Prostatic neoplasms
181 theses under this subject heading
Prostat adenokarsinomlarında ERG ve CERB B2 ekspresyonlarının gleason derecelendirmesi ile ilişkisi
Giriş: Prostat kanseri, erkek genital sisteminin sık görülen malign tümörüdür. ERG, kromozom 21 üzerinde yer alan transkrisiyon faktörüdür. TMPRSS2 geninin, protoonkogen ERG'ye füzyonu prostat karsinomlu hastalarda bildirilmiştir. CerbB2 prostat kanserinde önemli rol oynayan MAPK ve PI3K moleküler sinyal yolaklarını kullanan ve kanser hücrelerinin büyümesi, farklılaşması ve motilitesinde önemli rol oynayan transmembran tirozin kinaz reseptörüdür. CerbB2 meme ve over kanserinde kötü prognozla ilişkilidir. Çalışmamızda prostat adenokarsinomlu hastalarda ERG ve cerbB2 ekspresyonunu saptayarak bu proteinlerin tümör gelişimi ve/veya temel prognostik belirteç olan gleason derecelemesi ile aralarındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Materyal&Metod: Bu çalışmaya 59 prostat asiner adenokarsinomlu hastaya ait radikal prostatektomi materyali alındı. Hastanın tümör bloklarına immünohistokimya ile ERG ve cerbB2 uygulandı. Olguların ISUP dereceleri, tümör volümleri ve yaşları ile ERG ve cerbB2 ekspresyonları ilişkisi karşılaştırıldı. Bulgular: 59 hastanın yaş ortalaması 68,6'dır. Olguların 23 tanesi ISUP derece 1(gleason 6), diğerleri gleason derece >6 olan tümörlerdir. Olguların %37,3'ü ERG ekspresyonu gösterdi. Olguların hiç birinde cerbB2 ekspresyonu izlenmedi. Düşük ve yüksek risk grubundaki hastalar arasındaki ERG boyanması karşılaştırıldığında her iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0.602). Tüm ISUP grupları Kruskal-Wallis testi ile değerlendirildiğinde hiçbir grup arasında ERG ekspresyonunda anlamlı fark saptanmadı(p=0.374). Tartışma: Çalışmamız Türkiye'de prostat karsinomlu hastalardaki ERG ekspresyon oranını (%37.5) yansıtmaktadır. Bildiğimiz kadarıyla literatürde Türkiye'de prostat karsinomlu hastalarda ERG ekspresyonunu araştıran yayınlanmış ilk çalışmadır. Bulgularımız ERG overekspresyonunun PCa patogenezinde rol aldığını ancak histolojik grade ile ERG ekspresyonun ilişkisiz olduğunu desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Prostat karsinomu, Gleson skoru, ERG, CerbB2
Prostat kanserinde aktif izlem hastalarının belirlenmesinde PSMA-PET ek katkı sağlar mı?
Prostat kanseri erkeklerde akciğer kanserinin ardından en sık görülen 2. kanser türüdür. 2020 yılında dünyada ortalama 1,4 milyon yeni tanı alan prostat kanseri hastası bulunmaktadır (1,2). Günümüz teknolojisinde dahi erkekler arasında mortaliteye sebep olan en sık 3. kanser olarak varlığını sürdürmektedir (1). Aktif izlem, düşük risk grubunda bulunan prostat kanseri tanılı hastalara herhangi bir küratif tedavi vermeden hastaların düzenli aralıklarla takip edilmesidir. Aİ tedavisinin son zamanlarda giderek önem kazanması bu tedaviye dahil edilme kriterlerinin önemini arttırmaktadır. Fakat bazı dezavantajları mevcuttur. Bunlar Aİ'ye dahil edilme kriterlerinin net olarak belirlenememesi, hastalığın progresyon riskini öngörememe gibi durumlardır. Bizim amacımız da Aİ için hasta seçiminde PSMA-PET/BT'den faydalanarak olası yeni endikasyonlar bulmak, Aİ'ye dahil edilecek hastaların seçiminde PSMA-PET/BT'nin katkısını araştırmaktır. 2017-2022 yılları arasında radikal prostatektomi ameliyatı olmuş hastalardan kriterlerimize uyan toplam 44 hasta çalışmaya dahil edildi. Biyopsi patolojilerinde GS (3+3) olan bu 44 hasta cerrahi sonrası patolojilerine göre GS (3+3) olarak kalanlar ve GS>(3+3) olarak değişenler olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Bu iki grup arasındaki kliniko-demografik veriler ve çekilen görüntülerden elde edilen parametreler karşılaştırıldı. Bu parametreler ortalama tümör hacmi (MTV), ortalama tümör hacmi/prostat hacmi, prostatın housefield üniti, seminal vezikül ve lenf nodu tutulumu, prostatın SUVmax değeri, dalak ve karaciğerin SUVmax değerleri, prostat SUVmax değerlerinin dalak ve karaciğere oranları ve tümör lokalizasyonları olarak belirlendi. Bu 2 grup arasında bahsedilen parametreler açısından istatistiksel anlamlı farklılık izlenmedi. Yeterli sayıda hasta popülasyonunu sağlayamadığımızı bu sebeple istatistiksel anlamlı verilere ulaşamadığımızı düşünüyoruz. Daha geniş popülasyonlu ve kapsamlı çalışmaların bu konuda anlamlı sonuçlara ulaşacağını ve Aİ'ye hasta seçme konusunda PSMA-PET/BT'nin katkı sağlayacağını ve dahil edilme kritelerinin genişletileceğini düşünüyoruz.
Transüretral rezeksiyon- prostat (tur-p) ameliyatlarında ERAS protokolü ile ameliyat öncesi ve sonrası yapılması gereken beslenme, ağrı ve erken mobilizasyon uygulamalarının karşılaştırılması
Yapılan bu çalışmada TUR-P ameliyatları sonrası Avrupa'nın 5 ülkesinin bir araya gelerek oluşturdukları ASHİ (Ameliyat Sonrası Hızlı İyileştirme) protokolünü Gaziantep'teki hastanelerde bulunan sağlık personelinin duyup duymadığını; ağrı, erken mobilizasyon ve beslenme konularının bakım ve tedavilerinde bu protokolün gerekliliklerini uygulayıp uygulamadığını tespit etmek istedik. Araştırma Gaziantep'te bulunan 25 Aralık Devlet Hastanesi, Dr. Ersin Arslan Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi ve Özel SANKO Eğitim, Uygulama ve Araştırma Hastanesinin üroloji kliniklerinde gerçekleştirildi. Cerrahların, hemşirelerin ve anestezi uzmanlarının ASHİ protokolüne göre bakım ve tedavilerindeki tutumları analiz edildi. Cerrahlara, hemşirelere ve anestezi uzmanlarına ağrı, erken mobilizasyon ve beslenme konularını içeren anket soruları uygulandı ve çalışmanın örneklemini 95 kişi oluşturdu. Anketler araştırmacı tarafından yüz yüze yapıldı. Anket sonuçları yüzdelik dilimle değerlendirildi. Sağlık personelinin ortalama yaşı 34.73 +9.11'di, sağlık personelinin % 26,3'ü cerrah, % 17,9'u anestezi uzmanı ve % 55,8'i hemşireydi. Çalışmada ameliyat öncesi oral sıvı olarak karbonhidrattan zengin yükleme % 29,5'di. "Ameliyat öncesi açlık süresi ASHİ Protokolüne uygundur" diyenlerin oranı % 4,2'di.Ameliyat sonrası sıvı ve katı gıda alımı da ASHİ Protokolüne uygun değildi. Hastaların bulantı ve kusmasını önlemek amacıyla profilaksi uygulanma durumu % 65,3'dü. "TUR-P ameliyatı sonrası antiembolik çorap uyguluyoruz" diyenlerin oranı % 62.1di. Hastaları mobilize etme durumunda da ASHİ protokolüne uygun hareket edilmiyordu. "Ameliyat sonrası ağrı için analjezik yapılmalı" diyenlerin oranı % 62,1 iken antienflamatuar ilaç seçimi oranı ise % 44,2'di.ASHİ protokolünü duyanların oranı % 7,4'dü. ASHİ Protokolünü uygulayanların oranı ise % 37,9'du. Yapılan bu çalışma sonucu ASHİ Protokolüne uygun bir bakım ve tedavi prosedürünün TUR-P ameliyatlarından sonra uygulanmadığı söylenebilir. Kanıta dayalı ASHİ protokolüne göre hemşirelik bakım paketlerinin ve tedavi prosedürlerinin üroloji kliniklerinde uygulanmaya başlatılması için hizmet içi eğitimlerin planlanması, tüm personelin ASHİ protokolüne benzeyen prosedürler oluşturması ve araştırmalar yapması için komitelerin kurulması sağlanmalıdır. Anahtar Kelimeler: ERAS Protokolü, Ameliyat Sonrası Hızlı İyileşme (ASHİ) Protokolü, TUR-P Operasyonu
Prostat kanserli hastalarda genişletilmiş prostat kanseri karma endeksi semptom ölçeğinin Türkiye'de geçerliğinin ve güvenirliğinin gösterilmesi
Prostat kanseri erkelerde en sık görülen kanser olup özellikle lokalize hastalıkta uzun yaşam süreleri beklenmektedir. Tedavi sonrası süreçte tedaviye bağlı yan etkiler görülebilmekte, bu durum hastaların yaşam kalitesi (YK)'ni etkileyebilmektedir. Genişletilmiş Prostat Kanseri Karma Endeksi Semptom Ölçeği (Expanded Prostate Cancer Index Composite – EPIC), 2000 yılında geliştirilen ve prostat kanserli hastalarda YK'ni ölçen bir semptom ölçeğidir. Birçok farklı dile çevrilen ve validasyon çalışmaları yapılan bu ölçek global olarak günlük pratikte sıkça kullanılmaktadır. Bu tez çalışmasında EPIC ölçeğinin Türkçe'ye çevirisinin yapılması ve sonrasında ölçeğin geçerlik ve güvenirlik analizleri yapılarak Türkçe validasyonunun sağlanması amaçlanmıştır. Çevirisi yapılan Türkçe EPIC, EORTCQLQ C30 ve PR25 ölçekleri ile birlikte beş ayrı zamanda hastalara uygulanmıştır. Çalışmaya prostat kanseri tanısı alan ve bölümümüzde definitif veya postoperatif RT uygulanan 105 hasta dahil edilmiştir. Ölçeğin güvenirlik analizlerinde tüm ölçeğin Cronbach alfa değeri 0.866, ana ölçeklerin Cronbach alfa değerleri ise 0.654 - 0.969 arasında ölçülmüş olup ölçeğin iç tutarlılığının son derece iyi olduğu ortaya konulmuştur. Test-tekrar test analizlerinde ana ölçeklerin korelasyon değerleri 0.413-0.861 arasında ölçülmüş olup ölçeğin tekrarlanabilirliği kanıtlanmıştır. 20 hasta ile yapılan pilot çalışma başarıyla tamamlanmış, böylece görünüş geçerliği sağlanmıştır. Değişime duyarlılık analizi, ölçekler arası korelasyon, kriter geçerliği ve açıklayıcı faktör analizleri yapılmış olup analizlerin tamamında ölçeğin geçerliğini kanıtlayan sonuçlar elde edilmiştir. Sonuç olarak Türkçe EPIC ölçeğinin geçerliği ve güvenirliği kanıtlanmış, ölçeğin Türkçe'ye validasyonu sağlanmıştır.
Prostat kanseri tanı ve evrelemesinde Ga-68 PSMA PET/BT'nin katkısı
Prostat kanseri erkeklerde en sık görülen ikinci kanserdir. Hastalığın erken evrede teşhisi ile küratif tedavi ve uzun sağkalım sağlanabilmektedir. Klinik ve laboratuvar ile birlikte multiparametrik manyetik rezonans görüntüleme(mpMRG) bulguları; teşhis, klinik önemi olan/olmayan prostat kanserinin ayrımı ve uygun tedavi planı oluşturmada önemlidir. Ga-68 PSMA PET/BT'nin uzak evrelemede üstünlüğü klinik çalışmalarla kanıtlanmıştır, güncel çalışmalarda tanı ve lokal evrelemede de değerli bir araç olduğunu kanıtlar nitelikte sonuçlar elde edilmektedir. Çalışmamızda; PSMA PET/BT'nin orta-yüksek riskli prostat kanserinde primer tümörün lokalizasyonu & intraprostatik yaygınlığının tespitinde ve evrelemedeki katkısının mpMRG ve patoloji bulguları ile kıyaslanarak saptanması amaçlandı. Ayrıca görüntüleme ve patoloji bulguları PSMA immünohistokimya boyama ile korele edilerek PSMA ekspresyonunun klinik önemi araştırıldı. Çalışmamızda prostat kanseri tanısı konulmuş, mpMRG'si olan 56 hastaya radikal prostatektomi öncesi Ga-68 PSMA PET/BT erken tüm vücut ve geç pelvik görüntüleme yapılmıştır. Her iki görüntüleme yöntemi; birbiri ile ve altın standart radikal prostatektomi sonuçları ile kıyaslanmıştır. Sonrasında radikal prostatektomi spesimeninden immünohistokimya (İHK) PSMA boyama ile her hastada indeks ve uygun hastalarda non-dominant tümörlerde boyanma paternlerini araştırılmış, PSMA PET/BT görüntüleme ile kıyaslanmıştır. Çalışmamızda Ga-68 PSMA PET/BT ile gerçek indeks lezyon saptama oranı %85, mpMRG ile %92'dir. PSMA PET/BT ve mpMRG birlikteliğinde sonuçlar daha yüksek (%94) saptanmıştır. PSMA PET/BT'de geç pelvik pozda zemin aktivitenin azalışı (p:0.002) ve böylece görüntü kontrastının artışı (p:0.002) erken tüm vücut görüntülemede saptanamayan lezyonların saptanmasına katkı sağlamıştır. Her iki görüntüleme modalitesi de diğerinin saptayamadığı klinik önemi olan lezyonları saptayarak birbirine katkı sağlamıştır. Ek olarak; alt grup analizi için hasta sayımız az olmakla birlikte yapılan analizlerde ISUP 1 ve 2 tümörü ayırt etmede PSMA PET/BT'nin etkili olduğu izlenmiştir. Çalışmamızda PSMA PET/BT'nin prostat bezinde tümör yaygınlığı-bilateral tümör varlığı ve ek lezyonların tespitinde literatür ile uyumlu olarak yüksek doğrulukta olduğu görülmüş ve mpMRG'ye üstün bulunmuştur. Ayrıca PSMA PET/BT ile saptanan tümör izlenen segment sayısı da daha fazladır. (PSMA PET/BT erken görüntülemede toplam 186, mpMRG'de 143 ve radikal prostatektomide 229 segment). Çalışmamızda PSMA PET/BT'de ekstraprostatik uzanım ve seminal vezikül invazyonu varlığını tespitte PSMA PET görüntü değerlendirmeyi standardize edebilmek adına pencere üst sınır değerlerini tümör SUVmaks değeri ve SUVmaks15 değeri olarak belirlenerek inceleme yapılmıştır. Her iki pencere değeri için PSMA PET/BT'nin tanısal doğruluğu hem ekstraprostatik uzanım (sırası ile %71.1 ve %51.9) hem seminal vezikül invazyonunda (sırası ile %86.5 ve %82.7) mpMRG'den yüksektir. Lenf nodu evrelemesinde PSMA PET/BT'nin duyarlılığı daha yüksek (%83.3 ve %60) olarak saptanmıştır. Çok değişkenli lojistik regresyon analizlerinde EPU için en iyi prediktörler; SUVmaks15 penceresinde tümör-kapsül temas yüzeyi (p: 0.018, %95 CI:1.018-1.210) ve PI-RADS skoru (p:0.050, %95 CI:1.001-7.452) iken; SVİ için MSKCC SVİ riski yüzdesi (p:0.003, %95CI: 1.016-1.081) olarak saptanmıştır Ayrıca tümör-kapsül temas yüzeyi ölçülerek EPU varlığını tespit için bir kestirim değeri belirlenmesi amaçlanmıştır. SUVmaks15 penceresinde tümör-kapsül yüzeyi>10.5 mm değerinde duyarlılık %85, özgüllük %56 olarak bulunmuştur. Ek olarak PSMA PET/BT görüntülemede tümör hacmi ve yaygınlığını temsil eden parametreler (TL-PSMA, MTV, segment sayısı); lokal ileri hastalıkla ilişkili bulunmuştur. SUVmaks; immünohistokimya çalışmalarından elde edilen verilerden PSMA 3+ alan yüzdesi (rs=0.52, n:54, p<0.001) ve H skoru (rs=0.46, n:54, p<0.001) ile pozitif korele; düşük tutan alan yüzdesi (rs=-0.37, n:54, p:0.01) ile de negatif korele olarak saptanmıştır. Ayrıca hem PSMA PET/BT'de SUVmaks (rs=0.43, n<.56, p<0.001) hem İHK boyamada +3 alan yüzdesi (rs=0.42, n:54, p<0.01) ISUP derecesi ile ilişkili bulunmuştur. Düşük ISUP derecesi (≤2), tümör boyutu, kresent ya da serpenjinöz şekil, İHK'da PSMA negatif alanın fazla olması; çalışmamızda PSMA PET/BT'de yanlış negatiflik sebepleri arasındadır. Sonuç olarak PSMA PET/BT orta-yüksek riskli prostat kanserinde primer lezyonu saptamada ve klinik önemi olan tümörü ayırmada etkili bir yöntemdir. Tümör yaygınlığı ve hacmi, ek lezyon, ekstraprostatik uzanım ve seminal vezikül invazyonu saptamada, kısaca lokal evrelemede sonuçlar mpMRG'ye üstünlük göstermektedir. Böylece gelecekte tedavi planlamasında etkili olacağı düşünülmüştür. Bulgularımızın daha geniş ve farklı risk gruplarını içeren hasta popülasyonunda doğrulanması yol gösterici olacaktır.
Prostat kanserinde hormonoterapi alan ve almayan hastaların fiziksel aktivite, egzersiz kapasitesi, yaşam kalitesi ve yorgunluk düzeylerinin karşılaştırılması
Hormonoterapi alan prostat kanseri hastalarında fiziksel aktivite düzeyi, egzersiz kapasitesi, yaşam kalitesi ve yorgunluk düzeyi etkilenebilir. Çalışmamızın amacı, hormonoterapi alan prostat kanseri hastalarının fiziksel aktivite, egzersiz kapasitesi, yaşam kalitesi ve yorgunluk düzeylerini değerlendirmek, hormonoterapi almayan prostat kanseri hastaları ve sağlıklı kişilerle karşılaştırmaktı. Çalışmaya androjen baskılayıcı tedavi alan prostat kanseri hastası 20 birey, androjen baskılayıcı tedavi almayan prostat kanseri hastası 20 birey ve yaş, boy ve ağırlık açısından benzer sağlıklı 20 birey dahil edildi. Katılımcıların fiziksel ve demografik özellikleri kaydedildi. Katılımcıların değerlendirilmesinde egzersiz kapasitesi, altı dakika yürüme testi (6DYT) ve on metre yürüme testiile, fiziksel aktivite düzeyi, Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi (IPAQ) ile, yorgunluk düzeyi Yorgunluk Şiddet Ölçeği (YŞÖ) ile, yaşam kalitesi, Avrupa Kanser Araştırma ve Tedavi Organizasyonu Yaşam Kalitesi Anketi (EORTC QLQ-C30) ve prostat kanseri modülü (EORTC QLQ PR-25) anketleri ile değerlendirildi. Fiziksel uygunluğu değerlendirmek için, Senior Fitness Test (SFT), denge değerlendirmesi için Zamanlı Kalk ve Yürü Testi (ZKYT) ve Berg Denge Ölçeği (BDÖ), günlük yaşam aktiviteleri değerlendirmesi için Barthel GYA Ölçeği kullanıldı. Alt gövde kas kuvveti 30 sn Otur Kalk Testi, kavrama kuvveti Jamar el dinamometresiyle değerlendirildi. Çalışmanın sonucunda, androjen baskılayıcı tedavi (ABT) alan prostat kanseri hastalarının 6DYT mesafesi, yaşam kalitesi skorları, kavrama kuvveti ölçümü, SFT parametrelerinden önkol bükme testi, otur kalk testi tekrar sayısı ve BDÖ puanı diğer gruplara göre anlamlı derecede düşük bulundu (p<0,05). ABT alan prostat kanseri hastalarında, on metre yürüme testi süresi, ZKYT süresi, fiziksel uygunluğun parametrelerinden sekiz adım kalk yürü testi süresi diğer gruplara göre anlamlı şekilde daha fazlaydı(p<0,05). Katılımcıların fiziksel aktivite düzeylerini değerlendiren IPAQ skorları, fiziksel uygunluğun parametrelerinden sandalyede otur uzan testi ve sol üst ekstremitenin sırt kaşıma testi açısından üç grup arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Sonuç olarak, hormonoterapi alan prostat kanseri hastalarında denge, egzersiz kapasitesi ve yorgunluk sağlıklı kişilere göre önemli ölçüde etkilenmektedir. Hormonoterapi alan prostat kanseri hastalarının erken dönemde fiziksel uygunluk ve fonksiyonel kapasitelerini değerlendirerek, bireye uygun fizyoterapi ve rehabilitasyon programlarının planlanmasında ve androjen baskılayıcı tedavinin yan etkileriyle başa çıkabilmede yol gösterici olacaktır.
Prostat kanseri için üç boyutlu konformal radyoterapi, volümetrik ayarlı ark terapi ve yoğunluk ayarlı radyoterapinin karşılaştırılması
Çalışmada 20 prostat kanserli için yapılan 3D-CRT, IMRT ve VMAT planları karşılaştırılmıştır. 20 prostat kanserli hastaya ait tomografi görüntülerinde hedef ve kritik organlar tek bir radyasyon onkoloğu tarafından konturlanıp her bir hastaya 3 farklı tedavi yöntemi uygulanmıştır. Planlar 6 MV enerji kullanılarak birinci fazda 28 fraksiyonda 56 Gy üzerine ikinci fazda 10 fraksiyonda 20 Gy olmak üzere toplamda 76 Gy doz ile yapılmıştır. Çalışma Evliya Çelebi Eğitim Araştırma Hastanesin'de Eclipse planlama sistemi ile 7 alanlı 3D-CRT, 5-7-9 alanlı IMRT, tek ve çift ark VMAT planları oluşturulmuştur. Hedef ve risk altındaki organların almış oldukları dozlar doz volüm histogramı yardımı ile karşılaştırılmıştır. Planların karşılaştırmasında hedef hacimde Dmean, Dmax, Dmin, kritik organlarda ise Dmax, Dmean, Dmin, V65, V60, V50, V45, V40, V30 gibi hacim yüzdeleri değerlendirilmiştir. Değerlendirmeler sonucunda VMAT tekniğinin IMRT ve 3BKRT tekniğine göre hedef organa en yüksek dozu vererek homojen bir doz dağılımı oluşturup, kritik organlar ile sağlıklı dokuların almış olduğu doz değerlerine göre üstünlük taşıdığı belirlenmiştir.
Prostat hastalarının VMAT tekniği ile iki farklı algoritma kullanılarak yapılan tedavi planlarının dozimetrik karşılaştırılması
Bu çalışmada, VMAT tekniği üzerine iki farklı algoritmanın performansının karşılaştırılması amaçlanmıştır. Karşılaştırma için 20 prostat kanseri hastası seçilmiştir. Tomografi görüntüleri 3 mm'lik dilimlerle(aralıklarla) taranmıştır vehedef hacim (PTV) ve riskli organlarda (OAR) mesane, rektum, sağ-sol femur başları tanımlanmıştır. Tüm tedavi planları için hedef hacimlerin dozları 35 fraksiyonda 70 Gy olarak belirlenmiştir. Varian'da hasta planları, 6 MV enerji, AAA algoritması ve Eclipse Tedavi Planlama Sistemi (TPS) ile çift ark volümetrik ark terapi (VMAT) tekniği kullanılarak hazırlanmış, daha sonra Elekta'da tedavi planlarında aynı hastalar için, 6 MV enerji, Monte Carlo algoritması ve VMAT tekniği kullanılarak Monaco TPS ile tedavi planları yapılmıştır. Her hasta için doz dağılımları elde edilmiş, bu iki farklı algoritma kritik organ doz değerleri, hedef hacim maksimum doz değerleri, PTV'nin homojenite indeks (HI), konformalite indeks (CI) ve monitör ünit (MU) değerleri açısından karşılaştırılmıştır. Planlar hedef hacminin%95'ini kapsayacak şekilde normalize edilmiştir. Varian RapidArc'da CI ve HI değerleri sırasıyla 1.01 ± 0,02 (1), 0,08 ± 0,01 (0,08)'dir. Elekta- VMAT için CI ve HI değerleri sırasıyla 0,96 ± 0,02 (0,95) ve 0,1 ± 0,02 (0,09) olarak bulunmuştur. Sonuç olarak RapidArc CI ve HI değerleri için daha iyi sonuç vermiştir. RapidArc'ın monitördeğerinin 761,35 ± 94,29, Elekta-VMAT'ın monitör değerinden 922,15 ± 93,4 daha düşük olduğu görülmüştür. Mesane ve rektum dozları açısından Electa-VMAT tekniği, RapidArc tekniğinin sonuçlarından daha düşük sonuçlar vermiştir. Her iki makine için PTV Dmax ve mesane%50 hesaplamasında anlamlı fark yoktur (p> 0.05). Kritik organ dozları göz önüne alındığında, Elekta-VMAT tekniği, RapidArctekniğinin değerlerine göre, mesane ve rektum dozları için istatistiksel olarak anlamlı daha düşük değerler vermiştir. Sağ ve sol femurlarda RapidArc tekniği daha iyi sonuçlar vermiştir. RapidArc MU değerleri, Electa-VMAT'ın MU değerlerinden daha düşüktür, bu yüzden RapidArc'ta tedavi süresi daha kısadır. Klinik olarak her makine için VMAT teknikleri, kabul edilebilir planlar üretmede eşit derecede etkilidir. Sonuç olarak, bu iki tekniğin pratikle eşdeğer sonuçlar ürettiği söylenebilir.
Prostat ve akciğer kanserlerinin VMAT (Volumetrik ayarlı radyoterapi) ve YART (Yoğunluk ayarlı radyoterapi) tabanlı tedavilerinde termal fotonötron kontaminasyonunun incelenmesi
Hızlandırıcı tabanlı radyoterapide alan dışı nötron dozlarının belirlenmesi ve anlaşılması önemli bir konudur çünkü yüksek enerjilerde (> 6 MV) çalışan lineer hızlandırıcılar, hastanın anatomisinin hedef bölgeye uzak kısımlarını ışınlayan ikincil radyasyonlar üretir, potansiyel olarak zararlı sağlık etkilerine neden olabilir. Çalısmanın amacı ise şu sekilde sıralanabilir; -Akciğer vs Prostat uygulamasında (Hava vs Yumuşak Doku), -YART(Yoğunluk ayarlı radyoterapi) vs VMAT(Volumetrik ark tedavi) için, -Farlı üç enerji için (6 MV-10 MV-15 MV), -Alan içinde vs Alan dışında (Kritik organ ve normal doku için), Termal fotonötronların eşdeğer doz katkılarını incelemektir.
Multiparametrik prostat manyetik rezonans görüntülemenin uzun dönem takip sonuçları ve negatif prediktif değerinin belirlenmesi
Multiparametrik prostat MRG (mp-MRG), prostat tümörlerinin erken tanısında, tedavi öncesi evrelemede ve tedaviye yanıt takibinde sıklıkla kullanılan etkin bir görüntüleme yöntemidir. Bu çalışmadaki amaçlarımız, PI-RADS v2 üzerinden mp-MRG'nin tanısal performansını incelemek, farklı klinik alt gruplarda tetkiğin negatif prediktif değerini (NPD) hesaplamak, çeşitli modellerle mevcut tanısal performansı geliştirmeye çalışmak, PI-RADS v2'nin prognostik önemini ortaya koymak, düşük PI-RADS skor grubundaki (PI-RADS≤3) hastaların "uzun dönem takip sonuçlarını" değerlendirmek ve bulgularımızla hasta yönetimine katkı sağlamaktır. Çalışmamızda Hacettepe Üniversitesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda prostat kanseri (PKa) şüphesiyle mp-MRG incelemesi yapılan 2456 erişkin hastanın klinik, biyokimyasal, radyolojik ve histopatolojik verileri retrospektif olarak toplanmış ve genel veri seti oluşturulmuştur. Çalışmanın ilk kısmında genel veri setinden histopatolojik incelemesi olan vakalar (810 hasta ve 826 biyopsi) filtrelenerek mp-MRG'nin ve PI-RADS v2'nin tanısal ve prognostik performansı değerlendirilmiş, alt grup analizleri yapılmış ve makine öğrenmesinin tanısal performansa katkısı incelenmiştir. İkinci kısımda ise, genel veri setinden ilk PI-RADS skoru≤3 olan ve yeterli klinik izlemi bulunan hastalar (PI-RADS 1-2 grubunda 385 hasta, PI-RADS 3 grubunda 478 hasta) seçilmiş, kanser tanısız izlem süreleri ve olasılıkları hesaplanmıştır. Çalışmamıza göre, histopatolojik inceleme sonucu ISUP≥2 olan vakalar klinik anlamlı prostat kanseri (ka-PKa) kabul edildiğinde ve PI-RADS v2 üzerinden değerlendirme yapıldığında, mp-MRG'nin NPD'si %92,8-95,5 aralığındayken, pozitif prediktif değeri (PPD) %33,2-44,8 arasında değişmektedir. Mp-MRG yüksek duyarlılığa (%90,8-98,4) sahiptir ama özgüllüğü (%14,6-51,6) düşüktür. PI-RADS 1-2, PI-RADS 3, PI-RADS 4 ve PI-RADS 5 vakalarda ka-PKa tespit oranları sırasıyla %4,6, %8,1, %36,4 ve %60,6'dır. PI-RADS skorları yükseldikçe kötü prognozlu kanser olasılığı da artmaktadır. PI-RADS 1-2, PI-RADS 3, PI-RADS 4 ve PI-RADS 5 vakalarda kötü prognozlu kanser olasılıkları sırasıyla %6,8, %9,9, %31,5 ve %65,6 olarak bulunmuştur. PI-RADS 3 vakalarda, "mp-MRG öncesi negatif biyopsi varlığı" ve "düşük PSA dansitesi (mPSAD<0,15 ng/mL2)" tanısal ve prognostik olarak koruyucu iki temel değişkendir. Alt grup analizlerinde, PI-RADS 3 vakalardaki bu iki alt grupta hem ka-PKa hem de kötü prognozlu PKa olasılığı %5'ten düşüktür ve bu alt gruplar PI-RADS 1-2 grubuyla benzerlik göstermektedir. Makine öğrenmesi algoritmaları ka-PKa olasılığının öngörülmesinde umut vadetmektedir. Çalışmamızda makine öğrenmesi yöntemleriyle oluşturulan hibrit model %88,2 NPD ve %91,1 PPD ile tüm vakaların yaklaşık %90'ını doğru sınıflandırmıştır. PI-RADS 1-2 grubunda 1, 3 ve 5 yıllık ka-PKa tanısız sağkalım olasılıkları sırasıyla %99,1, %96,5 ve %93,8 iken; PI-RADS 3 grubunda 1, 3 ve 5 yıllık ka-PKa tanısız sağkalım olasılıkları sırasıyla %94,9, %90,9 ve %89,1 olarak bulunmuştur. mPSAD her iki alt grup için de ka-PKa tanısız izlem olasılığına anlamlı etki etmekteyken, ilk mp-MRG öncesi negatif biyopsi varlığının sadece PI-RADS 3 grubunun ka-PKa tanısız izlem olasılığına anlamlı etkisi bulunmuştur. Sonuç olarak, mp-MRG negatif prediktif değeri ve duyarlılığı yüksek bir tetkiktir. Pozitif prediktif değeri ve özgüllüğü ise düşüktür. Makine öğrenmesi ile mp-MRG'nin hali hazırda yüksek olan NPD'si büyük ölçüde korunurken, PPD'si ve özgüllüğü kayda değer şekilde yükseltilebilir. "PI-RADS 1-2 grubunda", "mPSAD<0,15 ng/mL2 olan PI-RADS 3 vakalarda" ve " mp-MRG öncesi negatif biyopsisi olan PI-RADS 3 vakalarda" ka-PKa ve kötü prognozlu PKa olasılıkları düşük olduğu için biyopsi ertelenerek klinik takip yapılabilir. Üstelik klinik takip yapıldığında dahi, bu hasta gruplarında beklenen ka-PKa tanısız izlem olasılığı kayda değer ölçüde yüksektir. Her üç grupta da 3 yıllık ka-PKa tanısız izlem olasılığı %94'ün üstündedir.
Yeni tanı metastatik hormona duyarlı prostat kanserinde kemohormonal tedavinin tek başına hormonal tedavi ile karşılaştırılması
Metastatik hormona duyarlı prostat kanserinde androjen deprivasyon tedavisinden belirli bir süre sonra hastalığın kastrasyona dirençli hale gelmesi ve progresyon göstermesi tanı anındaki tümörde kastrasyon dirençli hücre klonlarının varlığını ortaya koymaktadır. Buradan yola çıkarak ADT'ne erken dönemde dosetaksel KT'nin eklenmesi (kemohormonal tedavi) bu rezistan hücre klonlarına etki etmesi nedeni ile hastalık progresyonunu geciktirdiği ve genel sağkalımı uzatıldığı düşünülmektedir. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı'nda 07/03/2012-01/02/2018 tarihleri arasında metastatik hormona duyarlı prostat kanseri tanısı konan, kemohormonal ve hormonal tedavi verilen toplam 67 hastanin verileri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Çalışmamızda iki tedavi yaklaşımın genel sağkalım, PSA progresyonuna geçen süre gibi onkolojik sonuçlarını retrospektif olarak karşılaştırmak hedeflenmiştir. Primer tedavi sonrası metastatik prostat kanseri gelişen ve kastrasyona dirençli prostat kanserli hastalar araştırma dışı bırakılmıştır. Toplam 67 hastanın (35 kombine grup ve 32 monoterapi grubu) dahil olduğu çalışmada iki grup arasında tanı yaşı, serum PSA değeri, patolojik ISUP derecesi ve hastalık hacmi parametreleri arasında fark bulunamadı (p=0.061, p=0.905, p=0.280, p=0.335, sırasıyla). Kombine tedavi grubunda monoterapi grubuna göre genel sağkalım ve PSA progresyonuna kadar geçen medyan süreler daha uzun olarak bulunmasına rağmen (45 ay vs. 30 ay; 14 ay vs. 9 ay, sırasıyla), iki grup verileri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark görülememiştir (p=0.280, p=0.134, sırasıyla). Tedavi sonrası takip süresi içerisinde monoterapi grubundaki tüm hastalarda PSA progresyonu görülürken kombine tedavi grubunda olan 4 hastada PSA progresyonu tespit edilememiştir. Ayrica yine kombine tedavi grubundakı 4 hasta tedavi sonrası non-metastatik hale gelmiş ve bu hastalara definitif tedavi uygulanmıştır (3 hastaya EBRT, 1 hastaya RALP).
Metastatik prostat kanseri olgularında tedavi amacıyla kullanılan 177 lu-PSMA tedavisinin başarısının klinik, görüntüleme ve biyokimyasal parametreler ile ilişkisinin belirlenmesi-gözlemsel ilaç çalışması
Belirgin heterojen hasta grubu ve hızlı hastalık seyri nedeniyle, 177Lu-PSMA tedavisinden fayda görecek olan ve tedaviye rağmen hızla progrese olacak hasta gruplarının tedavi öncesinden belirlenmesi kritik önem taşımaktadır. Bu çalışmada, 177 Lu-PSMA tedavisinin başarısının progresyonsuz ve genel sağkalım, klinik, PSA, PET yanıt kriterleri kullanılarak değerlendirilmesi ve PSA yanıtını öngören klinik, görüntüleme, biyokimyasal parametrelerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda 3 yıllık süre boyunca, 2-6 siklus 177Lu-PSMA tedavisi verilen hastalar prospektif olarak incelenmiştir. Serum PSA değeri tedavi süreci boyunca iki haftada bir, tedavi sonlandıktan sonra 3. ayda düzenli olarak takip edilerek, biyokimyasal yanıt Prostate Cancer Clinical Trial Working Group3(PCWG3)'de önerilen şekilde değerlendirilmiştir. İki tedavi sonrası 6-8. haftalarda, tedavi bitiminden sonra 8-12. haftalarda çekilen 68Ga-PSMA PET/BT ile modifiye edilmiş EORTC kriterleri ile PET yanıtı belirlenmiştir. Klinik yanıt için hastaların ECOG and Karnofsky performans skorları, visual analog skala (VAS) ile ağrı şiddetleri, EORTC QLQ-C30 anketleri ile yaşam kalitelerindeki değişiklikler takip edilmiştir. EORTC OH-15 anketi, tam kan sayımı, biyokimya tedavi süreci boyunca iki haftada bir, tedavi sonlandıktan sonra 3. ayda olası yan etkiler açısından takip edilmiştir. Hastaların 177Lu-PSMA öncesi ve tedavisi sırasında klinik, laboratuvar, moleküler görüntüleme parametreleri ile PSA yanıtı arasında ilişki incelenmiştir. Ortanca 10,93 aylık takipte, hastalardan 24'ü (%46,2) kaybedilmiştir, ortanca genel sağkalım süresi 17 ay, ortanca progresyonsuz sağ kalım süresi 6,73 aydır. Tedavi sırasındaki takiplerde hastaların 44'ünde (%84,6) PSA'da herhangi bir düşüş, 31 hastada (%59,7) PSA'da herhangi bir zamanda ≥%50 azalma, tedavi sonu 3. ayda 25 hastada (%49) PSA'da ≥%50 azalma izlenmiştir. Hastalarımızın 14'ünde (%26,9'unda) ise tedavi sırasında PSA 'da herhangi bir yanıt izlenirken, tedavi süresince veya tedavi tamamlandıktan sonra 3. aylık süreçte PSA'da progresyon saptanmıştır. PSA yanıt eğri paternine göre, 26 hastada (%50) "tedaviye yanıt", bir hastada (%1,9) stabil hastalık, 10 hastada (%19,2) "Edinilmiş Direnç", 15 hastada (%28,8) "tedaviye direnç" görülmüştür. İnterim 68Ga-PSMA PET'te hastaların 16'sında (%34,8) progresif hastalık, 3'ünde (%6,5) stabil hastalık, 3'ünde (%6,5) mikst yanıt, 23'ünde (%50) kısmi yanıt, 1'inde (%2,2) tam yanıt; dört veya daha fazla tedavi alan hastalarda tedavi sonrasında PET'te 9 hastada (%45) progresif hastalık, 1 hastada (%5) stabil hastalık, 10 hastada (%50) kısmi yanıt saptanmıştır. 177Lu-PSMA tedavisi ile hastalarımızda istatiksel anlamlı olarak ağrı palyasyonu sağlanmıştır. Kemik metastazı ve klinik anlamlı ağrısı olan 36 hastanın %52,7'sinde 177Lu-PSMA tedavisi ile ağrı skorunda yanıt sağlanmıştır. Tedavi öncesinde analjezik kullanımı olan hastaların %28'inde (güçlü etkili opioid kullananların %25'inde) 177Lu-PSMA tedavisi ile analjezik ihtiyacı kalmamıştır. EORTC-QLQ C30 anketleri ile yapılan takipte semptom skorlarından iştahsızlık ve ağrı semptomlarında tedavi öncesine göre tedavimiz ile istatistiksel anlamlı azalma bulunmuştur. En iyi PSA yanıtının ≥%50 olmasını öngörmede tek değişkenli analizler ile 2. jenerasyon ADT kullanımı, TLG/TL-PSMA, 68Ga-PSMA PET/BT'de dominant lezyondaki SUVmaks, FDG ile PSMA PET/BT uyumsuzluğu, kemik sintigrafisi ile bazal PSMA PET/BT uyumsuzluğu, bir siklus 177Lu-PSMA tedavisi sonrasında PSA, LDH ve ALP yanıtı arasında ilişki bulunmuş, çok değişkenli analizde 1 siklus 177Lu-PSMA tedavi sonrasında PSA yanıtı istatiksel anlamlılığını korumuştur. Tedavi sonrasında 3. aydaki PSA'da >%50 yanıtı öngörmede tek değişkenli analizler ile 2. jenerasyon ADT kullanım süresi, kemik sintigrafisi ile bazal PSMA PET/BT uyumu, TLG/TL-PSMA, MTV/TTV, 1 siklus 177Lu-PSMA tedavisi sonrasında PSA ve LDH yanıtı arasında ilişki bulunmuş, çok değişkenli analizde bir siklus 177Lu-PSMA tedavi sonrasında PSA yanıtı istatiksel anlamlılığını korumuştur. Yirmi iki hastada (%42,3) anemi, 18 hastada (%34,6) lökopeni, 6 hastada (%11,4) nötropeni, 37 hastada (%71,2) lenfopeni, 13 hastada (%25) trombositopeni , 4 hastada (%5,8) kreatin değerlerinde artış, 18 hastada (%34,6) ağız kuruluğu gelişmiştir. Gelişen yan etkilerin büyük bir çoğunluğu düşük dereceli olup, derece 3 anemi, derece 3-4 lenfopeni, derece 3-4 trombositopeni oranları sırasıyla %11,5, %25, %8'dir. Sonuç olarak 177Lu-PSMA tedavisi nadir ciddi yan etki profili ile özellikle ağrı palyasyonu açısından etkin bir tedavidir. Moleküler görüntüleme ile heterojenitenin in-vivo belirlenmesi klinik için önem arz etmektedir. Bir siklus 177Lu-PSMA tedavisi sonrası PSA yanıtı, hem en iyi yanıtı hem tedavi sonu 3. ay PSA yanıtını başarıyla öngörmektedir.
Prostat kanser kök hücresinde senesens etkisinin incelenmesi
Prostat kanseri, erkeklerde en sık rastlanan kanserdir ve dünyada erkeklerde kansere bağlı ölümlerde ikinci sırada yer almaktadır. Günümüzde kanseri anlamak ve yeni tedavi stratejileri geliştirmek için birçok çalışma yapılmaktadır. Dünyada kanser üzerine yapılan tüm çalışmalara rağmen hala etkili bir tedavi yöntemi bulunamamıştır. Bunun nedenlerinden biri olarak da yakın zamanda kanser teorilerinden biri olarak kabul edilen ve tümör başlangıç hücreleri olarak da adlandırılan kanser kök hücreleridir. Kanser kök hücreleri; tümör başlangıcı, progresyon, konvansiyonel terapi direnci, nüks ve metastazdan sorumlu hücrelerdir. Bu bakımdan bu hücreleri anlamak etkili ve yeni tedavi statejilerini geliştirmek için oldukça önemlidir. Ölümsüz hücreler olarak adlandırılan kanser hücreleriyle mücadelede diğer önemli konulardan biri de hücresel senesenstir. Senesens (hücresel yaşlanma), hücre döngüsünün kararlı bir şekilde durması olayıdır ve tümörlerin anormal ortamında oluşan yaygın olan bir stres yanıtıdır. Bununla birlikte senesens kanser başlangıcını sınırlayan güçlü bir tümör baskılayıcı mekanizmadır. Bu nedenle senesensin kanserle olan ilişkisinin tüm yönleriyle aydınlatılması oldukça önemlidir. Ayrıca literatürde senesensin kanser kök hücreleri üzerine ilişkisini anlatan makale yok denecek kadar azdır. Bu alan bakımdan literatürde bir boşluk vardır ve bu çalışma ile birlikte literatüre önemli bir katkı sağlanacağı düşünülmektedir. Bu çalışma kapsamında terapi ile indüklenen senesensle i) başta prostat kanser kök hücrelerinde olmak üzere prostat epitel hücrelerinde, prostat kanser hücre hattında ve kök hücre özelliği bulunmayan prostat kanser hücrelerinde hücresel senesens indüksiyonu gerçekleştirmek, ii) senesensin prostat kanser kök hücrelerinde proliferasyon, hücre döngüsü ve apoptoz gibi davranışlar üzerindeki etkilerinin neler olduğunun ortaya çıkarılması amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda floresanla aktive hücre ayırma (FACS) metodu kullanılarak prostat kanser kök hücrelerinin izolasyonu gerçekleştirilmiştir. Ardından kemoterapötik bir ajan olan Doksorubisinin farklı dozları kullanılarak terapi yoluyla senesens indüksiyon prensibi kullanılarak; hem kanser kök hücrelerinde hem de prostat epitel hücre ve prostat kanser hücrelerinde senesens tetiklenmiştir. İndüksiyonu teyit edebilmek için; senesens ilişikili β galaktosidaz boyama (SA-β gal) ve Ki-67 senesens belirteçleri kullanılmıştır. Senesensin hücre canlılığı, hücre döngüsü ve apoptotik etkileri ise Muse® Cell Analyzer cihazında analiz edilmitir. Bu analizlerin yanı sıra apoptozla ilişkili sinyal yolaklarındaki genler gerçek zamanlı PCR ile analiz edilmiştir. Bu çalışma ile birlikte; senesensin prostat kanser kök hücreleri üzerindeki proliferasyon, hücre döngüsü ve apoptoz etkileri ortaya konmuştur. Subtoksik bir dozda uygulan DOX (10nM, 25 n M ve 50nM ) ile hem kanser kök hücrelerinde hem de diğer hücre gruplarında senesens indüksiyonu sonrasında senesensli hücrelerde düşük Ki-67 seviyesi ve pH 6'da pozitif SA-β gal boyaması saptanmıştır. Bunların yanı sıra hücreler, senesens hücrelerine özgü olan morfolojik değişiklikler göstermişlerdir. DOX ile indüklenen senesens sonrasında hücrelerin G2/M hücre döngüsü kontrol noktasında durdukları saptanmıştır. Bu çalışma ile birlikte apoptoz ve senesens ile ilişkili birçok anlamlı gen saptanmıştır. Tüm bu veriler kanser kök hücrelerin indüksiyonunda terapötik bir ajanın kullanılabileceğini göstermiştir. Bunun yanı sıra proliferasyonu duran prostat kanser kök hücrelerinin hücre döngüsü, apoptotik davranışları ve çeşitli senesens davranışları aydınlatılmıştır.
Prostat kanser kök hücrelerinde zoledronik asitin Rab23 GTPaz ve sonic- hedgehog yolak aktivasyonu üzerinde etkisi
Prostat kanseri erkelerde akciğer kanserinden sonra ölümlü ilişkili ikinci kanser tipidir. Kanser Kök Hücresi (KKH) tümör yapısı içinde çok az sayıda hücreden oluşan, kök hücre gibi sonsuz sayıda bölünebilen ve sessiz kalabilen hücre gurubudur. KKH'i tümörün çoğalmasından, geleneksel tedavilere dirençten, invazyondan ve hatta metastazdan sorumlu tutulmaktadırlar. KKH'de SHH, Wnt, Notch ve BMP yolakları gibi çok yönlü sinyal yolaklarının düzenlenmesindeki bozukluklar kanser oluşumu ve yayılması ile ilişkili bulunmaktadır. SHH sinyali bazal/kök hücrelerin KKH'e transformasyonunda yer almakta ve KKH devamlılığı, sağ kalımını düzenlemektedir. Sağlıklı dokularda Rab23 GTPaz, SuFu-bağımlı şekilde SHH yolak aktivasyonunu negative şekilde düzenler. Çalışmamızın amacı zoledronik asit uygulanan insan prostat KKH'de Rab GTPaz ve SHH yolak bileşenleri genlerinin ekspresyon seviyesini araştırmaktır. Insan prostat kanser hücreleri FACSAria flow sitometri kullanılarak sort edilmiş, prostat kanser kök hücreleri CD 133high/ CD44high olacak şekilde ayrıştırılmıştır. Zoledronik asit uygulanarak deney gruplarında IC50 değerleri bulunmuştur. Zoledronik asit uygulanan deney gruplarında Rab23 GTP' az ve SHH yolak bileşenlerinin ekspresyon profilinin incelenmesi için RNeasy Plus Mini Kit ( Qiagen) kullanılarak total mRNA izole edilmiş, cDNA sentezi gerçekleştirilmiştir. Rab GTP'azların ekspresyonu LightCycler® 480 real-time PCR kullanılarak analiz edilmiştir. Saptanan sonuçlar zoledronik uygulanan insan prostat KKH ve control grupları arasında karşılaştırılmalı şekilde incelenmiştir. Bu çalışma, Zoledronik asit etkisinin Rab23 GTPaz ve SHH yolak bileşenleri ve dolayısı ile de KKH özellikleri üzerinde etkisinin saptanması yönünde ilk olabilme özelliğine sahip çalışmadır.
Prostata spesifik antijen değeri 4-10 ng/ml aralığında olan hastalarda multiparametrik prostat manyetik rezonans görüntülemenin prostat kanseri tanısındaki yerinin retrospektif araştırılması
Giriş ve Amaç: Multiparametrik Prostat Manyetik Rezonans Görüntüleme (MpMRG) son zamanlarda prostat kanseri tanı ve evrelemesinde gittikçe daha yaygın kullanılarak, tecrübe ve cihaz kalitesininde artmasıyla önemi dahada artmıştır. Çalışmamızda PSA değerleri 4-10 ng/ml olan, radikal prostatektomi öncesi MpMRG çekilmiş hastalarda MRG bulguları ile histopatolojik ilişki ve uyumun arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2017 – Haziran 2019 tarihleri arasında, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Kliniği'nde, prostat kanseri sebebiyle radikal prostatektomi yapılan, operasyon öncesi MpMRG uygulanan ve diğer dahil edilme kriterlerini karşılayan 90 hastanın verisi incelenmiştir. Hastalara ait yaş, operasyon öncesi Prostat Spesifik Antijen (PSA) değeri retrospektif olarak hasta dosyalarından toplanmıştır. Patoloji spesmeni tekrar incelenerek operasyon sonrası gleason skoru, Uluslararası Ürolojik Patoloji Derneği (ISUP) derecesi, diğer patolojik bulgular (lenf nodu tutulumu ve ekstraprostatik yayılım), USG eşliğinde transrektal prostat biyopsi öncesinde yapılan MpMRG tekrar incelenerek PIRADS skoru, ekstrakapsüler uzanım, seminal vezikül invazyonu, nörovasküler demet invazyonu ve lenf nodu tutulumu kaydedilmiştir. İstatistiksel analiz için IBM SPSS Statistics 25.0 Programı kullanıldı. Bulgular: MpMRG'de seminal vezikül invazyonu saptanan hastaların %66.6'ı, ekstrakapsüler uzanım saptanan hastaların %55.5'i, lenf nodu tutulumu saptanan hastaların %40'ı, nörovasküler demet invazyon saptanan hastaların %88.2'i histopatolojik olarak korele edildi. PIRADS skorları ile ISUP derece grupları (p=0.007) ve PIRADS skorları ile Gleason skorları arasında(p=0.023) anlamlı ilişki gösterilmiştir. PIRADS skorları ile histopatolojik olarak cerrahi sınır(p=0.5), ekstrakapsüler yayılım (p=0.161), lenf nodu tutulumu (p=0.936), perinöral invazyon durumu(p=0.35), pT evre(p=0.222), seminal vezikül invazyonu (p=0.064) arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Sonuç: MpMRG tekniği, ekipmanı, PIRADS skorlama sistemi ve yorumlayıcıların tecrübe ve bilgisi geliştirildikçe, tetkikin tanı koyma yeteneği de artacaktır. MpMRG'de evreleme doğruluğu arttıkça hastaların tedavi planlaması yada önceliği 2 de değişebilir. MpMRG'nin tanıdaki rolü daha büyük hasta popülasyonuyla ve prospektif olarak yapılacak çalışmalarla geliştirilebilir. Anahtar Kelimeler: Prostat kanseri, multiparametrik MRG, histopatolojik korelasyon
Radikal prostatektomi sonrası üretral darlık oluşumuna etki eden faktörler
Giriş ve Amaç: Üretra darlığı (ÜD), radikal prostatektomi (RP) sonrası görülen önemli komplikasyonlardan birisidir. Son çalışmalar RP sonrası ÜD gelişim sıklığında azalma olduğunu göstermektedir. Yine de ÜD, tedavisi zor ve zahmetli bir problem olmaya devam etmektedir. Bu çalışmanın amacı RP sonrası ÜD'ye yol açan faktörleri ortaya koymaktır. Darlık gelişme zamanı ve tekrarlayan darlık gelişimini etkileyen faktörler de ayrıca değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Mayıs 2008 – Aralık 2016 arasında, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Kliniği'nde, prostat kanseri sebebiyle RP yapılan ve çalışmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan 1006 hastanın verileri incelenmiştir. Hastalara ait yaş, prostat hacmi, pre-operatif Prostat-Spesifik Antijen (PSA) değeri, pre-operatif gleason skoru, operasyon tipi, post-operatif gleason skoru, Uluslararası Ürolojik Patoloji Derneği (ISUP) derecesi, TNM evresi, patolojik bulgular (cerrahi sınır pozitifliği ve ekstraprostatik yayılım) verileri retrospektif olarak toplanmıştır. Hastaların post-operatif 12 aylık takipleri incelenmiş ve darlık sebebiyle yapılan girişimlerin zaman ve sayıları kaydedilmiştir. İstatistiksel analiz için SPSS for Windows 22.0 paket programı kullanılmıştır. Bulgular: Operasyon tipinin RP sonrası ÜD gelişimi için anlamlı bir risk faktörü olduğu saptanmıştır. Robot Yardımlı Radikal Prostatektomi (RYRP) yapılan hastalar daha düşük ÜD oranına sahipken (%5,1) Retropubik Radikal Prostatektomi (RRP) yapılan hastalarda bu oran daha yüksektir(%18,4) (p<0.001). Darlık gelişim zamanına etki eden herhangi bir faktör saptanmamıştır. Operasyon tipi (p=0,003) ve darlık gelişim zamanı (p=0,004) ise tekrarlayıcı darlık gelişimi için istatistiksel olarak anlamlı birer risk faktörü olarak bulunmuştur. RYRP yapılan hastalarda daha az oranda tekrarlayan darlık görülürken (%9,1), RRP yapılan hastalarda daha yüksek oranda tekrarlayıcı darlık saptanmıştır(%42,9). Ayrıca erken dönemde darlık gelişen hastalarda, orta dönem ve geç dönemde darlık gelişen hastalara göre daha yüksek oranda tekrarlayıcı darlık saptanmıştır (%54,1'e karşılık %37,1 ve %14,3). Sonuç: Çalışmamız, RP sonrası ÜD gelişiminde operasyon tipinin önemli bir risk faktörü olduğunu düşündürmektedir. Ayrıca darlık gelişne zamanı ve operasyon tipi tekrarlayıcı darlık gelişimi için önemli risk faktörleri olarak saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Prostat kanseri, radikal prostatektomi, üretra darlığı
Erad'ın androjen temelli hormonal regülasyonunun ve bu regülasyonun prostat kanseri gelişimindeki rolünün araştırılması
Ökaryotik hücrelerde total proteomun üçte birinin sentezi endoplazmik retikulum (ER)'da gerçekleşmektedir. Yeni sentezlenen proteinlerin olgun formlarına katlanmaları ER'de oldukça sıkı regüle edilen "protein kalite kontrol" mekanizması tarafından kontrol edilmektedir. Mutasyonlar, genotoksik etkiler veya hücresel stres nedeniyle nihai formuna ulaşamayan proteinlerin, ER'den çıkıp fonksiyon gösterdikleri yere ulaşmalarını engellemek için öncelikle bu proteinler tekrarlayan katlanma sürecine dahil edilirler. Yine de düzgün şekilde katlanamayan proteinler, ER ilişkili protein yıkım (ERAD) yolağı adı verilen mekanizma aracılığıyla tanınıp, ubikitinasyona uğratılarak 26S proteozomda yıkıma sevk edilirler. Aynı zamanda ERAD'ın fizyolojik şartlar altında normal birçok proteinin endojen seviyelerini düzenlediği de bilinmektedir. Kompleks bir süreç olan ERAD yolağında; kanal proteinleri, şaperonlar, ubikitinasyonda rol oynayan E1, E2, E3 enzimleri, retrotranslokasyondan sorumlu motor proteinleri ve sürece eşlik eden kofaktörler gibi birçok anahtar molekül senkronize şekilde görev almaktadır. ERAD'ın regülasyonunda ubikitin ligazların ve onların oluşturduğu dinamik ERAD komplekslerinin, katlanmamış protein yanıtı (UPR) yolağının ve endojen ERAD inhibitör proteininin rol oynadığı bilinmektedir. Androjen aracılı gen ifadelerindeki değişimlerin incelendiği bir LONG-SAGE kütüphane taramasında androjen uygulaması sonrası ERAD inhibitör proteini SVIP ifadesinin azaldığı bildirilmiş ancak regülasyona ilişkin detaylı bilgi paylaşılmamıştır. Buradan yola çıkarak ERAD'ın androjenler ile regüle olabileceği hipotezi ortaya atılmış olup, ERAD'ın androjenler aracılı regülasyonunun incelenmesi hedeflenmiştir. Bu doktora tezi kapsamında ERAD'ın androjenler aracılı regülasyonu karakterize edilerek, bu regülasyonun doğrudan androjen reseptörü (AR) aracılığıyla gerçekleştiği belirlenmiştir. AR sinyalizasyonunun prostat kanseri gelişiminde önemli roller oynadığı bilinmektedir. Gerçekleştirilen fonksiyonel testler ile ERAD üyelerinin prostat kanseri hücrelerinde üstlenmiş oldukları roller incelenmiştir. ERAD'ın prostat kanseri hücrelerinin proliferatif, migratif ve malin transformasyon yeteneklerinin düzenlenmesinde önemli bir role sahip olduğu belirlenmiştir. Ortaya koyduğumuz veriler ERAD'ın prostat kanseri gelişiminde ve prostat kanserinin tedavisinde hedef alınması gereken bir mekanizma olabileceğini önermektedir. Sonuç olarak projemizin sonuçları hem literatüre hem yeni projelerin oluşumuna hem de potansiyel terapötik yaklaşımların dizaynına ışık tutacaktır. Anahtar Sözcükler: ERAD; Androjen; Prostat kanseri; LNCaP.
Prostat kanseri hücrelerinde resveratrol analoğunun anti-kanser etkinliğinin in vitro değerlendirilmesi
Prostat kanseri (PCa), gelişmiş ülkelerde erkeklerde en sık görülen ikinci kanser türüdür. PCa klinik olarak, yavaş başlayarak hızla ilerleyebilen ve ölümcül olabilen heterojen bir seyir izlemektedir. Karsinom ilerlemesi, epitelyal-mezenkimal geçiş (EMT) olarak bilinen, mezenkimal fenotip kazanımı ve epitelyal özelliklerin kaybıyla ilişkilidir. Böylece, kanser hücrelerinin metastatik özellikleri, EMT ile hücre migrasyonu ve invazyonu için gelişmiş bir yetenek kazanarak artmaktadır. Resveratrol, kırmızı üzümde bulunan, potansiyel bir kemopreventif ve kemoterapötik ajandır. Resveratrol çeşitli kanserlerde anti-tümörijenik etkiye sahiptir ve EMT inhibisyonuna neden olabileceği öne sürülmektedir. Sentezlenen resveratrol analogları arasında yer alan DMU-212, çeşitli kanser türlerine karşı yüksek seçicilik ve aktivite göstermektedir ve resveratrole göre daha güçlü bir antitümör aktiviteye sahiptir. Prostat kanserindeki ölüm oranlarının erken tanı ve tedavideki gelişmelere rağmen, hala yüksek olmasından dolayı, kansere karşı terapötik stratejiler geliştirilebilmek adına, bitkilerden elde edilen moleküler inhibitörler ile ilgili çalışmalara olan ilgi son yıllarda oldukça artmıştır. Bu tez çalışmasında, EMT terapötik bir hedef olarak alınarak, yeni bir stilben türevi olan DMU-212'nin PCa hücrelerinde daha önce çalışılmamış olan EMT üzerine olan etkileri araştırılmış, PCa hücrelerinde invazyon ve metastazı engelleyebilecek mekanizmaların belirlenebilmesi hedeflenmiştir. LNCaP, PC-3 ve DU-145 hücrelerinde, DMU-212 etken maddesinin sitotoksik etkileri WST-8 testi ve koloni oluşumu deneyleriyle belirlendi. DMU-212'nin belirlenen IC50 değerlerinin apoptotik etkileri Anneksin V yöntemiyle, hücre döngüsüne etkileri propidyum iyodür (PI) analizi ile değerlendirildi. Etken maddenin belirlenen IC50 dozlarının hücre migrasyonu üzerine etkileri yara iyileşmesi deneyiyle, tümör invazyonu üzerine etkileri hücre invazyon analizleriyle, EMT-ilişkili genlerin ekspresyon seviyelerindeki değişimler ise qRT-PCR ile değerlendirildi. EMT belirteçlerinden E-kaderin ve vimentin değişimleri immunofloresan işaretleme yöntemiyle belirlendi. Siklin B1, siklin D1, E-kaderin ve β-katenin proteinlerinin ekspresyon değişimleri western blot ile değerlendirildi. NFkB transkripsiyon faktörünün aktivitesindeki değişimler, dual lusiferaz aktivitesi ile incelendi. DMU-212'nin LNCaP, PC-3 ve DU-145 hücre hatlarında düşük dozlarda yüksek sitotoksik etkiye sahip olduğu ve bu hücre hatlarında apoptozu indükleyerek, belirgin bir şekilde G2/M arrestine neden olduğu belirlendi. DMU-212'nin, prostat kanseri hücrelerinde, migrasyonu ve invazyonu inhibe ettiği, bu mekanizmanın TFPI-2 geninin artan ekspresyonu üzerinden olabileceği, PC-3 hücrelerinde ise aynı zamanda, β-kateninin transkripsiyonel aktivitesini azaltarak, Wnt-β katenin sinyal yolağının baskılanması ile gerçekleşebileceği saptandı. DU-145 hücrelerinde ise, EMT ile ilişkili olan TGF-β sinyalizasyonunun, DMU-212 tarafından baskılandığı gen ekspresyon sonuçlarıyla belirlendi. DMU-212'nin prostat kanseri hücrelerinde E-kaderin artışı ve vimentin azalışını sağladığı gösterildi. NFkB transkripsiyon faktörünün, LNCaP ve PC-3 hücrelerinde yüksek aktivite gösterdiği gözlendi. DMU-212'nin güçlü antikanser aktivitesi ile metastatik prostat kanserini önlemeye yönelik yeni fırsatlar sağlayabilmek adına umut verici bir ajan olabileceğini düşünmekteyiz.
Antitümörojenik fenolik bileşiklerin pankreas kanser hücre hattında etkinliğinin incelenmesi
Pankreas kanseri tedavisinde 5-florourasil, paklitaksel, cisplatin gibi kemoterapötikler sıklıkla kullanılmasına rağmen, pankreas kanseri teşhisi alan hastaların 5 yıllık sağ kalım oranı %3-5 civarındadır. Düşük bir sağ kalım oranı olmasının sebepleri, pankreas kanserinin aşırı agresifliği, erken tanı konulamaması ve tedavide kullanılan kemoterapötiklere karşı gelişen dirençtir. Güncel çalışmalarda quercetin ve resveratrol gibi doğal fenolik bileşikler, yan etkilerin azaltılmasında etkili olmaları ve/veya kemoterapötikleri potansiyalize etmeleri nedeniyle bazı kanserlerde adjuvan terapi olarak önerilmektedir. Bu çalışmada fenolik bileşikler olan quercetin ve resveratrolün etkisi, pankreas kanserinde in vitro olarak PANC-1 hücre hattı kullanılarak değerlendirilmiştir. Quercetin ve Resveratrol'ün pankreatik kanser hücrelerinde IC50 değerlerinin belirlenmesinde sitotoksisite testi kullanılmıştır ve 72. saatteki IC50 değeri sırasıyla 7,75 μM ve 48,75 μM olarak bulunmuştur (p ˂ 0,001). Wound-Healing testi ile etkin dozlarda resveratrol (50 μM) ve quercetin (10 μM) uygulanan pankreas kanseri hücrelerinin migrasyon yeteneklerinin azaldığı belirlenmiştir. Colony Forming Assay testi ile değişik dozlarda quercetin ve resveratrolün pankreas kanseri hücrelerinin koloni oluşturma özelliğine etkisi incelenmiş ve IC50 dozlarında koloni oluşumunun azaldığı, hatta yüksek dozlarda yok olduğu görülmüştür. Ayrıca, IC50 dozlarında quercetin uygulamasının invazyon, metastazlar ve ilaç direnci ile ilişkili olduğu bilinen ve kanserde arttığı belirlenen Ökaryotik Elongasyon Faktör 2 Kinaz (eEF-2K) ekspresyonunu azalttığı (p ˂ 0,05) belirlenmiştir. Buna karşın, IC50 dozlarında resveratrol uygulamasının ise eEF-2K ekspresyonunu arttırdığı (p ˂ 0,05) saptanmıştır. Bu nedenle gelecekte yapılması planlanan çalışmalarda quercetinin kullanımı daha uygun görülmektedir. Bundan sonra kanser alanında planlanacak çalışmalarda, özellikle düşük IC50 dozlarında güçlü bir etki gösteren quercetin, tek başına ya da diğer doğal bileşikler ve/veya kemoterapötik ajanlar ile kombine edilerek potansiyel sinerjistik etkisinin olup olmadığı ve kemoterapötiklerin yan etkilerini azaltma potansiyeli araştırılabilir ve mortalite ve morbiditesi en yüksek kanserlerden olan PaCa için yeni tedavi protokolü geliştirilmesine katkıda bulunabilir. Anahtar Kelimeler: Pankreas Kanseri; Fenolik Bileşikler; Quercetin; Resveratrol; Antitümörojenik Etki
CYP1A1 geni m1(T>C) ve m2 (A>G) polimorfizminin prostat kanserinde olası rolünün araştırılması
Prostat kanseri, prostat bezindeki anormal hücreler kontrolsüz bir şekilde büyüdüğünde ve kötü huylu tümörler oluşturduğunda gelişir. Prostat kanseri ile CYP450 sisteminin polimorfizmleri arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışmalar gün geçtikçe ilgi görmektedir. Bugüne kadar yapılan çalışmalarda CYP016 enzim ailesi ve alt gruplarındaki polimorfizmlerin meme kanseri, akciğer kanseri, ağız kanseri ve kolorektal kanser gibi kanser türleri ile anlamlı şekilde ilişkili olduğu bulunmuştur. Bu bilgiler ışığında CYP-450 enzimlerinden biri olan CYP1A1 geni ile ilişkili m1(T>C; rs4646903) ve m2 (A>G; rs1048943) polimorfizmlerinin prostat kanseri ve BPH ile olası ilişkisi araştırılmıştır. (Benign Prostatik Hiperplazi) hastaları kontrol grubu olarak kullanılmış ve sağlıklı kontrol grubunun verileri ile bölgemizde CYP1A1 polimorfizmlerinin alel sıklığının belirlenmesi amaçlandı. Çalışmaya, dahil edilme kriterlerine uyan, MEÜ Hastanesi Üroloji polikliniğine başvuran prostat kanseri tanısı almış 60 hasta, Benign prostat Hiperplazisi tanısı almış 40 hasta ve 30 sağlıklı birey dahil edildi. Hasta ve kontrol gruplarından EDTA'lı hemogram tüplerine 2 ml kan örnekleri alındı ve DNA izolasyonu, DNA izolasyon kiti kullanılarak ( Roche Diagnostics, GmbHMannheim Almanya) yapıldı.Elde edilen DNA örneklerinde CYP1A1 rs4646903 ve rs1048943 polimorfizm analizi, RT-PCR cihazı kullanılarak (Roche Diagnostics LightCycler 480, GmbHMannheim, Almanya) gerçekleştirildi. İstatistiksel analizler Statistica v.13.3.0 ve MedCalc v.11.5.0. paket programı ile yapıldı ve p<0.05 ise sonuçlar anlamlı kabul edildi. Çalışma verileri incelendiğinde; Hasta grubu ve kontrol grubu arasında ve kontrol grubunu alt grupları olan gruplar ile karşılaştırıldığında CYP1A1 (rs1048943) polimorfizmi AA, GG ve AG genotipleri (p=0,81) ve CYP1A1 (rs4646903) polimorfizmi TT ve TC genotipleri (p=0,007) bakımından anlamlı bir ilişki saptanmadı. Bu konuda yeterli çalışma bulunmadığından, elde ettiğimiz verilerin literatüre katkısı olacağını düşünmekteyiz.
Prostat kanseri olan hastalarda homeobox protein B13 (hoxb13) geni G84E mutasyonunun değerlendirilmesi
Prostat kanseri (PKa) günümüzde sıklığı giderek artan, tanı ve tedavisindeki yeniliklerle birlikte lokalize olarak yakalandığında tam olarak kür sağlanabilen bir hastalıktır. Erken tanı ve tarama amacıyla yüksek riskli erkeklerde 45 yaş üstüne, kalanlara 50 yaş üstüne prostat spesifik antijen (PSA) testi yapılması kılavuzlarda kuvvetle önerilmektedir. PKa insidansı, teşhisi ve tedavisinin artması, PSA testine ulaşılabilirliğin artması ile ilişkilendirilmektedir. PKa'nın genetik zemini ile ilişkili olabilecek muhtemel mutasyonlar üzerine son yıllarda pek çok klinik araştırmaya yer verilmektedir. Literatürde Homeobox Protein B13 (HOXB13) geni, PKa gelişiminde risk faktörü olabilecek bazı mutasyonlar barındıran genlerden biri olarak belirtilmiştir. Söz konusu gene ait nadir rastlanan ancak PKa patofizyolojisinde rol oynadığı düşünülen mutasyonlarından birisi de HOXB13 geni G84E (rs138213197) mutasyonudur. HOXB13 proteininin PKa oluşumundaki rolü ile ilgili pek çok farklı mekanizma açıklansa da günümüzde henüz belirli bir mekanizma ile ilgili fikir birliği oluşmamıştır. Güncel moleküler verilere göre G84E varyantının HOXB13 proteini ile MEIS proteinleri arasındaki etkileşimi değiştirerek PKa gelişimine neden olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda Türk toplumunda PKa ve HOXB13 geni G84E mutasyonu ilişkisinin prospektif değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı'na başvuran PKa tanılı 150 hasta ve benign prostat hiperplazisi (BPH) tanılı 150 kontrol grubu dahil edildi. Hastalardan alınan demografik ve klinik veriler prospektif olarak incelendi ve kaydedildi. Çalışmaya katılmayı kabul eden hastalardan EDTA'lı tüplere alınan ve +4°C'de saklanan kan örneklerinden DNA izolasyonu, DNA izolasyon kiti kullanılarak (Roche Diagnostics, GmbHMannheim Almanya) yapıldı. Elde edilen DNA örneklerinde HOXB13 geni G84E mutasyonu (rs138213197) analizi, RT-PCR cihazı kullanılarak (Roche Diagnostics LightCycler 480, GmbH Mannheim, Almanya) gerçekleştirildi. Verilerin kodlanması ve istatistiksel analizleri SPSS 22 software (IBM SPSS Statistics, IBM Corporation, Chicago, IL) paket programında gerçekleştirildi. HOXB13 geni G84E mutasyonunda patolojik allel T idi. Elde edilen bulgulara göre kontrol grubunda hiçbir hastada mutasyon saptanmamışken, hasta grubunda 17 hastada, tamamında TC genotipinde olmak üzere G84E mutasyonu olduğu tespit edildi. Yapılan analize göre CC genotipine sahip olmanın prostat kanseri riskini 0.47 kat azalttığı sonucuna varıldı (OR=0.47, CI=0.415-0.532). Literatür verilerine göre erken tanı yaşı ve ailede PKa öyküsünün G84E varyantı taşıyıcılığı riskini arttığı bilinse de analizlerimize göre mutasyonu taşıyan ve taşımayan grupta tanı yaşı ve ailede PKa öyküsü açısından anlamlı bir fark saptanmadı. Buna karşın aile öyküsü pozitif bireylerde G84E mutasyonu taşıyıcılığının görece daha yüksek olduğu izlendi. Öte yandan oligometastatik hastalık tanılı tüm hastalar HOXB13 geni G84E mutasyonu taşımayan grupta idi (% 22.6 vs. % 0, p<0.001). ISUP derecesi, NCCN risk sınıflaması, tanı PSA'sı, TNM evresi gibi klinik özellikler ile G84E mutasyonu arasında ilişki saptanmadı. Son yıllarda PKa ile ilişkisi araştırılan moleküler ve genetik belirteçler arasında önemli bir yer tutan HOXB13 proteini G84E mutasyonu bugüne dek PKa'lı Türk erkekler üzerinde yapılan hiçbir çalışmada tespit edilmemiştir. Bu durum çalışmamızın özgün değerini arttırmaktadır. Elde ettiğimiz bulgular farklı etnik kökenlerde farklı varyantlarının PKa ile ilişkilendirildiği bilinen HOXB13 geninin, G84E mutasyonunun Türk ırkında PKa etiyolojisinde rol oynadığını desteklemekte ve literatür verisine katkı sunmaktadır.
Floroglusinol'ün insan prostat kanseri hücrelerinde sitotoksik ve apoptotik etkinliğinin değerlendirilmesi
Bu tez çalıĢmasında, florotanen türevi doğal kaynaklı bir bileĢik olan floroglusinolün, insan prostat kanser hücreleri üzerindeki antikanser etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıĢtır. Bu kapsamda, androjen bağımsız PC3 insan prostat kanser hücreleri kullanılmıĢ olup, floroglusinolün söz konusu hücreler üzerindeki sitotoksik etkisi MTT testi ile değerlendirilmiĢtir. BileĢiğin hücreler üzerindeki apoptotik etkinliğinin değerlendirilmesi amacı ile Annexin V bağlanma analizi çalıĢmaları gerçekleĢtirilmiĢtir.
Yeni nesil hormonal tedavi (Abirateron, Enzalutamid) uygulanan metastatik kastrasyon dirençli prostat kanserli hastalarda sarkopeni gelişiminin sağkalımla ilişkisi
Amaç: Prostat kanserli hastalarda hastalığın ilerleyen dönemlerinde hormonal tedavi altında (HBT) hastalık progresyonu gözlenir ve bu durum metastatik kastrasyon dirençli prostat kanseri (MKDPK) olarak adlandırılır. Sarkopeni kanser hastalarında sık görülen durumlardan biri olup hastalığın prognozunu etkileyebilmektedir. MKDPK hastalarında sarkopeninin sağkalıma etkisi henüz netleşmemiştir ve literatürde prognozu olumsuz etkilediğine dair verilerin yanı sıra hastalığın seyri üzerinde olumlu etkisi olabileceğine dair veriler de mevcuttur. Çalışmamızda yeni nesil hormonal ajan (YNHA) olarak abirateron veya enzalutamid kullanan MKDPK hastalarında tedavi öncesi ve sonrası iskelet kas indeksi (SMI) değerlerinin ölçülerek sarkopeni düzeyinin belirlenmesi ve bu populasyonda sarkopeninin sağkalıma etkisinin incelenmesi amaçlamıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 2010-2023 arasında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji polikliniğine başvuran MKDPK tanılı hastalar dahil edilmiştir. Abdomen bilgisayarlı tomografi görüntülerinden L3 seviyesinden tek kesitte psoas, rektus abdominus, paraspinal, transversus abdominis, internal ve eksternal oblik kasları içerecek şekilde cm2 cinsinden hacim hesabı VITREA sistemi üzerinden yapılmıştır. Bu ölçümüden elde edilen kas hacmi boyun metrekaresine bölünerek cm2/m2 cinsinden iskelet kası indeksi (SMI) elde edilmiştir. Bulgular: Araştırmaya alınan hastaların ortanca yaşı 69 yıl (Çeyrekler Arası Aralık (ÇAA) 63-74) olarak saptandı. Hastaların bazal değerlendirmesinde 59 hastada (%45,7) sarkopeni vardı. Bazal değerlendirmeye göre sarkopeni olan hastalarda ortanca genel sağkalım (GSK) süresi 23,5 ay (%95 Güven Aralığı [GA]18,9-28,1) iken sarkopeni olmayanlarda 20,1 ay (%95 Güven Aralığı [GA]15,9-24,2) olarak görüldü. Abirateron veya enzalutamid tedavisi alırken SMI ölçümü yapılan hastaların 13'ünde (%24,8) sarkopeni mevcuttu. Sarkopeni olan hastalarda ortanca GSK süresi 24,8 ay (%95 Güven Aralığı [GA]19,1-30,4) iken sarkopeni olmayanlarda 16,6 ay (%95 Güven Aralığı [GA] 10,6-22,5) olarak görüldü. Çok değişkenli sağkalım analizinde tedavi alırken sarkopeni saptanan grupta ölüm riskinin daha düşük olduğu görüldü (HR= 0,61; %95 GA: 0,380-0,978; p=0,04). Sonuç: Çalışmamızda tedavi öncesi sarkopeni varlığının sağkalıma etkisi olmadığı görülmüştür. Tedavi alırken sarkopeni olan hastalarda ise genel sağkalım avantajının ortaya çıktığı saptanmıştır. Bu nedenle tedavi sırasında sarkopeni varlığının tedavi etkinliği göstergesi olabileceği ve sağkalım avantajı sağlayabileceği düşünülmüştür.
Prostat kanserinde kanserinde prognozu öngörmede immünohistokimyasal ve moleküler belirteçlerin katkısı
Prostat kanseri dünyada erkeklerde akciğer kanserinden sonra en sık görülen malignitedir. Amerikan Kanser Komitesi (AJCC)'nin verilerine göre metastatik prostat kanserli kişilerde 5 yıllık sağkalım oranı %31'dir. Prostat kanserine bağlı ölümün birincil nedeni, mevcut tedavi rejimlerine dirençli olması ve metastatik hastalığın ortaya çıkmasıdır. Transmembran proteaz serin 2 (TMPRSS2), transmembran serin proteaz ailesinin bir üyesidir. ETS ilişkili gen (ERG), tümör patogenezinde önemli rol oynayan onkogendir. TMPRSS2-ERG füzyonu sonucunda ERG'nin artan anormal ekspresyonu prostatik epitel farklılaşması, invazyon ve metastazda etkilidir. ERG ekspresyonunun inhibisyonu, hücre büyümesini durdurması nedeniyle prostat kanseri tedavisinde potansiyel bir hedeftir. Protein tirozin fosfataz ve tensin homoloğu (PTEN) ise tümör süpresör bir gendir. PTEN ekspresyon kaybı sonrasında, mammalian target of the rapamycin (mTOR) yolağının aktive olması, mTOR'a yönelik hedef tedaviler açısından önem kazanmıştır. Marker Of Proliferation Ki-67 (Ki-67) proliferasyon indeksi prostat kanserinde rutinde kullanılmayan, birçok kanserde agresifliğin ve prognozun belirleyicilerden biridir. Apparent Coefficient Diffusion (ADC) tümör değeri birçok organ kanserinde agresiflik belirteci olarak değerlendirilmektedir. ADC tümör değeri ve ADC oran değeri ile prostat kanseri agresifliği arasındaki korelasyon, literatürde birçok çalışmada analiz edilmiştir. Çalışmadaki amacımız, transrektal iğne biyopsi (TRİB) materyali ile sonrasındaki radikal prostatektomi (RP) materyalindeki Gleason skor (GS)'unu, agresifliği ve prognozu öngörmemizi sağlayabilecek immünohistokimya (İHK)'sal ve moleküler parametreleri değerlendirerek aktif izleme alınacak hastaları seçimine ve uygun tedavinin planlanmasına katkı sağlamaktır. Çalışmaya 2011 ve 2022 yılları arasında Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda prostat adenokarsinomu tanısı almış 150 hasta dahil edildi. Her hasta için TRİB ve RP örneklerinden 2'şer kor çalışmaya dahil edildi. Klinik veriler ve laboratuar bulguları hastane bilgi yönetim sisteminden elde edilmiştir. floresan insitu hibridizasyon (FISH) inceleme ile TMPRSS2-ERG füzyonu değerlendirildi. İHK'sal incelemede PTEN'de (Klon D4.3); ERG(Klon EPR3864) ve Ki-67 (Klon 30-9) antikorları kullanılmıştır. 150 hasta içeren çalışmamızda teknik işlemler sonrasında örneklerin bir kısmında doku kaybı olmuştur ve RP örneklerinde 105 hastanın 61'inde (%58,1); TRİB örneklerinde 49 hastanın 18'inde (%36,7) ERG füzyonu saptanmıştır. Füzyonlardan yalnızca 2 vakada delesyon yoluyla füzyon görülmüştür, diğer vakaların tümünde füzyon ayrılma yoluyla meydana gelmiştir. RP örneklerinde TMPRSS2-ERG gen füzyonu pozitif prostat kanserlerinin %9.5'i GS 6 ve %48.6'sı GS 7'dir. GS 7 olan hastaların primer ve sekonder paternleri ile füzyon varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (sırasıyla p<0,04, p<0,01). RP materyallerinde GS artan hasta grubunda ERG füzyon oranında istatistiksel olarak anlamlı artış mevcuttur (p=0,026). Füzyon durumu ile uzak metastaz, cerrahi sınır pozitifliği, perinöral invazyon (PNİ) ve biyokimyasal nüks arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır (p>0,05). ERG değerlendirilmesinde eşik değer 150 kabul ediğinde TRİB örneklerinde ERG ekspresyonu %19.5 oranında, RP örneklerinde %10,6 oranında; değerlendirme nükleer ekspresyon varlığı/yokluğu şeklinde kabul edildiğinde TRİB örneklerinde ERG ekspresyonu %42.2 oranında, RP örneklerinde %40,4 oranında tespit edilmiştir. RP örneklerinde her iki algoritmada tespit edilen ERG ekspresyon varlığı ve FISH yöntemi ile tespit edilen füzyon varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmıştır (sırasıyla p=0,0001, p=0,023). RP örneklerinde ERG değerlendirme algoritmasının her ikisinde de, ekspresyon olmayan hastalarda PNİ görülme oranında artış ve yüksek dereceli prostatik intraepitelyal neoplazi (HGPIN) görülme oranında azalma statiksel olarak anlamlı bulunmuştur (sırasıyla p=0,014 ve p=0,032). TRİB materyallerinde ERG ekspresyon yokluğunda aynı hastanın TRİB materyalinde PTEN ekspresyon kaybı artışında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık bulunmuştur (p=0,013). TRİB materyallerinde ERG ekspresyonu olmayan hastaların yine TRİB materyallerinde ve RP materyalinde PTEN ekspresyon kaybı artışında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık bulunmuştur (p=0,042). TRİB ve RP örneklerinde GS ve GG'lerine göre gruplandırılma yapıldığında PTEN ekspresyon kaybı ile bu gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır (p>0,05). Ki-67 proliferasyon indeksi eşik değeri %1 olarak alındığında TRİB örneklerinde GG 2 ve GG 3 olanlarda istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0,01). Ki-67 proliferasyon indeksi ile PSA dansitesi ve tümör boyutu arasında istatistiksel olarak pozitif yönde anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0,001). TRİB ve RP örneklerinde eşik değerler ≤1 ve ≥3 alındığında Ki-67 proliferasyon indeksi ile diğer klinikopatolojik parametreler arasında istatistiksel açıdan anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). RP örneklerinde ise her iki değerlendirme algoritmasıyla Ki-67 proliferasyon indeksi ile GG arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). MRG'de birçok farklı kanser tipinde tümörün ADC değeri, tanıda ve tümörün agresifliğinin değerlendirilmesinde belirteç olarak kullanılmaktadır. Çalışmamızda GG 2 ve GG 3 (GS7) olan gruplarda GG 1 (GS 6) olan gruba kıyasla ADC tümör değeri ile istatistiksel olarak anlamlı düşük bulunmuştur (p=0,01). ADC oran değeri ile GS ve GG arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0,05). TRİB ve RP örneklerinde PTEN kaybı olanlarda, PTEN korunmuş olanlara göre ADC tümör değeri daha düşük gözlemlenmiştir. Ancak bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı saptanmamıştır (p>0,05). FISH inceleme ile RP materyallerinde ERG füzyonu olan hastalarda, füzyon olmayan hastalara kıyasla ADC değerleri rölatif olarak düşük saptanmıştır. Ancak bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı değildir (p>0,05). Çalışmamız FISH ve İHK yöntemi kullanılarak değerlendirilen ERG ve ADC değerlerini karşılaştıran literatürdeki ilk çalışma olacaktır. Bu konuda rutine katkı sunacak verilerin elde edilmesi için daha geniş hasta serilerinde çalışmalar yapılmasına ihtiyaç vardır.