Abnormalities
84 theses under this subject heading
Hipernazalitesi olan çocuklarda ön patlamalı durak seslerinin akustik özelliklerinin incelenmesi
Dudak damak yarığı (DDY) konjentinal bir defekttir. DDY‟ye sahip bireyler beslenme, dental, işitme, fiziksel görünüm ve konuşmada problemler yaşamaktadır. DDY‟li bireyler, ağız içerisinde özellikle yüksek basınç gerektiren sesleri üretmekte de sorun yaşamaktadır. Konuşmalarında, durak, durak sürtünmeli ve sürtünmeli seslerin üretiminde zayıflamalar olduğu bilinmektedir. Bu durum Ses Başlangıç Zamanı‟nı (Voice Onset Time-VOT) etkilemektedir. Ses başlangıç zamanı, bir durak ünsüz sesinin salınımıyla bu ünsüz sesin hemen arkasından gelen ünlü sesin başlangıcındaki aralıktır. Bu araştırmanın amacı, hipernazalitesi olan çocuklarda ön patlamalı durak seslerinin DDY‟ye sahip çocuklarda akustik özelliklerinin incelenmesidir. Çalışmada hedef olarak ön patlamalı seslerin (/p,b,t,d/) durak seslerinin süresi, patlama süresi ve durak süresi değerleri incelenmiştir. Ön patlamalı sesler taşıyıcı cümleler içerisinde yer almıştır ve çocuklardan bu cümleleri okuması istenmiştir. Çalışma grupları, anadilleri Türkçe olan 10-12 yaşları aralığında, DDY‟si olan, hipernazalite problemi yaşayan 6 ve tipik gelişim gösteren 6, toplamda 12 çocuktan oluşmaktadır. (6 erkek, 6 kız). Çalışmanın istatistiği Open Source Statistics Software R kullanılarak yapılmıştır. Programda linear mixed effects model kullanılmıştır. Çalışmanın sonunda hedef seslerin süresinin hipernazalitesi olan çocuklarda daha uzun olduğu görülmüştür. Buna ek olarak ön patlamalı hedef seslerin patlama sürelerinin de bu katılımcılarda uzun olduğu saptanmıştır. Ayrıca; hipernazalitesi olan katılımcılarının durak süreleri de daha uzundur. Son olarak, hipernazaliteye sahip katılımcınların VOT süreleri de hipernazaliteli çocuklarda tipik gelişim gösteren çocuklara kıyasla daha uzundur. Tüm sonuçlar, çalışmayı oluşturan ön patlamalı durak seslerin süresine, patlama sürelerine ve durak sürelerine hipernazalitenin etkisi olduğunu göstermektedir. Anahtar Sözcükler: Hipernazalite, dudak damak yarığı, ön patlamalı sesler, VOT
Sol sağ şantlı doğumsal kalp hastalıklarına bağlı kalp yetersizliği tedavisinde digoksin etkinliğinin serum NT-PRO BNP düzeyi ile değerlendirilmesi
GİRİŞSoldan sağa şantlı doğumsal kalp hastalığına sekonder kalp yetersizliği tanısı almış ve tedavide digoksin, enalapril ve furosemid ya da enalapril ve furosemid şeklinde iki farklı ilaç kombinasyonu verilen hastalarda tedavinin etkinliğini klinik olarak Ross puanı ile ve NT-pro BNP düzeyi ile değerlendirmek.GEREÇ VE YÖNTEMLERÇalışmamız, İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalında 2010?2011 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Pediyatri polikliniğine başvuran ve yapılan muayene ve tetkikler sonucunda soldan sağa şantlı doğumsal kalp hastalığına sekonder kalp yetersizliği tanısı alan, yaşları 10 gün ile 24 ay arasında değişen 37 hasta (grup-1 ve grup-2) ve 20 sağlıklı çocuk (grup-3) kontrol grubu olarak belirlenerek prospektif olarak değerlendirildi. Fizik muayene ve ekokardiyoğrafi bulgularına göre KY bulguları olan 19 hastaya (grup 1) digoksin, enalapril ve furosemid; 18 hastaya (grup 2) enalapril ve furosemid tedavisi verildi. Hastalar yaklaşık bir ay sonra tekrar değerlendirildi. Hastalardan tedavi öncesi ve sonrası NT-proBNP çalışıldı. Yine tedavi öncesi ve sonrası ekokardiyografik verileri ve Ross klasifikasyonuna göre evreleri kaydedildi.BULGULARGrup 1, 6 (%31,6) kız, 13 (%68,4) erkek; Grup 2, 10 (%55,6) kız, 8 (%44) erkek hastadan oluşuyordu. Grup 3 ise 9 (%45,0) kız, 11 (%55,0) erkek sağlıklı çocuktan oluşuyordu. Grup I'de bulunan hastaların yaş ortalaması 3,7 ± 4,4 ay, grup II'de bulunan hastaların yaş ortalaması 3,4 ± 3,5 ay, grup III'de bulunan hastaların yaş ortalaması ise 5 ± 3,7 ay bulunduKontrol grubunda yaşa ve cinsiyete göre NT-proBNP değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmedi. Hasta grubunda tedavi öncesi ve tedavi sonrası ölçülen NT-proBNP düzeyleri karşılaştırıldığında NT-proBNP'nin düşüş sergilediği görüldü. Her iki gruptaki NT-proBNP düşüşü arasında fark saptanmadı (p=0,372). Grup 1 ve grup 2'nin tedavi sonrası NT-proBNP düzeylerinin kontrol grubu ile karşılaştırıldığında grup 1 ile istatiksel olarak anlamlı fark (p=0.045) saptanırken kontrol grubunun grup 2 ile istatiksel olarak anlamlı farkı (p=0,003) olmadığı tespit edildiSONUÇÇalışmamızdaki bulgulara göre soldan sağa şantlı doğumsal kalp hastalığına sekonder kalp yetersizliği tanısı alan, digoksin, enalapril ve furosemid ya da enalapril ve furosemid tedavisi verilmiş çocukların tedavi sonrası değerlendirilmelerinde NT-proBNP düzeyi açısından iki grup arasında farklılık saptanmadı. Her iki tedavi de etkin bulunmuş olup, digoksinin bu hastalarda kullanılmasının ek bir yarar getirmediği görüldü.Anahtar Kelimeler: Soldan sağa şantlı doğumsal kalp hastalığı, kalp yetersizliği, NT-proBNP, çocuk, tedavi
Konjenital işitme kayıplarında genetik tarama
Bu çalışma nonsendromik kalıtsal işitme kaybı olan hastalarda işitme kaybına en sık neden olan Cx26 ve Cx30 proteinlerini kodlayan genlerde genetik mutasyon olup olmadığını saptamak amacıyla yapılmıştır.Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda teşhis edilip Halil Avcı İşitme Engelliler Merkezi'nde eğitim alan konjenital, nonsendromik bilateral çok ileri derecede sensörinöral işitme kaybı olan 65 hasta seçildi.Çalışmaya dahil edilen hastalardan 37'sinin (%56,9) anne ve babası arasında akraba evliliği, 27'sinde ( %41,5) ise ailede işitme kaybı bulunan birey olduğu saptandı.Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyoloji ve Genetik Anabilim Dalı'nda gerçekleştirilen laboratuar çalışmasında mutasyonların değerlendirmesinde Pronto ® Konnexin kiti kullanılarak ELİSA prosedürü ile genotiplendirme yapıldı.Çalışma sonucunda toplam 65 hastada yapılan genetik taramada 11 hastada( %16,9) Cx26 geninde en sık rastlanan mutasyon olan 35 delG mutasyonu saptandı. Saptanan mutasyonların 9 tanesinin homozigot (%13,8), 2 tanesinin heterozigot (%3,07) mutasyonlar olduğu tespit edildi.Çalışmamızda Cx26 geninde görülebilen bir diğer mutasyon olan 167delT ve Cx30 geninde en sık görülen mutasyon olan del(GJB6-D13S1830) mutasyonuna rastlanmadı.Sonuç olarak konjenital nonsendromik işitme kayıplarında en sık görülen mutasyonun Cx26 geninde görülen 35delG mutasyonu olduğu saptanmıştır. Bu çalışma Çukurova Bölgesi'ne ait mutasyon oranlarını göstermektedir. İşitme kayıplı ailelerde yapılacak genetik değerlendirme ile gelecek nesillere işitme kaybının aktarılma riski konusunda genetik danışmanlık yapılması mümkün olacak, işitme kayıplı bireylerin erken saptanması ile daha başarılı tedavi şansı doğacaktır.Anahtar sözcükler: Konjenital işitme kaybı, konneksin 26, 35 delG
Uterin Septum'lu olgularda histeroskopik septum insizyonu sonrası gebelik sonuçları
Amaç: Tekrarlayan gebelik kaybı öyküsü veya primer infertilite tanısı ile başvuran ve uterin septum tespit edilen olgularda histeroskopik septum insizyonu sonrası gebelik sonuçlarının retrospektif olarak incelenmesidir.Gereç ve Yöntem: Ocak 2002-Aralık 2007 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği İnfertilite Polikliniğine primer infertilite veya tekrarlayan gebelik kaybı nedeniyle başvuran ve HSG'de uterin septum tespit edilen 76 hasta çalışmaya dahil edildi. 27 hasta primer infertil, 49 hasta tekrarlayan gebelik kaybı öyküsü olan grupta idi. Tüm olgulara genel anestezi altında laparoskopi eşliğinde histeroskopik septum insizyonu operasyonu uygulandı. Postoperatif takip süresi 18± 8 ay olarak alındı. Her iki grup operasyon öncesi ve sonrası toplam gebelik sayısı, toplam abortus, preterm, term doğum sayısı, kümülatif canlı doğum oranları, doğum şekilleri, kontrol HSG'leri ve reopere olmaları açısından karşılaştırıldı.Bulgular: 55 (% 72,4) hastanın komplet, 21 (% 27,6) hastanın inkomplet septumu mevcuttu. Operasyon sonrası 76 hastanın 55 (% 72,4)'i gebe kaldı, toplam gebelik sayısı 79 idi. Bunun 14 (% 17,8)'ü spontan abortus, 12 (% 15,2)'si preterm doğum, 53 (% 67)'ü term doğum olarak tespit edildi. Operasyon öncesi % 3,4 olan kümülatif canlı doğum oranı operasyon sonrası % 70' e yükselmiştir.Sonuç: Uterin septumun histeroskopik insizyonu kolay uygulanabilir ve etkin bir yöntemdir. Özellikle tekrarlayan gebelik kaybı öyküsü olan hastalarda operasyonun başarısı primer infertil olan hastalara göre daha fazladır.Anahtar Kelimeler:Mülleryan anomali, uterin septum, histeroskopik metroplasti
Adölesan gebelikler: Maternal ve fetal sonuçlar
Amaç: Adölesan terimi çocukluktan erişkinliğe geçişi tanımlamakta ve Dünya Sağlık Örgütü adölesanlığın 10-19 yaşlar arasında olduğunu bildirmektedir. Hem gelişmiş hem gelişmekte olan tüm dünya ülkelerinde adölesan gebelikler çok önemli bir sağlık sorunu yaratmaktadır. Adölesan gebeler maternal ve fetal açıdan yüksek riskli gebeliklerdir. Bu çalışmada hastanemizde adölesan ve adölesan olmayan gebelerin obstetrik ve neonatal sonuçlarını karşılaştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Hastanemize 01.01.2008-01.08.2011 tarihleri arasında başvuran ve 20 hafta üzerindeki, canlı, tekil doğum yapan 19 yaş altı gebelerin ve aynı dönemde doğum yapmış 19 yaş üstü gebelerin gebelik ve doğum kayıtları retrospektif olarak incelendi. Grupların demografik özellikleri (yaş, gravida, parite, eşiyle resmi nikahlı olması, eşiyle akrabalık), obstetrik sonuçları (doğumda gestasyonel yaş, doğum şekli, doğum kilosu, 1. ve 5. dakika Apgar skorları. anemi varlığı) ve obstetrik komplikasyonlar (preterm doğum, intaruterin gelişme geriliği, oligohidramnios, gestasyonel diyabet, makrozomi, plasental anomali, fetal distres) açısından karşılaştırıldı. Sonuçlar arasında istatistiksel önem düzeyi için p değeri <0,05 olarak alındı.Bulgular: Adölesan grupta 80, adölesan olmayan grupta 102 kişi yer almaktaydı. Adölesan gruptakilerin yaş ortalaması 16,68±0,883 olup adölesan olmayanların yaş ortalaması 29,09±5,929 `dur (P<0,05). Adölesan yaş grubundaki kadınların gebelik sayılarının ortalaması 1,20±0,461 iken, adölesan olmayan kadınların gebelik sayılarının ortalaması 2.49±1.627 dur (p<0,05). Adölesan yaş grubundaki kadınların doğum sayılarının ortalaması 0,09±0,284 iken, adölesan olmayan kadınların doğum sayılarının ortalaması 1,25±1,431'dür (p<0,05). Adölesan kadınların 42'sinde (%52,5), adölesan olmayan kadınların 6'sında (%5,9) eşiyle arasında resmi nikâh yoktur (p<0,05). Adölesan grup ile olmayan grup eşiyle akrabalık olması açısından karşılaştırıldığında adölesan grupta 18 (%22,5), adölesan olmayan grupta10 (%9,8) kadın eşiyle akrabadır ( p< 0,05). Araştırmadaki adölesan kadınlar ortalama olarak 36,55±3,456 gebelik haftasında, adölesan olmayanlar ise 37,37±3,073 gebelik haftasında canlı doğum yapmıştır (p<0,05). Adölesan kadınların 31'i (%38,8) sezaryen ile doğum yaparken, adölesan olmayan kadınların 58'i (%56,9) sezaryen ile doğum yapmıştır (p<0,05). Adölesan olanların ve olmayanların bebeklerinin doğum ağırlığı (2796,69±812,345 gr, 2892,60±747,800 gr, p=0,717), birinci dakika apgar skorlarının ortalaması (6,96±2,292, 7,43±1,656, p=0,480), beşinci dakika apgar skorlarının ortalaması ( 8,41±2, 8,71±1,390,p=0,223) arasında anlamlı fark bulunmamaktadır. Adölesan olan grupta olmayan gruba oranla preterm doğum (%37,5 (30/80), %21,6 (22/102)), preeklamsi (%31,3 (25/80), %14,7 (15/102)), intrauterin gelişme geriliği (%20 (16/80), %9,8 (10/102), p=0,050), fetal distres (%20 (16/80), %8,8 (9/102)), konjenital anomali (%16,3 (13/80), %5,9 (6/102)), anemi (%40 (32/80), %12,7 (13/102)) anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. (p<0,05) Adölesan olan grup ile olmayan grup arasında plasental anomali (%1,3 (1/80), %2,9 (3/102), p=0,440), oligohidramnios (%18,8 (15/80), %9,8 (10/102)), p=0,082), gestasyonel diyabet (%5 (4/80), %9,8 (10/102), p=0,227), makrozomi (%6,3 (5/80), %4,9 (5/102), p=0,692) görülmesi açısından ise anlamlı fark saptanmamıştır.Sonuç: Adölesan gebelerde preterm doğum, preeklamsi, fetal distres, konjenital anomali oranlarının anlamlı derecede yüksek çıkması bu gebelerde maternal ve perinatal morbidite ve mortalite riskinin arttığını göstermektedir. Anne ve çocuk sağlığı ile ilgilenen sağlık çalışanlarının adölesan gebeliklerin önlenmesi ve karşılaşılması durumunda ise bu gebelerin sıkı antenatal takibi ve riskleri konusunda uyanık olması gerekmektedir.Anahtar kelimeler: Adölesan gebelik,fetal sonuçlar, maternal sonuçlar
Pediatrik açık kalp cerrahisinde yüksek akım düşük rezistans perfüzyon tekniğinin beyin metabolizması üzerine etkileri
Kardiyopulmoner bypass'ın bir sonucu olarak görülen vazokonstrüksiyon, kanama, olası kapiller kaçış sendromu, intraoperatif ödem gibi patofizyolojik olaylardan dolayı birçok kalp cerrahisi merkezinde bypass sırasında uygulanan pompa akımını azaltma yöntemi uygulanmaktadır. Bunun sonucunda dokularda yetersiz oksijen desteği ve metabolik son ürünlerde (laktat) artış olmaktadır.Beyin glukozu depolayamaz. Metabolizmasının devamı için O2 ve glukoza devamlı ihtiyaç duyar. Beyin total kan akımı 45-55 ml/100 gr/dk dır. Bu vücut ağırlığının % 2'sini oluşturmasına rağmen kardiak outputun % 12-15'ini alır. Beyin total O2 tüketimi 49 ml/dk, buda tüm vücut O2 tüketiminin % 20'sindir. Beyin 5,5 mgr/100 gr/dk glukoz kullanır ki, buda total vücut glukoz tüketiminin % 25'idir.Pediatrik açık kalp cerrahide hastalarda yüksek akım düşük rezistans etkileri ile normal akımın etkilerini karşılaştıran çalışma sayısı sınırlıdır. Bu prospektif çalışma ile yüksek akım düşük rezistans tekniğinin normal akıma göre faydalarının araştırılması hedeflenmiştir.Çalışmaya konjenital kalp hastalığı nedeni ile açık kalp ameliyatı uygulanan 40 hasta alındı. Hastalar normal akım uygulananlar (grup I: 2,4 l/m2/BSA) ve yüksek akım düşük rezistans uygulananlar (grup II: 2,8 l/m2/BSA) olarak ikiye ayrıldı. Hastaların anestezi indüksiyonundan sonra, cilt insizyonundan önce (Dönem I), aortik kross klemp' in 20. Dakikası (Dönem II), 40. Dakikası (Dönem III), 60. Dakikası (Dönem IV) ve kardiyopulmoner by pass durdurulduktan 10 dakika sonra (Dönem V) arteryel ve venöz kan örneklerinden glukoz, laktat, kan gazı parametreleri bakıldı. Ayrıca imminolojik parametrelere interlökin 6 (IL-6), interlökin 8 (IL-8), prokalsitonin (PCT) dönem I, dönem V ve operasyondan 24 saat sonra (Dönem VI) bakıldı. Sonuçların grup içerisinde ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı olup olmadığı araştırıldı. Çalışmada normal akım uygulanan grup I ile yüksek akım düşük rezistans uygulanan grup II arasında bakılan parametreler açısından istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı ortaya konuldu (p<0,05).Anahtar Sözcükler: Yüksek akım, düşük rezistans tekniği, beyin metabolizması, kardiyopulmoner baypass, pediatrik açık kalp cerrahi
Ortognatik cerrahide kullanılan otolog kemik grefti ve hayvansal kaynaklı greft materyalinin (Bioteck S.R.L. osteoplant-flex system) postoperatif sefalometrik sonuçlarının stabilite üzerine etkisinin karşılaştırılması
Ortognatik cerrahinin amacı; yüzün iskelet ve diş yapısındaki bozuklukları düzeltmektir. Lefort I osteotomisi ve saggittal split ramus osteotomisi maksillomandibuler deformitelerin düzeltilmesinde en sık kullanılan iki yöntemdir. Son 30 yılda pek çok gelişme görülmesine rağmen günümüzde bu tekniklerin komplikasyonları, karşılaşılan relaps oranları ve bunları azaltmak amacı ile yapılan araştırmalar devam etmektedir.Lefort I osteotomileri sonrası maksillada oluşan kemik defekt' lere otolog kemik grefti veya değişik yapıda greft materyallerinin kullanımının, postoperatif dönemde stabilite üzerine etkilerinin olumlu sonuçlandığı bilinmektedir.Bu çalışmada; Çukurova Üniversitesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı 'ında 2003-2011 yılları arasında gelişimsel maloklüzyon nedeni ile ortognatik cerrahi uygulanmış 80 hasta incelendi. Otolog kemik grefti veya hayvansal kaynaklı greft materyali kullanılan hastaların, postoperatif dönemde greft materyallerinin stabilite üzerine etkilerinin sefalometrik sonuçları, retrospektif olarak karşılaştırıldı.Cerrahi öncesi, cerrahiden 1 hafta sonra ve en az 1 yıl sonraki lateral sefalometrik sonuçlar iskeletsel relaps yönünden değerlendirildi.Hastaların lateral sefalogramları üzerinde maksillanın horizontal ve vertikal düzlemdeki hareklerinin sefalometrik analizi yapıldı. Cerrahi sonrası dönemde tespit edilen relaps oranları ve cerrahide kullanılan greft materyalleri arasında bir ilişki olup olmadığı istatiksel olarak değerlendirildi. Operasyon sonrası oluşan relaps oranları literatür verileri ile karşılaştırıldı.
Sol-sağ şantlı doğuştan kalp hastalığı olan süt çocuklarında dekonjestif tedavi öncesi ve sonrasında N Tip ProBNP düzeylerinin değerlendirilmesi
Sol-Sağ Şantlı Doğumsal Kalp Hastalığı Olan Süt Çocuklarında Dekonjestif Tedavi Öncesi ve Sonrasında N-Tip Pro-BNP Düzeylerinin DeğerlendirilmesiAmaç: Çocuklarda hayatın ilk 6 aylık döneminde en sık konjestif kalp yetersizliği nedenleri hacim yüklenmesine neden olan ventriküler septal defekt, patent duktus arteriyozus gibi sol-sağ şantlı doğuştan kalp hastalıklarıdır. BNP, artmış volüm ve basınca ikincil olarak kardiyak miyositlerden salınan, vazodilatasyon, natriürez ve diürez sağlayan bir polipeptiddir.Çalışmamızın amacı sol-sağ şantlı doğumsal kalp hastalığı olup kalp yetersizliği belirti ve bulguları gösteren bebek ve süt çocuklarında, dekonjestif tedavi başlamadan önce ve tedavinin 10. ve 30. günlerinde hastaların Ross skorlaması, ekokardiyografi bulguları ve NT-proBNP değerleri arasındaki ilişkileri araştırmak, BNP' nin dekonjestif tedavi izleminde biyolojik belirteç olarak kullanılıp kullanılamayacağını göstermektir.Gereç ve Yöntem: Sol-sağ şantlı doğumsal kalp hastalığı olan 46 bebek ve küçük çocuk prospektif olarak incelendi. Hasta seçiminde konjestif kalp yetersizliği nedeniyle dekonjestif tedavi ihtiyacının olması, daha önce dekonjestif tedavi almaması ve en az 21 günlük olması esas alındı. Hastalara fizik inceleme ve modifiye Ross skorlaması, elektrokardiyografi, telekardiyografi, ekokardiyografi uygulandı, NT-proBNP ölçümleri yapıldı. Hastalara dekonjestif tedavi olarak furosemid ve kaptopril başlandı. Tedavinin 10. ve 30. günlerinde hastalar tekrar değerlendirildi, tüm çalışmalar tekrarlandı.Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların 17'si erkek (%37), 29'u kız (%63) idi. Kalp anomalisi tiplerine göre en sık görülen defekt ventriküler septal defekt (%74) idi. Ventriküler septal defektli hastaların NT-proBNP düzeyleri, atriyal septal defektli hastalardan istatistiksel olarak anlamlı yüksekti. Hastaların bazal Ross skoru ortalaması 5,37 (± 2,13), bazal NT-proBNP düzeyi ortalaması 4983,4 (± 6326) pg/ml olarak bulundu. Dekonjestif tedavi ile hem Ross skorlaması, hem de NT-proBNP değerleri gerilemekle birlikte istatistiksel ilişki tedavinin 30. gününde gösterilebildi. Bazal NT pro-BNP ölçümü ile bazal sol ventrikül diyastolik çap z skoru, sistolik çap z skoru ve sol ventrikül kitle indeksi arasında pozitif korelasyonlar bulundu.Sonuç: NT-proBNP, çocuklarda doğuştan kalp hastalıklarının ciddiyetinin tespitinde, konjestif kalp yetersizliği tanısının konulmasında, tedaviye yanıtın izlenmesinde kullanılabilecek noninvaziv, hızlı sonuç alınabilecek bir biyolojik belirteçtir. Ancak erken süt çocukluğu döneminde sol- sağ şantlı doğuştan kalp hastalıklarına ikincil konjestif kalp yetersizliği varlığında NT-proBNP değerlerinde belirgin yükseklik görülmekle birlikte konjestif kalp yetersizliği şiddetinin belirlenmesinde klinik değerlendirme daha önemlidir.
Konjenital işitme kaybı olan hastalarda GJB2 gen mutasyonlarının araştırılması
İşitme kaybı bireyin konuşma, ifade etme, algılama ve sosyal hayatın gelişiminde ciddi aksaklıklara neden olabilen en yaygın algılama bozukluklarından biridir. Yaklaşık 1000 doğumda 1 gözlenip bu vakaların %50'sinde genetik diğer %50'sinde ise çevresel faktörler etkili olmaktadır. GJB2 (Konneksin26, Cx26) geninde meydana gelen mutasyonlar sendromik olmayan, otozomal resesif geçiş gösteren işitme kaybı bulunan vakaların yaklaşık %70'inde gözlenmiştir. Vaka rapor çalışmamıza Adana ilinin Kozan ilçesinde yaşayan ve konjenital işitme kaybı gözlenen 2 farklı aile dahil edildi. İşitme kaybı olan bireylerin yanı sıra herhangi bir mutasyon ya da polimorfzim söz konusu olduğunda hastalığa ne kadar etkisi olduğunu daha net anlayabilmek için işitme kaybı gözlenmeyen kardeşler ve ebeveynler de kontrol olarak ele alındı. 1. ailemizde 5 hasta ve 2 kontrol, 2. ailemizde ise 4 hasta ve 5 kontrol olmak üzere toplam 16 birey araştırıldı. Toplanan kanlardan tuzla çöktürme yöntemi ile DNA'lar izole edilip ve PZR yöntemi kullanılarak GJB2 geninin tüm bölgeleri çoğaltılıp, sekanslama yöntemi ile tüm nükleotid dizisi belirlenerek mutasyonlar ve polimorfizmler tespit edildi. Çalışmamız sonuçlarına göre bulduğumuz mutasyonların ve polimorfizmlerin bazılarının işitme kaybı şiddetine bazılarının ise hastalığın oluşumuna dolaylı yoldan etki ettiği düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: GJB2, işitme kaybı, mutasyon, polimorfizm, PZR
Konjenital sensörinöral işitme kaybı olan hastalarda preoperatif temporal kemik bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans görüntüleme bulguları
Amaç: Bu çalışmada konjenital sensörinöral işitme kaybı olan hastalarda koklear implantasyon cerrahisi öncesi temporal kemik bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans görüntüleme bulguları ile iç kulak malformasyonlarını saptamak ve sınıflamak ve koklear implant için kontrendikasyonları belirlemek amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Ocak 2011 ile Aralık 2013 tarihleri arasında Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalında konjenital sensörinöral işitme kaybı tespit edilen ve koklear implant planlanan 167'si erkek, 133'ü kız toplam 300 hasta dahil edildi. Tüm hastaların 4 dedektörlü bilgisayarlı tomografi ile temporal kemik ve 1,5 tesla manyetik rezonans görüntüleme ile temporal kemik ve serebral görüntüleri alındı. Bulgular: Toplam 600 kulak çalışmaya alındı ve 136'sında (% 20,3) iç kulak malformasyonu tesbit edildi. 2 kulakta (% 1,4) Michel deformitesi, 1 kulakta (% 0,7) ortak kavite deformitesi, 5 kulakta (% 3,6) incomplet partition tip-I, 6 kulakta (% 4,4) incomplet partition tip-II, 2 kulakta (% 1,4) koklear hipoplazi ve 2 kulakta (% 1,4) koklear otoskleroz izlendi. Toplam 21 kulakta (% 15,4) koklear sinir aplazisi/hipoplazisi, 42 kulakta (% 30,9) internal akustik kanal dilatasyonu, 5 kulakta (% 3,6) internal akustik kanal aplazisi ve 1 kulakta (% 0,73), internal akustik kanal hipoplazisi tespit edildi. Lateral semisirküler kanal-vestibül displazisi ile uyumlu bulgular 8 kulakta (% 5,9) izlenirken, 10 kulakta (% 7,3) posterior semisirküler kanal, 10 kulakta (% 7,3) lateral semisirküler kanal ve 8 kulakta (% 5,9) süperior semisirküler kanal aplazik/hipoplazik görünümdeydi. Ayrıca 16 kulakta (% 11,7) geniş vestibüler akuadukt izlendi. 600 kulağın toplam 21'inde (% 3,5) yüksek yerkeşimli juguler bulb varyasyonu izlenmiş olup bu olgular iç kulak anomalisi grubuna dahil edilmemiştir. Sonuç: Çalışmamızın sonucu olarak konjenital sensörinöral işitme kaybı olan ve koklear implantasyon planlanan hastalarda temporal kemik bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans görüntüleme bulguları iç kulak anomalilerinin saptanması ve sınıflandırılmasında, kontrendike durumların belirlenmesinde çok önemli olduğu kadar cerrahi esnasında gelişebilecek bir takım sorunların belirlenmesi ve cerrahın bu konuda operasyon öncesinde uyarılması açısından da son derece önemlidir. Bu nedenle implantasyon planlanan tüm hastaların bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans görüntülerinin bu konuda deneyimli bir radyolog tarafından değerlendirilmesi gerekmektedir.
İç kulak anomalisi olan koklear implant kullanıcılarında koklear implant sonuçları
Amaç: Bu çalışma, bilateral total işitme kaybı nedeniyle koklear implantasyon uygulanan iç kulak anomalili hastaların operasyon bulguları, operasyon sonrası takipleri ve işitsel performanslarını analiz etmek amacıyla yapıldı. Gereç ve yöntem: Materyal Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda koklear implantasyon operasyonu uygulanan, konjenital işitme kayıplı, radyolojik olarak görüntüleme yöntemlerinde iç kulak anomalisi saptanan 55 hasta değerlendirildi. Hastaların 2 si ortak kavite, 6'sı inkomplet partisyon tip I, 2'si koklear hipoplazi, 12'si inkomplet partisyon tip II, 26'sı geniş vestibüler akuadukt, 7'si semisirküler kanal aplazisi olan hastalardı. Hastaların intraoperatif bulguları, postoperatif komplikasyonları ve işitsel algı performansları değerlendirildi. Ayrıca bu kriterlere uyan, operasyon sonrası en az 12 ay eğitimine devam eden 30 hastanın işitsel performansları analiz edildi. Bu hastalar koklear anomalisi olan (grup I) ve vestibüler anomalisi olan (grup II) hastalar olarak 2 gruba ayrıldı. Anomalisi olmayan kontrol grubu (grup III) ile kıyaslandı. Performansların değerlendirilmesinde dinlemenin gelişim profili ve anlamlı işitsel deneyim skalası testleri kullanıldı. Bulgular: İç kulak anomalisi olan hastaların işitsel algı testleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, hastaların dinlemenin gelişim profili testinde, grup I hastalarının işitsel performanslarının, grup II ve grup III' e göre ilk ayarlama, 1.ay, 3.ay, 6.aylarda istatistiksel olarak anlamlı olmasa da (p>0.05) daha yavaş seyirli olduğu, 12. ve 18. aylarda istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha düşük olduğu (p<0.05) ve grup II ve grup III hastalarını 24. Ay içerisinde yakaladığı görüldü. Grup II ve grup III hastaların ise LIP test performanslarında anlamlı bir farklılık olmadığı gözlendi (p>0.05). Hastaların anlamlı işitsel deneyim skalası test performanslarında, her 3 grubun da performans gelişim eğrilerinin sürekli yükselen tipte olduğu görüldü. Grup II ve grup III performansının anlamlı bir farklılık göstermediği görüldü. Grup I de ise, 3.ay, 6.ay, 12.ay, 18.ayda istatistiksel olarak anlamlı olmasa da daha yavaş seyirli olduğu (p>0.05), 24.ay ve 36.ay da ise istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha düşük olduğu görüldü (p <0.05). Çalışmaya dahil edilen hastaların 3'ünde kokleostomi esnasında yüksek basınçlı perilenf sızıntısı (gusher) gözlendi. Bu hastaların hepsi inkomplet partisyon tip I anomalisi olan hastalardı. Inkomplet partisyon tip II anomalisi olan hastaların %50'sinde düşük basınçlı perilenf sızıntısı (oozing) gözlendi. Geniş vestibüler akuaduktu olan hastaların hiçbirinde gusher gözlenmezken, %39'unda oozing gözlendi. 55 hastanın 4' ünde (%7) fasiyal sinir anomalisi gözlendi. Bu hastaların 2'si ortak kavite anomalisi, 2'si IP-I anomalisi olan hastalardı. Çalışmaya dahil edilen 55 hastanın 6'sında (%11) operasyon sonrası menenjit gözlendi (ortak kavite anomalisi olan 1 hasta, inkomplet partisyon tip I anomalisi olan 2 hasta, inkomplet partisyon tip II anomalisi olan 2 hasta, semisirküler kanal aplazisi olan 1 hasta). Hastaların hiçbirinde operasyon öncesi menenjit öyküsü yoktu. Sonuç: İç kulak anomalisi olan hastalarda koklear implantasyonun işitsel sonuçları, iç kulak anomalisi olmayan koklear implantlı hastaları geç de olsa yakalayabilmektedir. Ancak iç kulak anomalisi olmayan koklear implantasyon olgularına göre fasiyal sinir anomalilerinin ve menenjit riskinin daha yüksek olduğu bilinmelidir. Bu konuda hasta yakınları iyi bilgilendirilmeli, preoperatif dönemde görüntüleme yöntemleri detaylı incelenmeli, menenjit gibi postoperatif dönemde hayati bir komplikasyonu engellemek için rinore takibi daha yakından yapılmalıdır.
Epilepsi tanılı gebe hastalarda, anne ve fetusa aitdoğum sonuçları
Amaç:Epilepsi tanılı hastaların, gebelik sürecinde yönetimi zordur.Yüksek oranda sağlıklı (% 92-96) çocuk doğurmalarına rağmen, prematür doğum, düşük doğum ağırlığı, fetal ve neonatal ölüm riski, konjenital malformasyonlar ve gelişme geriliği oranları normal popülasyona göre artış göstermektedir.Nöbetlerin kendisi, kullanılan antiepileptik ilaçlar, genetik ve sosyoekonomik nedenler fetüsün sağlığını olumsuz yönde etkileyebilir.Bu çalışmada amaç epilepsi tanılı gebelerin, gebelik sonuçları, karşılaşılan doğum sorunları, yeni doğan bebeğin gelişim parametreleri ve karşılaşılabilecek malformasyonların belirlenmesidir. Metod:Ondört Şubat 2014 – 14 Şubat 2016 tarihleri arasında doğumu gerçekleşen 55 epilepsi tanılı gebe hasta çalışmaya alındı.Nöbet tipi, sıklıkları, kullandıkları antiepileptik ilaçlar, bebeklerin ölçüleri, bebeklerdeki malformasyonlar kaydedildi. Bulgular:Bebeklerden % 3,6'sı intrauterin eksitus oldu. Bebek doğum ağırlığının ortalaması 3088 gram, bebeklerin % 20'sinin doğum ağırlığı 2500 gramın altında olup düşük doğum ağırlığına sahiplerdi. Bebek kafa ölçümü 33,98 cm, bebek boy ortalaması 48,44 cm'di. Bebeklerden % 5,5'inde yüz malformasyonu varken, % 7,3'ünde organ malformasyonu (fallot tetralojisi, sekundum atrial septal defekt, gastroşizis, tiroid hipoplazisi) saptandı. Sonuç:Hastaların % 50'den fazlasının nöbet sıklıklarının gebelik döneminde değişmediği saptandı. Jeneralize nöbeti olan hastaların bebeklerinde malformasyon ve mortalite oranı daha yüksek bulundu. Monoterapi kullanan hastaların ilaçsız hastalara ve politerapi kullanan hastalara göre daha yüksek oranda sağlıklı bebek doğrudukları gözlendi. Politerapi kullanan hastaların arasındada valproikasit kombinasyonu olan ve valproikasit dozu 1000mg/gün üstünde olan hastaların malformasyonlu bebek doğurma oranlarının daha yüksek olduğu saptandı. Folik asit tedavisini gebelik öncesi başlayanlarda malforme bebek doğurma riski daha düşük bulundu.
Kliniğimizde uterin septum cerrahisi öncesi ve sonrası gebelik oranları
Kliniğimizde Uterin Septum Cerrahisi öncesi ve sonrası Gebelik Oranları Amaç: Primer infertilite, tekrarlayan gebelik kayıpları, preterm doğum öyküleri veya sekonder infertilite tanısı ile Çukurova Üniversitesi tıp fakültesi infertilite polikliniğine başvuran ve uterin septum, arkuat uterus tespit edilen olgularda histeroskopik cerrahi müdahale öncesi ve sonrası gebelik sonuçlarının retrospektif olarak incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Ocak 2008-Aralık 2014 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği İnfertilite Polikliniğine primer infertilite, tekrarlayan gebelik kayıpları, preterm doğum öyküleri veya sekonder infertilite tanısı ile başvuran ve HSG'de uterin septum, arkuat uterus tespit edilen 122 hasta çalışmaya dahil edildi. 50 hasta primer infertil, 72 hasta sekonder infertil idi. Primer infertil hastalar Grup 1, sekonder infertil hastalar Grup 2 olarak değerlendirmeye alındı. Tüm olgulara genel anestezi altında laparoskopi eşliğinde histeroskopik septum insizyonu uygulandı. Operasyondan sonra hastalar 2016 Mart ayına kadar takip edildi. Ortalama takip süresi 20,4 ay olarak tespit edildi. Her iki grup operasyon öncesi ve sonrası toplam gebelik sayısı, toplam abortus, preterm doğum sayısı, term doğum sayısı, canlı doğum oranları, gebe kalma yöntemleri ve doğum şekilleri karşılaştırıldı. Bulgular: 44 (% 36) hastanın komplet septumu, 74 (% 60,6) hastanın inkomplet septumu, 4 (% 3,2) hastanın arkuat uterusu mevcuttu. Toplam 122 hastanın operasyon sonuçları 86 (% 70,4)'sı gebe kaldı, 36 (% 29,6)'sında gebelik oluşmadı. Grup 1'de 50 hastanın 32 (% 64)'si, grup 2'de 72 hastanın 54 (% 75)'ü gebe kaldı, Toplam gebelik sayısı 166 idi. Bunun 28 (% 16,8)'i spontan abortus, 23 (% 13,8)'i preterm doğum, 110 (% 66,2)'i term doğum, 5 (% 3)'i ölü doğum olarak saptandı. 122 hastadan primer infertil grupta 30 (% 60) hasta, sekonder infertil grupta 44 (% 61) hasta, toplam doğum yapan hasta sayısı 74 (% 60,6) bulundu. Toplam preterm ve term doğum sayısı; komplet septumu olan 44 hastadan 30 (% 68)'unda, inkomplet septumu olan 74 hastadan 54 (% 72,9)'ünde, arkuat uterusu olan 4 hastadan 2 (% 50)'sinde tespit edilmiştir. Sonuç: Uterin septumun histeroskopik insizyonu kolay uygulanabilir ve gebelik sonuçları üzerine olumlu etki yapan bir yöntemdir. Operasyon sonuçları oldukça başarılıdır. Arkuat uterus ile ilgili daha fazla çalışmaya ihtiyaç bulunmaktadır.
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı birinci –ikinci trimester anomali tarama testlerinin kromozom analizi sonuçları
Gebeliklerin % 2-3'ünde major konjenital anomaliler gebelik sırasında veya hemen doğum sonrasında tanımlanır. Prenatal tanı, anöploidi ve nöral tüp defektlerinin rutin tarama testlerini, amniyosentez, kordosentez ve koryon villüs örneklemesi gibi invaziv tanısal testleri, spesifik genetik hastalık riski yüksek olanlara önerilen ek tarama ve tanı testlerini, özelleşmiş sonografi ve diğer fetal görüntüleme teknikleri ile yapısal malformasyonların tanınmasını kapsar. Çalışmamızda amacımız Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi (ÇÜTF) kadın hastalıkları ve doğum kliniği perinatoloji ünitesinde 1 Aralık 2014-31 Aralık 2016 tarihleri arasında, ultrasonografi (USG) bulguları, ikili test, üçlü test sonuçlarına göre kromozom anomalisi açısından yüksek risk saptanan gebelere yapılan koryonik villus örneklemesi(CVS), amniyosentez(AS), kordosentezlerin(KS) kromozom analizi sonuçlarını değerlendirmektir. Çalışmamız bir retrospektif çalışma olarak planlandı. Çalışmamıza 1 Aralık 2014 - 31 Aralık 2016 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği Perinatoloji Ünitesi'nde; ikili test bozukluğu, üçlü test bozukluğu, ileri anne yaşı, önceki gebeliğinde anomalili bebek anamnezi veya trizomili akraba anamnezi veya ultrasonografi ile tespit edilmiş anomali veya anöploidi düşündüren belirteç, kesin tanı isteği nedenleriyle başvuran ve yüksek riskli gebelik nedeniyle CVS, amniosentez, kordosentez yapılan 1298 gebe dâhil edildi. Çalışmadan elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 22.0 paket programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Kategorik değişkenler arasındaki ilişki Chi-Square test ile saptanmıştır. Normal dağılıma uyan, sayısal veriler arasındaki ilişkiler, ANOVA, Bağımsız Örneklem t-Testi ile değerlendirilirken, normal dağılıma uymayan sayısal veriler arasındaki ilişkiler Mann-Whitney U ve Wilcoxon Testi kullanılarak değerlendirilmiştir. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak belirlenmiştir. Çalışmaya 1298 hasta alınmıştır. Çalışma grubunun yaş ortalaması 32.03±6.59 (min-maks:15-50)'dur. Çalışma grubunun çalışmaya alındığı dönemki gebelik hafta ortalaması 16.88 ±3.63 (min-maks:11-32)'dür. 841 hastaya (%64.8) amniyosentez uygulanırken, 57 hastaya kordosentez (%4.4), 400 hastaya (%30.8 ) ise CVS uygulanmıştır. Prenatal tanı işlemi yapılan 1298 hastanın 369'unda (%28.4) ikili test sonuçlarında bozukluk tespit edilmişken, hastaların %28.2'inde (n: 366) fetal anomali görülmüştür. Çalışmaya alınan 1298 hastanın 1120'sinde (%86.2) herhangi bir kromozom bozukluğu saptanmamıştır. 49 hastaya Trizomi 21 tanısı, 27 hastaya Trizomi 18 ve 14 hastaya Trizomi 13 tanısı konulmuştur. Turner sendromu, hastaların 10'unda görülmüştür. Çalışmamızda, bir minör belirteci olan hastalara göre, birden fazla minör belirteci olan hastaların kromozomal bozukluğu olma oranı istatistiksel olarak anlamlı biçimde yüksek bulunmuştur (p:0.01). İkili test bozukluğu endikasyonu nedeni ile karyotip analizi yapılan 369 hastanın 31'inde (%8.4) kromozomal anomali saptanmıştır. Fetal anomali saptanan 366 hastanın 70'inde (%19.1) kromozomal anomali saptanmıştır. NT artışı olan 112 hastanın 27'sinde (%24.1) kromozomal anomali saptanmıştır. Üçlü testte yüksek risk nedeni ile invazif prenatal test uygulanan 197 hastanın 29'unda (%14.7) kromozomal anomali saptanmıştır. İkili test bozukluğu nedeniyle karyotipleme yapılan hastaların; % 2.4 'ünde Trizomi 21 saptandı. Fetal anomali nedeniyle karyotipleme yapılan hastaların %5.1'inde Trizomi 21, %4.6'sinde Trizomi 18, %3.2' sinde Trizomi 13 tespit edildi. Üçlü test bozukluğu nedeniyle karyotipleme yapılan hastaların %1'inde Trizomi 21, NT artışı nedeniyle karyotipleme yapılan hastaların; %13.3'ünde Trizomi 21, % 5.3'ünde Trizomi 18, %1.7'sinde Trizomi 13 saptanmıştır. İleri anne yaşı nedeniyle karyotipleme yapılan hastaların; %1.3'ünde Trizomi 21, %0.6'sında Trizomi 18 saptanmıştır. MSS anomalisi saptanan 137 hastanın %18.2'sinde ventrikülomegali görülürken, %11.7'sinde spina bifida tespit edilmiştir. Holoprosensefali nedeniyle karyotipleme yapılan 12 hastanın 6'sında (%50) tanı trizomi 13'tür, Kardiyak anomali saptanan 67 hastanın %53.7'sinde VSD-AVSD görülmüştür. Bunların % 43.5'nda kromozomal anomali saptanmıştır. Kromozom anomalili grubun %19.4'ünde Trizomi 18, %11.1'inde Trizomi 13, %8.3 'nde Trizomi 21 izlenmiştir. Çalışmaya alınan hastalarda en sık görülen minör belirteç ense pilisi artışıdır (%17.3). Ense pilisi artışı görülen hastalarda kromozomal anomali görülme oranı %4.55'tir. Veriler ışığında çalışmamız, üçüncü basamak bir hastanedeki kayıtların irdelendiği, güncel, literatüre yeni katkılar sunan, daha ileri araştırmalar için araştırmacılara yol gösterici bir çalışmadır.
Epilepsi tanılı erkek hastalarda üreme fonksiyonları
Giriş ve Amaç: Epilepsi, sık görülen kronik nörolojik hastalıklardan biridir. Epilepsi tanısı olan bireylerde, hormonal değişiklikler ve üreme fonksiyonlarında anormallikler ortaya çıkabilmektedir. Çalışmamızda epilepsi tanılı, antiepileptik ilaç alan erkek hastalarda üreme fonksiyonları ve doğan çocuklarında anormallik araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Epilepsi polikliniğinde takip edilen 52 erkek epilepsili hasta alındı. Olguların öyküleri alınarak nörolojik muayeneleri tamamlandı. Hastalara IIEF (Uluslararası Erektil İşlev Formu) ve Beck Depresyon Ölçeği uygulandı. Serum serum testesteron, luteinize edici hormon (LH), folikül stimulan hormon (FSH), prolaktin (PRL) ve estrojen düzeyleri bakıldı. Ayrıca serum açlık kan şekeri, karaciğer fonksiyon testleri, böbrek fonksiyon testleri, sodyum düzeyleri, tiroid fonksiyon testleri ve B12 serum düzeylerine bakıldı. Son 6 ay içerisinde çekilmiş EEG (elektroensefalografi) incelemeleri ve takipleri sırasında çekilmiş serebral görüntülemeleri retrospektif olarak değerlendirildi. Verilerin istatistiksel analizi için SPSS programı 20.0 sürüm kullanıldı. Bulgular: Çalışmamızda epilepsi tanılı erkek hastalarda erektil disfonksiyon prevalansı % 63,5 bulundu. Antiepileptik ilaç tedavisi sonrası erektil disfonksiyon geliştiğini belirten hastaların oranı % 40,4 dır. Politerapi alan hastaların depresyon açısından daha yüksek risk altında olduğu saptandı. Depresif bozukluğu olan hastalarda erektil disfonksiyon belirlenirken (r:-0,568), nöbetleri kontrol altında olmayan hastaların daha depresif olduğu görüldü (p:0,044). Politerapi alan hastalarda estrojen düzeyi daha yüksek (p:0,013), luteinize edici hormon (LH) düzeyi ise daha düşük bulundu. Olguların çocuklarının 7'sinde anormallik (3 çocukta epilepsi, 1 çocukta patent foramen ovale, 1 çocukta undervirilize male, 1 çocukta guatr ve 1 çocukta da konjenital miyotoni) gözlendi. Sonuç: Epilepsi tanılı erkek hastaların çocuklarında konjenital malformasyon/anormallik gelişebileceği gözardı edilmemelidir. Dikkatli bir risk değerlendirmesi sonucunda hasta ve yakınlarına gerekli destek ve bilgi yol gösterici alacaktır. Anahtar Sözcükler: Epilepsi, hormon, malformasyon
Dentofasiyal deformiteli hastalarda ortognatik yaşam kalitesi anketinin Türkçe uyarlamasının geçerlik ve güvenirliği
Diş hekimliği alanında bireylerin yaşam kalitelerini etkileyen önemli sağlık problemlerinden biri de dentofasiyal problemlerdir. Gelişimsel ve kronik bir durum olan dentofasiyal problemlerde bireylerin tedavi olmak istemesinin ana sebebi anormal yüz görünümünün sosyal handikaplarından doğar. Çiğnemede zorluk, rahatsızlık ve ağrı (özellikle TME disfonksiyonuna bağlı) gibi fonksiyonel problemler de tedavi ihtiyacının doğmasında etkilidir fakat genelde hastanın yüz görünümünün sosyal anlamda yarattığı negatif etkilerin gölgesinde kalır. Bu nedenle de doğrudan yaşam kalitesi konusuna dönüşür. Bu çalışmanın amacı "Ortognatik Yaşam Kalitesi Anketi"nin Türkçe' ye çevrilmesi ve Türk popülasyonuna kültürel adaptasyonunun sağlanmasıdır. Kültürel adaptasyon işlemi Beaton ve ark. larının yayınladıkları rehber doğrultusunda gerçekleştirildi. Bu prosedür 6 aşamadan oluşmaktadır. Bunlardan ilki başlangıç çevirisinin uzman kişiler tarafından yapılması, ikinci olarak çevirilerin birleştirilmesi ve üçüncü olarak çevirilerin tekrar İngilizce' ye çevrilmesidir. Dördüncü aşamada çevirilerin son halinin uzman komite tarafından değerlendirilmesi sonunda final versiyonun test edilmesi ve son olarak da bu sürecin değerlendirilip uygun bir çeviri olduğuna karar verilmesi aşamalarını kapsamaktadır. Doğrulama sürecinde, Ortognatik Yaşam Kalitesi Anketi (OQLQ) sonuçları daha önce Türkçe geçerlik ve güvenirliği yapılmış olan OHIP-14 (Ağız Sağlığı Etki Ölçeği-14), SF-36 (Kısa Form-36) anketleriyle ve VAS (Görsel Analog Skala) ile karşılaştırıldı. Çalışmaya katılan hastalara araştırmaların detayları anlatıldı ve bu hastalar tarafından aydınlatılmış onam formu imzalandı. Çalışmaya Sınıf II veya Sınıf III iskeletsel deformitesi olan, anterior açık kapanış, laterognati, vertikal maksiller fazlalık veya bunların kombinasyonları nedeniyle ortognatik cerrahi endikasyonu olan hastalar, cerrahi öncesi hazırlık aşamasında olan ortodontik tedavisi henüz başlamamış olan hastalar, büyüme gelişimini tamamlamış hastalar, Türkçe bilen ve Türkçe konuşan hastalar dahil edildi. Daha önceden ortognatik cerrahi yapılmış olan, maksillofasiyal travma öyküsü olan, dişsiz olan, dudak damak yarığı olan, kraniofasiyal deformitesi olan, mental retarde olan ve sendromu olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Çukurova Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'ne başvuran, dentofasiyal deformite tanısı konulan, ortodontik tedavi de dahil olmak üzere herhangi bir tedavi başlanmamış olan 69 hastaya 3 anketin (OHIP-14, SF-36, OQLQ) Türkçe versiyonu uygulandı. Bunlara ek olarak hastaların kendi görünümleri ve fonksiyonlarını puanlayacağı VAS değerlendirmesi de yapıldı. Aynı hastalara bir hafta sonra OQLQ testi ikinci kez uygulandı. Çalışmaya dahil edilen 69 hastanın yaş ortalaması 23,57± 6,61 idi (min:18 max:51). Güvenirlik analizlerinde OQLQ' nun alt grubunda cronbach alpha sayıları sırasıyla; deformitenin sosyal yönleri alt grubunda 0,944 (p<0,001), fasiyal estetik alt grubunda 0,873 (p<0,001), oral fonksiyon alt grubunda 0,894 (p<0,001), deformitenin farkındalığı alt grubunda 0,887 (p<0,001) bulundu. OQLQ anketinin geçerliği analiz edildiğinde SF-36'nın alt gruplarıyla anket arasındaki ilişkinin zayıf olduğu saptandı, OHIP-14'ün fonksiyonel sınırlılık alt grubuyla OQLQ' nun oral fonksiyon alt grubu yüksek korelasyon gözlenirken diğer alt gruplar ile orta derecede korelasyon gözlenmiştir. VAS değerlendirmesi OQLQ-TR alt gruplarından oral fonksiyon ile yüksek derecede korelasyon gözlenirken diğer alt gruplarla orta derecede korelasyon gösterdi. Bu çalışmanın sonuçlarına göre OQLQ' nun Türkçe versiyonu geçerli ve güvenilir bulunmuştur. Bu anketin tekrarlanabilir, geçerli ve güvenilir olması dentofasiyal deformitesi olan ve Türkçe bilen hastaların hayat kalitelerinin değerlendirilebilmesi açısından faydalı bir araç haline gelmesini sağlamıştır. Anahtar Sözcükler: Dentofasiyal Deformite, Ortognatik Yaşam Kalitesi Anketi, OQLQ, Psikolojik Değerlendirme
Anorektal malformasyon nedeni ile ameliyat edilmiş hastaların kontinans ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi
Amaç: Anorektal malformasyonlar takibi ve tedavisi zor olan hastalık grubudur. Bu nedenle opere edilen hastalar ameliyat sonrasında da inkontinans, kabızlık ve soiling gibi yaşam kalitelerini etki eden problemlerle karşılaşmaktadırlar. ARM nedeniyle kliniğimizde opere edilen hastaların ameliyat sonrasında oluşan problemlerini araştırmak ve bunlara etki eden faktörleri ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2007 ile Aralık 2017 arasında ARM sebebiyle opere edilen 110 çocuğun dosyası retrospektif incelendi. Çalışmaya dahil edilen hastalarda prenatal patoloji, akraba evliliği, yaşı, cinsiyeti, radyolojik bulguları, başvuru şikayetleri, ilk müdahale zamanı, ilk müdahale şekilleri, eşlik eden anomaliler, genel anestezi altında muayene bulguları, ameliyat teknikleri, kolostomi şekilleri, fistül yeri, erken ve geç dönem komplikasyonları, redo operasyon endikasyonu, operasyon şekilleri, Holschneder, Kelly ve Temploton skorlama sonuçları kaydedildi. Opere edilen hastalarda fistül yeri, yapılan operasyon şeklinin, eşlik eden anomali ve diğerlerinin kontinans skorlama değerleri arasında olan ilişki araştırıldı. Verilerin istatistiksel analizinde IBM SPSS Statistics Versiyon 20.0 paket programı kullanıldı. Bulgular: Hastaların 22 yüksek tip, 44 orta tip, 32'si ise alçak tipti.6 hastada kloakal anomali vardı. Altı hasta dış merkezde opere olarak gelmiştir. Hastaların başvuru şikayetlerine bakıldığında en sık başvuru şikayeti anüsün yokluğu 63 (%57,3) hastada mevcuttur. Hastaların tanısı genelde fizik muayene ile konuldu. Ek sistem patolojileri ve eşlik eden anomalileri araştırmak için USG,EKO,VCUG ve farklı grafiler çekildi. Ek anomali en sık urogenital sistemde görüldü (%43,6). İkinci sıklıkta ise kardiak anomaliye (% 33,6) rastlandı. Hastalara ilk müdahele olarak en sık kolostomi açılmıştır.75 (%68,2) hastada kolostomi yeri inen kolondan olup diverjandı. Definitif cerrahi ve redo cerrahide en sık kullanılan yöntem PSARP'tı (88/16).Hastaların çoğunda erken ve geç ameliyat sonrası komplikasyonlar rastlanmamıştır. İlk yapılan müdahile şekilleri (kolostomi açılması, dilatasyon, anoplasti, PSARP) arasında, nöroşirorjik müdahale edilenlerle edilmeyenler arasında, üriner sistemlerde patolojisi olanlarla olmayan hastalar arasında, definitif cerrahi şekilleri arasında, definitif cerrahi sonrası 2'li antibiyotik alanlarla 3'lü antibiyotik alanlar arasında ve fitül yerleri arasında Kelly, Templton ve Holschneider skor ortalamaları bakımından anlamlı bir fark bulundu. Kontinans değerlendirilmesinde kullanılan Kelly, Temploton ve Holshcnider skorlamalar arasında bir çok diğer parametrelerde ise anlamlı fark bulunmadı. Sorguda 13 (%11,8) hastanın skorlama ile bağlı bilgilerine ulaşılmadı. Bizim çalışmamızda hastaların genel skorlama ortalamaları yüksek geldi. Holschneider skoru için ortalama puan değeri 10,56±3,72 ortanca 13'dü (2-14). Kelly skoru için bu değer 3,97±1,97 ortanca değer 5 di (0-6). Temploton skoru için ise bu değer 3,73±1,60 ortanca değer 4,5'di (0,5-4,5). Sonuç: Sonuç olarak hastaların ortalama % 15,5 de inkontinanas izlenmiş olup bu hastalarda da orta ve yüksek tip ARM, Down sendromu, MMR ve eşlik eden koksiks ve sakral anomaliler mevcuttu. Hasta yönetim kılavuzlarında olmasa da her yaş grubunda kullanılabildiği için, stimülatör muayenesini, hasta takibinde, tekrar operasyon gereksiniminde, postoperatif prognoz değerlendirilmesi için önermekteyiz. Yaş grubu uyumsuz olan, mental retarde hastalarda elektrik stimületörle yapılan muayeneler de prognostik ve faydalıdır. Alçak tip atrezilerde, taşma inkontinansa neden olan kabızlık çok olabileceği için ameliyat sonrası hastaların kabızlık açısından yakın takip edilmelidir. Anahtar sözlük: Anorektal malformasyonlar, Kelly, Holschnider, Temploton skoru
Tip-1 chiari malformasyonlarında dekompresyon ve vertikal insizyon ile tek kat duroplasti cerrahisinin klinik sonuçlarıa
Chiari tip I malformasyonunda cerrahi tedavide; dekompresyon, dekompresyon sonrası duroplasti ve durasplit tekniği kullanılmaktadır. Ayrıca bizim cerrahi tekniğimizde olduğu gibi duranın sadece parietal yaprağını vertikal insizyonlar ile açarak akordiyon şeklinde dura genişlemesi sağlanmaktadır. Bu işlem BOS fistülü, serebellum ve beyin sapı herniasyon riskinin azaltılmasına önemli katkı sağlamaktadır. Bu doğrultuda araştırmamızın amacı; Chiari tip I malformasyonu tanısı ile duroplasti ve durasplit tekniğinden farklı olarak, BOS fistülü, serebellum ve beyin sapı herniasyonu riskini azaltmak amacıyla dekompresyon ve vertikal insizyonla tek kat duroplasti cerrahisi tekniği uygulanan hastaların sonuçlarının, klinik ve radyolojik olarak retrospektif değerlendirilmesidir. Araştırma T.C. Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanlığı Klinik Araştırmalar Etik Kurulu 04.01.2022-E.220530 tarih ve sayı numaralı izni ile Chiari Tip I tanısı almış 13 erkek 21 kadın hasta ile yapılmıştır. Hastalarda dekompresyon ve dural genişleme yapıldıktan sonra Chicago Chiari ölçeği, VAS ve Boyun özürlülük indeksi ile hastaların klinik özelliikleri değerlendirilmiştir. Hastaların yaş ortalaması 33.91±10.86 iken preop VAS 7.88, postop VAS 3.21, Chicago chiari son durum skalası-postop 6. ay sonucu ise 13.97 olarak tespit edildi. Boyun özürlülük sorgulama anketinden preop alınan puan 23.50 iken postop 6. ayda 12.03, 1. yılda ise alınan puanın 11.50 olduğu tespit edildi. Araştırma sonucunda Suboksipital ağrı, eklem ağrısı, ekstremitedeki uyuşukluk, dengesizlik, ekstremitede kasılma, uyku apnesi ve serebellar bulgunun istatistiksel olarak anlamlılık oluşturacak şekilde postop dönemde azalma gösterdiği belirlenmiştir (p<0,05). Uyguladığımız dekompresyon ve vertikal insizyonla tek kat duroplasti tekniği ile düşük komplikasyon oranları ve iyi cerrahi sonuçlar alındığı belirlenmiştir.
Prenatal fetal anomali nedenli terminasyonların genetik ve morfolojik incelenmesi
Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde fetal anomalilerle sıklıkla karşılaşılmakta ve tersiyer bir referans merkezi olan hastanemize sıklıkla yönlendirmeler yapılmaktadır. Çalışmamızda prenatal tanı konulmuş fetal anomali nedenli terminasyonların genetik ve morfolojik incelemesi yaparak, fetal anomalilerle genetik anomaliler arasındaki ilişkiyi araştırmak istedik. Çalışmaya 01.11.2018–28.02.2020 tarihleri arasında Anabilim Dalımız polikliniğine başvurmuş ve yapılan ultrason incelemeleri neticesinde terminasyon kararı alınmasına sebep olacak fetal anomali veya anomalilere sahip hastalardan genetik inceleme yapılması uygun bulunan 56 hasta dahil edildi. Çalışma retrospektif olarak yapıldı. Çalışmamızda toplam 56 hastadan 11'inde genetik inceleme için uygun ve yeterli materyalin olmamasına bağlı genetik değerlendirme yapılamadı. Genetik olarak incelenebilen 45 hastanın 10 tanesinde genetik anomali saptandı. Literatürde en sık rastlanan fetal anomali kardiyak anomaliler olsa da çalışmamızda en sık izlenen fetal anomali merkezi sinir sistemi anomalileri olarak tespit edildi. Bu durum ülkemizde yapılan eşdeğer çalışmalarla benzer bulundu. Literatürde fetal anomaliler nedeniyle terminasyon işlemi sonrası genetik inceleme yapılmasına ilişkin çok az çalışma olduğundan çalışmamız çok değerlidir. Çalışmamız terminasyon sonrası hangi hastalardan genetik incelemenin yapılması gerektiği hususunda yol gösterici olacaktır.
Gaziantep il merkezinde 12-18 yaş grupları arasında M.palmaris longus dağılımının araştırılması
23 ÖZET Gaziantep'te, 1973-1979 doğumlu 7000 öğrenci üzerinde MPL agenezisi "Tendon muayene" yöntemi ile araştırıldı. 2379 kız öğrencinin 247'sinde sağda (%10,3), 301'de solda (%12,6), 1078'de bilateral (%45,8) MPL agenezisi olduğu saptandı. 4621 erkek öğrencinin ise 347'sinde sağda (%7,5), 555'de solda (%12/0), 1949'da bilateral (%42,2) agenezis bulundu. Sonuçta kızlarda unilateral ve bilateral MPL agenezis oranı daha yüksek olduğu görüldü. Kız ve erkeklerde bilateral MPL agenezis oranı unilateral MPL agenezisinden çok fazla olduğu saptanmış ve diğer ülke insidanslarına göre çok yüksek olduğu görülmüştür (%63,9). Kadavra çalışmalarımızda saptanan variyasyonlar ise "ters dönmüş MPL" ve "ters dönmüş digastrik MPL" örnekleridir.
Konjenital katarakt cerrahisi sonrası gelişen komplikasyonların değerlendirilmesi
Bu çalışmada, 101 hastanın 136 gözü yaşlarına göre 3 ayrı grupta retrospektif olarak incelendi. Grup 1'de (<24ay) 56 göze, lensektomi, arka kapsülotomi ve ön vitrektomi uygulanırken; göziçi lens uygulanmadı. Grup 2'de (24-96ay) 65 göze, lensektomi, arka kapsülotomi ve ön vitrektomi sonrasında 22 göze Acrysof MA60BM, 17 göze Sensar 40e ve 26 göze Eyecryl 600 uygulandı. Grup 3'de 15 göze( 97-192ay), lensektomi sonrasında 2'sine Acrysof MA60BM, 9'una Sensar 40e ve 4'üne Eyecryl 600 göziçi lens uygulandı. Postoperatif en sık komplikasyon arka kapsülotomi kenarı fibrozis olarak saptandı. Bu komplikasyon grup 1'de 29 (%51.8), grup 2'de 33 (%50.8) gözde saptandı. Grup 3'de 4 (%26.7) gözde arka kapsül kesafeti en sık komplikasyon olarak saptandı. Grup 2'de, Acrysof MA60BM uygulanan gözlerin 10'unda (%45.5), Sensar 40e uygulanan gözlerin 7'sinde(%41.2) ve Eyecryl 600 uygulanan gözlerin 16'sında (%61.5) arka kapsülotomi kenarı fibrozis saptanırken; grup 2'de göziçi lens ve arka kapsül kenarı fibrozis ilişkisi istatistiksel olarak anlamlı değildi. Grup 3'de Acrysof MA60BM uygulanan gözlerde arka kapsül kesafeti saptanmazken; Sensar 40e uygulanan 1 (%11.1) ve Eyecryl 600 uygulanan 3 (%75) gözde arka kapsül kesafeti saptandı. Grup 3'de göziçi lens tipi ve arka kapsül kesafeti ilişkisi istatistiksel olarak anlamlıydı.Olgular, aşırı fibrin reaksiyonu, sekonder glokom, pupiller çekinti ve anterior sineşi açısından incelendiğinde artan yaşla bu komplikasyonların daha az sıklıkta görüldüğü saptandı. Anterior sineşi, grup 1'de istatistiksel olarak anlamlı oranda yüksek saptandı. Göziçi lens üzeri presipitat ve göziçi lens desantralizasyonu, grup 2'de grup 3'e göre daha yüksek oranda saptanırken; endoftalmi grup 1'de 1, korteks bakiyesi grup 1'de 1, grup 2'de 4 ve retina dekolmanı ise grup 1'de 1 olguda saptandı.Cerrahi uygulanan yaş arttıkça azalan inflamatuar yanıtı ön segment komplikasyonlarını azaltmaktadır. Gelişen teknoloji ve cerrahi teknikler, göziçi lensleri daha çok cerrah tarafından tercih edilir hale getirmiştir; ancak erken yaşta yapılan göziçi lens uygulamasının inflamatuar yanıtı arttırdığı özellikle ön kamara komplikasyon sıklığında artışa neden olduğu çalışmamızda da gösterilmiştir. Konjenital katarakt cerrahisinde tercih edilmesi gereken göziçi lens için halen geniş serilere, uzun süreli takiplere ve daha homojen hasta gruplarında yapılacak çalışmalara gereksinim vardır.Anahtar kelimeler: Konjenital Katarakt Cerrahisi, Komplikasyonlar, Göziçi lens
Tiroid disgenezisine bağlı konjenital hipotiroidili çocuklarda PAX-8, TTF-1 VE TTF-2 gen polimorfizmlerinin rolü
Amaç: Tiroid disgenezisine bağlı konjenital hipotroidi tanısı almış çocuklarda PAX-8, TTF-1 ve TTF-2 gen polimorfizmlerinin rolünün olup olmadığının araştırılması hedeflenmektedir. Çalışılan polimorfizmlerin bir fonksiyonu olup olmadığının belirlenmesi hastalığın tanı, tedavi ve patogeneziyle ilgili araştırma ve uygulamalara yeni açılımlar sağlayabilecek ve konjenital hipotroidinin önlenmesi ve yeni tedavi hedeflerinin belirlenebilmesi ile ilgili önemli bilgiler verecektir.Materyal ve Metod: Bu çalışma 100 hasta, 100 kontrol grubu olmak üzere toplam 200 çocuk ile yapıldı. Tüm hastaların tanı yaşı, cinsiyet, TSH düzeyi, sT4 düzeyi, tiroglobülin düzeyi, ultrasonografi bulguları kaydedildi. Hasta ve kotrol grubundan alınan kanlardan öncelikle DNA eldesi yapıldı. TTF1 (rs3739914), TTF1 (2054238), TTF2 (rs998532) ve PAX8 (rs80049915) gen bölgelerinin PCR yöntemiyle çoğaltılması işlemi yapıldı. DNA dizileme işleminin ardından her gen bölgesi için SNP (single nucleotide polimorphism) değişimi olan diziler tespit edilmiştir.Sonuçlar: TTF1 (rs3739914) gen bölgesinde 100 hasta ve 100 kontrol grubunda polimorfizim saptanmadı. TTF1 (2054238 C/T) gen bölgesinde 76 hastada polimorfizm saptanmadı, 24 hastada CT heterozigot mutasyonu saptandı. Kontrol grubunun 80'inde polimorfizm saptanmadı, 20'sinde CT heterozigot mutasyonu saptandı. TTF1 (2054238 C/T) gen polimorfizminin hastalık için bir risk faktörü olmadığı görüldü (odds=0,766[0,387-1,518], p=0,445). TTF-2 (rs998532) gen bölgesinde 94 hastada polimorfizm saptanmadı, dört hastada GA heterozigot mutasyonu saptandı, iki hastada GG homozigot mutasyonu saptandı. Kontrol grubunda 96 hastada polimorfizm saptanmadı, dört hastada GA heterozigot mutasyon saptandı. TTF-2 (rs998532) gen polimorfizminin hastalık için bir risk faktörü olmadığı görüldü (odds=0,707[0,189-2,641], p=0,606). PAX8 (rs80049915) gen bölgesinde 100 hasta ve 100 kontrol grubunda polimorfizim saptanmadı.Yorum: Tiroid disgenezisine bağlı konjenital hipotiroidili çocuklarda PAX-8, TTF-1 ve TTF-2'nin sık görülen SNP gösteren bölgelerinde hastalıkla ilişkili polimorfizm saptanmadı.Anahtar Kelimeler: Çocuk, Disgenezis, Genotip, Konjenital hipotiroidi.
Geniş alt dudak defektlerinin rekonstrüksiyonunda üçgen defekt kapatım yönteminin kullanılması ve fonksiyonel sonuçların değerlendirilmesi
Geniş alt dudak defektlerinin kapatılmasında iyi estetik ve fonksiyonel sonuçlar elde etmek cerrahlar için hala başarılması zor bir görevdir. Bu çalışmada, geniş alt dudak defektlerinin rekonstrüksiyonunda daha kaliteli sonuçların sağlanması için tanımlanan yeni bir yöntem olan ?Üçgen Kapatım Yöntemi? nin kullanımını ve fonksiyonel açıdan değerlendirilmesine dair sonuçlarını sunmaktayız. Bu teknikte, eşit olmayan z-plasti tasarımı kullanılarak iki adet flep elde edilir. İlk flep depressör anguli oris kasını içeren kas-deri flebi, ikinci flep ise yalnızca deriyi içeren bir fleptir. Alt dudakta bulunan defekt kas-deri flebi ile onarılırken, bu flebin donor alanı ise kaldırılan ikinci flep ile kapatılır. Oral sfinkter rekonstrüksiyonu depressör anguli oris kasının sağlam tarafta bulunan orbikülaris oris kasına dikilmesi ile gerçekleştirilir. Vermilyon ve bukkal sulkus defektinin onarımı üst dudak bukkal sulkusundan kaldırılan bir transpozisyon flebi ile sağlanır. Bu yöntem 5 yıl boyunca 32 hastada primer olarak kapanmayacak alt dudak kanserlerinin çıkarımı sonucu ortaya çıkan geniş alt dudak defektlerinin kapatılmasında kullanıldı. Hastaların uzun dönem takiplerinde (Ortalama: 34 ay) tüm hastalarda kabul edilebilir estetik ve fonksiyonel sonuçlar elde edildi. Tüm hastaların oral sfinkter fonksiyonları fizik muayene ve elektromyografi ile değerlendirildi ve hepsinde iyi estetik sonuçların yanında duyulu bir alt dudak ile beraber intakt bir oral sfinkter fonksiyonu elde edildiği görüldü. Bu sonuçlar, literatürdeki alt dudak rekonstrüksiyonunda kullanılan diğer teknikler ile karşılaştırıldığında daha üstün bulundu. 1 hasta dışında tümör nüksü ile karşılaşılmadı. Hiçbir hastada mikrostomiye rastlanmadı. Sonuç olarak iyi fonksiyonel ve estetik sonuçlar sağlaması açısından, Üçgen Kapatım Yöntemi' nin geniş alt dudak defektlerinin kapatılmasında kullanışlı bir alternatif olduğunu düşünmekteyiz.
Kohlear implant adaylarının implant öncesinde yapılmış olan bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans görüntülemelerinin değerlendirilmesi
Konvansiyonel işitme cihazlarından yarar göremeyecek kadar ileri düzeyde sensörinöral işitme kaybı olan hastalarda kohlear implant uygulaması ile işitme sağlanabilmektedir. Kohlear implant adaylarında kohlear sinir ve kohlea varlığının gösterilmesi gerektiğinden operasyon öncesinde bilgisayarlı tomografi (BT) ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) kritik öneme sahiptir. Ayrıca radyolojik değerlendirme ile işitme kaybının etyolojisi ve anatomik varyasyonlar saptanabileceğinden olası komplikasyonlar ve operasyon başarısı da önceden tahmin edilebilir. Bu retrospektif çalışmadaki amacımız, kohlear implant adaylarının ameliyat öncesi çekilen BT ve MRG incelemelerinde dikkat edilmesi gereken noktaları, karşılaşılabilecek patoloji ve varyasyonları, bizim olgularımızda tespit ettiğimiz bulgularla birlikte literatür ışığında tartışmaktır.Çalışmamızda Radyodiagnostik Anabilim Dalımızda BT veya MRG tetkikleri yapılan 100 kohlear implant adayı değerlendirildi. Olguların 44'ünün sadece BT, 56'sının ise hem BT hem MRG incelemesi bulunmaktaydı. BT görüntülerinin değerlendirilmesinde 23 olguya ait 46 kulakta (%23) konjenital, 5 olguya ait 9 kulakta (%4.5) ise akkiz olmak üzere toplamda 54 kulakta (%27.5) kohleovestibüler patoloji saptandı. Kohlear anomalilerin saptanmasında ve sınıflandırılmasında iki modalite arasında fark saptanmadı. Temporal kemiğin detaylı anatomik yapısı, fasiyal sinirin temporal kemikteki seyri ve juguler bulbun konumu ancak BT ile gösterilebildi. Kohlear sinirin direk görüntülenmesi ve santral patolojilerin değerlendirilmesi ise sadece MRG ile mümkün oldu. Ayrıca kohlear obliterasyon MRG ile daha erken dönemde saptanabildi.Sonuç olarak, temporal kemiğin ve iç kulağın görüntülenmesinde her iki modalite birbirinden farklı ancak birbirini tamamlayıcı bilgiler sunmaktadır. Bu nedenle kohlear implant adaylarının preoperatif radyolojik değerlendirilmesinin hem BT hem MRG'yi kapsaması gerektiği düşüncesindeyiz.