Early diagnosis
54 theses under this subject heading
Birinci derece yakını meme kanseri olan kadınların meme kanseri korkusunun erken tanı davranışları üzerinde etkisi
Bu çalışmanın amacı birinci derece yakını meme kanseri olan kadınların meme kanseri korkusunun erken tanı davranışları üzerinde etkisinin incelenmesi amacıyla tanımlayıcı olarak yapıldı. Araştırmanın örneklemini 03 Haziran -02 Aralık 2019 tarihleri arasında Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Hematoloji-Onkoloji servisinde meme kanseri tanısıyla yatan kadınların birinci derece yakınları ile Hematoloji-Onkoloji günü birlik servisine başvuran meme kanserli kadınların birinci derece yakını 108 kadın oluşturdu. Verilerin toplanmasında Kişisel Tanımlayıcı Bilgi Formu ve Meme Kanseri Korku Ölçeği kullanıldı. Veriler IBM SPSS 22 programında sıklık, yüzde, ortalama, testi, Anova, Post Hoc Tukey, Pearson korelasyon ve Regresyon analizleriyle değerlendirildi. Araştırmanın sonucunda; kadınların %25,0'i düzenli olarak kendi kendine meme muayenesi yaparken, klinik meme muayenesi ve mamografi yaptıran kadınların oranı sırasıyla %23,1 ve %19,4'tür. Birinci derece yakını meme kanseri olan kadınların; yaşları arttıkça kadınların meme kanseri korku ölçeğinden aldığı puanlarda düşmekte olduğu saptandı. Ortaokul mezunu olan kadınların meme kanseri korkusu ölçeğinden aldıkları puanlar ilkokul mezunu olan ve okuryazar olmayan kadınların meme kanseri korkusu ölçeğinden aldıkları puanlara göre daha yüksek olduğu görüldü (p=0,02; p<0,01). Annesi meme kanseri olan kadınların meme kanseri korkusu ölçeğinden aldıkları puanlar kardeşi veya ablası meme kanseri olan kadınların meme kanseri korkusu ölçeğinden aldıkları puanlara göre daha yüksek olduğu görüldü (p=0,013; p<0,05). Menopozda olan kadınların meme kanseri korkusu ölçeğinden aldığı puanlar menopozda olmayan kadınların meme kanseri korkusu ölçeğinden aldığı puanlara göre daha yüksek olduğu belirlendi (p=0,021; p<0,05). Kadınların %57,4'ü yüksek düzeyde meme kanseri korkusu yaşadığı ve meme kanseri korkusu ile kadınların erken tanı davranışları arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmadı (p<0.05). Araştırmamızın sonucunda meme kanserinin genetik geçişi nedeniyle, yakını meme kanseri olan kadınlara erken tanı davranışlarını konusunda girişimler yapılarak farkındalığın artırılması önerilmektedir.
Hematolojik maligniteli hastalarda invaziv aspergilloz tanısında GM-LFA'nın tanısal etkinliğinin GM-EIA ile karşılaştırılması
Çalışmamızda hematolojik malignite tanılı hastalarda invaziv aspergilloz tanısında kullanılan yardımcı molekül olan galaktomannan antijeni tespiti için yeni geliştirilen lateral flow yöntemi ile geleneksel olarak kullanılan yöntem kıyaslanarak hızlı tanı sürecine katkı sağlanması amaçlanmıştır. Çalışma Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Hematoloji servisinde 01.03.2022 ile 31.11.2022 tarihleri arasında, 18 yaş üstü, hematolojik malignite tanısı olan, EORTC/MSG kriterlerine göre invaziv aspergilloz tanısı alan ve galaktomannan antijeni EIA yöntemi ile çalışılmış olan 200 kişilik popülasyonda yapılmıştır. SPSS 26,0 Windows versiyon paket programı kullanılmıştır. Tanısal değerlendirme için 2x2 tablo kullanılarak duyarlılık, özgüllük, pozitif prediktif değer ve negatif prediktif değer hesaplanmıştır. Optimum pozitifliği belirlemek için ROC analizi yapılmıştır. p<0.05 düzeyinde anlamlı kabul edilmiştir. Çalışmaya toplam 192 hasta alındı. Ortalama yaş 43,6(±18,2), 112 (%58,3) hasta erkek, 80 (%41,7) hasta kadındı. En sık hematolojik maligniteler 62 (%32,3) hasta AML, 56 (%29,2) hasta ALL, 32 (%16,7) hasta NHL şeklinde dağılmaktaydı. EORTC/MSG kriterlerine göre sınıflandırıldığında 2 hasta kanıtlanmış, 17 hasta muhtemel, 90 hasta olası, 83 hasta ise invaziv aspergilloz düşünülmeyen hastalardı. GM-EIA ile 59 serum örneği, GM-LFA ile 10 serum örneği >0,5 olarak tespit edilmiştir. Tüm hastalar dahil edildiğinde 0,5 eşik değeri için GM-LFA duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif prediktif değerleri sırasıyla %15, %99, %90 ve %72 olarak tespit edilmiştir. ROC analizi sonrası eşik değeri 0,4 alındığı takdirde EAA:0,685 olarak tespit edilmiş olup duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif prediktif değerler sırasıyla %18, %99, %91, %73 olarak tespit edilmiştir. Kontrol grubu dışlandığında 0,5 eşik değeri için GM-LFA duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif prediktif değerler sırasıyla %17, %98, %88, %62 olarak tespit edilmiştir. ROC analizi sonrası eşik değeri 0,14 alındığı takdirde EAA: 0,722 olarak tespit edilmiş olup duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif prediktif değerler sırasıyla %30, %98, %93, %65 olarak tespit edilmiştir. GM-LFA testi hematolojik maligniteli hastalarda invaziv aspergilloz riski yüksek hasta gruplarında yüksek pozitif prediktif değeri nedeniyle 0,14 eşik değeri alınarak tanı amacıyla kullanılması uygundur. Tarama amaçlı GM-EIA'ya karşı aşağıda kalmaktadır. Anahtar Kelimeler: İnvaziv aspergilloz, Galaktomannan, Lateral flow
Assessment of knowledge and attitudes concerning risk factors and early detection of prostate cancer among males attending urology outpatient in Al-Zahraa Teaching Hospital
Background: Prostate cancer, one of men's deadliest illnesses, is the second most frequent malignancy and the second largest cause of cancer fatalities. The aetiology of prostate cancer is unclear, although risk factors include age, family history, race, male hormones, diabetes, obesity, a westernised lifestyle, and infections. Early prostate cancer detection improves therapy and reduces deaths. Early diagnosis and screening face several hurdles. Low awareness, a negative attitude towards screening, the cost, misinformation regarding prostate cancer, and the shame of being diagnosed are some of the obstacles. Objectives: to assess male knowledge and attitudes on prostate cancer risk factors and early detection and to assess the association between men' socio-demographic variables and knowledge and attitudes about prostate cancer risk factors and early diagnosis. Material and Methods: A descriptive design study was carried out in Urology Outpatient Clinic of Wasit city hospitals in Iraq, the present study started from November 1st, 2022 to February 1st, 2023. A non-probability (Accidental sample) of 132 patients who agreed to participate was included in the study. The researcher constructed and developed instruments in order to achieve the desired study objectives. Reliability of the instrument was determined through the use of the Cronbach's alpha coefficient, While the instrument validity is determined throughout a panel of experts. Results: The results of the present study showed that mean score of patients' total knowledge 43.07 and attitudes was 21.28.It appeared that there is a statistically significant differences between total knowledge scores of participants and their marital status and education level, and it showed that was statistically significant differences between total scores of attitudes and periodic screening for prostate cancer. The study appeared that high positive associations between knowledge and attitudes of prostate cancer (p < 0.05). Conclusions: This study shows that statistically significant relationship between knowledge and marital status and education level, the study showed that statistically significant relationship between patient attitudes and periodic screening for prostate cancer, and there was a high positive association between knowledge and attitudes toward prostate cancer.
Investigating women's risk factors for breast cancer and their knowledge and attitudes towards early diagnosis in Nasiriyah city
Background: Differences in the incidence of breast cancer among countries can be attributed to environmental, behavioral, and lifestyle-related risk factors. Therefore, it is important to evaluate the knowledge and attitudes of women in different societies towards breast cancer risk factors and early diagnosis. Objective: This study was conducted to determine the risk factors of women over the age of 40 for breast cancer and their knowledge and attitudes towards early diagnosis in Nasiriyah city of Iraq. Methods: The study uses a descriptive and cross-sectional design, and it was carried out with 120 women aged over 40 who presented to two different primary health-care centers in Iraq between February and March 2020. Results: The study results indicate that 21.70% of the women in the study had a family history of breast cancer, 6.66% had a history of their own breast cancer, 24.20% had benign breast disease, and 0.80% had a first menarche age 11 years and below. and 6.66% received radiotherapy to the chest area. It was determined that 83,30% of the women had a BMI value of 25 or above, 72,50% did not exercise, and that 50% had given birth to their first child at the age of 30 or over. When the knowledge and attitudes of women towards early diagnosis of breast cancer were examined, it was found that 51,60% performed Breast Self-Examination (BSE) irregularly, 78,80% had not had a clinical breast examination (CBE) before, and that 88,30% had not had mammography. Conclusion: It was determined that women in Nasiriyah city needed training on overweight and obesity and physical activity, which are lifestyle-related risk factors. Also, it was found that women's attitudes towards BSE, CBE, and mammography were low and that their awareness and attitudes needed improving on these issues. Key Words: Breast cancer, Early diagnosis, Risk factor.
İntrauterin gelişme geriliği hastalarında serum 25-hidroksi vitamin-D ve 8-hidroksi-2-deoksiguanosin seviyelerinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmamızın amacı intrauterin gelişme geriliği saptanan gebelerin maternal serumunda 25-hidroksi vitamin d ve 8-hidroksi-2-deoksiguanozin düzeylerine bakarak erken tanıdaki etkisini saptamaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada, intrauterin gelişim geriliği olan gebelerle sağlıklı üçüncü trimester gebeler arasında maternal serumundan 25-hidroksi vitamin d ve 8-hidroksi-2-deoksiguanozin düzeyleri karşılaştırıldı. Çalışmada Mart 2017 ile Eylül 2018 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniğine başvuran 36 IUGG ile herhangi bir medikal problemi olmayan 36 sağlıklı üçüncü trimesterdeki gebe kullanıldı. İstatistiksel analizler Mann Whitney-U test, Shaphiro Wilk testi ve Kikare testi kullanılarak gerçekleştirildi. P değeri < 0.05 anlamlı olarak kabul edildi. Bulgular: Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında intrauterin gelişim geriliği olan hasta gruptan alınan maternal serumlarda bakılan 25-hidroksi vitamin d ve 8-hidroksi-2-deoksiguanozin düzeyleri anlamlı bulunmadı. Sonuç: Maternal serumda bakılan 25-hidroksi vitamin d ve 8-hidroksi-2-deoksiguanozin düzeyleri ile intrauterin gelişim geriliği öngörüsü ve erken tanısında uygun yöntem olmadığı anlaşılmaktadır. Gebelerde D vitamini eksikliği ve yetersizliği yaygındır. 8-hidroksi-2-deoksiguanozin düzeyleri ile intrauterin gelişim geriliği erken tanısındaki yerini değerlendirmek için maternal serum dışında(örneğin;idrar) numuneler kullanılarak yapılacak yeni ve geniş çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: İntrauterin gelişme geriliği, 25-hidroksi vitamin D , 8-Hidroksi-2- Deoksiguanozin
Kentsel bir bölgede yaşayan kadınların serviks kanseri erken tanı tutumları ve jinekolojik muayene algıları
Amaç: Bu araştırmanın amacı kentsel bir bölgede yaşayan kadınların serviks kanseri erken tanı tutumları ve jinekolojik muayene algılarını belirlemektir. Yöntem: Araştırma kesitsel tiptedir. Araştırma Manisa'da bir Aile Sağlığı Merkezinde 30-65 yaş arası, geçmişte ve/veya halen cinsel yönden aktif olan kadınlarda yürütülmüştür (N:2873). Araştırmanın örneklemi Openepi program kullanılarak %95 güven aralığı, %50 bilinmeyen prevalans, %5 yanılma payı ile:339 kadın olarak belirlenmiştir. Araştırmacı tarafından ilgili literatür doğrultusunda hazırlanan veri toplama formu ile kadınların sosyodemografık, obstetrik özellikleri ile jinekolojik muayene algıları değerlendirilmiştir. Ayrıca Servikal Kanser Erken Tanı Tutum Ölçeği uygulanmıştır. Araştırma verilerinin değerlendirilmesinde SPSS 15.00 paket programıyla sayı, yüzde dağılımı, kikare testi, bağımsız gruplarda t testi kullanılmıştır. Bulgular:Araştırma grubunu oluşturan kadınların yaş ortalaması 38,7±6,52'dir. Araştırma grubunu oluşturan kadınların sadece %16.8'inin düzenli jinekolojik muayene yaptırdığı belirlenmiştir. Kadınların servikal kanser erken tanı tutumları ölçeği alt alanları puan ortalamaları duyarlılık algısı 27,88 ± 3,71, ciddiyet algısı 27,86 ± 3,38, engel algısı 21,00 ± 2.46, yarar algısı 22,66 ± 2,66 olarak saptanmıştır. Ölçek toplam puan ortalaması ise; 99,38±7,11 olarak belirlenmiştir. Sonuç:Bu araştırmada kadınların sadece beşte birinin düzenli jinekolojik muayene yaptırdığı belirlenmiştir. Kadınların serviks kanseri erken tanısına ilişkin tutumlarının orta düzeyde olduğu söylenebilir. Anahtar kelimeler: Jinekolojik muayene, servikal kanser, servikal kanser tutumu
Aktif akciğer tüberkülozunun erken tani ve prognozunda MIR-29a, MIR-144, MIR-146A ve MIR-155 ile IL-6, TNF-α, IFN-γ, IL-17 ve IL1-β'nin prediktif marker olarak değerlendirilmesi
Tüberküloz, hayatı tehdit eden en eski enfeksiyonlardan birisi olup, tüm dünyada hala mortalitenin en önemli sebepleri arasında yer almaktadır. Yaklaşık olarak dünya nüfusunun 1/4'nin M. tuberculosis ile enfekte olduğu her yıl 10 milyondan daha fazla kişide aktif tüberküloz geliştiği en az 1 milyon kişinin de tüberküloz sebebi ile hayatını kaybettiği tahmin edilmektedir. Aktif tüberküloz gelişiminde; konağın immün yapısı, genetik faktörler, çevre şartları ve konak-patojen etkileşimi son derece önemli rol oynamaktadır. Günümüzde halen tüberkülozun moleküler patogenezi ve immünopatolojik olaylar tam olarak aydınlatılamamıştır. Ancak tüberküloza karşı koruyucu immunitede konağın immün yapısının son derece önemli rol oynadığı bilinmektedir ve bu süreç immün sistemin birçok komponentini içermektedir. İnsan ve hayvan modelli deneysel çalışmalarda MikroRNA'ların ve sitokinlerin mikobakteriyel enfeksiyonlarda ve enfeksiyonun seyrinde önemli rol oynadığı gösterilmiştir. MikroRNA'lar hücre farklılaşması, gelişim, apoptosis ve immün cevabı da içeren birçok biyolojik süreçte önemli rol oynamaktadır ve başta kanser olmak üzere, tüberküloz gibi yüksek morbidite ve mortalite gösteren enfeksiyonlarla ilişkisi gösterilmiştir. Sitokinler de hücresel seviyede immünolojik cevabı regüle eden, çeşitli hücre alt grublarını immünite ve inflamasyonda biraraya toplayan küçük moleküllerdir. Tüberküloz kontrolü ve tedavinin takibi için prediktif tanı yöntemlerinin geliştirilmesi son derece önemlidir. MikroRNA'lar ve sitokinler aktif tüberkülozun erken tanısında, tedavinin prognozunda ideal potansiyel biyomarker ve terapotik ajan olarak umut vadeden biyobelirteçlerdir. Bu araştırmada; Çukurova Üniversitesi Tropikal Hastalıkları Araştırma Merkezi Bölge Tüberküloz Laboratuvarına gönderilen, mikrobiyolojik olarak tüberküloz tanısı konmuş, tedavi almamış 50 hasta ve 50 sağlıklı birey dahil edildi. Her bir hastadan ve kontrol grubundan kan örnekleri alınarak plazma elde edildi ve immün cevapla ilişkili genlerin regülasyonunda rol oynadığı bilinen miR-29a miR-144, miR-155, miR146-a'nın ifade düzeylerindeki değişim yüksek kapasiteli real-time PCR cihazı ile, tüberküloza karşı koruyucu immünitede rol oynayan IL-6, TNF-α, IFN-γ, IL-17, IL1-β'nın seviyeleri ise Enzyme Linked-Immunosorbent Assay (ELISA) yöntemiyle değerlendirildi. Aynı zamanda elde edilen sonuçların Receveir Operating Curve (ROC) Analizi ile duyarlılık ve özgüllük değerleri belirlendi. Hasta ve kontrol grubu karşılaştırıldığında, plazmada miR-146a, miR-29a ve miRNA-144 ifade düzeyleri, TNF-α, IFN-γ, IL-17, IL1-β'nın ifade düzeyleri arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki mevcut idi (p<0,005). ROC analizi sonucunda miR-29a, miR-144 ve miR-146a'nın iki grup arasında yeterli ayrım gücüne sahip olduğu bulundu. mikroRNA genleri ile sitokinler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon bulunamadı. Sonuç olarak, aktif akciğer tüberkülozlu hastaların plazma mikroRNA ve sitokin düzeylerindeki değişim, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında özellikle mikroRNA düzeylerindeki farklılıkların sitokin sekresyon düzeyleri ile korelasyonunun aktif tüberküloz tanısında ve prognozunda diagnostik biyomarker olarak önemli olduğu ve konağa ait bu biyobelirteçlerin tüberküloz immünpatogenezindeki rolünün daha iyi anlaşılması için yapılacak daha geniş sürveyans çalışmalarına katkı sağlayacağı sonucuna varıldı.
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Kardiyoloji Bilim Dalı'nda doğuştan kalp hastalığı nedeniyle izlenen down sendromlu hastaların retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Down sendromunlu (DS'li) olgularda mortalite ve morbiditeyi etkileyen en önemli neden; doğumsal kalp hastalıklarıdır. Bu nedenle bu hastaların takibinde erken tanı ve tedavi ciddi önem taşımaktadır. Bu çalışmada kliniğimizde takip edilmekte olan DS'li hastalarımızda görülen doğumsal kalp hastalıklarının sıklığı, tipi, kilinik değerlendirilmesi ve sonuçlarının literatür bulguları ile karşileştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi (ÇÜTF) Çocuk Kardiyoloji Bölümünde Ocak 1995 – Aralık 2019 tarihleri arasında Doğumsal Kalp Hastalığı (DKH) nedeniyle takip edilmekte olan 439 DS'li hasta incelendi. Olguların 242'si (%55.1) kız, 197'si (%44.9) erkek idi ve ortalama tanı yaşları 11.41±23.92 (ortanca 4 ay) idi. Tanı yaşı, cinsiyet, klinik bulgular, anne yaşı, kalp defektinin tipi ve genetik analiz sonuçları, izlemleri kaydedildi. Çalışma verilerinin istatiksel analizi IBM SPSS Statistics Versiyon 20.0 paket programı ile yapıldı. Bulgular: Hastalarımızın 171'inde (%39) ventriküler septal defekt (VSD), 158'inde (%36) atriyoventriküler septal defekt (AVSD), 33'ünde (%7.5) atriyal septal defekt (ASD), 26'sında (%5.9) Fallot tetralojisi (FT), 22'sinde (%5) patent duktus arteriyozus (PDA) saptandı. Toplam 7 (%1.6) hastada DS'de daha az görülen diğer doğumsal kalp anomalileri görüldü. Olguların 1'inde (%0.2) Fallot tetralojisi ve atrioventriküler septal defekt birlikteliği, 21'inde (%4.8) ise sekundum atrial septal defekt ve patent duktus arteriyozus birlikteliği saptandı. Regüler tip trizomiler çalışmamızda daha sık görüldü. Annelerin 213'ünün 35 yaş altında olması ilginç bir sonuçtu. Çalışmamızda kromozom analiz tipleri ile doğumsal kalp anomali tipleri ve anne yaşı arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Sonuç: DKH'ın erken tanı ve tedavisi, DS'li çocuklarda prognozu ve yaşam kalitesini etkileyen önemli bir faktördür. Çalışmamız DS'li tüm çocukların ayrıntılı kardiyak inceleme yapılması gerekliliğini desteklemektedir. Anahtar kelimeler: Down sendromu, Doğuştan kalp hastalığı, Erken tanı
Preeklamptik anne bebeklerinde oksidatif stresle ilişkili hastalıkların erken tanısında oksidatif dengenin rolü
AMAÇ: Preeklampsi, preterm doğumun önemli nedenlerinden biridir. Preeklamptik anneden doğan preterm bebeklerde oksidatif hasar ile ilişkili respiratuvar distres sendromu (RDS), bronkopulmoner displazi (BPD), prematüre retinopatisi (ROP), intraventriküler kanama (İVK), nekrotizan enterokolit (NEK), patent duktus arteriozus (PDA) gibi hastalıkların ortaya çıkmasında preeklampsinin yarattığı oksidatif ve antioksidatif durumun etkisi olduğu bilinmektedir. Bu çalışmalardaki çelişkili sonuçlar göstermektedir ki preeklamptik anne bebeklerinde oksidatif dengenin belirsizliği hala devam etmektedir. Çalışmamızda preeklamptik anne bebeklerinde oksidatif ve antioksidatif durumu 8 Hydroxy-2-Deoxy-Guanosine (8-OHdG), Total Oxidant Status/Total Antioxidant Status (TOS/TAS), Advanced Oxidative Protein Products (AOPPs) ile değerlendirmek ve oksidatif stresin rol oynadığı RDS, BPD, ROP, İVK, NEK, PDA gibi serbest radikal hasarı ile ilişkili hastalar arasındaki ilişkisini göstermek amaçlanmıştır. GEREÇ ve YÖNTEM: Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde Ocak 2021 ile Ocak 2022 tarihleri arasında doğum haftası 37 haftanın altında preeklamptik anneden doğup yenidoğan yoğun bakım ihtiyacı olan 30 preterm bebek hasta grubu ve preeklamptik olmayan anneden doğup yenidoğan yoğun bakım ihtiyacı olan 30 preterm bebek kontrol grubu olarak alındı. Toplam 60 preterm bebeğin kord kanında, 1., 3. ve 7. günde ardışık olarak alınan serum örneklerinde TOS, TAS, 8-OHdG ve AOPPs biyobelirteçleri çalışıldı. Hasta ve kontrol grunundaki bebeklerin oksidan ve antioksidan durumu, protein ve DNA hasar düzeyleri karşılaştırıldı. Bu biyobelirteçler düzeyleri ile yatışı boyunca ortaya çıkabilecek oksidatif hasarın neden olduğu hastalıklar (RDS, BPD, NEK, ROP, İVK, PDA) arasındaki ilişki incelendi. Tüm istatistiksel analizler SPSS 25.0 paket programı kullanılarak yapıldı. BULGULAR: Hasta grubundaki 30 preterm bebeğin ortalama gestasyonel yaşı 31,73±3,63 hafta, ortalama doğum ağırlığı 1745,33±809,86 g idi. Kontrol grubundaki 30 preterm bebeğin ortalama gestasyonel yaşı 32,43±3,44 hafta, ortalama doğum ağırlığı 2117,5±746,12 g idi. Hasta grubunda kontrol grubuna göre RDS, NEK ve PDA sıklığı daha yüksekti ve gruplar arası bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). BPD, ROP ve IVK açısından hasta ve kontrol grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p>0,05). Hasta grubunun kord, 1., 3. ve 7. günlerdeki tüm zaman noktalarında AOPPs seviyesi kontrol grubuna göre yüksekti ve gruplar arası bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,001). Hasta ve kontrol grupları arasında kord, 1., 3. ve 7. günlerdeki tüm zaman noktalarında 8-OHdG ve TAS seviyeleri için istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0,05). Hasta grubunun kord kanındaki TOS seviyesi kontrol grubuna göre yüksekti ve gruplar arasındaki bu fark istatistiksek olarak anlamlıydı (p=0,005). Hasta ve kontrol grupları arasında 1., 3. ve 7. günlerdeki TOS seviyeleri için istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Yaşamının ilk 1 haftasında ardışık bakılan TOS, TAS, 8-OHdG, AOPPs seviyeleri ile oksidatif stress ile ilişkili hastalıklar olan RDS, BPD, NEK, ROP, İVK, PDA arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). SONUÇ: Preeklamptik anne bebeklerinde oksidatif hasarın erken tanısında yeni bir biyobelirteç olarak AOPPs kullanılabilir. AOPPs'un oksidatif stresle ilişkili hastalıkların erken tanısında kullanılabilirliği ile ilgili yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.
Meme kanserli hastalarından elde edilen eksozomlardaki survivin gen ekspresyonlarının analizi
Meme kanseri dünya genelinde kadınlar için önemli bir halk sağlığı problemidir. Hastalara erken dönemde tanı koymak, hangi hastaların neoadjuvan veya adjuvan tedaviden fayda göreceğini belirlemek ve hasta bazında rekürrens riskinin belirlenmesi bu hastaların sağ kalımını arttıracak önemli faktörlerdir. Meme kanseri dünya genelinde kadınlarda önde gelen ölüm nedenidir. Bu çalışmanın amacı karsinogenezde rolü giderek daha fazla anlaşılan eksozomların ve eksozomal survivinin meme kanserindeki rolünün belirlenmesidir. Medicalpark Gaziantep Hastanesi Tıbbi Onkoloji Kliniğinde 2014-2017 yılları arasında tanısı histopatolojik olarak doğrulanmış meme kanseri ile takip edilen hastalar ve sağlıklı gönüllüler çalışmaya alındı. Hastalar ve sağlıklı gönüllülerden alınan serum örnekleri -80℃ de saklandı. Bu serum örneklerinden eksozomlar izole edildi. Elde edilen eksozomların bütünlüğü bozuldu. Elde edilen örneklerden Enzyme Linked Immuno Sorbent Assay (ELISA) yöntemi ile survivin düzeyleri ölçüldü. Çalışmaya 55' si meme kanserli, 20'si sağlıklı gönüllü olmak üzere toplam 75 katılımcı alındı. İki grup arasındaki fark Mann Whitney U testi ile araştırıldı. Hasta kontrol grubu arasında eksozomal survivin düzeyleri arasında anlamlı fark saptandı (p=0.047). Hasta grubunda eksozomal survivin düzeyi 2.48±6.38 ng/mL (Range 0-40.452) iken kontrol grubunda 0.23±0.52 ng/mL (Range 0-2.4) idi. Eksozomal survivin ile diğer prognostik klinikopatolojik göstergeler arasında ilişki saptanmadı. Meme kanseri hastalarında daha önce literatürde kötü prognostik bir belirteç olarak gösterilen survivinin eksozomal yol ile eksprese olduğu gösterildi. Eksozomal survivin ekspresyonu meme kanserli hastalarda kontrol grubuna göre yüksektir. Bu yolak hem bir tedavi hedefi, hemde hastalığın erken tanısı için yeni bir belirteç olabilir.
Kız öğrencilerin serviks kanserinin erken tanısına yönelik tutumları: Düzce Üniversitesi örneği
Çalışma, üniversitede eğitim gören kız öğrencilerin serviks kanserinin erken tanısına yönelik tutumlarını ve etkileyen faktörleri belirlemek amacıyla tanımlayıcı ve kesitsel olarak yapılmıştır. 2021- 2022 eğitim öğretim yılı bahar döneminde Düzce Üniversitesi merkez kampüsünde lisans eğitimi gören 7736 kız öğrenci araştırmanın evrenini, 371 öğrenci ise araştırmanın örneklemini oluşturmuştur. Araştırmanın verileri; Kişisel Bilgi Formu ve Servikal Kanserin Erken Tanısına Yönelik Tutum Ölçeği ile yüz yüze görüşme yöntemiyle araştırmacı tarafından toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde frekans analizleri, güvenilirlik analizleri, ortalama karşılaştırma testleri ve regresyon analizi kullanılmıştır. Öğrencilerin Serviks Kanserinin Erken Tanısına İlişkin Tutum ölçek toplam puanı ortalaması 105.02±10.70 olup, serviks kanseri erken tanısına yönelik genel tutumlarının yüksek, duyarlılık ve ciddiyet algısı orta, yarar ve engel algılarının ise yüksek düzeyde olduğu tespit edilmiştir. Üniversite öğrencilerine; serviks kanseri, risk faktörleri, risk faktörlerini azaltmaya yönelik koruyucu önlemler, tarama testleri ve profilaktik amaçlı aşılama ile ilgili eğitimler verilmesi önerilmiştir. Anahtar kelimeler: Serviks kanseri, Erken tanı, Tutum, Üniversite öğrencisi
Automated detection of oral lesions using deep learning for early diagnosis of oral cancer
Oral cancer is a major health concern in many countries leading to approximately 330,000 deaths every year worldwide. Early detection and treatment remain to be the most effective measures in reducing mortality and morbidity from oral cancer with survival rates achieving 75-90% in most cases. Over the years, screening programmes have been put in place to improve detection of precursor lesions that have high probability of progressing into cancer. The implementation of these programs, however, has proved to be challenging in a real-world setting as they rely on primary care practitioners who are often not adequately trained to recognize these lesions that exhibit substantial variability in presentation. The development of vision-based adjunctive technologies that can assist screening and clinical decision making is crucial for improving early detection of oral cancer. In this study, we explore the potential applications of various computer vision techniques to the oral cancer domain in the scope of photographic images and investigate the prospects of an automated system for oral cancer screening. Exploiting the advancements in deep learning, we propose a two-stage framework to detect oral lesions with a detection network in the first stage and classify the detected region as benign, precancer, or cancer with a classifier network in the second stage. A custom dataset was developed for the study due to the lack of publicly available dataset for oral cancer. Our preliminary results demonstrate the feasibility of deep learning-based approaches for automated detection and classification of oral lesions in real-time. We envisage that the proposed model offers great potential as a low-cost and non-invasive tool that can support screening processes and improve early detection of oral cancer.
Artificial intelligence assisted drop pattern analysis and RNAseq profiling for early diagnosis and follow-up of bladder cancer
Bladder cancer is one of the most common cancer types in the urinary system. Current bladder cancer diagnosis and follow-up techniques are time-consuming, expensive, and invasive. The gold standard for the diagnosis of bladder cancer in clinical practice is invasive biopsy followed by histopathological analysis. In recent years, costly tests involving bladder cancer biomarkers were developed, but these tests have high false-positivity and false-negativity rates, limiting their reliability. Hence, there is an urgent need for the development of novel and practical diagnostic tests. In this thesis, by analyzing droplet patterns of blood and urine samples from patients, we developed a deep learning- and artificial intelligence-assisted quick, cheap, and reliable diagnosis method. Droplet pattern analysis of evaporated blood or urine deposits was performed using patient and normal control samples. Our proposed AI-assistant model (ResNet-18 pre-trained ImageNet) can be systematically applied across droplets, enabling comparisons to reveal shared spatial behaviors and underlying morphological patterns, which precisely differentiate patient-derived samples from controls with high accuracy. The innovative diagnostic method has been presented based on the recognition and classification of complex patterns formed by dried urine or blood drops under different conditions. Our results indicate that AI-based model have a great potential for a non-invasive and accurate diagnosis of bladder cancer. RNA sequencing was also performed to identify potential candidate markers for bladder cancer in different gene classes, including up and downregulated genes, gradient-increased or decreased genes, case-specific genes, and upregulated genes encoding secreted proteins. According to the results, various novel genes have been found to be candidate markers that can be used for bladder cancer diagnosis. For example, the OVOL2 gene was found to be a disease-free marker for bladder cancer. In addition, eleven genes encoding secreted proteins were found to be potential secreted candidates from bladder tumors. Also, the integration of blood or urine droplet patterns with these secreted proteins was performed to investigate the possible contribution of these secreted proteins to droplet patterns. It was found that expression levels of these genes were differentiated among patients' blood and urine droplet patterns may be an alternative perspective to determine patients who have bladder tumor variations. Two genes were also chosen from RNAseq outputs for molecular analysis. One of them was knocked out (KO) using CRISPR/Cas9 system. The KO-T24 bladder cell line has shown increased spheroid diameter in three-dimensional cell culture system compared to wild type. Another chosen gene was also evaluated for mRNA expression level in tumor samples, and the expression level of the gene was found to be increased in the tumors compared to control tissue. In conclusion, the innovative diagnostic method has been presented based on recognizing and classifying complex patterns formed by dried urine or blood drops under different conditions. Our results indicate that AI-based systems have great potential for a non-invasive and accurate diagnosis of bladder cancer. Determined candidate genes from RNA sequencing will be expected to understand the molecular biology of bladder cancer and discover new therapeutic perspectives in bladder cancer management.
2011-2020 yılları arasında Dicle Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalına başvuran ve malign adneksiyal kitle nedeniyle opere edilen hastaların değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Bu çalışmada over kanseri ile tüm bu bilinenleri de göz önünde bulundurarak; over kanserinin etyopatogenezi, tanısı, prognozu ile ilgili faktörleri retrospektif olarak inceleyip risk altındaki popülasyonun belirlenmesi ve bu sayede daha sık ve erken kontrol altına alınıp kansere ilerlemeden veya erken evrede yakalamaya çalışmak amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Çalışmamıza Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'nda 1 Ocak 2011- 31 Aralık 2020 tarihleri arasında adneksiyal kitle nedeniyle opere edilen ve nihai patoloji sonucu malign olarak sonuçlanan toplam 99 hasta dahil edildi. Borderline sonuçlanan hastalar çalışmamıza dahil edilmemiştir. Bu 99 hastanın yaşı, gravide-paritesi, menapozal durumu, ek hastalık varlığı, semptomları, CA-125 düzeyi, tümör yükü kalıp kalmadığı, tümör çapı ve yapısı, asit varlığı, implant varlığı, lenf nodu tutulumu, frozen patoloji sonucu, tümör tipi, evre, komplikasyon olup olmdığı araştırıldı. Bulgular: Bu çalışmada tanı anında ortalama yaş 51.04 olarak tespit edilmiştir. Hastaların % 55.6 hastanın postmenapozal olduğu görülmüştür. En sık rastlanan tümör tipi epitelyal tümörler olarak tespit edilmiştir. Hastaların daha çok ileri evrede oldukları tespit edilmiştir. CA-125 seviyesi yükseldikçe evrenin de ilerlediği görülmüştür. Evre ile lenf nodu ve asit mayi varlığı ilişkisi incelendiğinde ileri evrelerde lenf nodu tutulumu ve asit mayi varlığının arttığı görülmüştür. Rezidü tümörü olan hastalarda CA-125'in daha yüksek olduğu ortaya konmuştur. Lenf nodu tutulumu olan hastalarda CA-125 düzeyi tutulmayanlara göre daha yüksek bulunmuştur. Asit mayi var olan hastalarda olmayanlara kıyasla CA-125 düzeyinin daha yüksek olduğu görülmüştür. Bilateral tümörü olan hastalarda unilateral olan hastalara göre CA-125'in daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Epitelyal tümörlerde CA-125 düzeyinin diğer tümör tiplerine göre daha yüksek olduğu görülmüştür. Sonuç: Çalışmamız over kanserinin daha çok ileri yaşta, postmenapozal kadınlarda ve sıklıkla ileri evrede tespit edildiğini ortaya koymuştur. Tümör belirteci olarak en sık kullanılan CA-125'in evre, rezidü tümör, lenf nodu tutulumu, asit mayi varlığı, tümörün bilateralitesi, tümör tipi ile ilişkili olduğu görülmüştür. Ayrıca evrelerle ilişkili olabilecek lenf nodu tutulumu ve asit mayi de incelenmiş ve evre arttıkça lenf nodu tutulumu ve asit mayi varlığının paralellik gösterdiği tespit edilmiştir.
Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kistik Fibrozis Merkezinde yenidoğan tarama programı ile tanı alan kistik fibrozis hastalarının değerlendirilmesi
Giriş: Kistik fibrozis hastalığı, sıklıkla beyaz ırkta görülen, otozomal resesif kalıtım gösteren genetik bir hastalıktır. Görülme sıklığı populasyonlar arasında farklılık gösterir ve ortalama 2000-3500 canlı doğumda bir görülür. Ülkemizde görülme sıklığı ile ilgili kesin bir veri bulunmamaktadır. Tahmini olarak 1/3000 canlı doğumda bir görüldüğü düşünülmektedir. Fakat özellikle akraba evliliğinin ülkemizde yaygın olması nedeniyle KF insidansının tahmin edilenden yüksek çıkması beklenmektedir. Kistik fibrozis epitel hücre zarında bulunan Kistik Fibrozis Transmembran Regülatör (KFTR) adlı klor kanal defekti sonucu oluşmakta ve tüm ekzokrin bezleri etkilemektedir. Amaç: Diyarbakır için 3 yıllık KF insidansını, Hastaların cinsiyetlerini, tanı yaşlarını, tanı anındaki vücüt ağırlıkları (VA) ve boy uzunluklarını, vücut kitle indekslerini (VKİ), tanı anındaki VA ve boy Z skorlarını, genetik mutasyon sonuçlarını, başvuru anındaki şikayetlerini, çocuk göğüs hastalıkları servisi ve çocuk yoğun bakım servisine yatış sayılarını, fekal elastaz sonuçlarını, bronkoalveolar lavaj (BAL) ve balgam kültürlerinde üreyen mikroorganizmaları, bu mikroorganizmaların hangi antimikrobiyal ajanlara duyarlı ya da dirençli olduklarını, aldıkları tedavileri, anne ve baba arasındaki akrabalık durumunu, ailede kistik fibrozisli başka hasta varlığını, hangi şehirden geldiklerini ve laboratuvar parametrelerini saptamayı amaçladık. Yöntem: Bu çalışmamızda 1 Ocak 2015 ile 1 Ocak 2018 tarihleri arasında yenidoğan tarama programı (YTP) kapsamında topuk kanında immün reaktif tripsinojen (İRT) yüksekliği saptanması üzerine Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Çocuk Göğüs Hastalıkları Bilim Dalı, Kistik Fibrozis merkezine, Diyarbakır ve çevre illerden başvuran ve kistik fibrozis tanısı alan 59 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Bulgular: Diyarbakır için yıllık kistik fibrozis insidansı 1/4205 olarak saptandı. Hastaların %55.9'u erkek, %44.1'i kız, E/K oranı 1,26 bulundu. En erken tanı yaşı 1 ay en geç tanı yaşı 12 ay, en sık tanı yaşı %83.1 oranında ilk 6 ay içinde saptandı. Hastaların %44.1'ini Diyarbakır geri kalanını Batman, Siirt, Şırnak, Mardin gibi çevre illerden gelen hastalar oluşturmaktaydı. Hastaların ebeveynleri arasındaki akrabalık oranı %83.1 bulundu. Hastalarımızın %39.1'i tanı anında asemptomatikti. %22.1'inde büyüme gelişme geriliği, %18.7'sinde ise solunum sistemine ait şikayetler mevcuttu. Hastaların %18'inde hipoalbuminemi, %37.2'sinde KCFT yüksekliği, %16.9'unda elektrolit bozukluğu, %15.2'sinde D vitamin eksikliği, %23'ünde anemi ve %28.8'inde kan gazı değerlerinde bozukluk saptandı. Hastalarımızda en sık %21.7 oranında F508del mutasyonu saptandı. Hastalarımızın %64.4'ü dornaz alfa, %55.9'u pankreatik enzim replasmanı, %62.7'si multivitamin desteği, %33.9'u inhaler kortikosteroid ve/veya inhaler beta 2 agonisti, %18.6'sı tuz, %47.5'i enteral beslenme tedavisi (formül mama) aldığı saptandı. Balgam ve boğaz kültürlerinde sıklık sırasına göre S.aureus (%16.9), P.aeuroginosa (%11.9) ve K.pneumonia (%5.1) üredi. Hastalarımızın çocuk göğüs hastalıkları servisine ortalama yatış sayısı 4.67 ± 4.36 kez, yoğunbakım ünitesine yatış sayısı ise 0.1 ± 0.4 kez olarak saptandı. Sonuç: Hastanemiz kistik fibrozis merkezi bölgemizde bulunan tek merkez olması sebebiyle çevre illerden İRT yüksekliği saptanan hastalar da merkezimize geldiğinden hasta sayımız gün geçtikçe artmaktadır. Çalışmamıza sadece yenidoğan tarama programı kapsamında İRT pozitifliği saptanan hastaları dahil ettiğimizden dolayı hastalarımızın tamamı 1 yaş altında tanı almıştı. Çok büyük kısmı (%83.1) da ilk 6 ay içinde tanı almıştı. Bundan dolayı da hastalarımızın önemli bir kısmı henüz herhangi bir bulgu vermeden tanı almış oldu. Hastaların yenidoğan tarama programı ile bu kadar erken tanı alması, uygulanacak destek tedavileri ve solunum fizyoterapileri ile yaşam kalitelerinde artış, morbidite ve mortalitelerinde azalmaya yol açacaktır. Hastaların hastaneye yatış sayılarını azaltacak, yaşam sürelerini artıracaktır. Ülkemizde akraba evliliği oranı fazla, bölgemizde ise Türkiye ortalamasının da üzerinde bir akraba evliliği durumu mevcuttur. Bundan dolayı genetik geçişli kistik fibrozis hastalığını daha sık beklemekteyiz. Kendi çalışmamızda kistik fibrozis insidansını 1/4205 olarak tahmin edilen değerin altında saptadık. Bunun sebebi olarak 2015 yılı verilerimizin eksik alınmış olmasına ve henüz yenidoğan tarama programına yeterli önemin verilmemesine ya da ailelerin bu konuda henüz yeterli düzeyde bilinçlendirilmediğine bağlı olduğunu düşünmekteyiz. Bizim hastalarımızda da Türkiye ortalamasına uyumlu olarak en sık (%21.7) F508del mutasyonu saptadık. Fakat bu değer batı toplumlarına göre düşük düzeydedir. Sonuç olarak yenidoğan tarama programı, kistik fibrozis hastalarının erken tanı almasını kolaylaştırmakta ve hastaların yaşam kalitesi ve yaşam sürelerinin artması açısından çok büyük önem arz etmektedir.
Basitleştirilmiş modifiye Geneva ve Wells klinik tahmin skorlamasının pulmoner mboli tanısına katkısı
Giriş: Pulmoner tromboemboli (PTE) mortalite ve morbiditesi yüksek ,tanısı güç olan ve genellikle önlenebilir bir hastalıktır. Bu nedenle erken tanı önemlidir. Erken tanı acısından yol gösterici olan klinik skorlamlar kullanılmaktadır. Bu skorlamalardan sık kullanılan iki tanesi de Wells (Canadian) ve Basitleştirilmiş Modifiye Geneva'dır. Amaç: Çalışmamızda; acil servis ve göğüs hastalıkları polikliniğine başvuran PTE şüphesi ile kompüterize tomografik pulmoner anjiografi (CTPA) çekilen hastalarda klinik skorlama yöntemlerinden Wells ve Basitleştirilmiş Modifiye Geneva'nın değerini belirlemeyi ve bunları birbirleriyle kıyaslamayı amaçladık. Materyal ve Metod : Bu çalışmada Mayıs–Kasım 2018 tarihleri arasında 6 aylık periyotta Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastahanesi acil servisine ve göğüs hastalıkları polikliniğine ayaktan başvuran,pulmoner emboli şüphesi olup CTPA çekilen 195 hasta değerlendirilmeye alındı.PTE tanısı CTPA ile konuldu. CTPA İLE Pulmoner emboli pozitif veya negatif çıkan hastalara Wells (Canadian) ve Basitleştirilmiş Modifiye Geneva pulmoner tromboemboli klinik skorlaması uygulandı. Wells Klinik Skorlaması (2 seviyeli; zayıf ve kuvvetli olasılık), Basitleştirilmiş Modifiye Geneva Klinik Skorlaması ise dikotomize (2 seviyeli; olası ve olası değil) olarak gruplandırıldı.Analizler SPSS 21.0 paket programı ile yapıldı. Bulgular: Değerlendirilmeye 195 hasta alındı.Bu hastaların 109'u (% 55.9) acil servise 86'sı (%44.1) göğüs hastalıkları polikliniğine başvurmuştu. Bütün vakaların 83'ü (% 42.6) erkek, 112'si (% 57,4) ise kadındı. Ortalama yaş 57.16 ± 18.62 (17-91) yıl idi. CTPA çekilen 195 hastanın 154'ün de PTE (%79) negatif; 41'in de (%21) ise pozitif olarak belirlendi.Bu çalışmamızda Wells Klinik Skorlamasının PTE için duyarlılığı %87.8, özgüllüğü %83.8; Basitleştirilmiş Modifiye Geneva Klinik skorlamasının ise PTE için duyarlılığı %82.9, özgüllüğü %53.3 olarak saptandı. Sonuçlarla her iki klinik skorlama için yapılan ki –kare analizinde p değeri 0,001(<0.05) olarak bulundu. Wells ve Basitleştirilmiş Modifiye Geneva Skorlamalarının negatif prediktif değerlerinin de en yüksek olduğu yer poliklinik olup sırasıyla yüzdelikleri % 96.7, %95.7; pozitif prediktif değerinin en yüksek olduğu yer ise acil servis olup sırasıyla yüzdelikleri % 80, %39.4 olarak 5 hesapladık.İki klinik skor birlikte kullanıldığında negatif prediktif değer %95.6; pozitif prediktif değer %61.1 olarak hesapladık. Sonuç: Wells Klinik skorlamasının duyarlılık ve özgüllük bakımından Basitleştirilmiş Modifiye Geneva Skorundan daha üstün olduğunu gördük.Bu nedenle PTE tanısında Wells Skoru, Basitleştirilmiş Modifiye Geneva Skorundan daha etkindir. Poliklinikte bu iki klinik skorunun ayrı ayrı olarak kullanılmasının, emboli tanısının dışlanmasında daha kullanışlı olduğu; acil serviste ise emboli ön tanısının konulmasında daha etkin olduğu anlaşıldı. İki skorlama da birlikte kullanıldığında negatif prediktif değerin, pozitif prediktif değere göre daha kullanışlı olduğu ve emboli tanısının dışlanmasında daha etkin olduğu anlaşılmaktadır.
Sepsis hastalığının derin öğrenme yöntemiyle tahmini
Sepsis hastalığı erken teşhis edilmediği takdirde hastanın ölümüne neden olabilecek bir hastalıktır. Hastalığın erken teşhisi için daha önce yapılan çalışmalar bulunmaktadır. Yapılan bu çalışma Türkiye'de Sepsis hastalığının teşhisinin derin öğrenme yöntemiyle yapılması açısından bir ilktir. Sadi Konuk Eğitim Araştırma Hastanesi Yoğun Bakımı' na Sepsis şüphesi ile gelen hastaların ilk 12 saatlik verileri kullanılarak Sepsis olup olmadıkları tahmin edilmeye çalışılmıştır. 18-60 yaş arasındaki 640 hastadan 216 hastaya Sepsis teşhisi konurken 424 hasta sağlıklıdır. Bu çalışmada derin sinir ağlarıyla Sepsis hastalığının tahmini için kullanılan modelde yeni bir hibrit meta-sezgisel algoritma önerilmiştir. Derin sinir ağlarının parametrelerinin optimizasyonunda kullanılan gradyan tabanlı algoritmalar iyi sonuçlar ortaya koymamıştır. Bunun nedeni literatürde yapılan çalışmalarda yerel minimum değerde takılı kalmasıdır. Gradyan tabanlı algoritmalar global minimuma ulaşmada başarısız sonuçlar ortaya koymuştur. Son yıllarda meta-sezgisel algoritmalar popülasyona dayalı çözümler sürü zekası ve evrimsel yaklaşımla iyi sonuçlar ortaya koymuşlardır. Önerilen algoritma, İnsan zihinsel arama algoritmasının (HMS) zihinsel arama operatörünü kullanarak parçacık sürü optimizasyonundaki (PSO) parçacıkların lokal arama stratejisiyle global minimuma ulaşmasını amaçlamaktadır. Bu çalışmada, İnsan zihinsel arama (HMS) ve parçacık sürü optimizasyonu (PSO) algoritmalarının avantajı göz önünde bulundurularak HMS-PSO adlı yeni bir hibrit algoritma sunulmuştur. Önerilen algoritma, yerel minimumdan kaçmaya yol açan ve küresel minimumu elde etme şansı sağlayan keşfetme (exploration) ve sömürme (exploitation) işlemini dengelemeye çalışır. Ardından, HMS-PSO'nun performansını ölçmek için benchmark fonksiyonlarının üzerinde çalıştırarak HMS ve PSO ile karşılaştırılmıştır. Önerilen algoritmanın diğer algoritmalara göre daha güvenilir, daha dayanaklı ve daha esnek olduğu gösterilmiştir. HMS-PSO, derin sinir ağları (HMS-PSO-DNN) ile entegre edilmiştir. Sepsis hastalığının tahmininde kullanılacak uygun sinir ağı mimarisinin seçilebilmesi ve sinir ağının hiper parametrelerinin belirlenebilmesi için örneklendirilmiş Sepsis veri seti kullanılmıştır. Önerilen mimarinin tahmin performansını ölçmek için gerçek veri setleri olan diyabet, kalp yetmezliği, kriyoterapi ve immunoterapi medikal veri setleri kullanılmıştır. Sonuçlar, önerilen entegrasyon modelinin doğruluk, sağlamlık ve performans açısından diğer mevcut gradyan tabanlılar ve bahsi geçen meta-sezgisel algoritmalardan daha iyi performans gösterdiğini ortaya koymuştur. Entegre edilen algoritmanın güvenilirliği ispat edildikten sonra 18-60 yaş arasındaki 640 hastadan oluşan Sepsis veri seti kullanılarak Sepsis hastalığı tahmin edilmeye çalışılmıştır. Dengeli veri seti oluşturmak, Sepsis veri kümesinde modelin tek bir sınıfı öğrenmesini önlemeye yardımcı olduğu için modelin eğitimini kolaylaştırır. Çalışmamızda bu öğrenme probleminin çözümüne yönelik veri seti dengelenmiştir. Önerilen algoritma ve diğer algoritmaların dengeli veri seti tahmini için 2000 iterasyon ve 30 bağımsız çalışma süresindeki performansları karşılaştırılmıştır ve sonuçlar ortaya konmuştur. Ayrıca önerilen algoritmanın performansını literatürdeki çalışmalar ile karşılaştırabilmek için ilk 6 saatlik Sepsis veri seti ile tahmin yapılmıştır. Elde edilen sonuçlar literatürdeki çalışmalardan doğruluk değeri açısından daha iyi sonuç vermiştir.
Obstetrik nedenlere bağlı gelişen posterior reversible ensefalopati sendromu olgularının erken saptanması, tedavi yaklaşımı, yönetimi ve sonuçlarının değerlendirilmesi
Amaç: Amacımız obstetrik nedenlere bağlı gelişen posterior reversible ensefalopati sendromunun (PRES) görüntüleme yöntemleri kullanılarak kranial değişikliklerin erken saptanması ve yönetimini ele almaktır. Materyal ve Metod: Çalışma kapsamında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinde, Ocak 2010-Aralık 2017 tarihleri arasında 48 posterior reversible ensefalopati sendromu tanısı alan ve 37 normal kranial görüntüleme saptanan hastaların bilgileri değerlendirildi. Hastalar Grup-1 (Posterior reversible ensefalopati sendromu), Grup-2 (normal kranial görüntüleme) olarak sınıflandırıldı. Hastalara ait demografik veriler, fizik muayene bulguları, laboratuar parametreleri, hastalara hastanemizde ve/veya öncesinde yapılan cerrahi müdahaleler, hastaneye yatış süresi, hastaların yoğun bakımda kalış süreleri, hastaların başka kliniğe transferi sağlanıp sağlanmadığı gibi bilgiler hastane arşiv dosyalarından ve elektronik arşiv veri tabanından temin edildi. Bulgular: Kliniğimize 7 yıllık dönemde toplamda 274 şiddetli preeklampsi ve eklampsi tanısı alan gebe başvurmuştur. Bu hastalardan nörolojik semptom tarifleyen 94 hastaya ek görüntüleme yöntemleri istenmiştir. İntrakranial kanama+DIC olan 2 hastanın maternal ölümle sonuçlandığı görüldü. Bu çalışmaya ek görüntüleme yöntemlerine başvurulan hastalardan 48 (% 56,47) hasta grup 1 olarak, 37 (%43,53) hasta grup 2 olarak adlandırıldı. Toplamda 85 hasta çalışmaya dahil edildi. Grup 1 hastalarda ALT, PT, INR değerinin Grup 2 hastalara göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,05). PLT ve albumin değerinin Grup 1 hastalarda anlamlı olarak daha düşük olduğu izlendi (p<0,05). Grup 1 hastaların hastanede kalma süreleri 8.44 gün, grup 2 hastaların 6.54 gün olduğu görülmektedir. Grup 1 hastalarda 32'sinin (%66,67) grup 2 hastalarda 20'sinin (%54,05) yoğun bakım ihtiyacı olduğu saptandı. Hastaların 56'sına (%65,88) kliniğimizde, 29'una (%34,22) dış merkezde ilk müdahalesinin yapıldığı tespit edildi. Sonuç: Yaptığımız çalışmada Grup 1 ve Grup 2 hastaları karşılaştırıldığında laboratuar parametreleri bakımından anlamlı bulunan değerlerdeki değişikliklerin erken tespit edilip, erken müdahale edildiğinde prognoz üzerine olumlu etkili olacağı ve posterior reversible ensefalopati sendromunu öngörmede hekime yol gösterici olacağını öngörmekteyiz ve maternal morbidite ve mortalitenin azaltılabileceğine katkıda bulunduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Hipertansiyon, preeklempsi, posterior reversible ensefalopati sendromu
Gastrointestinal malignite hastalarında dermatolojik bulguların değerlendirilmesi
Amaç: Gastrointestinal malignitelerin insidansı giderek artış göstermekle birlikte bu hasta grubu gerek hastalığın kendisi gerek ise tedavileri sebebiyle hassas bir popülasyonu temsil etmektedir. Erken tanıya götürebilecek paraneoplastik deri bulgularının yanında immunsupresyon durumu sebebiyle sıklığı artan deri hastalıkları ve kemoterapilere ikincil deri yan etkiler ile dermatoloji kliniklerinde sık olarak karşılaşılmaktadır. Bu çalışmanın amacı toplumda sıklığı artmakta olan bu hasta grubunda, erken tanı, tedavi yönetimi, hasta konforu için dermatolojik alanda yapılabilecekler açısından farkındalık oluşturmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı, Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı ve Genel Cerrahi Anabilim Dalı tarafından ortak yürütüldü. Çalışmaya Nisan 2021- Nisan 2022 tarihleri arasında, dermatoloji, tıbbi onkoloji ve genel cerrahi polikliniklerine başvuran klinik ve histopatolojik olarak gastrointestinal sistem malignitesi tanılı 150 hasta alındı. Çalışmaya dahil edilen tüm hastaların yaş, cinsiyet, eğitim durumu gibi sosyodemografik özellikleri, alışkanlıkları, ek hastalıkları ve birincil malignitelerine ilişkin özellikleri ayrıntılı olarak kaydedildi. Çalışmaya alınan tüm bireylerin başvuru anında ayrıntılı tüm vücut dermatolojik muayenesi yapıldı. Standart bir form hazırlanarak her bir olgunun bilgi ve bulguları kaydedildi. Ayrıntılı dermatolojik muayene bulgularına ek olarak paraneoplastik deri bulguları, kemoterapi ajanları ile ilişkilendirilebilecek bulgular da not edildi. Bulgular: Çalışmamıza alınan hastaların 96'sı erkek (%64), 54'ü kadın (%36), yaş ortalaması 62,47 (±10,7) yıldı. Hastaların Fitzpatrick deri tipleri sıklık sırasına göre tip 3 (%42,7), 4 (%29,3), 2 (%26,7) ve 5 (%1,3) şeklindeydi. Ortalama vücut kitle indeksi (VKİ) 25,86 (±5,7) idi. En sık karşılaşılan birincil maligniteler sırasıyla kolon (%32,7), mide (%32) ve rektum (%16,7), en sık görülen histolojik alt tip ise adenokarsinom (%93,3) idi. Tanı tarihinden itibaren çalışmaya dahil oldukları süre göz önüne alındığında ortalama hastalık süresi 12,72 (±20,5) aydı. Çalışmaya dahil edilenlerin %80,7'si ileri evre (evre 3 ve 4) hastalığa sahipti. Muayene esnasında hastaların 85'i (%56,7) kemoterapi altındaydı. Hastalarımızda en sık dermatolojik bulgu deri kuruluğu (%92) olarak saptanmış olup, ortalama yaş olan 62 yaş üzerindeki hastalarda istatiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulunmuşturr (p=0,014). Çalışmamızda paraneoplastik dermatozlar, yüz bulguları, tırnak bulguları ve deri enfeksiyonları ortalama yaş olan 62 yaş üzerindeki hastalarda anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (sırasıyla p=0,008, p=0,003 ve p=0,007). Cinsiyete göre ele alındığında ise yüz bulguları ve deri enfeksiyonları kadın hastalarda erkeklere göre daha sık görülmüş, fark istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur (sırasıyla p=0,04 ve p=0,04). Çalışmamızda en sık paraneoplastik deri bulgusu yaygın seboreik keratoz (%20,7), ikinci sıklıkta akantozis nigrikans (%10,7) olarak gözlendi. Seboreik keratoz ortalama VKİ değeri olan 28,5'in altındaki hastalarda, akantozis nigrikans ise ortalama VKİ değeri olan 28,5'in üzerindeki hastalarda daha sık gözlenmiştir, istatiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (sırasıyla p=0,04 ve p<0,001). Seboreik keratoz, ortalama yaş olan 62 yaş üzerindeki hastalarda ve erkeklerde de daha sık gözlenmiş ve fark istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur (sırasıyla p=0,003 ve p=0,01). Çalışmamızda en sık saç bulgusu androgenetik alopesi (%58,7), yüz bulgusu rozase (%38,7), tırnak bulgusu longitudinal oluklanma (%20,7), deri enfeksiyonu tinea unguium (%68,7), oral mukoza bulgusu ise oral kandidiyazis (%34,7) olarak saptandı. Çalışmamızda, kemoterapi altındaki 85 hastada en sık kullanılan kemoterapi ajanı 5-florourasil, ikinci sıklıkta okzaliplatin idi. Tedavi altındaki hastalarda kemoterapi ilişkili dermatolojik bulgulardan en az biri %69,4 hastada mevcuttu. Kemoterapi ilişkili dermatolojik bulgusu olan hastaların tedavi rejimlerinde en sık 5-florourasil, okzaliplatin, irinotekan bulunuyordu. Kemoterapi ilişkili dermatolojik bulgulara bakıldığında; en sık görülenler eşit sıklıkta karşılaşılan kemoterapi ilişkili pigmente maküller (%25,9) ve saç dökülmesi (%25,9) iken, ikinci sıklıkta papülopüstüler döküntü (%18,8) saptandı. Sonuç: Çalışmamızda gastrointestinal malignite hastalarında en sık gördüğümüz paraneoplastik deri hastalıkları yaygın seboreik keratoz ve akantozis nigrikans idi. Bu sıklık, seboreik keratoz için ileri yaş ve erkek, akantozis nigrikans için obez hastalarda daha yüksek bulundu. Kemoterapi ilişkili dermatolojik bulgular açısından 5-florourasil ve okzaliplatin ilaçları daha riskli bulundu. Prospektif çalışmamızın verilerinin gastrointestinal malignite hastalarında sık rastlanan dermatolojik bulguları ortaya koyarak, hastaların erken tanısına ve doğru yönetimine katkı sağlayacağını düşünmekteyiz.
İzmir'de bir fabrikada çalışan kadınların sağlık inançları ile sosyo-demografik özelliklerinin meme kanseri erken tanı davranışlarına etkisi
Bu çalışma İzmir'de bir fabrikada çalışan kadınların sağlık inançları ile sosyo- demografik özelliklerin meme kanseri erken tanı davranışlarına etkisini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini, İzmir'in Torbalı ilçesinde bulunan Ekoten Tekstil fabrikasında çalışan, araştırmayı kabul eden 167 kadın oluşturmuştur. Veri toplamada sosyo-demografik anket formu ve Champion'un Sağlık İnanç Modeli Ölçeği kullanılmıştır.Araştırmadaki kadınların son bir yılda % 23.4'ü kendi kendine meme muayenesi (KKMM) yapmış, %12.6'sı klinik meme muayenesi (KMM) yaptırmıştır. Kırk yaş ve üzeri kadınların % 4.8'i son bir yıl içinde mammografi çektirmiştir.Kadınların %91.6'sı meme kanseri ile ilgili eğitim almamıştır. Beyaz yakalı işçiler, mavi yakalı işçilerden daha fazla KKMM yapmaktadır. Kırkiki yaş ve üzeri kadınlar 30 yaş altı kadınlardan daha çok KMM yaptırmaktadır. Meme kanseri tanısı alan kadınlar daha fazla KMM yaptırmakta, 40 yaş üzeri kadınlar daha çok mammografi çektirmektedir. Geliri giderinden az olan kadınlar daha fazla mammografi çektirmektedir. KKMM yapan kadınların engel algıları düşük, öz etkililik algıları yüksektir. Mammografi çektiren kadınların mammografi engel algıları düşüktür (p<0.05).Meme kanseri erken tanı yöntemleri ile ilgili daha önce eğitim alma, erken tanı davranışlarını önceden duyma, kadınların erken davranışını daha çok yapmalarını sağladığı için kadınların meme kanseri ve erken tanı yöntemleri konusunda eğitilmeleri gerekmektedir. İşyerindeki eğitim programlarına meme kanseri erken tanısı ve önemi yerleştirilmelidir. İşyeri hemşiresi sağlık eğitim programlarını yürütmelidir. KMM işyeri hekimi ya da hemşiresi tarafından yapılmalıdır.
Aile sağlığı merkezine kayıtlı kişilerin sağlık okuryazarlığı düzeyinin genel sağlık taramaları ve sağlık algısı üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Sağlık okuryazarlığı (SOY), tüm dünyada gün geçtikçe önemi artan bir kavram haline gelmiştir. Toplumun sağlık okuryazarlık düzeyini belirlemek, sağlık okuryazarlığını geliştirmek için atılacak adımlardan en önemlisidir. Çalışmamızda katılımcıların sağlık okuryazarlık düzeyini ve ilişkili faktörleri belirlemeyi, sağlık okuryazarlık düzeyinin sağlık algısına ve sağlık taramalarını yaptırma durumuna olan etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç-Yöntem: Araştırmanın evrenini 5 farklı ASM'ye kayıtlı 18-65 yaş arası 300 birey oluşturdu. Ankette sosyo-demografik veriler, genel okuryazarlık durumunu ölçen sorular, kanser taramalarına ve diğer koruyucu hekimlik önerilerine katılımı ölçen sorular, Sağlık Okuryazarlığı Anketi- Avrupa Birliği (SOYA-AB) ve Sağlık Algısı Ölçeği (SAÖ) yer almıştır. İstatistiksel analiz için SPSS 20 programı kullanıldı ve p<0,05 değeri anlamlı kabul edildi. Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 39,1±12,9, %53'ü kadın, %76,7'si evli, %31'i ev hanımı, %35'i üniversite mezunudur. Çalışmaya katılan bireylerin SOY puan ortalaması 31,07±7,61 olup ''sorunlu-sınırlı'' sağlık okuryazarlık düzeyine karşılık gelmektedir. Katılımcıların SOY düzeyi sosyodemografik değişkenlerle karşılaştırıldı ve gençlerde, bekarlarda, eğitim seviyesi ve gelir düzeyi yüksek olan kişilerde daha yüksek saptandı (p<0,001). Katılımcıların SAÖ ortalama puanı 48,83±8,85'dir ve SOY düzeyinin sağlık algısı ile pozitif korelasyon gösterdiği saptandı (r=0,445; p=0,001). Ayrıca SOY düzeyinin kişilerin meme, serviks ve kolon kanseri taraması yaptırma durumu üzerinde anlamlı etkisinin olmadığı, ancak her yıl grip aşısı yaptırma ve yılda bir kez diş hekimi kontrolüne gitme üzerinde olumlu etkisinin olduğu belirlendi (p<0,05). Tartışma-Sonuç: Katılımcıların %61,7'sinin SOY düzeyi yetersiz veya sınırlı-sorunlu olduğu belirlendi. Türkiye SOY araştırmasında katılımcıların %64,6'sının, sekiz Avrupa ülkesini kapsayan geniş çaplı başka bir çalışmada ise %47,6'sının yetersiz veya sınırlı-sorunlu SOY kategorisinde olduğu bildirilmiştir. Çalışmamızdan elde edilen sonuçlar yetersiz sağlık okuryazarlığının evrensel bir problem olduğunu göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Sağlık Okuryazarlığı, Sağlık Taramaları, Sağlık Algısı, Aile Sağlığı Merkezi
Fabrication and applications of biosensor for early diagnosis of lymphoma cancer and cancer metastasis
Lymphoma cancer ranked as the fifth cancer type is seen all around the world and death caused by lymphoma shows increment day after day. To prevention of death caused by lymphoma cancer, in the conducted study we fabricated rGO-FET biosensor device for early detection of lymphoma cancer. To do so, we synthesized the reduced graphene oxide from bulk graphite as sensing area. The fabrication of FET base structure was done by using microelectronic technology and rGO was transferred onto FET structure for use as sensing area. The characterization of rGO was completed by investigation XRD, Raman, FTIR and TEM analysis. These analysis results showed that synthesized rGO is suitable for detection. The first trials of rGO-FET biosensor were completed with various pH solutions. The pH trials revealed that the capability of rGO-FET biosensor device. For the early detection of lymphoma, the miRNA sequences were used for functionalization. The probe sequence was immobilized onto rGO sensing area for the miRNA studies. miRNA-155 sequence was dropped onto probe sequence and electrical measurements has been completed by analyzing I-V curves. The I-V curves revealed that the probe sequence immobilized on rGO matched with various concentration contained miRNA-155 sequence samples and shift was observed towards to left side with increasing concentration. The specificity study revealed that the probe sequence only matched with miRNA-155 sequence. The selectivity studies showed that rGO-FET biosensor can distinguish various concentrations. The results showed that rGO-FET can define miRNA-155 concentrations between 100 pM and 10 µM. The Limit of detection (LOD) was determined as 100 pM. Overall results suggested that the rGO-FET biosensor device successfully fabricated and can be used for early detection of lymphoma cancer and cancer metastasis.
LITMUS Türkçe cümle tekrarı testinin geçerlik güvenirlik çalışması
Bu çalışmada LITMUS Türkçe Cümle Tekrarı Testinin (LITMUS TR) geçerlik ve güvenirlik çalışmasının yapılması ve testin Türkçeye kazandırılması amaçlanmıştır. Çalışma, tipik dil gelişimi gösteren 250 ve gelişimsel dil bozukluğu (GDB) olan 44 çocuk ile yapılmış; LITMUS TR'nin yanı sıra Türkçe Okul Çağı Dil Gelişimi Testi de (TODİL) uygulanmıştır. Kapsam geçerliliği için LITMUS TR'nin oluşturulma sürecinde hangi standartların benimsendiği, hangi uzmanların görüşlerinden yararlanıldığı açıklanmıştır. Yapı geçerliliği analizi ile testin tipik dil gelişimi gösteren ve GDB olan çocukları ayırt edebildiği, yaş değişkeni ile arasında anlamlı ilişki olduğu, cinsiyet değişkeninin test performansında belirleyici olmadığı gösterilmiştir. Madde güçlük ve madde ayırt edicilik değerleri bildirilmiş; her test maddesinin toplam test puanları ile ilişkisi belirlenerek testteki her maddenin testin bütünü ile uyumlu olduğuna dair kanıt sağlanmıştır. LITMUS TR ile TODİL'in tüm alt testleri arasında anlamlı ilişki olduğu gösterilerek ölçüt geçerliliği için kanıt sunulmuştur. Testin güvenirlik katsayısı hem örneklemin genelinde hem de seçilmiş alt gruplar için çok yüksek bulunmuştur. Test-tekrar test yöntemi ile istikrarlılık analizi; puanlayıcılar arası güvenirlik bilgisi ile eşdeğerlik analizi yapılmıştır. Testin tanısal doğruluğu ROC eğrisi analizi ile belirlenerek tipik dil gelişimi gösteren ve GDB olan grupları %80 ve üstünde doğru ayırt edebildiği bulunmuştur. Böylece LITMUS TR'nin GDB'yi tanılamada destek olarak kullanılabilecek geçerli ve güvenilir bir ölçüm aracı olduğu gösterilmiştir. Anahtar Sözcükler: Gelişimsel Dil Bozukluğu, Cümle Tekrarı Testi, Geçerlik, Güvenirlik, Doğru Tanı, Erken Müdahale.
Kolorektal kanser taraması sırasında hastalara verilen eğitimin tarama programına uyum davranışı üzerine etkisi
Amaç:Bu çalışmada Sağlık İnanç Modeli temel alınarak hazırlanan eğitimin kolorektal kanser taraması programına uyum üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırma verilen sağlık eğitiminin sonuçlarını ölçmeye yönelik randomize kontrollü deney olarak planlanmıştır. Araştırma Dokuz Eylül Üniversitesi Aile Hekimliği Eğitim Aile Sağlığı Merkezlerine kayıtlı son 2 yıl içinde kolorektal kanser (KRK) taraması amaçlı Gaitada Gizli Kan (GGK) yaptırmamış 50-70 yaş arasındaki bireyler ile Mayıs 2018- Ocak 2020 tarihleri arasında yürütülmüştür. Veri toplama aracı olarak "Sosyodemografik Veri Formu" ve "Kolorektal Kanserden Korunmaya Yönelik Sağlık İnanç Modeli Ölçeği" kullanılmıştır. Katılımcılar önceden hazırlanan bilgisayar programı üzerinden rastgele müdahale ve kontrol gruplarına ayrılmıştır. Müdahale grubuna Sağlık İnanç Modeli (SİM) temelli eğitim, kontrol grubuna ise standart bilgilendirme verilmiştir. Çalışmaya katılan tüm bireylere kolon kanseri, taramalar ve test kiti hakkında sözel bilgi verilip GGK test kiti teslim edilmiştir. Tüm katılımcılardan Kalın Bağırsak Kanser Taraması Bilgilendirilmiş Onam Formu alınmıştır. Eğitim sonrası, müdahale ve kontrol grupları arasında kolorektal kanser tarama davranışına uyum açısından bir farklılık olup olmadığı belirlenen süre içerisinde GGK tüpünü teslim etme durumu ile değerlendirilmiştir. Araştırmanın verileri SPSS (StaticalPackage for SocialSciencefor Windows 24.0) programında değerlendirilmiştir. Bulgular: Araştırmaya katılan 256 katılımcıların 126'sı müdahale 130'u kontrol grubundadır. Sağlık İnanç Modeli temelli eğitim uygulamasından sonra müdahale grubumuzdaki katılımcıların 106(%84,1)'sı GGK kitini belirtilen süre içerisinde teslim ederken standart bilgilendirme yapılan kontrol grubumuzdaki katılımcıların 45(%34,6)'i GGK kitini teslim etmiştir ve aralarında anlamlı fark bulunmuştur(p=0,00). Müdahale grubundaki katılımcıların KRK taramasına katılımı kontrol grubundaki katılımcılardan 2,43 kat daha yüksektir. (Rölatif Risk=84,1/34,6). SİM temelli verilen eğitim katılımcıların KRK tarama davranışına uyumu standart bilgilendirilme durumuna göre %49,5'lik bir artış sağlamaktadır. (ARR=%84,1-%34,6). KRK tarama davranışına uyumu arttırabilmek için en az 2 bireye SİM temelli eğitim vermemiz gerekmektedir.(NNT=1/ARR 1/0,495) Sonuç: Çoğunlukla ileri evrelerde tespit edilebilen KRK hem toplumsal hem de bireysel düzeyde ciddi sosyoekonomik yüke, maddi, manevi hasara neden olmaktadır. Bu durumun önüne geçebilmek için en önemli kontrol stratejisi taramalardır. Ne yazık ki KRK taramalarına katılım istenilen düzeyde değildir. Taramaya katılımı arttırabilmek hem bireylerin sağlığını korumak hem de halk sağlığı adına oldukça önemlidir. Çalışmamızda kullandığımız SİM temelli eğitim KRK taramalarına uyumu ciddi anlamda arttırmıştır. Ancak bu sonucu topluma genelleyebilmek adına ek çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Kolorektal Kanser, Gaitada Gizli Kan, Tarama, Sağlık İnanç Modeli