Dentistry
124 theses under this subject heading
Yapay zeka algoritmaları kullanılarak panoramik radyograflar üzerinden bireylerin diş yaşlarının tespiti
Amaç: Çalışmamızda, klasik yaş tahmini metotlarında görülen gözlemci öznelliğinin yaş tahminini etkilemesi, metotların çok fazla zaman ve çaba gerektiren manuel ölçümlere dayanması, örneklem büyüklükleri nedeniyle rutin klinik uygulama zorluğu gibi dezavantajların üstesinden gelmek amacıyla panoramik radyograflar üzerinden diş yaşının yapay zeka algoritmaları kullanılarak otomatik olarak tahmini amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamıza Pamukkale Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Anabilim Dalı arşivinde, 1 Mart 2020- 1 Mart 2022 tarihleri arasında panoramik radyografı bulunan, dahil edilme kriterlerini karşılayan, 6 ile 15 yaşları arasındaki tüm hastalar dahil edilmiştir. Veri setimizi oluşturan 622 bireyin panoramik radyograflarından ve hasta kayıtlarından oluşan verilerden İki Boyutlu Derin Konvolüsyonel Sinir Ağı (2D-DCNN) ve Tek Boyutlu Derin Konvolüsyonel Sinir Ağı (1D-DCNN) teknikleri kullanılarak öznitelik çıkarımı gerçekleştirilmiştir. Öznitelik bilgileri kullanılarak yaş tahmini gerçekleştirmek için ise Genetik algoritma (GA) ve Rastgele Orman algoritması (RF) modifiye edilerek birleştirilmiş ve Modifiye Genetik-Rastgele Orman Algoritması (MG-RF) olarak tanımlanmıştır. Çalışmamızda kullanılan sistemin performansı, kodun uygulanması sırasında hesaplanan MSE, MAE, RMSE ve R2 değerine göre analiz edilmiştir. Bulgular: Uygulanan algoritmalar sonucunda MSE değeri 0,00027, MAE değeri 0,0079, RMSE 0,0888 ve R2 puanı 0,999 olarak tespit edilmiştir. Sonuç: Adli bilimlerde, doğumdan ergenlik çağına kadar, tahmin edilen diş yaşı ve kronolojik yaş arasındaki kabul edilebilir farkının ± 1.00 yıl olarak bildirilmesi nedeniyle çalışmamızın yaş tespitinde etkili bir performans gösterdiği sonucuna varılabilir. Bu nedenle çalışmamızda kullanılan sistemin gelecekte adli bilimler kapsamında kullanılabilir bir nitelik taşıyabileceğini düşünmekteyiz.
Kök kanallarında kırılan kanal aletlerinin çıkarılmasıyla ilgili diş hekimlerinin algı düzeylerinin ölçülmesi; anket çalışması
Amaç: Bu çalışmanın amacı, Türkiye genelindeki diş hekimlerinin kök kanal tedavisi sırasında ne sıklıkla kanal aleti kırdığını belirlemektir. Ayrıca diş hekimlerinin bu komplikasyonu nasıl yönettiklerinin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Yöntem: 23 sorudan oluşan anket diş hekimlerine e-posta ve sosyal medya aracılığı ile ulaştırılmıştır. Ankete 325 diş hekimi geri dönüş sağlamıştır. Anketin ilk bölümünde 5 adet demografik soru yer almaktadır. İkinci bölümde kök kanal şekillendirmesi sırasında kullanılan kök kanal aletleri, bu kök kanal aletlerinin kırılması ve çıkarılmasıyla ilgili 18 adet soru bulunmaktadır. Toplanan verilerin istatistiksel analizi IBM SPSS Statistics 22.0 yazılım programı kullanılarak yapılmıştır. "p<0,05" değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza katılan diş hekimlerinin %39,7'si kök kanallarında alet kırma sıklıklarını ayda birden daha az olarak belirtmiştir. Diş hekimleri alet kırığının sebebi olarak en çok (%44,6) kanal eğelerinin kullanım sayısının artması cevabını vermişlerdir. Kök kanalında alet kırıldığı zaman katılımcıların büyük çoğunluğunun (%66,8) kırılan aleti çıkarmaya veya by-pass etmeye çalıştığı başarılı olamazlarsa kanalın dolumunu tamamlayıp dişi takip ettikleri görülmüştür. Kırılan eğeyi çıkarmak için katılımcıların %42,8'inin hiçbir sistem kullanmadığı, %33,5'inin ultrasonik sistem kullandığı öğrenilmiştir. Alet çıkarma işlemi sırasında katılımcıların büyük çoğunluğunun (%61,8) hiçbir büyütme sistemi kullanmadığı görülmüştür. Sonuç: Diş hekimlerin büyük çoğunluğunun kırılan aleti çıkarmaya veya by-pass etmeye çalışmasına karşın alet çıkarma işlemi sırasında çoğunun bu işlem için özel üretilmiş aletleri ve büyütme sistemlerini kullanmadığı görülmüştür. Ancak bu sistemlerin kullanılmaması kırılan aleti çıkarma işleminin başarısızlıkla sonuçlanmasına neden olabilir. Bu konularda verilecek eğitimlerle diş hekimlerinin kırık alet çıkarma konusunda daha başarılı sonuçlar elde etmesi sağlanabilir.
Kök kanal tedavisinde kullanılan modern irrigasyon tekniklerinin diş hekimleri tarafından bilinirliğinin değerlendirilmesi: Bir anket çalışması
Amaç: Bu çalışmada, Türkiye'deki diş hekimlerinin kök kanal tedavisinde kullandıkları güncel irrigasyon yöntemlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Anket formu 'Survey Monkey' uygulaması kullanılarak hazırlanmıştır. 340 diş hekimi ankete katılım göstermiştir. Toplamda 25 soru içeren anket, 2 bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, katılımcıların demografik özelliklerini sorgulayan 4 soru bulunmaktadır. İkinci bölümde ise katılımcılara kök kanal tedavisinde kullandıkları irrigasyon yöntemleriyle ilgili 21 soru sorulmuştur. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistiksel yöntemler (sıklık ve yüzde dağılımları) kullanılmıştır. Kategorik verilerin karşılaştırılmasında, Pearson ki kare testi uygulanmıştır. Grupları kendi aralarında karşılaştırmak için ise Bonferroni düzeltmesi yapılarak z testi uygulanmıştır. Bulgular: Kök kanal tedavisinde irrigasyon solüsyonu olarak, katılımcılar en fazla Sodyum hipoklorit (NaOCl), Klorheksidin (CHX) ve Etilendiamin tetraasetik asit (EDTA) kullandığını belirtmiştir. Katılımcıların, %39,4'ü %2,5 ve %42,6'sı %5 konsantrasyonda NaOCl kullanmaktadır. Endodonti uzmanlarının büyük bir kısmı (%57,4) kök kanal tedavisi sırasında %2,5 NaOCl solüsyonunu tercih ederken, genel diş hekimleri (%50) en fazla %5 NaOCl solüsyonunu tercih etmektedir. Katılımcıların %53,5'i kök kanallarının dezenfeksiyonunda, irrigasyon aktivasyon tekniklerini kullandığını bildirmiştir. Kök kanal tedavisi sırasında irrigasyon aktivasyon tekniklerini kullanan endodonti uzmanların oranı (%89,7), genel diş hekimlerine (%47,8) ve diğer branşlardaki diş hekimlerine (%43,3) göre anlamlı derecede daha fazladır. Kök kanallarının dezenfeksiyonu aşamasında en fazla kullanılan yardımcı yöntemler sırasıyla; sonik aktivasyon (%53,8), güta perka ile manuel dinamik aktivasyon (%51,1) ve ultrasonik aktivasyon (%37,4) olarak bildirilmiştir. Sonuç: İrrigasyon uygulamalarının kök kanal tedavisi başarısına katkısı dikkate alınması gereken konuların başında gelmektedir. Diş hekimlerinin bu konudaki bilgi düzeylerinin farklı çalışmalarla incelenmesi, irrigasyon uygulamaları ile ilgili yönelimin değerlendirilmesine ve eğitim sistemindeki eksikliklerin giderilmesine yardımcı olabilir.
Diş hekimliğinde sosyal medya paylaşımlarının dental özgüven ve estetik memnuniyet ile benlik saygısı üzerine etkisinin incelenmesi
Amaç: Bu tez çalışması; yetişkinlerin, sosyal medyada karşılaştıkları dental resimler veya reklamların etkisi ile kendi diş estetiği memnuniyetlerini, dental özgüvenlerini ve buna bağlı olarak benlik saygılarını ölçmeyi amaçlamaktadır. Yöntem: 19 ile 59 yaş aralığında sosyal medya kullanan 592 katılımcıya demografik, estetik diş hekimliği ve sosyal medya kullanımı, dental özgüven ve memnuniyetle ilgili sorulardan, benlik saygısını değerlendirmek üzere Rosenberg Benlik Saygısı Envanterinden (RSES) oluşan bir anket uygulanmıştır. Elde edilen veriler SPSS 22.0 yazılımı aracılığıyla değerlendirilmiştir. Pearson ki-kare testi ile değerlendirilmiş, istatistiksel anlamlılık seviyesi p<0,05 olarak belirlenmiştir. Ayrıca frekans analizi yapılarak, sonuçlar yüzde olarak verilmiştir. Bulgular: %61,5'i kadın, %38,5'i erkek olan katılımcıların, yaklaşık yarısından fazlası günde 2 saatten fazla süreyi sosyal medya üzerinde geçirmektedir. Sosyal medyada geçirilen zamanla yaş (p<0,0001), eğitim düzeyi (p<0,0001) ve benlik saygısı (p<0,001) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Benlik saygıları yaş faktörü ile karşılaştırıldığında aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu (p<0,05) sosyal medyada en çok zaman geçiren 19-29 yaş grubunun benlik saygısının diğer gruplara göre düşük olduğu tespit edilmiştir. Ankete katılan kişilerin %60'ına yakının dental özgüvenlerinin, %75'ine yakınının da benlik saygılarının yüksek olduğu, aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişkinin olduğu görülmüştür (p<0,05). Sonuç: Sosyal medya platformları üzerinde uzun zaman geçiren kişilerde benlik saygısı ile birlikte dental özgüvenin düştüğü, estetik tedavilere yönelme eğiliminin ise arttığı belirlenmiştir. Sosyal medyanın etkisinin ve kullanıcı sayısının hızla artması, estetik operasyon geçiren kişilerin sayısının her yıl katlanarak artmasının bir nedeni olabileceğinden, özellikle genç bireylerin, psikolojik sağlıklarını korumak, benlik saygılarını geliştirmek ve kendileri ile ilgili doğru kararlar alabilmeleri için bu platformlarda gördükleri içerikleri eleştirel bir bakış açısıyla değerlendirmeleri gerektiği vurgulanabilir. Anahtar Kelimeler: Benlik saygısı, Dental özgüven, Estetik diş hekimliği, Sosyal medya
Dual cure bulk-fıll kompozit rezinlerin farklı zaman aralıklarında nanosertlik değerlerinin in vitro olarak incelenmesi
Giriş ve Amaç: Bu çalışmada dual cure bulk-fill kompozit rezinlerin farklı zaman aralıklarında nanosertlik değerlerinin in vitro olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada deney grubunda Fill-Up, HyperFIL, Cention N dual cure bulk fill kompozit rezinler ve kontrol grubunda ışıkla sertleşen bir bulk-fill kompozit rezin olan Reveal HD'nin nanosertlik değerleri karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada deney grubunda Fill-Up, HyperFIL, Cention N dual cure bulk fill kompozit rezinler ve kontrol grubunda ışıkla sertleşen bir bulk-fill kompozit rezin olan Reveal HD'nin nanosertlik değerleri karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Fill-Up, Cention N ve HyperFIL kompozit rezinlerin universal rengi Reveal HD nin ise A2 rengi kullanılmıştır. Deney grubunda kullanılacak olan dual cure bulk-fill kompozitler 2 alt gruba ayrılmıştır. 1. grup LED ışık kaynağı ile polimerize edilmiş, 2. grubun ise üretici firmaların talimatları doğrultusunda kimyasal olarak polimerizasyonları sağlanmıştır. Deney grubundaki kompozit rezinler 5 ve 10 mm olmak üzere iki farklı derinlikte silindirik pleksiglas kalıplara yerleştirilmiştir. Kontrol grubunda ise 5 mm derinliğinde kalıplar kullanılmıştır ve polimerizasyonları LED ışık kaynağıyla sağlanmıştır. Örneklerin alt ve üst yüzeylerinin nanosertlik değerleri polimerizasyonlarından 24 saat ve 7 gün sonra Mustafa Kemal Üniversitesi Teknoloji ve Ar-Ge Uygulama ve Araştırma Merkezinde bulunan Hysitron TI 950 TriboIndenter cihazı kullanılarak ölçülmüştür. Her bir örneğin alt yüzey sertlik değeri üst yüzey sertlik değerine bölünerek polimerizasyon dereceleri hesaplanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda veriler %95 güvenle SPSS 21 programı kullanılarak analiz edilmiştir. İstatistiksel değerlendirmeler sonucunda sertlik ölçümü ve polimerizasyon derecesi bulgularına göre dual cure bulk-fill kompozit rezinlerin ışıkla veya kimyasal olarak polimerizasyonlarından 24 saat sonra ve 7. günde ölçülen nanosertlik değerleri ve polimerizasyon dereceleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmemiştir. HyperFIL ve Fill-Up dual cure bulk-fill kompozit rezinlerin ışıkla polimerizasyonlarının nanosertlik ve polimerizasyon derecesi değerlerine bir etkisinin olmadığı görülmüştür. Cention N dual cure bulk-fill kompozit rezin ise bir ışık kaynağı ile polimerize edildiğinde daha yüksek nanosertlik ve polimerizasyon derecesi değerleri elde edilmiştir. Gruplar markalara göre kıyaslandığında her iki polimerizasyon şeklinde de en yüksek nanosertlik ve elastik modül değerlerinin Cention N'e ait olduğu görülmüştür. Işıkla polimerize edilen grupta en yüksek polimerizasyon derecesi değerlerini Cention N gösterirken, kimyasal olarak polimerize edilen grupta ise en yüksek polimerizasyon derecesi değerleri HyperFIL'e aittir. Sonuç: Sonuç olarak test edilen dual cure bulk-fill kompozit rezinlerin 24 saat sonra nihai sertliklerine ve polimerizasyon derecelerine ulaştıkları tespit edilmiştir. Cention N en yüksek sertlik ve polimerizasyon derecesi değerlerini göstermiştir.
Yapay zekâ algoritmasıyla gerçekleştirilen sefalometrik analizin bilgisayar destekli dijital sefalometrik analizle kıyaslanması
Bu çalışmanın amacı; yapay zekâ teknolojisine sahip tam otomatik sefalometrik analiz programlarının, bilgisayar destekli dijital sefalometrik analiz programları kadar güvenilir olup olmadığını gözlemlemektir. Bu amaçla farklı deneyim düzeylerine sahip 3 araştırmacı tarafından manuel olarak işaretlenen ve analiz edilen radyografiler, yapay zekâ algoritmasına sahip tam otomatik dijital sefalometrik analiz programlarından AudaxCeph, OrthoDx ve WebCeph tarafından otomatik olarak işaretlenen ve analiz edilenlerle karşılaştırılmıştır. Tam otomatik sefalometrik analiz programlarının araştırmacı müdehalesi sonrası ölçümlerinin de değerlendirildiği çalışmada 7 hasta grubundan oluşturulmuş 210 dijital sefalometrik radyografi üzerinde 33 anatomik noktanın ( 20 sert 12 yumuşak doku ) X ve Y eksen koordinatları ve 13 açısal, 5 çizgisel, 1 oransal olmak üzere 19 sefalometrik analiz değer ölçümleri incelenmiştir. Elde edilen ölçüm değerlerinin, hasta grupları arasında, belirlenen referans değerlerle karşılaştırılması sonucunda AudaxCeph programının yaptığı ölçümlerde; Ba, Sigmiod Notch, Gl', N,' Sn', A' noktaları koordinatlarında ve U1-NA° U1-NA (mm), Fasiyal açı, Y aksı açısı, Jarabak oranı değerlerinde, OrthoDx programının yaptığı ölçümlerde; Pt, N' noktaları koordinatlarında ve Fasiyal açı, Y aksı açısı, U1-NA (mm) değerlerinde, WebCeph programının yaptığı ölçümlerde Prn, A' noktaları koordinatlarında ve Fasiyal açı, Y aksı açısı, Gonial açı, U1-NA°, U1-NA (mm) değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark görülmüştür. Araştırmacı müdahalelerinden sonra farkların bir kısmı ortadan kalkmıştır. Sert doku koordinatları ölçümlerinde en başarılı program WebCeph, yumuşak doku koordinatı ve analiz değerleri ölçümünde OrthoDx programı olmuştur. AudaxCeph programı sert doku koordinatı ölçümleri yumuşak dokuya göre daha güvenilir bulunmuştur. Tüm yapay zekâ algoritmasına sahip programlar başarılı olarak kabul edilse de daha doğru sonuçlar elde edebilmek için araştırmacı müdahalesine ihtiyaç olduğu düşünülmektedir.
Şeffaf plak tedavisinin klinik etkinliğinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi
Çalışmamızın amacı; şeffaf plak tedavisinin klinik etkinliğinin geleneksel sabit ortodontik tedaviyle kıyaslanmasıdır. Çalışmaya dahil edilen 30 bireye Clear Aligner (CA) şeffaf plak sistemi (Grup 1) ve geleneksel sabit ortodontik tedavi (Grup 2) uygulandı. (n=15) Ağrı hissi skala kullanılarak apareyler uygulanmadan hemen önce (T0), uygulama seansı (T1), sonrası 1. saat (T2), 2. saat (T3), 4. saat (T4), 24. saat (T5), 2.gün (T6), 1. hafta (T7), 1. ay (T8) ve anterior çapraşıklığın giderildiği seans (T10) zamanlarında değerlendirildi. T0 ve T8 zamanlarında toplanan tükürük örnekleriyle bakteriyel flora analiz edildi. T0, T7, T8 ve uygulama sonrası 3. ay (T9) zamanlarında plak indeksi (Pİ), kanama indeksi (Kİ) ve gingival indeks (Gİ) değerleri ölçüldü. Hastaların memnuniyet düzeyleri anketlerle T2 ve T10 zamanlarında belirlendi. T0 ve T10 zamanlarında yapılan ağız içi taramalarla dental ark değişimleri değerlendirildi. Tüm bireylerde maksiller interkanin, interpremolar, intermolar ve dental ark değerlerinin zamanla arttığı saptandı. (p<0,05) Tüm zamanlarda Pİ, Gİ ve SKİ değerlerinin Grup 2'de yüksek olduğu görüldü. (p<0,05). Grup 1'de T1 zamanında hissedilen ağrı düzeyi Grup 2'ye göre anlamlı olarak yüksekti. (p=0,028) Hastaların memnuniyet düzeyi Grup 1'de Grup 2 'ye oranla yüksekti. (p˂0,05) Grup 1'de Lactobacillus sp.(p=0,007), Streptococcus sp.( p=0,024) ve Neisseria sp. (p=0,022) yoğunluğu zaman içinde düşüş gösterdi. Gruplar arası karşılaştırmada T8'de Lactobacillus sp. (p=0,005) ve Streptococcus sp. (p= 0,013) türlerinin Grup 2'de yüksek olduğu gözlendi. Şeffaf plakların sabit apareylere göre mikrobiyal flora ve periodontal sağlığa olumsuz etkisinin daha az olduğu gözlendi. Ayrıca şeffaf plak tedavisinin daha az ağrı ve yüksek memnuniyet göstermesi, sabit ortodontik tedaviye göre avantajlı olduğunu düşündürmüştür.
Farklı marka implant frezleri ile yapılan osteotomilerde kemikte meydana gelen sıcaklık değişimlerinin in-vitro olarak incelenmesi
Bu tez çalışmasında farklı firmalar tarafından üretilmiş implant frezleri ile yapılan drilleme esnasında, kemikte meydana gelen sıcaklık değişimlerinin in-vitro olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada taze sığır kaburgasından elde edilmiş kemik bloklar kullanılmıştır. Kemik bloklar üzerinde Ankylos, Astra Tech, Nobel Biocare, Bredent ve Straumann implant markaları tarafından üretilen frezler ile 2 kg sabit basınç altında 30±2 C'lik ortam sıcaklığında drilleme işlemi yapılmıştır. Kemik bloklara 5. ve 10. mm derinliklere iki adet K tipi termocouple sensör yerleştirilmiş ve implant frezine 1 mm mesafedeki sıcaklık değişimleri ölçülmüştür. Çalışmamızda, implant yuvası hazırlanması için farklı koşullarda çalışma modelleri oluşturulmuştur. Grup1'de ilk defa kullanılan frezlerle 150 rpm hızda irrigasyonsuz, grup 2'de ilk defa kullanılan frezlerle 1200 rpm hızda 40 ml/dk irrigasyon ile grup 3'de 30. defa kullanılan frezlerle 150 rpm hızda irrigasyonsuz, grup 4'de 30. Defa kullanılan frezlerle 1200 rpm hızda 40 ml/dk irrigasyon ile çalışılmıştır. Yapılan tüm osteotomi işlemleri 3,5±0,3 mm çaplı frezler ile 8 sn süre periyodunda gerçekleştirilmiş ve eşit zaman aralıklarında elde edilen sıcaklık değerleri kaydedilmiştir. Verilerin istatistiksel analizinde Repeated Measures ve Kruskall Wallis-H testleri kullanılmıştır. İmplant frezlerinin drilleme esnasında kemikte oluşturdukları sıcaklık değişiklikleri ile frezlerin arasında anlamlı bir fark gözlenmemiştir (p<0.05). Grupların hiçbirinde, çalışma boyunca kritik sıcaklık değerlerine (47C+) ulaşılmamıştır. 5. ve 10. mm derinliklerde kullanılan sensörlerdeki sıcaklık değişimlerinin de birbirine yakın olduğu görülmüştür. Ayrıca, irrigasyonsuz ve irrigasyonlu çalışılan sistemlerde ortalama sıcaklıkların birbirine yakın olmakla beraber; ancak başlangıç sıcaklığı çıkartılarak elde edilen fark değerlerinin, irrigasyonsuz sistemlerde anlamlı düzeyde yüksek olduğu hesaplanmıştır. Çalışmamızın sonuçları, implant frezlerinin kemik bloklarda üretici firmaların farklılığına (Ankylos, Astra Tech, Nobel Biocare, Bredent, Straumann firmaları) ve kullanım sayısına bağlı olarak önemli ölçüde sıcaklık artışlarına neden olmadığını göstermiştir. Ayrıca, irrigasyonlu ve irrigasyonsuz sistemlerin, önerilen koşullarda kullanıldığı sürece güvenli oldukları sonucuna ulaşılmıştır.
Ailesel dental transpoziyon olgularında ekzom dizileme yöntemi kullanılarak aday gen araştırılması
Amaç: Dental transpozisyon, diş sürme mekanizmasındaki bozulmaya bağlı olarak iki komşu dişin yer değiştirmesi şeklinde tanımlanmaktadır. Günümüze kadar çeşitli sınıflandırmalar yapılmıştır. Güncel sınıflamada ise tamamlanmış ve tamamlanmamış dental transpozisyon olmak üzere iki alt birime ayrılmaktadır. Dünya popülasyonundaki prevalansı %0,1-2,4 arasında olmakla birlikte, Türk popülasyonundaki prevalansı %0,1 ve %0,6 arasında değişmektedir. Genel olarak tek taraflı olarak görülmekte ve kadınlarda daha sık ortaya çıkmaktadır. Etiyolojisinde kalıtım, travma, migrasyon, vb. gibi teoriler yer almakla birlikte etiyolojisi günümüze kadar tam olarak aydınlatılamamıştır. Ancak ailesel kümelenme göstermesi, doğumsal kalıtımsal geçiş gösteren diş eksikliği (agenezi) gibi bazı dental anomalilerle yakın ilişkili olması ve dudak-damak yarığı (DDY) (%4-18)- Down (%3-15) sendromu gibi sendromlarla birlikte ortaya çıkması gibi sebeplerle kalıtımsal olabileceği bildirilmiştir. Fakat, genetik olarak bu anomaliye sebep olabilecek gen veya değişimleri (varyasyon) tespit etmeye yönelik herhangi bir çalışma yapılmamıştır. Bu tez çalışmasında sendromik olmayan ailesel dental transpozisyona sahip bireylerde; transpozisyona sebep olabilecek gen ve değişimlerin tespit edilmesinin yanı sıra, transpozisyonla birlikte görülen anomali ve sendromlara (agenezi, Down, DDY) sebep olan genlerdeki yeni değişimlerin saptanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 3 aileden toplam 6 birey (5E, 1K) dahil edilmiştir. Bireylerden DNA eldesi için swab çubuğu ile yanak epitelinden örnek alınmıştır. Bu örneklerden genomik DNA izole edilerek, kullanılan kitin protokolüne uygun olarak NovaSeq Illumina 6000 cihazı ile tüm ekzom dizileme (TED) yapılmıştır. Elde edilen veri biyoinformatik yöntemler ile analiz edilerek aday genler belirlenmiştir. Bu genler; daha önce bilinen genlerden olması, dental gelişimde rol oynayan bir yolağın içinde yer alması, dental transpozisyon ile akraba dental ageneziye bağlı bir yolağın içinde yer alması, DDY ve Down sendromu gibi dental transpozisyonun görüldüğü sendromlara sebep olan bir yolağın içinde yer alması, Minor Alel Frekans değerinin popülasyon çalışmalarıyla uyumluluk göstermesi (MAF<%0,6) gibi kriterler kullanılarak yorumlanmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan bütün bireylerde etkilenen dişlerden bir tanesinin kanin diş olduğu, transpozisyonun sağ ve sol tarafta eşit olmak üzere tek taraflı olarak ortaya çıktığı, kadınlarda daha çok görüldüğü tespit edilmiştir. Dental transpozisyonun gömük diş, sürme gecikmesi, persiste süt dişi ve konjenital 3. molar agenezi ile birlikte görüldüğü bulunmuştur. Ancak 3. Molar dışında herhangi bir agenezi (özellikle lateral dişlerde) veya peg-shape lateral dişe rastlanmamıştır. Daha önce dental gelişimde rol oynadığı bildirilen DSPP, DSP, GLI3 PRICKLE2 genlerinde, dental transpozisyona sebep olabileceği düşünülen değişimler saptanmıştır. DSPP genindeki değişimlerin otozomal dominant (OD) dentinogenesis imperfekta, dentin displazisi gibi gibi dokusal problemlere yol açtığı bilinmektedir. Bizim bireylerimizde de homozigot karakterde DSPP değişimleri bulunmasına rağmen bu tip hastalıklar görülmemiştir. Bu sebeple bu genin dental transpozisyonda rol oynama ihtimali düşük görülmektedir. Ancak DSPP geninde ayrıca heterozigot bir değişimin bulunması ve DSPP'nin WNT yolağı ile ilişkisi sebebiye agenezi mekanizmasında rol oynayabileceği göz önüne alındığında dental transpozisyon mekanizmasında etkili olabileceği düşünülmüştür. Sanger dizi analizi ve segregasyon analizi ile doğrulama çalışmaları gerekmektedir. Yine DSP ve GLI3 genlerinin dental gelişimde rol aldıkları, sendromik ve sendromik olmayan agenezi-oligodonti ile ilişkilendirildikleri bilinmektedir. Bu değişimlerin görüldüğü bireylerde bu genlerde homozigotik karakterde değişimler bulunmasına rağmen hipodonti-agenezi görülmemiştir. Fakat DSP ve GLI3'ün dental gelişimde rol oynaması, GLI3 geninin dental gelişimde önemli bir görev gören SHH yolağı ile ilişkili olması, yine GLI3 geninin kraniyofasiyal iskeletsel morfolojinin belirlenmesinde etkili olabileceği düşünülmesi sebebiyle bu iki genin de dental transpozisyon mekanizmasında düşük de olsa etkili olabileceği düşünülmüştür. Ancak etkilenmemiş aile bireylerinin de dahil olduğu bir gruba Sanger dizi analizi ve segregasyon analizi ile bu durumun doğrulanması gerekmektedir. PRICKLE2 geninin düzlemsel hücre polaritesi (PCP) sisteminde görev alması, hücresel davranış, sinyalizasyon ve biyolojik süreçlerde yer alması ve amelogeneziste rol oynaması sebebiyle dental transpozisyon mekanizmasında görev alabileceği düşünülmüştür. Bu değişimin bireylerde heterozigot karakterde görülmesi de OD geçişli bir anomali olabileceğini ve hafif bir fenotip olarak dental transpozisyonun ortaya çıktığını düşündürmüştür. PRICKLE2 geninin dental transpozisyonun yanı sıra diğer dental anomalilerin oluşmasında da rol oynayabileceği düşünülmüştür. Çünkü PRICKLE2 değişimi tespit edilen ailedeki indeks bireyde dental transpozisyona ilave olarak 3. molar eksikliği, diş gömüklüğü, sürme gecikmesi, mandibular retrognati, üst keser retroklinasyonu; ebeveynde ise ilave olarak 3. molar eksikliği tespit edilmiştir. Ayrıca PRIKCLE2 geni ageneziye, kötü şekilli dişlere ve kök eksikliğine sebep olan WNT yolağında yer almaktadır. Bu bilgiler ışığında en muhtemel adayımız olarak PRICKLE2 geni görülmüştür. Ancak kesin sonuçlara ulaşabilmek amacıyla bu genin dental transpozisyon göstermeyen aile bireylerinin de dahil olduğu tüm aile üzerinde yapılacak Sanger dizi analizi, segregasyon analizi ile doğrulanması ve sağlıklı popülasyonlar üzerinde yapılacak ileri çalışmalarla kesinleştirilmesi ve hayvan modelinde fonksiyon testleri yapılması planlanmaktadır. Bunlara ilave olarak Gli3 eksikliği olan farelerde DDY görülmesi, SHH yolağında yer alan GLI3 ve WNT yolağında yer alan PRICKLE2 genlerinin Down sendromunda salınımının değiştiğinin bilinmesi, ailesel dental transpozisyonun bu hastalıklarda subklinik fenotipik bir dışavurum olabileceği düşünülmüştür. Ancak özellikle DDY'de literatürle uyumlu olarak; dental anomalilerin daha çok yarık bölgesindeki alveolar kretlerin ve diş germlerinin yer değiştirmesi, cerrahi işlemler sebebiyle oluşan skar dokusunun etkisiyle maksiller gelişim yetersizliği görülmesi gibi çevresel etmenler sebebiyle oluşmasının daha muhtemel olduğu öngörülmüştür. Dental gelişimde çok önemli rol oynadığı bilinen ve daha önce mandibular kanin transpozisyonunda etiyolojik faktör olabileceği düşünülen MSX1 ve PAX9 genlerinde herhangi bir anlamlı değişim bulunamamıştır. Sonuç: Bu tez çalışmamızda dental transpozisyonun daha çok maksiller kaninlerde, sağ ve solda eşit olmak üzere tek taraflı, daha çok kadınlarda görülmesi gibi genel literatür bilgileriyle uyumlu sonuçlar elde edilmiştir. Diş gelişimi ve herediter karaktere sahip dental agenezi mekanizmasında görev alan bazı genlerde değişimler saptanması ve ailesel kümelenme sebebiyle dental transpozisyonun da OD geçişli kalıtımsal bir karakter gösterebileceği tespit edilmiştir. Diş gelişiminin karmaşık yapısı sebebiyle dental transpozisyon oluşumunda tek bir gen değil de multifaktöriyel etkileşimlerin görev aldığı düşünülmüştür. Ancak kesin sonuçlar için daha ileri aile çalışmalarına ihtiyaç duyulduğu tespit edilmiştir. Ayrıca etkilenen tüm dişlerin maksiller kaninler olması sebebiyle migrasyon teorisinin de göz ardı edilmemesi gerektiği ortaya çıkmıştır. Bu çalışmada kullanılan TED yönteminin aday gen belirlemede efektif olduğu bulunmuştur. Elde edilen bulguların dental gelişimin daha iyi anlaşılmasına önayak olacağı, böylece bu tip anomali ve maloklüzyonlara farklı bir bakış açısı getirilerek erken dönemde en uygun teşhis ve tedavi imkânı sunulabileceği değerlendirilmiştir.
Okul öncesi çocukların diş tedavi ihtiyacı ve davranış rehberliği tipinin tele diş hekimliği ile saptanması
Diş çürüğü, çocuklarda en sık görülen kronik hastalıklardandır. Son yıllarda, dental genel anestezi uygulaması artmaktadır ve bu artış özellikle okul öncesi çocuklardadır. Diş çürüğü, önlenebilir ve tedavi edilebilir olmasına rağmen bilişsel ve psikolojik gelişimin erken safhalarındaki çocuklarda tedavi ihtiyaçlarının karmaşıklığı tedavileri güçleştirmektedir. Tele tıp uzak mesafelerden tanı, konsültasyon, akut veya kronik hastalıkların takibi için bilgi tabanlı ya da iletişim sistemlerinin kullanılmasıdır. Tele diş hekimliği ağız- diş sağlığını iyileştirmek amacıyla hasta eğitimi, konsültasyon ve ağız içi muayene ve/veya hasta ön değerlendirmesinin videolu görüşme ve/veya fotoğraf alınarak, bir diş hekimi tarafından kullanıldığı tele tıp uygulamalarının bir dalıdır. Bu çalışmanın amacı, çocuk diş hekimliğinde ilk adım olan klinik muayene sırasında belirlenen tedavi ihtiyacı ve önerilen davranış rehberliği tipinin, tele diş muayenesi ile arasındaki uyumu incelemektir. Çalışmaya, kliniğimizden ilk muayene randevusu alan 4-6 yaş arası sağlıklı ve başka bir tıbbi işlem sebebiyle genel anestezi endikasyonu olmayan, özel bakım ihtiyacı bulunmayan 12' si kız, 17' si erkek toplam 29 çocuk, velinin onamı alınarak dahil edildi. Klinik muayene; diş kliniğinde çocuk, diş hekimi koltuğunda oturup reflektör ışığı altında ayna ve sond kullanılarak velisi eşliğinde yapıldı. Tele diş muayenesi; randevulaşılan saatte telefonda çocuk ve velisiyle videolu görüşme yoluyla yapıldı. Her iki muayenede de verilerinin kaydedilip karşılaştırılabilmesi için bir form kullanıldı. Bu formda ağrı şikayeti: spontan ağrı, provake ağrı, gıda sıkışma ağrısı (var/ yok) kaydedildi, ağız içi muayene sonrası iki görüşmede de dmf indeksi kaydedildi ve tedavi ihtiyacı tipi elektif veya acil olarak iki kategoriye ayrıldı. Tedavileri için öngörülen davranış rehberliği tipi belirlenirken; çocuğun dental ve tıbbi hikayesi, işbirliği yeteneği dikkate alındı. Tedavi ihtiyacı olan çocuklar için öngörülen davranış rehberliği; non farmakolojik ve farmakolojik olarak iki kategoriye ayrıldı. Çocuğun diş tedavisi sırasında çocuğun olası davranış tipi ebeveynin görüşüne göre Frankl skalası ile kaydedildi. Çalışmaya başlanmadan önce, iki araştırmacı arasındaki uyum örneklem dışındaki 25 başka hasta üzerinde değerlendirildi ve iki araştırmacı arasında %100 (yüksek uyum, p= 0,001) uyum gözlemlendi. Çalışmada elde edilen bulgular değerlendirilirken, istatistiksel analizler için IBM SPSS Statistics 27.0 programı kullanıldı. Verilerin tanımlayıcı istatistikleri ortalama, standart sapma, frekans olarak verildi. İki muayene tipi arasındaki uyumun değerlendirilmesinde Mc Nemar testi kullanıldı, uyum katsayısı için Kappa değeri hesaplandı. Anlamlılık p< 0.05 düzeyinde değerlendirildi. Klinik muayene ve tele diş muayenesiyle belirlenen; spontan ağrı (p= 1,000), provake ağrı (p= 1,000), gıda sıkışması ağrısı varlığı (p= 0,289), acil diş tedavisi ihtiyacı (p= 0,125), elektif diş tedavisi ihtiyacı (p= 1,000), davranış rehberliği tipi (p= 0,625). İki muayene tipi arasında acil tedavi ihtiyacı kararı verilirken uyum düzeyi %78.9, (yüksek uyum, p= 0.000), elektif tedavi ihtiyacına karar verilirken %65.1 (yüksek uyum, p= 0,001), davranış rehberliği tipi belirlenirken %71.7 (yüksek uyum, p= 0,001) olarak saptanmıştır. Çalışmamızın sonucunda, okul öncesi çocuklardan oluşan bu örneklemde; Tele diş muayenesi acil ve elektif tedavi ihtiyacının ayırt edilmesi ve davranış rehberliği tipi öngörüsünde klinik muayeneyle yüksek seviyede uyumlu saptanmıştır. Çocuk ve hekimin bir araya gelmesi güç olan şartlarda tele diş hekimliğinin hastaların ilk muayenesi amacıyla kullanılabilir. Anahtar kelimeler: Tele-tıp, tele-diş hekimliği, çocuk diş hekimliği
Okul çağı çocuklarında lokal anestezi uygulamasında anlat-göster-uygula yönteminin dental kaygı üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Dental kaygı endişe durumu olarak tanımlanır, diş hekimi ziyareti/tedavisinden önce meydana gelir ve genellikle tüm farklı dental korkuları kapsayacak bir terimdir. Dental enjeksiyon kaygısı dental kaygının en sık bildirilen nedenidir. Diş çürüklerinin tedavisinde lokal anestezi uygulaması sıklıkla gerekmektedir. Diş hekimi ziyaretinde ise kaygıyı azaltmak adına iletişim temelli davranış rehberliği yöntemleri uygulanmaktadır. Şiddetli kaygı durumlarında ise bazı durumlarda ileri davranış rehberliği tekniklerine başvurmak gerekebilir. Bunlar içerisinde "anlat- göster- uygula" en sık kullanılan ve ebeveynlerin çoğunluğu tarafından uygulanması onaylanan bir iletişim yoludur. Çalışmamızda lokal anestezi uygulanırken anlat-göster-uygula (TSD) yöntemiyle enjektörün tanıtılmasının çocuğun kaygısı üzerine etkisini incelemek amaçlanmıştır. Çalışmaya kliniğimize başvuran bukkal infiltrasyon lokal anestezisiyle diş tedavisi gerekliliği bulunan; daha önce enjeksiyonla diş tedavisi yapılmamış, acil tedavi ve özel bakım gereksinimi olmayan 17'si kız 12'si erkek 5- 7 yaş arası toplam 29 çocuk velinin onamı alınarak dahil edildi. İlk randevu alıştırma niteliğinde olup enjeksiyon gerektirmeyecek türden koruyucu işlem (fissür örtücü, flor, politür) uygulandı. Alıştırma randevusunun sonunda çocuğun sürekli kaygısı alıştırma randevusunun sonunda "klinikte diş tedavisi olan bir çocuğu çizer misin" komutuyla resimle projekte edilen HFD (Bir İnsan Çiz) skalasıyla ve ebeveyn yanıtına dayalı Çocuklarda Dişhekimliği Korkusu Alt Skalası (ÇDKAS) ile değerlendirildi. Annenin- birinci derece bakım verenin kaygısını ölçmek için Modifiye Dental Kaygı (MDAS) Ölçeği ve Dental anksiyete envanteri kısa formu (S-DAI) kullanıldı. Çocuğun tedavideki uyumu Frankl Davranış Skalası (FDS) ile değerlendirildi. Örneklemin yarısına 2. randevuda TSD davranış rehberliği ile enjektör ve ekipmanları tanıtılarak diğer yarısına 3. randevuda tanıtılarak enjeksiyon yapılıp her çocuk kendi içinde kontrollü olarak değerlendirildi. Enjektör gösterilen grupta şırınga için içi boş tüp benzetmesi yapılarak şırınga ile iğne gibi ekipmanlar çocuğun gözü önünde birleştirildikten sonra enjeksiyon işlemine geçildi. Enjeksiyon sonrası anlık kaygıyı belirlemek için çocuğa nasıl hissettiği sorularak anlık kaygı 5 adet yüz resmi içeren Yüz Görüntüsü Ölçeği (FIS) ne göre değerlendirildi. 2. ve 3. randevuların sonunda çocuk tarafından resimle projekte edilen sürekli kaygı ölçümü alıştırma randevusundaki gibi resim çizdirilerek yapıldı. Enjektörün saklanarak enjeksiyonun yapıldığı randevuda enjektör ve ekipmanları çocuğun görüş alanının dışında tutularak gözler kapalı biçimde uygulandı. Enjeksiyon sonrası anlık kaygıyı belirlemek için çocuğa nasıl hissettiği sorularak FIS'a göre değerlendirme yapıldı. Çocuğun anestezi uygulanan randevulardaki uyumu Modifiye Frankl Davranış Skalası (MFDS) ile anestezi uygulamasına bağlı ağrı miktarı ise enjeksiyon sırası, öncesi ve enjeksiyon sonrası video kayıtlarına bakılarak Ses-Göz-Motor (SEM) ölçeğiyle değerlendirildi. Çalışmada elde edilen bulgular değerlendirilirken, istatistiksel analizler için Spearman's korelasyon testi, bağımsız örneklem t testi, Mann Whitney U testi kullanıldı. Verilerin tanımlayıcı istatistikleri medyan, min-maks, ortalama, standart sapma olarak verildi. Anlamlılık p< 0.05 düzeyinde değerlendirildi. Enjektörün gösterilip gösterilmemesine bağlı olmaksızın: 2.ve 3. randevularda; çocuk tarafından resimle projekte edilen sürekli dental kaygı (p=0.740), lokal anesteziye karşı davranış uyumu (p=0.085), ebeveyn yanıtına dayalı çocuğun sürekli kaygısı ve ebeveynin dental kaygısı arasındaki ilişki (p=0.585); 2. ve 3. randevulardaki enjeksiyon sırasındaki ağrı (0.471), 3. randevudaki enjeksiyon öncesi ve sonrası ağrı ilişkisi (p=0.135) anlamlı bulunmadı. 2. ve 3. randevularda anlık dental kaygı ilişkisi (r=0.491 p=0.007 orta düzey uyum), 2. randevudaki enjeksiyon öncesi ve sonrası ağrı ilişkisi (r=0.422 p=0.023 orta düzey uyum) anlamlı bulundu. 3. randevuda enjeksiyon sırasındaki ağrı değerleri enjektör ve ekipmanları gösterildiği ve gösterilmediğinde farklı bulunmadı (p=803) Cinsiyete göre değerlendirme yapıldığında ebeveyn yanıtına dayalı çocuğun sürekli kaygı (p=0.947), alıştırma randevusu çocuk tarafından resimle projekte edilen sürekli dental kaygı (p=0.303); enjektörün gösterilme sırasının: enjektörün ilk kez 2. randevuda gösterildiği çocuklar ile ilk kez 3. randevuda gösterildiği çocuklar arasında anlık dental kaygı (p=0.447) (p=0.731), lokal anesteziye karşı uyum (p=0.635) (p=0.106), çocuk tarafından resimle projekte edilen sürekli dental kaygı (p=0.317) (p=0.877), enjeksiyon sırasındaki ağrı arasında (p=0.175) (p=0.803) anlamlı fark bulunmadı. Çalışmamızda ebeveyn kaygı düzeyinin, cinsiyetin, enjektörü gösterip göstermemenin veya gösterme sırasının kaygı düzeyine, ağrıya ve anestezi sırasındaki davranışlara etkisi olmadığı saptandı. Bu sebeple genel kanının aksine Okul çağı çocuklarında (5-7 yaş) TSD yöntemi kullanılarak enjektör gösterilerek de tedavilerin yapılabilabileceği düşüncesindeyiz Anahtar Kelimeler: Anlat-Göster-Uygula, dental kaygı, lokal anestezi, HFD, çocuk diş hekimliği
Zihinsel engelli çocuklarda ağız diş sağlığı taraması, tedavisi ve iki yıllık izlem sonuçları
Genel sağlık sorunları içerisinde, ağız ve diş sağlığı ile ilgili olan sorunlar büyük yer kaplamaktadır. Ağız ve diş sağlığı, çocukların fiziksel ve psikolojik gelişimlerini etkileyen bir faktördür. Zihinsel engelli çocuklarda özellikle fiziksel yetersizlik, düşük zeka bölümü, kapanış bozuklukları, ağzın gelişim bozuklukları, çiğneme ve yutkunmadaki yetersizlikler ağız diş sağlığı ile ilgili sorunlara neden olmaktadır. Buna bireyin ağız bakımının yetersizliği, yumuşak, çürük yapıcı gıdaların çok kullanımı, kötü ağız bakımı eklenince sorun daha çok büyümektedir. Bu çalışmanın amacı, Adana ili sınırları içerisinde eğitim veren bir adet Özel Eğitim ve Rehabilitasyon kurumunda eğitim alan zihinsel engelli 6-16 yaş aralığındaki çocukların ağız ve diş sağlığı durumlarının tespiti, ebeveynlerinin ağız ve diş sağlığı hakkındaki bilgi, tutum ve davranışlarının belirlenmesi, velilere ağız bakımı eğitimi verilmesi ve diş tedavisi ihtiyacı olan çocukların diş tedavilerinin okullarında velileri ve eğitmenlerinin gözetiminde yapılması ve ağız bakımı eğitimi verilen ebeveynlerin çocuklarının yapılan tedavilerinin ve ağız bakım durumlarının ikinci yılın sonunda izlenmesidir. Çalışmaya 59 çocuk dahil edilmiştir. Ebeveynlere diş fırçalama eğitimi verilmiştir. Çocukların yaş ortalamaları 12,1±2,5 (range: 6-18) ve % 59,3?ü erkek, % 40,7?si kızdır. Engel gruplarına bakıldığın da 11?i (% 18,6 ) down sendromu, 7?si (% 11,8) otistik, 36?sı (% 61) mental retardasyon ve 5?i (% 8,5) serebral palsi engel grubunda olan çocuklardır. Yapılan ağız sağlığı taramasında DMFT 2,85 olarak belirlenmiştir. Gezici ağız diş sağlığı aracında diş tedavisine izin veren çocukların diş tedavilerinin tamamlanmasının ardından ikinci yıl ağız sağlığı taraması yapılmış ve başlangıçta 2,1±1,6 olan plak indeks ortalaması bitimde 1,1±0,7 olarak kaydedilmiştir.
Diş hekimlerinin mesleki sağlık sorunlarına yönelik farkındalıklarının ve lazer uygulama durumlarının belirlenmesi
Tanımlayıcı-kesitsel tipteki bu çalışmaya Gaziantep ilinde kamu, özel ve diş hekimliği fakültesinde çalışmakta olan tüm diş hekimleri alındı (n=328). Evrene ulaşım oranı %95,4 olarak gerçekleşti. Çalışmada diş hekimlerinin genel sağlık durumlarının, mesleki sağlık sorunlarınının, koruyucu uygulamalarının ve lazer kullanımlarının belirlenmesi amaçlandı. Toplanan veriler tanımlayıcı istatistikler, Kruskal Wallis, Mann-Whitney U ve ki-kare testleri kullanılarak analiz edildi. Çalışma sonuçlarına göre diş hekimlerinin %62,0'ı erkek, %55,9'u 10 yıldan az deneyime sahipti. Katılımcıların ortalama yaşı 36,66±11,77 yıl idi. Diş hekimlerinin %68,1'i sağlık durumlarının iyi ya da çok iyi olduğunu bildirdi. Diş hekimleri arasında işle ilgili en az bir sağlık sorunu prevalansının %86,6 olduğu saptandı. Kas-iskelet sistemi rahatsızlıkları diş hekimlerinin en sık yaşadığı problemdi (%70,9), bunu perkütan yaralanmalar (%63,9) takip etti. Diş hekimlerinin büyük çoğunluğu (%91,7) Hepatit B'ye karşı aşılanmıştı. Eldiven (%99,4), maske (%98,4) ve önlük (%96,8) en çok kullanılan kişisel koruyucu ekipmanlar olarak belirlendi. Dental uygulamalarda amalgamı kullanan diş hekimlerinin çoğu (%63,6) amalgam atıklarını uygun olarak bertaraf ettiğini bildirdi. Dental uygulamalarda lazer, diş hekimlerinin %16,3'ü tarafından kullanılmaktaydı. Sonuç olarak mesleki rahatsızlıkların diş hekimleri arasında yaygın olduğu ve koruyucu önlemlerin çoğu diş hekimi tarafından alındığı belirlendi. Diş hekimlerinin günlük hasta sayıları için üst sınır getirilmesi ve diş hekimlerinin çalışırken dinlenmek için yeterli zaman ayırmalarının sağlanması yararlı olacaktır. Özel sağlık kurumlarında amalgam atıklarının bertarafı için yeni düzenlemeler ve denetlemeler yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Diş Hekimleri, Gaziantep, Mesleki Sağlık Sorunları.
Nervus maxillaris ve dallarının anestezi bölgelerinin radyolojik anatomisi
Nervus maxillaris ve dallarının anestezisi klinikte birçok amaçla kullanılabilmektedir. Bu çalışmada nervus maxillaris ve dallarından olan nervus nasopalatinus, nervus infraorbitalis, nervus palatinus minor ve nervus palatinus major'un kemik yapılar üzerindeki seyri ve bu kemik yapıların morfometrik özelliklerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla 150 sağlıklı bireyin Konik-Işınlı Bilgisayarlı Tomografi görüntüleri retrospektif olarak değerlendirildi. Bu görüntüler üzerinde foramen nasopalatinum, canalis incisivus, foramen incisivum, sulcus infraorbitalis, canalis infraorbitalis, foramen infraorbitale, fossa pterygopalatina, canalis palatinus major, canalis palatinus minor, foramen palatinum majus, foramen palatinum minus incelendi. Veriler cinsiyet ve yaşa göre değerlendirildi. Sagital düzlemde foramen nasopalatinum'un çapı 4.13±1.08 mm, foramen incisivum'un çapı 6.47±1.41 mm, canalis incisivus'un uzunluğu 12.56±2.53 mm ve canalis incisivus açısı 74.28±7.72º olarak saptandı. Canalis incisivus'un sagital düzlemde en sık silindir şeklinde (%28.7), koronal düzlemde Y şeklinde (%63.3) olduğu saptandı. Transvers düzlemde foramen nasopalatinum ve foramen incisivum şekli en sık yuvarlak olarak saptandı (sırasıyla %75.3, %62.7). Foramen nasopalatinum'daki açıklık sayısı en sık iki adet (%63.3), foramen incisivum'daki açıklık sayısı en sık bir adet (%53.3) saptandı. Sulcus infraorbitalis ve canalis infraorbitalis'in uzunluğu sırasıyla 21.91±3.93 mm ve 8.37±1.78 mm saptandı. Foramen infraorbitale margo infraorbitalisin 7.43±1.41 mm altında, orta hattın 23.48±2.33 mm lateralinde ve cildin 9.73±2.16 mm altında olduğu saptandı. Foramen palatinum majus'un en sık 3. maksillar molar diş hizasında (%66), okluzal düzlemden 19.46±2.19 mm yukarıda, orta hattan 14.98±1.45 mm lateralde olduğu saptandı. Foramen palatinus majus ile canalis pterygoideus arası mesafe 28.20±3.36 mm, canalis pterygoideus ile fissura infraorbitalis arası mesafe 9.00±2.62 mm olarak saptandı. Elde edilen bulguların özellikle maksillofasial cerrahide yol gösterici ve literatüre katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
Alt çene lingual ark yer tutucu apareyinin dişsel ve iskeletsel etkilerinin değerlendirilmesi
Dewey, 1904 yılında alt çene lingual ark apareyinin Lourie tarafından kullanıldığını belirtmiştir. Mershon ise bu apareyin popüler hala gelmesinden sorumludur. Gerçekte Nance, alt çene lingual ark apareyinin karışık dişlenme döneminden daimi dişlenme dönemine geçişte daimi molar ve kesici dişlerin arasındaki mesafeyi korumak için kullanım endikasyonunu tanımlamıştır. Özellikle süt II. molar dişlerin erken kaybı dental arkta büyük etkiler yaratmakta ve daimi dişlerde çapraşıklık oluşmasına, daimi dişlerin gömülü kalmasına ve oro-fasiyel problemler gelişmesine neden olabilmektedir. Bir yer tutucu olarak alt çene lingual ark apareyi ark boyunun korunmasında ve alt çene daimi molar dişlerin mesiale doğru devrilmesini engellemede sıklıkla kullanılmaktadır. Bu yaygın kullanımına rağmen apareyin ark boyutlarını korumada, diş pozisyonları ve mandibulanın büyümesi üzerine etkileri hakkında kısmen çok az şey bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı bir alt çene lingual ark yer tutucu apareyinin ark boyutlarına, mandibular molar ve kesici dişler üzerine ve mandibulanın büyümesine etkilerini değerlendirmektir. Çalışmaya yer tutucu ihtiyacı olan 34 çocuk (18 erkek, 16 kız) dahil edilmiştir. Hastalar tek ya da çift taraflı II. süt azı dişi çekim boşluğuna göre 2 gruba ayrılmıştır. 1.gruptaki tek taraflı süt II. azı dişi çekim boşluğuna sahip 16 çocuk (8 erkek/8 kız ortalama yaş 8,8 ±0,9 yıl), 2.gruptaki çift taraflı süt II. azı dişi çekim boşluğuna sahip 18 çocuk (10 erkek/8 kız) ortalama yaş 8±0,7 yıl) alt çene lingual ark yer tutucu aparey ile tedavi edilmiştir. Lateral sefalometrik filmler, dental pantogramlar ve çalışma modelleri hastalardan tedavi başlangıcında ve tedavi sonunda alınmıştır. Ortalama tedavi süresi 20,4±4 ay olarak bulunmuştur. Tedavi başlangıcı ve tedavi sonu karşılaştırıldığında tüm tedavi gruplarında istatistiksel olarak anlamlı farklar bulunmuştur. Gruplar arası kıyaslama yapıldığında ise ark boyutlarında, mandibular molar ve kesici dişlerin pozisyonlarında farklar gözlenmiştir. Tek taraflı çekim boşluğuna sahip lingual ark yer tutucu grubu çift taraflı çekim boşluğuna sahip tedavi grubundan daha iyi sonuçlara sahip olduğu gözlenmiştir. Alt çene lingual ark yer tutucu apareyi ark boyutlarını korumada ve normal mandibular gelişimde faydalı bir aparey gibi görülmektedir; ancak keser dişlerin öne doğru bir miktar devrilmiştir.
İskeletsel sınıf 2 ve sınıf 3 maloklüzyonlarının konuşma sesleri üzerine etkilerinin incelenmesi
Konuşma sesleri, iskeletsel ve dental maloklüzyonlar, işitme ile ilgili problemler, nörolojik bozukluklar, kraniyofasiyal anomaliler gibi bir çok faktörden etkilenebilmektedir. Bu çalışmanın amacı, farklı iskeletsel anomaliye sahip bireylerin maloklüzyonunun konuşma sesleri üzerine etkilerinin fonetik inceleme yöntemleriyle karşılaştırılmasıdır. Çalışmada, Gaziantep Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalı'nda ortodontik tedavisi tamamlanıp, Sınıf 1 ilişki sağlanmış hastalardan alınan tedavi sonu ses kayıtları ve sefalometrik radyografiler ile aynı bölüme maloklüzyon şikayeti ile başvurmuş Sınıf 2 ve Sınıf 3 ilişkiye sahip hastalardan alınan tedavi öncesi ses kayıtları ve sefalometrik radyografiler değerlendirilmiştir. Her grupta 20 hasta olacak şekilde toplamda 60 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Konuşma seslerinin nasıl etkilendiğinin incelenebilmesi için konuşma metinleri oluşturulmuştur. Ses kayıt alma işlemi sesten arıtılmış özel ses kayıt odasında gerçekleştirilmiştir. Sırasıyla labiodental, dental ve alveolar ünsüzler olan /f/, /s/ ve /ş/ sesleri değerlendirme için seçilmiştir. Seslerin segmentasyon işlemi sonrası spektral ağırlık merkezi, standart deviasyon, skewness ve kurtosis değerlerine bakılarak malokluzyonlar arası farklılıklar değerlendirilmiş ve sonrasında yapılan sefalometrik ölçümler ile akustik parametrelerin korelasyonu incelenmiştir. Sonuç olarak, akustik değerlendirmede incelenen seslerde maloklüzyona bağlı değişimler bulunmuş, fakat sefalometrik ölçümler ile orta derecede bir korelasyon görülmüştür.
Sınıf III maloklüzyonların tedavisinde kullanılan yüz maskesi, kemik destekli maksiller protraksiyon ve hibrid hyrax+mentoplate kombinasyon yöntemlerinin biyomekanik etkilerinin sonlu elemanlar analiziyle incelenmesi
Bu çalıĢmanın amacı, maksiller retrüzyona sahip hastaların tedavisinde kullanılan farklı iskeletsel ilerletme y ntemlerinin in vitro olarak incelenmesidir. Gaziantep Üniversitesi DiĢ Hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim dalında daha nceden tedavi edilmiĢ 10 yaĢında maksiller retrüzyona sahip hastanın bilgisayarlı tomografi g rüntülerinden elde edilen kafatası modeli üzerine 3 ayrı tedavi senaryosu kurgulandı ve sonlu elemanlar analizi uygulandı. Birinci senaryoda; hızlı üst çene geniĢletmesi ve yüz maskesi, ikinci senaryoda; kemik destekli maksiller ilerletme y ntemi ve hızlı üst çene geniĢletmesi, üçüncü senaryoda ise; hibrid hyrax+mentoplate kombinasyon y ntemi kullanıldı. Hyrax vida her modelde 0,25 mm aktiflendi ve her bir taraf için yüz maskesinde 500 g, kemik destekli maksiller ilerletmede ve hibrid hyrax+mentoplate kombinasyon y nteminde 250 g kuvvet uygulandı. ÇalıĢma sonucunda hızlı üst çene geniĢletmesi ve yüz maskesi modeli ile kemik destekli maksiller ilerletme y nteminde kafatasında benzer stres dağılımları g rülürken bu stresler hibrid hyrax+mentoplate kombinasyon y ntemine g re daha fazlaydı. Sonuçta maksillada kemik destekli maksiller ilerletme modelinde orta yüzü kapsayacak kadar ne ilerleme bulunurken, hibrid hyrax+mentoplate kombinasyon y nteminde maksillada daha çok Le Fort I düzeyinde maksiller ilerleme bulundu. Hızlı üst çene geniĢletmesi ve yüz maskesi modelindeyse daha çok dentoalveoler ilerleme tespit edildi. Elde edilen gerilme dağılımları ve deplasman değerleri g z nünde bulundurulduğunda, kemik destekli maksiller ilerletme y nteminin hem diĢsel yan etkileri ortadan kaldırması hem de maksiller ilerletmedeki etkinliği sebebiyle hızlı üst çene geniĢletmesi/yüz maskesi ve hibrid hyrax+mentoplate kombinasyon y ntemlerine g re daha fazla iskeletsel etkinlik sağladığı g rüldü.
Genel anestezi altında yapılan ağız ve diş tedavilerinin zihinsel engelli hastaların ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi üzerindeki etkisi
Genel Anestezi Altında Yapılan Ağız ve Diş Tedavilerinin Zihinsel Engelli Hastaların Ağız Sağlığı İle İlişkili Yaşam Kalitesi Üzerindeki Etkisi Bu çalışmada zihinsel engeli olan hastaların ağız ve diş sağlığı bulgularını ve bunlardan kaynaklanan problemleri belirlemek; genel anestezi altında yapılan ağız ve diş tedavilerinin zihinsel engelli hastaların ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi üzerindeki etkisini ölçmek hedeflenmiştir. Ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi değişimini ölçmek için orijinal dili İngilizce olan Franciscan Hospital for Children Oral Health-Related Quality of Life (FHC-OHRQOL) anketinin Türkçe kültürlerarası çevirisi ve psikometrik adaptasyonu yapılmıştır. Çukurova Üniversitesi ve Erciyes Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültelerine başvuran toplam 155 zihinsel engelli hastanın yakınları veya bakıcılarının FHCOHRQOL anketinin yanı sıra; içeriğinde sosyo-demografik bilgiler, hastaların öncelikli tanısı, daha önceki tedavi deneyimleri ve ağız hijyeni alışkanlıklarına yönelik sorular olan formları doldurmaları sağlanmıştır. Yanı sıra Çukurova ve Erciyes Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi ameliyathanelerinde birer diş hekimi tarafından ağız sağlığı ile ilgili tarama formları doldurulmuştur. Hasta yakınları ve bakıcılar hastaların ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesini etkileyecek birçok ağız ve diş bulguları yine bunlarla ilişkili günlük hayatta karşılaşılan problem ve kaygılarını belirtmişlerdir. Tedavi öncesinde en çok rapor edilen bulgular diş ağrısı, dişleri sebebiyle yemek yemede zorluk çekme, hastanın diş problemleri sebebiyle sinirlenmesi olarak belirlenmiştir. FHCOHRQOL anketinin tedavi öncesi ve sonrası toplam skorları karşılaştırıldığında, genel anestezi altında yapılan ağız ve diş tedavilerinin hastaların ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi üzerinde istatiksel olarak anlamlı derecede olumlu etki yaptığı sonucu ortaya çıkmıştır. FHC-OHRQOL anketinin skorları ve ağız-diş sağlığı bulguları; hastaların öncelikli tanı gruplamalarına, daha önceki tedavi deneyimlerine, anketi yanıtlayanların hasta ile yakınlık derecesine, epilepsi varlığına, cinsiyet ve yaş gruplamalarına göre karşılaştırılmıştır. Anahtar sözcükler: Zihinsel Engelli Hastalar, Yaşam Kalitesi, Ağız Sağlığı, FHCOHRQOL
Kayma yolu eğelerinin farklı döner eğe sistemleri ile kullanıldığında kök kanal şekillendirme etkinliğinin ve apikalden taşan debris miktarının karşılaştırılması
Bu in-vitro çalışmanın amacı; kayma yolu oluşturarak ve oluşturmadan resiprokal hareket yapan (Reciproc; VDW, Münih, Almanya), tam rotasyon yapan (ProTaper Next; Dentsply, Maillefer, Ballaigues, İsviçre), (OneShape; Micro-Mega, Besancon Cedex, Fransa) 3 farklı döner Ni-Ti sistemini (1) kök kanal transportasyonu ve (2) merkezde kalma oranı açısından karşılaştırmak, (3) şekillendirme süresi ve (4) apikalden taşan debris miktarı açısından değerlendirmektir. 120 adet kök kanal kurvatürü yüksek eğime sahip alt çene birinci büyük azı dişin meziyal kök kanalları 6 gruba ayrılmıştır. Şekillendirme öncesi ve sonrası tüm örneklerin CBCT taraması yapılmıştır. Kök kanalları Reciproc, ProTaper Next, OneShape, Proglider+Reciproc, OneG+OneShape ve ProGlider+ProTaper Next ile şekillendirilmiştir. CBCT görüntüleri üzerinde üç boyutlu modelleme yapılarak transportasyon ve merkezde kalma oranı değerlendirilmiştir. Taşan debrisin ağırlığı 10-5 hassas terazi ile ölçülmüştür. Toplam şekillendirme süresini içeren çalışma zamanı kaydedilmiştir. Elde edilen verilerin gruplar arası karşılaştırmasında tek yönlü varyans analizi ve çoklu karşılaştırmalar için Tukey testi kullanılmıştır. İstatistiksel analizde p<0,05 değeri anlamlılık düzeyi olarak kullanılmıştır. Elde edilen sonuçlara göre, faklı düzeylerdeki transportasyon miktarı karşılaştırıldığında tüm gruplarda 7 mm'de istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmiştir (p<0,05). Farklı düzeylerdeki merkezde kalma oranında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamaktadır (p>0,05). Kayma yolu oluşturulan gruplar daha iyi merkezde konumlanmıştır ve daha az transportasyon meydana gelmiştir. Kayma yolu oluşturulan gruplarda istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazla debris çıkışı meydana gelmiştir (p<0,05). OneShape grubu diğer gruplar ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı derecede daha az debris çıkışı oluşturmuştur (p<0,05). ProGlider+ProTaper Next grubunda şekillendirme süresi diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha uzun sürmüştür (p<0,05). Sonuç olarak, çalışmamızda kullandığımız sistemlerin hepsi kabul edilebilir düzeyde transportasyon oluşumuna sebep olmuştur. Sistemlerin hepsi merkezden sapma göstermiştir. Bu çalışmanın sınırları dahilinde kayma yolu oluşturan döner sistemler daha fazla debris çıkışına neden olmuştur. Daha güvenilir sonuçlara ulaşmak için farklı gruplar dahil edilerek daha fazla araştırmalara gereksinim duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Kayma yolu, Debris taşması, CBCT, Transportasyon, Resiprokasyon, Tek eğe
Yeni nesil oral antikoagülanların diş çekimi sonrası kanama üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Antikoagülanlar; venöz tromboembolizm riski (geçirilmiş tromboembolizm hikayesi, immobilize hastalar, majör cerrahi sonrası, hamilelik vb.) veya embolik inme riski (atrial fibrilasyon hastaları, protetik kalp kapağı taşıyanlar) olan hastalarda sıklıkla kullanılan ilaçlardır. Antikoagülan terapide, en sık kullanılan ilaçlardan biri oral yolla alınan warfarindir. Ancak warfarin kullanımı, etkisinin geç başlaması, ilaç dozunun kişiye göre ayarlanma gereksinimi, bir çok ilaç ve yiyecek ile etkileşiminin olması ve düzenli monitorizasyon ve doz ayarlaması gerektirmesi gibi dezavantajlara sahiptir. Tüm bu dezavantajların ve zorlukların elimine edilmesi amacıyla dabigatran etexilate (direkt trombin inhibitörü), rivaroksaban ve apiksaban (Faktör X inhibitörü) isimli yeni nesil oral antikoagülanlar geliştirilmiştir. Diş çekimi gibi minör cerrahi girişimlerin warfarin kesilmeden yapılmasını öneren araştırmalar olsa da yeni nesil oral antikoagülanlar ile ilgili yeterli sayıda çalışma mevcut değildir. Bu çalışmanın amacı warfarin ve yeni nesil oral antikoagülan kullanan hastalarda ilaç kesilmeden yapılan diş çekimi sonrasındaki kanama miktarlarını ve çekim sonrası dönemde oluşan komplikasyonları değerlendirmek ve karşılaştırmaktır. Araştırmada 3 çalışma ve 1 kontrol grubu bulunmaktadır. Grup 1: Direkt trombin inhibitörü (Dabigatran) kullananlar. Grup 2: Faktör Xa inhibitörü (Rivaroksaban, Apiksaban) kullananlar. Grup 3: K Vitamini antagonisti (Warfarin) kullananlar. Grup 4: Sistemik hastalığı olmayan ve ilaç kullanmayan bireyler (Kontrol Grubu) Tüm gruplarda diş çekimi yapıldıktan sonraki 20 dakika boyunca meydana gelen kanama miktarı ölçüldü. Ölçüm sonrası bütün gruplarda kanama kontrolü için lokal hemostatik ajanlar kullanıldı. Diş çekimi sonrası 2. ve 7. günlerde hastalar tekrar kontrole çağırılarak kanama durumu değerlendirildi. Gruplar arasında kanama miktarları ve komplikasyonlar istatistiksel yöntemler ile karşılaştırıldı. Elde edilen bulgulara göre oral antikoagülan kullanan hastalarda ilaç kesilmeden diş çekiminin yapılması durumunda kanama ile ilgili önemli bir komplikasyon oluşmadığı belirlendi. Diğer yandan gruplar arasında diş çekimi sonrası ölçülen kanama miktarı ve kanama komplikasyonları karşılaştırıldığında yeni nesil oral antikoagülanlar (Grup 1 ve Grup 2) ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı belirlenirken warfarin kullanan hastalalarda diğer gruplara kıyasla anlamlı olarak daha fazla kanama miktarı ölçüldü. Sonuç olarak, yeni nesil oral antikoagülan kullanan hastalarda diş çekimi gibi minör kanama riski taşıyan işlemlerden önce ilaca ara verilmesine veya değiştirilmesine gerek yoktur. Warfarin kullanan hastaların diş çekimi öncesi INR değeri mutlaka değerlendirilmelidir. Anahtar Sözcükler: Diş Çekimi, Warfarin, Kanama, Yeni Nesil Oral Antikoagülanlar
El bileği ağrısı olan diş hekimlerinde el bileği egzersizlerinin ağrı yaşam kalitesi ve fonksiyonellik üzerine etkisi
Bu çalışma, el bileği ağrısı olan diş hekimlerinde el bileği egzersizlerinin ağrı, yaşam kalitesi ve fonksiyonellik üzerine etkisini araştırmak amacıyla yapıldı. Çalışmaya 39 diş hekimi dahil edildi. Basit randomizasyon yöntemi ile 39 diş hekimi 2 gruba ayrıldı. 20 diş hekimi çalışma grubuna dahil edilirken, 19 diş hekimi ise kontrol grubuna dahil edildi. Çalışma grubuna ergonomi farkındalık eğitimi verildi ve haftanın 2 günü olacak şekilde 8 hafta boyunca egzersiz eğitimi verildi. Kontrol grubuna ise sadece ergonomi farkındalık eğitimi verildi. Diş hekimlerinin; cinsiyet, yaş, ağırlık, boy gibi demografik bilgileri kayıt altına alındı. El fonksiyonu ve becerisini değerlendirmek için El Fonksiyonel İndeksi, O Conner parmak beceri testi ve Quick DASH Anketi kullanıldı. Ağrıyı değerlendirmek için VAS ölçeği kullanıldı. Yaşam kalitesini değerlendirmek için ise SF-36 ölçeği kullanıldı. Tüm değerlendirmeler, tedaviyi uygulayan fizyoterapistden farklı bir fizyoterapist tarafından yapıldı. Değerlendirmeler egzersiz eğitiminden önce ve 8 haftalık egzersiz eğitiminde sonra olmak üzere iki kez yapıldı. Çalışma grubundaki bireylerde 8 haftalık egzersiz eğitimi sonrasında; ağrı değerinde azalma, dominant ve non-dominant el becerisi ve yaşam kalitesinde artış gözlemlendi. Kontrol grubuna uygulanan ergonomik eğitim sorasında el becerisinde artış gözlemlendi (p<0,05). Yaşam kalitesi düzeyinde gruplar karşılaştırıldığında 8 haftalık egzersiz eğitimi verilen çalışma grubu lehine artış gözlemlendi (p<0,05). El el bileği problemi olan diş hekimlerinde egzersiz ile birlikte verilen ergonomik eğitimin ağrı, el beceri ve yaşam kalitesi üzerine etkisi olduğu gözlemlendi. Sonuç olarak, el el bileği ağrısı olan diş hekimlerine verilen egzersiz ve ergonomik eğitimin etkilerinin inceleneceği, farklı egzersizlerin ve daha uzun süreli takiplerin olduğu çalışmalara ihtiyaç olduğu görüşündeyiz. Anahtar Kelimeler: El el bileği ağrısı, Diş Hekimleri, El Fonksiyonları, El Becerileri.
Diş hekimleri ve diş hekimliği öğrencilerinin ağrılı üst ekstremite kas iskelet sistemi problemlerinde germe ve gevşeme egzersizlerinin etkisinin araştırılması
Mustafa Rıdvan CEYLAN, Diş hekimleri ve diş hekimliği öğrencilerinin ağrılı üst ekstremite kas iskelet sistemi problemlerinde germe ve gevşeme egzersizlerinin etkisinin araştırılması, Hasan Kalyoncu Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı, Tezli Yüksek Lisans Programı, Gaziantep, 2019. Bu çalışma, diş hekimlerinde ve diş hekimliği öğrencilerinde üst ekstremite germe ve gevşeme egzersizlerinin etkisini araştırmak için yapıldı. Çalışmaya 54 diş hekimliği öğrencisi, 47 diş hekimi dahil edildi. Diş hekimleri 1-4 yıllık mesleki tecrübeye sahip diş hekimleri ve 4 yıldan fazla mesleki tecrübeye sahip diş hekimleri olarak; diş hekimliği öğrencileri ise 1. Sınıf lisans öğrencileri ve 4. Sınıf lisans öğrencileri olarak gruplara ayrıldı. Katılımcılara basılı materyal ile ev egzersiz programı planlanlandı. Katılımcıların; demografik özellikleri, fiziksel aktivite alışkanlıkları, ağrı düzeyleri ve kas iskelet problemlerinin dereceleri 6 haftalık egzersiz programı öncesi ve sonrası değerlendirilerek kaydedildi. Ağrının lokalizasyonu, özelliği, zamanla ağrının ilişkisi ve ağrının şiddetini ölçmek amacıyla Mc Gıll - Melzack (MPQ) ağrı anketi, kas iskelet sistemi değerlendirmesi için Nordic Kas İskelet Sistemi Anketi, Fiziksel aktivite seviyesinin belirlenmesi için ise Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi kullanıldı. Katılımcılara 6 hafta boyunca 1 set 10 tekrar şeklinde üst ekstremite germe ve gevşeme egzersizleri yaptırıldı. Çalışmanın sonucunda ağrı yönünden tedavi öncesi ve tedavi sonrası karşılaştırıldığında ağrının azaldığı, ağrının iş yapmaya engel oluşturma durumunun azaldığı, fiziksel aktivitenin arttığı bulundu (p<0.5). Gruplar karşılaştırıldığında ise 4. Sınıf lisans öğrencilerinin diğer gruplara göre ağrı düzeyinin daha düşük oranda düştüğü gözlendi (p>0.5). Sonuç olarak, diş hekimlerinde üst ekstremite germe ve gevşeme egzersizlerinin, ağrı ve kas iskelet sistemi problemleri üzerinde azaltıcı etkisi, fiziksel aktivite düzeyinde artıcı etkisi olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Diş Hekimleri, Kas İskelet Ağrısı, Kas Germe Egzersizleri, McGill Ağrı Anketi.
Alt yapı ve kompozit vener renginin polieter eter keton (PEEK) restorasyonlarının optik özellikleri üzerine etkisi
Bu çalışmasının amacı, farklı renk PEEK-kompozit restorasyonlarının ışık geçirgenliğinin ve VITA klasik renk skalası renk parametreleri ile renk farkının karşılaştırılmasıdır. Bu amaçla BreCAM BioHPP (Bredent, Almanya) bloklardan CAD/CAM yöntemiyle 10x10x12 mm3 mini bloklar elde edildi. Mini bloklardan hassas kesim cihazında (Struers, ABD) 10x10x0,6 mm3 boyutlarında 30 örnek oluşturuldu. Örnekler A1-A2-A3 gruplarını temsil edecek şekilde 3 gruba ayrıldı(n=10). Örneklere herhangi bir işlem uygulanmadan önce renk ölçümü; CIE' nin önerdiği standartlar sağlanarak spektrofotometre cihazıyla (SpectroShade Micro II, İsviçre) gerçekleştirildi. Her örneğin siyah ve beyaz zeminlerde renk ölçümü yapıldı, L*,a*,b*,C ve h0 değerleri kaydedildi. Ardından tüm örneklere Al203 tozlarıyla kumlama yapıldı ve tek katman Visio.Link primer (Bredent, Almanya) uygulandı, 90 sn polimerize edildi. Her kompozit grubuna ilgili renk opak materyali (Bredent, Almanya) uygulandı ve 180 sn polimerize edildi. Tüm örnekler 2,4 mm derinliğinde silikon kalıba yerleştirilerek kompozit (Crea.lign, Bredent, Almanya) uygulandı ve 360 sn polimerize edildi. Bitirme işlemi sırasıyla 800-1000-1200-2400 ve 4000 gritlik zımpara kâğıdı ile sulu ortamda zımparalanarak (Struers, Japonya) gerçekleştirildi. Son polisaj işlemi sof-lex ince ve ekstra ince cilalama diskleri (3M ESPE, ABD) ile gerçekleştirildi. Final renk ölçümü aynı standartlarda tekrarlandı. Elde edilen değerler ile VITA renk skalasının renk parametreleri, CIEDE2000 renk farkı denklemi kullanılarak renk farkı ve grupların translusensi parametreleri değerlendirildi. Bu veriler, tek-yönlü Anova ve akabinde post-hoc olarak pair-wise comparision kullanılarak analiz edildi(α=0,05). Çalışma sonucunda, istatistiksel olarak anlamlı renk farkı gözlendi(p<0,05). En yüksek ∆E değeri A1(∆E00=3,7) grubunda, en düşük ∆E değeri A2(∆E00=2,8) grubunda elde edilmiştir. En yüksek TP değeri ise A3(∆TP00=1,23) grubunda gözlenmiştir. PEEK-kompozit materyallerinden elde edilen A1-A2-A3 renk restorasyonlar, klinik olarak gözle görülebilir ve kabul edilemez renk farkları ile sonuçlanmıştır. Anahtar kelimeler: Kompozit, Polietereterketon, Renk Farkı, Translusens Parametresi
Articulatio temporomandibularis'in konik ışınlı bilgisayarlı tomografi görüntüleri üzerinde morfometrik değerlendirmesi
Articulatio temporomandibularis'in (ATM) morfometrik ölçümleri; patolojilerin tanı ve tedavisinde, ortodontik tedavi aşamalarının değerlendirilmesinde ve yaşa bağlı eklem değişikliklerinin anlaşılmasında önemlidir. Bu çalışmanın amacı, Güneydoğu Anadolu'da yaşayan 18-65 yaş aralığındaki ATM patalojisi bulunmayan bireylerin Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi (KIBT) görüntülerinde ATM'ye ait kemik yapıların morfometrik referans değerlerini belirleyerek literatüre katkı sağlamaktır. 171 bireyin KIBT görüntüleri retrospektif olarak değerlendirildi. Sagittal kesitte 18, koronal kesitte 12 ve transvers kesitte 5 olmak üzere toplam 35 parametre incelendi. Otuz dört parametrede processus condylaris, tuberculum articulare, fossa mandibularis, ramus mandibulae, arcus zygomaticus ve eklem aralığıyla ilgili ölçüm ve bir parametrede tiplendirme yapıldı. 22 parametrede cinsiyetler arasında, 6 parametrede eklem tarafları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı. Parametrelerin yaş ile korelasyonu incelendiğinde; 9 parametrede pozitif yönde çok zayıf bir ilişki, 1 parametrede pozitif yönde zayıf bir ilişki ve 2 parametrede negatif yönde çok zayıf bir ilişki olduğu saptandı. ATM patolojilerinin tanısında; tedavi öncesi ve sonrası ölçümlerin karşılaştırılmasında; ortognatik cerrahi işlemlerinin planlamasında; prostetik cihazların tasarımı ve geliştirilmesinde ATM'nin morfometrik değerlerinin bilinmesi önemlidir. Bu çalışmayla ATM morfometrisi ile ilgili referans değer aralıkları saptanarak literatüre katkı sağlanacağı düşünülmektedir.