Fatty liver
94 theses under this subject heading
Karbon tetraklorür ile oluşturulan akut ve kronik karaciğer hasarına karşı resveratrol ve melatoninin etkileri
Bu çalışmada sıçanlarda karbontetraklorür ile oluşturulan akut ve kronik karaciğer hasarı üzerine resveratrol ve melatonin'in etkilerinin, histolojik ve biyokimyasal yöntemlerle araştırılması amaçlandı.Karbon tetrakorür deneysel olarak nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı modeli oluşturmada yaygın olarak kullanılan bir ksenobiyotiktir. Karaciğerde serbest radikallerin üretimini arttırarak, antioksidan enzimlerin aktivitelerini azaltarak ve hücre ve organellerin membranlarında lipid peroksidasyonu oluşturarak hasara neden olur.Vücutta başlıca epifiz bezinde sentezlenip salgılanan melatonin, endokrin ve sirkadyen ritmin düzenlenmesi ve bağışıklık fonksiyonlarının uyarılması gibi çeşitli fizyolojik süreçlerde önemli rol oynar. Ayrıca, melatonin iyi bilinen bir antioksidan ve serbest radikal süpürücüdür.Resveratrol başlıca üzüm kabuğu ve çekirdeği olmak üzere, kiraz, yerfıstığı, dut gibi bitkilerde bulunan bir polifenolik bileşiktir. Resveratrolün sitoprotektif, antioksidan ve antiinflamatuvar etkileri olduğu bilinmektedir. Bunun dışında makrofaj ve adhezyon moleküllerinin inhibisyonunu sağladığı, endotel hücrelerinde nitrik oksid üretimini uyararak kan damarlarında vasodilatör etkiye sahip olduğu gösterilmiştir.Bu çalışmada toplam 80 adet erkek Wistar albino sıçan (150-180 g) kullanıldı. Sıçanlar on gruba ayrıldı (n=8).1. grup: Serum fizyolojik (SF), 0.5 ml2. grup: Zeytinyağı, 0.5 ml3. grup: Zeytinyağı-CCl4, 1 ml/kg/ gün (1/1 oranında),4. grup: Zeytinyağı-CCl4, 1 ml/kg + Resveratrol 10 mg/kg5. grup: Zeytinyağı-CCl4, 1 ml/kg + Melatonin 20 mg/kg6. grup: Serum fizyolojik (SF), 0.5 ml7. grup: Zeytinyağı, 0.5 ml8. grup: Zeytinyağı-CCl4, 1 ml/kg (1/1 oranında),9. grup: Zeytinyağı-CCl4, 1 ml/kg + Resveratrol 10 mg/kg10. grup: Zeytinyağı-CCl4, 1 ml/kg + Melatonin 20 mg/kgİlk beş gruptaki (1-5. gruplar) uygulamalar 4 gün, Son 5 gruptaki (6-10. gruplar) uygulamalar 20 gün süreyle günde bir kez intraperitoneal olarak yapıldı. 1-5. gruplardaki sıçanlar 5. gün, 6-10. gruplardaki sıçanlar 20. gün servikal dislokasyonla sakrifiye edilip intrakardiyak kan alındıktan sonra karaciğerden ışık mikroskobik, elektron mikroskobik ve biyokimyasal incelemeler için doku örnekleri alındı.Akut ve kronik karbontetraklorür gruplarındaki sıçanların karaciğer kesitlerinde hepatositlerde belirgin vakuolizasyon, apoptotik cisimcikler, intrasellüler ödem, mitokondri ve granüler endoplazmik retikulum hasarı saptandı. Ayrıca inflamatuvar hücre infiltrasyonu, nekroz ve fibrozi görüldü.Resveratrol ve melatonin gruplarında karbonteraklorürün oluşturduğu karaciğer hasarı bulgularında belirgin azalma olduğu tespit edildi.Akut ve kronik nonalkolik karaciğer yağlanması ve hasarı üzerine melatonin ve resveratrolün yararlı etkilerinin olduğu düşüncesindeyiz.
Alkol dışı yağlı karaciğer hastalığında red blood cell distribution width ile karaciğer yağlanma düzeyi ve karaciğer enzimleri arasındaki ilişki
ÖZET İnflamatuar süreçlerin Red Cell Distribution Width (RDW) artışına neden olduğu literatürde yer almaktadır. Bununla ilgili literatürde inflamasyona bağlı RDW artışının olduğu fazlaca çalışma ve makale bulunmaktadır. Bu çalışma nonalkolik karaciğer yağlanmasının patogenezinde rol alan inflamasyonun, RDW üzerine etkisinin olup olmadığını araştırmak için RDW ile karaciğer yağlanma düzeyi ve karaciğer enzimleri arasındaki ilişkiyi saptamak amacı ile yapıldı. Çalışmaya ultrason (USG) ile karaciğerinde yağlanma tespit edilen 120 vaka alındı. Çalışmaya alınan vakalardan kronik karaciğer hastalıkları, kronik inflamatuar hastalıklar ve anemi çeşitleri ekarte edildi. Çalışmamızdaki vakaların RDW ortalama değeri % 14,06+1,3 olarak saptandı. Çalışmamızın istatistiksel parametreleri: RDW ile USG (yağlanma) arasındaki ilişki p=0,7, RDW ile AST arasındaki ilişki p=0,8, RDW ile ALT arasındaki ilişki p=0,2, RDW ile ALP arasındaki ilşiki p=0,3, RDW ile GGT arasındaki ilişki p=0,5, RDW ile LDH arasındaki ilişki p=0,1 olarak saptandı. Sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı değildi. Çalışmamızda RDW ile nonalkolik karaciğer yağlanma düzeyi ve karaciğer enzimleri arasında ilişkinin olmadığı görüldü. Nonalkolik karaciğer yağlanmasında, RDW? in sensitifitesi ve spesifitesi düşük olup, bu nedenle RDW? in nonalkolik karaciğer yağlanmasında öngörülü bir değer olmadığı sonucuna varıldı. Yine de kesin sonuca varmak için daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Nonalkolik karaciğer yağlanması, RDW, inflamasyon, karaciğer enzimleri
Kronik hepatit B, kronik hepatit C ve Wilson hastalarında karaciğer yağlanmasının ve pankreas yağlanmasının sıklığının araştırılması
Amaç: Merkezimizde tedavi gören kronik hepatit B, kronik hepatit C ve Wilson hastalarının pankreas ve karaciğer yağlanması ile olan ilişkisini analiz edip bir merkezin deneyimi olarak sunmayı planladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Hepatoloji polikliniğinde takipli non-sirotik Wilson Hastalığı, kronik hepatit B, kronik hepatit C tanısı almış hastalar alınmıştır. Hepatoloji polikliniğinde takipli 3660 hasta retrospektif olarak taranmış olup 1622 kronik hepatit B hastası, 679 kronik hepatit C hastası, 78 Wilson hastalığı olan hasta olduğu tespit edilmiştir. Çalışmaya dahil edilme kriterlerine göre bilgisayarlı tomografi görüntüleri olan 218 kronik hepatit B hastasından 48'ine, 202 kronik hepatit C hastasından 56'sına, 37 Wilson hastasının 35'ine çalışmada yer verildi. Bulgular: Hastaların ortanca yaşı 55'ti. Pankreas ortalama (tomografik olarak pankreas baş, gövde ve kuyruk bölümlerinin dansitelerinin ortalaması) değerine göre kronik hepatit C (KHC) tanısı olan hastalarda pankreas yağlanması kronik hepatit B (KHB) ve Wilson hastalığı (WH) tanılı hastalara göre anlamlı şekilde artmış saptandı (p:0,003). Hastalar pankreas ortalama, pankreas dalak farkı (pankreas ortalama değerinden dalak dansitesinin çıkarılmasıyla elde edilen dansite değeri) ve pankreas dalak oranına (pankreas ortalama dansitesi ve dalak dansitesi oranı) göre değerlendirildiğinde sırasıyla üç parametrede de karaciğer yağlanması ile aralarında anlamlı ilişki saptanmadı (p:0,389)(p:0,277)(p:0,590). Pankreas ortalama değerine göre yağlanma olan grupta yağlanma olmayanlara göre eritrosit sedimantasyon hızı (ESR) anlamlı şekilde yüksek tespit edildi (p:0,025). Pankreas ortalama değerine göre yağlanma olan grupta olmayanlara göre üre anlamlı şekilde düşük bulundu (p:0,024)(p:0,011). Pankreas dalak farkına göre bakıldığında yağlanma olan grupta olmayanlara göre globulin anlamlı olarak yüksek saptandı (p:0,043). Pankreas yağlanması için ortalama, dalak farkı ve dalak oranına göre her üç değerlendirmede de pankreas yağlanması olmayan grubun yaş ortalaması daha düşük bulunmuştur (p:0,001)(p:0,023)(p:0,001). Sonuç: Genel sonuçlara bakıldığında KHC hastalarında diğer iki hastalık grubuna göre anlamlı şekilde pankreas yağlanması olduğu saptandı (pankreas ortalama ve pankreas dalak oranına göre) ( p=0,003 p=0,039). Her üç değerlendirme metoduna göre pankreas yağlanması ile; yaş arasında anlamlı ilişki saptanmışken (p<0,05), karaciğer yağlanması ile istatistiksel anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Pankreas ortalama metoduna göre pankreas yağlanması ile VKİ arasında anlamlı ilişki saptanmıştır (p=0,029). Anahtar Kelimeler: Kronik hepatit C, kronik hepatit B, Wilson hastalığı, karaciğer yağlanması, pankreas yağlanması
Diyabetik ve diyabetik olmayan fazla kilolu ve obez hastaların NON-alkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAYKH) açısından antropometrik ölçümler, skorlamalar, ultrasonografi ve fibroscan yöntemiyle değerlendirilmesi
Non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAYKH), non-alkolik steatohepatit, siroz ve hepatoselüler kanser gibi karaciğer ilişkili komplikasyonlara neden olan, dünyada en sık görülen kronik karaciğer hastalığıdır. Obezite, diyabet, dislipidemi, hipertansiyon ve metabolik sendrom (MetS) NAYKH için metabolik risk faktörleridir. Bu hasta gruplarında NAYKH ve fibrozis varlığının değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Çalışmamızda fazla kilolu ve obez hastalar (n=106); diyabetik (n=54) ve diyabetik olmayan (n=52) şeklinde 2 grup halinde incelendi. NAYKH steatoz belirteci olarak ultrasonografi (USG) ve Fibroscan CAP (Controlled Attenuation Parameter) kullanıldı. Fibrozis açısından Fibrometer-4 (FIB-4) skoru, NAFLD Fibrozis Skoru (NFS) ve görüntüleme yöntemi olarak Fibroscan LSM (Liver Stiffness Measurement) ile non-invaziv olarak değerlendirildi. Steatozis ve fibrozis ölçümleriyle; hastaların genel ve antropometrik özellikleri, eşlik eden morbiditeleri ve laboratuar değerleri arasındaki ilişkiler belirlendi. Genel çalışma popülasyonunda NAYKH sıklığı Fibroscan CAP ve USG ile %82,1 olarak bulundu. Diyabetik alt grupta ise Fibroscan CAP ile %90,4, USG ile %94,4 saptandı NAYKH tanısında USG ve Fibroscan CAP benzer etkinlikte iken steatozun derecesini belirlemede Fibroscan CAP daha üstündü. Steatoz ve fibrozisin eş zamanlı ölçülebilmesi, obezlerde XL prob ile ölçüm alınabilmesi Fibroscan'in üstün özellikleriydi. Obezite, diyabet, dislipidemi ve MetS NAYKH ve olası NASH sıklığını arttırmaktaydı. Diyabetiklerde, obezlerde ve metabolik olarak NAYKH ve NASH açısından yüksek riskli gruplarda; steatoz ve fibrozis görüntüleme yöntemi olarak Fibroscan kullanımının faydalı olacağı; fibrozisi öngörmede Fibroscan ile birlikte skorlama yöntemi olarak NFS'nin kullanımı karaciğer biyopsisi ihtiyacını azaltacak uygun bir yaklaşım olacaktır. Anahtar kelimeler: Obezite, Diyabet, NAYKH, NFS, Fibroscan
Nonalkolik steatohepatit hastalarının retrospektif onuncu yıl değerlendirmesi
Çalışmamızın amacı karaciğer biyopsisi yapılıp nonalkolik steatohepatit (NASH) tanısı koyulan ve gastroenteroloji polikliniğinde takibe alınan hastaların; tanı anından itibaren 10 yıllık süreçte takipleri yapılarak tanı anı ve onuncu yıl karşılaştırmalı değerlendirmesinin yapılması, NASH varlığında belirtilen klinik ve laboratuvar parametreleri eşliğinde hastaların onuncu yıl üst batın ultrasonografileri de yapılarak siroza ilerleme, hepatosellüler kanser gelişmesi, mortalite üzerine etkilerinin incelenmesi, hastalığın takibinde kullanılacak klinik parametrelerin belirlenmesi, hastalığın seyrinde etkili olabilecek değişken laboratuvar parametrelerinin tespit edilmesidir. Bu çalışmada; Uludağ Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezinde Ocak 2004 – Ocak 2020 tarihleri arasında karaciğer biyopsisi yapılarak NASH tanısı almış 18 yaş üstü hastaların demografik ve klinik özellikleri, laboratuar ve görüntüleme tetkikleri, patoloji raporları, tanı ve tedavileri retrospektif olarak incelendi. Yapılan karaciğer biyopsisi ile tanı almış hastaların 10 yıllık takip süreçlerinde hastaların tanı anı ve onuncu yıl verileri karşılaştırıldı. Varolan komorbid hastalıklar değerlendirildi ve en sık olarak %85,20 (n=23) oranında en sık olarak diyabet varlığı gözlendi. Tanı anı ve 10 yıl sonundaki AST ve ALT ölçümleri incelendiğinde anlamlı farklılık mevcuttu. 10 yıllık takip sonundaki ölçümlerde AST (p=0,017) ve ALT (p=0,002) değerlerinde düşüş gözlendi. Komorbid hastalık olarak diyabet varlığı ve laboratuvar parametresi olarak AST ve ALT değerlerinin düzeyi hastalığın takibinde hastalık gidişatını belirlemek için klinik pratiğimize katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
Non alkolik yağlı karaciğer hastalığı oluşturulan HEPG2 hücre hattında hispidulinin lipid parametrelerine ve AMPK, SIRT1 düzeylerine etkisinin incelenmesi
Bu çalışmada amacımız doğal flavonoid bir bileşen olan hispidulinin oleik asitle indüklenen Non alkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAYKH) modeli oluşturulan HepG2 hücre kültüründe Trigliserid (TG), Total Kolesterol (TK), Alanin aminotransferaz (ALT), Aspartat aminotransferaz (AST), Adenozin Monofosfat ile aktive edilen protein kinaz (AMPK) ve Sirtuin 1 (SIRT1) düzeylerine etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Hispidulin 40 µM konsantrasyonunda TG (p=0,001), TK (p=0,003), ALT (p<0,001), AST (p=0,012) düzeylerini oleik asit grubuna göre anlamlı azaltmış ama oleik asit grubuna göre AMPK seviyesinde (p=0,796) ve SIRT1 seviyesinde (p=0,017) beklenen artış olmamıştır. Bu sonuçlar ışığında hispidulin NAYKH' da etkili olabileceği ama bunu hangi yolaklar üzerinden yaptığının halen net olmayıp bunu göstermek için ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Hepatosteatoz ve omentin-1 ilişkisi
Giriş: Çocukluk çağı obezitesi ülkemiz ve dünyada artmakta olan bir problemdir ve birçok komorbite ile birliktedir. Hepatosteatoz (NAFLD) çocuklarda en sık görülen karaciğer hastalığıdır, obezite ile de yakından ilişkilidir. Omentin-1 insülin duyarlılaştırıcı etkisi ortaya konmuş, vücut kitle indeksi ile negatif korelasyon gösterdiği tespit edilmiş bir adipokindir. İnsülin direnci ve hepatosteatoz arasındaki ilişki iyi bilinmektedir dolayısı ile omentinin hepatosteatoz patogenezinde rolü olabileceği varsayılabilir. Obez çocuklarda omentin-1 düzeyleri incelenmiştir ancak literatürde hepatosteatozu olan obez çocuklardaki omentin-1 düzeyleriyle ilgili yeterli çalışma yoktur. Çalışmamızda hepatosteatozu olan ve olmayan obez çocuklarda omentin-1 düzeylerini inceleyerek çocukluk çağında görülen hepatosteatoz ile omentin-1 arasındaki olası ilişkiyi ortaya koymayı ve hepatosteatoz patogenezini aydınlatmaya katkı sunmayı hedefledik. Yöntem ve gereçler: Hastanemiz çocuk endokrinoloji ve genel çocuk polikliniğine Ekim 2017 ve Nisan 2018 tarihleri arasında başvuran 12-18 yaş arası, ergenliği başlamış (puberte evre ≥ 3) ve obezitesi (vücut kitle indeksi standart sapma skoru (VKİ SDS) ≥%95) olan 134 hastanın antropometrik ölçümleri yapıldı, kan basıncı değerleri ve rutin kan tetkikleri kaydedildi. İnsan omentin-1 ELISA kiti ile çalışılmak üzere serum jelli tüpe 2 ml kan ayrıldı. Tüm hastalara hepatosteatoz tespiti ve evrelemesi (evre 1, 2 ve 3) için üst batın ultrasonografisi (USG) yapıldı. Kan verme sürecinde omentin-1 için kan ayrılamayan, kronik hastalığı veya sendromik obezitesi olan ve antidiyabetik ilaç kullanan olgular çalışma dışı bırakıldı. Bulgular: Hepatosteatoz olan ve olmayan gruplar yaş ve cinsiyet açısından karşılaştırıldığında anlamlı fark yoktu. Hepatosteatozu olmayan olgularda (n=44) ortanca omentin-1 düzeyleri 11.02 ng/ml ve hepatosteatoz tanılı olgularda (n=38) ortanca omentin-1 düzeyleri 10.50 ng/ml olarak bulundu. İki grup arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p=0.823). Ağır hepatosteatozu olan (evre 2- 3) olguların ortanca omentin-1 düzeyleri 9.45 ng/ml, hafif hepatosteatozu olan olguların (evre 1) ortanca omentin-1 düzeyleri 9.75 ng/ml olarak ölçüldü (p=0.954). Sonuç: Çalışmamızda obez çocuklarda saptanan hepatosteatoz ile omentin-1 düzeyleri arasında bağlantı saptanmamıştır. Ancak evre 2-3 hepatosteatozlu hastaların sağlıklı kontroller ve hepatosteatozu olmayan obezlerle karşılaştırılacağı daha fazla olgu sayısıyla yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır. Omentin-1'in hepatit oluşturan durumlardaki rolünün aydınlatılması da NAFLD patogenezindeki yerinin anlaşılmasında katkı sağlayabilir.
COVID-19 pnömonisi ile hastaneye başvuran hastalarda karaciğer fonksiyon testlerinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: 2019 sonbaharında ortaya çıkan bir SARS-CoV-2 hibrit virüs infeksiyonu olan COVID-19 salgını şiddetli akut alt solunum yolu infeksiyonuna neden olarak mortal seyretmektedir. Bu çalışmada yeni ortaya çıkan bu hibrit virüsün tanı anında karaciğer testlerinde oluşturabileceği anormallikleri incelemeyi amaçladık. Hasta ve Yöntemler: Retrospektif tasarımlı çalışmamıza COVID-19 infeksiyonunun ilk dalgasında Şubat 2020-Nisan 2020 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine başvuran ve COVID-19 infeksiyonu şüphesi ile toraks BT çekilerek COVID-19 pnömonisi tanısı alan, bilinen karaciğer hastalığı, hepatotoksik ilaç kullanımı ya da COVID-19 infeksiyonu dışında mortaliteye yol açabilecek komorbid hastalığı olmayan ardışık 100 hastayı çalışmaya aldık. Bu hastalarda karaciğer enzim anormallik sıklığını belirledikten sonra yaşayanlarla hastanede ölenleri 2 guruba ayırdık ve guruplar arasındaki farklılıkları araştırdık. Bulgular: Hastaların 59'u (%59) erkekti. Yaş median 59, (range 16-88) yıldı. Hastaneye başvuru sonrası 83 (%83) hasta yaşamına devam ederken, 17'si (%17) hastanede öldü. Yaşayanların 47'si (%56.6) hastanede ölenlerin ise 10'u (%58.8) erkekti. Median yaş yaşayanlarda 57 yıl (range 16-85), hastanede ölenlerde 70 y (range 48-88)'dı. Hastaların %33'ünde AST, %2'sinde ALT, %3.7'sinde ALP, %46.2'sinde GGT yüksekti. Yaşayanlarla hastanede ölenler arasında univaryet analizde yaş (p=0.003), AST (p<0.001), ALT (p=0.016), GGT (p=0.006), albümin (p=0.001), INR (p=0.024), Crp (p<0.001), ve ferritini (p<0.001) anlamlı olarak farklı saptadık. Multivaryet analizde ise sadece ferritin anlamlıydı (Rölatif Risk (%95 Güven Aralığında 1.003 (1.000-1.005, p=0.037)). Korelasyon testlerinde yaşayanlarda AST; ALT (r=0.593, p<0.001), ferritin (r=0.585, p<0.001) ve crp (r=0.528, p<0.001) ile iyi derecede, CK ile orta derecede ilişkiliydi (r=0.410, p<0.001). Hastanede ölenlerde AST; ALT ile çok iyi derecede (r=0.905, p<0.001), lökositle iyi derecede (r=0.673, p=0.003), CK (r=0.341) ve trombosit (r=0.345) ile zayıf bağıntı gösterirken albümin ile orta derecede ters bağıntılıydı (r=-0.448). Sonuçlar: COVID-19 infeksiyonunda başlangıçta AST ve GGT'nin yükseldiğini fakat mortalite ile ilişkili olmadıklarını belirledik. Bu iki enzim yüksekliğinin karaciğer yağlanması ile ilişkili olabileceğini düşünüyoruz. Bu nedenle hepatosteatoz gelişiminin patoloji temelli çalışmalarla aydınlatılması gerektiğini düşünüyoruz.
Hepatosellüler karsinomaya neden olan genlerin gen ekspresyonunun kantitatif ölçümü
Hepatosellüler karsinoma genel olarak kronik karaciğer hastalığı veya siroz zemininde gelişmekte olan ve dünya genelinde en yaygın ölüm nedeni olan karaciğerin primer bir tümorüdür. Günümüzde bu kanser tipi için etkili tedavi yöntemleri yeterli olmadığından yeni terapatik stratejilere ihtiyaç duyulmaktadır.Bu tez çalışmasında hepatik stellat hücre hatlarında (LX-2, primer insan hepatik stellat hücre) ve hepatosellüler karsinoma hücre hatlarında (HepG2, Huh7), Vitamin D2 ve serbest yağ asidinin(FFA) stres ligand genleri olan MICA ile MICB ve profibrojenik genler olan COL1?, ?-SMA ve TGF-ß'nın gen ekspresyonu üzerine olan etkisi moleküler düzeyde çalışılmıştır. Çalışmada LX-2 hücre hattı, 24 saat boyunca VD2(10-6) ve 0,5mM, 1mM FFA ile, primer hepatik stellat hücre hattı, 24 saat boyunca VD2(10-6) ve 0,25mM FFA ile, HepG2 ve Huh7 hücre hatları ise 24, 48 ve 72 saat boyunca VD2(10-6) ve 0,5mM FFA ile tedavi edilmiştir. Gen ekspresyon düzeyleri qRT-PCR yöntemiyle ölçülmüştür. Çalışma sonucunda kontrol örneklerine kıyasla, 0,5 mM ve 1 mM FFA'lı tedavinin LX-2 hücrelerinde ?-SMA ve TGF-ß'nın gen ekspresyonunu indüklediği,VD2'nin FFA ile indüklenen ?-SMA ve TGF-ß'nın ekspresyonunu önemli düzeyde azalttığı, hemVD2'li hem de FFA'lı tedaviden sonra COL-1?'nın ekspresyonun önemli düzeyde azaldığı gözlenmiştir. LX-2 hücre hattında VD2'nin MICA ve MICB gen ekspresyonunu etkilemediği, Primer stellat hücre hattında ise VD2'nin MICA gen ekspresyonunu etkilediği, fakat FFA'nın MICA ve MICB gen ekspresyonunun etkilemediği gözlenmiştir. HepG2 hepatosellüler karsinoma hücre hattının VD2 tedavisinden sonra MICA ve MICB gen ekspresyonunun etkilendiği, Huh7 hücre hattında ise VD2'nin 72 saatlik tedaviden sonra MICB gen ekspresyonunu etkilediği gözlenmiştir. Bu çalışmanın sonucunda in vitro ortamda VD2'nin hepatik stellat hücrelerin profibrojenik ve inflamatuar aktivitesini etkilediği gözlenmiştir.Anahtar Sözcükler: Hepatosellüler karsinoma, hepatik stellat hücreler, MICA/B, Vitamin D2
Farklı hasta grupları (Tip 2 Diyabetes Mellitus, Obezite, Nonalkolik Yağlı Karaciğer Hastalığı, Kronik Hepatit C) ve sağlıklı gönüllülerde insülin direncinin belirlenmesinde HOMA ve QUICKI yöntemlerinin karşılaştırılması
İnsülin glukoz metabolizmasının ana düzenleyicisidir. İnsülin direnci, endojen veya ekzojen insüline bozulmuş biyolojik yanıt olarak tanımlanmaktadır. Yapılan çalışmalarda insülin direncinde genetik ve çevresel faktörlerin etkili olduğu görülmüştür. Ayrıca tip 2 diyabetes mellitus, dislipidemi, hipertansiyon, koroner arter hastalığı, obezite, nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı ve kronik hapatit C'de insülin direnci önemli patofizyolojik role sahiptir.Hiperinsülinemik öglisemik klemp testi insülin direncini belirlemede altın standart olarak kabul edilmektedir. Ancak geniş gruplarda uygulaması zor ve pratik olmayan bir yöntemdir. HOMA (Homeostasis model assessment) yöntemi 1985 yılında geliştirilmiş ve insülin duyarlılığının belirlenmesinde kullanılmıştır. Katz ve arkadaşları altın standart klemp tekniği ile daha iyi korelasyon gösterebilen yeni bir yöntem olan QUICKI (Quantitative insulin sensitivity check index) indeksini bildirmişlerdir. HOMA insülin direncini yansıtırken QUICKI insülin duyarlılığını gösterir.Çalışmada tip 2 diyabetik, obez, nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı olan ve kronik hepatit C'li hasta gruplarında sağlıklı gönüllülere göre insülin direncini araştırdık. Ocak 2009 Aralık 2010 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları, Gastroenteroloji, Endokrinoloji ve Metabolizma polikliniklerine başvuran 40 tip 2 diyabetik, 40 obez, 40 non alkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAYKH) olan hasta, 40 kronik hepatit C'li hasta ve 40 sağlıklı gönüllü çalışmaya alındı. Çalışmaya alınanların boy, ağırlık, bel çevreleri ölçüldü ve beden kitle indeksi hesaplandı. İnsülin direnci için HOMA, İnsülin duyarlılığı için QUICKI yöntemi kullanıldı. İnsülin direncini belirlemede sınır değer HOMA için ? 2,24, QUICKI için < 0,3469 olarak kabul edildi. Açlık glukoz, insülin, yüksek dansiteli lipoprotein (HDL), düşük dansiteli liporotein (LDL) ve trigliserid düzeyleri ölçüldü.Bu çalışmada literatürle benzer şekilde tip 2 diyabetik, obez, non alkolik yağlı karaciğer hastalığı olan, kronik hepatit C'li hastalarda sağlıklı kontrol grubuna göre insülin dirençleri (HOMA) daha yüksek, insülin duyarlılıkları (QUICKI) daha düşük olarak bulundu.Anahtar Kelimeler: İnsülin direnci, HOMA indeksi, QUICKI indeksi, tip 2 diyabetes mellitus, obezite, nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı, kronik hepatit C.
Kronik HBV ve HCV hastalarının metabolik sendrom ile ilişkisi
Hepatit B ve hepatit C, tüm dünyada yaygın görülen önemli bir kronik karaciğer hastalığı sebebidir. Kronik karaciğer hastalığına yol açtığı gibi, son yıllarda kronik hepatit ve karaciğer yağlanması birlikteliği gündeme gelmiştir. Bu durum, virüsün hepatit yapmanın yanı sıra metabolik değişikliklere de neden olduğunu düşündürmüştür. Literatürün, karaciğer yağlanmasını Metabolik Sendrom (MS)'un hepatik tezahürü olarak göstermesi, HBV ve HCV ile MS ilişkisini dikkat çekici kılmıştır. Bu çalışmada, kronik hepatit B ve hepatit C'nin MS ve komponentleri ile ilişkisini araştırmayı planladık. Çalışmaya 62 kronik hepatit C (erkek/kadın: 22/40) ve 358 kronik hepatit B hastası (erkek/kadın: 219/139) dâhil edildi. Hastaların demografik bilgileri alındı ve sonra serolojik ve biyokimyasal testler yapıldı. Uluslararası Diyabet Federasyonu kriterlerine göre MS tanısı araştırıldı. Hastalarda insülin direnci (IR), Homeostasis model assesment (HOMA) indeksi kullanılarak belirlendi. Tüm hastaların yaş ortalaması 43,43±13,42, VKİ ortalaması 27,69±4,96 olarak saptandı (p<0.05). Çalışmamızda, 62 HCV'li hastanın 24'üne (%38,7), 358 HBV'li hastanın 97'sine (%27,1) MS tanısı konuldu. İki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,086). HCV'li hastaların 11'inde (%17,7), HBV'li hastaların ise 32'sinde (%8,9) diyabet olup iki grup arasında fark saptanmadı (p= 0,059). Hastaların 207'sinde (%49,3) IR saptandı. Hepatit C'lilerin 31'inde (%50) IR varken, hepatit B'lilerin ise 176'sında (%49,2) IR tespit edildi. İki grup karşılaştırıldığında fark saptanmadı (p=0,987). Ayrıca, MS tanısı olan HCV ve HBV hastaları arasında da diyabet ve IR açısından fark yoktu (p=0,857). Hasta popülasyonumuzda %38,3 oranında karaciğer yağlanması olduğunu gördük. HCV'lilerde 24 (%38,7) kişide yağlanma varken, HBV'lilerde ise 137 (%38,3) kişide yağlanma vardı, iki grup arasında fark saptanmadı (p=0,939). MS tanısı alan HCV ve HBV hastaları arasında da yağlanma açısından anlamlı fark yoktu (p=0,933). Sonuç olarak, kronik HBV enfeksiyonunun da tıpkı HCV enfeksiyonu gibi karaciğer yağlanmasında rol oynayan ve MS açısından risk teşkil eden bir enfeksiyon olduğu söylenebilir. Dolayısıyla HBV'nin, MS ve karaciğer yağlanmasının getirdiği bütün risklere tıpkı HCV gibi sahip olduğu öne sürülebilir. Bununla birlikte, bu konuda yapılacak daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Endoskopik tanıya dayalı helikobakter pilori pozitif hastalarda hepatosteatoz ve kardiyovasküler risk değerlendirilmesi
AMAÇ: Helikobakter pilori enfeksiyonu dünyada en yaygın bakteriyel enfeksiyonlardandır. H. Pilorinin, gastrik mukozadaki inflamasyona bağlı salınan mediatörlerin meydana getirdiği sistemik inflamatuar cevaba sekonder olarak gastrointestinal sistem dışında ek hastalıklara yol açabildiği öne sürülmektedir. H. Pilorinin gastrointestinal sistem dışında kardiyovasküler, hepatobiliyer hastalıklarda rolünün olabileceği öne sürülmektedir. Bu çalışmada H. Pilori'nin hepatosteatoz ve kardiyovasküler risk ile ilişkisini karaciğer fibrozis skorlamaları ve kardiyak risk skorlamaları ile değerlendirmeyi amaçladık. GEREÇ-YÖNTEM: Çalışmamızda H. Pilori pozitif, hepatosteatoz bulunan 205 hasta, H. Pilori pozitif, hepatosteatoz bulunmayan 153 hasta ve H. Pilori negatif, hepatosteatoz bulunmayan 110 kontrol grubu birey retrospektif olarak dahil edildi. Hastaların laboratuvar bulguları (AST, ALT, GGT, ALP, LDH, T. Bilirubin, D. Bilirubin, serum albumin, lipid profili, hemogram), vücut kitle indeksi, H. Pilori biyopsi ve USG görüntüleme sonuçları kaydedildi. Sonuçlara göre kardiyak (Framingham, PAİ) ve karaciğer fibrozis (FİB4, APRI, NFS) skorları hesaplanarak grupların karşılaştırması yapıldı. BULGULAR: Yapılan istatistiksel değerlendirme sonucunda H. Pilori ve NAYKH bulunan grupta diğer gruplara göre VKİ, kilo, yaş, anlamlı derecede yüksek saptandı (p<0.05). H. Pilori ve NAYKH bulunan grupta diğer gruplara göre Glukoz, AST, ALT, ALP, GGT, LDH, T. Kolesterol, Trigliserit, LDL, WBC, Hemoglobin yüksekliği istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p<0.05). PAİ, Framingham, FİB4, APRI, NFS skorları H. Pilori ve NAYKH bulunan grupta diğer gruplara göre anlamlı derecede yüksek saptandı (p<0.05). SONUÇ: Yaptığımız çalışmada ve aldığımız örneklemde H. Pilori'nin gerek NAYKH gerekse de karaciğer fibrozisi açısından bir risk faktörü olmadığı düşünülmüş, bunun aksine NAYKH'ın kardiyak riskle ilişkili olduğu sonucuna varılmıştır. Bu konuda yapılabilecek daha kapsamlı ve yeni çalışmalar bu konunun gerçek potansiyelini daha net ortaya koyacaktır. Anahtar Kelimeler: Helikobakter pilori, Hepatosteatoz, Kardiyak Risk.
Non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı ile sistatin c, neutrophil gelatinase-associated lipocalin (NGAL) arasındaki ilişki
NAYKH toplum da prevalansı yüksek olan karaciğer hastalıklarının önde gelenidir. NAYKH speketrumu oldukça geniştir, bu yüzden son dönem karaciğer sirozu ve karsinomuna ilerleyebilmektedir. Patogenizinde özellikle metabolik sendrom ve komponentleri rol almaktadır. Metabolik sednrom ve komponentleri ayrıca KBH, son dönem böbrek yetmezliği (SDBY), kardiyovasküler hastalık (KVH) gibi mortalitesi yüksek hastalık tablolarının da risk faktörleri arasındadır. NAYKH kardiyometabolik risk faktörlerinden bağımsız olarak KBH oluşumuna katkıda bulunduğu ileri sürülmektedir. Mortalitesinin yüksek ve etiyopatogenezinin karmaşık olması kronik böbrek hastalığını daha da önemli kılmaktadır. Bu sebeplerden dolayı KBH'nın erken evrede saptanması ve tedaviye başlanması öngörülmektedir. Şu anda böbrek fonksiyon testlerinden en fazla kullanılan kreatinin testi; kas kaynaklı olması, yaş, cinsiyet ve vücut ağırlığı gibi faktörlerden etkilenmesi, ayrıca GFH düşünde seviyesinde erken zamanlı yükselme olmaması nedeni ile yeni testlere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu nedenlerden dolayı NGAL ve Cys C markerlarına araştırmalara konu olmuştur. NGAL hasar sonrası böbrek tübül hücrelerinden salınan lipokalin ailesine ait olan bir küçük (25 kDa) bir proteindir. Böbrek hasarı sonrasında NGAL böbrek kortikal tübüllerinden alınır, kan ve idrarda önemli ölçüde artmaktadır. KBH'nda böbrek fonksiyonu bozulma oranı glomerüler lezyonların şiddetinden daha fazla olarak tubulointerstisyel bozulma derecesi ile ilişkilidir. Cys C tüm ökaryotik hücreler tarafından sabit bir hızda üretilen bir 13-kDa'lık, non-glikozile bazik proteindir. Serbestçe glomerül tarafından filtre edilir ve tübüllerden katabolize edilir. Cyc normalde idrarda tespit edilmemesine rağmen tübül hasarında idrarda saptanmıştır. Bu nedenden dolayı tübüler bir marker olduğunu düşündürmektedir. NAYKH'nın kardiyometabolik risk faktörlerinden bağımsız olarak KBH oluşumuna katkıda bulunduğu ileri sürülmektedir. NGAL ve Cys C; KBH'nda erken belirteç olarak kabul edilmektedir. Bu çalışmada amaç böbrek hasarının erken belirteçleri olan NGAL ve Cys C'nin NAYKH ve şiddeti ile arasındaki ilişkileri incelemektir. Bozok Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi genel dahiliye ve gastroenteroloji polikliniklerine Kasım 2015-Haziran 2016 tarihleri arasında çeşitli şikayetlerle başvuran ve batın ultrasonografi tetkiklerinde son 3 ay içinde saptanmış, farklı derecelerde yağlı karaciğer hastalığı tespit edilen hastalar ile aynı polikliniklere çeşitli şikayetlerle başvurup tetkiklerinde karaciğer yağlanması saptanmamış olan bireyler çalışmaya dâhil edildi. NAYKH olanlar hasta grubu, yağlı karaciğer hastalığı olmayan bireyler ise kontrol grubu olarak kabul edildi. Her iki grubun hemogram, KCFT, BFT, AKŞ, kolesterol, insülin değerlerine bakıldı, alkol kullanımları değerlendirildi. Antropometrik ölçüleri alındı. Yağlanması olan bireyleri ise Ultrasonografik derecelerine göre kendi için gruplandırıldı. Çalışma verileri SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 16.0 kullanılarak değerlendirildi. Niteliksel verilerin karşılaştırılmasında ise Ki-Kare testi kullanıldı. Sonuçlar % 95'lik güven aralığında, anlamlılık p<0.05 düzeyinde değerlendirildi. Yapılan çalışmaya 37'si kontrol grubu, 82'si hasta grubu olmak üzere toplam 119 kişi alınmıştır. Yapılan çalışma da 65'i kadın 54'ü erkek idi. Ultrasonografik olarak yağlanma saptanan 82 hastanın 17'sinde (% 20) grade 1, 54'ünde (% 65) grade 2, 11' inde (% 15) grade 3 hepatosteatoz saptanmıştır. Çalışma verileri değerlendirildiğin de beklenildiği gibi yağlanması olan bireylerde kilo, VKİ, sistolik ve diyastolik kan basıncında anlamlı yükseklik görülmüştür. Ayrıca bakılan karaciğer fonksiyon testlerinde (AST,ALT,ALP,GGT), kolesterol parametrelerinde, ürik asit, insülin kan şekeri ve HOMA-IR değerlerinde yağlanması olan grupta anlamlı derecede yükseklik saptanmıştır. NAYKH progresyon gösteren bir hastalık grubu olması nedeni ile KCFT değerlerinde yükseklik olması hepatosteatozun karaciğer harabiyeti yapmaya başladığını göstermektedir. Ayrıca NAYKH patogenezinde rol oynayan metabolik sendrom ve en önemli komponenti olan insülin direnci, çalışmamızda yağlanması olan grupta anlamlı derecede yüksek saptanmıştır. Çalışmamızın asıl amacı olan NGAL ve Cys C düzeyleri, hasta grubunda kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmuş, ancak; NGAL seviyesinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0.05). Ayrıca; her iki grupta MDRD formülü kullanılarak GFH hesaplanmış ve bulunan değerler karşılaştırılmıştır. Sonuçta, bakılan GFH düzeyleri hasta grubunda kontrol grubuna göre daha düşük saptanmakla birlikte istatistiksel anlamlı fark görülmemiştir. Karaciğer yağlanması olan grupta böbrek yetmezliği belirteçlerinin yüksek saptanması böbrek hasarının başladığını göstermektedir. Bu durum NAYKH'nın kronik böbrek hastalığı ile ilişkisi olduğunu göstermiştir. Bu ilişkinin patogenezinde metabolik sendrom, insülin direnci ve en önemlisi ise endotel hasarı rol oynamaktadır. Çalışma verilerimiz böbrek yetmezliğinin karaciğer yağlanması olan olgularda başladığını göstermekteydi. Cys C ve NGAL markerları yeni araştırılan moleküllerdir ve yapmış olduğumuz bu çalışma ile bu yeni moleküllerin böbrek yetmezliğinin erken belirteçleri olduğu desteklenmiş ve NAYKH ile böbrek yetmezliği arasındaki ilişki ortaya konmuştur. Ancak; çalışmamızda hasta ve kontrol grubu sayısının azlığı çalışmamızı sınırlandıran bir faktördür. Geniş katılımlı araştırmalar yapılarak daha detaylı veriler elde edilebilir. Çalışmamız, son yapılan çalışmalara da yön verecek değerdedir.
Non-alkolik yağlı karaciğer hastalığında (NAYKH) oksidan ve antioksidan düzeylerinin değerlendirilmesi
GİRİŞ: Non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAYKH), alkol almayan kişilerde görülen alkole bağlı yağlı karaciğer hastalığının histolojik özellikleri gösteren bir karaciğer hastalığıdır. NAYKH'nın patogenezi halen tam bilinmemektedir. Gelişmiş ülkeler başta olmak üzere NAYKH sıklığı tüm dünyada giderek artmaktadır. Oksidatif stres, NAYKH patogenezinde önemli bir rol oynamaktadır. NAYKH' da oksidatif stres rolünün öneminin artmasına yönelik yayınlanan çalışmaların sayısı artmaktadır. Bu çalışmada Non-Alkolik Yağlı Karaciğer Hastalığında oksidan ve antioksidan düzeylerinin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Böylelikle NAYKH olan hastaların oksidan ve antioksidan durumları ve NAYKH evreleri ile oksidatif stres arasındaki ilişki gösterilebilecektir. MATERYAL-METOD: Çalışmaya USG ile karaciğerde steatozis saptanan 60 hasta ile 20 sağlıklı dahil edildi. Hepatosteatoz saptanan hastalar USG de ekojenite artışına göre grade1, grade2, grade3 olarak 3 gruba ayrıldı. NAYKH olanlar ve kontrol grubunda rutin biyokimyasal ölçümler ve Total Oksidan Status (TOS), Total Antioksidan Status (TAS), Süperoksid Dismutaz (SOD) ve Lipid Hidroperoksit(LPO) düzeyleri çalışıldı ve Oksidatif Stres İndeksi (OSI) hesaplanarak SPSS 18 programı kullanılarak veriler karşılaştırıldı. Yapılan test sonucunda bulunan p değeri anlamlı bulunduğunda, farklılığın hangi gruplardan kaynaklandığını bulmak için çoklu karşılaştırma testleri kullanıldı. p<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Yapılan istatistik verilerine göre karaciğer yağlanması olan grupta kontrol grubuna göre BMI, bel çevresi, kilo, sistolik ve diyastolik tansiyon değerleri anlamlı derecede yüksek saptanmıştır (p<0.05). Total Oksidan Status (TOS) kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek saptandı (p<0.05). Total Antioksidan Kapasite (TAS) (p=0.91) ve Süperoksid Dismutaz (SOD) (p=0,49) düzeyleri kontrol grubuna göre düşük olmasına rağmen istatistiki olarak anlamlı bulunmadı. Lipid hidroperoksid düzeyi kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,33). Oksidatif Stres İndeksi (OSI) kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,05). Karaciğer yağlanmasının şiddeti arttıkça TOS ve LPO düzeylerini artmış olarak, TAS ve SOD düzeylerini azalmış olarak bulduk ancak istatistiksel olarak fark bulunmadı. Steatohepatit grubunda steatohepatit olmayan NAYKH grubuna göre TOS (p= 0,793) ve LPO (p= 0,644) değerleri daha yüksek bulunmasına rağmen istatistiksel olarak fark saptanmadı. OSI steatohepatit grubunda steatohepatit olmayan NAYKH grubuna göre yüksek bulunmasına rağmen istatistiksel olarak fark bulunmadı (p= 0,872). SONUÇLAR: Oksidatif stres yoluyla protein oksidasyonunun önlenmesi NAYKH patogenezinin oluşturulması için güçlü bir araç olarak kullanılabilir. Bu nedenle, protein oksidasyonunu inhibe etmek için etkili antioksidan tedavinin ve artmış oksidatif stres altında olan NAYKH'lı hastalarda TAS düzeylerinin yükseltilmesi terapötik bir seçenek olarak değerlendirilebilir.
Pübertal ve prepübertal obez çocuklarda yüksek dansiteli lipoprotein (HDL-C) kolesterol düşüklüğünün karaciğer yağlanmasına etkisinin dopler usg ve B-mod ultrasonografi ile değerlendirilmesi
Amaç:Prepübertal, pübertalobez çocuklarda karaciğer yağlanma sıklığını hem B- Mode hem de Dopler USG ile değerlendirip, her iki yöntemle saptanan karaciğer yağlanmasının antropometrik ve metabolik parametrelerle ilişkisini tespit etmektir.Metod: Bu çalışmaya çocuk endokrinoloji ve metabolizma polikliniğine ayaktan başvuran 97'siprepubertal (48 erkek, 49 kız) obez çocuk ile 114'üpubertalobezadolesan ( 63 kız, 51 erkek) dahil edildi. B-mod ve Dopler Ultrasonografi ile karaciğer yağlanması değerlendirildi. Hastalara oral glukoz tolerans testi yapıldı. Hastalardan trigliserid, aspartataminotransferaz, alaninaminotransferaz, yüksek dansiteli kolesterol, düşük dansiteli kolesterol, total kolesterol düzeyi çalışıldı.Hastalarınantropometrik ölçümleri ve biokimyasal değerlerinin B-ModveDopler USG ile korelasyonu incelendi.BulgularPrepübertal grubun yaş ortalaması 9, 20 ±1, 8, pübertal grubun yaş ortalaması12, 90±1, 75 olarak bulundu. Prepübertal grupta bulunan obez çocukların 50'sinde (%51, 5) B-Mod USG ile, 30'unda (%30, 9)Dopler USG ile karaciğer yağlanması saptandı. B-Mod USG ile karaciğer yağlanması saptananlarda, ağırlık SDS, VKİ, bel çevresi, ALT, AST ve trigliserit düzeyleri anlamlı olarak yüksek saptandı. İnsulin direnci ve HDL-K düzeyi düzeyine göre hastalar grublandığında B-Mod ve DoplerUSG'de fark saptanmadı. Prepubertalgrub'da B-Mod USG ileALT, AST, açlık insülini, HOMA-IR, bel çevresi arasında korelasyon saptandı.Dopler USG ile sadece ALT arasında korelasyon saptandı.Pübertalgrubta bulunan 114 obez hastanın B-Mod USG ile 75'inde (%65, 78), Dopler USG ile 43'ünde (%37, 71) karaciğer yağlanması saptandı.Pübertal grup B-mod USG ile değerlendirildiğinde ALT, AST, HDL, HOMA-IR, ağırlık, ağırlık SDS , VKİ, VKİ SDS'si, bel çevresi, kalça çevresi arasındaki grublar arasında istatiksel anlamlı fark bulundu.Dopler USG ile akım patternanormaliği saptanan ve saptanmayanpubertalobezhastaların ALT, AST, açlık düzeyleri ve HOMA-IR düzeyleri arasında anlamlı istatiksel fark saptandı. Pübertalgrub B-mod USG ile değerlendirildiğinde ALT, açlık insülini, HOMA-IR, ağırlık, ağırlık SDS , VKİ, VKİ SDS, bel çevresi, kalça çevresi ile korelasyon saptandıSonuç: Obez çocuklarda ister prepübertal olsun, ister pübertal olsun karaciğer yağlanması saptanabilir. Karaciğer yağlanmasının kesin tanısı biyopsi ile olsa da, ultrasonografi yağlanmayı saptayan kolay ve invasiv olmayan bir yöntemdir. Karaciğer yağlanmasını saptamak için hem geleneksel B-mod USG, hem de hepatikvendeki akım hızı değişikliklerini belirleyen Dopler USG kullanılabilir. B-mod USG ile karaciğer yağlanması, Dopler USG'ye göre hem pübertal hem de prepübertalobez çocuklarda daha fazla oranda rastlanmaktadır. Ancak bu sonuç bize B-modUSG'nin Dopler USG'den karaciğer yağlanmasını göstermesi açısından daha duyarlı olduğunu göstermez.
Aile hekimliğine başvuran bireylerde fruktoz tüketiminin karaciğer yağlanması üzerine etkilerinin araştırılması
Amaç: Çalışmamızın amacı çalışmaya katılan bireylerin beslenme ile aldıkları fruktoz ve hazır gıdalarla aldıkları yüksek fruktozlu mısır şurubu içeriği ile miktarını sorgulamak ve bunun karaciğer yağlanması ile derecesi, karaciğer boyutları, hepatik arter direnci, antropometrik ölçümler ve biyokimyasal parametreler ile ilişkisini tespit etmektir. Fruktozun yüksek miktarda alımının birçok hastalığın gelişimine neden olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada bireylerin diyetlerindeki fruktoz tüketim miktarının biyokimyasal parametrelere ve karaciğer yağlanmasına etkileri değerlendirilecektir. Gereç-Yöntem: Çalışmamızın evrenini 01.01.2024 tarihlerinden itibaren Düzce Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Aile Hekimliği ve Obezite Polikliniklerine başvuran bireyler oluşturmaktadır. Araştırmaya katılan bireylerin sosyodemografik verileri, tanımlayıcı anket soruları, Besin Tüketim Sıklığı ile Besin Tüketim Kayıtları ve Hepatobiliyer ultrasonografi sonuçları toplanmıştır. Bu veriler biyokimyasal parametreler (HOMA-IR, HDL, LDL, TG, glukoz, açlık insülin, AST, ALT) ile karşılaştırarak değerlendirilmiştir. İstatistiksel analizler SPSS v.22 paket programı ile yapılmış, anlamlılık düzeyi ≤0,05 olarak dikkate alınmıştır. Bulgular: Çalışmaya %52,9'u kadın, %47,1'i erkek 189 birey dahil edildi. Fruktoz tüketimi yüksek olan bireylerin açlık insülini, trigliserid düzeyi, HOMA-IR değerlerinde anlamlı yükseklik saptandı (p<0,05) ancak serum ALT, AST, açlık glukozu, HDL, LDL, total kolesterol, HbA1c ve HARI değerleri ile anlamlı sonuçlar elde edilemedi (p>0,05). Çalışmamıza katılan bireylerde fruktoz tüketim miktarı günlük 50 gram üzeri olan bireylerde karaciğer yağlanması, fruktoz tüketimi miktarı günlük 50 gram ve altında olan bireylere göre anlamlı yüksek bulundu (p<0,05). Fruktoz tüketim miktarı yüksek olan bireylerde karaciğer boyutu anlamlı yüksek saptandı (p<0,05). Karaciğer yağlanması olan grupta fruktozdan elde edilen enerjinin tüm besinlerden elde edilen enerjiye oranı anlamlı yüksek saptandı (p<0,05). Fruktoz tüketim miktarı günlük ara öğün sayısının fazla olması, gün içi tatlı yeme ihtiyacının olması, gün içi atıştırmalıkta sağlıksız atıştırmalık seçimi ile anlamlı yüksek bulundu (p<0,05). Fruktoz tüketim miktarı ile cinsiyet, eğitim ve gelir durumu, su tüketimi, gıda takviyesi kullanımı arasında anlamlı ilişki olmadığı bulundu (p>0,05). Sonuç: Fruktoz tüketim miktarını; günlük ara öğün sayısı yüksek olan, acıktığında ilk tercihi sağlıksız atıştırmalık olan, gün içinde tatlı yeme ihtiyacı olan bireylerde anlamlı yüksek saptadık. Fruktoz tüketim miktarının yüksek olması ile karaciğerde yağlanma görülmesinde ve serum açlık insülini, açlık trigliseridi, HOMA-IR değerlerinde anlamlı yükselme gözlemledik. Çalışmamızda normalde sağlıklı atıştırmalık olarak görülen fruktoz içerikli doğal gıdaların fazla miktarlarının zararlı olabileceğini göstermekle beraber fruktoz şurubu içerikli atıştırmalıkların da zararlı olduğunu tekrardan ortaya koymuş olduk. Anahtar Kelimeler: Fruktoz, Yüksek fruktozlu mısır şurubu, karaciğer yağlanması, insülin direnci, trigliserid, HOMA-IR
Kronik hepatit C,kronik hepatit b ve alkolik olmayan yağlı karaciğer hastalarının serum pin-1 protein düzeyleri ile demografik, klinik ve histopatolojik özelliklerinin karşılaştırılması
Kronik hepatit B (HBV), kronik hepatit C (HCV) ve non alkolik steatohepatit (NASH) hastalıkları toplumda sık görülen karaciğer hastalıklarındandır. Pin-1 proteini izomerizasyonda görev alan ve çeşitli inflamatuar süreçlerde rol oynayan önemli bir proteindir. Pin-1 proteinin, HCV, HBV ve NASH'nın patogenezindeki rolü ile ilgili henüz bir çalışma bulunmamaktadır. Pin-1 proteinin inflamatuar, steatoz ve fibrozis süreçlerinde yer aldığı değişik bazı deneysel fare çalışmalarında gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı serum Pin-1 protein düzeylerinin sağlıklı kontrol grubu, NASH ve kronik viral hepatit hastalarındaki konsantrasyonlarını belirlemek, bu hasta gruplarında biyokimyasal ve histopatolojik özellikleriyle ilişkisini değerlendirerek, steatozis, inflamasyon ve fibrozisi tahmin etmede tanısal bir belirteç olarak kullanılıp kullanılamayacağını araştırmaktır. Prospektif olarak 66 kronik HCV,28 kronik HBV, 55 NASH hastası çalışmaya alındı ve karaciğer biyopsileri yapıldı, 29 da sağlıklı gönüllü kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi. Histolojik değerlendirmede kronik hepatitlerde Ishak skorlaması ve NASH için Brunt skorlaması kullanıldı. Serum Pin-1 protein düzeyleri kontrol grubunda: 27,11±7,07 pg/ml, HBV'de: 27,79± 11,69 pg/ml, HCV'de: 35,72±14,33 pg/ml ve NASH hastalarında: 43,56±20,88 pg/ml ve P < 0,01 olarak bulundu. HBV-kontrol grupları arasında P = 0,64, kontrol-HCV grupları arasında P = 0,003, kontrol-NASH grupları P < 0,001, HBV-HCV arasında P = 0,017, HBV-NASH arasında P < 0,001 ve HCV-NASH grupları arasında da P = 0,05 olarak bulundu. En yüksek değerler NASH grubunda görülürken en düşük değerler kontrol grubunda bulundu. Kronik hepatit hastalarının hem NIA hem de fibrozis histolojik özellikleriyle istatistiksel anlamlı ilişki bulundu P < 0,001. NASH hastalarının histolojik özellikleri ile Pin-1 düzeyleri arasındaki ilişki araştırıldığında steatozis, inflmasyon, balonlaşma ve fibrozis ile anlamlı düzeyde ilişki olduğu tespit edildi P<0,001. Ayrıca NASH hastalarının ileri fibrozis tahmin edilebilirliği için yapılan multivariate analizde de Pin-1 düzeyinin bağımsız bir predikte edici faktör olduğunu bulduk OR:1,052, %95 CI:1,014-1,091), P = 0,008. Sonuç olarak serum Pin-1 düzeyinin kronik viral hepatit ve NASH hastalarının fizyopatolojisinde yer alabileceği ve hastalık progresyonunda rolü olabileceğini tespit ettik.
Nonalkolik steatohepatit tanılı hastalarda plazma ve tükrükte subfatin ve asprosin hormonlarının düzeylerinin değerlendirilmesi ve bulguların sağlıklı kontroller ile karşılaştırılması
Nonalkolik steatohepatit (NASH) karaciğer yağlanmasıyla karakterize metabolik bir hastalıktır. Karaciğer yağlanması ile metabolik hormonların düzensizlikleri arasında ilişkiler bulunmaktadır. Subfatin ve asprosin yağ dokusunun iki önemli metabolik mensupları olup obezite, insülin direnci ve glukoz regülasyonunda rol oynamaktadırlar. Dolayısıyla bu çalışmada temel amacımız, NASH' li hastaların eş zamanlı alınan tükrük ve plazmalarında subfatin ve asprosin miktarlarının nasıl değiştiği, kontrol vakalarla karşılaştırılması ve diğer metabolik parametrelerle (HDL, LDL vb.) ilişkisinin olup olmadığının da ortaya çıkarılmasıdır. Bu çalışmaya daha önceden histopatolojik olarak tanı almış olan 97 NASH hastalığı olan ve bilinen bir hastalığı olmayan 30 sağlıklı gönüllü bireyden oluşan kontrol grubu dahil edildi. Hastalar, Evre 1 (n=30), Evre 2 (n=30), Evre 3 (n=22) ve Evre 4 (n=15) toplam 4 Evre olacak şekilde gruplandırıldı. Hastalardan 5 cc kan ve 1 cc tükrük alındı. Alınan biyolojik numunelerden subfatin ve asprosin düzeyleri ELİSA yöntemiyle çalışıldı. Diğer biyokimyasal parametreler (AKŞ, HbA1C, LDL, HDL, total kolesterol, trigliserid, AST, ALT, insülin, üre, kreatinin, ürik asit) ise otoanalizörlerle çalışıldı. Ayrıca cinsiyet, yaş, kan basıncı ve VKİ kayıt edildi. Gruplararası karşılaştırma yapıldı. Vaka grubunda obez olanların yaş ve VKİ ortancaları kontrol grubundakilerden anlamlı şekilde yüksek bulundu (p<0,05). Vaka grubunun HbA1C, glukoz, insülin, LDL, total kolesterol, trigliserid, AST, ALT, üre ve ürik asit kontrol grubundan anlamlı şekilde yüksek, HDL seviyeleri ise anlamlı şekilde düşük tespit edildi (p<0,05). Vaka grubunun plazma asprosin seviyesi ve tükrük asprosin seviyeleri kontrol grubundan anlamlı olarak düşük saptandı (p<0,05). Plazma subfatin ve tükrük subfatin değerleri açısından vaka grubunda kontrol grubuna göre düşük olarak değerlendirildi, ancak istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadı (p>0,05). Bu çalışmada subfatin ve asprosin miktarları NASH'te sağlıklı bireylere göre daha düşük saptandı. Plazmaya ek olarak subfatin ve asprosin tükrükte mevcuttur. Tükrükte bulunan subfatin ve asprosin kaynağının hem kan hem de tükrük olduğu düşünülmektedir. Dolayısıyla subfatin ve asprosin metabolik olayların bir göstergesi olup (NASH dahil) bu iki hormon tükrükte de bulunup tükrüğün invaziv olmaması nedeniyle kana önemli bir alternatif olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Nonalkolik steatohepatit, subfatin, asprosin
Zayıf ve obez bireylerde karaciğer yağlanmasının klinik, metabolik ve radyolojik olarak kıyaslanması
Bu çalışmada, karaciğer yağlanması radyolojik olarak tespit edilmiş, zayıf ve kilolu bireylerin klinik, laboratuvar ve radyolojik bulgularının karşılaştırılıp; benzer ve farklı yönlerinin ortaya konulması amaçlandı. Bu amaçla; Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Gastroenteroloji, Endokrinoloji ve İç Hastalıkları polikliniklerine başvuran üst abdomen ultrasonografisiyle(USG) karaciğer yağlanması tespit edilmiş. Vücut Kitle İndeksi (VKİ) <25 olan 20 ve VKİ >25 olan 60 hasta belirlendi. Bu hastalar aspartat aminotransferaz (AST), alanin aminotransferaz (ALT), alkalen fosfataz (ALP), gama glutamil transferaz (GGT), bilirübin, açlık kan şekeri (AKŞ), lipid profilleri, koagülasyon testleri, insülin düzeyleri ve insülin direnci açısından karşılaştırıldı. Hastaların karaciğer sertlik derecesi transient elastografiyle değerlendirildi. Hastalara fruktoz tüketim skalası anketi uygulanarak hastaların fruktoz tüketimleri değerlendirildi. VKI<25 olan hastaların %20'si kadın ve %80'i erkek iken VKI>25 olan hastaların %55'i kadın ve %45'i erkektir. Zayıf ve kilolu gruplar arasında cinsiyet açısından anlamlı farklılık görüldü. (p=0,007). Zayıf grubun glukoz değeri kilolu grubun glukoz değerinden anlamlı şekilde düşük bulundu(p=0,005). Zayıf grubun HOMA-IR değeri kilolu grubun HOMA-IR değerinden anlamlı olarak düşük tespit edildi(p=0,05). Zayıf ve kilolu gruplar arasında yağlanma evresi açısından anlamlı farklılık görülmedi. (p=0,525) Zayıf ve kilolu gruplar elastografi değerleri açısından karşılaştırıldığında anlamlı farklılık tespit edilmedi. (p>0,05) Zayıf grubun AST değeri kilolu grubun AST değerinden anlamlı şekilde yüksek bulundu.(p=0,025) Zayıf grubun %60'ında kilolu grubun ise %85'inde yüksek düzeyde fruktoz tüketimi izlendi ve gruplar arasında fruktoz tüketim miktarı açısından anlamlı farklılık görüldü. (p=0,027) Çalışmamızda NAFLD'LI (Nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı) zayıf grubun, NAFLD'lı kilolu gruba göre glikoz değeri ve HOMA-IR skorunu daha düşük bulduk. Zayıf bireylerde NAFLD gelişim mekanizması, bulguları, kliniği, tedavisi ve kilolu NAFLD'lı bireylerden bu açılardan farklarının net bir biçimde ortaya konabilmesi için; minimal yağlanmanın ultrasonografi ile atlanabilme ihtimalini dışlamak amacıyla çoklu noninvaziv tekniklerle karaciğerin değerlendirilmesi, bu amaçla çok daha geniş grupların taranması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: NAFLD, Transient Elastografi, HOMA-IR, Fruktoz Tüketimi
Yüksek fruktoz ile beslenen sıçanlarda kan lipit profili ve karaciğer lipit akümülasyonu üzerine resveratolün etkisinin incelenmesi
Gelişmiş toplumlarda metabolik sendrom aşırı fruktoz tüketimi ile ilişkilendirilmektedir. Fruktozun esas kaynağı günümüzde yüksek fruktoz içeren mısır şurubudur ve sükrozun yerini almıştır. Meyve ve bitkiler içinde bulunan resveratrol, diyabet, obezite ve karaciğer yağlanmasında yararlı etkileri saptanmış polifenolik bir bileşiktir. Bu çalışmada, yüksek fruktoz içeren mısır şurubu Wistar erkek sıçanlara (12 haftalık) %10 ve %20 oranında içme suyu içinde ve resveratrol (500 mg/kg) yem içinde 12 hafta boyunca verilmiştir. Yüksek fruktoz tüketimi sonucu kan lipit profili, insülin, glikoz düzeyleri ile karaciğer yağlanması histolojik (hematoksilen-eosin ve ORO boyaması ile) olarak incelenmiştir. Fruktoz ile beslenmenin oluşturabileceği değişiklikler üzerinde resveratrolün koruyucu etkisi olup olmadığı da araştırılmıştır. Bu çalışmanın sonuçları yüksek fruktoz içeren diyetle beslenmenin sıçanlarda plazma insülin, glikoz ve trigliserit düzeyini artırdığını göstermektedir. Fruktoz konsatrasyonundaki artış ile bu parametrelerdeki değişiklik arasında bir korelasyon görülmüştür. Histolojik inceleme, fruktozla beslenme sonucunda karaciğerde orta dereceli bir yağlanma olduğunu göstermektedir. Resveratrol tedavisinin hiperinsilünemi ve hipertrigliseritemiyi kısmen düzelttiği görülmektedir. Yüksek fruktoz diyetinin hayvanlarda vücut ağırlığında ve karaciğer ağırlığında belirgin bir artış oluşturmadığı gösterilmiştir. Ayrıca karaciğer fonksiyonlarının göstergesi olan ALT ve AST'nin fruktoz tüketimi sonunda değişmediği görülmüştür. Sonuç olarak, bu araştırmanın bulguları yüksek fruktoz içeren diyetin sıçanlarda metabolik sendromun önemli iki parametresi olan trigliserit ve insülini artırdığı, orta dereceli karaciğer yağlanmasına neden olduğu görülmektedir. Fruktoz ile birlikte resveratrol tüketiminin bu bozuklukları kısmen düzelttiği görülmüştür.
Nonalkolik yağlı karaciğer hastalığının metabolik parametreler, controlled attenuation parameter, geçici elastografi, PNPLA3 RS738409 ve TM6SF2 RS58542926 gen varyantlari ile ilişkisi
Nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAFLD) dünyada bilinen en yaygın karaciğer hastalığı olup, histolojik olarak basit hepatosteatoz ile nonalkolik steatohepatit (NASH) arasında bir spektrumu içerir. Çalışmamızın amacı ultrasonografi, transient elastografi, steatozu noninvaziv olarak gösteren "controlled attenuation parameter" (CAP) ve laboratuvar sonuçlarına göre NAFLD / metabolik sendrom tanısı konmuş hastalarda, klinik, laboratuvar, ultrasonografi ve elastografi bulgularını karşılaştırmak ve ayrıca hastalığın PNPLA3 rs738409 ile TM6SF2 rs58542926 gen varyantları ile ilişkisini belirlemektir. Çalışmaya Mayıs 2014-Ağustos 2014 tarihleri arasında hastanemiz check-up bölümüne başvuran, öykülerinde alkol alımı ve sekonder nedenler dışlandıktan sonra klinik, antropometrik, laboratuvar ve ultrasonografi bulguları NAFLD ile uyumlu olan hastalar dahil edildi. Tüm hastalarda açlık kan şekeri, insülin, total kolesterol, HDL, LDL, trigliserid, ürik asit, ALT, AST, GGT tayininin yanısıra Transient Elastografi (Echosens) uygulanarak CAP ile steatoz derecesi ve fibrosis evresi ölçüldü. Ayrıca hastalardan NAFLD ile ilişkili olabilecek PNPLA3 rs738409 ve TM6SF2 rs58542926 gen polimorfizmleri için kan örnekleri alındı. Gen varyantları için minisekanslama primerleri kullanılarak dizi analizi yapıldı. Korelasyonlar için Pearson korelasyon analizi, karşılaştırmalar için kikare, t testi, ANOVA, Mann-Whitney U testleri kullanıldı. Çalışmaya toplam 234 hasta alındı. Hastaların 132'si erkek, 102'si kadın; yaş ortalaması 46±13 idi. Transient elastografide CAP değerleri grade 2 ve grade 3 yağlanmada ultrasonografi ile uyum gösterirken, ultrasonografik grade 0 ve grade 1, yağlanmayı normal karaciğerden ayıramadı. Hepatosteatoz sırasıyla; kilolularda, insülin direnci olanlarda, erkeklerde, metabolik sendromu olanlarda, yüksek ürik asit, yüksek trigliserid, yüksek GGT, düşük HDL seviyesi olanlarda daha fazlaydı. Transient elastografide fibrozis derecesi, karaciğer enzimleri yüksek ve insülin direnci olanlarda daha fazlaydı. PNPLA3 gen varyantını taşıyanlar arasında sadece GGT yüksekliği daha fazla iken, bu mutasyonu homozigot olarak taşıyanlada fibroz derecesi, ALT ve GGT seviyeleri daha yüksek bulundu. TM6SF2 gen varyantı taşıyanlarda ise sadece trigliserid düşüklüğü ilişkili bulundu. Özet olarak NAFLD multifaktöryel bir hastalık olup, klinikte kilolular ve insülin direnci olanlar basit steatoz; yağlanma ile birlikte karaciğer enzim yüksekliği ve yüksek elastografi değerlerine sahip olanlar da NASH açısından değerlendirilmelidir. Ultrasonografi düşük derece yağlanmada iyi bir yöntem değildir. PNPLA3 gen varyantınının homozigot olması durumunda steatozdan çok, NASH'in nekroinflamatuar durumu ile ilgisi saptanmıştır. TM6SF2 gen varyantının NAFLD ile ilgisi bulunmamıştır.
Kronik hepatit B, kronik hepatit C ve non-alkolik yağlı karaciğer hastalarında serum yağ asidi bağlayıcı protein tip 1 (Karaciğer tipi) ile karaciğerdeki histopatolojik değişiklikler arasındaki ilişki
ÖZETKronik hepatit B (KHB), kronik hepatit C (KHC) ve non alkolik yağlı karaciğer (NAYKH) hastalığı toplumda sık görülen karaciğer hastalıklarındandır. Bu hastalarda hepatoselüler hasarı belirlemede karaciğer biyopsisi altın standarttır. Tedavi kararı vermede, hastalık takibinde ve proresyonunu belirlemede ideal bir noninvaziv marker saptamak için bir çok molekülle ilgil çalışmalar artarak devam etmektedir.FABP-1 15 kilodalton ağırlığındadır. Hepatosit içinde yüksek konsantrasyonda bulunur. Hepatosit dışında çok az sentez edilir bu nedenle karaciğere oldukça spesifiktir. Literatürde hepatosit hasarını ve histopatolojik değişiklikleri ortaya koymada FABP-1'in bir belirteç olarak çalışıldığı bir çalışmaya rastlayamadık.Biz çalışmamızda FABP-1 düzeyinin viral hepatit ve NAYKH olan hasta grubunda biyopsideki histopatolojik bulgularla ilişkisini ortaya koymak istedik. Çalışmaya 51'i KHB, 20'si KHC ve 18'i NAYKH'li 89 hasta alındı. Kontrol grubu ise 40 sağlıklı gönüllüden oluşturuldu. Histolojik bulguları değerlendirmede KHB ve KHC için İshak skorlama sistemi, NAYKH için Brunt skorlama sistemi kullanıldı. Serum FABP-1 seviyeleri kontrol grubunda 1.4, KHB grubunda 1.5, KHC grubunda 2.8, NAYKH grubunda 3.4 ng/ml olarak saptandı. Farklılık KHB ve NAYKH grubunda istatistiksel olarak anlamlıydı. Hasta gruplarının kendi içinde NİA ve fibrotik evrenin ağırlığına gore farklılık mevcuttu.Geniş hasta gruplarında bu bulguların desteklenmesi ile FABP-1'in hepatosit hasarının bir belirleyicisi olarak mümkün olacağını düşünmekteyiz.
Hepatosteatozun renal fonksiyonlar ve kan basıncı ile ilişkisi
Hepatosteatoz karaciğerde yağ bikrimi olarak bilinmektedir. Yağ birikimi ile birlikte karaciğer ağırlığının %5 ile % 10 oranında arttığı gösterilmiştir. Karaciğer yağlanması denince basit steatozdan steatohepatit ve siroza kadar uzanan geniş bir hastalık grubu anlaşılır 15-17). Hepatosteatoz tüm karaciğer patolojilerinin ana sebebi olarak gösteriliyor ve toplumda görülme sıklığı giderek artıyor (15). Hepatosteatozun insülin rezistansı, obezite, hipertansiyon ve dislipidemi ile çoğunlukla birlikte olduğu belirtiliyor. Hepatosteatoz değerlendirilirken karaciğerin diğer metabolik hastalıklarıda göz önünde bulundurulmalıdır. İnsanlarda ölüme sebep olan hastalıklarının başında kardiyovasküler hastalıklar gelmektedir. Kardiyovasküler hastalıklarda birçok risk faktörü rol oynamaktadır: diabetes mellitus, dislipidemi, hipertansiyon, ailede erken yaşta kardiyaovasküler hastalık öyküsünün olması. Kardiyovasküler hastalıklarda moratlite sıklığının microalbuminüri ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Mikroalbuminüri glomerüler hasarın erken bir belirtisi olup, kardiyovasküler hastalıklar ve nefropati açısından önemli bir risk faktörüdür(1-6). Diabetik hastalarda hepatosteatoz microalbuminüri birlikteliği ile ilgili birçok çalışma yapılmıştır. Çalışmaızda diabetik olmayan hastalarda hepatosteatozun renal fonksiyonlar ve kan basıncı ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmaya Kasım 2009 ve Kasım 2010 tarihleri arasında, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Dahiliye ve Gastroenteroloji Poliklinikleri'ne başvuran USG olarak hepatostetaoz tansı almış tanı ve çalışma kriterlerine uyan 49 hasta dahil edildi. Kontrol grubu olarak genel dahiliye polikliniğine başvuran 40 sağlıklı (hepatosteatozu olmayan) birey alındı. Hasta grubunda 20 kişide grade 1 (% 40,8), 26 kişide grade 2 (% 53,1), 3 kişide grade 3 (% 6,1) hepatosteatoz saptandı. Diabetes mellitus dışlama kriteri olduğu için az sayıda grade 3 hepatosteatozu olan hasta çalışmaya dahil edilebildi.Hepatosteatoz grubunda AKBM ile yapılan ölçümlerde 24 saatlik ortalama SKB, 24 saatlik ortalama DKB, gündüz ortalama SKB, gece ortalama SKB ve gece ortalama DKB değerleri kontrol grubunda hepatosteatozu olmayan bireylere göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu (hepsi için p<0.001). İki grup arasındaki sistolik ve diastolik dipping derecelerindeki farklılık, her iki parametre için de anlamlı olduğu görüldü (p<0.001). Diabetes mellitus çalışmada dışlama kriteri olarak kullanıldığı için AKŞ arasında farklılık saptanmadı (p=0.658). Serum trigliserid düzeyi hepatosteatoz grubunda anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p=0.001). Serum HDL düzeyi ise hepatosteatoz grubunda daha düşük olarak saptandı ve bu düşüklük istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,001). Lipid profilinde gördüğümüz bu değişikliklerle paralel olarak hepatosteatozlu bireylerde metabolik sendrom sıklığında ve onun komponentleri olan VKİ'de, bel çevresi ve vücut ağırlığında anlamlı artış bulundu. Vasküler hasarın göstergesi ve kardiyovasküler hastalık risk faktörlerinden biri olan mikroalbuminüri genel popülasyonla karşılaştırıldığında daha yüksek olarak saptandı. Hepatosteatoz derecesi ile kan basıncı ve metabolik parametrelerdeki değişiklikler arasında bir korelasyon varlığı için yapılan analizde vücut ağırlığı, VKİ, bel çevresi, serum transaminaz düzeyleri, trigliserid düzeyi, 24 saatlik ortalama SKB, 24 saatlik ortalama DKB, gündüz ortalama SKB, gündüz ortalama DKB, gece ortalama SKB ve gece ortalama DKB arasında pozitif; HDL düzeyi, sistolik dipping ve diastolik dipping arasında negatif korelasyon bulundu.Sonuç olarak; hepatosteatozun kan basıncı ve non dipper kan basıncı profili üzerindeki olası etkisinin mekanizması tam olarak bilinmiyorsa da, hepatosteatozlu hastalarında hipertansiyon ve non dipper kan basıncı profiline daha sık rastlanmaktadır. Bu parametrelerden hepatosteatozun SKB ve DKB'daki dipping ve serum HDL ile negatif; kan basıncı, trigliserid, vücut ağırlığı, VKİ, bel çevresi, metabolik sendrom ve mikroalbuminüri miktarı pozitif bir ilişkisinin olduğu gözlendi. Hepatosteatozu olan hastalar kardiyovasküler risk faktörleri ve bunlardan biri olan hipertansiyon açısından dikkatli bir şekilde değerlendirilmelidir.
Kronik Hepatit B, kronik hepatit C ve nonalkolik yağlı karaciğer hastalarında serum visfatin düzeyleri ile karaciğerdeki histopatolojik değişiklikler arasındaki ilişki.
Kronik hepatit B (KHB), kronik hepatit C (KHC) ve non alkolik yağlı karaciğer (NAYKH) hastalığı toplumda sık görülen karaciğer hastalıklarındandır. Visfatin çeşitli inflamatuar süreçte rol oynayan yeni bir adipokindir. Visfatinin KHB, KHC ve NAYKH'nın patogenezindeki rolü ile ilgili bilgiler çok azdır. Bu çalışmanın amacı, visfatinin sağlıklı kontrol grubu, NAYKH ve kronik viral hepatitlerdeki serum konsantrasyonlarını belirlemek, bu hasta gruplarında biyokimyasal ve morfolojik değişikliklerle olan ilişkisini değerlendirerek, inflamasyon ve fibrozisi tahmin etmede tanısal bir belirteç olarak kullanılıp kullanılamayacağını araştırmaktır. Prospektif olarak 62 hasta (21 KHC, 20 KHB ve 20 NAYKH) çalışmaya alındı ve karaciğer biyopsileri yapıldı, 21 tane de sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edildi. Demografik bilgileri ve laboratuar sonuçları kaydedildi. Histolojik lezyonları değerlendirmede KHB ve KHC için İshak skorlama sistemi, NAYKH için Brunt skorlama sistemi kullanıldı. Serum visfatin seviyeleri kontrol grubunda: 38,8 (6,8-76,1) ng/ml, KHCW'de: 9,6 (1,5-61,1) ng/ml, KHB'de: 18,9 (1,6-76,5) ng/ml ve NAYKH'da: 18,4 (0,6-63,4) ng/ml idi. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, hem KHC, hem KHB ve hem de NAYKH grubunda istatiksel olarak anlamlı düşük bulundu (sırasıyla; p<0,001, p=0,004, p<0,001). KHC, KHB ve NAYKH olan hastalarda steatoz, nekroinflamatuar aktivite ve fibrozis gibi histolojik lezyonlarla serum visfatin seviyeleri arasında istatiksel olarak anlamlı herhangi bir ilişki saptanmadı. NAYKH ve KHB grubunda visfatin ile HOMA-IR arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark yokken, KHC'li hasta grubunda insülin ve HOMA-IR değerleri ile serum visfatin seviyeleri arasında pozitif korelasyon saptandı. Ayrıca KHB ve KHC'li hastalarda viral yük ile serum visfatin seviyeleri arasında da istatiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadı. Serum visfatin konsantrasyonları KHB, KHC ve NAYKH olan hastalarda anlamlı ölçüde düşüktü. Bu da visfatinin hem proinflamatuar hem de koruyucu faktör olarak iki yönlü rol oynayabileceği tezini destekler.