Cerrahi tedavi

156 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

2009-2012 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Kliniği'nde morbid obezite hastalarında yapılan roux-en-y gastrik by-pass ameliyatlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi

Amaç: Dünya çapında bir sorun olan ve insanların sağlığına olduğu sorun kadargetirdiği ekonomik zarar ile de büyük bir sorun olan morbid obeziteyi tanımlayıpdünyadaki tedavi seçeneklerini gözden geçirerek,kliniğimizde de uygulamaktaolduğumuz açık ve laparaskopik RYGBP cerrahisinin sonuçlarını literatürlekarşılaştırmak amacıyla bu çalışmayı yaptık.Materyal-Metot: 2006 ve 2012 yılları arasında gerçekleştirdiğimiz 186'sı açık, 28'ilaparaskopik prosedür olmak üzere toplam 214 gastrik by-pass hastası vardı.Laparaskopik prosedürlerden 3 tanesine konversiyon yapılarak açığa geçildi. Buhastaların komplikasyon, mortalite ve uygulanan teknik açısından literatür ilekarşılaştırmaları yapılmıştır.Bulgular: Toplamda %15,4 komplikasyon, %1,4 mortalite vardır. Laparaskopikprosedürde mortalitemiz olmamıştır. Açığa dönme oranı %10,7'dir. Açık teknikte dalakyaralanması olmasına rağmen splenektomimiz yoktur. Perop anostomoz kaçağı %2.1,gastrointestinal sistem hemorajisi %1,07, mortalite %1,4 oranındadır. Laparaskopikolarak dalak yaralanması, gastrointestinal sistem hemorajisi ve eksitus olmamıştır.Perop anostomoz kaçağı 3 hastada meydana gelerek %10,7 oranında gerçekleşmiştir.Sonuç: Kliniğimizde elde ettiğimiz bulgular literatürle karşılaştırıldığında anlamlı birfark gözlenmemiştir. Bu hastalığın cerrahi tedavisinin açık ve laparaskopik RYGBPolarak, dünyada olduğu gibi kliniğimizde de başarılı ve etkin olarak uygulandığınısöyleyebiliriz.

Cerrahi tedaviCerrahi-sindirim sistemiObezite+2
Orhan Gözeneli
İnönü University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Burun tamponunun kalış süresine bağlı olarak oluşan mukozal değişikliklerin histopatolojik olarak değerlendirilmesi (deneysel çalışma)

Giriş-Amaç: Bu deneysel çalışmada tavşanların burnuna yerleştirilen tamponların kalış süresi ile dokuda oluşacak histopatolojik değişikliklerin saptanması ve böylece nazal tamponun kalış süresi ile olası perforasyon arasında bağlantı olup olmadığının araştırılması planlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Toplam 28 tavşan randomize seçilerek yedişer tavşandan oluşan dört grup oluşturuldu. Kontrol grubu olan grup A için tampon uygulanmadı. Anestezi sağlandıktan sonra iki taraflı uygun büyüklükte hazırlanan silikon nazal splint kullanılarak burun tamponu uygulandıp 4/0 ipek ile sütüre edildikten sonra B grubunda 5, C grubunda 10 ve D grubunda ise 15 gün süreyle tampon burunlarında tutuldu. Grup A da hemen, diğer gruplar için ise belirlenen bekleme süreleri sonunda tekrar anestezi uygulanarak tamponlar çıkartıldıktan sonra kolümelladan yaklaşık 1 cm uzaklığından nazal septal mukozadan 0,5x0,5 cm ebadında biyopsiler alındı.Bulgular: Kontrol grubunda (A) normal histolojik görünüm mevcuttu. B,C ve D grubunda A grubuna göre histomorfolojik bulguların şiddeti açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlılık mevcuttu (p <0.005). Tamponun kalış süresi uzadıkça inflamasyonun şiddeti de artış gösteriyordu. B ile C grubu arasında istatistiksel olarak anlamlılık mevcut değildi (p > 0.005). B ile D grubu ve C ile D grubu arasında istatistiksel olarak anlamlılık mevcuttu (p<0.005). Mukozal ülserasyon da inflamasyona benzer şekilde nazal tamponun en uzun kaldığı 15 günde en fazla olup 2 olguda ise makroskopik perforasyon gelişmişti. Histopatolojik incelemede 5 günde tamponu alınanların beşinde mukoaza hafif inflamasyon diğer ikisinde submukozaya uzanan orta derecede inflmasyon saptandı.10. gün tampon alınanların iki tanesinde mukozayı tutan hafif inflamasyon gözlenirken beşinde mukoza ve submukozayı da tutan orta derecede inflamasyon görülmüştür. Tamponların 15. gün alındığı deneklerde ise iki makroskopik perforasyon görülmüş, histopatolojik incelemede ise bir hayvanda mukoza ve submukozayı tutan orta şiddetinde inflamasyon saptanırken diğer dört denekte submukozaya uzanan şiddetli inflamasyon bulguları, iki hayvanda da perforasyonla seyreden şiddetli enflamasyon görüldü.Sonuç: Tüm bu veriler bir arada değerlendirildiğinde nazal tamponların kalış süreleri uzadıkca nazal mukozada inflamasyonun artmasına ve bunun nazal mukozada geri dönüşümsüz harabiyetler ortaya çıkarabileceği görüşündeyiz. Ayrıca septoplasti operasyonlarından sonra gelişebilecek septal perforasyonlar ile burun tamponunun kalış süresi arasında ilişki olabileceği düşünülebilir. Bu konuda klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.Anhtar kelimeler: Septum perforasyonu, septoplasti, burun tamponlanması

BurunCerrahiCerrahi tedavi+4
Mehmet Tan
İnönü University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üriner inkontinans nedeni ile yapılan transobturator tape (TOT) ve kelly plikasyonu operasyonlarının karşılaştırılması

Üriner inkontinans, kadınlarda sosyal ve hijyenik olarak yaşam kalitesinde olumsuz etkiye yol açmaktadır. Üriner inkontinansın cerrahi tedavisine yönelik pek çok metod olmasına rağmen, halen altın standart bir yöntem belirlenememiştir. Çalışmamızda üriner inkontinansı etkileyebilecek faktörleri araştırmak ve üriner inkontinans tedavisinde kullanılan cerrahi yöntemlerden TOT ve Kelly plikasyonu operasyonlarının kısa dönem sonuçlarını karşılaştırmak amaçlanmıştır. Ocak 2016 ve Aralık 2021 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'nde üriner inkontinans nedeni ile transobturator tape (TOT) ve Kelly Plikasyonu operasyonu uygulanan, 253 hastanın verileri ameliyattan sonraki 1 yıllık değerlendirmeleri göz önünde bulundurularak retrospektif olarak incelendi. Hastaların preoperatif ve postoperatif bilgileri, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi bilgi yönetim sistemi ve arşivleri kullanılarak analiz edildi. Hastaların yaş, operasyon çeşidi, tam idrar analizi, üre, kreatinin sonuçları, kronik hastalık durumları, menopoz durumu, gravide ve pariteleri, vücut kitle indeksleri, idrar kaçırma(üriner inkontinans) tipi, stres testinin pozitif olup olmaması, vajinal prolapsus dereceleri, postoperatif kontrollerde idrar kaçırma şikayetlerinin devam edip etmemesi incelendi. Hastalar TOT ve Kelly plikasyonu operasyonu olanlar olmak üzere iki gruba ayrıldı. Grup 1 TOT operasyonu geçirenler, Grup 2 Kelly plikasyonu operasyonu geçirenler olarak belirlendi. Sayısal normal dağılan değişkenler için student's t-testi, normal dağılmayan sayısal değişkenler için Mann-Whitney U testi kullanıldı. Kategorik değişkenler için ki-kare testi kullanılarak veriler değerlendirildi. Tüm istatistiksel analizler R-software v. 3.5.1 (R statistical software, Institute for statistics and mathematics, Vienna, Austria) aracılığıyla yapıldı. Ameliyattan sonraki 1 yıllık süreçte, 3'er aylık bulgulara bakıldığında Grup1 ve Grup 2 arasında istatistiksel olarak anlamlı fark izlendi. TOT operasyonu sonrası başarı oranı Kelly plikasyonu yapılan gruptan daha yüksekti. Parite ve gravida sayısına bakıldığında iki grup arasında anlamlı fark varken, yaş, VKİ, menopozal durum, üriner inkontinans tipi, laboratuar sonuçları, kronik hastalık durumu konusunda anlamlı fark izlenmedi. Genel popülasyona bakıldığında yaş, gravida, parite ve VKİ yükseldikçe üriner inkontinans görülme sıklığının arttığı ve postmenopozal durumun ve idrar yolu enfeksiyonunun üriner inkontinansta önemli bir risk faktörü olduğu izlendi. TOT ve Kelly plikasyonu operasyonu SÜİ tedavisinde uygulanan minimal invaziv cerrahi tekniklerden olup TOT kısa dönem başarısı çalışmamızda daha yüksek saptandı. SÜİ nedeni ile ilgili uygulanan daha başarılı cerrahi yöntemlerin belirlenmesi amacı ile daha fazla hasta sayısını ve değişkenleri içeren, prospektif çalışmaların olması daha faydalı olabilir.

CerrahiCerrahi tedaviKadınlar+4
Fatma Tülücü Kalkan
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erken evre endometrium kanseri tanısıyla opere edilen hastalarda lenfovasküler alan invazyonu ile diğer prognostik faktörlerin karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmada Erken Evre Endometrium kanserinde (Evre 1-2) lenfovasküler alan invazyonu ile ilişkili prognostik faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamızda, 2010-2020 yılları arasında kliniğimizde erken evre (Evre 1-2) endometrium kanseri tanısı ile birincil tedavide total histerektomi, bilateral salpingooferektomi ve/veya pelvik ve/veya paraaortik lenfadenektomi yapılan patoloji sonucu erken evre endometrium kanseri (Evre 1-2) olarak raporlanan 461 hastanın dosyaları taranmıştır. Hastaların klinikopatolojik ve demografik özellikleri değerlendirilmiştir. Hastaların yaş, kilogram, doğum sayısı, postmenopoz olup olmaması, histolojik tipine (Tip 1, Tip 2), histolojik grade'i(Grade 1-2-3), myometrial derinliği(1/2 myometriumu aşmış, aşmamış), alınan peritoneal sitolojisinin malign veya benign olması ile lenfovasküler invazyon olup olmaması karşılaştırılmıştır. Observed outcome ve predicted outcome arasındaki ilişki için Loess algoritması kullanılmıştır. Algoritmalar arasindaki ayırımını c-index(AUC) hesaplanarak değerlendirilmiştir. Bulgular: LVSI olan hastalar ile ileri yaş (p=0.006), menopozun varlığı (p=0.03), histolojik tip olarak Tip 2 olması (p=<0.0001), histolojik grade'in ileri olması (p=<0.0001), preoperatif CA 125 değerlerinin yüksek olması (p=0.001), peritoneal sitolojisin malign olması(p=<0.0001), servikal tutulum olması (p=<0.0001), tümörün myometrial derinliğinin 1/2'yi aşmış olması (p=<0.0001) ilişkili bulunmuştur. Yaptığımız modellemeye göre 3 açıklayıcı değişken ile LVSI güçlü bir şekilde ilişkili bulunmuş olup bu faktörler; myometrial invazyon (OR:3.72 0.18-7.6 %95 CI), histolojik grade (OR:1.82 0.11-2.94 %95 CI), peritoneal sitolojisi (OR:3.1 0.14-6.48 %95 CI). Bununla birlikte kilonun anlamlı olmadığı (p=0.9), doğum sayısının az veya çok olmasının anlamlı olmadığı (p=0.9), diyabetin olup olmamasının anlamlı olmadığı (p=0.9), hipertansiyon olup olmamasının anlamlı olmadığı (p=0.3), preoperatif smear ASCUS altı, CIN-3 üzeri olmasının anlamlı olmadığı (p=0.5)ve hpv değerlerine bakıldığında pozitif veya negatif olmasının anlamlı olmadığı (p=0.5) bulunmuştur. Sonuç: İleri yaş, post-menopoz dönemi, histolojik olarak tip 2, preoperatif CA 125 düzeyinin yüksek, serviks tutulumunun olması ile lenfovasküler alan invazyonu olan hastalar arasında ilişki olabileceği gözlemlenmiştir. Özellikle myometrial derinliğin ½ myometriumu aşmış, peritoneal sitolojisinin malign ve histolojik grade'in ileri olmasıyla lenfovasküler alan invazyonu olan hastalar arasında güçlü bir şekilde ilişki olduğu gözlemlenmiştir. Sistemik hastalıklar (diyabet, hipertansiyon), kilo, doğum sayısı, preoperatif bakılan smear ve HPV'nin ise lenfovasküler invazyonu olan ve olmayan hastalar arasında anlamlı fark olmadığı sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Erken evre endometrium kanseri, prognostik faktörler, lenfovasküler alan invazyonu

CerrahiCerrahi tedaviEndometrial neoplazmlar+5
İbrahim Taşkum
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Laparaskopik sleeve gastrektomi ameliyatında recruitment manevrasının solunum mekanikleri üzerine etkisi

Giriş-Amaç: Obezitenin en etkili tedavi yöntemlerinden birisi bariyatrik cerrahidir. Laparoskopik Sleeve Gastrektomi (LSG) morbid obezitenin cerrahi tedavisinde yeni bir yaklaşımdır. Obezite ve anestezi birbirlerinden bağımsız olarak, fonksiyonel rezidüel kapasitenin azalması ve atelektaziye yatkınlık oluşturur. Laparoskopik cerrahilerde uygulanan pnömoperitonyum da akciğer kompliyansında azalma ve atelektazi ile ilişkilidir. Obez hastalarda anestezi yönetiminin en önemli amaçlarından biri, obezite ve pnömoperitonyuma karşı havayolu ve alveolleri açık tutmaktır. Alveolar ''recruitment'' manevrası havayolu basınçlarını yüksek tutarak kapanmış alveolleri açar ve arteriyal oksijenizasyonu artırır. Çalışmamızın amacı, morbid obez hastalarda uygulanan, LSG ameliyatında, yapılan "Recruitment'' manevrasının solunum mekanikleri ve arteriyal kan gazları üzerine etkisinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza, elektif LSG ameliyatı planlanan 18-65 yaş arası, ASA II-III, vücut kitle indeksi 40-55 arasında olan toplam 60 hasta dahil edildi. Tüm hastalarımıza standart anestezi indüksiyonu ve idamesi uygulandı. Hastalar kura yöntemiyle iki gruba ayrıldı. Tüm hastalara düzeltilmiş kilo hesabına göre tidal volüm 6 mL.kg-1, 8 cmH2O pozitif ekspirasyon-sonu basınç (PEEP), inspire edilen oksijen (FiO2) %40, taze gaz akımı 4 L.dk-1 ve end-tidal karbondioksit (EtCO2) 30-35 mmHg arasında olacak şekilde solunum frekansı ayarlandıktan sonra mekanik ventilasyon uygulandı. Recruitment grubundaki (n=30) hastalara desuflasyondan 5 dk sonra %100 oksijen altında, 40 cmH2O basınçla, 40 sn süreyle, manuel olarak "recruitment" manevrası uygulandı. Kontrol grubunda (n=30) ise mekanik ventilasyona ek bir işlem uygulanmadı. İki grubun operasyon sırasında solunum mekanikleri (kompliyans ve havayolu basınçları) ve arteriyal kan gazı değerlendirmeleri indüksiyon sonrası 10.dk, insuflasyon sonrası 10.dk, desuflasyondan sonra 5.dk, desuflasyondan sonra 15.dk'da yapıldı. Ayrıca derlenme ünitesinde ameliyat sonrası 30. dk arteriyal kan gazı değerlendirmesi yapıldı. Bulgular: Çalışmamızda; recruitment grubunda, recruitment uyguladıktan sonra grup içerisinde oksijenizasyonun anlamlı olarak arttığı gösterildi. Ameliyat sonrası 30.dk 1 değerlerinde; recruitment grubunda, parsiyel oksijen basıncı (PaO2 ) değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek ve parsiyel karbondioksit basıncı (PaCO2) değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük (normal sınırlar içinde) bulunmuştur. Kompliyansın her iki grupta da pnömoperitonyumla birlikte azaldığı ve desuflasyon sonrasında başlangıç değerlerinin üzerinde olduğu saptandı. Desuflasyon sonrası 15. dk ölçümünde kompliyansın recruitment grubunda daha yüksek olduğu belirlendi. Her iki grupta da pnömoperitonyumla birlikte PIP değerlerinde artış olduğu ve desuflasyon sonrasında pnömoperitonyum öncesindeki seviyelere döndüğü saptandı. Ameliyat sırası ve sonrası dönemde hastalarda recruitment manevrasına bağlı hemodinamik açıdan herhangi bir değişiklik, beklenmeyen etki veya komplikasyon belirlenmedi. Sonuç:LSG ameliyatı uygulanan morbid obez hastalarda, PEEP uygulamasına ''recruitment'' manevrasının eklenmesi, solunum mekaniği ve arteryel kan gazı değerlerinin iyileştirilmesinde daha etkili bir yöntem olarak güvenle kullanılabilir.

Cerrahi tedaviCerrahi-sindirim sistemiGastrektomi+4
İsmail Sümer
Bezmialem Vakıf University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obezlerde bariatrik cerrahi sonrası kilo vermenin anti-müllerian hormon düzeyi üzerine etkisi

Giriş-Amaç: Obezite, gün geçtikçe sıklığı artmakta olan ciddi bir sağlık problemidir. Obez hastalar kilo verebilmek için öncelikle diyet, egzersiz ve ilaç kullanımına başvurmakta, bunlarla başarıya ulaşamayan hastalar ise cerrahi yöntemlere yönlendirilmektedirler. Hastaların kilo vermek istemesinin önemli bir nedeni zamanla ortaya çıkan obeziteyle ilişkili komorbid hastalıklardır. İnfertilite de bu komorbid durumlardan biridir. Anti-müllerian hormon, yardımcı üreme tekniklerinde kullanılan ve over rezervini gösteren en güvenilir markerlardan biridir. Bu çalışmanın amacı morbid obez hastalarda bariyatrik cerrahi ile kilo vermenin anti-müllerian hormon düzeyi üzerindeki etkisinin araştırılmasıdır. Materyal-Metod: Çalışmamıza bariatrik cerrahi planlanan, 18-40 yaş arası, fertil, 70 obez kadın hasta dâhil edildi. Hastaların pre-op ve post-op altıncı aydaki AMH değerleri karşılaştırıldı. Bu hastaların glukoz, LDL, HDL, Trigliserit, total kolesterol, HbA1c, HOMA-IR, insulin, c-peptit, TSH, kortizol, PTH, ürik asit, folik asit, vitamin B12 and ferritin değerleri pre-op ve post-op karşılaştırıldı. 18 yaşından küçük ve 40 yaşından büyük hastalar çalışmaya alınmadı. Bulgular: Pre-op ve post-op AMH ortalama değerleri sırasıyla 130.13 pg/ml (13.21-378.13) ve 609.19 pg/ml (174.48-1244.02) olarak bulundu. Hastaların post-op ölçümlerinde AMH düzeyleri pre-op ölçümlerinden anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p<0.001). Hastaların beden kitle indeksleri pre-op 45.31 kg/m2, post-op 32.1 kg/m2 olup operasyon sonrası anlamlı olarak düşük saptandı (p<0.001). Hastaların lipid profili ve glisemik profili de pre-op ve post op olarak karşılaştırıldı. Tüm değerler için anlamlı farklar tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda, obez bireylerde bariatrik cerrahi sonrası over rezervini yansıtan AMH düzeylerinde anlamlı bir artış saptanmıştır. Operasyon sonrası AMH düzeylerindeki bu anlamlı artışın, obez kadınlarda fertilizasyon potansiyeline olumlu katkıda bulunacağı düşünülmektedir. Sonuç olarak bariatrik cerrahi ile kilo vermek, diyet-egzersiz gibi yöntemlerle kilo veremeyen ve gebelik isteği olan obez kadınlar için uygun bir seçenek olarak gündeme gelebilir. Anahtar sözcükler: AMH, obezite, infertilite, bariatrik cerrahi, over rezervi

Antimüllerian hormonCerrahi tedaviKısırlık+3
Mitat Büyükkaba
Bezmialem Vakıf University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipofiz adenomlarında transsfenoidal cerrahi öncesi ve sonrası görme alanı ölçümlerinin karşılaştırılması

Hipofiz Adenomlarında Transsfenoidal Cerrahi öncesi ve Sonrası Görme Alanı Ölçümlerinin Karşılaştırılması

AdenomlarCerrahiCerrahi tedavi+4
Şeref Öztürk
Bezmialem Vakıf University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karpal tünel sendromu cerrahi tedavi sonrası iyileşme süresinin değerlendirilmesi

ÖZET Bu çalınmada Mayıs 1990- Haziran 1993 tarihleri arasında Ç.ü. Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniğinde KTS tanısı konularak cerrahi tedavi yapılan olguların» pre ve postoperatif klinik muayene ve EM6 tetkiklerinin karşılaştırmaları yapılarak postoperatif iyileşme nisa prospektif olarak incelenmiştir. 25 olgunun 23(%92)'ü bayan, 2(%8)'si erkek olup. ortalama yas 48.5 idi. 25 olgunun 29 eline karpal tünel gevşetme operasyonu yapıldı. Olgularımız postoperatif ortalama 13.7 ay (en az 3, en fazla 41 ayî takip edilerek değerlendirmeleri yapıldı. 25 olgunun tamamına yakanında karpal tünel gevşetme operasyonu sonrası KTS sübjektif bulguları kısa zamanda geçmesine karsın, postoperatif EMG takibinde elektrof izyolojik değerlerin düzelmesinin daha uzun zaman aldığı, tam düzelmenin ilk aylardan çok, 6. aydan sonra tamamlandığı, yakınma süresi kısa olanlarda düzelmenin daha erken olduğu sonucu elde ©dildi. 47

Cerrahi tedaviKarpal tünel sendromuOrtopedik cerrahi+1
Mehmet Arıkoğlu
Çukurova University
1994
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hiler kolanjiokarsinomda cerrahi tedavi

karsinomdur. Hiler kolanjiokarsinom tedavisinde yaşam süresini uzatan tek seçenek negatif sınırlı cerrahi (R0) rezeksiyondur. Bu çalışmada 1996 ? 2007 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda hiler kolanjiokarsinom tanısıyla cerrahi rezeksiyon uygulanan 40 olgu retrospektif olarak incelenmiştir. Olguların yaş ortalaması 54,7±10,2 yıl olup 25'i erkek, 15'i kadın idi. Modifiye Bismuth Corlette sınıflamasına göre 15 olgu Tip 1, 8 olgu Tip 3a, 17 olgu Tip 3b olarak sınıflandırıldı. Burke T evreleme sistemine göre 23 olgu T1, 4 olgu T2, 13 olgu T3 olarak sınıflandırıldı. Yalnızca safra yolu rezeksiyonu 15 olguya, karaciğer rezeksiyonu 25 olguya uygulandı. Karaciğer rezeksiyonu ile birlikte pankreatikoduodenektomi 1, antrektomi 1, kaudat lobektomi 10 olguya uygulandı. Uygulanan hepatektomi tipleri; sağ hepatektomi (5 olgu), sol hepatektomi (6 olgu), genişletilmiş sağ hepatektomi (3 olgu), genişletilmiş sol hepatektomi (1 olgu), genişletilmiş sol hepatektomi ve kaudat lobektomi (1 olgu), sol hepatektomi ve kaudat lobektomi (9 olgu) şeklindeydi. Histopatolojik incelemede; 9 olgu grade 1, 22 olgu grade 2, 9 olgu grade 3 olarak değerlendirildi. Tümörün safra yolu serozasına infiltrasyonu 29 olguda, hiler lenf nodu metastazı (N1) 9 olguda, perinöral invazyon 22 olguda, vasküler invazyon 10 olguda, lenfatik invazyon 7 olguda, karaciğer invazyonu 14 olguda, antrum invazyonu 1 olguda ve pankreas invazyonu 1 olguda görüldü. R0 rezeksiyon 35 olguda sağlandı. TNM evreleme sistemine göre Evre 1a (6 olgu), Evre 1b (12 olgu), Evre 2a (12olgu), Evre 2b (9 olgu) ve Evre 3 (1 olgu) olarak evrelendirildi. Erken dönem postoperatif morbidite ve mortalite oranları %45 ve %17,5 idi. Karaciğer rezeksiyonunda erken dönem morbidite %56, mortalite %20 oranında ve safra yolu rezeksiyonuna göre daha yüksek oranda bulundu. Geç dönemde morbidite ve mortalite, %72 ve %66,6 oranındaydı. Karaciğer rezeksiyonunda lokal ve uzak rekürrens gelişimi daha uzun sürede ve daha düşük oranda görüldü. Olguların yaşam oranları 1.yılda %87, 3.yılda %44, 5.yılda %7 idi.Ortalama (median) yaşam süresi 30 ay olarak hesaplandı. Karaciğer rezeksiyonu uygulanan olgularda median yaşam süresi 42 ay, 5 yıllık yaşam oranı %15 idi ve safra yolu rezeksiyonu uygulananlardan daha uzundu. Yaşam süresi üzerine etkili faktörlerin analizinde rezeksiyon tipi, negatif sınırlı rezeksiyon (R0 rezeksiyon) ve perinöral invazyon istatiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Karaciğer rezeksiyonunda olgular daha ileri evre olmalarına rağmen uzun dönem yaşam oranları daha yüksek ve rekürrens oranları daha düşüktü. Sonuç olarak; karaciğer rezeksiyonun R0 rezeksiyonu daha yüksek oranlarda sağlaması nedeniyle hiler kolanjiokarsinom tedavisinde standart küratif cerrahi tedavi olarak tanımlanmaktadır.

Cerrahi tedavi
Musa Polat
Çukurova University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2004-2009 Yılları arasında ameliyat edilen adrenal kitlesi olan hastaların retrospektif değerlendirilmesi

2004-2009 Yılları Arasında Ameliyat Edilen Adrenal Kitlesi Olan HastalarınRetrospektif DegerlendirilmesiAmaç: Sürrenal kitleleri benign veya malign, fonksiyonel veya non-fonksiyonelolabilir. Radyolojik görüntüleme yöntemlerinin gelisimi ve yaygın kullanımı sayesindeküratif tedavisi mümkün küçük ve lokalize adrenokortikal malignitelerin tanısıkonabilmektedir. Abdominal ultrasonografinin ve BT'nin kullanımının artması ileadrenal kitlelerin veya bir insidentelomanın tespit edilme sıklıgı da artmıstır. Tespitedilen adrenal kitlelerin % 80'i 2 cm'den küçük, % 94'ü benign ve % 90'ı nonfonksiyoneldir.Adrenal karsinom nadir olup prognozu kötüdür. Adrenal malignensilergenellikle 5 cm'den büyük oldugundan, BT veya MRG ile 5 cm'den büyük kitle tespitedildiginde eksplorasyon uygulanmalıdır.Gereç ve yöntem: 2004-2009 yılları arasında Çukurova Üniversite'si Genel CerrahiA.D'da adrenalde kitle nedeniyle ameliyat edilen 42 hasta retrospektif olarakdegerlendirildi. Hastalar hikaye, fizik muayene, ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi,manyetik rezonans görüntüleme ile degerlendirildi ve hastaların serum kortizol, serımepinefrin, serum norepinefrin, serum aldosteron, idrar kortizol, idrar epinefrin, idrarnorepinefrin, idrar VMA ve idrar metanefrin degerlerine bakıldı.Bulgular: Hastaların ortalama yası 43±13 (21-76) idi. Erkek hastaların ortalama yası44, kadın hastaların ortalama yası 42 idi (p<0,669). Histopatolojik inceleme sonucunda12 hastada feokromositoma, 13 hastada adenom, 6 hastada karsinom, 1 hastada adrenalkist, 2 hastada adrenal psödokist, 1 hastada schwannoma, 1 hastada ganglionöroma, 1hastada hematom, 1 hastada mikst tümör ve 1 hastada adrenal kortikal hiperplazibulundu. Transabdominal açık cerrahi veya laparoskopik cerrahi'den biri uygulandı.Feokromositoma, karsinom ve adrenal kortikal hiperplazi tespit edilen hastalardapreoperatif dönemde bakılan serum ve idrar hormon düzeyleri diger patolojilere göredaha yüksek bulundu.Sonuçlar: Klinik, biyokimyasal tetkikler ve radyolojik tetkikler birlikte kullanılarakadrenal kitlelere daha kolay tanı konabilir. Adrenal kitlelerin degerlendirilmesindehastanın semptomları, kitle büyüklügü ve kitlenin fonksiyonel olup olmaması önemlidir.Her hastada mutlaka serum ve idrar hormon düzeyleri degerlendirilmelidir. Benignkitlelere kolaylıkla tanı konur ve ameliyat ile basarılı bir sekilde çıkarılabilir. ErkenEvre karsinom'da küratif rezeksiyon saglanabilir.Benign sürrenal kitlelerin tanıları kolaydır ve cerrahi olarak basarı ile çıkarılabilir.Hormon ölçümleri semptomatik ve asempromatik tüm hastalarda bakılmalıdır. Erkendönemde saptanan malign tümörlerde ek tedavilerle birlikte kür saglanabilir.Anahtar Kelimeler: Adrenal kitle, cerrahi tedavi

Adrenal bez neoplazmlarıAdrenal bezlerBöbrek+3
Serkan Bayıl
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Paratiroid adenomlarında cerrahi tedavi

Amaç: Primer hiperparatiroidizm paratiroid bezlerinin aşırı miktarda parathormon salgılaması ve buna bağlı hiperklasemi ile ortaya çıkan klinik tablodur. Geçmişte, daha çok ağır kemik ve böbrek semptomları ile tanı konulan hastaların tersine; günümüzde hastaların büyük bir kısmı asemptomatik dönemde tanı alabilmektedir. Paratiroid adenomu, hiperplazi ve karsinomunun neden olduğu primer hiperparatiroidizmde cerrahi tedavi küratiftir. Bu çalışmada kliniğimizde son 5 yılda primer hiperparatiroidi nedeniyle tanı tedavi ve takipleri yapılan 57 hastanın retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlandıGereç ve Yöntem: Bu çalışma Ocak 2005 ile Aralık 2009 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Ana Bilim Dalı'nda primer hiperparatiroidi nedeni ile tedavi edilen 57 hastada yapıldı. Hastaların yaş, cins, şikayetleri, ameliyat öncesi ve sonrası laboratuar bulguları incelendi. Görüntüleme tekniklerinin etkinliği ve ameliyat bulguları, patolojik piyeslerin inceleme sonuçları değerlendirildi. Ameliyat öncesi kemik dansitometresi yapılan hastaların ameliyat sonrası kemik mineral yoğunluğunaki artış değerlendirildi.Bulgular: Hastaların en sık başvuru şikayetleri 27 (% 47,4) hastada kas-iskelet sistemi şikayetleri idi. Ameliyat öncesi bakılan Parathormon ile serum kalsiyum değerlerinde ameliyat sonrası 1. gün ve 1. ay sonunda istatiksel olarak anlamlı düşme mevcut idi. 49 (% 86) hastaya tek taraflı boyun eksplorasyonu, diğer 8 (% 14) hastaya iki taraflı boyun eksplorasyonu yapıldı. Ameliyat bulgusu olarak lezyon 55 (% 96,5) hastada normal anatomik lokalizasyonda iken, 2 (% 3,5) hastada ise ön mediasten yerleşimli idi. Histopatolojik inceleme sonucu 53 (% 93) hastada paratiroid adenomu, 1 (% 1,8) hastada paratiroid hiperplazisi, 2 (% 3,5) hastada paratiroid kanseri, 1 (% 1,8) hastada ise timus dokusu olarak raporlandı. Ameliyat sonrası 15 (% 26,3) hastada görülen hipokalsemi tek ve en sık görülen komplikasyon idi. Ameliyat öncesi ve sonrası kemik dansitometri yapılan hastaların kemik mineral yoğunluğundaki artış istatiksel olarak anlamlı bulundu.Sonuç: Bu çalışmada primer hiperparatiroidizmde ameliyat öncesi görüntüleme yöntemleri rehberliğinde tek taraflı lezyon saptanan hastalarda tek taraflı boyun eksplorasyonun yeterli olduğu kanaatindeyiz.

Cerrahi tedaviHiperparatiroidizmHipokalsemi+2
Faruk Karateke
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erişkinlerde eklemi ilgilendiren instabil radius distal uç kırıklarının cerrahi tedavi sonuçları: Volar kilitsiz ve kilitli anatomik plakla tespit yöntemlerinin karşılaştırılması

Amaç: Eklemi ilgilendiren instabil radius distal uç kırıklarının cerrahi tedavisinde volar girişimle uyguladığımız kilitsiz ve kilitli anatomik plakla tespit yöntemlerinin sonuçlarını karşılaştırmalı olarak değerlendirildi.Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Ocak 2005 ile Mayıs 2009 arasında AO sınıflandırmasına göre C grubunda yer alan radius distal uç kırığı nedeniyle açık redüksiyon ve iki değişik volar plak tespitiyle tedavi edilen erişkin 35 distal radius kırıklı hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların 27'si (% 77) erkek, 8'i (% 23) kadın olup yaş ortalaması 40,4 (18-71) idi. Hepsi Tip C olan kırıkların alt grupları 16 (% 46)'sı C1, 9 (% 26)'u C2, 10 (% 28)'u C3 şeklindeydi. Ortalama takip süresi 20 ay (6-50 ay) idi. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 17.0 paket programı kullanıldı. Grup 1'deki 13 hastaya volar kilitsiz plak, Grup 2'deki 22 hastaya volar anatomik kilitli plak uygulandı. Gruplar arsında yaş, cins ve kırık tipi yönünden istatistik olarak anlamlı fark yoktu. Grupların son kontrollerindeki klinik bulguları Gardland ve Werley klinik değerlendirme sistemine göre, radyolojik bulguları Knirk ve Jupiter'in artritik skorlama sistemi ile Stewart ve ark.'nın radyolojik değerlendirme sistemine göre yapıldı.Bulgular: Kilitsiz plak kullanılan Grup 1'de dış tespit süresi 6 hafta, kilitli anatomik plak kullanılan Grup 2'de 2 hafta idi. Hastaların son kontrollerindeki önkol rotasyon ve el bilek ortalama hareketleri; Grup 1'de fleksiyon 75,3º, ekstansiyon 74,6º, radial deviasyon 25º, ulnar deviasyon 39,2º, supinasyon 73°, pronasyon 76°; Grup 2'de fleksiyon 70,2º, ekstansiyon 63º, radial deviasyon 21º, ulnar deviasyon 37,2º, supinasyon 65°, pronasyon 65° olarak bulundu. Kavrama gücü yüzdesi Grup 1'de %81,7 iken Grup 2'de % 78,1 idi. Gartland ve Werley klinik değerlendirme kriterlerine göre Grup 1'de % 86 mükemmel-iyi, % 14 orta sonuç; Grup 2'de % 77 mükemmel-iyi, % 23 orta sonuç alındı. Her iki grup için eklem hareket açıları kavrama güçleri ve klinik değerlendirme sonuçları arasında istatistik olarak fark yoktu. Hastalarımızın radyolojik değerlendirmesinde; Grup 1'de radial yükseklik 10,2 mm, radial inklinasyon 18,2º, volar eğim 4,4º; Grup 2'de radial yükseklik 11 mm, radial inklinasyon 20,8º, volar eğim 9,4º idi. Stewart radyolojik değerlendirmesine göre mükemmel-iyi sonuç Grup 1'de % 100, Grup 2'de % 91 olarak bulundu. Gruplar arasında istatistik olarak fark yoktu, ancak kilitli anatomik plak yapılan grupta radyolojik düzelme daha iyiydi.Sonuçlar: Radius distal uç kırıklarının eklemi ilgilendiren kompleks kırıklarının kilitsiz veya kilitli anatomik volar plaklarla tedavisinden iyi fonksiyonel sonuçlar alınmış, geç dönemde iki yöntem arasında fonksiyonel ve radyolojik sonuçların yönünden fark bulunamamıştır. Ancak, kilitli anatomik plaklar distalde çok sayıda ve düşük profilli vida içerdiği için daha iyi radyolojik düzelme sağlamakta ve sıkılıkları nedeniyle erken harekete izin vermektedir

BilekBilek eklemiCerrahi tedavi+6
Engin Kesgin
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Radyonüklid sinovektomnin kronik hemofilik sinovitis tedavisindeki önemi

Amaç: Bu çalışmada ki amacımız radyonüklid sinovektominin (RS) hemofili hastalarındaki kronik hemofilik sinovitis tedavisindeki etkinliğini ve güvenirliğini araştırmaktı.Gereç ve Yöntem: Kronik hemofilik sinovitisi ve rekküren eklem içi kanama şikayeti bulunan 24 hastanın 35 eklemi çalışmaya dahil edildi. Radyonüklid sinovektomi sonrası ortalama takip periyodu 14,6 (10?20) aydı. Rekküren kanama, hemofilik hastalarda kronik hemofilik sinovitise yol açabilir. Radyonüklid sinovektomi, kronik hemofilik sinovitis tedavisinde oldukça etkin bir tedavidir. Hastalarımızda RS uygulamasında, diz eklemleri için Y-90'ı ve diğer eklemlerde ise Re-186'yı kullandık. Hastalarımızın tamamında RF öncesi ve sonrası faktör replasman tedavisi verildiUygulama öncesi ve sonrası hedef eklemde kanamanın sıklığı ve ağrı şiddeti hastaya soruldu. RS öncesi ve sonrası hedef eklemlerde manyetik rezonans görüntülemede (MRG) Denver skorlama kullanıldı. Denver MRG skorlama eklem efüzyonu, hemosiderin depozisyonu, sinovyal hiperplazi, kartilaj kaybı, kist ve erozyon bulgularını içermektedir. Ayrıca 17 hastadan tedavi sonrası radyonüklid kaçak tespiti, için sintigrafi çekildi.Bulgular: Eklemlerin tamamında eklem içi kanama sayılarında ve ağrı şiddetinde önemli derecede azalma izlendi. MRG ile tedavi öncesi ve sonrası ortalama 14,6 aylık takip sonunda, dirsek ve ayak bileği gibi orta boy eklemlerde Denver skorunun bozulmadığı görüldü. Diz gibi büyük eklemlerde ise sınırda anlamlı olduğunu gördük. Tedavi sonrası 17 hastanın sintigrafik görüntülerinin görsel değerlendirilmesinde ise hedef eklem organ dışında sızıntıya ait patolojik bir aktivite tutulumu izlemedik.Sonuç: Y-90 ve Re-186 ile radyonüklid sinevektomi, hemofili hastalarında güvenle kullanılabilecek etkin tedavi yöntemidir. Bizim çalışmamızda, diz eklemler sayısı sınırlı sayıda olması nedeniyle daha uzun takip yapılması gerektiğini bize düşündürmüştür.

Cerrahi tedaviHemofiliManyetik rezonans görüntüleme+3
Aygül Polat Kelle
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Femur başı avasküler nekrozunda kor dekompresyon tedavisinin fonksiyonel sonuçları

Amaç: 1996-2009 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı polikliniğine başvurup femur başı avasküler nekrozu tanısı konulan ve kor dekompresyon yöntemi ile tedavi edilen hastaların sonuçlarının incelenmesi.Gereç ve Yöntem: Femur başı avasküler nekrozu tanısıyla kor dekompresyon tedavisi uygulanan 33 hastanın 44 kalça eklemi incelendi. Avasküler nekroz evresi Ficat-Arlet evreleme sistemine göre gruplandırıldı. Hastaların ameliyat öncesi ve sonrası aktivite düzeyleri ile fonksiyonel durumları Harris kalça skorlama sistemine göre değerlendirildi. Ek cerrahi girişim gerekliliği ve süresi ile bunlara neden olabilecek durumlar incelendi.Bulgular: Hastaların 11'i kadın, 22'si erkek, ortalama yaşı 34,8 yıl (16-57 yıl) idi. 12(% 27,3) si Evre 1, 27 (% 61,4) si Evre 2, 5 (% 11,3) i Evre 3 olarak tespit edildi. Hastalar, kor dekompresyon uygulandıktan sonra ortalama 89 ay (17- 171 ay) takip edildi. Takip edilen 44 kalça ekleminin 16 (1'i Evre 1, 11'i Evre 2, 4'ü Evre 3) sında ortalama 37,8 ay sonrasında, kor dekompresyon tedavisine rağmen ileri derecede dejeneratif artrit gelişmesi üzerine bu kalçalara total kalça artroplastisi uygulandı. Bu hastalarda cerrahi öncesi Harris kalça skoru ortalaması 57,9 (32-78) iken son takipte Harris kalça skoru ortalaması 92,8 ( 65-100) olarak saptandı (p<0,001).Sonuç: Femur başı avasküler nekrozu ilerleyici bir hastalık olup, erken evrede tanı konulabildiği durumlarda kor dekompresyon gibi eklem koruyucu girişimler ile hastalık durdurulabilmekte ve dejeneratif artrit gelişmesi engelleyerek total kalça artroplastisi ihtiyacını azaltmaktadır. Erken evrede yapılacak olan kor dekompresyon tedavisi hastanın kalça eklemi fonksiyonlarını da koruyarak hastanın ağrısız ve rahat hareketine olanak sağlamaktadır.Anahtar Sözcükler: femur başı avasküler nekrozu, kor dekompresyon, fonksiyonel sonuçlar

Cerrahi tedaviDekompresyonFemur+5
Mustafa Tekin
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erişkin femur trokanterik bölge kırıklarında intramedüller kalça çivisi ile cerrahi tedavi sonuçları

Amaç: Bu çalışmanın amacı, Ekim 2007-Aralık 2011 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalına, femur trokanterik bölge kırığı tanısı ile başvuran ve intramedüller kalça çivisi ile cerrahi olarak tedavi edilen hastaların fonksiyonel ve radyolojik sonuçlarının değerlendirilmesidir.Gereç ve Yöntem: Femur trokanterik bölge kırığı nedeniyle intramedüller kalça çivisi kullanılarak tedavi edilen 46 hasta geriye dönük olarak değerlendirildi. Hastalar demografik özelliklerinin yanı sıra, kırık tipi, eşlik eden sistemik hastalıkları, travma tipi, cerrahiye kadar geçen süre, ameliyat süresi ve komplikasyonlar açısından değerlendirildi. Radyolojik olarak kaynama süresi ve implant pozisyonu açısından değerlendirildi. Fonksiyonel değerlendirmede Harris kalça skorlama sistemi kullanıldı.Bulgular: Hastaların 9'u kadın, 37'i erkekti. Ortalama yaşı 66,04 yıl (25-95 yıl) idi. Ortalama takip süresi 18,4 ay (6-42 ay) idi. Kırıkların % 65,2'i basit düşme, % 30,5'i trafik kazası ve % 4,3'ü ateşli silah yaralanması sonucu oluşmuştur. Ortalama kırık kaynama süresi 4 ay (3-6 ay arası) bulunmuştur. Bir hastada erken dönemde yara yeri enfeksiyonu, 2 hastada ise vida sıyrılması görüldü. Son takipteki Harris skoru ortalama 88,3 (64-100 arası) idi.Sonuç: Trokanterik bölge kırıkları, genellikle yaşlı kişilerde, düşük enerjili travmalar sonucu görülür. Hastaların kırık öncesi aktivite düzeylerine erken dönebilmeleri için ilk seçenek cerrahi tedavi olmalıdır. İntramedüller kalça çivisi (İMHS), kapalı redüksiyon ile uygulanabilmesi, anatomik ve biyolojik tespit sağlaması, kısa ameliyat süresi, düşük kan kaybı, düşük komplikasyon oranları ve erken yük vermeye izin vermesi gibi avantajları nedeniyle bu bölge kırıklarının tedavisinde etkili ve güvenilir bir yöntemdir.Anahtar Sözcükler: Trokanterik bölge kırıkları, kapalı redüksiyon, intramedüller kalça çivisi (İMHS)

Cerrahi tedaviFemoral kırıklarFemur+4
Mustafa Serkan Zaimoğlu
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Skafoid kırıkları cerrahi tedavi sonuçları

Skafoid Kırıkları Cerrahi Tedavi SonuçlarıAmaç: Skafoid kırığı ve eşlik eden patolojilerin tedavi sonuçlarının değerlendirilmesiGereç ve Yöntem: Çalışmamızda 2004-2011 tarihleri arasında skafoid kırığı ve eşlik eden patolojiler nedeni ile opere edilen 24 hasta incelendi. 18 hastada nonunion, 6 hastada akut kırık mevcuttu. Nonunion nedeniyle 15 hastaya nonvaskülarize greftleme, 3 hastaya proksimal sıra rezeksiyonu yapıldı. Akut kırık ile başvuran 6 hastaya açık redüksiyon ve internal tespit yapıldı. Hastaların tamamı erkekti(n:24). Nonvaskülarize greftleme yapılan 15 hastanın % 53'ünde (n:8) proksimal kutup, % 47'sinde (n: 7) bel kırığı mevcuttu. % 40 (n:6) hastada avasküler nekroz mevcuttu. Proksimal kutup kırıklı hastaların % 50'sinde (n:4), bel kırıklı hastaların % 28'inde(n:2) avasküler nekroz kaydedildi. Proksimal sıra rezeksiyonu yapılan 2 hasta skafoid kaynamama ileri kollapsı, 1 hasta ise başarısız nonvaskülarize greftleme nedeni ile opere edilmişti. Akut skafoid kırığı nedeni ile opere edilen altı hastanın üçünde transkofoperilunat çıkık, birinde ise lunat çıkığı eşlik etmekteydi, 2 hastada izole skofoid kırığı mevcuttu. Kırık ve çıkıklar açık redükte edilip tespit edildi. Hastaların ameliyat sonrası kavrama gücü ve hareket arkları kaydedildi. Fonksiyonel sonuçları değerlendirmek için MAYO elbilek skorlaması ve hızlı kol omuz ve el disabilite skorlamasından faydalanıldı.Bulgular: Nonvaskülarize greftleme yapılan hastaların % 73'ünde (n:11) ortalama 16 haftada kaynama elde edildi. Hastaların preop hızlı kol omuz ve el disabilite skor ortalamaları 30,8 iken, postop disabilite skor ortalamaları 14,6 , postop MAYO el bilek skor ortalamaları 69.3 (orta) çıkmıştır. Proksimal sıra rezeksiyonu yapılan 3 hastanın postop MAYO el bilek skorları ortalama 60 (±20), postop hızlı kol omuz ve el disabilite skorları ortalama 13,6 (±13.8) bulunmuştur. Bu grupta hastaların ortalama kavrama gücü ve hareket arkı karşı ekstremitenin % 60'ı kadar bulunmuştur. Akut skafoid kırığı nedeni ile opere edilen 6 hastadan bir hastada kaynama elde edilemedi. Bu grupta takiplerde interkarpal dejenerasyon gelişen hastaların tamamı (n:3) kırıklı çıkık nedeni ile opere edilmişti.Sonuç: Skafoid nonunionlarında nonvaskularize greftleme ve tespit sonuçları başarılı olmasına rağmen proksimal parçada avasküler nekroz varlığında sonuçlar daha kötüdür. Skafoid nonunionuna bağlı interkarpal dejenerasyon geliştiği durumlarda hasta beklentisi yüksek değilse komplikasyon oranının az olması ve el bileği hareketine izin vermesinden dolayı proksimal sıra rezeksiyonu iyi bir seçenektir. Transskafoperilunat çıkıklar erken dönemde açık olarak redükte ve tespit edilmeli, hastalar kaynama olsa dahi ileride el bileklerinde dejenerasyon ve hareket kısıtlılığı gelişebileceği konusunda bilgilendirilmelidir.

AnatomiBilekBilek eklemi+7
Kadir Gökçe
Çukurova University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fakik ve psödofakik olgularda pars plana vitrektomi sonrası silikon tamponat uygulamasının ön segment parametrelerine etkisi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, pars plana vitrektomi (PPV) sonrası silikon tamponat uygulanan fakik ve psodofakik olgularda ön segment parametrelerindeki değişimlerin incelenmesi, bu değişimlerin PPV sırasında fakik olup kombine fakovitrektomi ve silikon tamponat uygulanan olgularla, PPV sırasında psodofakik olup sadece vitrektomi ve silikon tamponat uygulanan olguların karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem:Gaziantep Üniversitesi Göz Kliniği'nde pars plana vitrektomi uygulanan 50 olgunun 50 gözü çalışmaya dahil edildi. Olgular PPV sırasında fakik olup kombine fakovitrektomi ve silikon tamponat uygulanan olgularla, PPV sırasında psodofakik olup sadece vitrektomi ve silikon tamponat uygulanan olgular olarak iki gruba ayrıldı. Ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası SiriusR (CSOTM, İtalya) topografi cihazıile elde edilen ön kamara hacmi (ÖKH), ön kamara derinliği (ÖKD), merkezi kornea kalınlığı (MKK), ön kamara açısı (ÖKA) parametreleri değerlendirildi. Bulgular: Her iki grupta da 25 hasta mevcuttu. Grup 1'de ÖKH, ÖKD ve ÖKA değerlerinde ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası anlamlı artış saptanırken (p<0,05); Grup 2'de ise anlamlı değişim izlenmedi (p>0,05). Grup 1 ve Grup 2'nin 1. hafta ve 1. aydaki ön kamara paremetrelerindeki değişim oranları arasında anlamlı fark izlenmedi. Her iki grupta da postoperatif 1. haftada MKK artışı ve 1. ayda MKK'nın yeniden azalması anlamlı bulundu (p<0,05). Sonuç: Kombine pars plana vitrektomi ve silikon tamponand uygulaması ön segment paremetrelerini önemli ölçüde etkilemektedir ve bu değişim ilk bir haftada en belirgin olarak görülmekle birlikte sonrasında bu değişiklikler korunmaktadır. Preoperatif psodofak olanlarda ise ön segment paremetreleri oldukça stabil seyretmiş, klinik anlamlı olmayan değişiklikler bulunmuştur (p<0,05). Anahtar Kelimeler: Ön segment parametreleri, SiriusR (CSOTM, İtalya) topografi cihazı, silikon tamponat uygulaması

Cerrahi tedaviCerrahi-gözGöz+4
Serhat Kenan
Gaziantep University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuk ön kol kırıklarında cerrahi tedavide kircshner teli ile plak ve vida fiksasyonunun karşılaştırılması

Amaç: Önkol kırıkları çocukluk çağının sık görülen kırıklarındandır. Erişkinlerden farklı olarak kapalı redüksiyon ve alçılama en iyi tedavi yöntemidir. Tedavi amaçları kabul edilebilir miktarda kapalı redüksiyonun sağlanması ve kemiklerin kaynaması sağlanana kadar alignmentin sağlanmasıdır. Eğer kapalı redüksiyon sağlanamassa veya devam ettirilemediği durumlarda cerrahi tedavi uygulanmalıdır. Kapalı redüksiyonun en önemli başarıları hızlı iyileşme kapasitesi ve çocuk kemiklerinin remodeling kapasitesidir. 10 yaşından genç hastaların ön kol distal kırıklarının rotasyonel ve angüler deformiteleri 10 yaşından büyük olanlardan daha iyi remodelize olur. 14 yaşından büyük hastalarda ise ön kol kırıkları erişkin hastalar gibi tedavi edilmelidir. Cerrahi tedavi seçeneğinde implant seçimi bir başka tartışmalı konudur. K teli ve alçılama, eksternal fiksasyon, çapraz K teli ile fiksasyon, plak ve vida osteosentezi ve intramedüller ostoeosentez cerrahi tedavi seçenekleridir. Çapraz K teli ile fiksasyon distal ön kol kırıkları cerrahi tedavisinde kullanabilir. Kemiklerin ince diyafize sahip olmasından dolayı ön kol gövde kırıklarının tedavisinde uygun değildir. Eksternal fiksasyon ciddi yumuşak doku hasarlarıyla birlikte olan kırıklarda kullanılabilir fakat çocukluk çağında nadiren kullanılır. En popüler cerrahi seçenekler plak vida osteosentezi ve K teli (intramedüller veya çapraz) fiksasyonudur. Yöntem: Bu çalışmada ön kol çift kırığı bulunan ve Mart 2011 ile Mayıs 2015 arası cerrahi tedavi uygulanan 5-16 yaş aralığındaki 48 olgu retrospektif olarak değerlendirildi. K teli ile osteosentez yapılan 30 hasta Grup 1, plak vida ile osteosentez yapılan 18 hasta ise Grup 2 olarak ayrıldı. Her iki grubun kaynama oranları ve komplikasyonlarının değerlendirilmesi amaçlandı. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 12,10 olarak hesaplandı (SD 2,777). Hastaların %95.8'i erkek, % 4,2'si kızdı. Kırıkların % 52,1'i sağ, % 47,9 sol tarafydı. Travma etyolojisinde % 81,2 oran ile düşme ilk sıradaydı. Kırıkların % 89,6'sı kapalı ,% 10,4'ü açık kırıktı. Kırıkların % 54,2 si distal 1/3'lük kısımdaydı. Hastaların ortalama kaynama süresi 8,81 haftaydı. Sonuç: Her iki grupta kaynama ve komplikasyon oranları açısından anlamlı fark saptanamadı. Anahtar Kelimeler: Çocuk Ön Kol Kırıkları, Kaynama, Komplikasyon.

Cerrahi tedaviKemik vidalarıKomplikasyonlar+6
Ömür Fethi Cansunar
Gaziantep University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Femur intertrokanterik kırıklarda proksimal femoral çivi (PFN) cerrahisi yapılan olguların sonuçlarının değerlendirilmesi

Amaç: Kliniğimizde femur intertrokanterik kırık nedeniyle proksimal femoral çivi (PFN) cerrahisi yapılan olguların klinik, fonksiyonel ve radyolojik sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlandı. Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'nda Mayıs 2009 - Ekim 2014 tarihleri arasında femur intertrokanterik kırık nedeniyle proksimal femoral çivileme yapılan ve en az 6 aylık takibi olan 40 hasta çalışmaya dahil edildi. Ortalama takip süresi 12 aydı. Hastaların klinik, fonksiyonel ve radyolojik bulguları retrospektif olarak incelendi. Çalışmamızdaki hastaların demografik verileri, ameliyat öncesi hastalıkları, ameliyat öncesi anestezi riski(ASA), hastanede kalma süreleri, ameliyat olana kadar geçen süre, cerrahi süreleri, kanama miktarları, ek travmalarının olup olmadığı, redüksiyon kaliteleri, mekanik komplikasyon oranları, fonksiyonel değerlendirme için harris kalça skoru (HKS) kriterleri ve bu değişkenler arasındaki korelasyonlar değerlendirilmiştir. Kırık tiplerinin belirlenmesinde Evans Jansen sınıflandırması kullanıldı. Radyolojik değerlendirme için Fogagnolo Redüksiyon Kalitesi kriterleri kullanıldı. Bulgular: 40 hastanın 20'sine Cannulated PFN (ZİMED), 16'sına Talon DistalFix Nails PFN (ODİ-NA), 4 hastaya ise PFN(SYNTES) cerrahisi yapıldı. Hastalarımızın yaş ortalaması 72.0'ydi. Hastalarımızın %90'ında etyolojik neden basit düşme, %5'inde AİTK, %5'inde ise yüksekten düşmeydi. Cerrahi süremiz yaklaşık olarak 40-80 dk arasındaydı. Kanama miktarımız ortalama olarak 150-200 cc'ydi. Ameliyata kadar geçen süre ortalaması 3.1 gün, toplam yatış süreleri 9.1 gün olarak tespit edildi. 40 olgunun 15'i (%37,5) stabil, 25'i (%62,5) anstabildi. Mekanik komplikasyon oranımız %17,5'du ve en fazla varusda kaynama görüldü (%10). Redüksiyon kalitelerinde %10 kötü, %90 iyi ve kabul edilebilir sonuçlar izlendi. HKS ile yapılan fonksiyonel değerlendirmelerinde %77,5 oranında mükemmel ve iyi sonuç elde ettik. Verilerin istatistiksel analizi yazar ekibi dışında bir biyoistatistikçi tarafından SPSS for Windows version 22.0 paket programı kullanılarak yapıldı. Verilerin analizinde Spearman rank korelasyon katsayısı, ki-kare testi (Crosstabs Chi-square) kullanıldı. Çalışmamızda p<0.05 değeri, istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Sonuç: Çalışmanın sonucunda femur intertrokanterik kırıklarda uygulanan proksimal femoral çivi uygulaması düşük kanama miktarı, düşük cerrahi süreleri, hızlı mobilizasyona izin vermesi, redüksiyon kalitelerinin iyi olması ve ameliyat sonrası fonksiyonel sonuçlarının iyi olması nedeniyle biz PFN'nin uygun vakalarda seçilmesi gereken bir yöntem olduğu kanısındayız. Anahtar Kelimeler: Femur İntertrkanterik Kırık, Proksimal Femoral Nail, Fogagnolo Redüksiyon Kriterleri, Evans Jansen Sınıflandırması, Harris Kalça Skoru.

Cerrahi tedaviFemoral kırıklarFemur+5
Oğuz Kaya
Gaziantep University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üçüncü ventrikül kitlelerine cerrahi yaklaşım ve sonuçları

Amaç: Üçüncü ventrikül kitlelerinde cerrahi yaklaşımın seçimi, derin yerleşimleri, hassas beyin bölgeleri ve vasküler yapılara olan yakın komşulukları nedeniyle zorluklar içermektedir. Üçüncü ventrikül kitlelerinin cerrahi tedavisinde seçilmesi gereken en uygun girişim yolu hala tartışmalıdır. Bu çalışmada, üçüncü ventrikül kitlelerine cerrahi yaklaşım seçimindeki etkenler ve sonuçlar incelenmiştir. Yöntem: Bu çalışmada, 2002-2014 yılları arasında, kliniğimizde üçüncü ventrikül kitlesi nedeniyle cerrahi uygulanan 80 hasta retrospektif olarak incelendi. Olguların tamamı preoperatif ve postoperatif nöroradyolojik ve klinik sonuçlar açısından değerlendirildi. Olguların 47'sinde anterior interhemisferik transkallozal, 10'nunda posterior interhemisferik transkallozal, 15'inde pterional-transsylvian translaminar, 5'inde supraserebellar-infratentorial ve 3 olguda kombine (Pterional-Transsylvian translaminar + Anterior interhemisferik transkallozal transforaminal) yaklaşım uygulandı. Bulgular: Olguların cinsiyet dağılımı 42 E / 38 K ve yaş ortalaması 24.5 (3 ay – 63 yaş) idi. 60 olguya total, hassas beyin alanlarının infiltrasyonu nedeniyle 20 olguya ise subtotal rezeksiyon uygulandı. Histopatolojik incelemede; 32 kolloid kist, 28 nöroepitelyal, 12 sellar bölgenin tümörleri, 4 meningeal, 2 germ hücreli, 1 lenfoma ve 1 kordoma gözlendi. Postoperatif 14 olguda ek nörolojik defisit gelişti. Postoperatif mortalite 9 olguda gözlendi. Takip süresi ortalama 51 (1-144) ay idi. Sonuç: Üçüncü ventrikül kitlelerinde cerrahi tedavi sonuçlarını etkileyen asıl unsurlar; kitlenin büyüklüğü, histopatolojisi, yerleşim yeri, uzanımı ve nörovasküler yapılar ile olan ilişkisidir. Cerrahide amaç; histopatolojik tanıyı sağlamak, mümkünse total rezeksiyon ve bası etkisini ortadan kaldırarak BOS dolanımını normalleştirmektir.

BeyinBeyin hastalıklarıBeyin neoplazmları+3
Barış Uğurlu
Gaziantep University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pediatrik skolyoz hastalarının posterior enstrümentasyon ve rod uzatma tekniğiyle cerrahi tedavi sonuçları

Amaç: Erken yaşta skolyoz tanısı alan çocuklarda, çift büyüyen rod tedavisinin klinik ve radyolojik sonuçlarını retrospektif olarak incelemektir. Gereç ve Yöntem: Şubat 2006 ile Mayıs 2009 arasında erken yaşta skolyoz tanısıyla çift büyüyen rod tedavisi uygulanan 16 hasta çalışmaya alındı. 1 hasta 3. uzatma sonrasında takiplerine gelmediği için çalışma dışında bırakıldı. 11 hastada tedavi sonunda kalıcı siteme geçildi. Hastaların Cobb, kifoz, lordoz açıları ve T1-S1 uzunlukları tedavi süresince değerlendirildi. Bulgular: İlk cerrahi anında tüm hastaların ortalama yaşı 6,3±2,5 yıl (dağılım: 3-10), ortalama takip süresi 88,2±9,3 ay idi. Hasta başına ortalama 6,9±2.6 defa (dağılım: 2-10) ve ortalama 8,2±2.6 ay (dağılım: 3-16) aralıklarla uzatma uygulandı. Füzyon uygulanma yaş ortalaması 13,02±3,6 (dağılım: 10-14) idi. Cobb açı değerleri ortalaması ameliyat öncesi, ilk ameliyat sonrası ve son takipte sırasıyla 63,6°, 33,3°, 38,8° bulundu. Kifoz açısı 46,3°, 36,3°, 39,6° ve lordoz açılarıysa 32,1°, 26,6°, 30,5° derece ölçüldü. T1-S1 uzunluğuysa 24,3 cm'den 28,0 ve 32,0 cm'ye artış gösterdi. Kalıcı sisteme geçilen hastalar değerlendirildiğinde, Cobb açı değerleri ortalaması ameliyat öncesi, ilk ameliyat sonrası, kalıcı sisteme geçiş sırasında ve kalıcı sisteme geçtikten sonra sırasıyla 63,9°, 34,3°, 40,4°, 31,0° bulundu. Kifoz açısı 43,7°, 35,2°, 35,3°, 30,0°; lordoz açılarıysa 33,0°, 26,3°, 32,2°, 28,2° ölçüldü. T1-S1 uzunluğuysa 24,1, 28,1, 32,2, 33,3 cm olarak ölçüldü. Sonuç: Erken yaşta skolyoz tanısı alan çocukların çift büyüyen rod tekniğiyle tedavisi omurga eğriliğinin düzelmesi, gövde büyümesi ve akciğer gelişiminin sağlanması açısından etkili bir tedavi yöntemidir. Hastanın düzenli ve sık aralıklarla takibinin sağlanması, tedavi esnasında engel ve komplikasyonlarla sıkça karşılaşılması hala çözüm bekleyen problemlerdir.

CerrahiCerrahi tedaviEnstrümantasyon+4
Mahmut Karadağ
Çukurova University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gelişimsel kalça displazisi tedavisindeki iliak osteotomilerin femur başı epifizi üzerindeki etkileri

Amaç: Asetabulumun yeniden şekillenmesinde ve kalça ekleminin konsantrik redüksiyonunda önemi olan ve sık kullanılan Salter ve Pemberton pelvik osteotomilerinin (SPO, PPO) femur başı epifizi üzerine etkilerinin ve fonksiyonel sonuçlarının değerlendirilmesi. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne Ocak 2008 ile Aralık 2011 tarihleri arasında başvuran ve GKD tanısı nedeniyle pelvik osteotomi planlanan 52 hastanın 69 kalçası geriye dönük olarak klinik ve radyolojik olarak değerlendirildi. Nöromüsküler sorunu olan, eşlik eden alt ekstremite anomalisi veya kollajen doku hastalığı olan, daha önce GKD' ye yönelik herhangi bir tedavi uygulanan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Bulgular: İncelenen kalçaların iki gruba ayrıldı, PPO(n=34) ve SPO(n=35). PPO grubunda ortalama Aİ açısı preop 36,2°±4,9°, postop 23,4°±3,9° olarak ölçülmüş olup SPO grubunda ise preop 35,6°±3,8°, postop 23,1°±5,1° olarak ölçülmüştür. Postop 24. Ayda asetabular kapsamasının değerlendirilmesi için ölçülen MKA' ları PPO grubunda ortalama 23,5°±10,4°, SPO grubunda ortalama 20,6°±11,7° olarak ölçülmüştür. Her iki osteotomi grubu MKA, Aİ açısındaki düzelme miktarının, femur başı AVN görülme sıklığının ve fonksiyonel sonuçlarının benzer olduğu gözlenmiştir. Tönnis evre 4 olarak değerlendirilen kalçalarda evre 1-3 kalçalara göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde AVN izlenmiştir. Ostetotomi uygulanan kalçaların hiçbirinde coxa valga izlenmemiş olup 3 vakada coxa vara gözlenmiştir. Sonuçlar: Literatürde teorik olarak, PPO' nun SPO' ya oranla AVN açısından daha yüksek risk taşıdığı bilinmesine rağmen yapılan klinik çalışmalarda olduğu gibi çalışmamızda da anlamlı bir fark saptanmamıştır. Ameliyat öncesi dönemde ise özellikle displazisin derecesinin ameliyat sonrası dönemde AVN açısından risk faktörü olabileceği gözlenmiştir. Bunun için örneklem sayısı daha çok olan bir çalışma yapılması gerekmektedir.

AsetabulumCerrahi tedaviFemur başı+6
Akif Mirioğlu
Çukurova University
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Hidrosalpinks cerrahi tedavisinin insan endometriyumu üzerine ultrastrüktürel etkileri

Hidrosalpinks, kadınlarda oldukça yaygın gözlenen ve tuba uterinaların overlere yakın, distal kısımlarında, içi sıvı dolu kese şeklindeki tıkanıklık ile karakterize bir hastalıktır. Hidrosalpinksin, sıklıkla cinsel yolla bulaşan, Gonorrhea ve Chlamydia enfeksiyonları sonucu oluşan, pelvik enflamatuvar hastalığa bağlı, tuba uterinada meydana gelen iltihabi reaksiyonlar sonucu oluştuğu düşünülmektedir. Cerrahi komplikasyonlar, endometriyozis, tubal veya ovariyan kanserler ile tubal tuberkülozun da hastalığa neden olabileceği kaydedilmiştir. Günümüze kadar yapılan araştırmalarda, hidrosalpinksin kadınlarda gebelik ve implantasyon oranını belirgin olarak azalttığı ve düşük riskini de arttırdığı rapor edilmiştir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda, hidrosalpinks varlığının in vitro fertilizasyon tedavisi uygulanan hastalarda gebe kalma olasılığını yaklaşık %50 oranında azalttığı, oluşan gebeliklerin de yüksek oranda düşük riski taşıdığı rapor edilmiştir. Hidrosalpinksli hastalarda, implantasyon oranındaki bu azalmanın kesin nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte, uterus kaslarında oluşan peristaltik kasılmalar, reflüye bağlı intrauterin sıvı akışı, hidrosalpinks sıvısının embriyo üzerine olası toksik etkileri ile endometriyum reseptivitesinde meydana gelen değişikliklerin etkili olabileceği kabul edilmektedir Hidrosalpinks varlığında, embriyonun uterusa implantasyonunun belirgin olarak düşmesi ve oluşan gebeliklerde düşük oranının artması, hastalığın uterus endometriyumuna olan etkilerini ön plana çıkarmaktadır. Hidrosalpinkse sahip infertil hastalar ile hidrosalpinksli olmayan veya herhangi bir pelvik enflamatuvar hastalığı bulunmayan hastaların endometriyumları üzerine çeşitli integrinler, transkripsiyon faktörleri ve hücre yüzey markırları gibi çeşitli faktörlerin etkileriyle ilgili çok sayıda araştırma yapılmış olmasına rağmen, literatürde hidrosalpinkse sahip kadınlarda cerrahi tedavi öncesi ve sonrasında endometriyum ultrastrüktürü ile ilgili bir araştırmaya rastlanmamıştır. Bu çalışmada, hidrosalpinks hastalığına sahip olan kadınlardan cerrahi tedavi öncesi ve sonrasında alınan endometriyum doku örneklerinin ışık ve elektron mikroskobik düzeyde incelenmesi amaçlanmıştır. Yaşları 19-46 arasında değişen, bilateral hidrosalpinkse sahip 24 kadından, cerrahi tedavi öncesi ve sonrası endometriyum doku örnekleri elde edildi. Ayrıca infertilite tedavisi amacıyla başvuru yapan, hidrosalpinkse sahip olmayan 5 kadından elde edilen endometriyum biyopsileri de kontrol amacıyla kullanıldı. Alınan endometriyum dokuları mikroskobik incelemeler için hazırlandı. Hidrosalpinksli hastalara ait endometriyum örneklerinde; yüzey epitelinde incelme, mikrovilluslu hücrelerde mikrovillus sayılarında azalma, çekirdekte heterokromatin artışı ve piknotik değişiklikler, apikal sitoplazmada endoplazmik retikülüm sisternalarında genişleme ve vakuolizasyon, organel harabiyetine bağlı membranöz whorl yapıları, ödemi temsil eden geniş ve düzensiz interselüler boşluklar ile intraepitelyal makrofaj ve lenfositlere sıklıkla rastlandı. Ayrıca endometriyal bez epitelinde, interselüler aralıklarda genişleme ve bez epitel hücrelerinde organel harabiyetlerinin varlığı da gözlendi. Bunların yanında endometriyal stromada ödem alanlarını temsil eden geniş interselüler aralıklar ile stromal hücrelerde yapısal değişiklikler belirlendi. Hidrosalpinksin cerrahi tedavisi sonrası elde edilen endometriyum dokularında, her ne kadar bazı alanlarda hafif yapısal değişiklikler gözlense de, yüzey epiteli ile bez ve stromal hücrelerin yapılarının daha çok kontrol endometriyum örneklerine benzerlik gösterdiği dikkati çekti. Sonuç olarak, hidrosalpinksli hastalara ait endometriyum dokularında ciddi yapısal değişikliklerin meydana geldiği, cerrahi tedavi sonrasında bu yapısal bozuklukların ortadan kalktığı, bu nedenle de hidrosalpinks hastalığında cerrahi tedavinin etkin olduğu kanaatine varıldı.

CerrahiCerrahi tedaviCerrahi-ürogenital+5
Tuğçe Sapmaz
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessEN

Determination of life quality following liver transplantation

ABSTRACT DETERMINATION OF LIFE QUALITY FOLLOWING LIVER TRANSPLANTATION The research was conducted to perform life quality following liver transplantation. The sampling of the research which was performed in accordance with prospective and descriptive research design consists of 103 volunteer patients who applied to Malatya İnönü University Turgut Özal Medical Center General Surgery Clinic between January 01-May 15, 2015, who had liver transplantation and complied with the sampling criteria. The data was collected using personal details and disease information form, information status and training subjects form and SF-36 life quality scale form. The statistical analysis of the data was performed on SPSS 21.0 for Windows software. Number (n), percentage (%), average±standard deviation, median, highest-lowest number indication were used to indicate the data and t-test, Mann-Whitney U test, Kruskal Wallis Test were used in independent groups in comparative statistics. Level of statistical significance was taken as p<0.05. The physical health life quality score average was found to be 39.90±8.53 and mental health life quality score average to be 43.93±9.86 in the research. The difference between physical health aspect and gender, marital status and chronic disease; and the difference between mental health and education were statistically significant in SF-36 life quality scale of the patients who had liver transplantation (p<0.05). Furthermore, the difference between physical health aspect of the same patient group and the time past subsequent to transplantation, source of transplantation and the presence of negative conditions extending post-operative hospitalization was also statistically significant (p<0.05). The life quality of the patients who had liver transplantation was found to be moderate. Physical health life quality of the male patients and single patients is higher than the others. The mental health life quality improves as the level of education increases. Another finding of the research indicates that physical health life quality improves as the time past subsequent to transplantation increases. Besides, the physical health life quality of the patients who didn't have any condition to cause extending post-operative hospitalization is higher compared to those who had and also the physical health life quality of those who had transplantation from a cadaver is higher compared to those who had transplantation from a live donor. Key Words: Liver Transplantation, Life Quality, SF-36, Nursing

SurgerySurgical treatmentNursing+6
Murat Tamer
Hasan Kalyoncu University · Institute of Health Sciences
2015
00

Related subjects