Diagnosis

715 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Tekirdağ ilindeki tüberküloz şüpheli hastalarda aside dirençli basil tanısında ehrlich-ziehl-neelsen ve auramine-rhodamine boyama yöntemlerinin sonuçlarının karşılaştırmalı değerlendirilmesi

Tüberküloz yakın temas ile kolay bir şekilde bulaşan ve potansiyel ölüm tehlikesi olarak kabul edilen bir hastalık olması nedeniyle hızlı tanı konulması ve etkili bir şekilde tedavi edilmesi gerekmektedir. Bu çalışmada; tüberküloz şüpheli hastalardan laboratuvara gelen klinik örnekler EZN ve AR boyama yöntemleriyle karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Çalışmamızda; Kültür referans test kabul edilerek AR boyama yönteminin duyarlılığı (%92) EZN boyama yönteminin duyarlılığına (%78) göre daha yüksek bulunmuştur. EZN boyamanın özgüllüğü (%94) AR boyamanın özgüllüğüne (%84) göre daha düşük bulunmuştur. Çalışmamızda boyanan peraparatların mikroskopta alan tarama süreleri karşılaştırıldığında EZN ile boyanan bir preparat ortalama 5.4 dk da, AR ile boyanan bir preparat ortalama 2.8 dk' da incelenmiştir. Sonuç olarak; duyarlılığı yüksek bir boyama yönteminin kullanılması incelenecek örnek sayısını azaltarak, her preparat için alan tarama süresinin kısalmasıyla kültür pozitif örneklerin tespit edilme olasılığını arttıracaktır.

BacillusBoyama teknikleriLaboratuvar teknikleri+6
Yeliz Balıca
Tekirdağ Namık Kemal University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sepsis tanısı alan preterm ve term yenidoğanlarda mikro CRP ve delta nötrofil indeksinin tanısal değeri

Yenidoğan dönemi hayatın ilk 28 günlük sürecini kapsamaktadır. Enfeksiyon etkeni bir mikroorganizma tarafından yenidoğanın herhangi bir dokusunun invazyonuna karşı, yenidoğanın inflamatuar süreçleri içeren mekanizmalar ile oluşturduğu cevabın klinik hali neonatal sepsis olarak tanımlanmaktadır. Neonatal sepsisin ciddi mortalitesi, kliniğinin hızlı kötüleşmesi ve antimikrobiyellerin gereksiz kullanım olasılığı sebepleri ile tanı sürecinde hız ve özgüllük oldukça önem arz etmektedir. Neonatal sepsis için altın standart tanı yöntemi halen kan kültürüdür. CRP ve hemogram gibi kan tetkikleri de tanı sürecinde büyük önem taşımaktadır. Tanıda önemli kan sayımı parametrelerinin modifiye bir hali olan, nötrofil farklılaşması ile nükleer lobülarite değişikliklerini temel alan ve immatür granülosit sayısı olarak ifade edilen delta nötrofil indeksi neonatal sepsisin tanı süreci için büyük önem arz etmektedir. Bu çalışma ile neonatal sepsisin tanısında delta nötrofil indeksi ve Mikro CRP değerlerinin biyobelirteç olarak değeri araştırılmıştır. Klinik veya kanıtlanmış neonatal sepsis tanısı alan 30 yenidoğan ile 30 kontrol yenidoğan çalışmanın örneklemini oluşturmaktadır. İlgili parametreler tüm örneklemden alınan venöz kan örnekleri ile değerlendirilmiştir. Mikro CRP ile rutin CRP sonuçları pozitif yönlü güçlü ilişkili saptanmıştır (p<0,001; r=0,918). Neonatal sepsis grubunda Mikro CRP ortalama değeri kontrol grubuna göre yüksek saptanmıştır (p<0,01). Neonatal sepsis tanısı için 1,905 mg/dL değeri %86,7 sensitivite ve %83,3 spesifite ile kesim değeri olarak belirlenmiştir. Neonatal sepsis grubunda delta nötrofil indeksi ortalama değeri kontrol grubuna göre yüksek saptanmıştır (p<0,01). Neonatal sepsis tanısı için 1,95 değeri %90,0 sensitivite ve spesifite ile kesim değeri olarak belirlenmiştir. Neonatal sepsis tanısında Mikro CRP ve delta nötrofil indeksi rutin kullanıma geçmeye aday belirteçler olarak düşünülmüştür.

Bebek-prematürBebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıkları+6
Soner Günder
Tekirdağ Namık Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aile hekimliği polikliniğine başvuran 50-70 yaş arası hastalardan gaitada gizli kan testi pozitifliği olanlarda malignite saptanma oranları

Giriş ve Amaç: Kolorektal kanser, her iki cinsiyette de tüm kanserler arasında sık görülen ve tarama sayesinde mortalite ve morbiditesinde azalma sağlanan bir kanser türüdür. Çalışmamızda Aile Hekimliği Polikliniği'ne başvuran hastalarda periyodik sağlık muayenesi kapsamında gaitada gizli kan testi pozitifliklerinde kolorektal kanser görülme sıklığını ortaya koymayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Üniversitemiz Aile Hekimliği Polikliniği'ne sağlık kontrolü için başvuran 50-70 yaş arasındaki 119 kişi araştırmaya dahil edildi. Katılımcılara sosyodemografik veriler, kolorektal kanser risk faktörleri ve kolorektal kanserde sık görülen semptomların sorgulandığı bir anket uygulandı. Hastaların hemogram, gaitada gizli kan testi, kolonoskopi sonuçlarıyla ve işlem sırasında biyopsi alınan hastaların patoloji sonuçları değerlendirildi. Bulgular: Araştırmaya katılan 119 kişinin 62'si (%52,1) kadın, 57'si (%47,9) erkekti. Katılımcıların yaş ortalaması 61,0 ± 7,6 yaş idi. Tüm katılımcılardan 65 kişinin (%54,6) gaitada gizli kan testi pozitif saptandı. Araştırmaya katılanlardan 5 kişiye (%4,2) kolorektal kanser tanısı konuldu. Kolorektal kanser tanısı konan 5 kişinin (%100) gaitada gizli kan testi pozitif olup, gaitada gizli kan testi pozitif çıkan tüm hastalardaki malignite saptanma oranı, araştırmamızda %7,7 (n=5) olarak bulundu. Sonuç: Araştırmamızda gaitada gizli kan testi pozitifliği ve kolorektal kanser tanısı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Kolay uygulanabilirlik ve maliyet etkinliği avantajları olan gaitada gizli kan testi, 50-70 yaş arasındaki kişilerin kolorektal kanser taramasında yararlıdır.

Aile hekimliğiDışkıKolorektal neoplazmlar+4
Tarık Ahmet Şahin
Tekirdağ Namık Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diffüz büyük B hücreli lenfoma hastalarında tanı anındaki klinik ve laboratuvar özelliklerin prognostik değeri; retrospektif çalışma

Amaç: Her yıl dünyada yaklaşık 150.000 kişi diffüz büyük B hücreli lenfoma (DBBHL) tanısı almaktadır. Anti-CD20 antikoru olan ritüksimabın CHOP (siklofosfamid, doksorubisin, vinkristin, prednizon) kemoterapisine eklenmesiyle hastaların yaklaşık %70'inde tam remisyon sağlanabilmektedir. Ancak hala hastaların %30 kadarı nüks etmektedir. DBBHL'de tedavi yanıtı, ilerlemesiz sağkalım (PFS) ve genel sağkalım (OS) üzerine etkili olan klinik ve laboratuvar parametreler ile yapılan analizler sonucu İnternational Prognostic İndex (IPI) geliştirilmiştir ve hala bu amaçla yaygın olarak kullanılmaktadır. Son yıllarda DBBHL'nin biyolojisinin daha iyi anlaşılması sonucunda prognozda etkili yeni parametreler üzerine çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışmalardan biri de DBBHL'de gen ekspresyonlarına göre belirlenmiş alt tip çalışmalarıdır. Bu alt tiplerden antijen aktive alt tipinin germinal merkez (GCB) alt tipine göre daha kötü prognozlu olduğuna dair literatürde çalışmalar mevcuttur. Literatürde DBBHL'de prognoz üzerindeki etkileri araştıran birçok retrospektif, prospektif çalışma ve prognostik indeks mevcut olsa da; farklı coğrafi ve etnik yapılardaki lenfoma biyolojisi ve hasta ilişkili faktörlerden kaynaklanan değişiklikler de prognozda dikkate alınmalıdır. Bu düşünceden yola çıkarak çalışmamızda gerçek yaşam verisi olarak; DBBHL hastalarında tanı anındaki klinik, patolojik, demografik ve biyokimyasal özelliklerin remisyon oranı, nüks gelişimi, genel sağkalım ve ilerlemesiz sağkalım üzerine etkisini araştırmayı hedefledik. Materyal ve metod: Çalışmamız, 2012-2022 yılları arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Kliniği tarafından tanı almış ve tedavi başlanıp takip edilmiş 100 DBBHL hastasının verilerinin retrospektif olarak incelenmesiyle gerçekleştirildi. Bu hastaların tanı anındaki yaşı, cinsiyeti, performans skorları, hastalık evresi, B semptom ve ekstranodal tutulum varlığı, IPI ve CNS-IPI risk grupları, splenomegali varlığı, germinal veya non-germinal tip oluşu, hemoglobin, lökosit, kreatinin, trombosit, ferritin, albümin, LDH, ALT, ALP değerleri, aldıkları tedavileri, tedavilere verdikleri yanıtları, nüks ve eksitus durumları, zaman parametreleri not edildi. İstatistiksel hesaplamalar IBM SPSS (Statistical Package of Social Science, version 26.0) programı ile yapıldı. Hasta grupları arasında nüks olma ve ölüm riskinin belirlenmesinde Cox regresyon, tedaviye yanıt durumlarının değerlendirilmesinde Lojistik regresyon, sağkalım sürelerinin kıyaslanmasında Kaplan Meier-Log rank yöntemi kullanıldı. Bulgular: Çalışmamıza 50 kadın ve 50 erkek olmak üzere toplam 100 hasta alındı. 60 yaş ve üzerinde olan 54, ileri evreye sahip olan 58, ECOG skoru 2 ve üzeri olan 65, yüksek risk IPI'ye sahip olan 23, ekstranodal tutulumu olan 49, yüksek risk CNS-IPI'ye sahip olan 28 hasta vardı. Tüm hastalara birinci basamak tedavi uygulandı. Hastaların %84'ü birinci basamak tedaviye yanıt verdi, %16'sı ise yanıtsız oldu. Takip süresi boyunca %24 hasta eksitus, %27 hasta ise nüks oldu. Düşük lökosite sahip olanların yüksek lökosite sahip olanlara göre (HR=0.34, %95 CI:0.12-0.95, p=0.040) ve düşük ferritini olanların yüksek ferritini olanlara göre (HR=0.29, %95 CI:0.10-0.81, p=0.018) birinci basamak tedaviye yanıt verme oranı daha fazla saptandı. 60 yaş ve üzerinde olanlarda, kötü performans ve ekstranodal tutulum varlığı olanlarda, yüksek CNS-IPI ve IPI skoruna sahip olanlarda, yüksek kreatinin ve ferritini olanlarda ve düşük albümini olanlarda hem ölüm, hem de nüks olma riski daha fazla görüldü (p<0.05). İleri yaş, kötü performans, yüksek IPI, yüksek CNS-IPI, ekstranodal tutulum varlığı, düşük hemoglobin ve düşük albumin, yüksek kreatinin ve yüksek ferritin PFS'yi kötü etkiledi (p<0.05). İleri evre, ileri yaş, kötü performans, yüksek CNS-IPI, yüksek IPI, ekstranodal tutulum varlığı, düşük albümin, yüksek kreatinin ve yüksek ferritine sahip olan hastaların ise genel sağkalımının daha kötü olduğu görüldü (p<0.05). Literatürle uyumlu olarak çalışmamızdaki hastaların 5 yıllık PFS ve OS oranları sırasıyla %61.9 ve %65.4 saptandı. Sonuç: Literatürle uyumlu olarak, çalışmamızda IPI ve CNS-IPI gibi prognostik indeksler OS ve PFS ile ilişkili bulunmuştur. Aynı zamanda yapılan analizlerde IPI'ye dahil olan yaş, evre, performans ve ekstranodal tutulum varlığı da sağkalımla ilişkili bulundu; ancak LDH'nin OS, PFS, nüks olma ve ölüm riski üzerine etkisi görülmedi. Albümin düzeyinin DBBHL prognozuna etkisini araştıran birçok çalışmada çelişkili sonuçlar bildirilmiş olmasına rağmen; bizim çalışmamızda albümin düzeyi hastalık sağkalımı, nüks olma ve ölüm riski ile ilişkili saptanmıştır. Daha önce DBBHL'de tanı anındaki ferritin düzeyinin birinci basamak tedaviye yanıt üzerine etkisini araştıran bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bizim çalışmamızda ise tanı anındaki ferritin düzeyi ile tedaviye yanıt verme durumu, nüks olma ve ölüm riski, PFS ve OS arasında anlamlı ilişki bulundu. Bu da çalışmamızı özgün kılmakta ve literatüre katkı sağlamaktadır. Çalışmamızdaki tüm sonuçlara dayanarak, ferritin düzeyinin bir prognostik parametre olduğu söylenebilir. Anahtar kelimeler: Lenfoma, Diffüz Büyük B Hücreli Lenfoma, Prognoz, Sağkalım, Nüks, Mortalite

LenfomaLenfoma-büyük B-hücreli-yaygınNeoplazmlar+3
Jale Sinitta Durak
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yaygın evreli küçük hücreli akciğer kanseri hastalarında tanı anında bakılan prognostik nütrisyonel indeks ve immünonütrisyonel indekslerin prognostik değeri ve genel sağkalım üzerine etkileri

Çeşitli parametrelerin çeşitli kanser türlerinde prognozu gösterdiği ve genel sağkalım tahmininde bulunduğu gösterilmiştir. Yaygın evreli küçük hücreli akciğer kanseri son derece düşük sağkalıma sahip bir malignite olup, sağkalım ve prognoz göstergesi olan parametrelerde yapılmış az çalışma bulunmaktadır. mGPS ve GPS, serum albümin düzeyine ve CRP'ye dayalıdır. PNI, serum albümin seviyesi ile mutlak lenfosit sayısının bir kombinasyonudur. CAR ise CRP ve serum albümin oranı ile hesaplanır ve birçok çalışmada çeşitli kanser türlerinde prognostik faktör olarak bulunmuştur. Bu çalışmaya 01 Ocak 2011 - 1 Haziran 2022 tarihleri arasında patolojik olarak KHAK tanısı alan ve yaygın evreye sahip olan 144 hasta dahil edilmiştir. Hastaların tanı anındaki boy, kilo, biyokimyasal parametreleri ve tam kan sayımı not edilerek skorlamalar hesaplanmıştır. PNİ ve CAR için roc curve analizi yapılarak cut-off belirlenmiştir. Yapılan sağkalım analizinde mGPS 0-1,GPS 0-1 ve daha yüksek PNI'lı hastaların genel sağkalım süresi mGPS 2,GPS 2 ve daha düşük PNI'ya sahip olanlardan önemli ölçüde daha uzun bulunmuştur. CAR değeri ise sağkalım süresi açısından anlamlı olarak bulunamadı. Tek değişkenli analizlerde yüksek PNI (p=0,018), mGPS 0-1 (p=0,007) ve GPS 0-1 (p=0,007) iyi prognostik faktörler olarak tespit edildi. Çok değişkenli modellemelerde ise yüksek PNI (p=0,015), mGPS 0-1 (p=0,026) ve GPS 0-1 (p=0,026) bağımsız prognostik faktörler olarak tespit edildi. Çalışmamız tek merkezli bir retrospektif çalışma olmakla birlikte veriler, tedavi öncesi mGPS, GPS ve PNI'nın yaygın evreli KHAK hastalarında genel sağkalımın bağımsız belirteçleri olduğunu göstermiştir ve bulgularımız literatürle uyumludur. mGPS, GPS ve PNI'nın tedavi öncesi değerlendirmesi, kötü prognozlu hastaların belirlenmesine katkı sağlayabilir.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıKarsinoma-küçük hücreli olmayan-akciğer+5
Bartu Ediz
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik myeloid lösemi hastalarında tanı anındaki klinik ve laboratuvar özelliklerinin tedavi yanıtı ile ilişkisi; retrospektif çalışma

AMAÇ: KML,BCR-ABL'yi barındıran, Ph kromozomu ile ilişkili bulunan ilk insan malignitesidir. TKİ'lerin kullanımından önce, medyan sağ kalım 5-7 yıldı. TKİ'lerin kullanımı 10 yıllık sağ kalım oranını yaklaşık %80-90 arasında arttırdı. TKİ nin tedaviye girmesiyle tedavi yanıtları ve sağkalımı belirleyen yeni prognostik skorlama sitemlerinin kullanımı gündeme gelmişti. ELTS TKİ kullanan hastalarda güncel olarak kullanılmakta olan prognostik skorlama sitemidir. Çalışmamızın TKİ ile tedavi altında olan KML hastalarımızda tanı anındaki klinik ve laboratuvar özelliklerin tedaviye yanıtı üzerine etkisini araştırmayı hedefledik. YÖNTEM: Çalışmamıza, 2010-2022 yılları arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Kliniği tarafından tanı almış ve takip edilmiş 50 KML hastası alındı. Hastaların demografik verileri, tam kan sayımı sonuçları (hemoglobin, lökosit, platelet, periferik yaymada eozinofil ve bazofil oranları) splenomegali varlığı, aldığı tedaviler, TSY ve MMY'leri, risk skorları, periferik kan yayması ve BCR-ABL gen transkript ölçümleri retrospektif olarak toplandı. BULGULAR: Çalışmamıza 19'u kadın ,31'i erkek 50 KF-KML hastası alındı. KML hastalarının 25'ine sadece imatinib verilirken 25 hastada ikinci basamak tedaviye geçilmiştir. Çalışmamızda tanı anındaki lökosit sayısı daha düşük olan hastaların, birinci basamak tedavide TSY ve MMY verme oranı daha yüksek saptandı. Ayrıca tanı anındaki trombosit sayısı daha yüksek olan hastaların TSY varlığı oranı daha düşük saptandı.Yüksek Hgb değerlerine sahip olan hastaların daha erken TSY ve MMY ulaşıldığı gözlemlendi. Splenomegali varlığı 6.,9.,12. Ay TSY ve 12., 24.ay MMY varlığına etkisi tek faktörlü ve 24.ay MMY etkisi çok faktörlü analizimizde istatiksel olarak anlamlı bulundu. Yüksek risk Hasford, EUTOS, ELTS skorların, düşük risk grubuna kıyasla TSY oranları daha düşük olduğu görüldü. SONUÇ:Çalışmamıza katılan KML hastalarında anemi derinleştikçe tedavi yanıtını olumsuz etkilediği şeklinde yorumlandı. Tanı anındaki yüksek periferikyaymadaki bazofil oranı, yüksek lökosit ve trombosit sayısı kötü prognozla ilişkili bulundu. Tanı anında splenomegali varlığında tedavi yanıtının olumsuz etkilendiği saptandı.Yüksek risk Hasford, EUTOS, ELTS skorların, düşük risk gruplarına kıyasla TSY insidansınıazaltığı görüldü. Anahtar Kelimeler:Kronik Myeloid Lösemi, Tirozin Kinaz İnhibitörleri, Prognoz, İnsidans

Lösemi-miyeloidLösemi-miyeloid-kronik-BCR-ABL pozitifPrognoz+3
Dilara Koç Şeramet
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut iskemik stroke tanısında iskemik modifiye albümin'in erken tanısal değerliliğini araştırmak

Amaç: Çalışmamızda Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi acil servise başvuran yeni başlangıçlı, akut iskemik inme tanısında nörogörüntüleme yapılamayan merkezlerde tanı koymaya yardımcı olabilecek bir biyobelirteç bulmaktır. Bu biyobelirteç grubunda iskemik modifiye albümin düzeyinin erken tanısal değerliliğinin araştırdık. Yöntem: Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi Acil Servisi'ne başvuran 28 akut iskemik inme tanısı almış hasta ile dışlama kriterlerini karşılayan 28 kontrol grubundan alınan kan serumundan ELİSA yöntemi ile iskemik modifiye albümin molekülü çalışıldı. Akut iskemik inme tanısı alan hastaların başvuru (0. Saat) ve 1. Saat kanları alınarak İMA düzeyleri çalışıldı. Bulgular: Hastaların 0.saat (14167±5793) İMA değerlerini kontrol grubu (12593±5037) İMA değerleri ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. Hastanın 1.saat (14459±7056) İMA değerlerine bakıldığında kontrol grubu İMA değerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır. Hastaların NIHSS skoru (ortalama:4,29±4,822, minimum:0, maksimum:21) ile İMA 0. Saat ve 1. Saat değerlerini karşılaştırdığımızda ise yine istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. Yine çalışmamızda Oxford İnme Sınıflaması ile 0. Saat ve 1. Saat İMA değerleri karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. Sonuç: Çalışmamızda akut iskemik inme hasta grubunun ortalama İMA değerleri ile kontrol grubunun ortalama İMA değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Bu bulgular sonucunda akut iskemik inmeden şüphelenilen hastalarda serum İMA değerlerinin, tanısal parametre olarak kullanması açısından çok merkezli ve geniş hasta grupları olan çalışmaların ortaya konması daha yönlendirici olacaktır. Anahtar Sözcük: Akut iskemik inme, iskemik modifiye albümin, serebrovasküler hastalık

Acil tıpSerebrovasküler bozukluklarSerebrovasküler dolaşım+4
Elif Yeniay Topkaç
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Soluble ürokinaz plazminojen aktivatör reseptörünün yenidoğan sepsisinde tanısal değeri

Yenidoğan dönemi hayatın ilk 28 günüdür. Enfeksiyon etkeni bir mikroorganizma tarafından yenidoğanın herhangi bir dokusununun istilasına karşı, yenidoğanın inflamatuar süreçleri içeren mekanizmalar ile oluşturduğu cevabın klinik durumu neonatal sepsis olarak tanımlanmaktadır. Neonatal sepsisin ciddi mortalitesi, kliniğin hızlı kötüleşmesi ve antimikrobiyal ajanların gereksiz kullanımları ile tanı sürecinde hız ve özgüllük oldukça önem kazanmaktadır. Neonatal sepsis için altın standart tanı yöntemi kan kültürüdür. Bu çalışma ile neonatal sepsisin tanısında SUPAR değerlerinin biyobelirteç olarak değeri araştırılmıştır. Klinik veya kanıtlanmış neonatal sepsis tanısı alan 34 yenidoğan ile 20 kontrol yenidoğan çalışmanın örneklemini oluşturmaktadır. İlgili parametreler venöz kan örnekleri ile değerlendirilmiştir. Neonatal sepsis tanısı için SUPAR >1160,8 ng/L kesme değeri için duyarlılık %88,24 özgülllük %100,00'dur. Neonatal sepsis grubunda SUPAR ortalama değeri kontrol grubuna göre yüksek saptanmıştır. SUPAR ölçümü >1160,8 ng/l olan olguların ilk CRP ölçümleri anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır. Exitus olan olguların ilk SUPAR ölçümü, taburcu olanlardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Tüm bu veriler ışlığında neonatal sepsis tanısında SUPAR molekünün yeni bir biyobelirteç olarak kullanılmaya aday görülmüştür. Ancak bu konuda daha fazla sayıda hastayı içeren çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Yenidoğan Sepsis, Prematürite, SUPAR, Tanı Belirteci

Bebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıklarıBebekler+5
Fatıma Sümeyye Sertoğlu
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi Aile Hekimliği polikliniğine başvuran 18 yaş üstü kadın hastaların meme kanseri ve tarama yöntemleri hakkındaki bilgi düzeyi ve davranışlarının değerlendirilmesi

Polikliniğine başvuran 18 yaş üstü kadın hastaların meme kanseri ve taramaları hakkındaki bilgi, tutum ve davranışlarını değerlendirmek, kadınlarda farkındalık oluşturmak, bilgi seviyelerini yükseltmek ve meme kanseri taramalarına olan katılımın artmasını sağlamaktır. Çalışmamız, tanımlayıcı ve kesitsel analitik tipte olup 01.01.2023 ile 01.06.2023 tarihleri arasında aile hekimliği polikliniğine başvuran 18 yaş üzeri 252 kadın hasta ile görüşülmüş ve katılımcılara 47 soruluk bir anket uygulanmıştır. Veri analizleri, SPSS 25.0 kullanılarak yapılmıştır. Tüm analizlerde p<0.05 istatistiki açıdan anlamlı kabul edilmiştir. Araştırmamıza katılan kişilerin yaş otaması 34,43±12,15'tir. Katılımcıların %59,1'inin evli, %77,4'ünün üniversite mezunu, %58,3'ünün çalışan kişiler olduğu görülmüştür. Katılımcılardan %60,3'Ü KKMM yaptığını, %32,5'İ KMM yaptırdığını ve 40 yaş üstü olanların %60,5'i MMG çektirdiğini belirtmiştir. Katılımcıların büyük çoğunluğu MK'nın kadınlarda en sık görülen kanser olduğunu, erken tanınabildiğini ve tedavi edilebildiğini bilmiştir. Katılımcıların MK belirtilerine dair bilgileri MK risk faktörlerine yönelik bilgilerine oranla daha yüksek bulunmuştur. Meme kanseri hakkında bilgi almış olmanın, MK ve tarama yöntemlerinin bilinme ve uygulanma durumunu anlamlı şekilde artırdığı tespit edilmiştir. Sonuç olarak meme kanseri hakkında kadınları bilinçlendirmek ve taramalara katılım oranlarını artırmak için; hekimler tarafından her muayenede bilgi verilip hatırlatılması, tüm ülkede düzenli eğitim programları planlanması ve bu konuda daha etkili bir takip sistemi oluşturulması gerektiğini düşünmekteyiz.

Bilgi düzeyiDavranışKadınlar+5
Büşra Osmanoğlu Ata
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bir üniversite hastanesinde eklem ağrısı şikayeti ile başvuran hastalarda otoimmün hastalık tanısına yönelik kullanılan immünolojik ve hematolojik parametrelerin irdelenmesi

Amaç: Çevresel ya da yapısal nedenlere bağlı olarak gelişen eklem ağrıları günümüzde toplumda sık görülen rahatsızlıklardan biridir. Sistemik Otoimmün Hastalıklar eklemlerin de yaygın tutulumuna bağlı olarak eklem ağrısı şikayeti ile hastalarca çok sık hastaneye başvuru nedeni olmaktadır. Bu hastalıkların tanısında ve tedavi izleminde otoantikor testleri büyük öneme sahiptir. Bu sebeple Anti nükleer antikor (ANA) testleri en sık istenen, altın standart tarama testleri olarak bilinmektedir. Ayrıca otoimmün hastalık tanı ve aktivitesinin değerlendirilmesinde Anti- CCP (Anti- Siklik sitrüllenmiş peptid) antikorları, RF (Romatoid Faktör) antikorları ve ESH (Eritrosit Sedimantasyon Hızı), CRP (C- reaktif protein) gibi belirteçler de yaygın olarak bakılmaktadır. Bu çalışmada üniversite hastanemize eklem ağrısı şikayeti ile başvuran hastalarda otoimmün hastalık tanısını desteklemeye yönelik hastanemizde kullanılagelen immünolojik ve hematolojik laboratuvar test sonuçlarının birbirleri arasında ilişki olup olmadığını incelemeyi amaçladık. Bunun için önce ANA IIF (İndirekt İmmünoflorasans) testi pozitifliğinin sıklığı, titresi ve patern dağılımını belirlemeyi, sonrasında ESH, CRP ve RF gibi diğer laboratuvar parametrelerinin ve cinsiyetin ANA ve Anti- CCP ile ilişkisini belirlemeyi hedefledik. Materyal ve Metot: Çalışmamız retrospektif tanımlayıcı tipte bir araştırma olup Ocak 2018 ile Eylül 2022 tarihleri arasında Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne eklem ağrısı şikayeti ile başvuran ve ANA IIF ile Anti-CCP testi çalışılan 848 hastaya ait sonuçlar değerlendirilmiştir. Çalışmamız iki aşamalı olacak şekilde planlandı. İlk aşamada çalışmaya dahil edilen hastaların ANA IIF ve Anti-CCP test sonuçları değerlendirilerek gruplandırıldı. ANA nükleer patern pozitif saptanan hastalar kendi içinde incelenerek ANA nükleer patern pozitif ve Anti-CCP pozitifliğine göre paternleri ve titreleri açısından değerlendirildi. İkinci aşamada ANA açısından ANA nükleer paterne göre pozitif, ANA sitoplazmik/mitotik paterne göre pozitif ve ANA negatif, Anti-CCP açısından Anti-CCP pozitif ve Anti-CCP negatif olarak hastalar toplamda 6 gruba ayrıldı. Bu gruplar kendi aralarına cinsiyet, ESH, RF ve CRP pozitifliği açısından karşılaştırıldı. Bulgular: 848 hastanın 585'inin (%69) ANA IIF testi pozitif, 268'inin (%31,6) Anti-CCP testi pozitif saptandı. ANA pozitif saptanan 585 hastanın ise 517'si (%88,4), Anti-CCP pozitif saptanan 268 hastanın 226'sı (%84,3) kadınlardan oluşmaktadır. ANA nükleer boyanma paterni olarak en fazla 181 (%31,5) ile ince benekli (AC-4) patern görülmüştür. ANA nükleer patern titresi olarak en çok 320 (%55,6) ile +1 titresi tespit edilmiştir. Kadın cinsiyette otoantikor pozitifliği daha sık görülmüş, özellikle ANA nükleer patern pozitif gruplarda anti- CCP pozitif gruplardan oran olarak daha yüksek olduğunu saptadık. RF pozitifliğinin ANA nükleer patern pozitifliğine göre anti-CCP pozitifliği ile anlamlı düzeyde ilişkili olduğunu tespit ettik (p<0,05). ESH ve CRP pozitifliğinin hem ANA nükleer patern pozitif hem anti-CCP pozitif olan grupta en yüksek tespit edilmelerinden dolayı her ikisinin de ESH ve CRP pozitifliğinde kümülatif etkisi olabileceğini fakat anti-CCP pozitif olan gruplarda daha yüksek olmalarından dolayı ANA nükleer patern pozitifliğine göre anti-CCP pozitifliği ile anlamlı düzeyde ilişkili olduklarını saptadık (p<0,05). Sonuçlar: Eklem ağrısı şikayetiyle başvuran hastalarda immünolojik ve hematolojik laboratuvar testleri tanı ve takipte önem taşımaktadır. Çalışmamızda buna yönelik ANA, Anti-CCP, RF, ESH ve CRP değerlendirilmiş, RF, ESH ve CRP pozitifliğinin Anti-CCP pozitifliği ile anlamlı ilişki gösterdiği saptanmıştır. Bu sonuçlar ve çalışmamızın sınırlılıkları da göz önüne alındığında prospektif ve kontrol grubu içeren daha fazla hasta sayısına sahip çalışmaların yapılması gerektiği kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Eklem ağrısı, Otoimmün hastalık, ANA, Anti- CCP

AğrıEklem ağrısıEklem hastalıkları+7
Beyza Keskin Doğan
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pulmoner tromboemboli tanı ve prognozunda profilin-1 düzeyinin değerlendirilmesi

Amaç: Pulmoner Tromboemboli (PTE) morbidite ve mortalitesi yüksek olan majör kardiyovasküler hastalıklardan biridir. Hastalığın tanısının erken konulması ve prognoz tayinin doğru şekilde yapılması klinik yönetimde oldukça önemlidir. Biz bu çalışmada pulmoner tromboemboli tanısında ve prognozunun değerlendirilmesinde Profilin-1' in etkinliğini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Mart 2022 ve Mart 2023 arasında Samsun Üniversitesi Samsun Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisine başvuran 18 yaşından büyük PTE tanısı almış hastalar ve benzer sosyodemografik özelliklere sahip sağlıklı gönüllüler üzerinde gerçekleştirildi. Bulgular: Çalışmada PTE tanısı almış 102 kişi hasta grubunu, sağlıklı gönüllülerden oluşan 64 kişi de kontrol grubunu oluşturdu. Hasta grubunun median serum Profilin-1 düzeyi 2878 (124-5001) pg/mL iken kontrol grubunun median serum Profilin-1 düzeyi 579 (125-5001) pg/mL idi. Hasta grubunun serum Profilin-1 düzeyi kontrol grubundan anlamlı derecede yüksekti (p<0,001). PTE tanısında 984,46 pg/mL ve üzerindeki Profilin-1 düzeylerinin %76,5 sensitivite ve %79,7 spesifiteye sahip olduğunu saptadık (AUC: 0,817 ; CI: 0,750- 0,873; p<0,0001). Mortal seyreden hastaların median serum Profilin-1 düzeyi 5001 (1793,3-5001) pg/mL iken mortalite gelişmeyen hastaların median serum Profilin-1 düzeyi 1858 (124-5001) pg/mL idi. Mortalite gelişen hastaların serum Profilin-1 düzeyi mortalite gelişmeyenlerden anlamlı derecede yüksekti (p<0,001). PTE prognozunda 3292,1 pg/mL ve üzerindeki Profilin-1 düzeylerinin %90,9 sensitivite ve %71,3 spesifiteye sahip olduğunu saptadık (AUC: 0,861 ; CI: 0,778 - 0,921; p<0,0001). Sonuç: Profilin-1 düzeyleri pulmoner tromboemboli tanısında ve prognozunda kullanılabilir bir parametredir. Anahtar Kelimeler: Pulmoner tromboemboli, Profilin-1, acil servis, biyobelirteç

Acil servis-hastaneBiyobelirteçlerEmboli ve tromboz+5
Elif Karaca
Samsun Üniversity
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Annelerin perspektifinden işitme kaybı ve yenidoğan işitme tarama programları

Çalışmada annelerin işitme kaybına dair bilgi düzeyleri, yenidoğan işitme tarama programlarına dair memnuniyetleri ve algıladıkları stres düzeyinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışma Buca Seyfi Demirsoy Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde bebeğine yenidoğan işitme taraması uygulanan 19-46 yaş aralığında 75 anne ile gerçekleştirilmiştir. Anneler yenidoğan bebeğe sahip olanlar ve 12-60 ay aralığında küçük çocuğa sahip olanlar olmak üzere iki grupta incelenmiştir.Her grup işitme tarama testine göre geçti sonucunu alanlar ve refere edilenler olarak ikiye ayrılmıştır. Değerlendirmede İşitme Kaybına Yönelik Anne Bilgi Düzeyi Kontrol Listesi, Yenidoğan İşitme Tarama Programı için Ebeveyn Memnuniyet Anketi ve Algılanan Stres Ölçeği kullanılmıştır. Bilgi düzeyi, memnuniyet ve stres faktörleri arasındaki ilişki incelendiğinde işitme kaybına yönelik bilgi düzeyinin tarama öncesi bilgilendirmeye dair memnuniyet ile negatif (p<0.05), toplam memnuniyet ile pozitif korelasyon (p<0.05) gösterdiği sonucuna ulaşılmıştır. Tarama programına yönelik genel memnuniyet, personele (p<0,01) ve randevu sürecine (p<0,01) yönelik memnuniyet ile pozitif korelasyon göstermiştir. Tarama programına dair toplam memnuniyet puanları ile personel (p<0,01), randevu (p<0,01) ve genel memnuniyet (p<0,01) puanları arasında güçlü pozitif korelasyon elde edilirken tarama öncesi bilgilendirmeye yönelik memnuniyet ile negatif korelasyon elde edilmiştir (p<0.01). Personele yönelik memnuniyet ile bilgilendirmeye yönelik memnuniyet arasındaki ilişki negatif yönlü (p<0.05), randevu süreci memnuniyeti ile güçlü pozitif yönlü (p<0,01) elde edilmiştir. Annelerin stres düzeyi ile bilgi ve memnuniyet durumları arasında ise herhangi bir korelasyon elde edilmemiştir(p>0,05).Çalışmanın sonucunda gruplar arasında işitme kaybına dair bilgi düzeyi ve algılanan stres açısından anlamlı farklılık gözlenmezken memnuniyet düzeyleri arasında anlamlı fark elde edilmiştir. Bu farkın personel faktörüne bağlı olabileceği düşünülmüştür. Elde edilen bulguların işitme tarama programının iyileştirilmesine katkı sağlayacağı düşünülmektedir.

AnnelerBebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıkları+5
Bilge Keskin
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

30-70 yaş arası bireylerin kanser taramalarına yönelik bilgi, farkındalık ve tutumları

Kanser tarama testleri, kanser gibi yıkıcı bir global yükün erken teşhisinde rol alıp, büyük mortalite ve morbiditelerin önlenmesinde en ucuz ve kolay yöntemlerdir. Ulusal kanser tarama programına göre ülkemizde başlıca üç kanser taranmaktadır. Ancak toplumumuzda kanser taramalarına yeterince önem verilmemektedir. Bu çalışmanın amacı, 30-70 yaş arasındaki bireylerin kanser tarama testlerine olan bilgi, tutum ve farkındalıklarının belirlenmesi ve kanser taramaları hakkındaki bilgi düzeyleri ve taramalara karşı olan tutumları ile ilişkili olabilecek faktörlerin incelenmesidir. Çalışma tanımlayıcı tipte bir anket çalışması olarak planlanmıştır. Etik kurul onayı alındıktan sonra 22.04.2022-31.05.2022 tarihleri arasında, sosyal medya üzerinden 30-70 yaş arasındaki erkek ve kadınlara ulaşılıp üç aşamalı anket formu doldurtulmuştur. Google Forms üzerinden hazırlanan çevrimiçi anket, katılımcıların aydınlatılmış onamları anket başlangıcında alındıktan sonra doldurtulmuştur. Literatür taranarak elde edilen, 57 sorudan oluşan anketimizin birinci bölümünde sosyodemografik bilgiler, ikinci bölümünde Kanser Tarama Testlerine Yönelik Bilgi ve Farkındalık Anketi, üçüncü bölümünde ise Kanser Taramalarına Yönelik Tutum Ölçeği bulunmaktadır. Kanser Tarama Testlerine Yönelik Tutum Ölçeğini kullanmak için ölçek sahibinden izin alınmıştır. Çalışma için toplamda 544 bireye ulaşılmıştır. 17 birey yaş kriterini sağlamadıkları için örneklemden çıkarılmış ve toplamda 527 katılımcıya anket formu uygulanmıştır. Çalışma sonuçları IBM SPSS Statistics Premium 23 V istatistiksel bilgisayar paket programı kullanılarak analiz edilmiştir. Anlamlılık düzeyi olarak p<0,05 kabul edilmiştir. Çalışmaya katılanların yaş ortalaması 42,81±9,26 (max:70,0 min:30,0) yıl olarak hesaplandı. Katılımcıların %67,4'ü kadın, %76,1'i evli, %76,3'ü üniversite mezunu ve üstü idi. Katılımcıların %35,3'ünün kronik hastalığı olup, en sık hipertansiyon tanıları olduğu görüldü. Çalışmaya katılanların %3'ünde kanser tanısı olduğu ve kanser tanısı olanların %37,5'inin meme kanseri olduğu görüldü. Ulusal kanser tarama testleri varlığından haberdar olanlar, katılımcıların %73,4'ü iken, tarama grubunda olmasına rağmen en az bir kanser taraması yaptıranlar tüm katılımcıların %27,5'idir. Katılımcıların en sık yaptırdıkları tarama serviks kanseri taraması olup, taramalar hakkında bilgi kaynağı olarak en sık aile hekimini seçmişlerdir. Katılımcıların tarama ölçeğinden aldıkları ortalama puan 92,01±16,23 (min:54, maks:120), bilgi anketinden aldıkları puan ortalaması 2,7 (min:0, maks:6) idi. Yaş, çocuk sayısı, BMI, medeni durum, meslek, eğitim durumu, gelir düzeyi, alkol alışkanlığı, ailede kolon kanseri öyküsü, kanser taraması yapıldığını bilme, tarama testleri hakkında bilgi sahibi olma, bilgi kaynağı olarak branş hekimlerini kullanma, daha önce kanser taraması yaptırma, taramaların nasıl ve kaç yaşından itibaren yapıldığını bilme ile tarama testlerine karşı gösterilen tutum arasında anlamlı fark bulundu. Cinsiyet, yaş, çocuk sayısı, BMI, meslek, eğitim durumu, gelir düzeyi, sigara alışkanlığı, sosyal güvence, ailede kanser tanısı, ailede meme ve kolon kanseri öyküsü, kanser taraması yapıldığını bilme, tarama testlerini hakkında bilgi sahibi olma, daha önce kanser taraması yaptırma, Kanser Erken Teşhis, Tarama ve Eğitim Merkezi (KETEM) bilgisi, bilgi kaynağı olarak branş hekimlerini tercih etmek ile tarama testleri hakkında bilgi düzeyleri arasında anlamlı fark saptandı. Çalışmada elde edilen veriler ışığında, kanser taramalarının toplum için yeterli düzeylerde olmadığı ve hedeflenen tarama kapsayıcılığından uzak olunduğu görülmüştür. Ayrıca, bireylerin kanser taramalarına olan tutumları olumlu gibi görünse de, taramalar hakkında bilgileri yetersizdir. Bu konuda başta aile hekimleri olmak üzere tüm hekimlere büyük görevler düşmektedir. Anahtar kelimeler: Kanser tarama, birinci basamak, kanserin erken teşhisi

Bilgi düzeyiFarkındalıkNeoplazmlar+2
Seval Tunç
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuk genetik hastalıkları polikliniğine son 10 yılda boy kısalığı öntanısı ile başvuran hastaların klinik ve laboratuvar özellikleri

Boy kısalığı, aynı cinsiyet, aynı kronolojik yaş ve ideal olarak aynı ırk-etnik gruptan çocuklar için ortalamanın 2 standart sapma (SS) veya daha fazla altında olanlara uygulanan bir terimdir. Boy kısalığı normalin bir varyantı olabileceği gibi, genetik, endokrinolojik veya sistemik hastalıkların sonucunda da olabilir. Bu çalışmada Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi Çocuk Genetik Hastalıkları Polikliniği'ne Ocak 2012 - Ocak 2022 tarihleri arasında boy kısalığı şikayeti ile yönlendirilen 740 hastanın prenatal, natal, postnatal, medikal ve cerrahi tedavi öyküleri, demografik özellikleri ve klinik, laboratuvar ve radyolojik bulguları retrospektif şekilde değerlendirilmiştir. Bu hastaların ilk değerlendirilmesinden sonra 565 hastanın boyunun -2 SSS altında olduğu görülmüştür. Bu hastalardan 263'ünün (%46,5) boyunun -3 SSS altında, 302'sinin (%53,5) ise -2 SSS ile -3 SSS arasında olduğu saptanmıştır. Boyu -2 SSS'nın altında olan 565 hastanın %64'ünün (n=361) kız ve %36'sının (n=204) erkek olduğu ve başvuru yaşı ortalamasının 104±57ay (8 yıl 8 ay ± 4 yıl 9 ay) olduğu saptanmıştır. Ortalama başvuru yaşı kızlarda 9,07±4,39 yıl, erkeklerde 7,65±5,28 yıl olup aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0,001). Anne-baba arasındaki akrabalık hastaların %29,3'ünde (n=166 hasta) olup, bu oran Türkiye ortalamasının üzerindedir. Hastaların %33,4'ünde (n=189) ailede boy kısalığı öyküsü olduğu ve bu hastalardaki anne-baba arasındaki akraba evliliği oranının çalışmanın ortalamasına göre istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde yüksek (%42,9) olduğu saptanmıştır. Boy kısalığı olan hastaların 508'inde (%89,9) en az bir minör dismorfik bulgu, 376 (%66,5) hastada üç ve daha fazla minör dismorfik bulgu saptanmıştır. Tanısal dağılımda en büyük grubu primer büyüme bozuklularının (n=277, %49) oluşturduğu, sekonder büyüme bozuklukları grubunda 135 (%23,9), idiyopatik boy kısalığı grubunda ise 56 (%9,9) hasta olduğu, 97 (%17,2) hastada tanı koyulamadığı saptanmıştır. Genetik testlerin hastaların %76,8'inde (n=434) yapıldığı ve bu hastaların %35,3'ünün (n=153) genetik testlerle tanı aldığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Boy kısalığı, çocuk genetik, dismorfik bulgu, genetik test

BoyBoy kısalığıGenetik+3
Shabnam Baghırlı
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut böbrek hasarı nedenı̇yle takı̇p edı̇len hastalarda ürı̇ner sı̇stem ultrasonografı̇sı̇nı̇n tanısal katkısının ı̇ncelenmesı

Bu çalışmada; acil serviste akut böbrek hasarı ile takip edilmiş ve üriner sistem sonografik incelemesi olan hastalarda retrospektif olarak akut böbrek hasarını ön görebilme, etyolojisini aydınlatabilme, hangi ABH vakalarında sonografik incelemenin daha anlamlı olabileceğini bulmak hedeflenmektedir. Bu çalışmada Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Erişkin Acil Servisine 01.01.2019 – 31.12.2021 tarihleri arasında başvuran 496 hastanın verileri analiz edildi. %61,3'ü (n=304) erkek, %38,7'si (n=192) kadındı. Olguların yaş aralığı 18 ile 97 yıl arasında değişmekte olup ortanca yaş 67 yıl (ÇAD:20) olarak saptandı. Tüm vakaların %71,8'i prerenal (n=356) akut böbrek hasarı, %15,9'u renal (n=79) akut böbrek hasarı, %12,3'ü postrenal (n=61) akut böbrek hasarı olarak değerlendirildi. Hastaların serum kreatinin değeri 1,00 mg/dL ile 12,24 mg/dL değerleri arasında olup, ortanca değeri 2,08 mg/dL (ÇAD:1,68) olarak gözlendi. KDIGO evrelemesine göre %45,8'i evre 1 (n=227), %33,5'i evre 2 (n=166), %20,8'i evre 3 (n=103) olarak görüldü. KDIGO evresi arttıkça; renal ekojenitenin normal sınırlar dışına çıktığı görülmektedir. Prerenal ABH olan vakalarda patolojik sonografik bulgu sıklığı azalmaktadır. Sonuç olarak KDIGO evresi arttıkça vakaların sonografik inceleme ile elde edilen patolojik bulgu görülme sıklığı artmaktadır, renal ve postrenal ABH düşünülen vakalarda sonografik inceleme ile elde edilen patolojik bulgu görülme sıklığı artmaktadır ve bu hasta grubuna sonografik inceleme yapılması önerilebileceği düşünülmektedir.

Acil servis-hastaneAcil tıpAkut böbrek hasarı+5
Bektaş Can Balkız
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik nötropeni hastalarının tanı ve izlemindeki klinik ve laboratuvar verilerinin incelenmesi

Kronik nötropeni (KrN), nötropeninin 3 aydan uzun sürmesi olarak tanımlanır. Çalışmamızda KrN ile takip edilen hastaları sınıflamak ve bir alt grubu olan konjenital nötropeni için risk faktörlerini belirlemek amaçlanmıştır. Çalışmamız, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Hematoloji Bilim Dalı'nda 2010-2022 yılları arasında KrN tanısı ile takip edilen 197 hastanın değerlendirildiği tek merkezli retrospektif bir çalışmadır. Geçici nötropeni, hipersplenizm, alloimmün ve sekonder otoimmün neötropeniler, miyelodisplastik sendrom ve hematolojik maligniteler, Fanconi anemisi gibi kalıtsal kemik iliği yetmezliği sendromları ve edinsel aplastik anemili hastalar dışlanmıştır. Kalan hastalar kronik nötropeniye neden olan kesin tanılarına göre 5 gruba ayrılmıştır. Birinci grup konjenital nötropeni (KN) grubudur (n=64, %32,5) ve KrN dahil tüm genetik durumlar bu başlık altında değerlendirilmiştir. Anti-granülosit antikor pozitifliği olan primer otoimmün nötropeni (pİN) grubu (n=10, %5,1) ikinci grubu oluşturmaktadır. Üçüncü grup, sınıflandırılmamış kronik idiyopatik nötropeni (SKİN) grubudur (n=73, %37,1). Bu grup, pİN'e klinik benzerlik gösteren fakat anti-granülosit antikor testi yapılamayan veya negatif sonuç alınan, nötropenisi 3 aydan uzun süren ancak kendiliğinden düzelen geniş bir hastalık grubu olarak tanımlanmıştır. Dördüncü grup, sınıflandırılmamış kronik benign nötropeni (SKBN) grubu (n=34, %17,3), hafif ve orta derecede nötropeni ile karakterize yaygın bir hastalık grubu olarak tanımlanmaktadır. Bu gruptaki hastalarda ciddi piyojenik enfeksiyon görülmez ve genetik mutasyon saptanmamıştır ve bu hasta grubunda nötropeni devam etmektedir. Sınıflanmamış konjenital nötropeni (SKN) grubu (n=16, %8,1), genetik testlerinde nötropeniye neden olacak bir mutasyon saptanmayan ancak klinik bulguları KN olduğu düşünülen hasta grubu olarak tanımlanmıştır. Hastalara yapılan genetik testler, Sanger dizi analizi ile tek gen değerlendirmesinden tüm ekzom dizilemeye (WES) kadar çeşitlilik göstermektedir. Dokuz hasta dışında her hasta için en az bir genetik test yapılmıştır. Çalışmaya alınan hastalarda nötropeni tespit edildiği yaş ortanca 12 (0-168) aydır. Hastaların %53,8'i erkektir (n=106). Hastaların %34,5'inin anne babası arasında akraba evliliği olduğu ve %18,8'inin ailesinde en az 1 kişinin nötropeni tanısı aldığı belirlenmiştir. HAX-1 mutasyonu 19 (%29,7) hastada tespit edilmiştir ve KN'ye en sık neden olan genetik defekt olarak bulunmuştur. Diğer yaygın genetik bozukluklar arasında ELANE (%18,8), Schwanman-Diamond Sendromu (%10,9), Hermansky Pudlak Sendromu (%7,8) ve glikojen depo tipi 1 b (%6,3) yer almaktadır. G6PC3 eksikliği, VPS45 eksikliği, Barth sendromu ve Kabuki Sendromu 2'şer (%3,1), ADA2 eksikliği, Cohen Sendromu, nötropenili poikiloderma, prolidaz eksikliği, CLPB eksikliği, Majeed Sendromu, GINS4 eksikliği, retiküler disgenezi, germline RUNX1 mutasyonu birer hastada tespit edilmiştir. 38 hasta düzenli olarak G-CSF kullanmaktadır ve ortalama G-CSF dozu 2,2±1,59 (0,35-6,16) μg/kg/gündür. Akut miyeloid lösemi 3 hasta gelişmiş olup bu hastaların tümü hematopoietik kök hücre nakli (HKHN) olamadan kaybedilmiştir. Bu hastalardan ikisi SDS olup, bir hasta ise ELANE mutasyonuna sahiptir. HAX-1 mutasyonu olan bir hastaya, non-Hodgkin lenfoma sonrası HLA uyumlu kardeş dönorden HKHN yapılmış olup, hasta hayattadadır. HKHN yapılan 7 hasta (%3,6) bulunmaktadır. ADA2 eksikliği olan bir hasta HKHN sonrası kaybedilmiştir. Toplam 9 hasta (%4,6) eksitus olmuştur. AML'den ölen 3 hasta ve HKHN'den ölen 1 hasta dışında; Barth sendromu olan 1 hasta dilate kardiyomiyopatinin sekonder nedenlerine bağlı, G6PC3 tanısı olan 1 hasta kardiyak cerrahi sonrası operasyona sekonder komplikasyonlar nedeniyle ve 3 hasta (2 VPS45, 1 CLPB) enfeksiyon nedeniyle kaybedilmiştir. KN'li ve pİN+SKİN'li hastalar karşılaştırılarak, "KN'yi öngören bir model oluşturabilir miyiz?" sorusuna yanıt aranmıştır. Birçok parametre karşılaştırılarak, istatistiksel olarak anlamlı risk faktörleri ile çoklu değişkenli bir model oluşturulmuştur. KN, anne baba arasında akrabalık olanlarda 6,3 kat, ailesinde nötropeni öyküsü olanlarda 8,9 kat, enfeksiyon nedeniyle 2'den fazla hastaneye yatış olanlarda 4,8 kat ve tekrarlayan oral tutulum olanlarda 4,1 kat daha fazla görülmüştir (p<0.05). KN tanısı alan hastalar, çok faktörlü lojistik regresyon modelinin sonuçlarına göre tahmin edilmiştir. Hastaların model tarafından doğru tespit edilme oranı %88,9'dur. Sonuç olarak, çalışmamız en büyük tek merkezli çalışmalardan birdir ve tüm hastaları kapsayacak şekilde özgün bir sınıflama önerisi sunmaktadır.

Akraba evlilikleriHasta takibiHematopoetik kök hücre transplantasyonu+6
Uğur Erkin Zeytinoğlu
Hacettepe University
2023
00
DoctorateOpen AccessEN

Specifying the boundaries of gray zone in diagnostic tests with information criteria

The decision-making process in medicine is a crucial subject due to the classification of subjects as healthy or diseased. Mostly, it concludes with binary outcomes, such as whether the person has a condition or not. The various information from subjects is taken, such as the complaints, family history, symptoms, or laboratory tests (known as diagnostic tests) to rule-in or rule-out the disease. Due to their advantages such as being cost-effective or rapid, even if some diagnostic tests cannot perfectly discriminate subjects they are commonly used in clinics. One method for assessing quantitative diagnostic tests to diagnose subjects is to specify an optimal cut-off point. Yet, this may cause issues on quantitative diagnostic tests with a single cut-off value as the distributions of diseased and healthy subjects overlap. Forcing the subjects in this overlapped area one of the classes causes the false negative or false positive rates. To deal with this issue, there are some approaches called a gray zone or middle inconclusive area in which subjects are classified diseased, non-diseased, and neither diseased nor non-diseased. In this thesis, we aim to propose a new solution to find the boundaries of the gray zone based on the information theory approach. We intend to compare and evaluate the performance of this proposed solution against existing methods ("grey zone" and "uncertain interval" approaches). The proposed algorithm was based on joint entropy. In the simulation scenarios, we considered effect size, sample size, the homogeneity of variance and prevalence of the disease. To compare the results of the proposed methods with existing algorithms, the length of the gray zone was examined under the condition of fixed area under the receiver operating curve in out of the gray zone. In simulations, the suggested approach mostly produced the lowest gray zone length with equal variances. In some simulation scenarios, it outperformed for unequal variances. However, it has the benefit that the suggested algorithm has no previous knowledge.

AlgorithmsKnowledgeGray zone+3
Ebru Öztürk
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Kritik konjenital kalp hastalıklarında sıklık, mortalite ile ilişkili durumlar ve taramanın gerekliliğinin belirlenmesi

Kritik konjenital kalp hastalığı (KKH) yaşamın erken dönemlerinde girişim ve/veya cerrahi tedavi gerektiren doğumsal kalp lezyonlarını tanımlamaktadır. Bu çalışma ile kritik KKH sıklığının, bebek ölümleri içinde kritik KKH oranının, mortalite ile ilişkili durumların belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya 2018-2021 yıllarında Ölüm Bildirim Sistemine (ÖBS) kayıtlı 4083 kritik KKH bebek ölümü olgusu ve 2018-2020 doğum kohortunda kritik KKH tanısı olan 9884 olgu dahil edildi. Bebek ölümlerinin %9,8'i neonatal ölümlerin %8.0'i kritik KKH ile ilişkiliydi. Kritik KKH' ye özel bebek ölüm hızı 10.000 canlı doğumda 8,8, neonatal ölüm hızı 4,6 iken, kritik KKH mortalite hızının en yüksek olduğu değişkenler prematürite ve düşük doğum ağırlığı (DDA) idi. Doğum kohortunda kritik KKH sıklığının 10.000 canlı doğumda 27,8 olduğu bulundu. Kritik KKH sıklığının en yüksek olduğu değişkenler prematüre doğum ve DDA'dır. 2018-2020 doğum kohortunda Kritik KKH tanılı canlı doğan bebeklerde ölüm oranı neonatal dönemde %16,6 yaşamın ilk yılında %31,6 idi. 2018-2020 doğum kohortunda ortalama sağkalım süresi 40,0 ay (%95 GA: 39,5-40,6) olarak bulundu. Sonuç olarak; bu çalışma Kritik KKH'lerin ülkemizde sık görüldüğünü, mortalite oranlarının yüksek olduğunu, Kritik KKH'nın yenidoğan ve bebek ölümleri içinde önemli yer tuttuğunu gösterdi.

Bebek ölümleriBebek-yenidoğmuşBebekler+6
Nilgün Demirli Çaylan
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Hafif ve orta şiddetli karpal tünel sendromu olan hastalarda invazif ve invazif olmayan elektrodiagnostik testler ile performansa dayalı ve hasta bildirimli sonuç ölçümleri arasındaki ilişkinin araştırılması

Çalışmanın amacı hafif ve orta seviye Karpal Tünel Sendromu (KTS) tanılı bireylerin invazif ve invazif olmayan elektrodiyagnostik test sonuçlarını karşılaştırmak, performansa dayalı ve hasta bildirimli sonuç ölçümleri arasındaki ilişkiyi araştırmaktı. Çalışmaya hafif (n=20) ve orta (n=21) seviye KTS tanısı alan 41 birey dâhil edildi. İnvazif olmayan elektrodiagnostik yöntemler arasında reobaz, kronaksi ve Kuvvet Zaman Eğrisi yer almaktaydı. Kuvvet Zaman Eğrisi çizmek için 0-1000 ms arasında yer alan 21 uyarı süresi kullanıldı. Bireylerin motor fonksiyonu (kas kuvveti, standart kavrama kuvveti ve çimdikleyici kuvvetler), duyu fonksiyonu (ağrı, parestezi, eklem pozisyon hissi, vibrasyon, statik ve dinamik iki nokta ayırımı, hafif dokunma hissi, fonksiyonel duyu, soğuk intoleransı), el becerisi, fonksiyonel düzeyi ve yaşam kalitesi değerlendirildi. İnvazif elektrodiagnostik test sonucu olarak hastaların elektromiyografi raporunda yer alan duyu iletim hızı ve distal motor latans değerleri kullanıldı. ROC analizi ile eğri altında kalan alan (AUC), 0-10 msn (AUC0-10) ve 0-1000 msn (AUC0-1000) aralıklarında hesaplanarak hafif ve orta seviyeyi ayırt etmek için kullanılabilecek kesme değerler elde edilmiştir. Kesme puanlar AUC0-10 için 96; AUC0-1000 için duyarlılığı %76, seçiciliği %50 ile 132 olarak hesaplanmıştır. Orta seviye KTS tanılı bireylerin kronaksi, AUC ve eklem pozisyon hissi, hafif seviye KTS tanılı bireylere göre daha fazla etkilenmiştir (p<0,05). Hafif KTS grubunda invazif olmayan elektrodiagnostik testler ile üçlü kavrama, pozisyon hissi, hafif dokunma; Orta KTS grubunda ise hafif dokunma, dinamik iki nokta diskriminasyonu (r=-0.521), fonksiyonel duyu ve el becerisi (r=-0.534) ile orta düzeyde ilişkili bulunmuştur. Tüm bireylerde kronaksi değerleri ile distal motor latansları arasında orta düzeyde bir ilişki olduğu kaydedilmiştir (r=0.433, p=0,007). İnvazif olmayan elektrodiagnostik testler, motor ve duyu fonksiyonu ile ilişkili bulunmuştur. Bu testler, kliniklerde sinir ekstabilite özelliklerini belirleyerek hafif ve orta seviye KTS'li bireyleri ayırt etmede kullanılabilir.

ElektrodiagnozKarpal tünel sendromuMedyan sinir+3
Haktan Ayvaz
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağı pankreatı̇t hastalarının tanı, tedavı̇ ve klı̇nı̇k ı̇zlem sonuçları

Pankreas hastalıklarının fizyopatogenezinin anlaşılması, tanısal yöntemler konusunda kaydedilen gelişmeler ve hekimlerin artmış farkındalığına bağlı son yıllarda pankreatit tanısı alan hasta sayısı giderek artmaktadır. Akut pankreatit (AP) vakaları genellikle komplikasyon gelişmeden düzelirken, bazı AP vakalarında tekrarlayan pankreatit atakları (akut rekürren pankreatit-ARP) görülüp, kronik pankreatit (KP) gelişimine neden olabilmektedir. Bu çalışmada 01.01.2016 ile 01.09.2018 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi Çocuk Gastroenteroloji-Hepatoloji ve Beslenme, Çocuk Cerrahisi, Çocuk Acil Polikliniği'ne başvuran ya da Genel Pediatri Servisi'nde takip edilen AP, ARP, KP tanılı hastaların retrospektif olarak demografik, etiyolojik, klinik ve laboratuvar özelliklerinin, klinik izlem sonuçlarının ve prognozunun belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya pankreatit tanısı alan 33'ü (%63,5) kız, 19'u (%36,5) erkek 52 hasta dahil edilmiştir. Hastaların %44,3'ü AP, %38,4'ü ARP, %17,3'ü KP'dir. Hastaların tanı yaşları 1-17 yıl (ort. 9,1±4,9 yıl) arasında değişmektedir. Pankreatit türüne göre etiyolojik nedenler gruplandırılmıştır. AP'li hastalarda %30 sıklıkta ilaç kullanımı pankreatit atağından sorumlu bulunmuştur. ARP'li hastalarda en sık neden pankreatikobiliyer sistem anomalisi (pankreatik divisum, pankreatikobiliyer birleşim anomalisi) (%45), KP'nin en sık nedeni genetik mutasyonlar (%44) olarak saptanmıştır. Hastaların en sık başvuru şikayeleri karın ağrısı (%94) ve bulantı/kusma (%67) olarak saptanmıştır. Yaş gruplarına göre değerlendirildiğinde 1-5 yaş grubunda bulantı/kusma, ishal ve ateş şikayeti 6-17 yaş grubu ile karşılaştırıldığında artmış sıklıkta görülürken, istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmemiştir (p>0,05). Tanı anındaki laboratuvar bulgularına bakıldığında ortalama serum amilaz değeri 656±663,2 U/L (136-2953 U/L), serum pankreatik amilaz değeri 524,2±559,8 U/L (83-2764 U/L), serum lipaz değeri 1182±1447,3 U/L (83-4932 U/L) olarak saptanmıştır. Ortalama C-reaktif protein (CRP) değeri 3,24 ± 6,64 mg/dL olup, 33 (% 63,5) hastada yüksek saptanmıştır. CRP yüksekliği olan hastaların hastanede kalış sürelerinin CRP değeri normal olan hastalara göre daha uzun olduğu istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,01). Komplikasyon gelişen hastaların CRP değerleri komplikasyon gelişmeyenlere göre daha yüksek olup, istatistiksel anlamlı saptanmamıştır (p>0,05). Genetik tetkikler değerlendirildiğinde 10 (%20) hastaya genetik mutasyon analizi yapılıp KP'li dört hastada KFTR mutasyonu, ARP'li bir hastada SPINK-1 mutasyonu saptandığı görülmüştür. Radyolojik tetkikler değerlendirildiğinde hastaların %94'ünün ultrasonografi (US), %36,5'inin bilgisayarlı tomografi (BT), %82,6'sının manyetik rezonans kolanjiyopankreatografi (MRKP), %30,7'sinin endoskopik retrograd kolanjiyopankreatografi (ERKP) ile tetkik edildiği görülmüştür. MRKP ve ERKP yapılma sıklığı ARP'li hastalarda AP'li hastalara göre istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Pankreatit atağı sırasında en sık kullanılan ağrı kesici parasetamol olup, opioid kullanım sıklığı tüm hastalarda %9,6 olarak saptanmıştır. Antibiyotik verilme sıklığına bakıldığında tüm hastaların %61,5'inin tekli ya da çoklu, %42'sinin çoklu antibiyotik tedavi aldığı görülmüştür. En sık kullanılan antibiyotikler sulperazon (%62), amikasin (%51,4), ornidazol (%28,8) olarak saptanmıştır. Pankreatit atağı sırasında verilen idame mayi miktarına bakıldığında hastaların %54'üne 2000 cc/m2/gün ve üzeri hacimde mayi verildiği görülmüştür. 1500 cc/m2/gün mayi alanlar ve 2000 cc/m2/gün ve üzeri mayi alan hastalar hastanede kalış, amilaz ve lipaz değerinin normal seviyeye gelme süreleri ile komplikasyon gelişme riski açısından karşılaştırıldığında anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Enteral nutrisyon (EN) verilmeyen izlem süresi tüm hastalar için ortalama yedi gün (1-30 gün) olarak bulunmuştur. EN'ye 72. saatten sonra başlanan hastaların hastanede kalış süresi EN 72. saatten önce başlanan hastalara göre anlamlı olarak daha uzun bulunmuştur (p=0,01). Pankreatit hastaları her yaş grubunda tanı almakta ve başvuru şikayetleri yaş grubuna göre değişiklik gösterebilmektedir. Başvuru anında bakılan laboratuvar bulguları ve radyolojik görüntülemeler pankreatit ayırıcı tanısında ve hastalığın prognozu konusunda ipucu vermektedir. ARP ve KP hastalarının hastalık yükü nedeniyle akut dönemde tanı konulması ve rekürren atakların önlenmesi önem taşımaktadır. Hastaların tedavisi konusunda standart yaklaşım oluşturulması prognozu iyileştirici etkide bulunacaktır.

EtyolojiKronik hastalıkNüks+7
Emine Özlem Bostancı
Hacettepe University
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Meme kanseri teşhisi almış kadınların ruhsal işleyişlerinin projektif testlerle değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı meme kanseri tanısı almış kadın hastaların zihinsel süreci hakkında bilgi edinmek ve ruhsal işleyiş biçimlerinin dürtüsel ve duygulanımsal boyutuyla projektif testlerle ortaya koymaktır. Çalışmanın kuramsal çerçeve ve yöntemini psikanalitik yaklaşım oluşturmaktadır. Araştırma sırasında yarı-yapılandırılmış klinik görüşme, Rorschach Testi ve Tematik Algı Testi (TAT) kullanılmıştır. Test protokolleri Fransız Okulu'na özgü içerik analizi yöntemiyle değerlendirilmiştir. Bu araştırmada, Paris Psikosomatik Okulu'nun önerdiği psikosomatik kuram ışığında, meme kanseri olgularında bedensel süreçlere etki ettiği düşünülen zihinselleştirme ile ilgili zorluklar, travma ve erken dönem anne-çocuk ilişkisinin etkilerinin incelenmesi planlanmaktadır. Araştırma meme kanseri tanısı almış olan 6 olgu üzerinden yürütülmüştür. Bu kadınlar ile 3 görüşme yapılmıştır. Demografik bilgiler ve yaşam öyküsünün alınmış ve Rorschach Testi ve Tematik Algı Testi (TAT) uygulaması yapılmıştır. Araştırma yaşları 31 ile 48 arasında değişen meme kanseri tanısı almış olan 6 olgu üzerinden yürütülmüştür. Bu kadınlar ile 3 görüşme yapılmıştır. Demografik bilgiler ve yaşam öyküsünün alınmış ve Rorschach Testi ve Tematik Algı Testi (TAT) uygulaması yapılmıştır. Araştırmanın bulgularına göre meme kanseri tanısı almış kadın hastalarının dürtü ve duygulanımlarını işlemekte zorlandıkları görülmüştür. Farklı savunma mekanizmaları kullanılsa da afektif olarak depresif oldukları ve yaşam öykülerinde travmatik olayların varlığı bulgulanmıştır.

HastalarKadınlarMeme neoplazmları+4
Seda Kantarcı
İstanbul Arel University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Özel gereksinimli bireylerin eğitsel tanılama ve değerlendirme sürecinin RAM çalışanlarının görüşlerine göre değerlendirilmesi (İstanbul örneği)

Bu araştırmanın amacı: Rehberlik ve Araştırma Merkezleri'nde (RAM) özel gereksinimli bireylerin eğitsel tanılama ve değerlendirme sürecinde yaşanılan problemlerin ortaya çıkarılması ve bu problemlere yönelik çözüm önerilerinin saptanmasıdır. Araştırmada nitel araştırma desenlerinden durum çalışması modeli kullanılmıştır. Çalışma grubu; 2021-2022 yılı eğitim öğretim döneminde İstanbul ilinin Arnavutköy, Esenler, Eyüpsultan, Gaziosmanpaşa, Güngören ve Sultangazi ilçelerinde bulunan Rehberlik ve Araştırma Merkezlerinde görev yapan 2 müdür yardımcısı, 11 özel eğitim öğretmeni ve 17 rehber öğretmen/psikolojik danışman olmak üzere toplamda 30 katılımcıdan oluşmaktadır. Araştırmada veri toplama araçları olarak "Kişisel Bilgi Formu" ve uzman görüşü alınarak hazırlanmış olan yarı yapılandırılmış görüşme formu kullanılmıştır. Katılımcılar amaçlı örnekleme yöntemi ile İstanbul'da bulunan 6 Rehberlik ve Araştırma Merkezi çalışanlarından seçilmiştir. Katılımcıların görüşlerinden elde edilen veriler içerik analizi yöntemi ile çözümlenmiştir. Araştırma sonucundaki bulgular; "Eğitsel Tanılama ve Değerlendirme Sürecine İlişkin Problemler" ve "Sürece İlişkin Çözüm Önerilerinin Sunulması" şeklinde 2 ana tema altında oluşturulmuştur. Ana temalara uygun alt temalar oluşturularak, genelden özele giden bir yol izlenmiştir. Belirlenen temalara ait kodlamalar ve alt kodlamalar oluşturulmuş olup toplam 435 adet kodlama yapılmıştır. Araştırma bulguları yorumlanarak sonuçlar ve öneriler tespit edilmiştir. Araştırmadaki katılımcılardan elde edilen sonuçlar incelendiğinde ramlarda eğitsel tanılama ve değerlendirme sürecine yönelik farklı boyutlarda birçok problem tespit edilmiştir. Rama eğitsel tanılama ve değerlendirme için başvuran velilerin bilinç ve bilgi düzeylerinin düşük olduğu, ramlarda vaka inceleme sürecinde fiziksel ortamın yetersiz olduğu ve tanılamada kullanılan materyal eksikliklerinin olduğu, ram ile paydaş kurumlar (okul-hastane-özel eğitim ve rehabilitasyon merkezleri) arasındaki iletişimin zayıf olduğu, eğitsel tanılama ve değerlendirme sonucu alınan yerleştirme kararı sürecinde en büyük problemin özel eğitim okullarında ve sınıflarında yaşanan kontenjan sınırı olduğu tespit edilmiştir.

Eğitsel değerlendirmeRehberlik ve Araştırma MerkeziTeşhis+5
Yunus Aktaş
Ibn Haldun University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Kekemeliği olan ve olmayan 18-24 yaş arası bireylerin erken dönem uyumsuz şemaları ile yaşam kaliteleri arasındaki ilişkide şema başa çıkma stratejilerinin aracı rolü

Bu araştırmada, kekemelik tanısı olan ve olmayan 18–24 yaş arası geç ergenlik dönemindeki bireylerde, erken dönem uyumsuz şemalar ile yaşam kalitesi arasındaki ilişkide şema başa çıkma stratejilerinin aracı rolü incelenmiştir. Araştırmaya 103'ü kekemelik tanısı olan, 110'u olmayan toplam 213 kişi katılmıştır. Veriler; Kişisel Bilgi Formu, Young Şema Ölçeği Kısa Form 3 (YŞÖ-KF3), Şema Başa Çıkma Ölçeği, Yaşam Kalitesi Ölçeği (SF-36) ve Kısa Semptom Envanteri (KSE) ile toplanmıştır. İstatistiksel analizlerde Ki-kare testi, Bağımsız Gruplar T-Testi, Pearson Korelasyon Analizi ve SPSS Process Macro v4.2 (Model 5) kullanılmıştır. Bulgular, "zedelenmiş otonomi", "zedelenmiş sınırlar", "aşırı uyarılmışlık" ve "kopukluk" şema alanlarının yaşam kalitesi üzerinde anlamlı ve negatif etkileri olduğunu; teslimiyet ve kaçınma stratejilerinin bu ilişkide aracı rol oynadığını ortaya koymuştur. Aşırı telafi stratejisinin ise aracılık etkisi bulunmamıştır. Ayrıca kekemelik tanısının, yalnızca "zedelenmiş sınırlar" şema alanı ile yaşam kalitesi arasındaki ilişkide düzenleyici (moderatör) bir rol üstlendiği belirlenmiştir. Yaşam kalitesi düzeyi, demografik ve klinik değişkenler açısından da değerlendirilmiştir. Kekemelik tanısı, cinsiyet ve kronik hastalık öyküsüne göre yaşam kalitesi düzeylerinde anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Ancak psikiyatrik veya psikolojik rahatsızlık tanısı olan bireylerin yaşam kalitesi düzeylerinin, bu tanıya sahip olmayan bireylere kıyasla anlamlı düzeyde daha düşük olduğu saptanmıştır. Psikolojik destek alma durumu ise yaşam kalitesi açısından anlamlı bir fark yaratmamıştır. Ek olarak, cinsiyet ile kekemelik tanısı arasında anlamlı bir ilişki bulunmuş; erkek bireylerde kekemeliğin görülme oranının kadınlara kıyasla belirgin şekilde daha yüksek olduğu görülmüştür. Eğitim düzeyi açısından, kekemelik tanısı olan bireylerin eğitim seviyelerinin görece daha düşük olduğu belirlenmiş ve bu durum kekemeliğin akademik yaşama olası olumsuz etkilerine işaret etmektedir. Çalışma durumu ile kekemelik arasında anlamlı bir ilişki saptanmamış olsa da literatür bu ilişkinin bireysel ve çevresel faktörlere bağlı olarak değişebileceğini göstermektedir. Bu bulgular, kekemeliğin yalnızca psikolojik değil, aynı zamanda sosyal ve mesleki işlevsellik üzerinde de çok boyutlu etkiler doğurabileceğini ortaya koymaktadır. Elde edilen bulgular, kekemeliğin yüzeyde gözlemlenebilen bir konuşma bozukluğuna indirgenemeyeceğini; bireyin derin psikolojik yapısı, şemaları, bu şemalarla baş etme biçimleri ve psikiyatrik geçmişi gibi çok katmanlı içsel dinamiklerle şekillendiğini açıkça ortaya koymuştur. Özellikle teslimiyet ve kaçınma gibi başa çıkma stratejilerinin yaşam kalitesi üzerinde belirleyici bir etkiye sahip olması, psikolojik müdahalelerde yalnızca semptomlara değil; bu semptomların kökeninde yatan bilişsel ve duygusal yapıya odaklanılması gerektiğini göstermektedir. Bu doğrultuda, şema terapisi gibi yapısal yaklaşımlar, kekemelikle başa çıkan bireylerin yaşam kalitesini artırmada önemli ve dönüştürücü bir potansiyel taşımaktadır.

Başa çıkmaBilgisayar programlarıErgenler+5
Nilüfer Özkan
Feyziye Schools Foundation Işık University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Isparta ili biber üretim alanlarında Patates Y virüsü'nün belirlenmesi

Bu çalışma, Isparta ili biber üretim alanlarında bulunan Patates Y virüsü (Potato Y Virus: PVY)'nün belirlenmesi amacıyla 2022-2023 yılları arasında yürütülmüştür. Tanılama çalışmalarında, mekanik inokulasyon, DAS-ELISA (Double Antibody Sandwich Enzyme Linked Immunosorbent Assay) ve RT-PCR (Reverse Transcriptase Polimerase Chain Reaction) yöntemleri kullanılmıştır. Arazi çalışmalarında 184 biber örneği toplanmış ve bütün örnekler PVY'ye spesific antiserumlar kullanılarak DAS-ELISA yöntemiyle testlenmiştir. Testlenen bitki örneklerinin 33 adedinin PVY ile enfekteli olduğu tespit edilmiştir. Testlenen örneklerdeki hastalık oranı ise %17.93 olarak belirlenmiştir. DAS-ELISA testinde PVY ile pozitif çıkan yaprak örnekleri mekanik inokulasyon, total RNA izolasyonu ve RT-PCR çalışmalarında kullanılmıştır. Hassas test bitkilerine mekanik inokulasyon sonucunda PVY için tipik belirtiler gözlemlenmiştir. RT-PCR çalışmalarında, PVY'ye özgün primer çiftleri kullanılmış ve PVY'nin 801 bp'lik kılıf protein gen bölgesi çoğaltılarak agaroz jelde UV altında görüntülenmiştir. Agaroz jel elektroforezde PVY'ye özgü beklenen seviyede bant gözlemlenmiştir. Bu çalışma ile, Isparta ili biber üretim alanlarında PVY'nin varlığı ilk kez ortaya konulmuştur.

BiberTeşhisVirüsler
Emre Yağcıoğlu
Isparta University of Applied Sciences · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00

Related subjects