Global warming
117 theses under this subject heading
İstanbul ili Sancaktepe ilçesi sera gazı envanterinin çıkartılması
İnsanlığın temel ihtiyaçlarından biri olan enerjiye talep; nüfus artışı, sanayi devrimi, kentleşme ve teknolojik gelişme ile birlikte artmaktadır. Bunun neticesinde dünya küresel ısınma ve iklim değişikliği problemleriyle karşı karşıya kalmıştır. Bu problem gelişmişlik düzeyi ne olursa olsun tüm ülkeleri etkisi altına almaktadır. Bundan ötürü devletler enerjinin çevre üzerindeki olumsuz etkilerini, havaya salınan sera gazlarını azaltma çalışmaları yapmaktadır. Bu çalışmada İstanbul İli Sancaktepe İlçesinde sera gazı envanteri hesaplamaları yapılmıştır. Yapılan hesaplamalar sonucunda, 572.979,96 tCO2e değeri ile en yüksek pay kent ulaşım araçlarına ait olduğu tespit edilmiştir. Konutların elektrik tüketiminden kaynaklı emisyonları 295.780,71 tCO2e, ticari ve kurumsal firmaların katkısı 336.500,43 tCO2e, olarak hesaplanmıştır. 165.120,86 tCO2e endüstriden kaynaklı, 14.343,54 tCO2e sokak aydınlatmalarından kaynaklı, 3149,20 tCO2e ise belediye binası elektrik, doğalgaz ve araç filosundan kaynaklı sera gazı salımı bulunmuştur. Bu veriler ışığında Sancaktepe ilçesinde sera gazı azaltım stratejilerinin belirlenmesine ışık tutulmuştur.
Öğretmen adaylarının küresel ısınmaya yönelik bilinçleri
Küresel ısınma günümüzün önemli bir sorunudur. Bu sorunun önlenebilmesinin bir yolu gelecek nesilleri yetiştirecek öğretmen ve öğretmen adaylarının küresel ısınma konusunda bilinçli olmalarıdır. Bundan dolayı bu araştırmada öğretmen adaylarının küresel ısınma bilinç düzeyleri araştırılmıştır. Araştırma nicel araştırmalardan tarama yöntemi ile yapılmıştır. Araştırmanın ulaşılabilir evreni Ankara'da öğrenim görmekte olan fen bilgisi ve sınıf öğretmenliği bölümlerindeki öğretmen adayları olarak belirlenmiştir. Ulaşılabilir evrenden araştırmanın örneklemi kolay ulaşılabilir örneklem yöntemi ile 2022-2023 öğretim yılında Hacettepe ve Gazi Üniversitelerinde tüm sınıf düzeylerinde öğrenim görmekte olan fen bilgisi ve sınıf öğretmeni adayları olarak seçilmiştir. Araştırmaya katılan 813 öğretmen adaylarına küresel ısınma bilgi düzeyi, tutum ve davranış ölçekleri uygulanmıştır. Ölçeklerden elde edilen veriler SPSS 22 programı ile analiz edilmiştir. Lineer regresyon analizi, tek yönlü Anova, Pearson korelasyon ve bağımsız t testi analiz yöntemleri kullanılmıştır. Araştırmanın sonucunda öğretmen adaylarının bilgi düzeylerinin yeterli olduğu, olumlu tutumlara sahip oldukları fakat davranışlarının yeterli düzeyde olmadığı belirlenmiştir. Ayrıca bilgi düzeyi ile tutum, bilgi düzeyi ile davranış ve tutum ile davranış arasında anlamlı ve olumlu ilişkilerin olduğu bulunmuştur. Bilgi düzeyinin, tutumun ve davranışın bilinci etkilediği tespit edilmiştir. Sınıf düzeyi farklılığının bilgi düzeyini ve tutumu etkilemediği fakat davranışı ve bilinci etkilediği bulunmuştur. Fen bilgisi öğretmenliği ile sınıf öğretmenliği bilgi düzeyi, tutum, davranış ve bilinç düzeyleri arasında anlamlı bir farklılığın olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.
Bitki örtüsü indeksinin yapay sinir ağları ve dalgacık dönüşümü ile analizi
Bu çalışmada, NASA'ya ait TERRA MODIS uydusundan alınan Marmara Bölgesi'ne ait 2011-2016 yılları arası YAİ (Yaprak Alan İndeksi) verileri ile bitki indeksi değerlerinin yerel ve zamansal değişiminde şehirleşme, göç vb. etkilerin rolü analiz edilmiştir. Atmosferde bulunan sera gazlarının giderek artması, çağımızın en önemli sorunu olan küresel ısınmaya neden olmaktadır. Küresel ısınma ise buzulların erimesine dolayısıyla deniz seviyesinde yükselmeye, bazı bölgelerde kasırgalar, seller gibi çeşitli hava olaylarının artmasına neden olmaktadır. Ayrıca bazı bölgelerde yağmurların azalmasına bağlı kuraklığın meydana gelmesine yol açmaktadır. Fosil yakıtlar, hızlı nüfus artışı, yeterince ağaçlandırma yapılmaması, ormanların tahrip edilmesi gibi aktiviteler küresel ısınmanın etkilerini artırmaktadır. Türkiye'de de özellikle hızlı nufüs artışının görüldüğü Marmara Bölgesi'nde iklim değişiminin etkileri hissedilir boyuta gelmiştir. Yağış miktarında azalma, yangınların artması, yüzey sıcaklığının artmasına bağlı bitki türlerinde azalma bu etkilerin başında gelmektedir. Kuraklık tarımsal verimde düşüşe sebep vermektedir. Turizm de bu olumsuzluklardan etkilenen sektörlerden biridir. Bu tez çalışmasında seçilen Marmara Bölgesi için bitki örtüsü değişimi matematiksel modellere dayalı olarak analiz edilmiştir. Yöntem olarak Dalgacık Dönüşümü ve Yapay Sinir Ağları ile hibrit bir sistem oluşturulmuştur. Böylelikle hata payı daha düşük tahminler elde edilmiştir. Ayrıca Marmara Bölgesi'nde yer alan 10 istasyondan (Edirne, Tekirdağ, Çanakkale, Balıkesir, Bursa, İstanbul, Sakarya, Kocaeli, Bilecik, Kırklareli) alınan yağış bilgileri istatistiksel olarak yorumlanmıştır. Böylelikle küresel ısınmaya bağlı olarak yağış miktarındaki değişim analiz edilmiştir. İllerimizde genel birlikte 5-6 aylık zaman kayması dikkat çekmektedir. Toprağın yağışı bitki üyelerine transferinde yaşanan gecikmenin bu zaman kaymasına neden olduğu tespit edilmiştir. Sürekli dalgacık dönüşümü ile elde edilen entropi grafiklerinden şiddetli yağışların frekansında artış olduğu görülmüştür. Daubechies algoritması ile dalgacıklara ayrılan yağış Levenberg-Marquardt geri yayılım yapay sinir ağı algoritmasına girdi olarak gönderilmiştir. YSA eğitim sonuçlarına göre en düşük MSE ve RMSE değerleri Çanakkale ilinde kaydedilmiştir. Çanakkale ilinde kara-deniz etkileşimi bu sonucu etkilemiştir denilebilir. MB ve RMB değerlerinin ise en düşük olduğu il Bursa olmuştur. NRMS değeri Balıkesir ilinde en düşük çıkmıştır. Çalışma sonunda yağışa bağlı YAİ değerlerinin tahmininde Dalgacık-YSA modelinin başarılı sonuçlar verdiği saptanmıştır. Bu modelin bitki örtüsü verilerine dair çalışmalarda uygulanabilirliği ortaya konmuştur.
Küresel iklim değişikliğinin ekonomik yansımaları
İklim değişikliği, günümüz dünyasının en belirleyici endişelerinden biridir ve dünyanın ekosistemlerini büyük ölçüde yeniden şekillendirmiş ve şekillendirme sürecindedir. İklim değişikliği, yeryüzünde sabit bir süreç olmasına rağmen son zamanlarda bu değişimin hızı kat kat artmaktadır. Esas olarak fosil yakıtların kullanılması ile ortaya çıkan sera etkisi neticesinde oluşan iklim değişikliği, tüm dünyada insanları etkilemekte ve yaşamın temel unsurlarından olan suya, gıdaya, sağlığa ve arazi kullanımına dahası temel çevreye erişimi tehdit ederek ülkeler ve ekonomiler için ciddi riskler oluşturmaktadır. İklimin toplumlar üzerindeki etkisini belirlemek, tarihsel ekonomik gelişmeyi anlamak, iklim olaylarına tepki veren modern politikalar tasarlamak ve gelecekteki küresel iklim değişikliğini yönetmek için çok önemlidir. İklim değişikliğinin ekonomik etkilerine ilişkin öngörüler, kullanılan yöntemlere bağlı olarak büyük oranda değişmektedir. Değişiklikler ise küresel ve geleceğe yönelik politika gerektiren uzun vadeli bir sorun ve çözümü olan iklim değişikliği ile mücadelede engel teşkil etmektedir. Diğer taraftan iklim değişikliğinin ekonomik incelenmesi, yerel ve küresel çapta tahminler gerektirmektedir. Çünkü iklim değişikliği risklerine ilişkin ekonomik değerlendirmelerin kapsamlı olması, tüm fiziksel etkileri ve bunlarla ilişkili piyasa ve piyasa dışı maliyetleri içermektedir. İklim değişikliği gibi karmaşık, tüm ekonomiyi ilgilendiren bir konu olarak disiplinler arası, çok sektörlü bir yanıt gerektirmektedir. Öte yandan iklim değişikliğinin ekonomik değerlendirmelerinin kapsamlı olması ve hem piyasa (ör. tarımsal üretim kayıpları) hem de pazar dışı (ör. biyolojik çeşitlilik kaybı veya ölüm ve hastalık maliyetleri) zararları, her yıl meydana gelen afetler de dâhil olmak üzere yüzyıllar içinde gelişen iklim değişikliğinin etkileri, küresel iklim değişikliği etkilerinin eşitsizliği, küresel iklim yaptırımlarına karşı adaptasyon zorluklarını kapsaması gerekmektedir. Bu bilgi ışığı altında bu çalışma iklim değişikliğinin öngörülen ekonomik etkilerinin ne ölçüde olduğu ve bu etkilerin ekonomik boyutta risklerini değerlendirmeyi amaçlamıştır. Araştırmamızda OECD ülkelerindeki veriler ele alınarak söz konusu ülkelerde iklim değişikliğinin ekonomik etkilerini panel veri analizi yöntemiyle belirlemek amacıyla sıcaklık değişimleriyle emek verimliliği, istihdam oranları, gelir dağılımı, yoksulluk ve enflasyon oranları arasındaki ilişki incelenmiş bunun sonucundaysa nedensellik bağıntısının uygun verilere sahip ülkelerde var olduğu tespit edilmiştir.
Ormancılık sektöründe iklim değişikliği ile mücadele ve uyum önlemlerine yönelik algı ve görüşlerin belirlenmesi
İklim değişikliği ve küresel ısınma ile ilgili genel politikalar; azaltım ve karbon tutma kapasitelerinin artırılması ve uyum süreçleri etrafında seyretmektedir. Karasal ekosistemler içinde ormanlar, azaltım ve karbon tutma kapasiteleri ile iklim değişikliği ile mücadelede kilit bir rol oynamaktadır. Küresel ısınma ile mücadelede orman yönetimi ve planlamasında görev alan orman mühendislerinin bilgi düzeyi ve algılarının ölçülmesi, orman planlama stratejilerine bakış açılarının önceliklendirilmesi önem arz etmektedir. Araştırmaya 241 Orman Mühendisi katılmıştır. Çalışma sonuçlarına göre orman mühendisleri iklim değişikliği ile ilgili bilgi düzeylerinin yeterli düzeyde olduğunu belirtmektedir. İklim değişikliğinin orman kaynaklarına etkisine ilişkin olası değişimler; biyotik ve abiyotik zararların artacağı ve zamanla tür kompozisyonunda değişikliklerin yaşanacağı şeklindedir. Mevcut ulusal ormancılık politikaları iklim değişikliğinin olumsuz etkilerinin önlenmesi konusunda yetersiz bulunmuş, aynı zamanda mevcut bazı politikaların ormancılık uygulamalarına aktarımının da yeterli olmadığı ve iklim değişikliğine uyumun sağlanması için orman kaynakları yönetiminin değişmesi gerektiği görüşü büyük bir çoğunlukla ifade edilmiştir. Karışık meşcerelerin kurulmasının teşvik edilmesi, ağaçlandırmalarda gelecekteki iklime daha iyi uyum sağlayabilecek türlere yer verilmesi ve orman sağlığının izlenmesi en önemli önlemler olarak öne çıkmıştır. Ankete katılan orman mühendislerinin iklim değişikliğinin etkilerini azaltma stratejileri arasında tek karşı çıktığı strateji hasadı artırmadır. Bunun yanında hasadı azaltma ve idare sürelerinin uzatılması da düşük düzeyde destek görmektedir. Elde edilen bulgulara göre, daha çok destek bulan orman yönetim stratejilerinin, mevcudiyeti koruma/devam ettirme hedefleri ile uyumlu olduğu görülmektedir.
Alt soğutuculu bir ısı pompasının termodinamik analizi
Artan enerji maliyetleri ve küresel ısınma sorunlarından dolayı, ısı pompası sistemlerinde çevreye verilen tahribatın az olduğu, sistem ısıtma kapasitesinin ise yüksek olduğu alternatif çevrim ve akışkan arayışları hızla devam etmektedir. Küresel ısınma potansiyeli (GWP) yüksek olan akışkanların yerine GWP değeri daha düşük akışkanlar tercih edilmektedir. R32, GWP değeri 675, Ozonu delme potansiyelinin (ODP) ise 0 olması alternatif akışkanlar arasında sık tercih edilen akışkan konumuna yaklaştırmaktadır. Bu çalışmada; ısı pompası sistemlerinde performansın arttılması için, standart bir ısı pompası çevriminin yoğuşturucusundan çıkan yüksek sıcaklıktaki akışkanın buharlaştırıcıya düşük sıcaklıklarda girebilmesini sağlamak amacıyla, sisteme alt devre ısı pompası çevrimi yerleştirilmesi uygun görülmüştür. Alt devre buharlaştırıcılı ısı pompası çevriminde R32, R717 ve R290 akışkanları aynı şartlar altında termodinamik analizleri yapılmıştır. Hesaplamalar için Engineering Equation Solver (EES) isimli bilgisayar programı kullanılmıştır. Isı pompası çevriminde hesaplamalar üç akışkan için evaporatör ve kondenser sıcaklıklarına göre ısıtma performans katsayısı (COPıp) sonuçları incelenmiştir. R32 akışkanı kullanılan alt devre buharlaştırıcılı ısı pompası, standart ısı pompası çevrimine göre % 5-10 arasında daha yüksek ısıtma performansına sahiptir. Alt devre ısı pompası çevrimleri yüksek ısıtma performansından dolayı ısıtma sistemlerinde rahatlıkla kullanılabilecektir.
Alternatif bir ısı pompası sisteminin incelenmesi
Dünyada, özellikle Avrupa ülkelerinde, fosil yakıtların tükenmesi, ısınma problemi ortaya çıkarmıştır ve zamanla, eş çözümler arayışına girilmiştir. Isı pompaları da eş zamanlı çözümler arasında önemli bir yer almıştır. Bu sistemlerde yaygın olarak, CFC ve HCFC soğutucu akışkanları kullanılmaktadır. Bu gazlar, sera etkileri nedeniyle küresel ısınma probleminin artmasına neden olmaktadır. Bu problemin, gün geçtikçe, artmasından dolayı alternatif akışkan arayışları artmıştır. Bu arayışlar sonucunda R744 uygulamaları yaygınlaşmaya başlamıştır. Gaz fazındaki R744'in çevreye ısı transferi esnasında, yoğuşma gerçekleşmeden ısı atımı gerçekleştiren transkritik çevrimler de günümüzde önemli çalışma konularındandır. Bu çalışmada, R744 soğutkan kullanan transkritik bir ısı pompası sisteminin, Elektronik Genleşme Vanası (EGV) ve gaz soğutucu akışkan debi değişimlerinin, ısı pompası performans katsayısına (COPIP) etkisi, deneysel olarak incelenmiştir. Sistem, havadan suya ısı pompası olarak tasarlanmış ve kurulmuş olup, deneyler esnasında ısı pompasını terk eden suyun sıcaklıkları değerlendirilmiştir. Sistem parametreleri değiştirilerek, belirli periyotlarda deneysel ölçümler yapılmıştır. Elektronik genleşme vanası açıklık yüzdesi ve su debisi değerleri değiştirilerek, toplam ısı transfer miktarı ile harcanan güç değerleri kaydedilmiştir. Alınan bu değerler, Excel ortamına aktarılmış ve analizler yapılarak, 7 farklı deneyin COP sonuçları karşılaştırılmıştır.
Jeotermal enerjinin konut alanında kullanımı: çevresel ve sosyo ekonomik açıdan bir değerlendirme
Tüfek Mikrop ve Çelik adlı bir milyondan fazla kopyası satılan kitabında Pulitzer ödüllü yazar Jared Diamond "Neden Amerikan kıtasının sakinleri Avrasya kıtasını istila etmemiştir de, Avrasya kıtası sakinleri Amerika kıtasını istila etmiştir?" Sorusunu sormuş ve kitabında buna cevap aramıştır. Bu sorunun cevapları arasına; istilayı gerçekleştiren tarafın (Avrasya kıtasında yaşayanlar) fosil enerji kullanımını keşfetmesi, sanayi devrimi ve birbirini takip eden endüstrileşme silsilesinin yarattığı ivmelenme eklenebilir. Bütün bu olayların yaşandığı tarih kronolojisinde günümüze yaklaştıkça pek çok teknolojik gelişim yaşanmış pek çok yenilikler gerçekleşmiştir. Ancak bizlerin endüstrileşme bağlamında ivme kazanmamızı sağlayan fosil yakıtların ne çıkarım teknikleri büyük ölçüde değişmiştir ne de fosil yakıtlar dışında alternatif kaynak arayışına girilmiştir. Bu durum yakın geçmişimizde bilim insanlarının bizlerin önüne koyduğu ve çoğunlukla fosil yakıtların tüketiminden kaynaklı "küresel ısınma" probleminin herkes tarafından ciddiye alınmaya başlanmasına kadar devam etmiştir. Bu noktadan itibaren çözümün istila edilen Amerika kıtasında "ilkel" diye tabir edilen insanların yaşadıkları dönemdeki teknolojinin el verdiği ölçüde kullandığı ve insanlık tarihinin başlarından beri var olan yenilenebilir enerji türlerinde olduğu görülmesi ilginç bir ironi olarak karşımıza çıkmaktadır. Artık pek çok ülke bu konuda araştırmalar yapmakta fosil yakıta olan bağımlılığını ülkesinde bulunan yenilenebilir enerji kaynakları ile azaltmaya çalışmaktadır. Bu çalışma yenilenebilir enerji kaynaklarının ekoloji/ekonomi ikileminde nasıl bir noktada durduğunu irdeleyerek farklı kullanım alanlarının değerlendirmesini yapmıştır. Bu değerlendirme yapılırken literatürde yer alan derin ekoloji ve kentsel sürdürülebilirlik kavramlarını incelemiştir. Buradan hareketle ülkemizde de potansiyel yenilenebilir enerji kaynağı olan jeotermal enerjinin yerleşim yerlerinde kullanım biçimlerini araştırarak, derin ekoloji, sosyo ekonomik ve çevresel yönlerden değerlendirmesini yapmıştır. • Yenilenebilir enerji diğer enerji türlerine göre çevresel ve ekonomik açıdan nasıl farklılaşmaktadır? • Jeotermal enerji konut alanlarının ısıtılmasında ne ölçüde bir enerji kaynağı olarak kullanılabilir ve hangi açılardan diğer yenilenebilir enerji türlerinden nasıl ayrılır? • Kentsel alanlarda konut ısıtmasında jeotermal enerjinin kullanımı hangi parametrelere bağlıdır? Soruları ile araştırmanın kavramsal çerçevesi oluşturulmuştur. Yöntem olarak literatür ile desteklenen karşılaştırmalı ve karma araştırma yaklaşımı kullanılmıştır. Bu anlamda literatürden elde edilen üst ölçekli verilere dayalı değerlendirmelerden konut alanlarının ısıtılmasına yönelik parametreler belirlenmiştir. Sonuç bölümünde elde edilen sayısal veriler uzman değerlendirmeleri ile birlikte değerlendirilerek konut ısıtmasında kullanılan ve yenilenebilir enerji türlerinden biri olan jeotermal enerji hakkında çevresel ve ekonomik yönden çıkarımlar elde edilmiştir. Seçilen 9 yerleşim yerini mekânsal planlama bakımından değerlendirmek gerekirse; yüksek yüzde ile konut ısıtması sağlayan yerleşimlere (Simav, Sandıklı, Kozaklı) bakıldığında merkezde yoğunlaşan sık bir kentsel makro forma sahip olması ortak özellik olarak görülmektedir. Buna karşıt olarak oldukça düşük yüzdelerde konut ısıtması sağlayan yerleşimlere (Bergama, Sorgun, Diyadin) bakıldığında Bergama ve Sorgun özelinde çok geniş alana yayılmış buna rağmen sık yapılaşmaların olduğu bir kentsel makro forma sahip oldukları görülmektedir. Diyadin için ise geniş alanda dağınık bir kentsel makro forma sahip oluşu ve oldukça düşük sıcaklık ortalaması kaynağın ısıtma kapasitesinin belli bir seviyenin üzerinde olsa dahi az önce sayılan sebeplerden ötürü düşük yüzdede konut ısıtması sağladığı görülmektedir. Edremit ve Gönen özelinde planlama bakımından açıklama yapmak gerekirse kent morfolojisi olarak oldukça yoğun ve sık yapılaşmanın olduğu görülmektedir. Yüksek oranda bir nüfusa sahip olmaları jeotermal kaynağa yakın olma avantajlarını dezavantaja çevirmektedir. Kızılcahamam diğer iki yerleşim yerine göre daha dağınık bir kent morfolojisine sahiptir. Çevresinde bulunan diğer jeotermal kaynaklara doğru bir kentsel gelişme gösterir ise daha fazla hane jeotermal konut ısıtmasından faydalanabilir. Bu araştırma hali hazırda kurulu olan yenilenebilir enerji türlerinden konut ısıtması alanında ileri çıkan jeotermal sistemlerin çevresel ve ekonomik açıdan ne gibi faktörlerce etkilendiğini ortaya koymaya çalışmıştır. Mekânsal planlama ve alakalı diğer konular kapsamında yeni araştırmaların yapılması ülkemizde jeotermal enerjinin daha etkin verim ve doğru kullanım amacına hizmet eden şekilde kullanılmasına olanak sağlayacaktır.
Büyük kentler ve küresel ısınma ilişkisi: Kocaeli-Şanlıurfa karşılaştırması
Küresel ısınma ve iklim değişikliği günümüzde uluslararası boyutta karşılaşılan en önemli sorunlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Atmosferdeki karbondioksit miktarında ve sera gazının miktarında meydana gelen artışlar ve bu artışların yeryüzüne etkisi olarak adlandırılan küresel iklim değişikliği hem şimdiki hem de gelecek nesillere daha yaşanılır bir dünya bırakmak açısından çözümlenmesi gereken önemli bir konudur. Birçok ekonomik faaliyet iklim değişikliğinden etkilenmektedir. Özellikle kalkınma ve ekonomiyi olumsuz yönde etkilemekte olan bu küresel problem ülkelerin iş birliği ile önlenmesi mecburi bir sorun olarak görülmektedir. Ülkeler gerek ulusal politikalarla gerekse uluslararası iş birlikleri ile yaşanan bu sorunun çözümü için ortak bir paydada buluşmaktadır. Uluslararası çalışmalarda önemli bir yere sahip olan iklim değişikliğini önleme konusunda IPCC (Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli) ile başlayan süreçle birlikte birçok anlaşma imzalanmıştır. İmzalanan anlaşmaların içeriği genel olarak devletlerin bu küresel krizle mücadele için uygulaması gereken mali politikalardan oluşmaktadır. Küresel ısınmanın önlenmesi için uluslararası kuruluşların da oluşturulması ve bu konuda çalışmalar yapmasıyla devletlerin mali politikaları içinde iklim değişikliği sorununu önlemeye yarayan yeşil politikalar uygulanmaya başlanmıştır. Küresel ısınmayla mücadelede öne çıkan çevresel ve temiz politikalar, uygulanan politikalar arasında en önemli konumdadır. Sanayinin ve sanayi faaliyetlerinin atmosferdeki kirli gaz oranlarını yükseltmesi sonucunda, özellikle sanayi faaliyetlerinden ortaya çıkan kirlenmelerin önlenmesi için yeşil ve çevresel politikalara başvurulmaktadır. Çevre vergilerinin uygulanmaya başlanması ve piyasa ekonomisi çözümlerinin küresel ısınmayla mücadelede kullanılmasıyla birlikte yeşil politikaların yaygınlaşması kolaylaşmıştır. Özellikle günümüzde kullanımı hızla yayılan yeşil şehir ve yeşil altyapı politikaları sayesinde yaşanan küresel iklim krizine çözümler bulunmaya başlanmıştır. Bu çalışmada küresel ısınmanın büyük şehirlere olan etkisi, Şanlıurfa ve Kocaeli şehirleri karşılaştırılarak analiz edilecektir. Anahtar Kelimeler: Küresel ısınma, iklim değişimi, yeşil şehirler, Şanlıurfa, Kocaeli, kent, büyük kentler.
İklim değişikliğinin Türkiye'nin tarım ürünleri dış ticaretine etkileri: Buğday örneği
Doğayı ve canlı nesillerini etkileyen küresel ısınma sebebiyle meydana gelen iklim değişiklikleri artık dünyada devletlerin gündem başlıkları arasında ifade edilmektedir. Tarihte Sanayi Devrimi'ne kadar iklim değişiklikleri doğal yollarla meydana gelirken, 19. Yüzyıl ortalarında endüstriyel teknolojinin hayata dâhil olması ve insanoğlunun etkileriyle birlikte bu değişikliklerin artmakta olduğu görülmektedir. En eski sektörlerden biri olan tarım, doğa ile iç içe yürütülmektedir. İklim olayları da bu yönü ile tarımı, gıda güvenliğini, gıdaya erişilebilirliği ve tarım ürünleri dış ticaretini etkilemektedir. İklim değişikliklerinin tarım üzerindeki etkileri insan yaşamının devamlılığı için en temel ihtiyaçlardan biri olan gıda açısından önem arz etmektedir. Son yıllarda uygulamaya alınan iklim anlaşmaları, kurulan paneller, örgütler, çalışılan projeler de aslında gıda için riskin zaman ilerledikçe büyüyebilme ihtimalini göstermektedir. Bu çalışmada hem iklim değişikliği ile tarım arasındaki bağlantı ve tarihsel süreç içindeki etkileşimleri hem de iklim değişikliğinin buğday ve tarım ürünleri dış ticaretine etkileri literatür yaklaşımlarıyla ele alınıp, bilimsel istatistiki tablolarla ve hem öğretim üyesi hem resmi kurumlarla gerçekleştirilen 3 ayrı derinlemesine mülakatla analiz edilmiştir. Türkiye'de belirgin şekilde hissedildiği görülebilen kuraklık, yağışlardaki düzensizlikler, nüfus artışının da etkisi ile su kaynaklarının azalması gibi iklim değişikliklerinin Türkiye'nin tarım alanları, buğday ekim alanları, üretimi, miktarı ve verimi ile doğrudan ve tarım ürünleri dış ticareti ile de dolaylı şekilde bağlantılı olduğu bulgularına varılmıştır. Aynı zamanda Türkiye'de iklim değişikliği etkilerinin hissedilmesine rağmen yarı kurak coğrafyasına bağlı olarak buğdayda kendi kendine yeterli üretim gerçekleşmektedir. Türkiye, ürettiği ve ithal ettiği buğday neticesinde makarna üretimi ve ihracatı yapmaktadır. İklim değişikliği karşısında Türkiye açısından buğday için kendi kendine yeterliliğin, üretimin ve ihracatın sürdürülebilir olmasının da önemli olduğu düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: İklim Değişikliği, Küresel Isınma, Tarım, Tarım Ürünleri Dış Ticareti, Buğday
Çevresel güvenlik ve iklim değişikliği çerçevesinde devletlerin arktik bölgesindeki iddialarının analizi
Bu tezin amacı çevresel güvenlik ve iklim değişikliği çerçevesinde devletlerin Arktik bölgesindeki iddialarını analiz etmektir. Çalışmada elde edilen ilgi ve verilere göre devletlerin Kuzey Kutbu'ndaki fosil enerji kaynaklarına sahip olmak için hak iddia etmelerinin yanında bölge kaynaklarının paylaşımında uzlaşmaya varma durumlarında bile bu fosil enerji kaynaklarının kullanılmasıyla mevcut durumda yüksek olan salınımı daha da fazla arttıracaktır. Dolayısıyla devletlerin hak iddiaları çerçevesinde bir silahlı çatışmaya sürüklenmesi engellense bile, küresel ısınmanın dünya için yıkıcı etkilerinden kurtulmak mümkün olmayacaktır. Çalışmanın ilk bölümünde çevresel güvenlik, Arktik bölge özelinde çevresel güvenlik adına atılan adımlardan biri olan Arktik Konseyi, küresel ısınma ve sera etkisi, buzulların erimesi, küresel ısınma ile ilgili 19.yüzyıldan itibaren yapılmış olan tahminler, bilimsel araştırmalar ve son olarak Arktik bölgesinin ekonomik ve stratejik önemine dair genel çerçeveyi çizen bilgiler verilmiştir. İkinci bölümde küresel ısınmanın uluslararası bir boyut kazanmasıyla birlikte Birleşmiş Milletler öncülüğünde yapılan Hükümetler Arası İklim Paneli (IPCC) ve ortaya koyduğu raporlar, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) ve Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi resmi belgelerle incelenmiş, devletlerin bu girişimlere karşı tutumu analiz edilmiştir. Üçüncü bölümde ise Arktik'teki buzulların erimesiyle ekonomik ve ulusal güvelik kaygıları artan beş Arktik ülkesinin (Rusya, ABD, Kanada, Norveç ve Danimarka) bölgedeki hâkimiyet iddiaları yine devletlerin resmi raporları ve basına verdikleri demeçler aracılığıyla Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi çerçevesinde incelenmiştir. Küresel ısınma Arktik bölgesi başta olmak üzere tüm dünya üzerindeki tüm canlı yaşamını tehdit eden önemli bir sorundur. Ancak bu çalışmada da görüleceği gibi bölge ülkeleri ekonomik çıkarları ve ulusal güvenlik kaygıları adına bu faktörü görmezden gelmektedir. Birleşmiş Milletler'in küresel ısınmayı yavaşlatmak için yaptığı çalışmalar ülkelerin bu isteksiz tutumundan dolayı beklenen etkiyi sağlamakta yetersiz kalmaktadır. Bu çalışmada elde edilen bilgi ve verilere göre devletlerin iddia ettikleri bölgeleri ele geçirmeleri ve buradaki fosil kaynakları kullanmaları durumunda küresel ısınmanın daha hızlı bir şekilde artacağı, ekonomik ve siyasi tehditlerin yerini çevresel tehditlerin alacağı ortaya konulmuştur.
Kyoto Protokolü'nün dünya ve Türkiye açısından rüzgar kurulu gücüne etkilerinin analizi
Bu tez çalışmasının amacı, Kyoto Protokolü'nün rüzgar ve diğer yenilenebilir enerji kaynakları üzerindeki etkileri detaylı bir şekilde ele alınmasıdır. Bu çalışmada ulusal ve yabancı enerji kuruluşlarının yayınlamış oldukları istatistiklerden yararlanılarak, Dünya ve Türkiye'nin enerji üretim ve tüketim değerleri ile kullanılan enerji kaynaklarının sınıfları ve karbon emisyon değerleri karşılaştırmalı olarak ele alınmış, küresel ısınmanın sebepleri ve çözüm önerileri üzerinde durulmuştur. Kyoto Protokolü öncesi ve sonrasında yenilenebilir enerji kaynaklarının durumları ve değişimleri dönemler halinde incelenmiştir. Küresel ısınmaya çözüm olarak ortaya çıkan yenilenebilir enerji kaynaklarından rüzgarın 2050 yılı gelişim senaryoları ve elektrik üretim pastasından alacağı paya değinilerek mevcut durum ve gelecek senaryolarındaki gelişim sürecine rağmen fosil kaynaklı enerjilere alternatif olup olmayacağının cevabı aranmıştır. Sonuç olarak Kyoto Protokolü ile yenilenebilir enerji kaynaklarına verilen teşvikler bu dönemle başlamış ve artmıştır. Bu artıştan tüm yenilenebilir enerji kaynakları içinde en büyük payı rüzgar enerjisinin aldığı istatistiki verilerle ortaya konmuştur.
Binalara entegre edilebilen panel tip fotobiyoreaktör tasarımı ve bu fotobiyoreaktörün bina ile etkileşiminin laboratuvar ölçekte incelenmesi
Önemli bir sera gazı olan CO2 seviyesinin yükselmesiyle artan küresel ısınmayı azaltmak adına dikkate alınan yaklaşımlardan biri de biyo-façade sistemleri kullanarak çevre dostu sürdürülebilir binalar geliştirmektedir. Mikroalgler atmosfer kalitesini arttırabilecekleri için biyo-façade sistemlerde potansiyel kullanım avantajına sahiptir. Bu çalışmada mikroalg fotobiyoreaktörleri kullanılarak potansiyel bir biyo-façade ünitesinin etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu fotobiyoreaktör entegreli ünitenin potansiyelinin belirlenmesi yanında, mikroalgler tarafından besi ortamının %10, %20, %40 ve %80 oranlarında seyreltilerek kullanımı, mikroalg hücrelerinden ayrılmış besi ortamının tekrarlı kullanımı ve %5, %10 CO2 oranlarının kullanımı çalışılmıştır. Denemeler fotosentetik aktivite ve çeşitli biyokütle analizleriyle değerlendirilmiştir. Üretimlerde düşük ikilenme süresi ve yüksek biyokütle verimliliğine sahip olmasından dolayı model bir mikroalg olarak Chlorella vulgaris seçilmiştir. Sonuçlara göre besi ortamı seyreltmesi %80'e kadar mikroalg üretimini destekleyebilmiştir, ortamın çoklu kullanımı başarıyla sonuçlanmıştır ve %5 CO2 biyokütle verimini arttırmıştır. Denemelerin sonuçları laboratuvar ölçeğinde fotobiyoreaktör entegreli bina ünitesi modelinde yapılan çalışma ile birleştirilmiştir. Sonuçlar mikroalglerin biyolojik bir filtre görevi görme konusunda pozitif etkiler göstermiştir.
İzmir Körfezi'nden alınan bazı diatom türlerinin büyümesi üzerine nütrient, ışık, sıcaklık ve tuzluluğun etkileri
Cylindrotheca closterium İzmir Körfezi'nde özellikle ilkbahar, yaz ve sonbahar mevsimlerinde baskın olabilen diatom türlerinden biridir. Bu tezde Cylindrotheca closterium türünün farklı sıcaklık, ışık şiddeti, nütrient konsantrasyonları ve tuzluluklar altındaki büyüme kinetikleri üzerine çalışılmıştır. Ayrıca türün gelecekte İzmir Körfezi'ndeki durumu küresel iklim değişikliğinin olası etkileri göz önünde bulundurularak tahmin edilmiştir. Işık ve sıcaklık deneyi eş zamanlı olarak yapılmıştır. 18 0C'de maksimum spesifik büyüme hızı µmax= 1,974276±0,167668 gün-1 ve yarı doygunluk sabiti KI=0,047799± 0,027594 olarak elde edilmiştir. Optimum olarak belirlenen %015 tuzlulukta spesifik büyüme hızı 2,012 gün-1 olarak hesaplanmıştır. Farklı amonyum, nitrat, reaktif fosfat ve reaktif silis konsantrasyonlarında elde edilen maksimum spesifik büyüme hızları sırasıyla 2,48144±0,612617 gün-1, 1,92402 ±0,314997 gün-1, 2,082751± 0,051604 gün-1 ve 1,970746± 0,190054 gün-1'dir. Bu nütrientler için bulunan yarı doygunluk sabitleri ise sırasıyla 17,83828±14,40044 μg at-NH4+-N, 27,31992± 19,040738 μg at-NO3--N, 0,252677±0,038891 μM PO4-P ve 0,332320±0,236107 μM Si'dir.
İklim değişikliklerinin Türkiye coğrafyasına toplumsal ve siyasal etkileri
Küresel ısınma ve iklim değişikliğinin etkileri her geçen gün daha çok artmakta ve geri dönülemeyecek sınıra yaklaşmaktadır. İklimde gerçekleşecek bu değişimin tüm ekosistemin paralelinde, toplumsal ve siyasi hayatımızı da etkileyeceği kaçınılmaz bir gerçektir. Bu bakış açısıyla yapılan çalışmamızda; iklimde meydana gelecek bu değişimlerin, küresel etkileri ışığında Türkiye ve bölge coğrafyasında oluşacak muhtemel toplumsal ve siyasi etkiler incelenmiştir. Başta Hükümetlerarası İklim Değişiklikleri Paneli (IPCC) raporları olmak üzere birçok makale ve raporun gelecek dönem tahminleri, değişen iklimin tarihsel süreçte yaşanan örnekleri ve olayları incelenerek ülkemiz coğrafyasına yönelik tehditler ve muhtemel etkileri araştırılmıştır. Gelişmiş ülkelerin iklim değişikliğine uyum politikaları ve alınacak önlemler konusunda hazırlattıkları raporlar incelenmiştir. Konu ile ilgili küresel ölçekte yapılan çalışmalar ve ülkelerin bulundukları konumlar incelenmiştir. Türkiye' nin çalışmalara katılım noktasında kamu ve sivil toplum örgütleri olarak aldığı kararlar ve uygulamaları da incelenmiştir. Türkiye'nin de içinde bulunduğu Akdeniz Havzası' nın küresel ısınma ve iklim değişikliklerinin etkilerine en hassas bölgelerden biri olduğu tespit edilmiştir. Gelişmiş ülkelerin iklim değişikliğine uyum politikaları ve alınacak önlemler konusunda hazırlattıkları raporlar incelenerek, iklim değişiklikleri açısından Türkiye' nin geleceği ile ilgili tespitler yapılmıştır. Değişen iklim sonucunda, Türkiye' ye karşı başta kuraklık ve azalan tarımsal faaliyet olmak üzere, dış ve iç göç, enerji, turizm, bulaşıcı hastalıklar, sınır aşan sular, sınır güvenliği, gıda yokluğu gibi birçok alanda meydana gelebilecek tehditler tespit edilmiştir.
İn vitro koşullarda yetiştirilen biberde eksojen kalsiyum uygulamasının kuraklık stresi zararlarını azaltma üzerine etkisi
Çalışmada kullanılan Capsicum annum L. özellikle gıda ve ilaç sanayiindeki kullanımlarıyla ülke ekonomisi için önemli bir türdür. Hilvan ve İnan (Capsicum annuum L.) biber çeşitlerine ait tohumlar % 3 sakkaroz ile % 0,7 agar ilave edilmiş MS temel besi ortamına ekilmiştir. Kuraklık stresi oluşturmak için Polietilen glikol (3 g.L-1 PEG) ve/veya farklı konsantrasyonlarda kalsiyum (330 mg.L-1 CaCl) uygulanmıştır. 16 saat aydınlık/8 saat karanlık fotoperiyot, 25±2 0C sıcaklık ve % 45 nem koşullarında bitki büyütme odasında çimlenme ve fide gelişimine bırakılmıştır. 5. hafta sonunda fideler tesadüfî bloklar deneme desenine göre hasat edilerek fidelerde morfolojik ölçümler yapılmış (kök-sürgün uzunluğu, taze ve kuru ağırlığı) ve fizyolojik-biyokimyasal analizler (fotosentetik pigment madde, toplam protein, toplam fenolik madde, MDA, prolin miktarları ve antioksidan aktiviteleri) gerçekleştirilmiştir. Kuraklık stresinin her iki bitki çeşidini negatif yönde etkilediği, eksojen kalsiyum uygulamalarıyla bu etkinin hafiflediği tespit edilmiştir. Özellikle düşük konsantrasyonlu eksojen kalsiyum uygulamalarının su eksikliği koşullarında bitki yetiştirmede kullanılabileceğini düşündürmektedir.
Long-term dynamic response of hagia sophia in Istanbul to earthquakes and atmospheric conditions
The effects of atmospheric factors on structural behavior have gained more importance due to climate change as result of global warming in recent years. In this thesis, the effects of ground motions and atmospheric variations on the modal parameters of Hagia Sophia in Istanbul, which is one of the most prominent structures created in the history and is in the UNESCO world heritage list, are examined. Firstly, the frequency variation of Hagia Sophia due to atmospheric conditions such as temperature, wind speed, humidity and precipitation has been assessed. For this purpose, acceleration records are divided into half-hour segments and the Fourier amplitude spectra of each segment are calculated using short-time Fourier transform. In this way, an annual frequency variation of the structure is achieved by combination of frequency values obtained from these spectra. Afterwards, the frequency variation of Hagia Sophia is compared with the variation of atmospheric conditions and the results are assessed individually. Secondly, the dynamic behavior of the Hagia Sophia during different earthquakes is analyzed. The modal parameters and mode shapes of the structure are determined. The decrease associated with the first two modal frequencies of the structure during each earthquake is calculated. Finally, the effect of maximum acceleration and duration of strong ground motion on modal frequencies of the structure is investigated.
Pasif ev uygulamasının ılımlı kuru iklim bölgesi özelinde değerlendirilmesi
Sanayi devrimiyle beraber artan çevre sorunları bulunduğumuz yüzyılın en önemli sorunu olmaktadır. Modern yaşamın enerji ihtiyaçlarını karşılamak için fosil yakıtların bilinçsiz tüketimi sonucu doğaya salınan karbon emisyonları atmosfere yayılarak ekolojik dengeye zarar vermektedir. Bunun sonucu olarak küresel ısınma, deniz seviyelerinin yükselmesi, buzulların erimesi, iklim değişikliği gibi dünyamız açısından geri dönüşü olmayan önemli problemlere yol açmaktadır. Enerji kullanımının sektörlere göre dağılımı araştırıldığı zaman azımsanmayacak bir kısmı inşaat sektöründe tüketilmektedir. Binalarda enerji tasarrufu sağlamak amacıyla tasarımda sürdürülebilir düzenlemeler önem kazanmıştır. Bu çalışmada enerji etkin yapı tasarımı olan pasif ev tasarım yaklaşımı doğrultusunda ılımlı kuru iklim bölgesi (Konya ili) özelinde öneri proje sunulması amaçlanmıştır. Belirtilen amaç doğrultusunda pasif ev standartları ile ilgili literatür taraması yapılarak pasif ev standartlarına ait kriter ve değerlere yer verilmiştir. Sonrasında Konya ili için enerji ihtiyacını en aza indirecek pasif ev tasarım kriterleri uygulanarak tasarlanan küçük ölçekli konut proje verileri Pasif Ev Planlama Paketi (PHPP) programına veri girişi yapılarak aktarılmıştır. Daha sonra program sayesinde yapının ısıtma yükü, yapı bileşenlerinin U değerleri gibi veriler elde edilerek pasif ev standartlarına uygun çözümlemeler yapılmıştır. Konya iklimi için gerekli yalıtım kalınlıkları ve tasarım kriterleri belirlenerek pasif ev tasarımı önerilmiştir. Pasif ev standartları sayesinde enerji etkin tasarım ile enerji koruma, güneş enerjisinden yararlanma hedeflenmiştir. Elde edilen veriler doğrultusunda Konya ilinde mevcut yapı tekniklerinden çok uzaklaşmadan bölgeye uygun tasarlanan iyi yalıtım, ısı geçirmez yapı kabuğu, ısı köprüsüz detaylar, yüksek yalıtımlı pencere ve kapı sistemleri ve ısı geri kazanımlı mekanik havalandırma yapılarak yüksek verimli pasif ev tasarlanabildiği sonucuna varılmıştır. Konya ili için tasarlanan küçük ölçekli yapıda pasif ev standartlarının Ülkemizde yaygınlaşması ve bu standartların yapılara aktarılması hedeflenmiştir.
Yeşil liman yaklaşımı ve liman işletmelerinde sürdürülebilirlik
Dünya ve ülkemiz ticaretinin yaklaşık % 90'ı denizyolu ile yapılmakta olup, bu durum liman işletmelerinin yoğunluğunu ve önemini gitgide arttırmaktadır. Yoğunlaşan deniz trafiği ve artan yük hacmine bağlı olarak, limanlar ve liman geri sahaları baskı altında kalmaktadır. Ülkemizde birçok liman işletmesinin şehir merkezlerinde ve dar bir alanda hizmet verdiği dikkate alındığında, liman operasyonları kaynaklı kirliliğin hem liman çalışanlarını hem de şehir yaşamını doğrudan etkilediği görülmektedir. Günümüzde gemi operatörleri, hizmet aldıkları liman işletmelerinin çevre ile iş sağlığı ve güvenliğine ne kadar önem verdiklerini göz önünde bulundurmaktadırlar. Dolayısıyla diğer sektörlerde olduğu gibi liman işletmeciliğinde de çevre duyarlılığı önemli bir rekabet ve prestij unsuru haline gelmektedir. Dünya denizcilik sektöründe deniz ve liman alanlarında kirlilik tehlikesini azaltmak amacıyla uluslararası sözleşmeler, çevresel mevzuat ve politikalar hazırlanmakta ve geliştirilmektedir. Tüm bu yasal zorunlulukların yanı sıra, sosyal sorumluluk bilincinin arttırılması ve etkin kullanımı amacıyla "Yeşil Liman" kavramı geliştirilmiştir. Denizcilik sektöründe öncü ülke limanlarındaki yeşil liman uygulamalarına bakıldığında, yasal dayatmalardan ziyade, limanlar tarafından gönüllü olarak kendi çalışmaları ile gerçekleştirildiği görülmektedir. Limanlar için yeşil strateji gözetilerek yürütülen tüm programların temel amacı; limanlarda çevresel, ekonomik ve sosyal sürdürülebilirliğin sağlanmasıdır. Yeşil liman yaklaşımında, çevresel duyarlılığın arttırılması ve limanın operasyonlarına yenilikçi teknolojilerle sürdürülebilir uygulamalar entegre edilmesi benimsenmektedir. Böylece limanın faaliyetleri sırasında etkin çevre bilinci ile hareket edilmesi ve dolayısı ile doğal kaynakların korunması, çevre kirliliğinin ve liman operasyonlarının çevre üzerindeki baskısının azaltılması sağlanır. Yeşil liman yaklaşımının temelini, çevresel açıdan performansı yüksek liman işletmeciliği oluşturmaktadır. Bu bağlamda limanlarda sürdürülebilir bir liman faaliyetini sağlamak adına; atık oluşumu, su kalitesi, hava kirliliği, enerji tüketimi, gürültü kirliliği, gemiler kaynaklı kirlilikler, iş sağlığı ve güvenliği gibi bir çok konu ele alınmaktadır. Bu çalışma kapsamında da son yıllarda önemi gitgide artmakta olan ve sürdürülebilir bir işletmecilik anlayışının benimsendiği yeşil liman kavramı ve yine çevre konuları arasında en dikkat çekici konulardan biri haline gelmiş olan iklim değişikliği ve karbon ayak izi konuları incelemeye alınmıştır. Bir liman işletmesinde karbon ayak izi değerlendirmesinin nasıl yapılabileceğine ilişkin örnek bir uygulama ortaya konmuştur. ISO 14064-1 standardı çerçevesinde, IPCC ve GHG Protocol metodolojileri kullanılarak yapılan hesaplama sonucunda limanın karbon ayak izi belirlenmiştir. Limanın karbon ayak izinde, hesaplamaya dahil edilen emisyon kaynaklarından; liman genelindeki elektrik kullanımının % 41,78, kara yolu harici araçların % 39,22, lastik tekerlekli mobil liman vinçlerinde elektrik kullanımının % 15,17, kalorifer kazanının % 1,76, kara yolu araçlarının % 1,44, mutfak ocaklarının % 0,34, jeneratörün % 0,19, makine-ekipmanların % 0,06, kaynak işlemlerinin ise % 0,04 paya sahip olduğu görülmüştür. Liman sınırları içerisinde çevre kalitesinin iyileştirilmesine yönelik bir takım uygulamalar söz konusudur. Çalışma kapsamında limanın 2015 yılı karbon ayak izi hesaplaması dışında, limanda yapılan çevresel iyileştirmeler olan 2014 yılında led aydınlatmaya ve 2015 yılında E-MHC kullanımına geçilmesi uygulamalarının sera gazı emisyonu miktarındaki etkisi gözlemlenmiştir. Limanda yapılan çevresel iyileştirme çalışmalarının sera gazı emisyonu miktarında toplam % 14 düşüş sağladığı belirlenmiştir. Limanlarda karbon ayak izi değerlendirmesinin yapılması iklim değişikliğine etkinin belirlenmesi açısından önemlidir. Ülkemizde başlatılan Yeşil Liman Projesi kapsamında da ileriki dönemde zorunlu hale getirileceği bilinen sera gazı emisyonu hesaplaması, sürdürülebilir liman anlayışının önemli bir parçasını oluşturmaktadır.
Okul yöneticilerinin küresel iklim değişikliğine ilişkin bilgi, tutum ve davranışların incelenmesi
Bu çalışmanın amacı okul yöneticilerinin küresel iklim değişikliği ile ilgili davranış, tutum ve bilgilerinin incelenmesidir. Bu kapsamda İstanbul'da eğitim veren kurumsal bir özel okulda görev yapan 114 okul yönetici üzerinde araştırma yapılmıştır. Katılımcılardan; Çevre Dostu Davranış Ölçeği, Küresel Isınma Tutum Ölçeği ve Küresel Isınma Bilgi Ölçeği kullanılarak hazırlanmış anket formları online görüşme yöntemi kullanılarak toplanmıştır. Toplanan verilerin analizinde IBM SPSS Statistics 24.00 programı kullanılmıştır. Okul yöneticilerinin küresel ısınma bilgi ve tutum düzeyleri, çevre dostu davranış tutumlarının cinsiyet ve eğitim düzeylerine göre karşılaştırılması için bağımsız örneklem T testi; mesleki kıdem süresine göre karşılaştırılması için tek yönlü varyans analizi (ANOVA) uygulanmıştır. Sürekli değişkenler arasında korelasyon için ise Pearson korelasyon analizi yapılmıştır. Yapılan analizler sonrasında ulaşılan bulgulara göre; küresel ısınma bilgi düzeyi ile küresel ısınma tutum düzeyi arasında pozitif yönde, küresel ısınma bilgi düzeyi ile çevre dostu davranış tutumu arasında pozitif yönde ve küresel ısınma tutum düzeyi ile çevre dostu davranış tutumu arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğu tespit edilmiştir.
Meteorolojik kuraklık analizindeki belirsizlik yaratan unsurların irdelenmesi
Küresel ısınmanın gelecekteki etkilerinin öngörülüp su ihtiyacı açısından önlemlerin alınabilmesi için kullanılan hesap yöntemlerinin gerçekçiliğinin matematiksel olarak sorgulanma ihtiyacı duyulmaktadır. Bu nedenle, meteorolojik kuraklık analizinde kullanılan PET(Potansiyel Evapotranspirasyon), GCM(Genel Döngü Modeli) , RCP(Temsili Kotasyon Rotaları) modellerinin oluşturduğu belirsizliklerin belirlenmesi gerekmektedir. Aksi durumda bir ya da birden fazla havza üzerinde yapılacak gelecek senaryolarının ne denli hatalı olabileceği öngörülemeyecektir. İşbu çalışmada söz konusu model ve yöntemlerin oluşturduğu sonuçlar varyans analizine(ANOVA) tabi tutulmuş ve ortaya çıkan sonuçlar incelenmiştir. Belirsizliği yaratan her bir unsurun ne ölçüde belirsizlik yarattığı belirlenmeye çalışılmıştır. Ayrıca söz konusu belirsizliğin ne kadarının tarihsel verilere ne kadarının projeksiyonlara etki ettiği görülmeye çalışılmıştır. Çalışmada öncelikle Gördes havzasının tüm ölçüm istasyonlarının sıcaklık(T) ve yağış(P) verileri alınmış, bu veriler havzayı modelleyecek şekilde optimize edilmiştir. Sonrasında havzanın tümünün yükselti, enlem ve boylam değerleri tüm havzayı modelleyecek şekilde optimize edilmiştir. Ardından 12 adet PET modeli MATLAB programı yardımıyla oluşturmuştur. PET modellerinden alınan potansiyel evapotranspirasyon değerleri yağış değerleriyle birlikte Standartlaştırılmış Yağış ve Evapotranspirasyon Endeksine(SPEI) tabi tutulmuştur. Bölgenin kuraklık analizi yapıldıktan sonra GCM modellerinin ölçek indirgemeleri yapılmış ve Gördes Havzasını modelleyecek hale getirilmiştir. 1980-2006 yılı takvim verileri 1981-2005 yılı su verilerine dönüştürülmüş ve her modelin aynı veriyle çalıştığından emin olunmuştur. Sonrasında GCM ve RCP modellerinin projeksiyonları 2020-2050 su yılları arasında yine MATLAB programı yardımıyla programlanarak 2 Adet RCP, 12 Adet GCM ve 12 Adet PET modelinin sonuçları alınmıştır. Daha sonra bu sonuçlara yine aynı program yardımıyla varyans analizi (ANOVA) uygulanmıştır. Varyans analizinden çıkan sonuçlar yardımıyla önce meteorolojik kuraklığa etki eden faktörler bulunmuş daha sonra bu faktörlerin tarımsal kuraklığa olan etkileri de araştırılmıştır. Çalışmada PET hesaplarının gözle görülür bir belirsizlik yaratmadığı GCM verilerinin ise belirsizliği asıl oluşturan unsur olduğu görülmüştür. Tüm bulunan sonuçlar ve belirsizliğe neden olan öğeler bu çalışmanın sonuç kısmında tartışılmış ve konu ile ilgili çalışan araştırmacılara gerekli önerilerde bulunulmuştur.
Ekolojik göç - mültecilik
Çalışmada küresel ısınma ve iklim değişikliğinin göç olgusu üzerindeki etkileri ele alınmaktadır. Yapılan araştırmalar, karanın buzul çağında bir milyon yıldır devam eden sert bir iklim değişikliği yaşayabileceğini göstermektedir. Üstelik insanlık M.Ö. 8000-7000 yılları arasındaki dönemde çeşitli derecelerde iklim değişiklikleri yaşamıştır. Ayrıca bu değişiklikler kademeli olarak ve doğal faktörlerle gerçekleşmiştir. Ancak sanayi devriminden bu yana tarihte ilk kez insan merkezli olarak tetiklenen bir iklim değişikliği yaşanmıştır. Atmosferde sera gazı birikmiş ve karbondioksit salınımı artmıştır. Bu faktörler, küresel olarak ısı oranlarının yükselmesini etkilemektedir. Bu durum, Afrika ve Asya gibi kıtasal alanlarda kuraklık oluşturacak güce sahiptir. Küresel ısınma, özellikle az gelişmiş ülke vatandaşları açısından insan hayatını dramatik bir şekilde etkileyebilecek düzeyde su kıtlığına, gıda krizlerine ve bulaşıcı hastalıklara neden olabilmektedir. Açıkçası durum bu insanları daha yaşanabilir alanlara doğru göç etmeye mecbur bırakacak niteliktedir. Spesifik olarak, Kuzey Avrupa ve ABD gibi ekonomik olarak gelişmiş ve daha yaşanabilir ülkeler açısından göç talebi ve yasa dışı/yasal göç konusunun kaçınılmaz olarak gündeme gelmesi beklenmelidir. Bu amaçla küresel ısınma, iklim krizi ve göç gibi konular incelenmiş, iklim değişikliğinin uzun vadede göç olgusuna doğrudan etkisi olduğu sonucuna varılmıştır.
Küresel iklim krizinde sektörel yeşil dönüşüm: Türk lojistik sektörü için bir model önerisi
Yerküreyi ve üzerinde yaşayan tüm canlıları olumsuz etkileyen küresel iklim değişikliğinin en büyük nedenlerinden biri fosil yakıt kullanımıdır. Günümüzde lojistik sistemlerin ihtiyaç duyduğu enerjinin üretimi de çok büyük bir oranla fosil yakıtlardan sağlanmaktadır. Bu durum lojistik sistemlerin küresel ısınma üzerinde önemli bir paya sahip olmasına neden olmaktadır. Son yıllarda yerkürenin artan sıcaklık ortalamaları ve küresel ısınmanın gözle görülen etkileri devletleri karbon salınımının etkilerini azaltmaya yönelik tedbirler almaya zorlamıştır. Bu amaçla sektörlerin enerji kullanımını azaltmayı hedefleyen politikaların önemi gün geçtikçe artmaktadır. Türkiye konumu itibariyle küresel iklim değişikliğinden en çok etkilenen ve gelecekte de en fazla etkilenmesi beklenen ülkeler arasındadır. Ayrıca ticaretinin büyük bir kısmını Avrupa Birliği ile yapmaktadır. Bu nedenle Avrupa Birliğinin Yeşil Mutabakatında koymuş olduğu 2050 yılı net sıfır emisyonu hedeflerine paralel politikaların benimsenmesi önemlidir. Avrupa Birliği Komisyonu, Yeşil Avrupa Mutabakatı ile 2050 yılına gelindiğinde karbon nötr olmak amacıyla birçok farklı hedef ortaya koymuştur. Bu amaçla hem Avrupa Birliği genelinde hem de ülkeler özelinde çeşitli politikalar uygulanmaktadır. Bu tezin amacı Türk lojistik sektörünün çevreci dönüşüm sürecinde her bir taşıma modu için referans olabilecek bir model ortaya koymaktır. Bu amaçla ilk aşamada birlik genelinde karbon salınımında etkin olan ülkeler Veri Zarflama Analizi yöntemiyle incelenmiştir. Almanya, Fransa, Estonya, Hollanda ve İtalya tüm taşıma modlarında kurulan modellerde en fazla etkin çıkan ülkeler olmuştur. Ayrıca demiryolu taşımacılığı en fazla sayıda ülkenin etkin bulunduğu taşıma modu olmuştur. Akademik yazında yapılan taramalar ile etkin olan ülkeleri öne çıkaran uygulamalar belirlenmiştir. Bu uygulamaların hangilerinin Türkiye için önceliklendirilmesi gerektiği ise sektör profesyonelleri ile yapılan görüşmelerle içerik analizi yöntemiyle elde edilmiştir. Elde edilen bulgular, her bir taşımacılık modu için farklı uygulamaların önceliklendirilmesi gerektiğini göstermektedir. Bununla birlikte, lojistik merkez ve demiryolu yatırımlarının arttırılmasının tüm sistem genelinde emisyonları azaltacağı görülmüştür. Ayrıca, kamu tarafından ortaya konan hedeflere ulaşabilmek için gereken kanuni düzenlemelerin yetersiz olduğu anlaşılmıştır. Çevreci dönüşüm için hayata geçmesi gereken birçok uygulamada, kamu otoritesinin teşvik mekanizmasının ve denetleyici rolünün önemi de görülmektedir. Çalışmadan elde edilen sonuçlar, politika yapıcılara ve çevreci dönüşüm sağlamak isteyen işletmelere yol gösterici olabilir.
Bağ rotalarının turizmin gelişmesine ve bölgesel kalkınmaya etkisi: Denizli örneği
Bu çalışmanın temel amacı Denizli'de oluşturulmaya çalışılan bağ rotalarının Denizli turizmine ve Denizli'nin bölgesel kalkınmasına etkilerini ortaya koymaktır. Turistlerin farklı istekleri, seyahat ettikleri yerlerde alternatif turizm deneyimleri yaşamalarına neden olmaktadır. Bugün, turistlerin farklı deneyimler arayışında olmaları nedeniyle, şarap turizmi dünya genelinde ve Türkiye'de en ilgi çekici alternatif turizm dallarından biri haline gelmiştir. Son yıllarda, bu turizm türü giderek popülerlik kazanmaktadır. Bağ rotalarını ziyaret etmek turistlere farklı şarap türlerini tatmanın yanı sıra yöreyi de deneyimleme imkânı verir. Üstelik bu bölge Denizli örneğinde görülebileceği gibi turistlere sadece doğal güzellikleri değil bununla birlikte tarihin büyülü atmosferini de sunabilecek imkânlara da sahipse bu deneyimden sağlanacak tatmin daha da artabilecektir. Denizli ilinin şarap zenginliği, geniş bir coğrafi bölgeye yayılmış olan şaraphanelerinin çeşitli şarap türlerini üretmelerine, iyi ve kaliteli şaraplar sunmalarına dayanmaktadır. Bölgede şarap üretiminin tarihi antik çağlara kadar gitmektedir. Dolayısıyla bu bölgede şarap üretiminin binlerce yıllık bir geçmişi vardır. Bu nedenle bu tezin araştırma alanı olarak Denizli seçilmiştir. Bu bölgede bağ rotaları hakkında daha önceden yapılmış bir araştırma bulunmamaktadır. Araştırma kapsamında Çal Bağ Yolu Rotasını oluşturan dört adet şaraphane seçilmiştir. İnceleme çerçevesinde bilgiler katılımcı gözlem ve işletmelerden yarı yapılandırılmış görüşme yöntemi ile elde edilmiş ve değerlendirilmiştir. Çal Bağ Yolu Rotası üzerine yapılan bu çalışma, Denizli ilinin turizm potansiyelini artırma ve bölgesel kalkınmayı destekleme yönündeki önemli bir adımı temsil etmektedir. Çalışmanın sonuçları, Çal Bağ Yolu'nun şarap turizmi ve gastronomi alanında güçlü bir cazibe merkezi olabileceğini göstermektedir. Bu çalışmada, Çal Bağ Yolu Rotasının Denizli ilinin turizm potansiyeline katkıda bulunabilmesi ve önemli bir değer haline gelebilmesi açısından, karşılaşılan zorlukların aşılabilmesine ve rotanın daha geniş kitlelere ulaşabilmesine yönelik önerilerde bulunulmuştur.