Fatty liver
108 theses under this subject heading
Kapsüllenmiş ve kapsülsüz aronya (Aronia Melanocarpa)ekstraktının sıçanların PON1 geni mRNA ekspresyonu, karaciğer dokularındaki PON1 enzim aktivitesi ve aterosklerozis üzerine etkisinin araştırılması
Bu çalışmada, Aronya (Aronia melanocarpa) ekstraktının kapsülsüz (E) ve mikroenkapsüle (K) formlarının, yüksek yağlı diyet (YYD) ile beslenen Sprague-Dawley (SD) sıçanların serum ve karaciğer dokusu lipit profili, kan ve karaciğer dokularında PON1 enzim aktivitesi, gen ekspresyonu, aortta aterosklerotik plakların histopatolojik oluşumu ve karaciğer dokusunun histopatolojisi üzerine etkileri incelenmiştir. Araştırmada, 26 haftalık yaşta 42 adet erkek SD cinsi sıçan kullanılmıştır. Sıçanlar, 7'şerli olarak 6 gruba ayrılmıştır. Deney diyet grupları şu şekilde oluşturulmuştur: Standart diyet kontrol (SDK) Yüksek yağlı diyet (YYD) YYD400E; YYD + 400 mg/kg aronya ekstraktı (E) YYD200E; YYD + 200 mg/kg aronya ekstraktı (E) YYD400K; YYD + 400 mg/kg mikroenkapsüle aronya (K) YYD200K; YYD + 200 mg/kg mikroenkapsüle aronya (K) Onuncu haftadan itibaren 20 haftalık yaşa ulaşıncaya kadar sıçanlar (SDK grubu hariç) 10 hafta boyunca YYD ile beslenmiştir. Yirmi haftanın sonunda, YYD ile beslenen sıçanların diyetlerine ek olarak, 1 kg vücut ağırlığına (VA) 200 ve 400 mg/kg dozajda E ve K aronya formları oral gavaj yoluyla 6 hafta boyunca uygulanmıştır. Aronya uygulaması öncesi ve sonrası SD sıçanların ortalama vücut ağırlıkları ölçülmüştür. YYD200E uygulamasının, YYD grubundaki sıçanlara göre kilo artış hızına (g/h) negatif bir etkisi olmuştur (-4.62 g; P<0,001). Deneme grubu sıçanların aronya uygulaması öncesi (20 haftalık yaşta) ve 6 haftalık aronya uygulaması sonrası (26 haftalık yaşta) Lee Obezite İndeksi ortalamaları arasındaki farklar istatistiksel olarak anlamlı değildir (P>0,05). Sıçanların kan serumlarındaki toplam kolesterol düzeyleri, YYD400E grubundaki sıçanlarda (167,7±0,57 mg/dl) SDK (158,9±2,05 mg/dl; P<0,0070) ve YYD (159,7±2,13 mg/dl; P<0,0166) gruplarına göre daha yüksek bulunmuştur. Trigliserid (TG) seviyeleri, YYD400E grubundaki sıçanlarda (93,0±1,67 mg/dl) YYD grubuna (172,1±23,27 mg/dl) göre anlamlı düzeyde düşmüştür (P<0,0107). YYD400E grubundaki sıçanların HDL düzeyleri (77,15 mg/dl), SDK (63,09±2,34 mg/dl; P<0,0006) ve YYD (61,08±0,97 mg/dl; P<0,0001) gruplarına göre daha yüksek ve anlamlıdır. YYD400E grubundaki sıçanların VLDL düzeyleri (18,60±0,33 mg/dl), YYD grubundaki sıçanların (34,43±4,65 mg/dl) kanlarındaki VLDL düzeylerine göre önemli ölçüde düşük ve anlamlıdır (P<0,0107). Deneme grubu sıçanların kanlarındaki LDL/HDL oranı, en düşük YYD400E grubunda (0,95±0,07 mg/dl) bulunmuştur. Sıçanların kan örneklerine dayanılarak yapılan PON1 gen ekspresyonu [2-(∆∆Ct) değerleri] YYD400E grubunda 1,15±0,06 olarak belirlenmiştir. YYD400E grubundaki sıçanlar (64,59±0,4 ng/ml), SDK (49,65±4,68 ng/ml; P<0,0025) ve YYD (45,39±1,63 ng/ml; P<0,00001) gruplarına göre daha yüksek PON1 enzim aktivitesine sahiptir. Gruplar arası PON1 gen ekspresyon değerleri arasındaki farklar anlamlı olmasa da, YYD400E grubuna 400 mg/kg aronya ekstraktının PON1 enzim aktivitesini diğer deneme gruplarına göre artırdığı görülmüştür. Sıçanların kanlarındaki MDA değerleri, YYD400E grubundakilerde (3,01±0,04 nmol/ml) SDK grubundakilere (P<0,0290) göre daha yüksek bulunmuş, ancak YYD ve diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmemiştir (P>0,05). SD sıçanların YYD400E grubundakilerin karaciğer ağırlıkları (12,80±0,24 g), SDK (17,43±0,79 g; P<0,0001) ve YYD (18,26±0,81 g; P<0,0001) gruplarına göre anlamlı düzeyde düşmüştür. YYD grubuna göre 400 mg/kg ekstrakt veya mikroenkapsüle aronyanın karaciğer ağırlıkları üzerinde düşürücü etkisi saptanmıştır. YYD400E grubundaki sıçanların karaciğer ağırlığının/vücut ağırlığına oranı, SDK (P<0,0001) ve YYD (P<0,0001) gruplarına göre daha düşüktür. 400 mg/kg aronya ekstraktı, vücut ağırlığına göre karaciğer oranını (%3,20±0,18) en düşük düzeyde tutmuştur. Denemedeki sıçanların ALT ve AST sonuçları, SD'ler için belirlenen normal standart aralıkta olup, en düşük ALT (35,10±1,98 U/L) ve AST (26,68±2,58 U/L) değerleri YYD400E grubunda belirlenmiştir. ALT değerleri gruplar arası farklar istatistiksel olarak anlamsız iken, AST değerleri bakımından SDK (P<0,0001) ve YYD (P<0,0001) gruplarındaki sıçanlara göre YYD400E değeri daha düşük ve anlamlıdır. Sıçanların karaciğer dokularında PON1 enzim aktivitesi, 62,18±7,60 ng/ml (SDK) ile 81,00±1,11 ng/ml (YYD400E) arasında değişmektedir. YYD ile beslenen sıçan gruplarında en yüksek enzim aktivitesi, diyetleri 400 mg/kg aronya ekstraktı ile desteklenen YYD400E grubunda görülmüş, ancak fark anlamsızdır (P>0,05). Sıçanların PON1 gen ekspresyonu [2-(∆∆Ct) değeri] bakımından YYD400E grubunda (0,48±0,17) diyetin olumlu etkisi gözlenmiş, ancak 2-(∆∆Ct) değerleri bakımından gruplar arası farklar anlamsızdır. Karaciğer MDA değerleri bakımından da gruplar arası anlamlı bir fark yoktur (P>0,005). YYD400E grubundakilerin karaciğer dokularındaki HDL düzeyleri (67,99±0,98 mg/dl), YYD grubuna (52,62±2,35 mg/dl) göre yüksek ve anlamlı bulunmuştur (P<0,0001). Karaciğer doku örneklerinin histopatolojik incelemesinde; SDK grubundaki sıçanların karaciğer dokuları normal histolojik yapısındadır. YYD grubundaki sıçanların karaciğer dokularında portal alanda az oranda inflamasyon bulgularına rastlanmıştır. Dolayısıyla, YYD etkisine bağlı olarak karaciğerde yüksek oranda mikrosteatoz ve orta düzeyde makrosteatoz bulguları tespit edilmiştir. SDK grubu ile karşılaştırıldığında karaciğer hasar skoru bu grupta yüksek bulunmuştur (P<0,001). YYD200K ve YYD400K aronya ekstraktı verilmiş sıçanların karaciğer bulgularında YYD grubuna benzer bulgular elde edilmiştir (sırasıyla P>0,988, P>0,953). YYD200E ve YYD400E gruplarının karaciğer skorları, YYD grubuyla karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalmıştır (P<0,001). Fakat sadece intragastrik olarak YYD400E grubunda, SDK grubuna benzer morfoloji tespit edilmiştir. YYD400E grubunun karaciğer skorunda, mikro ve makrosteatoz bulguları azalmıştır. Aort dokuları değerlendirildiğinde, tüm deney gruplarında normal doku morfolojisi olduğu ve hiçbir deney grubunda torasik aorta veya aort arkı dokularında ateroskleroz plaklarına rastlanmamıştır. Hiyalin veya mukoid değişiklikler ya da endotelyal anomaliler tespit edilmemiştir. Sıçanların ateroskleroz ve koroner risk indeksi, YYD200E grubunda SDK grubundaki sıçanlara göre daha yüksek ve anlamlı hesaplanmıştır (P<0,05). Sonuç olarak, antosiyaninler ve diğer polifenolik bileşikler açısından zengin olan aronyanın, lipit oksidasyonunun önlenmesine yardımcı olduğu ve aterosklerozun ilk adımı olan PON1 enzim aktivitesini artırarak aterosklerozun önlenmesinde ve yavaşlatılmasında kullanılabileceği gösterilmiştir. Özellikle YYD400E uygulamasının, PON1 gen ekspresyonunu olumlu yönde etkilediği, PON1 enzim aktivitesini ve HDL düzeylerini artırdığı ve karaciğer dokularında MDA seviyesindeki azalma (2,38 nmol/g) nedeniyle oksidatif strese karşı uzun vadeli koruma sağladığı düşünülmektedir.
Non alkolik yağlı karaciğer hastalığında hepsidin ve D vitamini ilişkisi
NAYKH basit yağlanmadan yetmezliğe kadar ilerleyen tehlikeli bir hastalık olmasına rağmen patogenezi net değildir. 'Two hit' hipotezine göre insülin direncine bağlı yağlanma ve sonrasında inflamasyon, oksidatif stres suçlanmaktadır. Çalışmalarda inflamasyonda artan hepsidinin NAYKH'deki seviyesi için çelişkili sonuçlar mevcuttur. Yine çalışmalarda D vitamini eksikliğinin de inflamasyonu artırarak NAYKH'ye neden olabileceği gösterilmiştir. Ayrıca eksikliğinde hepsidin düzeylerinin yüksek olduğu görülmüş, D vitamini tedavisi ile hepsidin sentezinde azalma olduğu gözlenmiştir. Çalışmamızda hepatosteatozlu hastalar ile kontrol grubu arasında hepsidin ve D vitaminini karşılaştırdık ve D vitamini eksikliğinde NAYKH oluşmasında hepsidin düzeyi artışının neden olabileceğini göstermeyi hedefledik. Bunun için öncelikle yağlanması olan 46 hasta ve 40 kontrolden oluşan gruplar oluşturduk. Bu gruplar arasında hepsidin dahil olmak üzere bazı parametreleri karşılaştırdık ve hepsidin D vitamini ilişkisini araştırdık. Çalışmamıza 46 hasta 44 kontrol olmak üzere 90 kişi dahil edildi. İnflamasyonla artan CRP, ferritin gibi değerler çalışmamızda da hastalarda yüksek saptandı. Fakat hepsidin kontrole göre düşük seyretti. D vitamini için kontrol ve hasta grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmadı. Hepsidin ve D vitamini ilişkisi sorgulandığında ise yine istatiksel olarak gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Çalışmamızda sınırlayanlar tek merkezli çalışma olması ve sadece parametreler arasındaki ilişkiye bakılması olabilir. Sadece bu ilişkiye bakarak ek D vitamini vermeden nedensel ilişki hakkında sonuçlar çıkarmak doğru sonuç vermeyebilir. Seri kan tetkikleri, hastaların randomizasyonunun dikkatli yapılması ve D vitamini tedavisiyle sonuçların değişip değişmeyeceğine bakılan kapsamlı çalışmaların yapılması hem NAYKH hem de diğer hastalıklarda hepsidin ve D vitamini ilişkisini daha iyi anlamamızı sağlayabilir. Belki de hastalıkların etiyolojisinde, tedavisinde yeni bir bakış açısı geliştirebilir.
Yüksek yağlı-yüksek fruktozlu diyetle beslenen sıçanlarda whey proteininin karaciğer yağlanması ve inflamasyon parametreleri ile bağırsak geçirgenliği üzerine etkileri
Önemli bir halk sağlığı sorunu olan Non-Alkolik yağlı karaciğer hastalığının (NAFLD) önlenmesinde ve tedavisinde biyoaktif besin ögelerini içeren farklı fonksiyonel besinlerin etkileri son yılların önemli araştırma konularından biri olmuştur. Whey proteinleri biyoaktif peptitler açısından zengin olup antioksidan ve anti-inflamatuar etkilerinin olduğu öne sürülmektedir. Bu çalışmada yüksek yağlı- yüksek fruktozlu diyet ile birlikte whey proteini takviyesinin karaciğer hasarına, inflamasyona, endotoksemiye, karaciğer yağlanmasına ve bağırsak geçirgenliğine karşı koruma sağlayacağı hipotezinin test edilmesi amaçlanmıştır. Bu hipotezi test etmek için on iki haftalık erkek Wistar sıçanlar (n=36) 8 hafta boyunca yüksek yağlı- yüksek fruktozlu diyet grubu (Y), yüksek yağlı-yüksek fruktozlu diyet ile whey protein izolatı (WPI-200mg/kg/gün) grubu (YW), kontrol diyet grubu (K) ve kontrol diyeti ile whey proteini izolatı (200mg/kg/gün) grubu (KW) olmak üzere dört eşit gruba (n=9) randomize edilmiştir. Yüksek yağlı-yüksek fruktozlu diyet; enerjinin %45,0'i yağdan gelecek şekilde hazırlanmış bir yem ile birlikte içme suyu %10,0'luk fruktoz şurubu olacak şekilde hazırlanmıştır. Whey proteini uygulaması 8 hafta boyunca gavaj yoluyla yapılmıştır. Grupların yem ve su tüketimleri kaydedilmiş ve antropometrik ölçümleri alınmıştır. Karaciğer, bağırsak ve kolon dokularında histolojik ve immünohistokimyasal (Occludin ve TLR-4 ekspresyon düzeyleri) analizler yapılmıştır. Serum inflamatuar belirteçler (TNF-α ve IL-6), karaciğer enzim aktiviteleri (AST ve ALT), lipit profili ve endotoksin düzeyleri (LPS) için biyokimyasal analizler yapılmıştır. YW grubunun abdominal çevre ölçümü ve total karaciğer hasar skoru (17,66 ± 0,33 cm ve 9,11 ± 0,45) Y grubuyla (18,77 ± 0,27 cm ve 11,67 ± 0,33) karşılaştırıldığında önemli düzeyde düşük bulunmuştur (p<0,001). KW grubunda (6,00 ± 0,74) YW grubuna (9,11 ± 0,45) kıyasla daha düşük karaciğer hasar skorları gözlenmiştir (p<0,001). Whey proteini takviyesi, YW (2,89 ± 0,11) ve KW (2,89 ± 0,11) gruplarında Y (2,00 ± 0,23) ve K (2,00 ± 1,67) gruplarına kıyasla kolonda daha yüksek Occludin ekspresyonuna neden olmuştur (p<0,001). İnce bağırsakta Occludin ekspresyonu YW (2,78 ± 0,14) ve KW (2,78 ± 0,14) gruplarında K grubuna (2,00 ± 0,17) kıyasla daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Grupların TNF- α, IL-6 ve LPS düzeyleri arasında anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir (p>0,05). Bu çalışmanın sonuçları, sıçanlarda whey proteini takviyesinin yüksek yağlı-yüksek fruktozlu diyet ile ilişkili karaciğer hasarını iyileştirmeye ve ince bağırsakta ve kolonda Occludin ekspresyonunu artırmaya yardımcı olabileceğini göstermektedir.
Glikoprotein non-metastatik melanoma protein b (GPNMB), kan glukoz düzeyi ve karaciğer yağlanması arasındaki ilişkinin incelenmesi
Yakın zamanda karaciğerden de salgılandığı gösterilen ve bir hepatokin olarak kabul edilen GPNMB'nin işlevleri ve enerji dengesindeki rolü henüz bilinmemekle beraber, karaciğer ile yağ dokusu arasındaki haberleşmede rol oynadığı düşünülmektedir. Alkole bağlı olmayan yağlı karaciğer hastalığı (NAFLD), dünya çapında en yaygın görülen kronik karaciğer hastalığıdır. NAFLD sıklıkla abdominal obezite, insülin direnci, hipertansiyon ve dislipidemi ile ilişkilidir, dolayısıyla metabolik sendrom NAFLD için ana risk faktörüdür. GPNMB'nin prediyabet ve karaciğer yağlanması ile olan ilişkisinin tanımlanması, metabolik sendromdaki fizyopatolojik süreçleri ve hepatokinlerin işlevlerini anlamak açısından önemlidir. Bu çalışmanın amacı GPNMB ile kan glukoz düzeyi ve karaciğer yağlanması arasındaki ilişkiyi incelemektir. Bu amaçla 30-55 yaş aralığında sigara ve ilaç kullanmayan, sistemik hastalığı olmayan 61 gönüllü çalışmaya dahil edildi. Denekler cinsiyet ve beden kütle indekslerine göre normal kilolu kadın (n=16), fazla kilolu kadın (n=16), normal kilolu erkek (n=13), fazla kilolu erkek (n=16) olmak üzere 4 gruba ayrıldı. 12 saatlik açlık sonrası deneklerden alınan kan örneklerinde açlık kan şekeri, insülin, serum GPNMB, lipit profili, ALT, AST, sT4, TSH, ESR, CRP, HbA1c ölçümleri gerçekleştirildi. Daha sonrasında deneklere 75 gramlık oral glukoz yükleme testi yapılarak hastaların 30, 60, 90 ve 120.dk'da alınan kan örneklerinde kan şekeri, insülin düzeyi ve GPNMB düzeyleri tekrar ölçüldü. Deneklerin kan basıncı ve detaylı vücut analizi ölçümleri yapıldı. Deneklere ayrıca üst abdomen manyetik rezonans görüntülemesi yapılarak karaciğer büyüklüğü, karaciğer yağlanması ve sertliği değerlendirildi. Çalışmamızın sonucunda serum GPNMB düzeyleri ile kan glukoz düzeyi, insülin düzeyi, HbA1c, karaciğer büyüklüğü, yağlanması ve sertliği arasında bir ilişki bulunamadı. Normal kilolu ve fazla kilolu kişiler arasında GPNMB düzeyleri açısından fark tespit edilemedi. Bu sonuçlar sağlıklı kişilerde kan GPNMB düzeyinin kan glukoz düzeyindeki değişiklikler, beden kütle indekisi ya da karaciğer yağlanmasının doğrudan bir göstergesi olmadığını düşündürmektedir.
Yağlı karaciğer fare modelinde hepatit B aşı immünitesinin araştırılması
Bu çalışmada, Alkol Bağımsız Yağlı Karaciğer Hastalığı (NAFLD) fare modelinde normal ve yüksek doz Hepatit B Virüsü (HBV) aşı programlarının aşı yanıtına etkisini araştırılmak amaçlandı. NAFLD oluşturmak için fareler (N=18), kolinsiz ve %45 yağ enerjisi içeren diyet (HFD/C¯) + %20 fruktoz içeren içme suyu ile, Kontrol grubu (N=18) ise %10 yağ enerjisi içeren kontrol diyeti ve arıtılmış çeşme suyu ile beslendi. 10 haftalık beslemenin ardından her iki grup 3 alt gruba (n=6) ayrıldı. Normal doz aşılama programında (ND) 0., 7. ve 21. günlerde, 4 µg HBV yüzey antijeni (HBsAg) içeren üç doz aşı uygulandı. Yüksek doz aşılama programlarında, 0. ve 7. günlerde (YD2) ve 0., 7. ve 21. günlerde (YD3) 8 µg HBsAg içeren aşı uygulandı. İn-vivo deneyler 16. haftada sonlandırılarak HBV yüzey antikoru (HBsAb) titreleri, T foliküler yardımcı (Tfh), düzenleyici T (Treg), CD27+ ve CD38+ hücre analizleri yapıldı. Karaciğer yağlanması histopatolojik skorlamayla, dalak ve timüs bezindeki immun yanıtlar ise immünfloresan boyama ile değerlendirildi. NAFLD grubunda Kontrol grubuna göre aşılama öncesi alınan kanlarda CD27+'nin düşük ve CD38+'in yüksek olduğu belirlendi. Her üç aşı programında immünizasyon sonrası HBsAb düzeyleri benzerdi. Kontrol/YD2 grubunda Tfh'ın yüksek, NAFLD/YD2 grubunda ise CD27+'nin yüksek olduğu belirlendi. NAFLD/YD3 grubunda Treg hücre düzeyleri Kontrol/YD2 grubunda ise Tfh hücre düzeyleri aşı öncesine göre yüksekti. Hem Kontrol/YD2 hem de NAFLD/YD2 grubunda CD27+CD38+ aşı öncesine göre hücre sayısının düşük olduğu belirlendi. NAFLD grubunda aşılama programından bağımsız olarak immünizasyon sonrası antikor titreleri ile Tfh ve CD27+ hücre sayıları arasında negatif, CD38+ hücre sayıları arasındaysa pozitif korelasyon belirlendi. Hem Kontrol hem de NAFLD gruplarında uygulanan farklı HBV aşı programlarının HBV aşı etkinliğinde herhangi bir farklılık yaratmadığı görüldü.
Alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanması tedavisinde nano-enkapsüle ilaçların etkinliğinin LC/Q-TOF MS ile gerçekleştirilen metabolomik ve lipidomik çalışmalarla in vitro değerlendirilmesi
Bu tez çalışmasında alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanması (NAFL) tedavisinde amfifilik siklodekstrin nanopartiküller kullanılarak geliştirilen nano-enkapsüle ilaçların etkinliğinin lipid profili üzerinde meydana getirdiği değişikliğin Q-TOF LC/MS sistemi kullanılarak in vitro düzeyde değerlendirilmesi hedeflenmektedir. Bu amaçla; halihazırda tedavide kullanılan çeşitli ilaçlar ve E vitamini kullanılarak geliştirilen nano-enkapsüle formülasyonlar, karaciğer kanseri hücre hattı HEPG2'ye uygulanacaktır. Aynı anda; ilaçlar ve E vitamini, enkapsüle edilmeden de HEPG2 hücrelerine uygulanacak ve de iki grup arasında lipid profilinde gerçekleşen değişim Q-TOF LC/MS cihazı kullanılarak C18 kolon ile gerçekleştirilecek çalışma sonucunda ortaya konulacaktır. C18 kolon kullanılarak gerçekleştirilecek çalışmada, öncelikle analitik yöntem ile ilgili şartların optimize edilmesi gerekecektir. Bu amaçla lipidlerin, hücre hattından ekstraksiyonu için çeşitli numune hazırlama teknikleri denenecektir. Daha sonrasında ekstre edilen lipidlerin ayrılması ve analiz edilebilmesi için sabit faz ve hareketli faz ile elüsyon programında değişiklikler yapılarak en yüksek sayıda lipidin profillenebilmesi için çalışılacaktır. Profillenebilen lipidler, her iki grup için yarı-kantitatif olarak karşılaştırılacak ve değişimin her bir tanımlanabilen lipid için ne düzeyde olduğu incelenecektir. Ardından, değişen lipid profili yorumlanarak nano-enkapsüle ilaç kullanımının avantaj ve dezavantajları değerlendirilecektir.
NAFLD hastalarında karaciğer hastalığının evresi ile serum dallı zincirli amino asitler ve fruktoz düzeyi arasındakı ilişkinin incelenmesi
Amaç: Bu çalışmada NAFLD hastalarında hastalık evresi ile fruktoz ve dallı zincirli amino asitler (BCAA) düzeyi arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Tüm katılımcılar ile yüzyüze görüşülerek karaciğer hastalığının öyküsü, ek hastalıkları ve ilaç öyküsü öğrenildi ve antropometrik ölçümleri yapıldı. Elektronik sistemdeki laboratuvar, radyolojik görüntüleme ve karaciğer biyopsi sonuçları incelendi. Son 1 yılda MR-PDFF ve MRE'si bulunmayan bütün hastalara karaciğer MR görüntülemesi yapıldı. NAFLD hastalarından 62'sinin besin tüketim anketi uygulandı. Tüm katılımcılardan tek seferlik 10 cc kan ve idrar örneği alındı. Fruktoz, BCAA ve diğer metabolitlerin serum düzeyleri "Gase Chromotography- Mass Spectroscopy (GC-MS)" kullanılarak ölçüldü. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 132 katılımcı 4 grupta değerlendirildi; 27 kontrol, 63 steatohepatit, 29 erken fibrozis ve 13 ileri fibrozis. Çalışmaya dahil edilen 105 NAFLD hastasının 56'sı (%53) kadın ve ortanca yaşı 49 (20-71) idi. NAFLD hastalarının ortalanca fruktoz alımları 29,6±19,6 g/gün ve toplam enerjiye katkısı %4,8'dü. Fruktoz ve BCAA tüketimi ile klinik parametreler veya karaciğer yağlanması arasında ilişki saptanmadı. Kontrollerle karşılaştırıldığında NAFLD hastalarında serum fruktoz (11,0 vs. 14,7 µmol/ml; p=0,03), izolösin (13,9 vs. 16,7 µmol/ml; p=0,01) ve lösin (48,0 vs. 60,2 µmol/ml; p=0,008) düzeyleri daha yüksek, ancak serum valin düzeyleri (16,3 vs. 17,4 µmol/ml; p=0,41) benzerdi. Serum fruktozun düzeyi ile açlık kan şekeri (r= 0,25; p <0,004), serum izolösin ve lösin düzeyleri ile MR-PDFF karaciğer yağ miktarı (r=0,18; p=0,04 ve r=0,18; p=0,039) ve ALT (r=0,29; p <0,01 ve r=0,19; p=0,03) arasında güçlü pozitif korelasyon mevcuttu. Ayrıca amino asit, lipit, enerji metabolizmalari ve gut florası ile ilgili 178 metabolit tanımlanabilmiştir. Bu metabolitlerden bazılarının serum düzeyleri NAFLD hastaları ve kontroller arasında farklılıklar göstermekle birlikte NAFLD alt grupları birbirine benzerdi. Sonuç: Serum fruktoz, isolösin ve lösin düzeyleri NAFLD hastalarında kontrollerden yüksekti. Bulgular serum fruktoz düzeyinin insülin direnci için, serum izolösin ve lösin düzeyininse hepatosteatoz ve steatohepatit gelişimi için biyobelirteç olabileceğini düşündürmekteydi. Ayrıca serum düzeyleri değişen diğer metabolitlerin NAFLD hastalarındaki tanısal, teröpatik ve prognostik önemlerinin klinik ve laboratuar çalışmalarla araştırılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Alkol dışı yağlı karaciğer hastalığı, NASH, fruktoz, dallı zincirli amino asitler.
Yağlı karaciğer modelinde soğuk iskeminin AMPK regülasyonu üzerine etkileri
Yağlı karaciğer nakli yapıldığında, primer disfonksiyon ve rejeksiyon problemlerinin daha sık görüldüğü gözlemlenmiştir. AMP-activated protein kinaz(AMPK)'ın iskemi sırasında organ koruyucu fonksiyonları mevcuttur. Metformin AMPK'nın hepatositlerde aktiflenmesinde görevi olan bir ilaçtır. Bu çalışmada, metforminli ve metforminsiz farelerin yağlı ve normal karaciğer dokularında, değişik iskemi sürelerindeki AMPK proteininin değişimi ve regülasyonu değerlendirilmiştir. 109 adet, 7 haftalık C7BL56 cinsi fare; randomize olarak yağlı metforminli, yağsız metforminli, yağlı metforminsiz, yağsız metforminsiz olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Yağlı karaciğer modeli oluşturmak için karbonhidrat temelli özel bir diyet 10 hafta boyunca fareler üzerinde uygulandı. Metforminli farelerin diyetine son 4 haftada 0,2 mg/kg metformin, oral gavaj yoluyla eklendi. 10 haftanın sonunda tüm farelere total hepatektomi yapıldı ve çıkartılan dokular UW solüsyon içinde 0-6-12-24 saat boyunca bekletildi. İskemi süreleri tamamlandıktan sonra makrosteatoz yüzdelerini, fibrozisi, inflamasyonu, vakuoler değişikliği, nekroz miktarını hesaplamak için histopatolojik değerlendirme yapıldı. P-AMPK ve AMPK ifadelerini hesaplamak için Western Blot kullanıldı. Karşılaştırma tanımlayıcı istatistikler vasıtasıyla yapıldı. Yağlanmanın metforminle birlikte azaltıldığı istatistiksel olarak gösterildi (%68 ± 24 e karşı %47 ±25 p <0,001). Yağlı gruplarda yağsız gruplara göre daha yoğun nekroinflamatuar odak ve perisantral inflamasyon mevcuttu. Her iki bulgunun metforminle azaltıldığı anlaşıldı. Tüm metforminli gruplarda nekroz bulgusu belirgin şekilde daha az mevcuttu. (%7,4 e karşı %43,5; p <0,001). Yağlı karaciğerde yağsızlara göre daha düşük ve daha geç AMPK yanıtının olduğu, bu farklılığın metforminle giderildiği gösterildi. AMPK karaciğerin iskemi yanıtında önemli bir rol oynamaktadır ve metformin ile yağlı karaciğerin iskemiye karşı direncinin ve nakil başarısının arttırılabilmesi mümkündür.
Prolaktinoma ve akromegali hastalarının takibinde nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı, sarkopeni ve serum angiopoietin-like protein-8 düzeyinin değerlendirilmesi
Akromegali ve prolaktinoma hastalıkları kas-iskelet sistemi ve metabolizma üzerine de etkileri olan endokrinolojik hastalıklardır. Metabolik sendromun hepatik komponenti olarak kabul edilen nonalkolik yağlı karaciğer hastalığının (NAFLD) etiyolojisinde birçok endokrinolojik hastalık yer almaktadır. NAFLD hastalarında serum angiopoietin-like protein-8 (ANGPTL-8) düzeylerinin daha yüksek olduğu görülmüştür. Bu çalışmada akromegali ve prolaktinoma hastalarında NAFLD, osteosarkopeni ve ANGPTL-8 düzeyinin ilişkisi incelenmiştir. Çalışmaya 32 akromegalik hasta (15 aktif akromegali, 17 kontrollü akromegali), 12 aktif prolaktinomalı hasta ve 18 NAFLD tanılı hasta alınmıştır. Ayrıca, akromegali grubu için 19, prolaktinoma grubu için 12 ve NAFLD grubu için sekiz sağlıklı kontrol birey çalışmaya dahil edilmiştir. NAFLD tanılı hastalar ve sağlıklı kontrol gruplarındaki bireylerle "referans grubu (n:57)" adı verilen yeni bir grup oluşturulmuştur. Prolaktinoma ve akromegali hastaları hem kendi kontrol gruplarıyla hem de referans grubu ile karşılaştırılmıştır. Tüm katılımcılar antropometrik, biyokimyasal ve hormonal ölçümler, abdomen manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ve tüm vücut dual enerji X-ray absorbsiyometri (DXA) ile değerlendirilmiştir. Ayrıca tüm katılımcıların serum ANGPTL-8 düzeyi ve kas gücü ölçümleri yapılmıştır. Akromegali grubunda HbA1c, spot idrar albümin/kreatinin oranı ve trigliserid düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek (sırasıyla p=0.001, p=0.041 ve p=0.017) ve HOMA-IR değeri daha yüksek olma eğiliminde bulunurken (p<0.1), karaciğer yağ oranı ve NAFLD prevalansı gruplar arasında benzer bulunmuştur. Alt grup analizinde aktif akromegali hastalarında karaciğer yağ oranının ve NAFLD prevalansının kontrollü akromegali grubuna göre anlamlı düzeyde daha düşük (sırasıyla p<0.026 ve p<0.001), kontrol grubuna göre ise daha düşük olma eğiliminde olduğu görülmüştür (p<0.1). Prolaktinoma hastaları ve kontrol grubu arasında karaciğer yağ oranı ve NAFLD prevalansı benzer bulunmuştur. Akromegali, prolaktinoma ve referans grubunun her üçünde de NAFLD tanısı alan bireylerde büyüme hormonu düzeyleri, NAFLD tanısı almayanlara göre anlamlı düzeyde daha düşük saptanmıştır (sırasıyla p=0.025, p=0.047 ve p=0.015). Prolaktinoma ve referans grubunda NAFLD tanısı alan ve almayan bireylerin serum ANGPTL-8 düzeyleri arasında fark gözlenmemiştir. Akromegali grubunda NAFLD tanısı alan hastalarda serum ANGPTL-8 düzeyi, NAFLD tanısı almayan bireylere göre daha düşük bulunmuştur (p=0.036). Akromegali grubunda vertebral yağ oranı referans ve kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (sırasıyla p<0.001 ve p=0.09). Alt grup analizinde vertebral yağ oranının kontrollü akromegali hastalarında, aktif akromegali hastalarına ve kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu saptanmıştır (sırasıyla p=0.04 ve p=0.001). Prolaktinoma grubunda vertebral yağ oranının kontrol grubuna göre daha yüksek olma eğiliminde olduğu görülmüştür (p<0.1). Akromegali ve prolaktinoma hastaları kendi kontrol gruplarıyla karşılaştırıldıklarında el kavrama gücü ile DXA ve MRG ile ölçülen kas kütleleri birbirine benzer bulunmuştur. Kas kalitesinin bir ölçütü olarak kullanılan el kavrama gücü/apendiküler iskelet kası (EKK/ASM) oranı akromegali grubunda kontrol grubuna göre daha düşükken (p=0.017), EKK/ASM oranına göre kas kalitesi düşük/zayıf birey sayısının daha yüksek olduğu görülmüştür (p=0.006). Prolaktinoma hastalarında EKK/ASM oranı kontrol gruba göre daha yüksek olma eğiliminde bulunmuştur (p<0.1). Bu çalışmada yüksek büyüme hormonu düzeylerinin aktif akromegali hastalarında NAFLD riskine karşı koruyucu olabileceği ve yağlı karaciğeri olan akromegali hastalarında ANGPTL-8 düzeyinin daha düşük olduğu görülmüştür. Akromegali hastalarında kas kalitesinde azalma olurken, prolaktinoma hastalarında ise kas kalitesinde artış eğilimi olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Karaciğer yağlanması olan bireylerde fruktoz tüketiminin incelenmesi
Hepatositlerin %5'inden fazlasında steatoz oluşmasıyla karakterize olan nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAYKH), dünya çapında en sık görülen kronik karaciğer hastalığıdır. Fruktoz açısından zengin diyet formları, metabolik sendromun hemen hemen tüm temel hastalıklarına çok hızlı bir şekilde yol açabilmektedir. Bu amaçla çalışmaya İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesine başvurmuş 18-65 yaş arası 50 NAYKH tanısı almış birey, 50 hepatitli birey ve 50 herhangi bir hastalığı olmayan toplam 150 birey dahil edilmiş ve çalışma ile karaciğer yağlanması olan bireylerin fruktoz tüketimlerini belirlemek ve fruktoz miktarının karaciğer yağlanma derecesi ile ilişkisini ortaya koymak amaçlanmıştır. Çalışmada 3 günlük besin tüketim kaydı, fruktoz tüketim sıklığı, SARC-F anketi ve antropometrik ölçümler alınarak değerlendirme yapılmıştır. NAYKH'lı bireylerin fruktoz tüketimi 22±10.4 gram olarak belirlenmiştir. NAYKH tanısı almış bireylerin hepatitli bireyler ve kronik hastalığı olmayan bireylere göre fruktoz tüketimi daha yüksek bulunmuştur (p<0.001). NAYKH'lı bireylerin yağlanma derecelerine göre (grade 1, grade 2, grade 3) fruktoz tüketim miktarlarının 23.1±11.3; 21.7±11; 21.8±9.2 gram olduğu saptanmıştır (p<0.001). NAYKH'lı bireylerin yağlanma derecelerine göre (grade 1, grade 2, grade 3) kan parametreleri incelendiğinde gradeler arasında glukoz, AST, ALT, GGT, ürik asit, trigliserit bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmaktadır (p<0.001) ve bu fark tüm parametrelerde grade 2 ve grade 3 için daha yüksek değerlerle ilişkilidir. Sonuç olarak, fruktoz karaciğer yağlanması olan bireylerde aşırı tüketime bağlı olarak çeşitli metabolik komplikasyonlara yol açabilmektedir. Bu noktada fruktozun alındığı kaynak doğal ve yapay olması bakımından ve porsiyonları açısından önem taşımaktadır.
Covid-19 tanısı ile başvuran hastalarda varolan karaciğer yağlanmasının hastaların gelişlerindeki karaciğer testlerine etkisinin araştırılması
Giriş ve Amaç: 2019 Aralık ayı sonunda Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Çin Ülke Ofisi tarafından Vuhan şehrinde nedeni bilinmeyen pnömoni vakalarının olduğu rapor edilmiştir. Ocak 2020 tarihinde bu pnömoni vakalarının etkeni yeni bir koronavirüs (2019- nCoV) olarak isimlendirilmiştir. 2019- nCoV'un neden olduğu hastalık COVID-19 olarak tanımlanmıştır. Bu yeni virüs ile SARS CoV arasında yakın benzerlik olduğu bulunmuş ve bu benzerlikden dolayı 2019- nCoV ismi değiştirilerek SARS-CoV-2 ismi verilmiştir. COVID-19'un sistemik etkilerine dair farklı görüşler vardır; bazı raporlarda COVID-19'lu hastaların yarısından fazlasında, değişen seviyelerde karaciğer hastalığı bildirilmiştir. Yapılan çalışmalarda anormal karaciğer test sonuçlarına sahip hastalarda şiddetli hastalığa progresyon riskinin yüksek olduğu öne sürülmüştür. Ancak altta yatan karaciğer hastalığı varlığı ile hastaların gelişindeki prezentasyonları hakkında kesin bir bilgi yoktur. Toplumda sık görülen Nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAYKH) bu hastaların gelişlerindeki karaciğer testlerini ne oranda değiştirdiği konusunda belirli bir bilgi olmadığını gördük. Muhtemelen COVİD 19 ile yatırılan hastaların bir kısmında NAYKH da bulunmakta, belki de hastalığın prezentasyonu ve seyrini etkilemektedir. Biz çalışmamızda varolan karaciğer yağlanmasının hastaların geliş anındaki karaciğer testlerine etkisini araştırdık. Hastalar ve Yöntem: Bu çalışma 11 Mart 2020- 15 Haziran 2020 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Hastanesi pandemi kliniklerinde yatan ve ya COVİD-19 polkliniğinde takip edilen hastalarda retrospektif olarak gerçekleştirilmiştir. Başvuru sırasında karaciğer testi veya torakal tomografisi olmayanlar, hepatit B ve alkolik siroz tanısı olan hastalar dışlandı. Çalışmaya dahil edilen hastalardan RT-PCR sonucu ve ya ELISA ya da hızlı antikor testleri gibi serolojik testlerinin sonucu pozitif olanlar, RT-PCR sonucu negatif ve BT sonucu COVİD-19 için tipik ve ya COVİD-19 ekarte edilemez şeklinde raporlananlara COVİD-19 tanısı kondu. RT-PCR sonucu negatif ve BT sonucu COVİD-19 ile uyumsuz ve ya pnömoni bulgusu yok şeklinde raporlanan hastalarda COVİD-19 tanısı dışlandı ve kontrol grupuna dahil edildi. Hastaların toraks tomografisindeki en alt segmentlerde karaciğer ve dalak dokusu karaciğer yağlanması açısından değerlendirildi. COVİD-19 tanılı hastaların BT sonuçlarına göre karaciğer yağlanması olan ve olmayan hastaların başvuru sırasındaki karaciğer testleri karşılaştırıldı. COVİD-19 tanılı ve karaciğer yağlanması olan hastaların başvuru sırasındaki karaciğer testlerinin COVİD-19' dan bağımsız olarak yüksek olacağı varsayıldı. İstatistiksel analiz için SPSS 23 programı kullanıldı. Sonuçlar: Çalışmada toplam 517 hastanın verisi değerlendirildi. Başvuru sırasında karaciğer testi ve ya torakal tomografisi olmaması nedeniyle 84 hasta, hepatit B tanılı 8 hasta ve alkolik sirozlu 1 hastanın dışlanması ile COVID-19 tanısı şüphesi ile polklinik başvurusu olan ve servis ve ya yoğun bakıma interne edilen toplam 424 hasta dahil edilmiştir. Araştırmada yer alan hastaların %53,1'i erkek, %46,9'u kadındı. Ayrıca hastaların yaş ortalaması 45,61±16,82 (Min.: 18 – max.: 96)dir. Hastaların 196'sının takipte kronik hastalığı vardı. Bu hastaların 70 hastanın (35.71 % ) HT, 53 hastanın(%27.04) tip2 DM ve 14 hastanın (%7.14) Hiperlipidemi tanısı vardı . 176 hasta başvuru sırasında kronik hastalıkları için düzenli ilaç kullanmaktaydı. USG ve BT ile daha önceden karaciğer yağlanması tanısı alan 16 hasta vardı. Hastaların 321'ine (% 75.7 ) COVİD-19 tanısı kondu. 400 hastanın VKİ verisi mevcutdu. Hastaların %51.1'i fazla kilolu (%34.8) ve obezdi (%16.3). Hastaların % 27.1'ne BT görüntülemesine dayanarak karaciğer yağlanması tanısı kondu. K/D oranı 0.8 altında olan hastalar ağır steatoz olarak kabul edildi ve ağır steatoz hastaların %10.6'sında mevcutdu. Çalışmaya dahil edilen hastaların karaciğer test değerlerinin ortancası : ALT 19.0, AST 24.0 , ALP 75.0, GGT 24.0, bilirubin total 0.51, indirekt bilirubin 0.40, direkt bilirubin 0.11. COVİD-19 tanılı ve karaciğer yağlanması olmayan hastalarda karaciğer testlerinin ortancası: ALT 18.0 , AST 23.0, ALP 73.0, GGT 19.0, total bilirubin 0.48, indirekt bilirubin 0.37, direkt bilirubin 0.11. COVİD-19 tanılı ve karaciğer yağlanması olan hastalarda karaciğer testlerinin ortancası : ALT 29.0 ,AST 29.0 ,ALP 78.0,GGT 38.0 ,total bilirubin 0.60, indirekt bilirubin 0.45 ,direkt bilirubin 0.13. COVİD-19 tanılı ve steatozu olan hastalarda ALT, AST, GGT, total bilirubin, direkt bilirubin değerlerini istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulduk (P<0.05). Biz hipotezimizi doğruladık. COVİD-19 tanılı hastalarda NAYKH'nın başvuru sırasındaki karaciğer testlerini etkilediğini gösterdik. Şu ana kadar NCov-19' un karaciğeri yoğun bir şekilde etkilediği gösterilememiştir. Hastaların gelişinde COVİD-19 şiddeti karaciğer prezentasyonunu etkilemekte ve seyir sırasında ise verilen antivirallere bağlı olarak değerler bozulmaktaydı. Toplumda sık görülen NAYKH üzerine etkisi tam olarak bilinememkteydi. Literatüre benzer şekilde karaciğer yağlanması olan hastalarda geliş sırasında karaciğer testlerinin yüksek çıktığını gösterdik. Belki de bu çalışmanın önemli yönlerinden birisi ise BT segmentlerinin değerlendirilerek yağlanmanın objektif olarak değerlendirildiği ilk çalışma olmasıdır. Ayrıca hastane yatışı sırasında yapılan detaylı değerlendirme sayesinde Türk toplumunda kilo dağılımı hakkında içimizi birazda olsa rahatlatan bilgilere sahip olduk. Bu seçilmemiş COVİD -19 hasta grubunun ülkemizdeki Karaciğer yağlanması prevalansını tam olarak yansıttığını düşünüyoruz. Farklı merkezlerle verilerin birleştirilmesi NAYKH konusunda daha daha değerli bilgiler verecektir.
Nonalkolik steatohepatit hastalarında noninvaziv fibrozis testlerinin değerlendirilmesi
Nonalkolik steatohepatitte(NASH) karaciğer ilişkili komplikasyonlar ve karaciğer ilişkili mortalite ile en kuvvetli ilişkisi olan parametre fibrozis evresidir. NASH tanısında ise altın standart test karaciğer biyopsisidir. Ancak karaciğer biyopsisinin uygulamadaki bazı kısıtlılıkları nedeniyle her hastaya biyopsi yapılamamaktadır. Bu durumda fibrozis evresini doğru bir şekilde öngörebilecek noninvaziv yöntemlere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmada; NASH hastalarına ait demografik, klinik, laboratuvar, görüntüleme verileri ve çeşitli serum fibrozis biyobelirteçleri kullanılarak elde edilen yeni bir noninvaziv skorlama sistemi ile NASH hastalarının değerlendirilmesi ve fibrozis prediksiyonu yapılması amaçlanmıştır. Biyopsi tanılı 56 hasta prospektif olarak çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar patolojik değerlendirme sonucunda fibrozis evrelerine göre dört gruba ayrılmış ve toplam 59 değişken açısından karşılaştırma yapılmıştır. Gruplar arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık saptanan değişkenler içinden toplam metabolik sendrom puanı(p=0.001), AST/ALT oranı(p<0.001) ve MMP-1(p=0.009) değişkenleri kullanılarak iki durumlu lojistik regresyon analiziyle fibrozis evresi ≥ 2 olan hastaları saptayabilecek yeni bir skorlama elde edilmiştir. Yeni skorun fibrozis evresi ≥ 2 olan risk altındaki NASH hastalarını ve fibrozis evresi ≥ 3 olan ileri fibrozis hastalarını saptamadaki tanısal performansı, ROC analizi yapılarak FIB-4 skoru, NAYKH fibrozis skoru, BARD skoru, APRI skoru ve MRE'den elde edilen kPa ölçümlerinin tanısal performansı ile karşılaştırılmıştır. Yeni skor, hem fibrozis evresi ≥ 2 olan hastaları diğer noninvaziv testler ve MRE'ye göre daha yüksek bir tanısal doğruluk oranıyla saptayabilmekte(AUROC 0.88, %95 GA 0.79 – 0.97), hem de ileri fibrozisi olan hastaları bu testlere yakın ve MRE'den yüksek bir tanısal doğruluk oranıyla(AUROC 0.95, %95 GA 0.90 – 1.00) tespit edebilmektedir.
Tip 2 diyabetik hastalarda transient elastografi ile değerlendirilen karaciğer fibrozisi, ileri fibrozis sıklığı ve karaciğer fibrozisi ile ilişkili parametreler
Giriş ve Amaç: Tip-2 diyabetes mellitus (tip 2 DM) tanılı hastalar non alkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAYKH) açısından yüksek risk altındadır. NAYKH, basit karaciğer yağlanmasından NASH (non-alkolik steatohepatit) ve siroza uzanan geniş bir tanımlamadır. Bu nedenle diyabetik hastaların karaciğer fibrozis durumlarının değerlendirilmesi çok önemlidir. Karaciğer fibrozisini değerlendirmede altın standart yöntem karaciğer biyopsisidir ancak invaziv bir yöntemdir. Karaciğerin sertliğini ölçen Transient Elastografi (TE) kolay uygulanması nedeniyle karaciğer fibrozisini değerlendirmede çok kullanılan bir test olmuştur. Bu çalışmada tip 2 diyabetik hastalarda transient elastografi ile değerlendirilen fibrozis düzeyleri ve fibrozis düzeyleri ile ilişkili parametrelerin neler olduğunun araştırılması amaçlandı. Gereç-Yöntem: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları Kliniği, Endokrinoloji Polikliniğinde takip edilen 68'i kadın (% 58.1), 49'u erkek (% 41.9) toplam 117 tip 2 diyabet tanılı hasta çalışmaya alındı. Hastalar belirlediğimiz biyokimyasal parametreler, boy, kilo, bel çevresi, üst abdomen ultrason (USG) ve TE ile değerlendirildi. En az 3 ay sonra olacak şekilde kontrol değerler görüldü. Bulgular: Hastalar çalışmaya alındıklarında değerlendirmeye alınan bütün değişkenlerin TE ile ölçülen karaciğer katılığı (kPa) ile ilişkisi araştırılmıştır. Fibroziste azalma veya çoğalma olmasıyla ilişkili olabilecek değişimlere bakıldığında ALP (alkalen fosfataz), AKŞ (açlık kan şekeri), HbA1c (glikozillenmiş hemoglobin) değişimleri ilişkili bulunmuştur. Çoklu lojistik regresyon analizinde karaciğer sertleşmesindeki düzelme ile ilişkili tek değişkenin HbA1c düzeyindeki azalma olduğu bulunmuştur. Sonuç: Önce ve sonra ölçülen bütün parametreler çoklu lojistik regresyon analizine konduğunda karaciğer sertleşmesindeki düzelme ile ilişkili tek değişkenin HbA1c (glikozillenmiş hemoglobin) düzeyindeki azalma olduğu görülmüştür. Anahtar kelimeler: Tip 2 DM, NAYKH, NASH, Transient Elastografi
Non-alkolik yağlı karaciğer hastalarında ve sağlıklı bireylerde antropometrik ölçümlerin, akdeniz diyetine uyumun ve biyokimyasal parametrelerin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı; NAYKH olan ve sağlıklı bireylerde hangi antropometrik ölçümün (BKİ, bel çevresi, kalça çevresi, bel kalça oranı, boyun çevresi, bel boy oranı, vücut şekil indeksi, vücut yuvarlaklık indeksi, visseral yağlanma indeksi) daha iyi bir gösterge olduğunu, Akdeniz Diyeti'ne uyumu ve biyokimyasal parametreleri değerlendirmektir. Çalışma 30-64 yaşları arasında 41 non-alkolik karaciğer yağlanması tanısı alan ve 41 sağlıklı birey ile Ankara Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nin gastroenteroloji polikliniğinde yürütülmüştür. Çalışmada bireylere sosyo-demografik özelliklerin, beslenme alışkanlıklarının, NAYKH ile ilgili genel bilgilerin, antropometrik ölçümlerin, biyokimyasal parametrelerin, Akdeniz Diyeti'ne uyumun (PREDİMED), besin tüketim sıklığının ve 3 günlük besin tüketim kaydının sorgulandığı anket formu yüz yüze görüşme yöntemiyle uygulanmıştır. Çalışmada sağlıklı bireylerin %63,4'ünün, NAYKH olan bireylerin %48,8'inin kadın olduğu; sağlıklı bireylerin yaş ortalamasının 42,1410,29 ve NAYKH olan bireylerin yaş ortalamasının 46,9310,50 yıl olduğu belirlenmiştir. Sağlıklı bireylerin PREDİMED toplam puan ortalamaları (5,832,14); NAYKH olan bireylerden (5,021,85) daha yüksektir (p>0,05). Ayrıca PAL değeri sınıflandırmasına göre; NAYKH olan bireylerde yatağa veya sandalye bağımlı sınıflandırmasına giren bireyler olduğu ve NAYKH olan bireylerin fiziksel olarak daha az aktif oldukları belirlenmiştir (p>0,05). Çalışmada NAYKH olan bireylerin trigliserit, VLDL kolesterol, AST, ALT ve GGT seviyelerinin sağlıklı bireylerden daha yüksek, HDL kolesterol seviyelerinin ise daha düşük olduğu saptanmıştır (p<0,05). Non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı olan bireylerin vücut ağırlığı, BKİ, bel çevresi, bel boy oranı, kalça çevresi, bel kalça oranı, boyun çevresi, vücut yağ kütlesi, vücut şekil indeksi, vücut yuvarlaklık indeksi ve visseral yağ indeksi ortalamalarının sağlıklı bireylerden daha yüksek olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). Çalışmanın sonucunda NAYKH olan bireylerde kullanılabilecek en yüksek performans kriterlerine sahip antropometrik ölçümler sırası ile; bel çevresi, BKİ, bel boy oranı, vücut yuvarlaklık indeksi ve visseral yağlanma indeksi olarak belirlenmiştir. Sonuç olarak; NAYKH için risk altındaki bireylerin bu antropometrik ölçümler kullanılarak diyetisyenler kontrolünde takip edilmesinin, Akdeniz Diyeti'ne teşvik edilmelerinin ve fiziksel aktivite düzeylerini arttırmalarının hastalığın seyrini, gelişimini ve komplikasyonlarını önlemede etkili rol oynayacağı düşünülmektedir.
Farklı vücut kondisyonlarındaki kedilerde karaciğer yağlanmasının ultrasonografik muayenesi ile obesite değerlendirme parametreleri arasındaki ilişkinin saptanması
Amaç: Bu çalışmada farklı vücut kondüsyonlarındaki kedilerde karaciğer yağlanmasının ultrasonografik muayenesi ile obesite değerlendirme parametreleri arasındaki ilişkinin saptanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada canlı materyalini üniversite hayvan hastanesine kontrol amaçlı getirilen ve herhangi bir sistemik sağlık problemi bulunmayan farklı vücut kondüsyonlarındaki 27 kedi oluşturmuştur. Çalışmada hayvanların vücut kondüsyon skoru, vücut yağ indeksi, deri altı yağ kalınlığı tabakası kalınlığı, hepatorenal indeksi ve karaciğer yağlanma derecesi incelenmiştir. Vücut kondüsyon skoru ve vücut yağ indeksi inspeksiyon ve palpasyonla; deri altı yağ tabakası kalınlığı, hepatorenal indeks ve karaciğer yağlanma derecesi ultrason aracılığıyla saptanmıştır. Elde edilen veriler, parametreler arası korrelasyonu saptamak için IBM® SPSS Statistics V22.0 (New York, USA) paket programıyla istatiktiksel olarak incelenmiştir. Bulgular: Çalışmada ilk aşamada tüm bireyler (n:27) bazında parametreler arasında ilişki incelenmiştir. İstatistiksel analiz sonucunda vücut kondüsyon skoru ile sırasıyla vücut yağ indeksi, deri altı yağ tabakası kalınlığı ve karaciğer yağlanma derecesi arasında pozitif anlamlı korrelasyon elde edilmiştir (p<0.001). Ayrıca çalışmada hepatorenal indeks ile sırasıyla deri altı yağ tabakası kalınlığı ve karaciğer yağlanma derecesi arasında da pozitif anlamlı korrelasyon saptanmıştır (p<0.001). Daha sonraki aşamada bireyler vücut kondüsyonlarına göre üç gruba ayrılıp bu gruplar arasında deri altı tabakası kalınlığı, hepatorenal indeks ve karaciğer yağlanma derecesi açısından farklılık olup olmadığına bakılmıştır. Gruplar arasında anlamlı farklılık tespit edilmiştir (p<0.05). Sonuç: Elde edilen verilerden artan vücut kondüsyon skoru ile vücut yağ indeksi değerlerinin kedilerde karaciğer yağlanması riskini yükselttiği ve hepatorenal indeksin karaciğerdeki yağlanma derecesinin saptanmasında subjektif ultrasonografik metota alternatif bir araç olabileceği düşünülmüştür.
İn vitro hidrojen peroksit uyarımlı karaciğer oksidatif stres modelinde 3-(4-hidroksifenil) propiyonik asidin etkinliğinin araştırılması
Polifenollerin insan mikrobiyota ürünlerinin antioksidan özellikleri birçok araştırmada ortaya konulmuştur. Karaciğer temel metabolizan organ olduğu için oksidatif strese yoğun olarak maruz kalmaktadır. Araştırmanın amacını birçok çalışmada oksidan molekül olan hidrojen peroksitin (H2O2) karaciğer hücrelerine uygulanımı sonrası oluşturulan in vitro oksidatif stres modelinde, bir mikrobiyota metaboliti olan 3-(4-hidroksifenil) propiyonik asit (4-HPPA)'in antioksidan kapasitesinin ortaya konulması oluşturmaktadır. Araştırmada insan orijinli karaciğer HepG2 hücreleri materyal olarak kullanıldı. Deneme modelllemesinde hidrojen peroksit ve 4-HPPA temin edilerek ve farklı konsantrasyonlarda karaciğer hücrelerine 1 gün süreyle uygulandı. Bu maddelerin etkin miktarları, canlılık analizleriyle tespit edildi. Deneme süreleri sonunda gruplardan alınan RNA örneklerinden cDNA dönüşümleri gerçekleştirilerek; süperoksit dismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GSH-Px) ve katalaz (CAT) gen ekspresyon düzeyleri gerçek zamanlı kuantatif polimeraz zincir reaksiyonlarıyla (QRT-PCR) ortaya konuldu. Çalışmadan elde edilen verilere göre H2O2'in farklı konsantrasyonları hücrelere uygulanarak kontrol grubuna göre %23 hücre kayıpları meydana getiren 100 μM'lık konsantrasyonu etkin olarak tespit edildi. Bununla birlikte 4-HPPA'nın 25 μg/ml bu kayıpları %17 oranında önlediği tespit edildi. Bu bulgulara göre gen ekspresyon analizleri bu konsantrasyonlar kullanılarak hücrelere uygulandı. Gen ekspresyon analizleri incelendiğinde hidrojen peroksitin 1 gün süreli uygulanımı GSH-Px ve CAT ekspresyonlarını relatif misli değerlerde baskılarken, 4-HPPA'nın bu olumsuz tabloyu önemli derecede geri çevirdiği tespit edildi. Bununla birlikte konu ile ilgili literatür incelendiğinde SOD sonuçlarının doz ve zamana bağlı olarak değişkenlik gösterebileceği görüldü. Sonuç olarak çalışmadan elde edilen bulgulara göre, 4-HPPA'nın oksidatif stres kaynaklı akut karaciğer hasarında tedaviye katkı sağlayabileceği tespit edildi. Ancak elde edilen bulgular ile tam olarak etkinliğinin söylenebilmesi için in vivo denemelere ve ileri moleküler yöntemlere ihtiyaç duyulmaktadır.
Alkol dışı karaciğer yağlanması tespit edilen hastalarda etiyolojik faktörlerin araştırılması
NAYKH giderek artan oranda, ciddiyet potansiyeli olan ve sık görülen; obezite, tip 2 DM ve hiperlipidemi ile ilişkili bir durum olarak tanınmaya başlanmıştır (96). NASH, NAYKH'nin ciddi seyirli olabilen formudur; karaciğer yetmezliği, siroz ve hepatoselüler karsinom ile sonuçlanabilmektedir. Etiyolojideki birçok faktör arasında en önemlisi insülin direncidirBiz çalışmamızda bölgemizde nonalkolik yağlı karaciğer hastalarında etiyolojik faktörlerin araştırılmasını amaçladık. Çalışmaya yaşları 20?73 arasında olan, Abdomen USG'de yağlı karaciğer saptanan, bilinen diyabetes mellitusu olmayan ve diğer karaciğer hastalıkları ekarte edilmiş hastalar alındı. Laboratuvar tetkiklerinde karaciğer enzimleri normal sınırlarda olanlar hepatosteatoz, yüksek saptananlar stetatohepatit grubu olarak alındı. Çalışmamızda 112 hastanın yaş ortalaması 43,8 olarak bulundu. Erkeklerin yaş ortalaması 41,8 ve kadınların yaş ortalaması 45,4 olarak hesaplandı. Çalışmamızdaki 112 hepatosteatozlu hasta, etiyolojik açıdan incelendiğinde 53'ünde (% 47,3) obezite, 97'sinde (% 86,6) hiperlipidemi, 47'sinde (% 42) insülin direnci, 11 (% 9,8) hastada yeni tanı konulan Tip 2 diyabetes mellitus tespit edildi. Bu yüksek yeni tanı diyabet oranı (% 9,8) hepatosteatozlu hastaların bozulmuş glukoz toleransı veya latent diyabet açısından değerlendirilmesi gerekliliğini desteklemektedir. USG'de hepatosteatoz dereceleri ile HOMA-IR değerleri arasında pozitif iyi derecede korelasyon saptandı. Hepatosteatoz ciddiyeti arttıkça korelasyonun güçlendigi görüldü. Hastalar VKİ ile insülin direnci açısından ilişkilendirildiğinde oldukça anlamlı istatistiksel korelasyon tespit edildi. Hastaların ortalama AST değeri 34,2±21,6 U/L, ALT değeri 54,3±40,1 U/L, ALP değeri 81,2±27,7 U/L, GGT değeri 49,11±39,05 U/L olarak hesaplandı. Tüm hastaların AST/ALT oranı 1'den küçüktü. Çalışmaya alınan toplam 112 hastanın 30'unda (% 26,7) AST-ALT değerleri normalin 2 katından daha yüksek, 14'ünde (% 12,5) normalin 3 katından daha yüksek tespit edildi. Çalışmadaki hastaların % 13,3'ünde GGT, % 10,7'sinde ALP düzeyi normalin 2 katından daha yüksek tespit edildi. Hepatosteatozlu ve steatohepatitli gruplar arasında AST, ALT, ALP, GGT, total bilirubin, indirekt bilirubin, direkt bilirubin, albumin ve boy karşılaştırılmasında iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki vardı (p<0,05). Diğer parametrelerin karşılaştırılmasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki yoktu (p>0,05). Karaciğer biyopsisi yapılan hasta sayısı sadece 1'di ve biyopsi sonucu stetatohepatite sekonder siroz olarak rapor edilmişti. Çalışmamızda hepatosteatoz kadınlarda, stetatohepatit erkeklerde daha sık görülmektedir.NAYKH'da etkili tedavi yöntemi olmadığı göz önünde bulundurulacak olursa, insülin direnci ve tip 2 diyabet gibi klinik durumların erken tanınması, obezite, dislipidemi, diyet ve fiziksel inaktivite gibi düzeltilebilir risk faktörlerinin tespit edilmesi ve erken tedavisi önem taşımaktadır.
Periyodik sağlık muayenesi için başvuran ve ultrasonda steatozsaptanan hastalarda, steatoz evreleri ve diğer kan parametreleriile ilişkisinin değerlendirilmesi
ÖZCAN KENDİRLİ, MŞ. Periyodik Sağlık Muayenesi İçin Başvuran ve Ultrasonda Steatoz Saptanan Hastalarda, Steatoz Evreleri ve Diğer Kan Parametreleri ile İlişkisinin Değerlendirilmesi, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı Tıpta Uzmanlık Tezi, Eskişehir, 2025. Hepatosteatoz, prevalansı giderek artan ve genellikle belirti vermeden ilerlemesi nedeniyle ciddi sağlık sonuçlarına yol açabilen önemli bir toplum sağlığı sorunudur. Erken tanı, hastalığın ilerlemesini önlemede kritik öneme sahiptir. Bu araştırmanın amacı, ultrasonografide hepatosteatoz saptanan hastaların kan değerlerinin, hepatosteatoz görülmeyenlerle karşılaştırılarak farklılık olup olmadığını belirlemek; hepatosteatoz dereceleri ile kan değerleri arasındaki ilişkiyi incelemek ve elde edilen verilerle, karaciğer yağlanması olan bireyleri erken dönemde kan tetkikleriyle tespit ederek gerektiğinde ileri görüntüleme yapılmasını ve gelecekteki araştırmalara katkı sağlanmasını hedeflemektir. Çalışmaya, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Aile Hekimliği Polikliniği'ne 01.01.2022 ile 01.01.2024 tarihleri arasında ayaktan başvuran, 18 yaş ve üzerindeki, abdominal ultrasonografi ile hepatosteatoz saptanan ve aynı döneme ait biyokimyasal verilerine erişilebilen 479 hasta dahil edilmiştir. Elde edilen bulgular, toplumda hepatosteatozun yaygın bir sağlık sorunu olduğunu ve özellikle yaş, beden kitle indeksi, tip 2 diyabet varlığı ve metabolik parametrelerle anlamlı ilişkiler gösterdiğini ortaya koymuştur. Yağlanma şiddeti arttıkça bireylerin yaş ortalamasında, BKİ düzeylerinde, diyabet prevalansında ve karaciğer enzimlerinde anlamlı artış gözlenmiştir. Biyokimyasal parametreler açısından, ALT, AST, GGT, ALP, trigliserid, LDL, glukoz, HbA1c ve HOMA-IR düzeylerinin hepatosteatoz şiddeti ile anlamlı şekilde ilişkili olduğu saptanmıştır. Bu bulgular, non-invaziv biyobelirteçlerin karaciğer yağlanmasının tanı ve takibinde yol gösterici olabileceğini göstermektedir. Özellikle ileri yaş, yüksek BKİ ve diyabet gibi risk faktörlerine sahip bireylerde erken tarama ve uygun müdahalelerin zamanında yapılması, halk sağlığı açısından önemli kazanımlar sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: hepatosteatoz, non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı, insülin direnci, beden kitle indeksi
Karbon tetraklorür ile oluşturulan akut ve kronik karaciğer hasarına karşı resveratrol ve melatoninin etkileri
Bu çalışmada sıçanlarda karbontetraklorür ile oluşturulan akut ve kronik karaciğer hasarı üzerine resveratrol ve melatonin'in etkilerinin, histolojik ve biyokimyasal yöntemlerle araştırılması amaçlandı.Karbon tetrakorür deneysel olarak nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı modeli oluşturmada yaygın olarak kullanılan bir ksenobiyotiktir. Karaciğerde serbest radikallerin üretimini arttırarak, antioksidan enzimlerin aktivitelerini azaltarak ve hücre ve organellerin membranlarında lipid peroksidasyonu oluşturarak hasara neden olur.Vücutta başlıca epifiz bezinde sentezlenip salgılanan melatonin, endokrin ve sirkadyen ritmin düzenlenmesi ve bağışıklık fonksiyonlarının uyarılması gibi çeşitli fizyolojik süreçlerde önemli rol oynar. Ayrıca, melatonin iyi bilinen bir antioksidan ve serbest radikal süpürücüdür.Resveratrol başlıca üzüm kabuğu ve çekirdeği olmak üzere, kiraz, yerfıstığı, dut gibi bitkilerde bulunan bir polifenolik bileşiktir. Resveratrolün sitoprotektif, antioksidan ve antiinflamatuvar etkileri olduğu bilinmektedir. Bunun dışında makrofaj ve adhezyon moleküllerinin inhibisyonunu sağladığı, endotel hücrelerinde nitrik oksid üretimini uyararak kan damarlarında vasodilatör etkiye sahip olduğu gösterilmiştir.Bu çalışmada toplam 80 adet erkek Wistar albino sıçan (150-180 g) kullanıldı. Sıçanlar on gruba ayrıldı (n=8).1. grup: Serum fizyolojik (SF), 0.5 ml2. grup: Zeytinyağı, 0.5 ml3. grup: Zeytinyağı-CCl4, 1 ml/kg/ gün (1/1 oranında),4. grup: Zeytinyağı-CCl4, 1 ml/kg + Resveratrol 10 mg/kg5. grup: Zeytinyağı-CCl4, 1 ml/kg + Melatonin 20 mg/kg6. grup: Serum fizyolojik (SF), 0.5 ml7. grup: Zeytinyağı, 0.5 ml8. grup: Zeytinyağı-CCl4, 1 ml/kg (1/1 oranında),9. grup: Zeytinyağı-CCl4, 1 ml/kg + Resveratrol 10 mg/kg10. grup: Zeytinyağı-CCl4, 1 ml/kg + Melatonin 20 mg/kgİlk beş gruptaki (1-5. gruplar) uygulamalar 4 gün, Son 5 gruptaki (6-10. gruplar) uygulamalar 20 gün süreyle günde bir kez intraperitoneal olarak yapıldı. 1-5. gruplardaki sıçanlar 5. gün, 6-10. gruplardaki sıçanlar 20. gün servikal dislokasyonla sakrifiye edilip intrakardiyak kan alındıktan sonra karaciğerden ışık mikroskobik, elektron mikroskobik ve biyokimyasal incelemeler için doku örnekleri alındı.Akut ve kronik karbontetraklorür gruplarındaki sıçanların karaciğer kesitlerinde hepatositlerde belirgin vakuolizasyon, apoptotik cisimcikler, intrasellüler ödem, mitokondri ve granüler endoplazmik retikulum hasarı saptandı. Ayrıca inflamatuvar hücre infiltrasyonu, nekroz ve fibrozi görüldü.Resveratrol ve melatonin gruplarında karbonteraklorürün oluşturduğu karaciğer hasarı bulgularında belirgin azalma olduğu tespit edildi.Akut ve kronik nonalkolik karaciğer yağlanması ve hasarı üzerine melatonin ve resveratrolün yararlı etkilerinin olduğu düşüncesindeyiz.
Alkol dışı yağlı karaciğer hastalığında red blood cell distribution width ile karaciğer yağlanma düzeyi ve karaciğer enzimleri arasındaki ilişki
ÖZET İnflamatuar süreçlerin Red Cell Distribution Width (RDW) artışına neden olduğu literatürde yer almaktadır. Bununla ilgili literatürde inflamasyona bağlı RDW artışının olduğu fazlaca çalışma ve makale bulunmaktadır. Bu çalışma nonalkolik karaciğer yağlanmasının patogenezinde rol alan inflamasyonun, RDW üzerine etkisinin olup olmadığını araştırmak için RDW ile karaciğer yağlanma düzeyi ve karaciğer enzimleri arasındaki ilişkiyi saptamak amacı ile yapıldı. Çalışmaya ultrason (USG) ile karaciğerinde yağlanma tespit edilen 120 vaka alındı. Çalışmaya alınan vakalardan kronik karaciğer hastalıkları, kronik inflamatuar hastalıklar ve anemi çeşitleri ekarte edildi. Çalışmamızdaki vakaların RDW ortalama değeri % 14,06+1,3 olarak saptandı. Çalışmamızın istatistiksel parametreleri: RDW ile USG (yağlanma) arasındaki ilişki p=0,7, RDW ile AST arasındaki ilişki p=0,8, RDW ile ALT arasındaki ilişki p=0,2, RDW ile ALP arasındaki ilşiki p=0,3, RDW ile GGT arasındaki ilişki p=0,5, RDW ile LDH arasındaki ilişki p=0,1 olarak saptandı. Sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı değildi. Çalışmamızda RDW ile nonalkolik karaciğer yağlanma düzeyi ve karaciğer enzimleri arasında ilişkinin olmadığı görüldü. Nonalkolik karaciğer yağlanmasında, RDW? in sensitifitesi ve spesifitesi düşük olup, bu nedenle RDW? in nonalkolik karaciğer yağlanmasında öngörülü bir değer olmadığı sonucuna varıldı. Yine de kesin sonuca varmak için daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Nonalkolik karaciğer yağlanması, RDW, inflamasyon, karaciğer enzimleri
D vitamini eksikliği olan non alkolik yağlı karaciğer hastalarında metformin, vitamin d ve kombine tedavilerin "fatty liver index" üzerine etkinliğinin retrospektif olarak araştırılması
Amaç: Çağdaş toplumlarda Non Alkolik Karaciğer Yağlanması Hastalığı oldukça sık karşımıza çıkmaktadır. Daha basit yöntemlerle erken teşhis ve tedavi edilmesi amaçlanmaktadır. D vitamini eksikliğinin karaciğer yağlanmasının etiopatogenezinde rol oynayabileceğini hipotetik olarak ileri süren makaleler vardır. Metformin ve D vitamini tedavisinin karaciğer yağlanmasının iyileştirilmesinde etkinliğini araştırmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Non Alkolik Karaciğer Yağlanması ve beraberinde D vitamini eksikliği olan hastalar üzerinde retrospektif analiz yapıldı. Dahiliye polikliniğinde metobolik send-rom ve insülin direnci nedeniyle takip edilen, NAFLD düşünülen hastalar çalışmaya dahil edildi. Ortalama 6-10 ay arayla iki muayene yapılmış, yeterli demografik ve laboratuar verileri Hastane İletişim Sisteminde bulunan, D vitamini eksikliği ve Fatty Liver Index (FLI) ile kara-ciğer yağlanması düşünülen hastalar çalışmaya alındı. Metformin ve D vitamini replasman tedavisi alıp almamalarına göre hastalar 4 grupta ele alındı. Her grupta 21 hasta çalışmaya dâhil edildi. Tedavi sonrası ve bazal değerler arasında olan değişim değerlendirildi. Primer sonlanım noktası: Metformin ve D vitamini replasman tedavisini tek ve kombine alanlarda, FLI değişiminin analizi, sekonder sonlanım noktası: Kilo, VKİ, bel çevresi, HOMA-IR, AST, ALT, GGT, TG değerlerinde olan değişimlerin istatiksel analizidir. Bulgular: Metformin + D vitamini tedavisi alan hastalarda karaciğer yağlanmasında azalma istatiksel anlamlı saptandı (FLI - % 5,85±11,1 p=0,025). Sadece metformin tedavisi alan hasta grubunda ise kombine tedavi alan grupla benzer olarak kilo, bel çevresi, HOMA-IR de istatiksel anlamlı gerileme görüldü, ancak Fatty Liver Index'te olan değişim istatiksel an-lamlı olmadı (p=0,090). Farmakolojik tedavi almayan sadece diyet ve egzersiz ile takip edilen hasta grubunda da FLI'de gerileme oldu. Bu FLI'yi oluşturan GGT, TG, kilo, bel çevresi parametrelerinde anlamlı olmasa da azalmanın etkisine bağlı düşünüldü. Sonuç: Daha önce yapılan çalışmalardan farklı olarak, metformin ve D vitamini replasman tedavisini birlikte alan hastaları izledik ve karaciğer yağlanmasında anlamlı gerileme saptadık. Sadece metformin alan veya sadece D vitamini alan hasta gruplarında bu etki yoktu. Anahtar kelimeler: fatty liver ındex, non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı, D vitamini eksikliği, metformin.
Non-alkolik karaciğer yağlanması olan hastalarda p-dalga süresi ve dispersiyonu
Nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAKY)artmış atriyal fibrilasyon risk artışı ile ilişkilidir. Bu çalışmanın amacı NAKY hastalarında P dalga dispersiyonunu (PWD) araştırmaktır.
Obez, prediyabetik ve diyabetik hastalarda nonalkolik yağlı karaciğer hastalığının şiddetinin metabolik parametreler ile ilişkisi
Non alkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAYKH), dünyada en sık görülen karaciğer hastalığıdır. NAYKH, alkol kullanımı öyküsü veya sekonder bir nedene bağlı hepatik steatozu olmayan kişilerde karaciğerde fazla yağ birikimi ile karakterizedir. Günümüzde obez, prediyabet ve tip 2 diyabet sıklığı giderek artmaktadır. Bu hastalarda oldukça sık görülen bir durum olan NAYKH prevalansında da artış görülmektedir. Biz çalışmamızda NAYKH olan obez, prediyabet ve tip 2 diyabet hastalardaki karaciğer yağlanma derecesindeki artışın metabolik parametreler, biyoelektrik impedans analizi ile elde edilen vücut kompozisyon parametrelerinin ultrasonografik karaciğer elastografi bulguları ile ilişkisinin gösterilmesini amaçladık. Çalışmamız hepatosteatozu olan 40 obez, 40 prediyabetik, 40 diyabetik hasta kontrol grubu olarak 40 sağlıklı birey dahil edilerek 160 birey ile yapılmıştır. Çalışmaya son altı ay içinde ultrasonografi ve/veya transient elastografi ile NAYKH tanısı almış olan hastalar alındı. Çalışmadaki hastaların verileri prospektif olarak araştırılmıştır. Vücut ölçümleri, kan parametreleri, elastografileri, tanita ölçümleri değerlendirildi. Çalışmamızda NAYKH olanların BMI, yağ%, yağ kütlesi, boyun çevresi, düzeyleri hepatosteatozu olmayanlardan daha fazladır ve anlamlı farklılık görülmüştür. (p<0,001). Çalışmamızda NAYKH USG yağlanma derecesi ile viseral yağ oranı arasında pozitif kolerasyon saptandı. Çalışmamızda visseral yağ oranı ile NAYKH şiddeti arasında ilişki tespit edildi (p<0,001). Çalışmamızda insülin direnci NAYKH varlığı ve hastalığın şiddeti ile ilişkili bulundu (p<0,001). Sonuç olarak bulgularımız prediyabet, diyabet ve obez hastalarda sık görülen bir durum olan NAYKH'ın patogenezinde insülin direncinin önemli bir yeri vardır. NAYKH hastalığının şiddeti metabolik parametreler ve vücut yağ oranı belirteçleri ile yakın ilişkilidir. Hastalığın progresyonun önemli bir sonucu olan fibrozisin tespitinde kullanılan karaciğer elastografisi hastalığın şiddetinin belirlenmesinde bize önemli sonuçlar vermektedir. NAYKH hastalığının şiddetinin belirlenmesi ve tedavi düzenlenmesi hastalık progresyonunu ve komplikasyon gelişimini önleyecektir. Anahtar kelimeler: Non alkolik yağlı karaciğer hastalığı(NAYKH), elastografi, vücut kompozisyon parametreleri, metabolik parametreler
Obez, prediyabetik ve diyabetik hastalarda pankreatik steatoz sıklığı ve pankreatik steatozun trimetilamin N-oksit ve kısa zincirli yağ asitleri ile olan ilişkisi
ÖZET Pankreatik steatoz (PS), artmış pankreatik triaçilgliserol içeriği ve pankreas parankimi içine serpiştirilmiş adipositler ile karakterize bir durumdur. PS, erişkinlerde pankreasın en sık görülen iyi huylu patolojik durumudur ve genellikle obezite ve insülin direnci ile ilişkilidir. Araştırmamızda PS'nin obez, prediyabet ve diyabet hastalarındaki sıklığını belirlemek ayrıca obezite ve insülin direnci yanında inflamatuvar kaskat, metabolik sendrom, çeşitli metabolik durumlar ile steatohepatit gibi durumlarla da ilişkili olduğu düşünülen barsak mikrobiyatası metabolitleri kısa zincirli yağ asitleri (KZYA) ve trimetilamin N-oksit (TMAO)' in PS gelişmesindeki rolünü saptamak amaçlanmıştır. Çalışmamıza 34 kontrol, 30 prediyabet, 40 diyabet ve 32 obez olmak üzere toplam 136 birey dahil edilmiştir. Tüm katılımcılardan demografik özellikler, boy, kilo ve bel çevresi ölçümü bilgileri alındıktan sonra sistemde mevcut olan laboratuvar parametreleri kayıt altına alınmış, mevcut olan batın ultrasonografi (USG)' lerindeki PS verileri kullanılmıştır. Alınan kan öreneklerinde TMAO ve KZYA düzeyleri çalışılmıştır. Çalışmaya dahil edilen bireylerin 52' si erkek 84' ü kadındı. Bireylerin yaş ortalaması 44,5±14,6 olarak bulundu. Tüm bireylerin %70,6' sında PS saptanırken; kontrol grubundakilerin %44,1' inde, prediyabet grubundakilerin %73,3' ünde, DM grubundakilerin %82,5' inde ve obez grubundakilerin ise %81,2' sinde steatoz vardı. PS olan ve olmayan hastalar TMAO düzeyleri açısından karşılaştırıldığında; steatozu bulunan hastalarda daha düşük düzeyde TMAO olduğu ancak steatozu bulunmayan hastalara göre anlamlı bir fark oluşturmadığı tespit edilmiştir. KZYA düzeyleri açısından ise iki grup arasında anlamlı fark saptanmış olup, steatozu olan hastalarda KZYA düzeyi daha düşük bulunmuştur. Bunun yanında TMAO ve KZYA düzeyleri açısından kontrol grubu ile diğer tüm gruplar arasında anlamlı fark saptanmış olup TMAO ve KZYA düzeylerinin kontrol grubunda daha yüksek olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Pankreatik steatoz, mikrobiyata, kısa zincirli yağ asitleri, Trimetilamin N-oksit