaya 61 olgu dâhil edildi. Olguların (n:48) %78,6'sında Rİ 0,70'in üstündeydi ve her iki böbrek arasındaki Rİ farkı (?Rİ) 0,08'den büyüktü.6 olguda Rİ 0,61-0,70 arasında ölçüldü ve ?Rİ 0,08'den azdı.7 olguda ise Rİ değeri 0,70'den küçük olduğu halde ?Rİ ? 0,08 idi.Ultrasonografi ve/veya İVP ile kontrol edilen olguların (n=55) %90'ında obstrüktif renal patoloji saptandı. Rİ ölçümü ile kıyaslandığında doğruluk oranı %100 bulundu.Bu çalışma akut obstrükte böbreklerde mevcut olan kanıtları artırmaktadır. Renal Doppler kayıtları pelvikalisiyel sistem dilatasyonundan önce renal perfüzyon değişikliklerini gösterebilir ve renal kolik şüphesi ile değerlendirilen obstrükte-nonobstrükte böbreklerin ayrımını yapabilir.Anahtar kelimeler: Renal obstrüksiyon, Doppler ultrasonografi, Rezistif index

BöbrekBöbrek hastalıklarıBöbrek taşları+6
Rüveyda Ölmez
Gaziantep University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nörokardiyojenik senkoplu hastalarda atriyal elektromekanik ileti gecikmesi

Amaç: Bu çalışma ile Head-up tilt table testi (HUTT) ile nörokardiyojenik senkop (NKS) tanısı konulan hastalarda atriyal elektromekanik ileti gecikmenin ölçülerek atriyal elektromekanik iletide gecikmenin olup olmadığı ve bu yönteminin doğruluğunu test ederek bu ölçümün NKS hastalarda kullanılabilecek bir yöntem olup olmadığını göstermeyi amaçladık.Giriş: Senkop kraniyal sisteme olan kan akımının geçici süreyle azalması sonucu ani tonus kaybı ile birlikte geçici ve kendiliğinden düzelen bilinç kaybı olarak tanımlanabilir. Yapısal kalp hastalığının neden olmadığı bilinç ve postür kaybı ile sonuçlanan nöral refleksleri başlatan çeşitli klinik durumlara bağlı oluşan senkop nörokardiyojenik senkop olarak tanımlanır. Head-up tilt table testi (HUTT) ile nörokardiyojenik senkopun tanısı klinikte kabul edilen en önemli tanısal yöntemdir. Bu hastalarda interatriyal ileti gecikmesinin senkopun nedenlerinden biri olabileceğini öngörerek interatriyal ve intratriyal elektromekanik iletide gecikmenin varlığı noninvaziv olarak doku Doppler yöntemi ile ölçüldü.Metot: Çalışmaya HUTT testinde vazovagal senkop gelişen (HUTT+) 29 hasta (24 kadın/5 erkek, ortalama yaş:30.6±15.9 yıl) ve HUTT testi normal olan(HUTT -) 23 kontrol grubu birey (6 kadın/17 erkek, ortalama yaş:34.7±16.3 yıl) alındı. Tüm hastalara konvansiyonel ve doku Doppler ekokardiografi uygulandı. Atriyal elektromekanik ileti gecikmesi (PA), EKG'de P dalgasının başlangıcından doku Doppler ile ölçülen A dalgasının başlangıcına kadar geçen süre olarak tanımlandı.Bulgular: Gruplar atriyal elektromekanik ileti gecikmesi yönünden karşılaştırıldığında interatriyal elektromekanik iletide gecikme (PA-RA)-(PA-LA) açısından gruplar arasında istatiksel olarak fark saptanmaz iken(p>0.05),intraatriyal elektromekanik iletide gecikme(p<0.01) ve sol atriyum elektromekanik iletide gecikme (Septum-PA)-(PA-LA) yönünden gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptandı(p<0,0001). Sol atriyal elektromekanik ileti gecikmesi (Septum-PA)-(PA-LA) ile intraatriyal elektomekanik ileti gecikmesi (Septum-PA)-(PA-RA) (r=-0,486, p=0.001) arasında negatif bir ilişki var iken, interatriyal elektromekanik ileti gecikmesi (PA-RA)-(PA-LA) ile pozitif bir korelasyon varlığını gösterdik(r=0.507, p=0.001).Sonuç: Bu çalışma ile nörokardiyojenik senkoplu hastalarda atriyal elektromekanik iletide gecikmenin varlığını gösterdik. Bu çalışma ile intraatriyal elektromekanik iletide gecikme ve intrasol atriyal elektromekanik iletim gecikmesinin girişimsel olmayan bir yöntem olan doku Doppler ekokardiyografik incelemeyle, kabul edilebilir bir hata payı ile saptanabileceğini göstermektedir. Bu veriler ekokardiyografik doku Doppler yönteminin nörokardiyojenik senkobun değerlendirmede kullanılabilecek uygun bir yöntem olduğunu düşündürmektedir.Anahtar Kelimeler: Atriyal elektromekanik iletim gecikmesi; Doku Doppler; Nörokardiyojenik senkop

Atriyal fonksiyonElektrokardiyografiKalp hastalıkları+2
Ökkeş Uku
Gaziantep University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alt ekstremite venöz yetmezliğin renkli Doppler ultrasonografi ile değerlendirilmesinde değişik pozisyonda yapılan incelemelerin karşılaştırılması

Çalışmamızda valsalva manevrası ile ayakta ve supin pozisyonda yapılan incelemelerin sonuçlarının, hastaların klinik tabloları ile birlikte değerlendirilmesini ve aralarında anlamlı fark olup olmadığının ortaya konulmasını amaçladıkÇalışmamız, venöz hastalık ön tanısı ile renkli doppler ultrason (DU) için sevk edilen 100 hastanın 200 ekstremitesi ile 25 sağlıklı gönüllünün 50 ekstremitesinin incelenmesi ile elde edilen bilgilerle yapıldı. Hastalar CEAP sınıflamasına göre gruplandırıldı. CEAP'a göre C0 ve C1 kategorisine giren toplam 65 hasta Grup A, CEAP'a göre kategori C2-C6 olan 35 hasta ise Grup B, 25 sağlıklı gönüllüden oluşan kontrol grubuna da Grup C adı verildi. 500 msn'den uzun süren ters yönde akım patolojik olarak değerlendirildi. Tüm gruplarda her bir ven için her iki pozisyonda elde edilen sonuçlar T testi ile karşılaştırıldıA grubunda supinde reflüsü olan, ayakta reflü bulunmayanların oranı AFV (Ana femoral ven ) için 107'de 83 (%77.5), YFV (Yüzeyel femoral ven ) için 29'da 18 (%62) ve DFV (derin femoral ven ) için 30'da 25 (%83.3) tir. B grubunda, bu oranlar AFV için 30'da 18 (%60), YFV için 14'de 9 (%64.2) ve DFV için 7'de 7 (%100) dir. C grubunda bu oranlar, AFV için 30'da 23 (%76.6), YFV için 4'de 4 (%100) ve DFV için 4'de 4 (%100) tür. A grubu hastalarda bu oranlar VSM (Vena safena magna) proksimal için 23'de 9 (%39.1), VSM distal için 20'de 8 (%40) idi. B grubunda, VSM'da supinde reflü tespit edilen, ayakta reflü izlenmeyenlerin oranı, proksimal segmentte 32'de 1 (%3.1), distal segmentte ise bu oran 30'da 1 (%3.3) dir. Supinde ve ayakta reflü saptanmayan hastaların oranı A grubunda AFV için 50'de 48 (%96), YFV'de 128'de 119 (%92.9), DFV için 127'de 123 (%96.8),VSM proksimal kesim için 134'de 129 (%96.2), VSM distal kesim için ise 137'de 132 (%96.3) tür. B grubu hastalarda da benzer sonuçlar elde edilmiştir. AFV'de 13'de 10 (%76.9), YFV'de 29'da 26 (%89.6), DFV'de 36'da 33 (% 91.6), VSM proksimalde 11'de 10 (%90.9) ve VSM distalde 13'de 9 (%69.2) bacakta supinde reflü tespit edilememişse ayakta da reflü gözlenmemiştir. Kontrol grubunda bu oranlar daha da artmıştırSonuç olarak, venöz bozukluk ön tanısı ile renkli DU için gönderilen hastaları incelemeye başlamadan önce hastanın klinik evresini belirlemek gereksiz yere hastayı ayakta inceleme ihtiyacını azaltacak olup, özellikle VSM' da supinde valsalva ile reflü tespit edildiğinde ve supinde reflü saptanamayan hastalarda ayakta incelemeye gerek kalmayabileceğini düşünmekteyiz. Bununla birlikte özellikle derin venöz sistem venlerinde, özellikle AFV'de reflü saptandığında hastanın mutlaka ayakta da incelenmesini önermekteyiz.Anahtar Kelimeler: Venöz, Doppler, Ultrason, Supin, Ayakta

BacakHemodinamiUltrasonografi-doppler+1
Bekir Yavuz Çakır
Gaziantep University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aortada plak saptanan olgularda karotis sisteminin plak varlığı ve morfolojisi açısından değerlendirilmesi

Amaç: Torasik veya abdominal aortada kalsifiye aterom plakları bulunan olgularda strok için önemli bir risk faktörü olan karotis sisteminde plak sıklığını ve plak özelliklerini araştırmak.Yöntem: Çalışma ve kontrol grubu, Haziran 2009-Aralık 2009 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Kliniği Tomografi Ünitesine değişik endikasyonlar sonucu toraks ve abdomen BT tetkiki yaptırmak üzere başvuran olgulardan oluşturuldu. Torasik veya abdominal aortada kalsifiye aterom plakları bulunan 89 hasta ile toraks ve abdomen BT'lerinde kalsifiye aterom plağı tesbit edilmeyen 79 hastanın bilateral karotis arterleri aterom plak varlığı ve morfolojisi açısından değerlendirildi.Bulgular: Torasik veya abdominal aortadaki plak uzunluğu arttıkça karotisdeki plak sayısı, plak uzunluğu ve plak kalınlığının da arttığı görüldü. Torasik aortada plak yerleşim biçimi konsantrik olanların ekzantrik yerleşim gösterenlere göre karotisdeki plak sayısı, plak uzunluğu ve plak kalınlığı ve abdominal aortada konsantrik yerleşimli plağı olanlarda karotiste plak sayısı yüksek bulunmuştur. Abdominal aortada kısa plağı olanlarda uniform ekojen plağın diğer plak tiplerine göre daha sık olduğu bulunmuştur. Torasik veya abdominal aortada kısa plağı olanlarda karotiste düzgün yüzeyli plakların daha sık görüldüğü saptanmıştır. Torasik veya abdominal aortada kısa plağı olanlarda karotiste ekzantrik yerleşimli plakların daha sık olduğu bulunmuştur. Torasik aortada plak yerleşim biçimi konsantrik olanların çoğunluğunda karotis plak ekojenite özelliği ya baskın ekolusen ya da uniform ekolusendir yine bu gurupta karotis plak yerleşim biçimi de konsantrik özelliktedir. Çalışma ve kontrol gurubunda yaş arttıkça karotis sistemindeki plak sayısının, plak uzunluğunun, plak kalınlığının, konsantrik ve ülsere plak görülme oranının arttığıgörülmüştür. Torasik veya abdominal aortada plağı olan hastalarda karotis sisteminde uniform ekolusen, ülsere ve düzensiz yüzeyli, konsantrik yerleşimli plak bulunma oranı kontrol gurubuna göre daha yüksek bulunmuştur. Çalışma gurubundaki karotis plak sayısı, uzunluğu ve kalınlığının kontrol gurubundan anlamlı düzeyde fazla olduğu görülmüştür. Hipertansiyon olan hastalarda plak sayısı, ülsere yüzeyli ve konsantrik yerleşimli plak görülme oranı yüksek bulunmuştur. Diabetes mellitus hastalarında karotis plak sayısı, sigara içenlerde de plak sayısı ve plak kalınlığı yüksek bulunmuştur. Plak kalınlığı erkeklerde anlamlı düzeyde fazla bulunmuştur.Sonuç: Çalışmamızda abdominal veya torasik aortada kalsifiye aterom plağı bulunan olgularda bulunmayan olgulara kıyasla inme gelişimi açısından daha riskli olan karotis plak morfolojisi olduğu sonucuna vardık.Her nekadar yaş artışı ile birlikte karotis arterlerde plak oluşumu da artış gösterse de, torasik veya abdominal aortasında kalsifiye aterom plağı olan hastaların karotis sisteminde daha fazla plak gelişebileceğinden bu hastaların ileride gelişebilecek inme riskine karşı erken tanı ve tedavilerinin planlanması açısından RDUS ile taranmasının önemli olduğunu düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: aorta, karotis arter, aterom plağı, RDUS

AortAterosklerozKarotis arteri hastalıkları+4
Fatma Sibel Gürsoy
Düzce University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aort kapak sklerozu saptanan bireylerde, doku doppler görüntüleme tekniğiyle segmental kardiyak sistolik ve diyastolik işlevler ile kardiyak senkronizasyonun değerlendirilmesi

Aort kapak sklerozu kardiyovasküler risk ve mortalite artışı ile ilgili olabilir. Bu çalışmada aort kapak sklerozu saptanan ve klinik olarak sistolik ve diyastolik işlev bozukluğu olmayan bireylerde doku Doppler görüntülüme yöntemi kullanarak sistolik ve diyastolik fonksiyonları incelemek ve kardiyak senkronizasyonu değerlendirmeyi amaçladık.Çalışmaya aort kapak sklerozu saptanan 30 birey ile yaş ve cinsiyet olarak eşleşmiş 30 sağlıklı gönüllü birey dahil edildi. Kalbin global fonksiyonları (EF, mitral E/A mitral E/e') değerlendirildi. Doku Doppler görüntüleme yöntemi kullanılarak sağ ventrikül lateral duvarı ile sol ventriküle ait 5 farklı segmentten sistolik (Sm), erken diyastolik (Em) ve geç diyastolik (Am) zirve hızlar hesaplandı. Prekontraksiyon zamanı (Q-Sm), EKG'de Q dalgasından DDG ile elde edilen sistolik dalga (Sm) başlangıcına kadar geçen süre olarak hesaplandı ve kardiyak senkronizasyonun değerlendirilebilmesi için kullanıldı. İntraventriküler sistolik senkronizasyon, sol ventrikülün beş farklı segmentine ait Q-Sm süreleri arasındaki fark analiz edilerek değerlendirildi. İnterventriküler aktivasyon gecikmesi ise sol ventrikülde en geç aktive olan segmente ait Q-Sm süresi ile sağ ventrikül lateral duvarına ait Q-Sm sürelerinin arasındaki fark kullanılarak analiz edildi. Sol ventrikül lateral duvarına ait zirve Sm hızları kontrol grubuna göre daha düşüktü (7,22±1,47 cm/msn'ye karşılık 8,13±1,63;p=0,028). Septum (7,22±1,47 cm/sn'ye karşılık 8,13±1,63 cm/sn ), sol ventrikül lateral (7,67±2,29 cm/sn'ye karşılık 8,88±2,01 cm/sn) ve posterior duvara (8,58±2,47 cm/sn'ye karşılık 11,29±3,27 cm/sn) ait zirve erken diyastolik hızlar kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük bulundu (sırasıyla p=0,036; 0,043; 0,001). Interventriküler ve intraventriküler sistolik gecikme süreleri, kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha uzun tespit edildi (sırasıyla 23,13±17,61 msn'ye karşılık 6,43±5,96 msn;p=0,0001 ve 26,8±16,82 msn'ye karşılık 9,56±4,7 msn;p=0,0001). Kardiyak senkronizasyonun değerlendirilmesinde kullanılan interventriküler ve intraventriküler gecikme sürelerinin HT, DM ve HPL tanısıdan ve Mitral E/A, sol ventrikül kütlesi ile yaştan bağımsız olduğu tespit edildi. Aynı zamanda intraventriküler ve interventriküler gecikme sürelerinin, sol ventrikül lateral duvara ait zirve Sm hızı ve sol ventrikül lateral ve anterior duvar ile sağ ventrikül lateral duvara ait Em/Am oranları ile negatif ilişkili olarak tespit edildi.Aort kapak sklerozu ve global kardiyak fonksiyonları normal olan bireylerde, DDG yapılan incelemeler sonucunda bölgesel olarak sistolik ve diyastolik fonksiyonların etkilendiği ayrıca kontrol grubuna göre kardiyak senkronizasyonun bozulduğu tespit edilmiştir. Bu bulguların klinik öneminin anlaşılabilmesi için uzun süreli takip çalışmalarına ihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler : Aort kapak sklerozu, doku Doppler görüntüleme, dissenkronizasyon

Aort kapağıDiastolEkokardiyografi+4
Selçuk Özkan
Gazi University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstruktif uyku apne sendromunda derin ven trombozu sıklığının değerlendirilmesi

Obstruktif Uyku Apne Sendromunda Derin Ven Trombozu Sıklığının Değerlendirilmesi GiriĢ ve Amaç: Obstruktif Uyku Apne Sendromu‟nun (OUAS) serebrovasküler ve kardiyovasküler morbidite ve mortaliteyle iliĢkili olduğu bilinmektedir. Son dönemde OUAS ile venöz tromboemboli arasında nedensel bir iliĢki olduğunu düĢündüren çalıĢmaların sayısı giderek artmaktadır. Bu çalıĢmada OUAS olgularında derin ven trombozu (DVT) sıklığını araĢtırmak amaçlanmıĢtır. Yöntem: Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Uyku Laboratuvarına baĢvuran, OUAS ön tanısıyla polisomnografi yapılan 1 yıllık süreçteki ardıĢık 239 hasta çalıĢmaya dahil edildi. Tüm olgulara D-dimer testi yapıldı. D-dimer (+) olgular Alt ekstremite doppler USG ile değerlendirildi. Bulgular: Olguların yaĢ ortalaması 52±12 yıl olup %31,8‟i (76/239) kadındı. OUAS (-) olgularda %9,5 (6/63), hafif OUAS‟da %8,8 (5/57), orta OUAS‟da %5,8 (2/34), ağır OUAS‟da ise %17,6 (15/85) oranında d-dimer pozitif bulundu. Ağır OUAS olgularında d-dimer pozitifliği (15/85) diğer tüm olgulara göre (13/154) anlamlı olarak daha yüksekti (sırasıyla %17,6 ve %8,4, p=0,034). Ağır OUAS‟da d-dimer pozitiflik riski 2,3 kat artmaktaydı. D dimer (+) bulunan 28 olgunun 4‟ünde alt ekstremite doppler USG ile DVT tespit edildi (%14,2). DVT bulunan 4 olgunun tamamı ağır OUAS idi. Tüm ağır OUAS olgularının %17,6 sında (15/85) D-dimer pozitifliği mevcuttu. Ağır OUAS olgularının %4,7‟sinde (4/85) trombüs bulundu. D-dimer (+) ağır OUAS‟da tromboz sıklığı %26,6 (4/15) bulundu Sonuç: ÇalıĢmanın sonuçları ağır OUAS‟nın DVT için önemli bir risk faktörü olabileceğini göstermektedir. Aynı zamanda bu çalıĢmada elde edilen verilern ağır OUAS hastalarında DVT semptomlarının sorgulanmasının, d-dimer iii bakılmasının ve d-dimer pozitif ağır OUAS olgularının DVT proflaksisi açısından değerlendirilmesinin yararlı olabileceğini düĢündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Obstruktif Uyku Apne Sendromu ġiddeti, Derin Ven Trombozu, D-dimer

D-dimerKardiyovasküler sistemSerebrovasküler dolaşım+4
Yağmur Bahar
Düzce University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Auralı, aurasız migren ve gerilim tipi başağrılı hastalarda serebral kan akım hızlarının incelenmesi

Migrenin vasküler teorisine göre; migren hastalarında kortikal anormal uyarılabilirliliğe cevap olarak önce reseptör aktivasyonuna bağlı vazokonstrüksiyon ardından salınan nöropeptitlerin ekstravazasyonuna bağlı vazodilatasyon oluşur. Gerilim tipi baş ağrısı etyopatogenezinde ise vasküler faktörlerin etkili olup olmadığı tartışmalıdır. Gerilim tipi baş ağrısının gelişiminde muskuler faktörlerin ön planda rol oynadığı düşünülmektedir. Bu çalışmada auralı, aurasız migren ve GTB hastalarında atak dışı dönemde serebral kan akım hızları incelendi. Çalışmada 30?u aurasız, 10?u auralı migren, 10?u gerilim tipi baş ağrısı olan toplam 50 hasta ile 25 sağlıklı kontrol grubu baş ağrısız dönemde incelemeye alındı. TKD ile bilateral OSA, ASA, PSA, VA ve BA ortalama, tepe serebral kan akım hızları ve pulsatil index değerleri ölçüldü. Hasta ve kontrol grupları arasında ağrılı ve ağrısız taraflar arasında serebral kan akım hızları arasında istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı. (p>0,05) Çalışmamızda gruplar arasında ön dolaşımda ortalama, tepe serebral kan akım hızları ve pulsatil index değerlerinde istatistiksel anlamlı farklılık bulunmazken, baziler arter ortalama ve tepe serebral kan akım hızlarında anlamlı artış saptandı. (p<0,05) Diğer gruplara kıyasla kronik GTB hastalarının baziler arterlerindeki ortalama ve tepe serebral kan akım hızındaki istatistiksel olarak anlamlı artmanın merkezi sensitizasyon sonucu oluşan NO ve CGRP salınımı ve bu nörotransmitterlerin vazodilatasyona duyarlılığının artması ile ilişkili olduğu düşünülmüştür. Çalışmamızda auralı ve aurasız migren hastalarında serebral kan akım hızları ve pulsatil indexlerinde farklılık saptanmaması migren patogenezinde vasküler teoriden ziyade nöral teorinin daha etkin olabileceğini düşündürmektedir.

Baş ağrısıKan akış hızıMigren hastalıkları+2
Şebnem Karaçay Özkalaycı
Gazi University
2013
00

Related subjects