Electromyography
108 theses under this subject heading
Hemiplejik hastalarda oral baklofen ve botulinum toksin enjeksiyonu tedavilerinin elektromyografik nosiseptif fleksör refleks üzerine etkisinin araştırılması
Amaç: Spastisite, üst motor nöron lezyonlarından sonra hiperaktif reflekslerin ortaya çıkmasıyla ilişkili, pasif hareketlere karşı hıza bağımlı olarak artan bir direnç şeklinde tanımlanır (1). İnme sonrası gelişen hemipleji tablosu birçok problemi de beraberinde getirir. Spastisite de bu problemlerden biridir. Spastisite tedavisinde sistemik ilaç tedavisi (baklofen, diazepam, dantrolen ve tizanidin) veya lokal tedavi (botulinum toksini, fenol enjeksiyonu) uygulanabilir. Çalışmamızın amacı; spastisitesi olan hemiplejik hastalarda oral baklofen tedavisi ile botulinum toksin enjeksiyonu tedavilerinin elektromiyografik nosisetif fleksör refleks (NFR) eşiği üzerine etkisini araştırmaktır. Yöntem: Çalışmaya Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon polikliniğine başvuran, spastik hemipleji tanılı, 18-65 yaş arası toplam 29 hasta alındı. Hastalar randomize edilerek bir gruba botulinum toksin enjeksiyonu tedavisi, diğer gruba oral baklofen tedavisi verildi. Her iki grup tedavi başlangıcında ve 6. hafta tedavi bitiminde değerlendirildi. Hastaların modifiye ashworth skalası (MAS), vizüel analog skala (VAS) değerleri, brunnstrom evrelemesi, barthel günlük yaşam aktivite indeksi ve NFR eşik değerleri ile değerlendirme yapıldı. Bulgular: Spastik hemiplejik hastalarda BT-A ve baklofen alan her iki grupta MAS, VAS değerleri tedavi öncesine göre anlamlı azaldı (p<0.05). Ayak bileği MAS değeri BT-A alanlarda baklofen alanlardan daha fazla düşüş gösterdi (p<0.05). BT-A grubunda tedavinin 6. haftasında brunnstrom el evrelemesinde anlamlı artış saptandı (p<0.05). Baklofen grubunda NFR eşiği tedavi öncesine kıyasla istatiksel olarak anlamlı yükseldi (p=0.007). BT-A grubunda NFR eşiğinde istatiksel olarak anlamlı değişim görülmedi (p=0.669). Sonuç: Bu çalışma hemiplejik hastalarda spastisite tedavisi için verilen BT-A ve baklofenin iyileşmeye önemli katkılar sağladığını gösterdi. Baklofen NFR eşiğinde anlamlı yükselmeye neden olabilirken BT-A uygulamasının bu eşiği pek değiştirmediği söylenebilir. Anahtar kelimeler: Hemipleji, spastisite, nosiseptif fleksör refleks, botulinum toksin-A, baklofen
Anaerobik eşik altı ve üstü bisiklet egzersizinde oksijen alım kinetiğinin değerlendirilmesi
Tez çalışmasının amacı anaerobik eşik altı ve üstü egzersizlerin metabolik ve kardiyovasküler, oksijen alım kinetiği ve kas aktivitesi üzerindeki fizyolojik yanıtların değerlendirilmesidir. Bu amaçla çalışmaya katılan denekler iki gruba (anaerobik eşik altı egzersiz n=12, anaerobik eşik üstü egzersiz n=12) ayrılmıştır. Altı haftalık bisiklet egzersizi öncesi ve sonrasında iki gruba da aynı testler uygulanmıştır. Bisiklet ergometresi ile 4 gün.hafta-1 yapılan anaerobik eşik altı egzersiz yoğunluğu %90 AE ve anaerobik eşik üstü egzersiz yoğunluğu Δ%80 olmak üzere belirlenmiştir. Anaerobik eşik ve maksimal oksijen tüketimini belirlemek için artırmalı bisiklet egzersizi testi uygulanmıştır. Artırmalı testten sonraki gün anaerobik eşik altı (%90 anaerobik eşik) sabit yüklü altı dakikalık test ve anaerobik eşik üstü (Δ%80) sekiz dakikalık test uygulanmıştır. Testler sırasında oksijen tüketimi, laktat ve tibialis anterior, gastrocnemius medialis, biceps femoris, vastus lateralis, vastus medialis ve rektus femoris kaslarından EMG kayıtları alınmıştır. İki egzersiz süresinin öncesinde parametreler arasında anlamlı fark yoktur. Hem 6 haftalık anaerobik eşik altı bisiklet egzersizi hem de 6 haftalık anaerobik eşik üstü bisiklet egzersizi sonrasında VO2maks, kalp atım hızımaks, anaerobik eşikteki VO2maks yüzdesi ve laktatmaks parametrelerinden oluşan kardiyovasküler ve metabolik parametreler istatistiksel olarak anlamlı derecede artış göstermiştir (p<0.05). Sabit yüklü egzersiz sonuçlarına göre oksijen alım kinetiklerinden O2 ederi (ml.dk-1.W-1) her iki egzersiz sonrasında anlamlı derecede azalmıştır (p<0.05). Ancak O2 ederi anaerobik eşik altı egzersiz sonrasında anaerobik eşik üstü egzersiz sonrasına göre yüzdesel olarak daha fazla azalmıştır (%7-%4). Altı haftalık anaerobik eşik altı ve eşik üstü egzersiz süreçlerinden sonra zaman sabiti τ1 (sn) (%16-%20) ve τ2 (sn) (%23-%33) anlamlı derecede azalmıştır. Altı haftalık iki egzersiz sonrasında da EMG yanıtlarında bir fark olmamıştır. Sonuç olarak, iki egzersiz sonrasında da kardiyovasküler ve metabolik adaptasyon artmış ve oksijen alım kinetiği hızlanmıştır. Ancak bu hızlanma nöromüsküler adaptasyon ile açıklanmamıştır. Anahtar Kelimeler: Anaerobik eşik, oksijen alım kinetiği, EMG
Ratlarda sevofluran anestezisinden derlenmede kafeinin derlenme süresi ile EEG beyin dalgalarına etkisi
Amaç: Fosfodiesteraz inhibisyonu yolu ile cAMP'nin yıkılmasını engelleyen kafeinin, ratlarda sevofluran anestezisinden derlenmeyi ve beyin dalga aktivitesini nasıl etkilediğini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 16 adet Sprague-Dawley erkek ratın kafataslarına elektrokortikografi (ECoG) kaydı için ketamin/ksilazin anestezisi sonrası elektrot takıldı. 1 hafta sonra ratlar kontrol ve kafein (75 mg/kg) grubu olmak üzere rastgele 2 gruba ayrıldı. Beş dakikalık bazal ECoG kaydından sonra ratlar sırayla gaz sızdırmaz anestezi kutusuna konuldu ve 60 dakika sevofluran anestezisi uygulandı. Anestezinin 50. dakikasında kontrol grubundaki ratlara 2ml/kg SF, çalışma grubundaki ratlara ise 75 mg/kg kafein intraperitoneal olarak enjekte edildi. Deney öncesinde, anestezi boyunca ve anestezi sonrasında ratların solunum frekansları kaydedildi. Sevofluran anestezisi kesildikten sonra kuyruk sıkıştırma ve doğrulma (tam derlenme) reflekslerinin geriye geldiği süre not edildi. ECoG kayıtları kaydedilerek deney sonrasında delta + teta dalga frekansı ve dalga amplitüdleri hesaplanarak istatistiksel analiz yapıldı. Bulgular: Kafein uygulaması kuyruk sıkıştırma ve doğrulma refleksi geri geliş süresini kontrol grubuna göre kısalttı (sırasıyla p=0,042; p=0.003). Kafein enjeksiyonu sonrası 5. ve 10. dakikalarda solunum sayısı kontrol grubuna göre artış gösterdi (sırasıyla p<0,001; p<0,001). Kafein enjeksiyonu 4-10. dakikalar arasında teta + delta dalga sayısını kontrol grubuna göre anlamlı olarak azalttı (p<0,05). Enjeksiyonlar sonrası ortalama amplitüdler kıyaslandığında, kafein enjeksiyonu teta + delta dalgaları toplam amplitüd ortalamasını azalttı (p=0.008). Sonuçlar: Sevofluran anestezisi altındaki ratlara intraperitoneal olarak uygulanan kafeinin, beyin delta + teta dalga sayıları ile toplam ortalama dalga amplitüdlerini azalttığını ve anesteziden derlenme süresini kısalttığını tespit ettik. Anahtar Kelimeler: Kafein, Sevofluran, Derlenme Süresi, EEG
Dirsek üstü kol protezinin Y.S.A. kullanılarak DSP tabanlı bir devre ile gerçek zamanda kontrolü
ÖZET Protez cihazı çalışmalarında amaç; eksik uzvun yokluğunu hissettirmeyecek gerçek anlamda aynı görevi üstlenebilecek bir malzeme ortaya koyabilmektir. Protez kontrolü üzerine bugüne kadar oldukça değişik çalışmalar yapılmış olmasına karşın myoelektrik işaretler üzerinde yapılan çalışmalar ve günümüzde gelişme gösteren yüksek hızlı ve paralel işlem yapabilme özelliği olan CPU' 1ar sayesinde gerçek zaman uyumlu ürünler ortaya konabilmektedir. özellikle değişik bir mimari yapıya sahip DSP'lerin gelişmesiyle bu türden çalışmalar artık daha rahat yapılabilmektedir. Bu projede Analog Device Inc. tararından üretilmiş olan, kayan nokta aritmetik işlem özellikli ve geliştirilmiş bir paralel işleme özelliğine sahip Share serisi bir DSP kullanılarak, gerçek zamanda çalışan bir dirsek üstü kol protezi kontrol devresi tasarlanmıştır. Bilindiği gibi kas yorgunluğu arttıkça EMG işaretinin frekans spektrumu düşük frekanslara doğru bir yığılma göstermektedir. Bu sebeple, yaptığımız çalışma dar bir zaman dilimindeki analizleri içermektedir. Dirsek açma, dirsek kapama, kolu içe döndürme, kolu dışa döndürme, hareketleri için vücut yüzeyinden alınan EMG işaretleri sınıflandırılarak gerçek zamanda sonuçlar alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Myoelektrik, EMG, Protez, DSP, YSA. ıx
Karpal tünel sendromunda klinik ve elektrofizyolojik bulguların değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Biz bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı polikliniğine el, ön kol ve kolda ağrı, elde uyuşma, zayıflık ve beceriksizlik yakınması ile başvuran ve karpal tünel sendromu (KTS) ön tanısı düşünülen hastalarda etyolojik nedenlerin, demografik ve klinik özelliklerin, elektrofizyolojik olarak elde edilen bulguların tekrar gözden geçirerek değerlendirilmesini ve irdelenmesini amaç edindik. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya hastanın verdiği öyküye dayanarak KTS ön tanısı olan 60 kişi dahil edildi. Hastalar öncelikli olarak demografik ve etyolojik nedenlerin irdelenmesi için yaş, cinsiyet, el dominansı, meslek, yapmış ise doğum sayısı, boy, kilo, vücut kitle indeksi, mevcut yakınma, yakınma süresi, yakınmanın başladığı el, aile öyküsü, özgeçmiş ve kullandığı ilaçları KTS klinik değerlendirme formu ile detaylı olarak sorgulandılar. Yine etyolojide yer alan bazı hastalıklar ise biyokimyasal ve hematolojik testler (hemogram, hemotokrit, açlık kan şekeri, tiroid fonksiyon testleri, hemoglobin A1c gibi.) ile değerlendirildi. KTS klinik değerlendirme formu ile değerlendirilen ve muayenesi tamamlanan hastalarda yüzeyel elektrot ile her iki üst ekstremitenin sinir ileti çalışması yapıldı. Bulgular: KTS ön tanılı 60 hastada yapılan elektrofizyolojik inceleme sonucunda % 66,7 sinde KTS saptanmıştır. KTS saptanan hastalarda bulgular % 42,5 oranında bilateraldir. Kadın cinsiyet, obesite, yüksek vücut kitle indeksi (VKİ), ileri yaş ve tekrarlayıcı el hareketleri KTS saptanan hastalarda risk faktörleridir. Diyabetes mellitus (DM) ve gebelik gibi medikal durumların etyolojide yer aldığı gösterilmiştir. Kesin tanı ENG ile konulur. Subklinik dönemde KTS tanısı koyabilmek için EMG-ENG iki elde de çalışılmalıdır. Sonuç: KTS gelişiminde; kadın cinsiyet, obesite, yüksek vücut kitle indeksi (VKİ), ileri yaş ve tekrarlayıcı el hareketleri önemli risk faktörleridir. Tanı; anamnez, fizik muayene bulguları, labaratuar ve elektrofizyolojik incelemeler sonucu konulur. En sık görülen yakınma uyuşmadır. Ancak provokatif teslerin pozitifliği ve atrofi varlığı tanı koymada önemli bulgulardır. Subklinik dönemdeki KTS tanısı sadece EMG-ENG ile konulduğundan elektrofizyolojik inceleme bilateral olarak yapılmalıdır. Anahtar kelimeler: Atrofi, Elektromyelografi, Median Sinir, Parestezi, Karpal Tünel Sendroumu
Primer hipotiroidizimde elektromiyografik değişikliklerin değerlendirilmesi
Tiroid hastalıkları dünyada ve ülkemizde yaygın olarak rastlanan bir hastalık grubudur. Bu konuda yapılan çalışmalar Türkiye'de toplumun önemli bölümünde tiroid hastalığı veya riski bulunduğunu ortaya koymaktadır. Tiroid hormon eksikliği vücuttaki tüm organ ve dokuları etkiler. Bu nedenle eksikliğinde çok çeşitli semptomlar görülebilir. Hipotiroidizm, birçok sistem gibi nöromuskuler sistemi de etkileyerek nörolojik belirti ve semptomlara yol açar. Erişkinlerde en sık görülen semptomlar; kolay yorulma, halsizlik, çabuk üşüme, kilo artışı, kabızlık, menstrüel düzensizlik ve kas kramplarıdır. Bu retrospektif çalışmada, primer hipotiroidizm tanılı, serum TSH değeri 10uIUm/L ve üzeri olan hastalar ile tiroid fonksiyonları normal olan, polinöropatiye yol açacak hastalığı olmayan sağlıklı kontrol grubunun nörolojik semptomlar ve elektromyografik (EMG) bulgular açısından karşılaştırılması amaçlandı.
Karpal tünel sendromlu hastalarda radial ekstrakorporeal şok dalga tedavisi (rESWT) etkinliğinin değerlendirilmesi ve lokal kortikosteroid enjeksiyonu etkinliği ile karşılaştırılması: Prospektif randomize kontrollü çalışma
Karpal tünel sendromu (KTS), median sinirin el bileği seviyesinde karpal tünel içerisinde basıya uğraması sonucu ortaya çıkan semptomların oluşturduğu bir klinik tablodur ve en sık görülen tuzak nöropatisidir. İdiyopatik ve sekonder nedenlere bağlı olmakla birlikte KTS patofizyolojisi tam olarak anlaşılamamıştır. Tedavisi KTS derecesine göre değişmektedir. Hafif ve orta derece KTS tedavisinde farklı konservatif tedavi yöntemleri kullanılmaktadır. En sık kullanılan yöntemler splint, lokal kortikosteroid enjeksiyonu (LKE), nonsteroidal antiinflamatuar ilaçlar (NSAİİ) ve konvansiyonel tedavi ajanlarıdır (TENS, hotpack, ultrason). Son dönemde ESWT'nin de KTS tedavisinde etkili olduğunu gösterir çalışmalar yayınlanmaktadır. Bu çalışma idiyopatik KTS tedavisinde LKE ve rESWT'nin klinik ve elektrofizyolojik etkinliğinin karşılaştırılması amacıyla randomize kontrollü olarak planlandı. Çalışmaya idiyopatik hafif ve orta derece KTS tanısı konmuş 51 kadın, 21 erkek toplam 72 hasta, 109 el alındı. Hastalar 3 gruba randomize edildi. rESWT grubuna (26 hasta, 37 el) istirahat splinti ve rESWT(1 seans/hafta toplam 3 haftada 3 seans); LKE grubuna (23 hasta, 35 el) istirahat splinti ve lokal kortikosteroid enjeksiyonu; kontrol grubuna ise sadece splint tedavisi verildi. rESWT 4 bar, 5 Hz frekans, 2000 atım şeklinde haftada 1 seans olup toplam 3 haftada 3 seans uygulandı. LKE olarak 40 mg metilprednizolon uygulandı. Splint tedavisi ise 2 ay süreyle tüm gece boyunca ve gündüzleri de ellerini kullanmadıkları sürelerde uygulandı. Hastalar tedavi öncesi, tedavi sonrası 1.hafta ve tedavi sonrası 12.haftada klinik (VAS-A, VAS-U, Boston-SŞS, Boston-FDS, el kavrama kuvveti) parametreler ile değerlendirildi. Ayrıca hastalar tedavi öncesi ve tedavi sonrasında 12.haftada EMG ile değerlendirildi. Tedavi öncesi mDSAP, mDDL, mMDL ve mDSİH gruplar arasında anlamlı farklılık gösterdi (p<0.05). Bunun nedeni olarak kontrol grubunda hafif derece KTS'nin fazla olması düşünüldü. Grup içi değerlendirmede rESWT grubunda tedavi öncesi ile kıyaslandığında tedavi sonrası 1.haftada VAS-A, VAS-U, Boston-SŞS ve el kavrama kuvvetinde; tedavi sonrası 12.haftada VAS-A, VAS-U, Boston-SŞS ve Boston-FDS skorunda anlamlı düzelme oldu (p<0.05). LKE grubunda tedavi öncesi ile kıyaslandığında klinik parametrelerin hepsinde (VAS-A, VAS-U, Boston-SŞS, Boston-FDS, el kavrama kuvveti) tedavi sonrası 1.hafta ve tedavi sonrası 12.haftada anlamlı düzelme oldu (p<0.05). Kontrol grubunda tedavi öncesi ile kıyaslandığında tedavi sonrası 1.haftada VAS-A, VAS-U, Boston SŞS'nda; tedavi sonrası 12.haftada VAS-A, VAS-U, Boston SŞS ve Boston-FDS skorunda istatistiksel olarak anlamlı düzelme oldu (p<0.05). EMG ölçümlerine bakıldığında tedavi öncesi ile kıyaslandığında tedavi sonrası 12.haftada rESWT grubunda mDDL ve mDSİH değerlerinde; LKE grubunda mDSAP, mDDL, mMDL ve mDSİH değerlerinde; kontrol grubunda mDDL, mMDL ve mDSİH değerlerinde iyileşme lehine anlamlı düzelme saptandı (p<0.05). Gruplar arası kıyaslama yapıldığında tedavi sonrası 1.haftada VAS-A, VAS-U, Boston-SŞS ve Boston-FDS skorları LKE grubunda diğer 2 gruba göre anlamlı olarak daha düşük saptandı (p<0.05). Tedavi sonrası 12.haftada gruplar arası kıyaslama yapıldığında VAS-A ve Boston-FDS skorları LKE grubunda diğer 2 gruba göre anlamlı düzeyde daha düşük saptandı (p<0.05). Tedavi sonrası yapılan EMG'ye göre hastaların KTS dereceleri yeniden değerlendirildi. KTS derecesi iyileşen hasta sayılarına göre gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Sonuç olarak KTS tedavisinde her 3 tedavi yönteminin (rESWT, LKE, splint) de etkili olduğu ve bu etkinin 3.aya kadar devam ettiği görüldü. LKE'nin rESWT'den daha etkili olduğu düşünüldü. rESWT ile ilgili daha fazla hasta ile daha uzun süre takip içeren çalışmalara ihtiyaç vardır.
Orta büyüklükteki rotator manşet kas yırtığı sonrası artroskopik omuz cerrahisi uygulanan bireylerde humeral baş depresör kas ko-aktivasyon eğitiminin fonksiyonel sonuçlar açısından etkisinin incelenmesi
Çeşitli klinik araştırmalarda humeral baş depresör kas ko-aktivasyon eğitiminin glenohumeral eklem disfonksiyonu üzerindeki etkisi incelenmiş olmasına karşın bu eğitim programının orta büyüklükteki rotator manşet (RM) kas yırtığı sonrası artroskopik RM onarımı (ARMO) uygulanan bireylerde etkisini araştıran herhangi bir çalışma bulunmamaktadır. Bu bağlamda çalışmamızın amacı orta büyüklükteki RM kas yırtığı sonrası ARMO uygulanan bireylerde humeral baş depresör kas ko-aktivasyon eğitiminin fonksiyonel sonuçlar açısından etkisinin incelenmesidir. Bu çalışmaya 27 birey dahil edildi. Randomizasyon öncesi bir katılımcı çalışmadan dışlandı. 26 katılımcı randomize şekilde tedavi grubu (n=13) ve kontrol grubu (n=13) olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Her iki grubun da konservatif eğitimleri aynı araştırmacı tarafından uygulandı. Tedavi grubundaki bireylere, konservatif eğitimlere ek olarak teres major, latissimus dorsi ve pektoralis major kasları için humeral baş depresör kas ko-aktivasyon eğitimi senkronize şekilde uygulandı. Ko-aktivasyon eğitimi için nöromusküler temelli bir eğitim aracı olan EMG Biofeedback cihazı (Chattanooga Group Inc., Chattanooga, TN) kullanıldı. Glenohumeral egzersizler sırasında ilgili kasların ko-aktivasyonu istendi. Tedavi öncesi ve sonrası tüm bireyler, ağrı (Görsel Analog Skala), eklem hareket açıklığı (Universal Gonyometre) ve fonksiyonel skorlar (Kol, Omuz ve El Sorunları Anketi; Revize Oxford Omuz Skoru; Modifiye Constant-Murley Omuz Skoru; Western-Ontario Rotator Cuff İndeksi) açısından gruplara kör olarak değerlendirildiler. Takip sürecindeki bazı problemler nedeniyle 24 tam katılımcı analiz edildi. Tüm ölçümler açısından grup içi değerlendirmelerde her iki programın da etkili olduğu saptandı (p<.05). Zaman ve grup*zaman etkileşimleri açısından internal rotasyon eklem hareket açıklığı dışında tedavi grubundaki iyileşmenin kontrol grubuna kıyasla daha yüksek olduğu saptandı (p<.05). Çalışma sonuçlarına göre, humeral baş depresör kas ko-aktivasyon eğitimi, orta büyüklükteki RM kas yırtığı sonrası ARMO uygulanan bireylerin tedavisinde etkili bir seçenektir. Net abduksiyon torkunun azalması ve glenohumeral eklem temas kuvvetinin artması fonksiyonel skorları iyileştirmektedir.
Hemiplejik hastaların musculus tibialis anterior aktivasyonunda egzersiz, elektrik kas stimülasyonu, elektromiyografik biofeedback ve robotik tedavi uygulamalarının etkinliğinin karşılaştırılması
Bu çalışma, hemiplejik hastaların Musculus tibialis anterior aktivasyonunda Klasik Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon, Klasik Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon ile beraber Robotik Rehabilitasyon ve Klasik Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon ile Elektromyografik biofeedback uygulamalarının etkinliklerinin karşılaştırılması amacıyla yapılmıştır. Bu çalışma, yaşları 40 ile 86 arasında değişen ve hemipleji tanısı alan 30 hastada deneysel bir çalışma olarak yapılmıştır. Birinci gruba 30 seans Klasik Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon uygulamaları, ikinci gruba 30 seans klasik Fizik tedavi ve Rehabilitasyon ile beraber 15 seans Robotik Rehabilitasyon ve üçüncü gruba ise 30 seans Klasik Fizik Tedavi ile 15 seans Elektromyografik Biofeedback uygulamaları yapılmıştır. Tüm gruplardaki bireylerin, tedavi uygulanmadan önce ve tedavi sonunda ayak bileği dorsi ve plantar fleksiyon Eklem Hareket Açıklığı ölçümü, 10 Metre Yürüme Testi skoru, Modifiye Ashworth Skalası, Elektromyografik Biofeedback ölçümü Sonucu, Nicholas Manual Kas Kuvveti Testi Ölçümü, Görsel Analog Skalası sonuçları hesaplandı. Grup 1'de yaş ortalaması 63,50±10,15 yıl, vücut ağırlığı ortalaması 73,90±12,88 kg, boy uzunluğu ortalaması ise 162,10±7,87 cm olarak bulunmuştur. Grup 2'de aynı parametreler sırasıyla 71,90±7,75 yıl, 82,20±15,33 kg ve 167,10 ±10,49 cm olarak ölçülmüştür. Grup 3'de yaş, vücut ağırlığı ve boy uzunluğu ortalaması sırasıyla 68,40±9,06 yıl, 82,70±10,69 kg, 166,50±8,81 cm olarak hesaplanmıştır. Dorsifleksiyon Eklem Hareket Açıklığı, 10 m yürüme testi ve Nicholas Manual Kas Kuvvet Testi üzerine Klasik Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uygulaması ile kombine edilmiş Robotik Rehabilitasyonun daha etkili olduğu, plantar fleksiyon Eklem Hareket Açıklığı ölçümünde Klasik Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon uygulamasının daha faydalı sonuçlar doğurduğu ve Elektromyografik Biofeedback Testi üzerine ise Klasik Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon ve Elektromyografik Biofedback Uygulamasının daha etkili olduğu bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Elektromyografik Biofeedback, Fizik Tedavi, Hemipleji, Robotik uygulama
Sporcularda motor davranış hızı ve gücünün öngörücüsü olarak yaklaşma–kaçınma motivasyonu ve kişilik
Bu araştırmada, deney 1'de duygusal görsel uyaranlar ile tetiklenen yaklaşma ve kaçınma motivasyonlarının biceps brachii ve triceps kaslarındaki Maksimal İzometrik İstemli Kasılma (MİİK) seviyesine etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Deney 2'de ise olumlu ve olumsuz duygusal içerikteki görsel uyaranların tepki hızı ve doğruluğuna olan etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmaya, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Spor Bilimleri Fakültesinden, 18-25 yaş arasında 48 kadın 83 erkek toplam 131 sporcu öğrenci katılmıştır. Katılımcılara ilk etapta kısa form Beş Faktör Kişilik Envanteri ve Schutte Duygusal Zekâ Ölçeği uygulanmıştır. Deney 1'de, duygusal uyaranlar eşliğinde gerçekleştirilen dirsek fleksiyonu ve ekstansiyonu (yaklaşma ve kaçınma koşulları) esnasında biceps brachii ve triceps kaslarındaki MİİK seviyesi belirlenmiştir. Deney 2'de ise; duygusal görsel uyaranlara verilen tepki hızı ve doğruluğu incelenmiştir. Deney 1'de dışadönüklük kişilik özelliğinin yaklaşma koşulunda, duygusal tutarsızlığın ise kaçınma koşulunda daha az motor performans kaybı ile ilişkili olduğu bulgusuna rastlanmıştır. Deney 2'de ise yaklaşma ve kaçınma koşullarında anlamlı olarak daha fazla sayıda doğru tepki verildiği ve duygusal zekâ ile doğru tepki sayıları arasında pozitif yönde anlamlı ilişki olduğu gözlemlenmiştir. Araştırmadan elde edilen sonuçlar dışadönüklük ve duygusal tutarsızlığın yaklaşma ve kaçınma koşullarında motor performansı etkileyebileceği yönünde kanıtlar sunmuştur. Ayrıca duygusal zekânın yaklaşma koşuluna odaklanmayı kolaylaştırdığı gözlemlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Yaklaşma-kaçınma motivasyonu, Maksimal izometrik istemli kasılma, kişilik, duygusal zekâ
Sağlıklı erişkinlerde seks steroid hormon düzeylerinin sinir ileti hızı, reaksiyon zamanı, kognitif fonksiyonlar ve serebral lateralizasyon üzerine etkisi
Amaç: Bu çalışmada, sağlıklı erkeklerin ve menstrüel siklus fazlarına göre gruplandırılan kadınların, seks steroid hormon düzeylerinin, beynin kognitif becerileri, sinir ileti hızı ve sağ-sol el asimetrisi üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız 18-25 yaş arasındaki sağlıklı ve gönüllü, 30 kadın ve 30 erkek birey üzerinde gerçekleştirildi. Her bir kadının menstrüel siklusunun foliküler (3-4.gün), östrojen (12-15.gün) ve luteal fazında (21-22. gün) üç kere, erkeklerin ise herhangi bir zamanında bir kere venöz kandan serum estradiol (E2), progesteron, total serum testosteron, seks hormon bağlayıcı globulin (SHBG), serbest testosteron (erkeklerde) ve ELİSA yöntemi ile serum östrojen alfa ve beta düzeyleri ölçülmüştür. Erkekler ve kadınlara (üç fazda), sağ el ve sol el medyan sinirden elektromiyografi (EMG) ölçümü yapılmış ve motor sinir ileti hızları hesaplanmıştır. Kognitif beceri testlerinden reaksiyon zamanı testi (RTms), stres altında tepki verme hızı-kalitesi testi (DT-DTsüre ms), muhakeme yeteneği testi (SPMIQ), görsel algı-dikkat testi (LVT) ve görsel hafıza testi (TAVT) uygulanmıştır. Ayrıca duygu durumunu belirleyen anketlerden BECK depresyon ölçeği, STAI1 (durumluluk kaygı), STAI2 (sürekli kaygı) ölçekleri uygulanmıştır. Tüm veriler SPSS 15.0 ve MİNİTAB 18 istatistik programları ile analiz yapılmıştır. Bulgular: Kadınların (n=25) luteal dönemindeki DT ve DTsüre ms, SPMIQ ve TAVT ortalamaları ovulasyon ve foliküler dönemine göre yüksekti (p<0,05). Sağlak-solak kadın ve erkeklerin dominant ellerinin iletim hızları dominant olmayan ellerine göre yüksekti(p<0,05). Kadınların foliküler fazındaki sinir iletim hızı ortalamaları luteal faza göre yüksekti ve latansı daha kısaydı(p>0,05). Sonuçlar: Seks steroid hormon düzeylerinin serebral asimetri, beyin fonksiyonları ve periferal sinir sistemi üzerinde nöromodülatör etkisi olabileceği görüşüne varılmıştır.
Travmatik sinir hasarı tanısı ile elektronöromiyografi yapılan hastalara ait klinik ve elektrofizyolojik bulgular
Akut periferik sinir yaralanmaları, prevalans ve insidansı toplumun gelişmişlik düzeyine göre değişmekle birlikte, halen dünyanın her yerinde sık rastlanılan, önemli bir kısmı kalıcı özürlülük oluşturan ciddi bir sağlık sorunudur. Etyolojik olarak trafik kazası, iş kazası, ev kazası, kesici-delici aletlerle veya ateşli silahlarla yaralanma-darp edilme, tıbbi girişimler sırasında iatrojenik yaralanmalar şeklinde olabilir. Bugün için periferik sinir hasarlanmalarının tanı ve takibinde en iyi ve ilk seçilen tetkik yöntemi ENMG?dir. Bu tez çalışmasında, 2008-2012 yılları arasında, sinir yaralanması ön tanısı ile CBÜTF Nöroloji AD EMG laboratuarına ENMG için gönderilen hastaların raporları ret-rospektif olarak taranarak, bölgemizde periferik sinir yaralanmalarına ait demografik, epidemiyolojik, klinik özellikleri saptamak amaçlanmıştır. Bu retrospektif ENMG laboratuvarı arşiv taramasında periferik sinir yaralanması olan 98 hastanın ENMG raporları değerlendirildi. Hastaların 85? i erkek (% 86.7), 13? ü kadın (%13.3), yaş aralığı 18-71, yaş ortalaması 34.72 ±11.19 bulundu. Hastaların % 43.9?nu işçilerin oluşturduğu saptandı. Yaralanma nedenleri incelendiğinde nedeni bilinenenler arasında en sık % 39,8 ile kesici-delici cisim yaralanmaları yer almaktaydı. Sinir yaralanmalarının % 68.4 oranı ile en sık üst extremitelerde olduğu gözlendi. Ol-guların % 60,2?sinde periferik sinir yaralanması sağ extremitelerdeydi. Tek periferik sinir yaralanması % 80.6, 1 tane brakial pleksus yaralanması da dahil olmak üzere multipl sinir hasarlanması % 19.4 oranında saptandı. Tek sinir yaralanmaları içinde % 19.4 oranı ile fibuler sinir başı çekerken, multipl sinir tutulumları arasında en sık median-ulnar sinir tutulumu gözlendi. Olguların % 20.4?ünde ağır olmak üzere top-lam % 70.4?ünde parsiyel, % 29.6?sında total sinir hasarı mevcuttu. Dolayısı ile tüm sinir yaralanmalarının % 50?si ağır ya da total hasarlanma şeklindeydi. Bu çalışma, bölgemizdeki sinir yaralanmalarınının epidemiyolojisi, kliniği ve kısmen elektrofizyolojisi hakkında veri sağlayan ilk çalışmadır. Bu tip çalışmalar ciddi sağlık sorunu oluşturan ve genç yaşlarda ortaya çıkan sinir yaralanmalarının engel-lenmesi, tedavisi konusunda alınacak tedbirler, yapılacak protokollere rehber olabilir. Ancak bu çalışma göstermiştir ki daha iyi veriler elde etmek için bu konuda prospektif çalışmaların yapılması ve retrospektif araştırmalar için de standart kayıt formları oluş-turularak daha iyi veri toplanması gerekmektedir.
Doğumsal brakiyal pleksus paralizili hastalarımızın retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Çocuk Nöroloji ve Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon polikliniğinde, Ocak 2011-Aralık 2021 tarihleri arasında doğumsal brakiyal pleksus paralizisi tanısıyla izlenen hastaların geriye dönük olarak demografik özellikleri, risk faktörleri, klinik sınıflama, tedavi gereksinimleri ve tedavi sonuçları hakkında bilgi edinmeyi amaçladık. Yöntem: Ailelerinden onam formu alınarak çalışmaya alınan 79 hastanın; yaşı, cinsiyeti, doğum şekli, doğum kilosu, doğum yeri, tutulumun tarafı, tedavi için hastaneye başvuru yaşı, eşlik eden problemler, tutulumun tipi (Narakas sınıflamasına göre) ve uygulanan tedavi bilgileri dosyalarından kaydedildi. Bulgular: Çalışmamızdaki 79 hastamızın % 57'si kız, % 91,1'i normal vajinal yol ile doğmuş ve % 81'i ilk 3 aylık döneminde başvurmuştu. Ortalama doğum ağırlıkları 3987,57 ±528,424 gramdı ve % 58,2'si 4000 gram ve üzerindeydi. Narakas klinik sınıflandırmasına göre; Grup 1'de % 39, Grup 2'de % 30, Grup 3'te % 27 ve Grup 4'te ise % 4 hastamız bulunmaktaydı. Hastaların % 74,7'sinde etkilenim sağ taraftaydı ve % 24,1'inde eşlik eden ek problemler saptandı. Bebek, anne ve doğumla ilgili risk faktörlerinin içinde annede gestasyonel diyabet varlığı ve uzamış doğumun Narakas sınıflandırması ile anlamlı ilişkisi saptandı. (p<0,05) Hastalarımızın % 74,7'sine elektromiyografi çekildiği ve bunların % 37'sinin tekrarlayan çekimler olduğu saptandı.(p=0,002) Hastalarımızın %98,7'sine fizik tedavi uygulandığı, % 73'ünün ilk 3 ayda fizik tedavi aldığı ve ortalama fizik tedavi alma sürelerinin 36,71±36,34 ay olduğu görüldü. Hastalarımızın %16'sına cerrahi tedavi uygulandığı ve ortalama cerrahi tedavi yaşı 6,07±3,54 yıl olarak bulundu. Tedavi sonuçlarımız değerlendirildiğinde % 32 hastamızda tamamen iyileşme, % 52 hastamızda kısmi iyileşme mevcut iken, % 16 hastamızda iyileşme yoktu. Sonuç: Çalışmamızda gestasyonel diyabetli anne bebeği olan hastalarımızda, total brakiyal pleksus paralizisinin daha yüksek oranda görüldüğü ve uzamış doğum öyküsünün Narakas klinik sınıflaması ile sınırda anlamlı ilişkisi olduğunu saptandı. Hastalarımızda mevcut olan risk faktörlerinden; yüksek doğum ağırlığı, makat doğum, ileri anne yaşı, anne aşırı kilo alımı, annede uterin anomali, omuz distosisi ve yardımlı aletli doğum ile Narakas klinik sınıflaması arasında ilişki saptanmadı. Literatürde yer alan risk faktörlerinin bilinip, tanınması ve birden fazla risk faktörünün eşlik ettiği durumlarda daha dikkatli olunması önemlidir. Ülkemizdeki son yıllardaki insidans durumu, risk faktörleri ile birebir ilişkisinin saptanması ve ideal ve özgüllüğü yüksek görüntüleme yöntemlerinin bulunması gibi ek çalışmalara ihtiyaç vardır.
İnme sonrası spastik hemipleji hastalarında el bilek ve parmak fleksör kaslarına uygulanan botulinum toksin enjeksiyonlarında ultrason ve elektromyografi rehberliğinin retrospektif olarak karşılaştırılması
Amaç: İnme sonrası hemipleji gelişen, el bilek ve parmak fleksorlerinde spastisite olup BT-A uygulanmış hastalarda USG ve EMG rehberliğini karşılaştırmak Gereç ve yöntem: İnmeye bağlı hemipleji tanısı almış ve fleksor carpi radialis(FCR), fleksor carpi ulnaris(FCU), fleksor digitorum superficialis(FDS), fleksor digitorum profundus(FDP) kaslarına botulinum toksin tip A(Botox) enjeksiyonu yapılmış 50 hastanın dosyası retrospektif olarak tarandı. Hastaların el bilek ve parmak fleksorlerinin MAS, Tardieu evreleri ve Tardieu yakalama açıları, el bilek PROM, Fugl-Meyer Motor değerlendirme skalası üst ekstremite kısmı, FBÖ, İEÖ tedavi öncesi ve tedavi sonrası 1. aydaki değerleri grupların kendi içlerinde ve tedavi sonrası değişimler gruplar arasında karşılaştırıldı. Bulgular: USG ve EMG grubunda MAS, Tardieu, el bilek PROM ve İEÖ değerlendirmelerinde her iki grupta da anlamlı iyileşme saptanırken, Fugl-Meyer değerlendirmesi USG grubunda anlamlı olarak daha fazla iyileşme gösterdi. FBÖ'de her iki grupta da iyileşme saptanmadı. Tedavi sonrası başlangıca göre olan değişimler gruplar arasında karşılaştırıldığında ise el bilek PROM, USG grubu lehine anlamlı bulundu. Sonuçlar: BT-A enjeksiyonunda EMG rehberliği USG kadar etkili bulunmuştur. Her iki rehber yöntemle yapılan BT-A enjeksiyonunun spastisite, pasif hareketler ve yaşam kalitesi üzerine olumlu etkisi saptanmış olup, USG rehberliği el bilek PROM artışında daha etkili bulunmuştur. Fonksiyonel bağımsızlık üzerine ise her iki yöntemle yapılan BT-A enjeksiyonunun olumlu etkisi görülmemiştir
Futbolcularda 8 haftalık denge antrenmanlarının futbola özgü teknik becerilere etkileri ve biyomekanik analizi
Amaç: Çalışmada 8 hafta süre ile uygulanan fonksiyonel denge antrenmanlarının top sürme, üst vuruş ve pas gibi futbola özgü teknik beceri performansına etkileri ve bu teknik parametrelerin uygulanması sırasında diz eklemi kinematik parametrelerin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma amatör futbol liglerinde oynayan 24 erkek futbolcu (Kontol:12 kişi, Antrenman: 12 kişi) ile gerçekleştirilmiştir. Çalışma öncesinde ve 8 haftalık denge antrenmanları sonrasında, antrenman ve kontrol grubuna pas, top sürme ve üst vuruş tekniğinin uygulanışı sırasında oluşan kinematik parametrelerin değerlendirilmesi amaçlı görüntü kaydı gerçekleştirilmiştir. Ayrıca kuvvet platformunda destek bacağı üzerinde denge testi gerçekleştirilmiş ve alt ekstremite kaslarından (M. Tibialis Anterior, M. Gastrocnemius, M. Vastus Lateralis, M. Vastus Medialis, M. Rectus Femoris, M. Biceps Femoris) maksimal istemli kasılma değerleri elektromiyografi yöntemi ile elde edilmiştir. Pas, Şut ve top sürme gibi futbola özgü teknik beceri testleri doğal çim futbol sahası koşullarında gerçekleştirilmiştir. Futbola özgü teknik beceri testleri sırasında kinematik analiz yapılması amacı ile görüntü kaydı yapılmıştır.tir. Bulgular: Pas, üst vuruş ve top sürme parametreleri gruplar arası fark göstermez iken antrenman grubu grup içi ön test ve son test pas, şut ve top sürme değerleri arasında fark bulunmaktadır(p=0,001, p=0,003, p=0,024). Ayrıca M.vastus Medialis kası maksimal istemli kasılma değerleri için gruplar arasından fark bulunmuştur(p=0,001). Sonuçlar: Sekiz haftalık fonksiyonel denge antrenmanları sonrasında antrenman grubu pas, üst vuruş ve top sürme becerilerinde gelişme gözlemlenmiştir. Ayrıca Kontrol grubu pas, üst vuruş ve top sürme değişkenlerinde ise bir fark bulunmamıştır. Anahtar Kelimeler: Denge Antrenmanı, Kinematik, Elektromiyografi, Futbol, Postural Kontrol, Teknik
Simulation of signal processing for wrist rehabilitation
Rehabilitation is defined as an activity enabling a person to perform required mental or physical function. Rehabilitation engineering and use of biomedical signals in rehabilitation are quite promising in recent research studies. Rehabilitation robotics is required to improve quality of elderly people life or easing life of disabled person. Some manipulative operations are necessary especially for daily living activities. Research in this study is directed to get biomedical signals for rehabilitation use. Initially EMG based system is considered with a wrist exerciser. Measurements are taken by volunteer students. Then IMU's (XSens system) are placed, and the experiments with a wrist exerciser are performed. Biomedical signals are intended to understand signals nature with signal processing in wrist rehabilitation use. Finally IMU's are fitted to exoskeleton to improve exoskeleton with robotic rehabilitation.
Tavşanlarda deneysel olarak oluşturulan nervus radialis ve nervus ulnarisin hasarının akupunktur ile tedavisi ve iyileşmesinin elektromiyografik, patolojik ve biyokimyasal yönden değerlendirilmesi
Perifer sinir hasarları veteriner hekimlikte önemli yer tutan problemler arasındadır. Çoğunlukla kedi ve köpek gibi pet hayvanlarında sıklıkla karşılaşılan perifer sinir hasarları operatif ve medikal birçok tedavi yöntemi kullanılarak tedavi edilmeye çalışılmaktadır. Son yıllarda başta beşeri hekimlik olmak üzere veteriner hekimlikte de perifer sinir hasarlarında çok sayıda alternatif tedavi yöntemi kullanılmaktadır. Bu tedavi yöntemlerinden biride elektroakupunkturdur. Elektroakupunktur uygulamaları, perifer sinir hasarlarının tedavisinde kullanılan operatif ve medikal sağaltıma ek olarak destekleyici amaçla kullanılmaktadır. Yapılan bu çalışmada akupunktur, tavşanların radial ve ulnar sinirlerindeki hasarı tedavi etmek amacıyla kullanılmıştır. Çalışmada elektroakupunkturun erken ve geç dönem radial ve ulnar sinir hasarlarındaki etkinliği klinik, elektromiyografik, biyokimyasal, immuno histo kimyasal ve histopatolojik yönlerden değerlendirildi. Çalışmada toplam 28 adet Yeni Zelanda ırkı tavşan kullanıldı. Tavşanlar; akut sinir hasarlı deney grubu (ASH), kronik sinir hasarlı deney grubu (KSH), pozitif kontrol grubu (PK) ve negatif kontrol grubu (NK) olmak üzere dört gruba ayrıldı. ASH, KSH ve PK grubundaki tavşanlarda radial ve ulnar sinirler üzerinde hasar oluşturmak için; tavşanlara 5 mg/kg dozda ksilazin hidroklorür ve 35 mg/kg dozda ketamin hidroklorür ile anestezi yapıldı. Traş ve dezenfeksiyon işlemi yapıldıktan sonra rutin cerrahi işlemlerle operasyon bölgesi açıldı. Pleksus brachialisin n. radialis ve n. ulnaris olarak dallandığı yerin 1cm distalinden hemostatik klemp yardımıyla sinirler 60 saniyelik basınca maruz bırakıldı. NK grubundaki tavşanların sinirlerinde ise hasar oluşturulmadı. ASH, KSH ve NK grubundaki tavşanların LI-4, LI-10, LR-3 ve ST-36 elektroakupunktur noktaları kullanılarak gün aşırı olmak üzere toplam 15 seans elektroakupunktur uygulaması yapıldı. PK grubundaki tavşanlara ise elektro akupunktur uygulaması yapılmadı. Tedavi süresi boyunca yapılan klinik muayeneler ve elektromiyografik değerlendirmeler sonucunda ASH grubundaki tavşanların KSH grubundaki tavşanlara göre daha fazla iyileşme gösterdikleri tespit edildi. Aynı zamanda KSH grubundaki tavşanlarda da PK grubundaki tavşanlara göre olumlu yönde sonuçlar alındı. Çalışmanın sonunda tavşanlara anestezi altında dekapitasyon işlemi uygulandı. Radial ve ulnar sinir dokuları histopatolojik, immunohistokimyasal ve biyokimyasal yönden değerlendirildi. Histopatolojik yönden yapılan incelemelerde, ASH ve KSH gruplarındaki tavşanların radial ve ulnar sinirlerinde dejeneratif odakların PK grubundakilere göre daha az olduğu saptandı. İmmunohistokimyasal yönden yapılan incelemelerde, ASH ve KSH grubundaki tavşanların radial ve ulnar sinir dokularında sinir büyüme faktörü (NGF) ve S100 immunreaktivitesinin PK grubundakilere göre daha fazla olduğu saptandı. Yine yapılan biyokimyasal incelemeler sonucunda ASH ve KSH grubundaki tavşanların radial ve ulnar sinirlerinde tespit edilen antioksidan düzeylerinin NK grubundakilerle istatistiksel yönden anlamlı bir farkı olmamasına rağmen, PK grubundakilerle istatistiksel yönden anlamlı bir fark oluştuğu tespit edildi. Sonuç olarak elektroakupunkturun hem akut hem de kronik sinir hasarlarında etkili bir tedavi metodu olduğunun saptanmasının yanı sıra, akut vakalarda kronik vakalara göre daha etkili olduğu tespit edildi. Bu etkinlik gerek klinik ve elektromiyografik değerlendirmelerle, gerekse patolojik ve biyokimyasal değerlendirmelerle doğrulandı.
EMG sensör kontrollü beş eksenli robotik kol ve robotik el tasarımı ve gerçeklenmesi
Yarı otonom veya manuel kontrollü elektromekanik donanımlar genelde kontrol panelleri üzerinden veya basit yazılımlar aracılığıyla kontrol edilmektedir. Bu donanımların askeri/medikal uygulamalar gibi zorlu saha şartlarında kullanımı için ilk adım girdi sinyallerinin operatörden hızlı, basit ve doğru bir şekilde alınmasıdır. Ancak eğitimli teknik personelin istihdam edilmesi veya yazılımın kodlanması zaman ve para kaybına yol açmaktadır. Ayrıca her türlü saha şartına uyum sağlayacak bir yazılımın geliştirilmesi de oldukça zordur. Bu işlemlerin, operatörün çok az eğitildiği veya hiç eğitilmediği durumlarda da doğru bir şekilde yapılması önemlidir. Bu amaçla insanın doğal fiziksel hareketlerinin veya sinirsel sinyallerinin bir girdi sinyali olarak kullanılması bir teknik olarak tercih edilebilir. Bu tez çalışması kapsamında, ilk uygulama olarak insan kolunun fonksiyonelliğini sağlayacak beş eksenli bir robot kol tasarlanmış ve prototip üretimi yapılmıştır. Robot kolun gerçek zamanlı denetimi için sağlıklı bireyin kolunda altı farklı kastan alınan yüzey elektromiyografi sinyalleri kullanılmıştır. Deneylerde %81,7 başarı sağlanmıştır. İkinci uygulamada altı farklı harekete ait veriler elde edilmiştir. Toplanan veriler kullanılarak bir yapay zeka uygulaması gerçekleştirilmiştir. Geliştirilen yöntemde support vector machine (SVM) sınıflandırıcısı kullanıldığında doğruluk oranının %92,77 olduğu görülmüştür.
Köpeklerde anestezi derinliğinin elektriksel uyarımla elde edilen göz kırpma refleksiyle ilişkisinin araştırılması
Bu çalışmada, köpeklerde göz kırpma refleksinin anestezi derinliği ile ilişkisi ve göz kırpma refleksinin anestezi derinliğini belirlemedeki etkisine ek olarak bundan elde edilebilecek parametrelerin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışma materyalini MAKÜ Veteriner Fakültesi Cerrahi Kliniğine çeşitli operatif amaçlar için getirilen 11'i dişi, 5'i erkek, beden ağırlıkları 13-30 kg (ort, 21,31±1,41kg) arasında değişen 20 adet köpek oluşturdu. Tüm köpeklere anestezi indiksiyonu amacıyla 4 mg/kg dozunda propofol uygulandı. Bunu takiben anestezi idamesi sevofluran ile sağlandı. Köpekler için derin anesteziyi sağlayan end tidal MAK değeri olan 2,9 MAK değerinde anestezi sabit tutuldu. Operasyon bitimini takiben 2,9 end tidal MAK değerinden başlanarak azalan her 0,1'lik MAK değeri için supraorbital sinire elektriksel uyarı verilerek her iki orbikularis okuliden göz kırpma parametreleri kaydedildi. Elde edilen verilerden R2c parametresinin latans ve süresi ile diferansiyel latans hariç diğer tüm latans, amplitüd ve süre değerleri ile MAK arasında anlamlı bir ilişki bulundu. Göz kırpma parametrelerinin MAK'a bağlı elde edilme başarı oranları ortaya konuldu. Bazı literatürlerde R2c değeri yüzlekleşen anestezi için bir kriter olarak kabul edilmiştir. Operasyon boyunca anestezi sırasında yüzlek anesteziyi göstermede kriter olarak kabul edilen R2c değeri yüzeysel anesteziyi gösterecek şekilde eldeedilemedi. Ancak R2c değeri bir kere elde edildikten sonra daha düşük MAK değerlerinde tekrar göz kırpma refleksi için verilen uyarı hastalar tarafından tolere edilemedi. Bu yüzden tekrar uyarı verilmedi. R2c değeri için ortalama end tidal MAK değeri 0,88 olarak elde edildi. R2c değerinin anestezi sırasında yüzlek anesteziyi göstermede bir kriter olamayacağı düşünüldü.
Köpeklerde fasiyal sinir iletiminin elektrofizyolojik ve klinik olarak incelenmesi
Fasiyal paraliz; fasiyal sinir disfonksiyonu, otitis media-interna, travma, hipotiroidizm, orta/iç kulak neoplazisi veya polinöropatilere bağlı periferik fasiyal sinirin hastalığına bağlı olabilir. Fasiyal sinir üzerine yapılan çalışmalar araştırıldığında veteriner hekimlği alanında yeterli bir çalışma olmadığı yapılan çalışmaların genellikle deney hayvanları ve fasiyal paraliz yaşayan küçük hasta gruplarıyla sınırlı olduğu görülmüştür. Yaptığımız bu tez çalışmasında fasiyal sinir elektromiyelografi verileri cinsiyet, kafa yapısı, yaş ve kotralateral gruplarına ayrılmıştır. Bu gruplar amlitüd, latans ve mesafe açısından karşılaştırılmıştır Çalışmamız neticesinde fasiyal sinire ait amplitüd ve latans verileri elde edilmiştir. Yaptığımız çalışmada yüksek olgu sayısı ile fasiyal sinire ait elektromiyelografik veriler elde edilmiştir. Bu veriler fasiyal pariliz bulunmayan köpeklerden elde edildiği için referans değerler olarak kabul edilebileceği düşünülmektedir. Bu araştırmaya, Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi Cerrahi Kliniğine getirilen ve çeşitli endikasyonlarla operasyona alınan, değişik ırk ve yaştaki 36'sı erkek, 14'ü dişi 50 köpek dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen köpeklerde indüksiyon amacıyla 4 mg/kg propofol intravenöz kullanılmıştır. Entübasyonun ardından anesteziye sevofluran ile devam edilmiştir. Otovideoskopik muayeneleri gerçekleştirilerek bulgular not edilmiştir. Yapılan çalışmada cinsiyet, yaş ve kontralateral değerler arasında bir fark olmadığı ancak kafa yapısının mesafe ölçümlerinde fark oluşturduğu görülmüştür. Çalışmamızda kafa yapısı açısından brahisefalik ve mezosefalik ırklar karşılaştırılabildiği için standardize edilmiş daha fazla çalışma yapılması önerilmektedir.
Travmatik fasiyal sinir paralizilerinde cortexin'in etkinliği
Bu çalışmanın amacı fasiyal sinirin ezilmesine bağlı olarak oluşan travmatik fasiyal sinir paralizinlerinde intramuskuler cortexin ve metilprednizolon etkinliğini araştırmaktır. Çalışma 1400-3000 gram ağırlığında 21 adet sağlıklı yeni zellanda türü tavşan üzerinde gerçekleştirilmiştir. Deneklerin tümünün sol fasiyal sinir bukkal dalına bası uygulanmış ve fasiyal paralizi oluşturulmuştur. Denekler rastgele yedişerli üç gruba ayrılmıştır. Grup I'e (Cortexin grubu) intramusküler olarak 3mg/gün cortexin, Grup II'ye (Metilprednizolon grubu) intramusküler olarak 1mg/kg/gün metilprednizolon, Grup III'e (Kontrol Grubu) intramusküler olarak 3mg/gün serum fizyolojik 10 gün süre ile uygulanmıştır. Nöroprotektif olarak kullanılan cortexin literatürde fasiyal sinir paralizisinde kullanılmamıştır bu nedenle çalışmamız cortixinin travmatik fasiyal sinir paralizisinde tedavi etkinliğini değerlendirmesi açısından dünyada ilktir. Deneklere 7., 14. ve 21. günlerde iyileşmenin değerlendirilmesi amacıyla elektromiyografi yapılmıştır. Daha sonra deneklerin işlem uygulanan taraftaki fasiyal sinir bukkal dalı çıkarılarak histopatolojik incelemeye alınmıştır. İnce doku kesitleri şeklinde hazırlanan spesmenler nöral fibrotik dejenerasyon, kollajen lif artışı, miyelin dejenerasyon, aksonal dejenerasyon, schwann hücre proliferasyonu, normal miyelin yapımı ve ödem parametreleri açısından değerlendirilmiştir. Her deneğe ait dört kesitten dörder adet alanda (x40, 100, 200, 1000 objektif büyütme) sayım yapılmış ve her bir grup için dört alanın ortalaması alınmıştır. Derecelendirme yok: - (0), hafif: +(1), orta: ++( 2), şiddetli: +++ (3) şeklinde yapılmıştır. Çalışmamızda cortexin ve metilprednizolon kontrol grubuna göre nöral fibrotik dejenerasyon, miyelin dejenerasyon, aksonal dejenerasyon, normal miyelin yapımı ve ödem açısından iyileşme üzerine olumlu etki göstermiştir. Cortexin ve metilpednizolon karşılaştımasında cortexin kollajen lif artışını metilprednizolona göre azaltmıştır. Elektromiyografi verilerine göre gruplar arasında anlamlı farklılık izlenmemiştir. Çalışmamız sonucunda sinir bütünlüğü bozulmamış travmatik fasiyal sinir paralizilerinde cortexin ve metilprednizolonun etkin olduğunu ve tedavide cortexinin metilprednizolona belirgin üstünlük sağlayamadığını söyleyebiliriz. Anahtar Kelimeler: Fasiyal sinir paralizisi, cortexin, metilprednizolon, elektromyografi
Multiple skleroz`da odyo ? vestibüler bulguların değerlendirilmesi
Bu çalışmada Mc-Donalds tanı kriterlerine göre kesin Multiple Skleroz tanısı almış hastalarda saf ses odyometresi ve akustik refleks testlerini kullanarak odyolojik, VNG alt testlerini kullanarak vestibüler tutuluma ait klinik ve videonistagmografik özelliklerin incelenmesi ve klinik - subklinik vestibüler tutulumda VNG' nin tanısal değerinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmaya 28 hasta ve 29 sağlıklı kişi kabul edilmiştir. Hastalar Gazi Üniversite' si Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz AD Odyoloji BD değerlendirilmişlerdir. Saf ses odyometresi(hava ve kemik),akustik refleks değerlendirmesi, VEP değerlendirmesi, sakkad testi, trecking testi, optokinetik testi, Dix- Hallpike, pozisyonel test, gaze test ve kalorik testi içeren VNG değerlendirmesi hem hasta, hemde kontrol grubuna yapılmıştır.Hasta grubunda herhangi bir patolojinin varlığını gösteren VNG bulgusu %85 (n=24), kontrol grubunda ise %10. 3 (n=3) oranında saptanmıştır ve iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. (p=0,00 ?? =0,05)Santral patolojinin varlığını gösteren VNGpatolojisi hasta grubunda % 78.5(n=22), kontrol grubunda %10.7 (n=3) oranında saptanmıştır ve iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. (p=0,00 ?? =0,05)Periferik patoloji varlığını gösteren VNG patolojisi hasta grubu ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır.Vestibüler semptoma eşlik eden otolojik, otonomik, serebellar semptomu olanlarda olamayanlara göre sadece otolojik semptomu olanlarda istatistiksel olarak farklıydı (p=0,02 ?? =0,05).VNG' de bozuk olan test adedi ile yaş, ilk atak yaşı, hastalık süresi ve toplam atak sayısı arasında anlamlı korelasyon saptanmazken, VNG' de bozuk olan test adedi ile EDSS puanı arasında istatistiksel olarak bir ilişki olduğu saptanmıştır ( p=0,03 ?? =0,05 ).Trecking testinde, frekans arttıkça bozulmanında artmakta olduğu, pozisyonel testte otuma pozisyonuna geliş ile beraber gözlenen nistagmusta belirgin yükselme olduğu da MS için yeni bilgilerdendir.Sonuç olarak çalışmamız; MS hastalarında vestibüler sistem ile ilgili bilgi edinilmek istendiğinde, VNG kuvvetle önerilir.
Derin kapanış olgularında, üst kesici dişlerin intrüzyonlarının dentofasiyal bölge ve çiğneme kasları üzerindeki etkilerinin incelenmesi.
Araştırmanın amacı; morfolojik derin kapanış olgularında, sabit mekaniklerle üst kesici dişlerin intrüzyonlarının dentofasiyal yapılar ve çiğneme kasları üzerindeki etkilerinin tespitidir. Çalışmaya; iskeletsel Sınıf 2 veya 1, dişsel Sınıf II 1, Sınıf II, 2 veya Sınıf I, optimum veya düşük açılı, artmış overbitelı, 26 olgu dahil edildi.Araştırmada her iki grupta TMA utility intrüzyon arkları kullanıldı. 1.gruba, kronolojik yaşları ortalama 18.65 yıl olan 14 birey dahil edildi. Kronolojik yaşları ortalama 18.65 yıl olan 12 bireyin dahil edidiği 2.grupta, farklı olarak, sağ ve sol üst posterior bölgeye ankraj amaçlı, mini-implant yerleştirildi. Uygulama süresi 1.grupta ortalama 11.68±3.37ay, 2. grupta ortalama 10.5±3.0 aydı.Araştırmanın istatistiğinde; parametrik ve non prametrik testlerden yararlanıldı.Her iki grupta, üst kesici dişlerde istatistiksel olarak anlamlı miktarda intrüzyon ve overbite'ta azalma elde edildi, meydana gelen değişiklikler iki grupta benzer bulundu. Her iki grupta üst kesici dişlerde protrüzyon ve bu dişlerin aksiyel eğimlerinde artış bulundu. 1.grupta; overjet artış ve üst molarlardaki ekstrüzyon miktarı istatistiksel olarak anlamlı bulundu.Uygulamayla, istirahat konumunda 1.grupta sağ DA kasın elekromiyografik aktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı azalma bulundu. 2.grupta, sağda sakız çiğnemede, sağ MM elektromiyografik aktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı artış bulundu. Diş sıkmada 1.grup sağ MM elektromiyografik aktivitesindeki değişimle, üst 1. molar dişin CT düzlemine uzaklığındaki değişim arasında pozitif korelasyon bulundu.Kapanışın açılmasında kullanılan utility intrüzyon arkının, dentofasiyal yapıda değişiklikler oluşturduğu ancak çiğneme kas fonksiyonlarında önemli değişikliklere neden olmadığı bulundu.
Spinal stenoz cerrahisinde intraoperatif nörofizyolojik monitorizasyon
Omurgadaki dejeneratif değişiklikler, nöral yapıları sıkıştırarak spinal stenoza neden olabilmektedir. Spinal stenozun cerrahi dekompresyonu sırasında nörolojik defisit gelişme oranı %1 ile %33 arasında bildirilmiştir.Bu çalışmanın amacı spinal stenoz cerrahisine bağlı olarak gelişebilecek spinal kord veya sinir kökü hasarını operasyon sırasında tespit ederek önlemeye çalışmak ve multimodal intraoperatif nörofizyolojik monitorizasyon yönteminin spinal stenoz cerrahisindeki etkinliğini değerlendirmektir.Servikal veya lomber spinal stenoz tanısıyla cerrahi girişim yapılan 14 hastaya intraoperatif nörofizyolojik monitorizasyon uygulandı.Motor uyartılmış potansiyel uyarımı, tirbuşon elektrotlarla kafa derisi üzerinden sol kortikal bölge için M3'-Mz6, sağ için M4'-Mz6 elektrot montajları kullanılarak yapıldı. Uyarı süresi 1 msn olan 5'li tren şeklinde dalgalar kullanıldı. Kayıtlar ilgili kaslardan iğne elektrotlarla elde edildi.Somatosensoriyel uyartılmış potansiyel kayıtları tibial ve median/ulnar sinir uyarılarak, alt ekstremite için Cz'-FPz ve inion-FPz, üst ekstremite için C3'-FPz ve C4'-FPz montajı ile kafa derisinden tirbuşon elektrotlarla yapıldı. İzlemde kontrol sağlamak amacıyla dört ekstremite motor ve somatosensoriyel uyartılmış potansiyel kayıtları kullanıldı. İzlem; anesteziden hemen sonra kaydedilen bazal değerlere göre yapıldı.Operasyon süresince alınan yanıtlarda amplitütte %50'den fazla azalma veya yanıtların ani kaybı anlamlı kabul edildi.İntraoperatif nörofizyolojik monitorizasyon yapılan spinal stenozlu 14 hastanın 1'inde izlem yapılamazken, izlemin gerçekleştirilebildiği 13 hastanın 1'i gerçek pozitif, 12'si ise gerçek negatif (%92,3) olarak değerlendirildi. Hastaların hiçbirinde yeni gelişen postoperatif nörolojik defisit izlenmedi.Multimodal intraoperatif nörofizyolojik monitorizasyon, spinal stenoz cerrahileri sırasında kalıcı nörolojik hasar gelişiminin önlenmesine ve hastaların fonksiyonel durumununun ve yaşam kalitesinin korunmasına yardımcı olabilir. Daha çok sayıda uygulama ile bu alandaki deneyimin geliştirilmesine ihtiyaç vardır.Anahtar Sözcükler: Spinal stenoz, Multimodal intraoperatif nörofizyolojik monitorizasyon