Surgical treatment

178 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lomber spinal stenoz olgularının cerrahi tedavisinde uygulanan rijid pedikül-rod sistemleri ve dinamik polyetheretherketone (peek) rod sistemlerinin postoperatif komşu segment dejenerasyon süreçleri üzerine etkilerinin retrospektif olarak değerlendirilerek karşılaştırılması

Lomber spinal stenoz (LSS), özellikle 65 yaş üstü olgularda kalça ve alt ektsremitelerde ortaya çıkan ağrının ve fonksiyonel kaybın en sık nedenidir. Yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyen bu patolojiler ülke ekonomilerine de önemli ölçüde yük getirmektedir. Lomber spinal stenoz olgularında, cerrahi ve cerrahi dışı tedavi arasında tercih yapılması gerektiğinde, olguların klinik bulgularının tedavi seçenekleri açısından en önemli yol gösterici olduğu önerilse olsa bile cerrahi tedavi yöntemlerinin, cerrahi dışı tedavi yöntemlerine göre daha etkin modaliteler olduğu ileri sürülmüştür. Komşu segment hastalığı ise LSS nedeni ile opere edilmiş hasta grubunda en sık reoperasyon nedenidir. Bu çalışmanın amacı; komşu segment hastalığına yönelik posterior transpediküler füzyon sistemlerinin morfometrik değişimler açısından karşılaştırılmasıdır. Rijid titanyum rod ve PEEK rod uygulanmış olgular kendi içlerinde operasyon öncesi ve operasyon sonrası morfometrik veriler açısından değerlendirilmiş, bunun yanı sıra gruplar birbirleri ile de kıyaslanmıştır. Özellikle komşu segmentlerin kanal hacmini korumada, komşu segmentlerde hem anterior hem posterior disk yükseklik kayıplarını önlemede, üst komşu segmentteki foramen yüksekliklerinin korunmasında ve alt ve üst komşu segmentteki hem sağ hem sol ligamentum flavum hipertrofisini önlemede PEEK rod sistemlerinin daha etkin stabilizasyon sistemleri olduğu saptanmıştır. Dolayısı ile LSS olgularında stabilizasyon amaçlı PEEK rod sistemlerinin, gelişebilecek komşu segment hastalığı riskini azaltabileceği görülmektedir. Sonuç olarak; özellikle ileri yaş bireylerde oldukça sık karşılaşılan, ekonomik, psikososyal ve yaşam kalitesi açısından ciddi sonuçları olan LSS'de seçilecek olan cerrahi yöntemin ve stabilizasyon sisteminin, opere edilmiş LSS olgularında en sık reoperasyon nedeni olarak düşünülen komşu segment hastalığına etkileri açısından daha çok klinik çalışma yapılması büyük bir önem taşımaktadır.

AğrıCerrahi tedaviLomber vertebra+2
Bilgehan Potoğlu
Tekirdağ Namık Kemal University
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Ön çapraz bağ rekonstrüksiyonu 4 ay sonrası izokinetik egzersiz eğitiminin diz kas kuvvetine etkisi

Bu çalışmanın amacı, Ön Çapraz Bağ (ÖÇB) rekonstrüksiyonu geçiren bireylerde, 4. ayda verilen ve 8 hafta devam eden, izokinetik egzersiz eğitiminin diz kas kuvvetine olan etkisini incelemekti. Çalışmaya hamstring grefti ile ÖÇB rekonstrüksiyonu geçiren 20 birey dahil edildi. (yaş: 30,85±9,10 yıl, boy uzunluğu: 178,90±9,38 cm, VKİ: 25,66±2,93 kg/m²). Bireyler rekonstrüksiyon sonrası 16. haftada izokinetik sistemde değerlendirilerek egzersiz eğitimine alındı ve 24. haftada test tekrar edildi. Kassal kuvvet değerlendirmesi izokinetik sistemde (ISOMED 2000), 60 º/sn (5 tekrar) ve 180 º/sn (10 tekrar) açısal hızlarda gerçekleştirildi. Zirve Tork Hamstring/Vücut ağırlığı, Zirve Tork Kuadriseps/Vücut ağırlığı, Hamstring/Kuadriseps oranı değerlendirildi. Hamstring konsentrik-kuadriseps konsentrik, hamstring izometrik, kuadriseps izometrik, stabilite-koordinasyon eğitimi, haftada 3 gün-8 hafta verildi. Tüm veriler SPSS 21 yazılımı kullanılarak analiz edildi. Eğitim öncesi ve sonrası farklılığı değerlendirmek için Eşleştirilmiş T testi kullanıldı. Çalışmanın sonucunda 60º/sn açısal hızda opere ( p=0,000) ve non-opere dizde (p=0,003), 180º/sn açısal hızda non-opere dizde (p=0,000) konsentrik hamstring kuvveti, 24. haftada, 16. haftadaki kuvvet değerine göre daha fazla bulundu. 180º/sn. açısal hızda opere dizde konsentrik hamstring değerinde zamanlar arasında bir farklılık görülmedi (p>0,05). 60 º/sn açısal hızda, opere (p=0,000) ve non-opere (p>0,05) dizde, 180º/sn açısal hızda opere (p=0,000) ve non-opere (p=0,05) dizde konsentrik kuadriseps kuvveti, 24 haftada 16.haftaya göre daha fazla bulundu. 60º/sn. açısal hızda konsentrik hamstring/kuadriseps oranının opere dizde 16. haftaya göre 24. haftada azalırken, non-opere dizde ise bu oranın arttığı gözlendi (p>0,05). 180°/ sn. açısal hızda opere ve non-opere dizde H/Q oranının 16. haftaya göre 24. haftada azaldığı gözlendi (p>0,05). Sonuç olarak çalışmada 16. haftadan 24. haftaya kadar verilen izokinetik eğitimin ÖÇB rekonstrüksiyonu sonrası kassal kuvvetin arttırılmasında etkili olduğu bulundu.

Cerrahi tedaviEgzersizHasta eğitimi+3
Ayşe Uzun
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Bebeği kalp ameliyatı olan annelerin doğum sonrası depresyonu ve maternal bağlanma arasındaki ilişki

Araştırma bebeği kalp ameliyatı olan annelerin doğum sonrası depresyon düzeyini, maternal bağlanma düzeyini ve aralarındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla tanımlayıcı ilişki arayıcı tipte yapıldı. Araştırmanın evrenini 1 Aralık 2022 – Mayıs 2023 tarihleri arasında Sağlık Bilimleri Üniversitesi Mehmet Akif Ersoy Göğüs, Kalp ve Damar Cerrahisi Eğitim Araştırma Hastanesi'nde kalp ameliyatı olan ve Pediatrik Kardiyovasküler Cerrahi Yoğun Bakım Ünitesi'nde takip edilen bebeklerin anneleri, örneklemini ise dahil edilme kriterlerine uyan 34 anne oluşturdu. Veri toplamada Tanıtıcı Bilgi Formu, Visual Analog Skala, Maternal Bağlanma Ölçeği ve Edinburg Doğum Sonrası Depreyon Ölçeği kullanıldı. Veriler bebek ameliyat olduktan sonraki ilk 2-4 saat içerisinde toplandı. Araştırma grubunu oluşturan annelerin maternal bağlanma puan ortalamasının 98,11±4,00, doğum sonrası depresyon puan ortalamasının 16,35±7,00 puan olduğu bulundu. Maternal bağlanma düzeyleri ile doğum sonrası depresyon düzeyleri arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı değildi (rp=0,127; p=0,473). Araştırma grubunun özellikleri ile maternal bağlanma puanları arasında anlamlı fark yoktu. Çekirdek ailede yaşayan, bebeğini doğum sonrası ilk 30 dakikadan sonra emziren, bebeği 30 günden uzun süre hastanede yatan annelerin doğum sonrası depresyon puan ortalamaları anlamlı düzeyde yüksekti (p<0,05). Sonuç olarak, bebeği kalp ameliyatı olan annelerin maternal bağlanma düzeyinin iyi olduğu, annelerin doğum sonrası depresyon düzeyi açısından risk grubunda olduğu ve maternal bağlanma düzeyi ile doğum sonrası depresyon düzeyi arasında anlamlı ilişki olmadığı belirlendi.

AnnelerBağlanmaBebekler+5
Özge Gürlek Baş
Haliç University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Osteosarkom tedavi sonuçları

Çocukluk çağı osteosarkom tanılı hastaların tedavi sonuçlarının incelenmesi ve bu sonuçlara etki eden prognostik faktörlerin belirlenmesi amaçlandı. Ocak 2000 ile Aralık 2019 yılları arasında tanısı konmuş, ünitemizde tedavi edilmiş, tümör rezeksiyonu yapılmış, tedavisi tamamlanmış ve izlem verilerine ulaşılabilen 18 yaş altındaki osteosarkomlu hastaların onkoloji dosyaları ve hastane bilgi kayıtları retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya dahil edilen hasta erkek/kız oranı 1.5 idi. Hastaların ortanca yaşı 12.9 yıldı (6.5-17.9). Hastaların %40'ında metastaz mevcuttu. Elli dokuz hastaya (%65.6) doksorubisin-sisplatin protokolü verildi. Haziran 2015'ten itibaren 31 hasta (%34.4) EURAMOS protokolü ile tedavi edildi. Hastaların çoğuna (%80) ekstremite koruyucu cerrahi uygulandı. Hastaların büyük bölümünde (%94.2) cerrahi sınırlar negatif saptandı. Çalışmaya dahil edilen hastaların %71.6'sında nekroz oranı %90 ve altında idi. Hastaların 5 yıllık olaysız ve genel yaşam hızları %32.9 ve %59.6 bulundu. On yaşın altında 5 yıllık genel yaşam hızı %79 idi. Metastatik hastaların 5 yıllık olaysız ve genel yaşam hızları sırasıyla %16.9 ve %45.7 idi. Lokalize hastalıkta ise 5 yıllık olaysız ve genel yaşam hızları sırasıyla %39.9 ve %65.3 olarak bulundu. Bu iki grup arasında genel yaşam hızları arasındaki fark büyük ölçüde anlamlıydı (p=0.009). Hastaların %48.8'inde ortanca 10.2 ayda (2.1-77.7 ay) rölaps gözlendi. Çalışmamızda tedavi sonuçları ve sağkalım hızları literatür ile benzer bulundu. EURAMOS protokolünün izlem süresi henüz kısa olmakla birlikte benzer izlem süresinde AP protokolüne göre tedavi başarısının yüksek olduğu gösterilmiştir (EFS p=0.003, OS p=0.016). Osteosarkomda en kötü prognostik işaret metastatik hastalıktır. Ekstremite koruyucu cerrahi yaklaşım ile birlikte metotreksat, sisplatin ve doksorubisin içeren kemoterapi protokolü osteosarkomda etkindir.

Cerrahi tedaviEkstremitelerMetotreksat+5
Yunus Emre Güneş
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağı baş-boyun rabdomyosarkomlu hastaların klinik özellikleri ve tedavilerinin incelenmesi

Amaç: Çocukluk çağı baş-boyun rabdomyosarkomlarının klinik özellikleri ve tedavi sonuçlarının incelenmesi amaçlandı. Hastalar ve yöntem: Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Onkolojisi Bilim Dalı'nda 2004-2018 yılları arasında tanı konulan ve tedavisi yapılan baş-boyun rabdomyosarkomlu 65 hastanın klinik özellikleri, tümör yerleşimi, histopatolojik tanıları, evreleri, tedavileri ve sonuçları retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Çalışmaya alınan 65 hastanın ortanca yaşı 5.8 yıl (2.8 ay-15.2 yıl; E/K 37/28) idi. Primer tümör yerleşim yeri %49.2 parameningeal (n=32), %35.4 orbital (n=23), %15.4 diğer parameningeal-dışı (n=10) idi. Hastalar en sık şişlik/kitle (%81.5) şikayeti ile başvurdu. Hastaların %12.3'üne (n=8) total rezeksiyon ya da mikroskobik rezidü kalacak şekilde ameliyat yapılabilirken, %87.7'sinde (n=57) ameliyat sonrası gros tümör kitlesi (18 hastada parsiyel rezeksiyon, 39 hastada biyopsi) mevcuttu. Parameningeal yerleşimli sadece altı hastada parsiyel rezeksiyon yapılabilirken, orbital lokalizasyonda 16 hastada gros ya da parsiyel rezeksiyon yapılmıştı. Histopatolojik olarak embriyonel alt tip %73.8 (n=48), alveolar alt tip %13.7 (n=9), iğsi hücreli/sklerozan alt tip %4.6 (n=3) olarak saptandı. Beş hastada histopatolojik alt tip bildirilmemişti. Çalışmada TNM evrelemesine göre hastaların %44.6'sı (n=29) evre I, %7.7'si (n=5) evre II, %32.3'ü (n=21) evre III, %15.4'ü (n=10) evre IV idi. COG (Amerikan Çocuk Onkoloji Grubu) risk sınıflamasına göre hastaların %38.5'i (n=25) düşük risk, %44.6'sı (n=29) orta risk, %16.9'u (n=11) yüksek risk sınıfındaydı. Risk sınıflarına göre belirlenen şekilde tüm hastalara sistemik kemoterapi uygulandı. Beş yıllık olaysız ve genel yaşam hızları sırasıyla CDCV (sisplatin, doksorubisin, siklofosfamid, vinkristin) kemoterapisi alanlarda %41.5 ve %58.5, VAC-VAdrC (VAC: vinkristin, aktinomisin-D, siklofosfamid; VAdrC: vinkristin, doksorubisin, siklofosfamid) alanlarda %58.2 ve %90.9 bulundu. PIAV (ifosfamid, sisplatin, vinkristin, doksorubisin) protokolü alan beş hastanın dördü eksitus olup, biri hayatta iken; VDC/IE (vinkristin, doksorubisin, siklofosfamid, ifosfamid, etoposid) alan altı hastadan üçü eksitus olup, üçü hayattadır. Baş-boyun rabdomyosarkomlu 65 hastanın beş yıllık olaysız yaşam hızı %41.2, genel yaşam hızı %59.3 bulundu. Yaşam analizlerinde tümör yerleşim yeri, evre ve risk sınıfı önemli bulundu. Orbital yerleşimde beş yıllık genel yaşam hızı %85.2, diğer parameningeal-dışı yerleşimde %80, parameningeal yerleşimde %34.4 bulundu (p=0.01). Erken evrelerde (evre I ve II) beş yıllık genel yaşam hızı %80.3 iken, ileri evrelerde (evre III ve IV) %36.6 olarak saptandı (p<0.001). Düşük riskli hastaların beş yıllık genel yaşam hızı %82.4, orta riskli hastaların %57.3, yüksek riskli hastaların %18.2 idi (p<0.001). Yüksek risk sınıfındaki 11 hastanın 10'u eksitus oldu. Tedavi cevabı tam ya da parsiyel olan 43 hastanın 13'ünde (%30.2) relaps görüldü. Relaps görülen 13 hastanın 10'u eksitus oldu. Sonuç: Baş-boyun rabdomyosarkomlu hastalarda hastalığın erken tanısı ve lokal kontrolü önemlidir. Parameningeal yerleşimde prognoz kötüdür, bu grup hastaların uygun cerrahi, radyoterapi ve intensif kemoterapi ile yaşam hızlarının iyileştirilmesi gerekmektedir. İleri evre, parameningeal, refrakter/relaps hastalıklarda sonuçların iyileştirilmesi amacıyla yeni tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesi gerekmektedir.

Bolu-GeredeCerrahi tedaviKafa ve boyun neoplazmları+7
İbrahim Halil Karahan
Hacettepe University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Düşük akımlı vasküler malformasyonların retrospektif değerlendirilmesi

Vasküler malformasyonlar embriyonik dönemde vaskülogenez ve anjiyogenez aşamalarındaki anormallikler sonucu oluşan lokalize veya generalize konjenital vasküler lezyonlardır. Bu lezyonların doğru sınıflandırılması uygun ve doğru tedavi yaklaşımının belirlenmesi açısından oldukça önem taşır. Vasküler malformasyonların tedavisinde medikal tedavi, lazer, cerrahi rezeksiyon, endovasküler tedavi veya bunların kombinasyonu uygulanabilir. Bu çalışmada amaç, düşük akımlı vasküler malformasyonu olan hastaların demografik bilgilerini, klinik özelliklerini, uygulanan tedavileri ve bu tedavilere yanıtlarını değerlendirmektir. Hastalar ve Yöntem Bu çalışmaya Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Çocuk Onkolojisi Bilim Dalı'na 01.01.1999-31.06.2020 tarihleri arasında başvuran 236 hasta dahil edildi. Hastaların kayıtları incelenerek yakınmaları, muayene bulguları, radyolojik bulguları kaydedildi, kronolojik sıra ile fotoğrafları incelendi. Hastalara uygulanan medikal tedaviler, skleroterapi ve cerrahi tedavilerin etkinlikleri radyolojik/klinik ve semptomatik cevap olarak değerlendirildi. Bulgular 120'si kız (%50.8), 116'sı (%49.2) erkekti (Kız/erkek: 1.03). Hastaların ortalama tanı alma yaşı 54.2±55.1 (0-216) ay idi. Hastaların %1.7'sinde (n:4) kapiller, %24.6'sında (n:58) venöz, %33.9'unda (n:80) lenfatik, %39.8'inde (n:94) hastada kombine tipte vasküler malformasyon saptandı. Hastaların yakınma ve belirtilerinin ilk başladığı veya ailelerinin ilk fark edildiği yaş ortalama 16.7±36.9 (0-200) ay idi. Semptomların başlangıcından tanıya kadar geçen süre ortalama 36.6±46.3 (0-200) ay olarak hesaplandı. Yirmi dokuz hastada vasküler malformasyon Klippel-Trenaunay (n:10), Gorham-Stout (n:9), Blue Rubber Bleb (n:5) gibi bir sendromun komponenti olarak bulunmaktaydı. Hastaların %22.8'i (n:54) tedavisiz izlendi, bu hastaların ikisinde kapiller 19'unda venöz, 20'sinde kombine, 13'ünde lenfatik malformasyon vardı. Hastaların 69'una sadece medikal tedavi, 32'sine sadece skleroterapi, 17'sine sadece cerrahi, 27'sine skleroterapiye ek olarak medikal tedavi, 22'sine medikal tedaviye ek olarak cerrahi işlem, birine skleroterapiye ek olarak cerrahi işlem, 14'üne medikal tedaviye ek olarak skleroterapi ve cerrahi uygulanmıştı. Tek başına ve diğer tedaviler ile birlikte cerrahi uygulanan hastaların %79.6'sının lezyonunda küçülme %61.1'inin semptomlarında iyileşme tespit edildi. Skleroterapi uygulanan hastaların %67.5'inde radyolojik/klinik yanıt, %79.7'sinde semptomatik yanıt alındı. Medikal tedavide 120 hastada sirolimus, 43 hastada propranolol ve 11 hastada interferon kullanılmış olup 48 hastada birden fazla ilaç uygulanmıştı. Cerrahi uygulanan hastaların% 79.6'sında lezyon boyutunda küçülme tespit edilmiş ve % 61.1'inde semptomlarda iyileşme tespit edilmiştir. Skleroterapi uygulanan hastaların radyolojik / klinik yanıtı ve semptomatik yanıtı sırasıyla % 67.5 ve % 79.7 idi. Sirolimus alan hastaların %54.2'sinde radyolojik/klinik olarak boyut küçülmesi, %74.2'sinde klinik olarak semptomlarda düzelme gözlemlendi. Sonuç Vasküler malformasyonlarda medikal tedavi, cerrahi ve skleroterapi; doğru sınıflandırma yapıldığı, uygun yöntem seçildiği sürece güvenilir ve etkin tedavi seçenekleridir. Anahtar kelimeler: Vasküler malformasyon, ISSVA sınıflandırması, skleroterapi, cerrahi tedavi, sirolimus

Cerrahi tedaviMalformasyonlarRapamune+4
Berna Uzunoğlu
Hacettepe University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Uzun doku nakli için traksiyon kuvvetleriyle damar uzatma tekniğinin araştırılması

Doku genişletme ve distraksiyon osteogenezis gibi tekniklerde olduğu gibi, mekanik kuvvetlerle doku rejenerasyonunun mümkün olduğunu bilmekteyiz. Damar defekti veya flep cerrahisinde pedikülün kısa kalması gibi damar uzunluğunun yetersizliğine bağlı durumlarda yeterli damar uzunluğunu sağlamak için ek işlemlere ihtiyaç vardır. Aynı zamanda alıcı damar yokluğu, damarsal patolojiler gibi durumlarda mikrocerrahi anastomoz tekniği mümkün olmayabilmektedir. Bütün bu sorunlara bir çözüm arayışı içinde, damar uzunluğunun yetersiz kaldığı durumlarda, mekanik kuvvetlerle doku rejenerasyonu ve elde edimi prensiplerinden yola çıkarak, sıçan femoral arter ve venine daha önce uygulanmamış bir teknik olarak bir internal maksillofasiyal distraksiyon cihazı ile günlük traksiyon uygulanıldı. Deney sonunda damarın uzunluğuna, kan akımına (patensine) ve histolojik yapısına olan etkileri ve biyokimyasal etkiler değerlendirildi. 15 kontrol ve 15 deney hayvanı olmak üzere toplam 30 adet Wistar-Albino cinsi sıçan kullanıldı. Anestezi altında distraksiyon cihazı yerleştirilen deneklerin sol taraflı femoral damarlarına 10 gün boyunca günde 1 milimetre olmak üzere traksiyon uygulandı. Kontrol grubuna ise damar izolasyonu dışında herhangi bir işlem uygulanmadı. Sonuç olarak, traksiyon uygulanan damarlarda kontrol grubuna göre anlamlı derecede uzunluk elde edildiği görüldü. (Kontrol= 12.86 mm, Deney=21.93 mm, p<0.05) Kontrol grubunda hiçbir denekte tromboz izlenmedi (n=0). Traksiyon grubunda % 20 oranında arter ve ven birlikte trombozu izlendi. (n=3) İzole arter veya ven trombozu görülmedi. Kan akımı olarak kontrol ve deney grubu arasında istatistiksel anlam saptanmadı. (p>0.05) Yapılan mikroanjiyografik çalışmalarda kontrol ve deney gruplarında damar patensinin olduğu gözlendi. Histolojik çalışmalarda, Hematoksilen-Eozin ile boyanan örneklerde traksiyon grubunda bulunan femoral arter ve ven kesitlerinde damar duvarında kalınlaşma, perivasküler PMNL infiltrasyonu izlendi. Kan akımının olmadığı deneklerde (n=3) damar içi trombozla uyumlu görünüm izlendi. Yapılan biyokimyasal çalışmalarda kontrol ve traksiyon grupları arasında, hemolizat MDA, doku MDA, serum, hemolizat ve doku SOD, plazma VEGF ve AT-III oranları karşılaştırıldığında anlamlı bir istatistiksel fark saptanmadı. Uygulanılan bu yöntem, damar cerrahisinde, patens kaybı olmadan damar uzunluğu elde edilebilirliği açısından pilot bir çalışma olup, sonuçları ek deneysel çalışmalar için ve kliniğe uygulanım açısından umut vaat edicidir. Ek çalışmalarla bu deneysel tekniğin pratik uygulamaya geçebileceği kanısındayız.

CerrahiCerrahi tedaviCerrahi-kardiyovasküler+4
Çağıl Meriç Erenoğlu
Ege University
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Güçlü yönlere dayalı bakım modeli: Koroner arter bypass greft ameliyatı olan hastaların deneyimleri

Amaç: Bu çalışma güçlü yönlere dayalı bakım modeliyle koroner arter bypass greft ameliyatı olan hastaların deneyimlerini belirlemek amacıyla yapıldı. Yöntem: Nitel araştırma yöntemlerinden fenomenolojik bir yaklaşımla yapılan bu araştırmada, çalışmanın evrenini 14 Ağustos 2015-02 Kasım 2015 tarihleri arasında koroner arter bypass greft ameliyatı için kliniğe yatışı yapılan 32 hasta, örneklemini araştırmaya katılmayı kabul eden 23 hasta oluşturdu. Verilerin toplanabilmesi için Ege Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi'nden Etik Kurul izni, araştırmanın yapılacağı Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Başhekimliği'nden yazılı izin, çalışmaya katılmayı kabul eden hastalardan sözel ve yazılı izin alındı. Veriler, hastaların tanıtıcı bilgilerini içeren birey tanıtım formu, yarı yapılandırılmış görüşme formu, niteliksel güçlü yönlerin sınıflandırılması formu, SWOT analizi formu, ameliyat sonrası hasta izlem formu ve hemşire bakım planı ile toplandı. Hastaların kliniğe yattığı gün ve taburcu olduğu gün kendileriyle ve aileleriyle, izinleri alınarak yapılan görüşmeler ses kayıt cihazıyla kaydedildi ve derinlemesine görüşme tekniği kullanılarak yüz yüze yapıldı. Hastaların kliniğe yattığı gün görüşme süresi ortalaması 53 dakika (min.45- max. 72) ve taburcu olduğu gün görüşme süresi ortalaması 38 dakika (min.32-max.50)'dır. Görüşmelerden sonra kayıtlar bilgisayar ortamında yazılı döküm haline getirildi, veriler kodlanıp temalara göre sınıflandırıldı ve yorumlanarak rapor haline getirildi. Verilerin analizinde içerik analizi yöntemi kullanıldı. Güçlü Yönlere Dayalı Bakım Modeli doğrultusunda hastayla ve ailesiyle yapılan ilk görüşmeden ortaya çıkan temalarla hastaların güçlü yönleri belirlenerek uzman görüşü alındı ve ameliyat döneminde hastaların ihtiyaçları doğrultusunda eğitimler verildi. Ameliyat sonrası hasta izlem formuyla toplanan veriler doğrultusunda NANDA hemşirelik tanıları belirlenip hemşire bakım planı eşliğinde ve hastaların güçlü yönleri de kullanılarak taburculuğa kadar bireye özgü hasta izlemleri sağlandı. Bulgular: Çalışmaya katılan hastaların yaş ortalaması 60.91±9.67 yıl, hastanede yatış günü ortalaması 12.73±2.75 gündür. Hastaların %73.9'u erkek, %95.7'si evli, %56.5'i ilkokul mezunu ve emekli, %95.7'si sosyal güvenceye sahip, % 56.5'i daha önce ameliyat geçirmiş ve % 87.0'ı sürekli ilaç kullanmaktadır. Yapılan görüşmeler iki bölümde incelendi. Ameliyat öncesi görüşmede Kalp Hastalığının Etkileri, Hastalığın Oluşma Nedeni, Bilgi Gereksinimi, Güçlü Olmak Algısı, Güçsüz Olmak Algısı, Çözüm Arayışı ve Bakım Süreci olmak üzere yedi ana tema; ameliyat sonrası görüşmede Ameliyat, Güçlü Olmak Algısı, Güçsüz Olmak Algısı, Bakım Süreci ve Eğitim olmak üzere beş ana tema belirlendi. Sonuç: Güçlü Yönlere Dayalı Bakım Modeli'ne göre bakım verilen hastaların en çok ifade ettiği güçlü yönleri 'Ameliyat Sürecini Yönetme İsteğinin Olması', 'Temel Fizyolojik ve Güvenlik İhtiyaçlarını Sağlayabilmesi', 'Yaşama Dair Umudunun Olması', 'Öğrenme İsteğinin Güçlü Oması 've 'Aile Desteğinin Olması'dır. Cerrahi süreçte bireyleri en çok güçsüz kılan unsurlar ise 'Hastalık Sürecine İlişkin Bilgi Eksikliği', 'Tedavi Sürecine İlişkin Bilgi Eksikliği', 'Başka Hastalıkların Varlığı', 'Fazla Kilolu Olması' ve 'Sinirli Olması' olarak ifade edilmiştir. Hastalık sürecinde yaşanan sınırlılıkların hastaları olumsuz etkilediği, güçlü yönleri ön plana çıkarılan ve bakımda kullanılan hastaların cerrahi sürece uyumda başarılı olduğu görülmüştür. Hasta bakımında yeni bir model olan Güçlü Yönlere Dayalı Bakım Modeli'yle verilen bakımın hastaların iyileşmeleri üzerine olumlu etkilerinin olması ve yaşama ve iyileşme umudunu arttırması nedeniyle etkili olduğu söylenebilir. Bu çalışma sonuçlarına göre; bireye özgü bakım verilmesini sağlayan Güçlü Yönlere Dayalı Bakım Modeli'nin iyileşme üzerine pozitif etkisinden dolayı farklı ve daha büyük hasta gruplarında kullanılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Güçlü yönlere dayalı bakım modeli; hemşirelik; koroner arter bypass greft ameliyatı

Cerrahi tedaviCerrahi-kardiyovaskülerHasta bakımı+6
Yasemin Altınbaş
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Peripartum histerektomi yapılan plasenta previa totalis olgularında maternal morbidite ve komplikasyonların gözden geçirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı plasenta previa totalis ve plasental invazyon anomalisi saptanan hastaların antenatal dönemde tanısında kullanılacak yöntemler, bu vakaların yönetiminde gelişebilecek komplikasyonlar, risk faktörleri, mevcut tedavi seçenekleri ve cerrahi zamanlama hakkında bilgi vermektir. Çalışmanın ana amacı plasenta previa totalis ve plasental invazyon anomalisi (PIA) saptanan hastalarda maternal mortalite ve morbidite oranlarını azaltmak amacıyla antenatal, peripartum ve postpartum dönemde yapılması gerekenler ve hastanın yönetimi hakkında bilgi sağlamaktır. Yöntem: Bu çalışmaya, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı' na 1.12.2009-1.12.2015 tarihleri arasında plasenta previa totalis tanısı ile yatırılan ve peripartum histerektomi yapılan, çalışmada kullanılacak verileri eksiksiz olan 93 hasta dahil edilmiştir. Hastaların demografik verileri, operasyon bilgileri ve nihai patoloji sonuçları kaydedilmiştir. Hastaların yapılan ultrason ve MRI bulguları, gelişen peripartum ve postpartum komplikasyonlar, yapılan kan transfüzyonu miktarı ve demografik verileri kaydedilmiştir. Bulgular: Çalışmada, peripartum histerektomi yapılan 93 plasenta previa totalis olgusu değerlendirildi. Bu dönemde plasenta invazyon anomalisi sıklığı 261 gebelikte bir olarak saptandık. Yine bu dönemde plasenta previa totalis nedeniyle sezeryan yapılan hasta sayısı 320' dir. (61 doğumda 1) Bu 320 hastanın 93(%29) tanesinde peripartum histerektomi gereksinimi olmuştur. Bu hastaların histerektomi spesmeninin patolojik olarak incelenmesi sonucunda, hastaların 24 tanesinde invazyon yok, 11 tanesi akreata, 21 tanesi inkreata ve 37 tanesi perkreata olarak saptandık. Peripartum histerektomi yapılan hastalarda en sık neden olarak plasental invazyon anomalisi saptandık. Plasental invazyon anomalisi olan hastalarda doğumdaki ortalama gebelik haftası 36 hafta 1 gün olarak saptandı. Plasental invazyon anomalisi tanısında USG'nın sensitivitesi, spesivitesi, pozitif prediktif değeri, negatif prediktif değeri sırası ile yüzde 84, 75, 90, 62 olarak saptadık. Plasental invazyon anomalisi tanısında MRI'ın sensitivitesi, spesivitesi, pozitif prediktif değeri, negatif prediktif değeri sırası ile yüzde 87, 76, 92, 65 olarak saptadık. İnternal iliak arter ligasyonu 35 (%37) vakada gerçekleştirildi. Bu vakalarda toplam ERT (Eritrosit transfüzyonu) miktarı iliak arter ligasyonu yapılmayan hasta grubu ile kıyaslandığında daha fazla idi. 93 vakanın 19 (%20.4) tanesinde ameliyat esnasında mesane yaralanması meydana geldi. Bu vakaların 1 tanesi invazyonu olmayan grupta, 1 tanesi akreata, 7 tanesi inkreata ve 10 tanesi perkreata vakasıydı. 3 (%3.2) vakada (1 vaka inkreata, 2 vaka perkreata ) peroperatif üreter hasarı meydana geldiği saptandı. Bizim çalışmamızda invazyonu olmayan grupta toplam ERT transfüzyon miktarı 4.8 ünite iken invazyonu olan grupta ise 6.15 ünite olarak saptadık. ( Akreata 5.1, İnkreata 6.4, Perkreata 7 ünite) Sonuç: Plasental invazyon anomalisi olan vakaların başarılı şekilde yönetimi, risk faktörlerinin belirlenerek antenatal dönemde ultrason ile tanının konulmasına dayanmaktadır. Tersiyer merkezde bu konuda tecrübeli multidisipliner ekiple hastanın yönetiminin yapılması maternal ve neonatal sonuçların düzelmesini sağlar. Bu hastalarda profilaktik internal iliak arter ligasyonunun kanama miktarını azaltmada faydalı olmadığı saptanmıştır. Hastanede yatarak takip edilen bu hastalarda doğumun 36. gebelik haftasında gerçekleştirilmesi ile maternal mortalite ve morbidite oranları arttırmadan fetal morbidite ve mortalite oranlarını azaltır. Cerrahi ekibin tecrübesi arttıkça, dikkatli parametriyal ve mesane disseksiyonu yapılarak masif transfüzyon ve cerrahiye bağlı komplikasyon oranları azalmıştır. Bu hastanın tanısı için yapılan ultrason yüksek doğruluk oranına sahiptir.

Cerrahi tedaviCerrahi-kadın doğumHisterektomi+5
Çağrı Güven
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kalkaneus kırıklarında cerrahi yöntemlerle tedavi edilen hastaların klinik, radyolojik ve fonksiyonel sonuçları

Amaç: Kalkaneus kırıkları çalışan, aktif iş yaşantısı olan, 30-40 yaş erkeklerde daha sık görülmektedir. Tedavi edilmemiş, yeterli tedavi edilememiş ya da komplikasyon izlenmiş hastalarda ciddi iş gücü kaybıyla beraber hasta ve çevresi için sosyoekonomik problemler oluşturmaktadır. Çalışmamızın amacı farklı cerrahi tekniklerle opere edilmiş hastaların klinik, fonksiyonel ve radyolojik sonuçlarını geriye dönük ortaya koymaktır. Yöntem: Çalışmamızda Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'nda 2010 yılı ve sonrasında kalkaneus kırığı nedeniyle opere edilmiş ve en az 6 ay düzenli takipleri olan hastalar seçilmiş ve retrospektif dosya taraması yapılmıştır. Hastalara başvuru esnasında standart ap ve yan grafi ve Bilgisayarlı Tomoğrafi çekilmiş ve değerlendirilmiştir. Sınıflama için Sanders sınıflaması kullanılmıştır. Hastaların cerrahi müdahaleye kadar geçen zaman ve yatış süresi not edilmiştir. Ameliyat öncesi, ameliyat sonrası ve takip röntgenlerinde Böhler ve Gissane açıları ölçülmüş, 3. ve 6. aylarda fonksiyonel sonuçlar AOFAS Skorlama Sistemi ile değerlendirilmiştir. Takiplerde peroperatif ve postoperatif komplikasyonlar not edilmiştir. Verilerin istatistik analizlerinde IBM SPSS Statistics Version 25.0 paket program kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda 83 hastanın toplam 92 kalkaneal kırığı ameliyat edildi. 20 kadın 63 erkek hastamız mevcut olup yaş ortalaması 36.55(dağılım 16-76) olarak hesaplanmıştır. Kalkaneal kırıkların en sık etyolojisi yüksekten düşme idi. En sık görülen kırıklar Sanders tip 3AC (%22.8) ve Sanders tip 2A (%19.6) idi. 9 hastada açık kalkaneus kırığı mevcuttu. 68 hastaya kapalı redüksiyon ve perkütan tespit uygulandı. 8 hastada sinüs tarsi yaklaşım açık redüksiyon ve plak ile tespit, 16 hastada iv ekstensil lateral yaklaşım açık redüksiyon ve plak ile tespit tercih edildi. Subtalar artroz en sık görülen komplikasyondu. İkinci sıklıkta görülen komplikasyon ise yara yeri komplikasyonu (enfeksiyon, flep nekrozu) idi ve yara yeri komplikasyonu ekstensil lateral yaklaşım açık redüksiyon plak ile tespit yapılan hasta grubunda daha sık izlenmiştir. Böhler açısının düzeltme miktarı, fonksiyonel skor ile anlamlı derecede korele idi(p=0.004). Farklı cerrahi tekniklerin klinik, fonksiyonel ve radyolojik sonuçlarını karşılaştırdığımızda gruplar arasında radyolojik sonuçlar benzerdi ve anlamlı fark yoktu (p=0.10). En iyi anlamlı fonksiyonel sonuç sinüs tarsi yaklaşımı ile opere edilen ve internal fiksasyon grubu olan hastalarda elde edildi(p=0.02). Ekstensil lateral yaklaşım ile opere edilen hastalarda sekonder cerrahi ihtiyacı daha fazlaydı. Sonuç: Son yıllarda yapılan çalışmalar minimal invaziv ve kapalı cerrahi tekniklerle ameliyat edilen hastalarda invaziv tekniklere göre daha iyi klinik, fonksiyonel ve radyolojik sonuçlar olduğunu göstermekle birlikte çalışmamız literatürü özellikle fonksiyonel skorlarda desteklemektedir. Bu çalışmadaki sonuçlarımıza göre, Sanders tip 3 ve 4 dahil kalkaneal kırıklarda eksternal kılavuz destekli kapalı redüksiyon perkütan fiksasyon veya açık minimal invaziv teknikleri öneriyoruz. Anahtar kelimeler: Kalkaneus kırıkları, ekstensil lateral yaklaşım, minimal invaziv, sinüs tarsi yaklaşım, kapalı redüksiyon perkütan fiksasyon, AOFAS skoru

Cerrahi tedaviKalkaneusKırık fiksasyonu+5
Ahmet Demirel
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Servikal spondilotik miyelopatinin cerrahi tedavisinde 2 seviye anterior diskektomi-füzyon ve tek seviye anterior korpektomi-füzyon tekniklerinin perioperatif bulgularının, klinik ve radyolojik sonuçlarının karşılaştırılması

Giriş: 2 seviye servikal dejeneratif disk hastalığının cerrahi tedavi yöntemi halen tartışmalıdır. Bu retrospektif çalışmanın amacı 2 seviye anterior servikal diskektomi-füzyon(ASDF) ve tek seviye anterior servikal korpektomi-füzyon(ASKF) uygulanmış hastaların radyolojik ve klinik sonuçlarına göre iki cerrahi tekniğin karşılaştırılmasıdır. Materyal ve Metod: Unkovertebral eklem osteofiti ve disk hernisi nedenli myeloradikülopatinin tedavisi için ASDF ve ASKF uygulanan 58 hasta çalışmaya dahil edildi. İki grup arasında perioperatif parametreler (hastanede kalış süresi, kan kaybı miktarı, operasyon süresi, komplikasyonlar), klinik sonuçlar (boyun ve kol Visual Analog Scale(VAS) skorları) ve radyolojik sonuçlar (servikal lordoz ve füzyon oranları) karşılaştırıldı. Karşılaştırma t test ve p değerleri kullanılarak yapıldı. p değerinin 0.05'den küçük olması istatistiksel açıdan anlamlı kabul edildi. Bulgular: ASDF grubunda yaş ortalaması 46.5 olan 31 hasta(19 kadın, 12 erkek), ASKF grubunda ise yaş ortalaması 48.8 olan 27 hasta(15 kadın, 12 erkek) mevcuttu. İki gruptaki tüm hastalara stabilizasyon için semi-dinamik plak ve füzyon için allogreft doldurulmuş kafesler kullanıldı. Ortalama takip süresi ASDF için 51.2 ay, ASKF için ise 48.4 aydı. Hastanede kalış süreleri açısından iki grup arasında fark saptanmadı. ASKF grubunda istatistiksel açıdan anlamlı fark olmaksızın kan kaybı daha fazlaydı ve operasyon süresi daha uzundu. ASDF grubunda 1 hastada dura yırtığı, 3 hastada ses kısıklığı; ASKF grubunda ise 1 hastada dura yırtığı ve geçici C5 palsi meydana geldi. Operasyon sonrasında boyun ve kol VAS skorları iki grupta benzerdi(ASDF:2.5, ASKF:2.8). Solid füzyon tüm hastalarda elde edildi. Servikal lordozda iyileşme ASDF grubunda 18.3 dereceden 24.4 dereceye, ASKF grubunda 17.4 dereceden 18.9 dereceye arttı. Sonuç: Miyeloradikülopati ile seyreden 2 seviye servikal dejeneratif disk hastalığının cerrahi tedavisinde ASDF veya ASKF tekniklerinin klinik semptomların iyileşmesi ve füzyon oranları açısından istatistiksel anlamlı farkların olmadığı görülmüştür. İstatistiksel açıdan anlamsız kan kaybı ve operasyon süresi ASDF grubunda daha azdı. Bunlara ek olarak ASKF servikal lordozda daha az iyileşme sağlamaktadır.

CerrahiCerrahi tedaviDiskektomi+4
Ramazan Soydan
Demiroğlu Bilim University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kasık fıtığı onarımında laparoskopik total ekstraperitoneal inguinal herniorafi ile açık inguinal herniorafi uygulamalarının prospektif randomize karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Kasık fıtığı oluşumunun nedenleri anatomik ve fizyolojik olarak yeterince aydınlatılmış, ancak tedavisinde en ideal yöntemin hangi ameliyat tekniği olduğu halen tartışılmaktadır. Bu nedenle farklı ameliyat teknikleri uygulanmaktadır. Bunların birbirine üstünlükleri iddia edilmekte öte yandan sürekli yeni yöntemler geliştirilmektedir. Bu alanda yeni tekniklerden biri TEP yöntemidir. Minimal invazif olması, ameliyat sonrası ağrı azlığı, erken mobilizasyon ve işe dönüş aynı zamanda yüksek hasta memnuniyeti bu tekniğin en önemli avantajlarıdır. Öte yandan, teknoloji bağımlı olması, pahalı olması, öğrenilmesi ve uygulaması zor bir yöntem oluşu dezavantajlarındandır. Geliştirilen yöntemlerden AMGH son 20 yıldan beri düşük nüks oranları, öğrenilme ve uygulama kolaylığı gibi avantajlarıyla öne çıkmış ve halen en popüler olan yöntemdir. AMGH ve TEP yöntemleri farklı avantajlarıyla bir biri ile rekabet etmektedir. Hasta konforunun yüksek olması, işe ve sosyal hayata dönüşün erken olması, yara uzunluğunun az olması nedeniyle laparoskopik tekniklere ilgi her geçen gün artmaktadır. Laparoskopik bir teknik olan TEP ile AMGH yöntemi çalışmamızda çeşitli yönlerden karşılaştırıldı.Materyal ve Metod:Bu nedenle Gayrettepe ve Avrupa Florence Nightingale Hastaneleri'nde en fazla yapılan ameliyatlardan biri olan AMGH yöntemi ile TEP yöntemi bu çalışmada karşılaştırılmıştır. 93 erkek hasta bu çalışmaya alındı. Bilateral,nüks ve femoral herniler çalışma dışı bırakıldı. Bu hastalara preop 1.saat ve postop 24. saat olmak üzere CRP ve fibrinojen bakıldı. Ameliyat tekniklerine göre prospektif bir haftalık ağrı takibi VAS ile yapılıp ayrıca 2.hafta, 3.ay hala ağrıları oluyorsa ankette belirtilen aktivite durumlarından hangisinde ağrı başlıyorsa VAS'a göre ölçümü yapıldı. Hasta memnuniyeti, hayat kalitesi, işe dönüş süresi, analjezik ihtiyacı gibi konularda da anket uygulandı.Bulgular: TEP hastalarının postop fibrinojen değerleri, AMGH hastalarına göre anlamlı değildi. TEP hastalarının postop CRP değerleri, AMGH hastalarından anlamlı olarak daha düşüktü. İlk bir haftalık takiplerde 2. günden itibaren 7 .günde dahil VAS'da ağrı değerleri TEP'de daha düşük değerdeydi ve anlamlı farklılık vardı. Her iki grupta 2. hafta ve 3. ayda dinlenme sırasında ağrı bakımından anlamlı fark yoktu. TEP hastalarının 2. hafta çalışırken ve egzersiz yaparken ki ağrı puanı, AMGH hastalarından anlamlı olarak daha düşüktü. TEP hastalarının 3. ay çalışırken ve egzersiz yaparken ki ağrı puanı, AMGH hastalarından anlamlı olarak daha düşüktü. TEP hastalarının 2. hafta günlük normal aktivite yaparken ki ağrı puanı, AMGH hastalarından anlamlı olarak daha düşüktü. TEP ve AMGH hastalarının 3. ayda normal aktivite yaparken ki ağrı puanı anlamlı olarak farklı değildi. TEP ve AMGH hastalarının hiçbirinde erken dönemde ameliyat yerinde sorun oluşmamıştır. TEP ve AMGH hastalarının geç dönem takiplerinde ameliyat yerleri ile ilgili sorun yaşayıp yaşamama oranları arasında anlamlı farklılık yoktu. AMGH hastalarının bir haftadan uzun sürede işe başlama oranı , TEP hastalarından anlamlı olarak daha yüksekti. AMGH hastalarının 1. ay sonunda yaşam kalitesinde azalma oranı , TEP hastalarından anlamlı olarak daha yüksekti. 1. ve 2. gün analjezik ilaç ihtiyacı iki grup arasında anlamlı farklılık göstermemektedir. AMGH grubunda 3, 4, 5, 6 ve 7. günlerde ilaç ihtiyacı TEP grubundan anlamlı olarak daha yüksekti.Sonuç: Sonuç olarak TEP yöntemi AMGH'ye göre hastalarda daha düşük biyolojik stres, daha erken işe ve sosyal yaşama dönüş, daha az ağrı, daha az analjezik ihtiyacı gibi avantajlar sağladı. Her iki yöntemin erken ve geç dönem komplikasyonlarının sıklığının cerrahi tecrübe arttıkça birbirlerine karşı anlamlı fark olmayacak derecede azaldığını gördük.Her iki yöntemi karşılaştıran çalışmalar daha fazla yapıldıkça, kasık fıtığı olan hastalarda hangi durumda hangi tekniğin daha iyi fayda sağlayacağına karar verme aşamasında, iki yöntemin avantajlarının ve dezavantajlarının daha iyi anlaşılmasında hasta ile beraber cerraha yardımcı olacağını düşünüyoruz.

CerrahiCerrahi tedaviCerrahi-abdominal+3
Şems Kansu Kurtoğlu
Demiroğlu Bilim University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Torasik disk hernisi ve cerrahi tedavisi

Amaç: Bu çalışmada torasik disk hernisi tanısı ile kliniğimizce cerrahi tedavisi yapılmış olan vakalarda uygulanan iki cerrahi tekniğin sonuçlarını, etkinlik ve emniyetliliklerini araştırdık.Materyal ve Method: Bu retrospektif çalışmada Nisan 2002 ile Nisan 2011 tarihleri arasında İstanbul Bilim Üniversitesi Ortopedi ve Travmatoloji ABD'de torakal disk hernisi tanısı ile tedavi edilen hastalar incelendi. Belirtilen tarihler arasında kliniğimizde toplam 20 hastaya torakal disk hernisi tanısıyla cerrahi işlem yapıldı. Cerrahi tedavi uygulanan torasik disk hernisine sahip 20 hastanın 8'i (%40) erkek, 12'si (%60) kadındı Olgular tedavi amacıyla kliniğe yatırıldıklarında, VAS ağrı skalası ile ağrı durumları, Oswestry anketiyle yaşam kaliteleri, JOD torasik myelopati skoru ile nörolojik durumları değerlendirilip kaydedildi. Ve tüm bu parametreler son kontrollerinde tekrar değerlendirildi ve kaydedildi. Ayrıca hastalara son kontrollerinde ameliyattan sonraki sağlık durumları ile ilgili anket uygulandı. Hastalara yapılan radyolojik tetkikler, nörolojik fizik muayene ve klinik tanılarına göre kliniğimizin torasik disk hastalığının cerrahi tedavisine yaklaşımı 2002-2009 anterior dekompresyon + enstrümentasyon + füzyon idi ve bu tarihler arasında 9 hastaya 15 seviye anterior yaklaşım uygulandı. 2009-2011 yılları arasında ise 11 hastanın 12 seviyesine modifiye transfaset yaklaşımla posterior enstrümentasyon + dekompresyon + interbody füzyon ile cerrahi tedavi uygulandı. Hastaların operasyon sonrası dönemde hastanede yatış süreleri, drenaj miktarları incelendi.Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 54,2 idi. Erkeklerin yaş ortalaması 50 ve kadınların yaş ortalaması ise 57 şeklindeydi. Toplam 27 seviyeye cerrahi tedavi yapıldı. Hasta başına ortalama seviye 1,35 olarak bulundu. 27 adet işlem yapılan vertebra seviyelerinin seviyelere göre incelendiğinde işlemlerin 16 (%59) seviyesi T8 ve altı seviyelerde yapıldı. Torasik disk tanısı ile opere edilen 27 seviye diskin 11 (%40) seviyesi parasantral, 16 seviyesi (%60) ise santral idi. Toplam 27 seviye diskin 13 tanesi (%48) kalsifiye diskti. Torasik diski bulunan 20 hastanın 14 tanesinde (%70) tek seviye, 5 tanesinde (%25) 2 seviye, geri kalan 1 tanesinde (%5) 3 seviye diski vardı. Çalışmadaki hastaları drenaj miktarları, yatış süreleri, ameliyat sonrası yaşam kaliteleri, ve ağrı skorlarında düzelme açısından incelediğimizde istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Toplam 20 hastanın ortalama JOD Myelopati Skoru preoperatif dönemde 7,5 idi ve son takipte ise JOD myelopati skoru 9,4 oldu, ortalama 1,9 iyileşme sağlandı. İyileşme oranı ortalaması ise %61,4 oldu. ADEF operasyonu yapılan hastaların preoperatif dönemdeki ortalama JOD myelopati skoru 7,5 idi, son takipte ise ortalama değerlerinin 8,8'e ilerlediği görüldü. Ortalama 1,3 iyileşme sağlandı. İyileşme oranı ortalaması ise %51,77 oldu . PDEF operasyonu yapılan hastaların preoperatif dönemdeki ortalama JOD myelopati skoru 7,45 idi, son takipte ise ortalama değerlerinin 9,81'e ilerlediği görüldü. Ortalama 2,36 iyileşme sağlandı. İyileşme oranı ortalaması ise %69 oldu. 20 hastanın 13'ü (%65) ameliyat sonrası dönemi tamamen sorunsuz olarak geçirdi. 7 (%35) hastada komplikasyonlara rastlandı ADEF operasyonu yapılan 9 hastanın 3'ünde atelektazi (%33), 1'inde dura yırtığı (%11), 1'inde yüzeyel yara problemi (%11) meydana geldi. Pulmoner komplikasyonlar dikkate alınmadığında bu grupta komplikasyon oranının %22, tüm hastalarda ise %25 olduğu görüldü. Torasik disk tanısı ile PDEF operasyonu uygulanan gruptaki sadece 2 hastada (%18) komplikasyona rastlandı. 1 (%9) hastada operasyon bölgesinde hematoma rastlandı. Diğer hastada ise (%9) operasyon sonrası enfeksiyon görüldü.Tartışma ve Sonuç: ADEF ve PDEF operasyonlarını karşılaştırdığımızda; PDEF'in myelopatik semptomlarda iyileşmede anlamlı olarak ve operasyon sonrası hasta memnuniyeti açısından benzer veya biraz daha iyi sonuç verdiğini gördük. Ayrıca posterior girişimle komplikasyon oranının daha düşük olduğunu gözledik. Nörolojik açıdan ise her iki teknik ilede bir yaralanma gözlenmedi. Bu sonuçlara dayanarak, posterior yaklaşımlarda tecrübesi yüksek olan ve nörolojik monitorizasyon uygulanabilen kliniklerde, torasik disk hernisi cerrahi tedavisinde PDEF'in tercih edilebilecek bir alternatif olduğunu düşünüyoruz. Bu teknik ile tecrübesi olmayana klinikler de ve santral yerleşimli, kalsifiye disklerde ise ADEF'in halen önemli bir alternatif olduğu kanaatindeyiz.

CerrahiCerrahi tedaviHerniler+2
Ömer Aslan
Demiroğlu Bilim University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İzole mitral kapak değişimi yapılan hastalarda, minimal invazif port akses yöntemiyle konvansiyonel medyan sternotomi yöntemlerinin uzun dönem karşılaştırılması

ÖZET:Amaç: Mitral kapak ameliyatları, tüm kapak ameliyatları dikkate aldığında en çok uygulanan cerrahi operasyonlardır. Bu grup cerrahi operasyonlar içerisinde en çok uygulanan yöntem ise mitral kapak değişimidir. Son yıllardaki teknolojik gelişmelere paralel olarak torakoskopik ve robotik cerrahi uygulamalarında da önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. Önceleri mitral kapak değişimi operasyonları için genellikle medyan sternotomi tekniği tercih edilmekteyken, hastalara sağladığı konfor, yüz güldürücü kozmetik sonuçları ve yüksek başarı oranları gibi sebeplerden dolayı bu operasyonlarda, minimal invazif port akses yöntemi önemli bir seçenek haline gelmiştir.Çalışmamız minimal invazif port akses yöntemi ve sternotomi ile sadece mitral kapak değişimi yapılmış hastaların erken ve geç post operatif değerlerinin karşılaştırılarak yöntemler arasındaki farklılıkları ortaya koymak amacıyla tasarlandı.Metod: 2002-2007 yılları arasında hastahanemizde mitral kapak replasmanı yapılmış hastalar uygulanan ameliyat yöntemine göre minimal invazif port Access (grup 1, n=28) ve medyan sternotomi (grup 2, n=29) olarak iki gruba ayrıldı. Çalışmamıza yaşları 25 ile 75 arasında değişen, ortalama yaşları grup 1(port Akses, n=28) de 43,68+13,67, grup 2 (medyan sternotomi, n=29) de 49,90+ 12,78 olan 57 hasta dahil edilmiş olup kayıtları retrospektif olarak incelendi. Heriki grup da operasyon öncesi demografik özellikleri (yaş, cinsiyet, vücut ağırlıkları), morbidite faktörleri (diabet, kronik tıkayıcı akciğer hastalıkları, hipertansiyon, geçirilmiş serebrovasküler olay), ameliyata ait değişkenler (kardiyopulmoner bypass süresi, aort klemp süresi), peroperatif yoğun bakımda yaşanan kanama, revizyon, uygulanan transfüzyonlar, inotrop ihtiyacı, ritm bozukluğu, yoğun bakımda ve hastanede kalış süreleri, ameliyat sonrası komplikasyonlar ve mortaliteler açısından incelendi.Bulgular: Heriki grubun yaş, cinsiyet özellikleri, mitral patoloji, ejeksiyon fraksiyonları, komorbiditeler, post operatif komplikasyonlar açısından birbirlerinden farkları yoktu. Grup 2 de preoperatif NYHA seviyesi grup 1 den anlamlı (p = 0,006 < 0,05) olarak daha yüksekti. Grup 1 de KPB süresi (156,6±38,9), grup 2 den (81,0±12,6) anlamlı olarak daha yüksek (p=0,000 < 0,05) olarak bulundu. Grup 1 de AC süresi (98,11±28,8), grup 2 den (55,3±12,0) anlamlı (p=0,000 < 0,05) olarak daha yüksek olarak bulundu. Bu da minimal invazif tekniğin uygulanmasındaki nisbi güçlüğe bağlandı. Grup 1 (% 82,1) de yoğun bakımda adrenalin kullanım oranı, grup 2 (%55,2) den anlamlı (p=0,029 < 0,05) olarak daha yüksek olarak bulundu. Femoral kanülasyona bağlı herhangi bir komplikasyona rastlanmadı. Her iki grupta da birer hasta kanama nedeni ile revizyona alındı. Geç dönem bulgular incelendiğinde, Grup 1 de bir hastada endokardit ve beraberinde minimal paravalvüler kaçak gelişti, medikal olarak takip edildi. Grup 2 de iki hastada pannus formasyonu tespit edildi. Grup 2 de bir hasta pannus formasyonu ile beraber gradiyent yüksekliği ve klinik şikayetlerine bağlı olarak reopere edildi, bir hastaya reoperasyon önerildi. Grup 1 ve grup 2 de ikişer hasta kaybedildi. Grup 1 de bir hasta kardiyak sebeple kaybedilirken, diğerleri farklı sebeplerden meydana gelmiştir.Sonuç: Sonuçlar bir bütün olarak değerlendirildiğinde, port akses grubundaki hastaların ortalama kardiyopulmoner bypass ve aort klemp sürelerinin uzun olmasına rağmen erken ve geç dönem mortalite ve morbidite oranları ile hastaların fonksiyonel kapasiteleri arasında farklılık olmadığı ve minimal invazif port akses yöntemi ile mitral kapak değişiminin en az sternotomi ile yapılan kadar güvenilir ve etkin olduğu tespit edilmiştir. Minimal invazif port akses yöntemi ile mitral kapak değişimi sternotomi ile kıyaslandığında daha az ağrı ve çabuk mobilizasyon, daha hızlı iyileşme, daha iyi bir kozmetik sonuç ve kabul edilebilir uzun dönem verileriyle hastalar ve cerrahlar açısından iyi bir tedavi seçeneği oluşturmaktadır.

Cerrahi tedaviCerrahi-kardiyovaskülerMitral kapak+3
Hakan Özgen
Demiroğlu Bilim University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Proksimal LAD lezyonunda, robot yardımlı minimal invaziv koroner baypas cerrahisi ile konvansiyonel baypas cerrahisinin klinik ve anjiografik sonuçlarının karşılaştırılması

Amaç: Minimal invaziv baypas cerrahisi son 10 yılda artan bir popülarite ile dünyada birçok merkezde klinik rutine girmiştir. Günümüzde, teknik olarak gelinen noktadaki başarı ile operasyonların atan kalpte yapılabilirliği önem kazanmış ve son zamanlarda minimal invazif tekniklerin gelişmesiyle giderek yaygınlaşmıştır. Çalışmamızda izole proksimal LAD lezyonlarında, Minimal İnvaziv Direkt Koroner Arter Baypas (MIDKAB) ile konvansiyonel baypas yöntemini klinik ve anjiografik olarak karşılaştırmayı amaçladık. Çalışma Planı: Ocak 2004- Aralık 2011 tarihleri arasında merkezimizde, proksimal LAD lezyonunda, Robot Yardımlı Minimal İnvaziv Koroner Baypas Cerrahisi ile Konvansiyonel Baypas Cerrahisi uygulanmış hastalar dahil edildi. Grup I? de 35 hastaya tam sternotomiyle KPB ile koroner baypas, Grup II? deki 35 hastaya ise robot yardımlı minimal invaziv koroner baypas cerrahisi uygulandı. Hastaların demografik özellikleri, preoperatif, peroperatif ve postoperatif verileri retrospektif olarak toplandı. Bulgular: Konvansiyonel baypas grubunun ortalama takip süresi 5.7 yıl (±1.7) iken; robotik grubun ortalama takip süresi ise 7.3 yıl (±1.3) olarak bulundu. Hiçbir olguda İABP, postoperatif TİA, yara enfeksiyonu veya mortalite görülmedi. Konvansiyonel baypas grubundaki olguların transfüzyon ortalaması ve ventilasyon süresi anlamlı olarak yüksekti(p<0,05). Robotik grubundaki olguların YBU kalış süresi ve hastanede kalış ortalaması anlamlı olarak düşüktü (p<0,01). Konvansiyonel baypas grubundaki olguların postoperatif pnömoni oranı (%20) anlamlı olarak yüksekti (p<0,01). Robotik grubundaki olguların Postoperatif 1.gün ağrı skoru ortalaması anlamlı olarak yüksekti (p<0,05). Konvansiyonel baypas grubundaki olguların Postoperatif 3.gün ağrı skoru ortalaması anlamlı olarak yüksekti (p<0,05). Konvansiyonel baypas grubunda greft açıklık oranı %88,6 iken; robotik baypas grubunda %91,4 olarak bulundu ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. (p>0,05). Sonuç: İzole proksimal LAD darlığında robotik yardımlı MIDKAB cerrahisi konvansiyonel yöntemlere göre daha az kan ve kan ürünü transfüzyonu gerektirmekte, yoğun bakım ve hastane kalış süresi daha kısa olup; erken postoperatif dönemde daha az ağrıya neden olmaktadır. Literatürdeki benzer çalışmalarla uyumlu gelen sonuçlarımız minimal invaziv girişimlerin gelecekte daha da önem kazanıp yaygınlaşacağını düşündürmektedir.

CerrahiCerrahi tedaviCerrahi-kardiyovasküler+4
Mehmet Ezelsoy
Demiroğlu Bilim University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Açık kalp cerrahisi uygulanan pediatrik olgularda perioperatif vücut sıvı dağılımındaki değişikliklerinin bioimpedans spektroskopi yöntemi ile değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Pediatrik kardiyoloji ve kalp cerrahisi bölümlerine başvuran konjenital kalp hastalığına sahip olguların perioperatif vücut sıvı kompozisyonundaki değişiklikler önemli morbidite ve mortalite sebebi olabilmekte ve hastanede kalış sürelerini etkileyerek maaliyetleri arttırabilmektedir. Bu amaçla günümüzde kullanılan metodlar yoğun bakım ünitesinde izlenen hastaların yönetiminde yeterli olamamaktadir. Bu çalışmada amacımız Bioimpedans spektroskopik (BİS) yöntemlere göre ölçüm yapan ve vücut kompozisyon monitörü (BCM) kullanılarak tespit edilen perioperatif volüm durumunun klinik , transtorasik ekokardiyografi , invazif monitorizasyon yöntemleri ile karşılaştırılarak pratik , ucuz , non-invazif , kolay uygulanabilir bir yöntem olan bioimpedans spektroskopinin (BİS) pediyatrik kardiyoloji ve kalp cerrahisi yoğun bakım ve klinik takiplerinde kullanılabilir olup olmadığını ortaya koymaktır. Materyal ve Yöntem : Çalışmaya İstanbul Bilim Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Kardiyolojisi ve Kalp-Damar Cerrahisi bölümlerinde Temmuz 2015 – Ekim 2015 tarihleri arasında konjenital kalp defekti nedeniyle açık kalp cerrahisi uygulanan 10 yaş altında 20 olgu hasta gurubu olarak ve 20 sağlıklı olgu kontrol gurubu olarak dahil edildi . BİS , ekokardiyografi , invazif monitorizasyon , klinik yöntemler ile değerlendirildi. BİS yöntemi ile elde edilen sonuçlar klinik , transtorasik ekokardiyografi, invazif monitorizasyon yöntemler ile karşılaştırılarak volüm durumunun BİS yöntemi ile etkinliği araştırıldı. Çalışmaya konjenital kalp hastalığı dışında sistemik diğer organ yetersizliği olanlar ve pace maker'lı hastalar dahil edilmemiştir. İstatistiksel analizler SPSS for Windows 11.5 programı ile yapıldı . Bulgular: Hasta grubunun 8'i kız (%40) , 12'si erkek (%60) idi ve 20 sağlıklı çocuktan oluşan kontrol gurubunun 13'ü erkek (%65) , 7'si kız (%35) idi. Çalışmaya alınan hastaların ortalama yaşı 21,10 ± 28,03 ay idi . Hastaların boy ortalaması 75,15 ±21,78cm , ağırlık ortalaması 9,12 ±5,81 kg ve vücut yüzey alanı 0,41± 0,19m2 olarak hesaplandı , vücut kitle indeksi 14,61±2,07 kg/m2 idi . Hasta ve olgu gurubunda demografik bulgular arasında anlamlı istatiksel fark yoktu . BİS bulgularından ECW ile transtorasik ekokardiyografi bulgularından VCIs arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulundu. (p<0,05).Bioimpedans bulgularından E/I ile genel volüm dengesi arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0,05). Diğer parametreler arasında arasında istatiksel olarak anlamlı korelasyon bulunmadı . Olgu grubunda preop ve postop Bioimpedans , TTE ve CVP değerlerinin karşılaştırıldığında TE/TA , OH , ROH ve E/I oranının istatiksel olarak anlamlı fark bulunduğu saptandı (p<0,05) ancak CVP değeri anlamlı bulunmadı. Overhidrasyonun saptanmasında BİS parametrelerinin sensitivitesi %70,58 , spesifitesi %58,8 bulundu. Sonuç: Açık kalp cerrahisi ve kardiyopulmoner bypass uygulanan pediatrik olgularda perioperatif vücut sıvı kompozisyonundaki değişikliklerin klinik, transtorasik ekokardiyografi, invazif monitorizasyon yöntemleri ile karşılaştırıldığında BİS yönteminin volüm durumunu belirleme gücünün diğer yöntemler ile birlikte uygulandığında klinik değerlendirmede ameliyathane ve yoğun bakım şartlarında pratik , ucuz , non-invazif ve kolay uygulanabilir bir yöntem olabileceğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Konjenital kalp hastalığı, bioimpedans , vücut sıvı kompozisyonu , BIS

Cerrahi tedaviCerrahi-kardiyovaskülerKalp defektleri-konjenital+3
Volkan Yazıcıoğlu
Demiroğlu Bilim University
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Mastektomi ameliyatı sonrası hasta bakım yönetiminde yüksek gerçeklikli simülasyon eğitimi etkinliğinin değerlendirilmesi

Bu çalışma hemşirelik öğrencilerinde yüksek gerçeklikli simülatör eğitiminin mastektomi ameliyatı sonrasında öğrenciler üzerindeki kendine güven ve memnuniyet ile hasta bakım yönetimine ait bilgi ve beceri düzeyleri açısından etkilerinin değerlendirilmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışma örneklemini Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölümü 4. Sınıf 78 öğrenci oluşturmaktadır. Yüksek gerçeklikli simülatör eğitimi alan hemşirelik öğrencilerinin ön test ve son test bilgi testi puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0.05). Erişkin standart hasta maketi eğitimi alan hemşirelik öğrencilerinin ön test ve son test bilgi testi puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunamamıştır (p>0.05). Bilgi testinde yer alan maddelere verilen yanıtlar deney ve kontrol grupları için tek tek incelenmiş ve yüksek gerçeklikli simülatör eğitimi alan deney grubunun kontrol grubuna göre doğru yanıt verme oranlarının anlamlı ölçüde daha yüksek olduğu tespit edilmiştir (p<0.05). Araştırma sonucu elde edilen bulgular ile yüksek gerçeklikli simülatör eğitiminin mastektomi ameliyatı sonrası hasta bakım yönetimi, öğrencilerin kendilerine güven ve memnuniyet düzeyleri açısından erişkin standart hasta maketi eğitimi alanlara göre daha olumlu yönde katkı sunduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Hemşirelik Eğitimi, Mastektomi, Yüksek Gerçeklikli Simülatör, Bakım Yönetimi

BenzetimBenzetim tekniğiCerrahi tedavi+7
Sevgül Demirel
Avrasya University · Institute of Health Sciences
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pelvik organ prolapsusu nedeniyle opere edilen hastaların operasyon çeşidinin, postoperatif sonuçlar üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Amaç: POP'un çalışılan toplumlara göre prevalansı ve insidansı değişmekle birlikte, 50 yaş üzeri kadınların yaklaşık %50'sinde POP şikayetlerinden en az biri bulunmaktadır. Yapılan çalışmalara göre kadınların yaklaşık %10'u, yaşamları boyunca prolapsus nedeniyle en az bir kez operasyon geçirmektedir ve operasyon geçiren hastaların ise yaklaşık %30'unda tekrardan operasyon geçirme ihtiyacı oluşmaktadır. Bu çalışmada pelvik organ prolapsusu nedeniyle cerrahi uygulanan hastaların postoperatif sonuçlarını yapılan operasyon çeşidine göre değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Balıkesir Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'nde Ocak 2016-Ocak 2023 tarihleri arasında pelvik organ prolapsusu nedeniyle opere edilen hastaların dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastalara ait demogratif özelliklere ve operasyona ilişkin bilgilere hastane kayıtlarından cıkarıldı. Çalışmaya 35-80 yaş arası kadın hastalar, gebe olmayanlar, ek hastalığı bulunmayan toplam 97 hasta dahil edildi. Prolapsus nedeniyle sakrokolpopeksi, lateral süspansiyon, pektopeksi gibi abdominal cerrahi uygulananlar (Grup 1), vajinal histerektomi + sistorektosel + sakrospinöz ligament fiksasyonu uygulananlar (Grup 2) ve vajinal histerektomi + sistorektosel operasyonu yapılanlar (Kontrol grubu) şeklinde 3 gruba ayrıldı. Hastaların operasyon öncesi ve operasyon sonrası şikayetleri değerlendirildi. Bulgular: Yaptığımız bu çalışmada pelvik organ prolapsusu sebebiyle opere olan ve çalışmaya dahil edilen hastaların operasyon öncesi %96,9'sında sarkma şikayeti, %7,2'sinde konstipasyon , %5,2'sinde disparoni, %16,5'inde inkontinans ve %29,9'unda ağrı şikayetinin olduğu görülmüştür. Abdominal cerrahi uygulanan grupta operasyon öncesi 3 hastada (%14,3) konstipasyon mevcut iken operasyon sonrası konstipasyonu devam eden hiçbir hasta olmamıştır. Grup 2'de (Vajinal histerektomi+CAP+SSLP) operasyon öncesi konstipasyonu mevcut olan 4 hasta (%16) iken operasyon sonrası 2 hastanın (%8) şikayeti devam etmiş, 2 hastanın ise şikayeti kalmamıştır. Kontrol grubunda ise operasyon öncesi konstipasyonu olan hasta bulunmamaktadır. Operasyon öncesi ağrı şikayeti olan hasta sayısı abdominal grup'ta 7 (%33,3) iken, operasyon sonrası 5 hastanın ağrı şikayeti geçmiş, 2 hastanın(%9,5) ağrı şikayeti devam etmiştir. Grup 2'de ( vajinal histerektomi+CAP+SSLP) ise operasyon öncesi ağrı şikayeti olan hasta sayısı 5(%20) iken operasyon sonrası 1 hastanın (%4) ağrı şikayeti devam etmiş, 4 hastanın ise ağrı şikayeti kalmamıştır. Kontrol grubunda ise ( VAH+CAP) operasyon öncesi 17 hastanın (%33,3) ağrı şikayeti mevcut iken operasyon sonrası sadece 1 hastanın(%2) ağrısı devam etmiş 16 hastanın ise ağrı şikayeti kalmamıştır. Operasyon öncesine göre operasyon sonrası ağrı şikayetindeki azalma sadece kontrol grubunda istatistiki olarak anlamlı bulunmuştur. Abdominal cerrahi uygulanan hasta grubunda operasyon öncesi 3 hastanın (%14,3) disparonisi mevcut iken operasyon sonrası 2 hastanın(%9,5) disparonisi devam etmiş, 1 hastanın şikayeti kalmamıştır. Grup 2'de (VAH+CAP+SSLP) operasyon öncesi disparonisi mevcut olan hasta bulunmamakla birlikte, operasyon sonrası disparoni gelişen hasta da olmamıştır. Kontrol grubunda (VAH+CAP) operasyon öncesi 2 hastada (%3,9) disparoni mevcut iken operasyon sonrası 1 hastanın (%2) disparonisi devam etmiş, diğer hastanın ise şikayeti kalmamıştır. Postoperatif takiplerde rekürrens oranları abdominal cerrahi uygulanan grupta %28,6 , Grup 2'de %8 , ve kontrol grubunda %2 olarak bulunmuş ve kontrol grubuna göre abdominal cerrahi uygulanan grupta daha fazla rekürrens izlenmiştir. Sonuç: Çalışmamız, prolapsus cerrahisinde abdominal yaklaşımın, vajinal yaklaşıma göre daha fazla nüks ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Pelvik Organ Prolapsusu, Disparoni, Konstipasyon, Üriner İnkontinans

CerrahiCerrahi tedaviDisparoni+5
Öner Mutlu
Balıkesir University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karpal tünel sendromunda enjeksiyon yöntemlerinin ve cerrahi tedavinin karşılaştırılması

Amaç: Karpal tünel sendromu (KTS) en sık görülen periferik nöropatidir. Ellerde uyuşma karıncalanma ve ilerleyen dönemde güç kaybı ile kendini gösterir. Tanısı anamnez, klinik muayene, elektrofizyolojik ve radyolojik değerlendirme ile konulur. Tedavide konservatif ve cerrahi yöntemler kullanılabilir. Bu çalışmanın amacı hafif ve orta düzey KTS'de cerrahi, steroid ve plateletten zengin plazma (PRP) enjeksiyonu tedavisini karşılaştırmak; klinik, elektrofizyolojik ve ultrasonografik olarak birbirlerine olan üstünlüklerinin değerlendirmektir. Gereç ve yöntem: Çalışmaya hafif ve orta düzey KTS olan 68 hasta, 92 el bileği dahil edildi. Hastalar randomize edildikten sonra 1. gruba cerrahi tedavi, 2. gruba ultrasonografi (USG) rehberliğinde steroid enjeksiyonu, 3. gruba ise USG rehberliğinde PRP enjeksiyonu yapıldı. Hastalar tedavi öncesinde ve tedavi sonrası 1., 3. ve 6. aylarda değerlendirildi. Hastaların fizik muayenelerinde phalen ve tinel testlerine bakıldı. Hastaların ağrı ve uyuşukluk şiddeti vizüel analog skala (VAS) ile, fonksiyonel durumları ve semptomların şiddeti Boston karpal tünel anketi ile değerlendirildi. Ayrıca hastalara sinir iletim çalışmaları yapıldı; USG ile median sinirin kesit alanı (MSKA) ve yassılaşma oranı (YO) hesaplandı. Bulgular: Cerrahi tedavide 3. ay kontrolünde tüm hastaların phalen testleri negatifleşti. Her üç grupta da 1. ay kontrolünde VAS ve Boston semptom şiddetindeki azalma anlamlıydı ve cerrahi tedavi tüm kontrollerde diğer tedavi yöntemlerinden üstündü. Boston fonksiyonel durum skorlarında anlamlı iyileşme sadece cerrahi tedavi grubunda ortaya çıktı. Elektrofizyolojik incelemede cerrahi tedavide duyu iletim hızı, distal motor latans ve duyu amplitüdünde, steroid tedavisinde motor distal latans ve duyu amplitüdde, PRP tedavisinde ise duyu iletim hızında anlamlı iyileşme mevcuttu. Duyu iletim hızında 3. ayda cerrahi tedavinin PRP tedavisinden (p=0.049), 6. ayda cerrahi tedavinin steroid (p=0.040) ve PRP tedavisinden (p=0.024), motor distal latans değerlendirilmesinde 6. ayda cerrahi tedavinin PRP tedavisinden (p=0.012) üstün olduğu gösterildi. MSKA ölçümlerinde 1. ay kontrolünde tüm gruplarda anlamlı iyileşme oldu. Sonuç: Her üç tedavi yönteminde erken dönemde hastalarda ağrıda, semptomlarda ve MSKA'da azalma olduğu izlendi. Erken ve geç dönemde ağrı ve semptom şiddetinde azalma bakımından cerrahi tedavinin üstün olduğu görüldü. Fonksiyonel iyileşmedeki anlamlı artma sadece cerrahi tedavide erken dönemde ortaya çıktı. Elektrofizyolojik değerlendirmelerde iyileşme olan parametre sayısı cerrahi tedavide anlamlı olarak fazlaydı. Hafif ve orta dönem KTS olan hastalarda cerrahi tedavi ilk seçenek olarak düşünülebilir. İlerleyen dönemde daha geniş hasta grupları ile daha uzun takip süreli çalışmaların yapılmasına ihtiyaç duyulmaktadır.

CerrahiCerrahi tedaviElektrofizyoloji+6
Yusuf Kıratlıoğlu
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ekstralevator APR ile standart APR'nin uzun dönem sağkalım, intraoperatif perforasyon, çevresel rezeksiyon sınırı ve çıkarılan lenf nodu sayısı açısından karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışma, 2001-2020 yılları arasında uzak metastazı olmayan rektum kanseri nedenile Ekstralevator APR ve standart APR yapılan hastalar arasında perforasyon oranları, ortalama çıkarılan lenf nodları ve malign lenf nodları, çevresel rezeksiyon sınırı pozifliği ve sağkalım farklılıklarını belirlemeyi amaçlamaktadır. Yöntem: 2001 ve 2020 yılları arasında metastatik olmayan rektum adenokarsinomu nedeniyle APR yapılan toplam 215 hastaya ait kaydı retroprospektif tutulmuş olan tıbbî ve demografik veriler retrospektif kayıtlar ineclenerek intraoperatif perforasyon, cerrahi rezeksiyon sınırı, çıkarılan lenf nodları ve sağ kalım açısından incelendi. Başka nedenlerle APR yapılan ve nihai patolojisi adenokanser olmayan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Standart APR ve ekstralevator APR yapılan hastalar olmakla 2 grup belirlendi. Her iki amelyat yöntemi ve tümör evreleri arasında klinik ve patolojik faktörler karşılaştırıldı. Kaplan-Meier sağkalım analizi, patolojik evre için yapıldı ve eğriler, log-rank testi ile karşılaştırıldı. Bulgular: Toplam 215 hasta tespit edildi (ELAPE yapılan hasta sayısı 102, standart APR yapılan hasta sayısı 113). Standart APR yapılan hastalarda intraoperatif perforasyon, pozitif çevresel cerrahi sınır oranları daha yüksekti. Ancak 3, 5 ve 10 senelik sağkalım ve çıkarılan lenf nodu sayısında anlamlı fark yoktu. Sonuç: Yaptığımız çalışma sonucunda, uzak organ metastazı olmayan rektum kanseri nedeni ile ELAPE yapılan hastalarda standan APR yapılan hastalara kıyasla amelyat sırasında lokal rekürrens için önemli parametreler sayılan perforasyon ve çevresel cerrahi rezeksiyon sınırı pozitifliği anlamlı olarak daha düşüktü, ancak çıkarılan lenf nodu ve 3, 5 ve 10 yıllık genel sağkalım arasında anlamlı fark olmadığı sonucuna vardık. Anahtar Sözcükler: Rektum kanseri, sağkalım, amelyat tekniği

CerrahiCerrahi işlemler-operatifCerrahi tedavi+6
Ulvı Majıdlı
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sürrenal adenomlarda laparoskopik parsiyel adrenalektomi deneyimimiz

Amaç: Fonksiyonel ve dört cm üzerindeki adrenal kitlelerde cerrahi tedavi ilk seçenektir. Günümüzde adrenal operasyonlar için laparoskopi altın standart halinde uygulanmaktadır. Kitlenin türü ne olursa olsun geçmiş yıllarda total adrenalektomi uygulanmaktaydı. Fakat bilateral tutulumu olan feokrosmasitoma gibi olgular nedeniyle parsiyel adrenalektomi gündeme gelmiş ve ilk bu hastalarda uygulanmıştır. Günümüzde bilateral olgularda parsiyel adrenalektomi rutin olarak uygulanmakta iken tek taraflı benign lezyonlarda da uygulanması giderek yaygınlaşmaktadır. Bizde bu çalışmada laparoskopik total ve parsiyel adrenalektomi yapmış olduğumuz olguları kısa dönem sonuçlarını sunmayı amaçlıyoruz. Gereç ve Yöntem: Ocak 2010-Aralık 2014 tarihleri arasında adrenal kitle nedenli opere edilen hastalar retrospektif olarak taranmıştır. 33 hastanın ameliyat edildiği görülmüştür. 3 hasta dışlanma kriterleri nedeniyle çalışma dışı bırakılmıştır. Hastalara hangi tanı ile hangi ameliyatın yapıldığı dosya kayıtlarından öğrenildi. Hastalar kontrole çağırılarak adrenal yetmezlik gelişip gelişmediği ve steroid replasman tedavisi alıp almadıkları sorgulandı. Bulgular: Çalışmaya alınan 30 hastanın 19'u total adrenalektomi yapıldığı, 11'I parsiyel adrenalektomi yapıldığı görüldü. Total adrenalektomilerinin hepsi unilateral iken parsiyel yapılan ameliyatların 7'si unilateral parsiyel 4'ü bilateral parsiyel adrenalektomi yapılmış olduğu görüldü. Total adrenalektomi yapılan hastaların postoperatif dönemde 3'ünde adrenal yetmezlik gelişirken unilateral parsiyel ve bilateral parsiyel adrenalektomi yapılan hasta gruplarınında birer hastada adrenal yetmezlik geliştiği görüldü. Sonuçlar: Parsiyel adrenalektomi bilateral olgularda %75 oranında adrenal yetmezlikten korumuştur. Tek taraflı lezyonlarda da nüks, yetmezlik ve peroperatif komplikasyonlar açısından parsiyel ile total arasında fark yoktur. LPA öğrenme eğrisi tamamlandıktan sonra güvenle uygulanabilir. Bilateral adrenalektomi yapılan hastaların çoğunu yetmezlikten korur. Tek taraflı lezyonlarda uygulaması kolay ve hastaya bir zarar vermediği gibi mühtemel faydaları olaçağına inanıyoruz. Anahtar kelimeler: Parsiyel Adrenalektomi, Korteks Koruyucu Adrenalektomi, Adrenal Yetmezlik

AdenomlarAdrenal bez neoplazmlarıAdrenal bezler+4
Murat Baki Yıldırım
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Cerrahi geçiren ve kemoterapi tedavisi alan onkoloji hastalarının bitkisel ürün kullanımı ve etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi

Cerrahi Geçiren ve Kemoterapi Tedavisi Alan Onkoloji Hastalarının Bitkisel Ürün Kullanımı ve Etkileyen Faktörlerin Değerlendirilmesi Tanımlayıcı nitelikte olan bu çalışma cerrahi geçiren ve kemoterapi tedavisi alan onkoloji hastalarında bitkisel ürün kullanımı ve etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır. Araştırma 4 merkezde 281 hasta ile gerçekleştirildi. Çalışmanın verileri araştırmacı tarafından literatüre dayanılarak hazırlanmış anket formu kullanılarak ve katılımcılar ile yüz yüze görüşülerek toplandı. Bu çalışmada elde edilen veriler SPSS 20 paket programında Ki-Kare analizi, Fisher's Exact Test ve Pearson Ki-Kare analizi kullanılarak değerlendirildi. Sonuçlar yorumlanırken p<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Çalışma kapsamında yer alan hastaların yaş ortalaması 49.1±128 olmakla birlikte, %51.6'sı kadın, %48.4'ü erkek, %34.6'sı ilkokul mezunu ve %34.5'i ev hanımıdır. Cerrahi tedavi öncesinde bitkisel ürün kullanım prevelansı %38.9 iken kemoterapi tedavisi sırasında bu oranın %54.1'e yükseldiği görüldü. Cerrahi tedavi öncesinde en sık kullanılan bitkisel ürünün sarımsak (%19.2), kemoterapi tedavisi sırasında ise ısırgan otu (%13.8) olduğu görüldü. Cerrahi tedavi öncesinde hastaların %94.3'ü, kemoterapi tedavisi sırasında ise %81.7'si hekim ya da hemşire tarafından bitkisel ürün kullanımının sorgulanmadığını belirtti. Sonuç olarak, cerrahi tedavi öncesinde ve kemoterapi tedavisi sırasında onkoloji hastalarında bitkisel ürün kullanımının oldukça yaygın olduğu saptandı. Bu bağlamda, sağlık profesyonelleri tarafından hastaların bitkisel ürün kullanım durumları sorgulanmalı, avantaj ve dezavantajları hakkında bilgi verilmeli ve rehberlik edilmelidir. Anahtar Kelimeler: Kanser, Fitoterapi, Bitkisel Ürün, İlaç Etkileşimi, Hemşirelik

Bitkisel ürünlerCerrahi tedaviHemşirelik+5
Zehra Demircan
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Hepatobiliyer cerrahide perioperatif uygulamaların ERAS protokolüne göre değerlendirilmesi ve hemşirelik uygulamalarının belirlenmesi

Bu araştırmada, hepatobiliyer cerrahi geçiren hastaların perioperatif uygulamaların ERAS Protokolüne uygunluğunun değerlendirilmesi ve hemşirelik uygulamalarının belirlenmesi amaçlandı. Tanımlayıcı tipte planlanan araştırmada Ocak 2021-Haziran 2021 tarihleri arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği'nde hepatobiliyer cerrahi geçiren 180 hasta ile yürütüldü. Araştırmadaki veriler, literatür doğrultusunda geliştirilen sosyo-demografik veri toplama formu ve ERAS protokolü bilgi formu kullanılarak toplandı. Elde edilen veriler Statistical Package for Social Science for Windows (SPSS) 22 programında, Shapiro Wilk, Kolmogorov-Smirnov testi, Mann Whitney U testi, Kruskal Wallis testi, Dunn-Bonferroni testi, Pearson Chi Square testi, Fisher's exact testi ve Fisher-Freeman-Halton testi kullanılarak değerlendirildi. İstatistiksel analizlerde anlamlılık düzeyi olarak p<0,05 alındı. Bu çalışmada hastaların %60'ına safra kesesi ve safra yolu cerrahisi, %21,1'ine pankreas cerrahisi ve %18,9'una karaciğer cerrahisi uygulandığı bulundu. Hastalara uygulanan cerrahi girişimlerin; %46,7'si laparoskopik kolesistektomi, %17,2'si whipple prosedürü, %14,4'ü karaciğer rezeksiyonu, %9,4'ü koledok cerrahisidir. Yapılan çalışmada ameliyat öncesi hastaların %14,4'üne beslenme desteği başlandı. Hastaların hiçbirine mekanik bağırsak hazırlığı yapılmadı. Hastaların tamamının açlık süresi gece 24'den itibaren başladı. Çalışmada hastaların %46,7'sine trombo-emboli profilaksisi uygulandı. Çalışmadaki hastaların %62,8'ine antibiyotik profilaksisi cilt kesisinden önce yapıldı. Çalışmadaki hastaların %51,1'ine minimal invaziv cerrahi uygulandı. Çalışmadaki hastaların %51,1'nde nazogastrik dren vardı ve ortalama 0 (0-11) günde, hastaların foley kateterleri ortalama 1 (0-5) günde çıkarıldı. Çalışmadaki hastaların %64,4'ünde abdominal dren vardı ve drenler ortalama 3 (1-10) günde çıkarıldı. Hastalara ameliyat sonrası ortalama 1 (0-13) günde sıvı gıda ve 1 (0-15) günde katı gıda başlandı. Hastaların ameliyat sonrası %47,2'sine analjezik olarak parasetamol ile birlikte NSAİİ kullanıldı. Ameliyat sonrası hastaların % 92,2'sine antiemetik uygulandı. Çalışmamızdaki hastalar ameliyat sonrası ortalama 6. (4-24) saatte mobilize oldu. Hemşireler, preoperatif dönemden postoperatif döneme kadar ERAS bileşenlerinin uygulanmasın da aktif rol oynamaktadır. Anahtar Kelimeler: ERAS, hepatobiliyer cerrahi, perioperatif uygulama, hemşirelik

CerrahiCerrahi tedaviERAS protokolü+7
Nebihat Tekin
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuk suprakondiler humerus kırıkları cerrahi tedavisi orta-uzun dönem sonuçlarımız

Suprakondiler humerus kırıkları çocuklarda distal radius kırıklarından sonra en sık görülen kırıklardır. Dirsek ve çevresi kırıklarının %50-75 ini oluştururlar. Sıklıkla okul çağında (7-11) görülür. Genellikle ekstansiyon tipi kırıklar açık el üzerine düşme sonucu oluşur. Ciddi komplikasyonların gelişme riski nedeniyle, yakın takip ve iyi bir tedavi gerekir. Deplase suprakondiler kırıkların tedavisinde bir çok yöntem tanımlanmasına rağmen halen tedavide tam bir konsensus oluşmamıştır. Tedavideki temel amaç tam bir hareket açıklığı ve normal dirsek görümünün kazanılmasıdır.Bizim yaptığımız retrospektif çalışmada, suprakondiler humerus kırığı olan pediatrik yaş grubundaki 50 hasta tedavi edilmiştir. Bunların 24'ü erkek, 26'sı kızdır. Ortalama yaş 9.95 (3-14 yaş)`dir. Yirmidört hastada sağ tarafta kırık varken yirmialtı hastada sol tarafta kırık mevcuttu. Kırıklar Gartland sınıflamasına göre sınıflandırılmıştır ve sadece tip III kırıklar çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm hastalarda ekstansiyon tip kırık görülmüştür. Etyolojide basit düşme olduğu saptanmıştır. Son kontrolde Bauman açısı, humerokapitellar açı, dirsek taşıma açısı ölçülmüş ve sağlam ve kırık taraf karşılaştırılınca fark bulunamamıştır.Flynn Kriterlerine göre: opere edilen 50 vakamızın 48'inde (%96) fonksiyonel sonuç mükemmel; 1'inde (%2) kötü; 1'inde (%2) iyi olarak bulunmuştur. Kozmetik sonuç açısından ise vakaların 48'inde (%96) sonuç mükemmel, 2' sinde (%4) iyi olarak bulunmuştur.Deplase olmuş çocuk suprakondiler kırıkların tedavisinde, kapalı redüksiyon perkütan telleme yönteminin kırık hattının açılmaması, daha az travma özelliği gibi avantajları olmasına rağmen, bizim çalışmamız göstermiştir ki Gartland tip III suprakondiler humerus kırıklarının tedavisinde lateral yaklaşımla açık redüksüyon perkütan telleme, kırık hattının gözle görülerek tam bir anatomik redüksiyona izin vermesi nedeniyle yüksek başarı oranına sahipken komplikasyon oranı oldukça düşüktür.

Cerrahi tedaviDirsekDirsek eklemi+3
Ali Kemal Tonak
İnönü University
2009
00

Related subjects