Endometrium
112 theses under this subject heading
Kliniğimizde endometrial biyopsi sonucu maling olan hastaların frozen ve ana patoloji sonuçlarının değerlendirilmesi
Endometrium kanserinin tedavisinde primer tedavi cerrahidir . endometrial biyosi sonucu EK olan hastaların frozen ve ana patoloji sonucuyla uyumunu beliriemek ve frozen yapılan hastalar da cerrahi sürede frozenda tümör histolojisi, grade , servikal tutulumu tümör capi ve myometrial uyumu yönlendirilmesinde oldukça önemlidir. Frozen inceleme ile düşük riskli hastalarda gerekli olmayan cerrahiyi yapmamak hastanın ameliyat süresini, morbiditesi ve maliyeti önemli boyutta azaltır. Yüksek riskli hastalarda ise uygun cerrahinin yapılması hastanın yaşam süresini belirgin olak etkiler . Bu çalışmanın amacı endometrial biyopsi sonucu endometrium karseri olan hastalada frozen inceleme ile ana patoloji arasında uyum oranını değerlendirmek ve ayrıca frozen incelemenin intraoperatif uygun cerrahi tedavi yönetimini değelirlemektir Bu çalışmaya 01 Ocak 2018 ve 30 Aralık 2022 tarihleri arasında, endometrial biyopsi sonucunda endometriun karsinom saptanması nedeniyle Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı bölümünde 81 hasta cerrahisi yapılan, frozen ve ana patolojisi mevcut olan 81 hasta tümör çapı,myometrial invazyon, tümör histolojisi, grade ve servikal tutulum açısından retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların kliniko-patolojik verileri hasta dosyaları ve hastane bilgi sisteminden elde edildi. Çalışmada elde edilen bulgula istatistiksel analizler için IBM SPSS Statistics 22 (IBM SPSS, Türkiye) programı kullanıldı. Çalışma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metodların (Ortalama, Standart sapma, frekans) yanısıra niceliksel parametreler arasındaki uyumun belirlenmesinde Sınıf içi korelasyon katsayısı (ICC), niteliksel parametreler arasındaki uyumun belirlenmesinde Kappa uyum katsayısı hesaplandı. Sonuçlar %95 güven aralığında ve anlamlılık p<0.05 düzeyinde değerlendirildi Hastaların Yaş ortalamaları 62,84±8,024 yıldır.en genç hasta 36 yaşında en yaşlı hasta 83 yaşındadır.. Ameliyat süreleri 90 dk ile 150 dk arasında değişmektedir. endometrial biyopsi sonucu EK olan ana patolojide 2 hastanın sonucu beninğ saptanmiştır. %2,4(2/81) Bu hastaya biyopsi sonucu uyumsuzluğu nedeniyle gereksiz cerrahi yapılmiştır.Frozen incelemede ise 3 hasta beninğ( %3,6( 3/81) )saptanmiştır.frozen ile ana patoloji tanısı arasındakı uyum oranı grade, myometrial invazyon, , tümör çapı ve servikal tutulum için Kappa uyumu sırasıyla , %66,4, %77,1, %83,4 ve %97,6 saptandı. 81 hastanın myometrial invazyon ve grade uyumsuzlugu nedeniyle 25 fazladan lenfoktomi yapıldı.2 hastada grade ve myometerial uyumsuzluk nedenıyle gerekli olan cerrahi tedavi yapılmamıştır.Bu çalışmada sonuçlarına bakıldığında biyopsi, frozen ve ana patoloji karsılastırıldığında sonuçlar orta düzeyde uyumlu ve frozen incelemenin yüksek ve düşük riskli endometrium kanserinin ayırt etmede ve dolayısıyla cerrahi planlamada etkinliğinin ve güvenilirliğinin istatistik anlamlı olduğu görüldü. Frozen ve ana patolojide grade ve myometrial invazyon orta derecede uyumdur.tümör çapı ve servikal tutulum arasında neredeyse mükemmele yakın uyum saptanmıştır. Bu faktörler, endometrium kanseri olan hastalarda lenfadenektomi gerekliliği ile ilgili intraoperatif karar vermeyi yönlendirmek için kullanılabilir.
Endometrial stromal hücrelerde ovaryan hormonlar ile CKAP4 ilişkisinin incelenmesi
Endometrial stromal hücreler menstrüel siklus ve desidualizasyonda ovaryan hormonların etkisi ile değişikliklere uğramaktadır. Bu süreçlerdeki aksaklıklar; infertilite, tekrarlayan gebelik kayıpları, preeklampsi gibi klinik sonuçlarla karşımıza çıkabilmektedir. CKAP4'ün endometrial stromal hücrelerde varlığı bilinmekle birlikte; ovaryan hormon değişikliklerine verilen CKAP4 ekspresyon yanıtı ve desidualizasyon ile ilişkisi bilinmemektedir. Bu amaçla steroid hormonlar (Medroksiprogesteron asetat (MPA) ve 17-β-östradiol (E2)) ve/veya cAMP ile uyarılan ve uyarılmayan stromal hücreler 6 grup (kontrol, E2, MPA, cAMP, E2+MPA, E2+MPA+cAMP) oluşturularak 3, 6 ve 9 gün sonunda PRL düzeyi ELISA, CKAP4 immün reaktivitesi akım sitometri, sito-ELISA ve immünofloresan yöntemleri ile gösterilmiş; CKAP4 ve PCNA ekspresyonu western blot yöntemi ile kantitatif olarak belirlenmiştir. CKAP4'ün endometrial stromal hücrelerde hücre membranı, sitoplazma ve çekirdekte varlığı gösterilmiştir. E2 uygulaması CKAP4'ü sitoplazmada artırırken; MPA ve E2+MPA gruplarında sitoplazmada 6. günde pik 9. günde gerileme gözlenmiştir. Desidualizasyon oluşturulan gruplarda (cAMP, E2+MPA+cAMP) hem sitoplazmada hem de hücre membranında arttığı saptanan CKAP4 ekspresyonu, desidualizasyon ile sitoplazmada CKAP4 sentezinin ve hücre membranına transferinin arttığını göstermiştir. Sonuç olarak, CKAP4 ekspresyonunun steroid hormonlardan etkilendiği, desidualizasyonda CKAP4'ün arttığı gösterilmiştir.
Seröz endometrium kanserli olgularda tedavi sürecinin klinik sonuçlara etkisinin değerlendirilmesi
Endometrium kanseri tüm dünyadaki kadın kanserleri arasında en sık görülen altıncı kanserdir. Seröz endometrium kanseri sıklık açısından endometrioid histolojik alt tipten sonra ikinci olarak gelmektedir ve endometrium kanseri vakalarının %10'unu oluşturmaktadır. En önemli özelliği ise endometrium kanseri ilişkili ölümlerin %40'ından seröz alt tipin sorumlu olmasıdır. Çalışmamızda merkezimizde takip edilen seröz endometrium kanserli hastaların klinik sonuçlarındaki değişiklikleri; evrelerine, cerrahi özelliklerine, patolojik özelliklerine ve tedavi stratejilerine göre tanımlamak amaçlanmıştır. Çalışmamıza Haziran 2001 ile Kasım 2022 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Jinekolojik Onkoloji Kliniğinde tedavi edilen 118 endometrial seröz karsinomlu hasta dahil edilip retrospektif olarak incelenmiştir. Hasta grubumuzun ortalama yaşı 66,1'dir (66,1±8,24) ve tüm hastalar cerrahi olarak yönetilmiş olup %78'i cerrahi olarak tam evrelenmiştir. Ortalama takip süremiz 30 ay (6-219) olarak saptanmıştır. 5 yıllık genel sağ kalım oranı %45,5'tir. Çalışmamızda özellikle ileri evrelerde (evre III veya IV) yapılan lenfadenektominin (p=0,04) genel sağ kalıma anlamlı katkı sağladığı, yapılan rutin omentektominin ise herhangi bir katkı sağlamadığı gösterilmiştir. Yapılan çok değişkenli Cox analizlerine göre yaş ≥60 (HR=3,52 [%95 CI: 1,17–10,57], p=0,25), yüksek serum CA 125 düzeyleri (HR=2,07 [%95 CI: 1–4,3], p=0,04) ve FIGO 2023'e göre evre III veya IV hastalığa (HR=1,18 [%95 CI: 1,06–1,31], p=0,002) sahip olmanın genel sağ kalım açısından bağımsız prognostik faktörler olduğu belirlenmiştir. Yeni FIGO 2023 evrelemesinin eskisiyle karşılaştırılması sonucunda seröz endometrium kanserli hastaların erken evrede olanlarının evrelerinin yükseldiği tespit edilmiştir. Sağ kalımı anlamlı etkileyen faktörler olarak saptanan lenfovasküler alan invazyonu ve servikal tutulumun yeni evreleme sisteminde seröz endometrial kanserli hastalar için evre belirlenmesinde kullanılmaması dikkat çekmiştir. Bununla birlikte, ROC analizinde her iki evrelemenin performansının benzer olduğunu gözlemlenmiştir. Anahtar kelimeler: Seröz endometrium kanseri, sağ kalım, cerrahi evreleme
Mikrosatellit instabilitesi olan endometrium kanserli olguların klinik, patolojik ve genetik verilerinin değerlendirilmesi
En sık görülen jinekolojik kanser olan endometrium kanseri; 2013 yılında, Kanser Genom Atlası (TCGA) tarafından endometrial kanser gelişiminin moleküler genetik temelini analiz etmiş, mutasyon yükü ve kopya sayısı değişikliklerine dayalı olarak dört moleküler alt sınıf tanımlanmıştır. Bu alt gruplardaki moleküler belirteçlerin tümörün histo-patolojik özelliklerinden daha güçlü prognostik belirteçler olduğu yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Bu çalışma 1 Ocak 2019 – 30 Mart 2021 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'nda histerektomi ameliyatı olup patoloji sonucu endometrium kanseri gelen hastaların tümör dokularında MSI sıklığını belirlemek, MSI tümörü olan hastalarda uygulanan tedavilerin prognoza olan etkilerini incelemek; test kriterlerine uygun hastaları LS açısından değerlendirmek ve klinik, patolojik ve genetik verilerin birleştirilerek literatüre katkı sağlanması amaçlanmıştır. Çalışma grubunda toplamda 174 hasta vardı. Bu hastalardan 61 (%35,1) tanesinde MMR kaybı tespit edildi, 112 (%64,4) hastada ise kayıp izlenmedi. MMR'de kayıp olup olmamasının tedavi üzerindeki etkisine bakıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark yaratan bağımsız bir değişken izlenmedi. Toplamda 4 hastada Lynch Sendromu tespit edildi. Bu hastalara genetik danışmanlık önerildi. Sonuç olarak önümüzdeki yıllarda moleküler sınıflandırma, moleküler alt gruba yönelik adjuvan tedavi yaklaşımlarının ve bireyselleştirilmiş tedavilerin temeli haline gelecektir. Anahtar Kelimeler: Endometrium Kanseri, Moleküler Sınıflama, Mismatch Repair, Lynch Sendromu
Yüksek dereceli endometrial stromal sarkom olgularının morfolojik, immünohistokimyasal, moleküler ve klinikopatolojik özelliklerinin değerlendirilmesi
Yüksek dereceli endometrial stromal sarkomlar (ESS) YWHAE-NUTM2 füzyonu gösteren uterin malign mezenkimal tümörlerdir. Son yıllarda literatürde BCOR gen değişiklikleri gösteren yüksek dereceli ESS olguları bildirilmiştir. Bu çalışma ile arşivimizdeki YWHAE veya BCOR gen translokasyonu içeren ESS'lerin saptanması, bu tümörlerin morfolojik, immünohistokimyasal ve klinik özelliklerini değerlendirilmesi ve BCOR'un immünohistokimyasal olarak düşük ve yüksek dereceli ESS'lerdeki tanısal değerinin sorgulanması amaçlanmıştır. 2000-2019 yılları arasında tanı almış 194 uterin sarkom arasından uygun kriterleri sağlayan 39 olgu seçildi. YWHAE ve BCOR floresan in situ hibridizasyon (FISH) ve BCOR, CD99 ve CD56 İHK çalışmaları yapıldı. Ayrıca karakteristik özeliklere sahip 20 leiomyosarkoma BCOR immünohistokimyası uygulandı. Altı olguda YWHAE veya BCOR translokasyonları saptandı. Beş olgu yüksek dereceli morfoloji ve YWHAE translokasyonu sergilemekteydi. Bir olguda belirgin mikzoid stroma ve BCOR translokasyonu saptandı. İmmünohistokimyasal çalışmalarda YWHAE translokasyonu içeren olguların biri hariç hepsi BCOR, CD99 ve CD56 pozitifliği gösterirken, BCOR translokasyonu içeren olgu BCOR ve CD56 ile negatifti. Üç olguda radyolojik incelemelerde akciğer veya karaciğer metastazı ve uterus dışı yayılım izlendi. Takibine ulaşılabilen dört olgu postoperatif 34, 20, 18 ve 4 aylarda eksitus olmuştur. Sonuç olarak, yüksek dereceli ESS'ler kötü klinik gidişe sahip agresif tümörlerdir. YWHAE translokasyonu gösteren yüksek dereceli ESS tanısında BCOR İHK'sı yararlı bir belirteçtir ancak farklı tümörlerde de pozitif olabildiğinden kesin tanı için FISH gibi moleküler çalışmalar gereklidir. Mikzoid stroma varlığı ve moleküler çalışmaların BCOR translokasyonu gösteren yüksek dereceli ESS'lerin tanısında önemli olduğu, BCOR İHK'sının tanıda yeterli olmayabileceği görülmüştür.
Endometrioma tedavisinde alkol ile skleroterapi sonuçlarının değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada amacımız endometrioma tedavisinde alkol ile skleroterapinin etkinliğini ve güvenilirliğini araştırmaktır. Gereç-Yöntem: 01 Ocak 2015-15 Mart 2021 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Radyoloji Anabilim Dalı Non-vasküler Girişimsel Radyoloji Ünitesi'nde ovaryan endometrioması transabdominal veya transvajinal giriş ile iğne veya kateter aracılığıyla alkol ile skleroterapi yöntemi uygulanarak tedavi edilmiş 55 hastanın (ortalama yaş 30, yaş aralığı 15-40) işlem öncesi, işlem ve işlem sonrası takip bulguları retrospektif olarak değerlendirilmiştir. İşlem sonrası takip bilgilerine ulaşılan 51 hasta (68 kist) çalışmaya dahil edilmiştir. Tedavi sonrası teknik ve klinik başarı oranları, kistlerin maksimum boyutları ve hacimlerindeki, hastaların ağrı şikayetlerindeki, serum CA-125 ve serum AMH seviyelerindeki azalma oranları, komplikasyonlar, hastanede kalış süreleri, takip süreleri ve rekürrens oranları değerlendirilmiştir. Tedavide kullanılan 2 farklı giriş yolu ve 2 farklı tekniğin klinik başarı oranları karşılaştırılmıştır. Esas şikayeti ağrı (n=40) ve infertilite (n=11) olan hastaların tedavi sonuçları ayrı ayrı değerlendirilmiştir. Ayrıca, derin infiltratif endometriozis varlığının, tedavi edilen kistlerin bir veya her iki overde yerleşiminin, aynı hasta grubunda boyutu nedeniyle tedavi edilmeden izlenen kist varlığının tedavi sonuçlarına etkisi değerlendirilmiştir. Bulgular: Teknik başarı oranı %100 olarak saptanmıştır. Minör komplikasyon izlenmemiştir. Tek majör komplikasyon (%2) 1 hastada izlenen kavite enfeksiyonu idi. Hastanede ortalama kalış süresi 0.7 (SS, ± 0.4) gün olarak saptanmıştır. Ortalama takip süresi 14.5 (SS, ±11.0; minimum 1.0 ay; maksimum 55.0 ay) ay idi. Bir hastanın iki kistine (%3) rekürrens nedeniyle ikinci seans alkol ile skleroterapi yapılmıştır ve klinik başarı oranı %100 olarak saptanmıştır. Tedavi edilen tüm hastalarda kistlerin maksimum boyutları ve hacimlerinde, ağrı şikayetlerinde, serum CA-125 seviyelerinde anlamlı azalma izlenmiştir (p<0.05). Ovaryan rezervin güvenilir bir belirteci olan serum AMH seviyelerinde ise istatiksel anlamlı düşüş izlenmemiştir (p>0.05) ve ortalama serum AMH seviyelerinde tedavi öncesine göre artış saptanmıştır. İnfertilite şikayeti ile tedavi edilen hastalarda (n=11) gebelik oranı %54, ağrı şikayeti ile tedavi edilen, infertilite sorunu olmayan ve gebelik isteği bulunan hastalarda (n=2) ise bu oran %100 olarak saptanmıştır. Tedaviden önceki serum AMH seviyelerinin tedavi sonuçlarını etkilemediği (p>0.05) ve alkol ile skleroterapi öncesi hasta seçiminde serum AMH seviyesi için bir alt sınır olmadığı ortaya konmuştur. İğne aracılığıyla tedavi tekniğinde rekürrens oranı %6 (n=2) iken kateter aracılığıyla tedavi tekniğinde rekürrens saptanmamıştır. Kateter tekniği, transabdominal giriş yolu ve transabdominal kateter aracılığıyla tedavi edilen kistlerde tedavi sonrası daha belirgin küçülme izlenmiş olup (p<0.05) bunun sadece uygulanan tedavi tekniği ile değil, bu hasta grublarında izlenen tedavi öncesi büyük kist boyutları (p<0.05) ile de ilişkili olabileceği düşünülmüştür. Tedavi öncesi kistlerin hacimlerinin büyük olmasının tedavi sonrasında kistlerin maksimum boyut ve hacimlerinde daha belirgin azalma ile ilişkili olduğu gösterilmiştir (p<0.05). Ayrıca, tedavi edilen kistlerin boyutlarından bağımsız bir şekilde ovaryan rezervin korunduğu, serum AMH seviyelerinde düşüş olmadığı (p>0.05) saptanmıştır. Tedavi sonrasında kistlerin maksimum boyutları ve hacimlerindeki azalma oranlarının derin infiltratif endometriozisi olan hasta grubunda daha az olduğu gösterilmiştir (p<0.05). Derin infiltratif endometriozis varlığının ağrıdaki azalma derecesini etkilemediği izlenmiştir (p>0.05). Ayrıca, derin infiltratif endometriozis varlığının alkol ile skleroterapi sonrasında ovaryan rezervde azalma ile ilişkili olmadığı (p>0.05) saptanmıştır. Aynı hasta grubunda boyutu nedeniyle tedavi edilmeden izlenen kist varlığının ovaryan rezerv üzerinde negatif etkisinin olabileceği saptanmıştır (p<0.05). Kistlerin hacimlerindeki azalmanın tek overdeki kisti tedavi edilen hasta grubunda her iki overdeki kisti tedavi edilen hasta grubuna göre daha belirgin (p<0.05) olduğu saptanmıştır. Her iki overdeki endometriomanın alkol ile skleroterapisinin tek overdeki endometrioma tedavisine göre ovaryan rezervde azalmaya neden olmadığı gösterilmiştir (p>0.05). Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre, alkol ile skleroterapi endometrioma tedavisinde yüksek klinik başarı oranı, düşük komplikasyon oranı, düşük rekürrens oranı ve kısa hastanede kalış süresi ile ovaryan rezervi koruyan etkin ve başarılı bir tedavi yöntemidir. Anahtar Kelimeler: Endometriozis; Ovaryan endometrioma; Alkol ile skleroterapi; İnfertilite; Ovaryan rezerv
Farklı basınçlarda histeroskopi sırasında abdominal kaviteye endometrial hücre geçişinin değerlendirilmesi
Daha sonra girilecektir.
Endometriozis dokusundaki DNA metilasyon dinamikleriyle ten-eleven translokasyon genleri ve enzimlerinin olası ilişkisinin araştırılması
Endometriozis, endometriyum dokusunun uterus kavitesi dışında gelişmesidir. Hastalığın etiyolojisi halen bilinmemektedir. Yakın zamanda yapılan pek çok çalışmada epigenetik modifikasyonların hastalıklarla olan ilişkisi gösterilmiştir. Epigenetik değişiklik mekanizmalarından DNA metilasyonu ve demetilasyonu en çok araştırılan konu olmuştur. Fakat TET enzimlerinin endometrioziste immünohistokimyasal ekspresyonları daha önce incelenmemiştir. Yaptığımız çalışmanın amacı DNA demetilasyonunu katalize eden Ten-Eleven Translokasyon Genleri ve Enzimlerinin (TET) over dokusuna implante olmuş endometriotik dokudaki ekspresyonunu değerlendirmektir. Proje kapsamında 15 sağlıklı bireyden alınan endometriyum dokusu ve 15 endometriozisli hastadan alınan endometrioma dokusu karşılaştırılmıştır. Orta-foliküler fazda alınan doku örnekleri TET1, TET2 ve TET3 primer antikorları kullanılarak kontrol ve deney grubu arasındaki ekspresyon düzeyleri immünohistokimyasal işaretleme ve RT-PCR yapılarak incelendi. Elde ettiğimiz tüm sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirildi. Orta proliferatif evrede alınan örneklerin TET1 ve TET3 immünreaktiviteleri arasında anlamlı bir fark gözlenmezken, TET2 immün işaretlemesi, endometriozis grubunda endometriyal stromada anlamlı olarak azalmıştı. Gruplar arasında mRNA ekspresyon düzeyleri arasında anlamlı bir fark yoktu. Elde ettiğimiz sonuçlar ışığında TET enzim ailesinin endometriyumda eksprese olduğu görüldü ve endometrioziste düşük TET2 ekspresyonunun progesteron direnci ile ilişkili olabileceği düşünüldü.
Fıgo grade 1 endometrioid tip endometrial karsinomlarda immünhistokimyasal pole, mismatch repair(MMR) ve p53 mutasyonlarının myometrial invazyon ile ilişkisi
Endometrial Karsinomlar (EK) en sık görülen jinekolojik tümörlerden biridir. The International Agency for Research on Cancer (IARC)' ın bir parçası olan The Global Cancer Observatory (GCO)' nin GLOBOCAN 2020 veri tabanına göre EK 417.000 yeni vaka ve 97.000 ölümle kadınlarda en sık teşhis edilen altıncı kanserdir ve kadın tümörlerinin %4,5' ini oluşturmaktadır. İnsidans oranlarının son yirmi yılda düştüğü diğer birçok kanser türünün aksine, endometriyum kanserinin küresel insidansı artmaya devam etmektedir. EK'nin ilk alt tip sınıflandırması, 1983' te Bokhman tarafından, klinik ve hormonal özelliklere dayalı olarak Tip I ve Tip II EK olarak yapılmıştır. 2013 yılında, EK' lerin Kanser Genom Atlası (TCGA) tarafından entegre bir moleküler karakterizasyonu, mutasyon yükü ve somatik kopya sayısı varyasyonlarına dayalı olarak dört gruba bölünebileceğini gösterilmiştir. Bu 4 alt grup; POLE Ultra mutasyonu, Mismatch repair eksikliği (MMRd), P53 mutasyonu (p53abn) ve Spesifik moleküler profili olmayan karsinomlar (p53 wild type-p53wt) olarak belirlenmiştir. Çalışmamızda Meram Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalında grade 1 endometrioid tip EK tanısı almış olgular yeniden değerlendirildi. Olgulara immünhistokimyasal olarak POLE, P53, MMR(MLH-1,MSH-2,MSH-6,PMS-2) boyaları uygulandı. Elde edilen veriler klinikopatolojik parametrelerle istatiksel olarak karşılaştırıldı. Çalışmamızda olguların hiçbirinde immünhistokimyasal olarak POLE ekspresyonu görülmedi. P53 final skor sonuçları ile MMRp/MMRd grupları arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p=0,005). P53 final skoru negatif olan 21 olguda, MMR proteinlerinden herhangi birinde ekspresyon kaybı izlenmedi. Çalışmamızdaki 50 olgunun %40' ı (n=20) MMRd grubunda, %60' ı MMRp (N=30) grubunda saptanmıştır. 2 MMRd grubunda olan 20 adet olgunun %75' inde (n=15) MLH-1 ve PMS-2 ile ekspresyon kaybı, %15'inde (n=3) MSH-2 ve MSH-6 ile ekspresyon kaybı, %5' inde (n=1) ise sadece PMS-2 ve sadece MSH-6 ile ekspresyon kaybı izlenmiştir. Klinik ve histopatolojik parametlerden yaş ile myometrial invazyon arasında pozitif yönde düşük korelasyon izlendi (r=0,373, p=0,008). Lenf nodu metastazı ile adneksiyel tutulum arasında orta derecede korelasyon izlendi (r=0,484, p=0,00). Evre ile myometrial invazyon arasında pozitif yönde kuvvetli korelasyon izlendi (r=0,818, p=0,00). Evre ve alt uterin segment tutulumu ile pozitif yönde orta derecede, serviks tutulumu ile arasında pozitif yönde iyi derecede korelasyon izlendi (r değerleri sırasıyla; r=0,520 r=0,664; p değerleri sırasıyla p=0,00 p=0,00). EK'lerin immunhistokimyasal POLE, p53 ve MMR ekspresyonuna göre alt tiplendirme yapılmasının cerrahinin adjuvan tedavilerin ve hedefe yönelik tedavilerin planlanması açısından önemli olduğunu düşünmektekteyiz.
Resveratrolün ıshikawa endometriyal kanser hücrelerindeki apoptozis ve otofaji üzerine etkileri
Endometriyum kanseri, kadınlarda jinekolojik kanserler içinde birinci sırada yer alan bir kanser tipidir. Tanı ve tedavi aşaması üzerine olan çalışmalar son zamanlarda önem kazanmıştır. Mevcut tedavi seçeneklerine ek olarak geleneksel ilaçlar geliştirilmeye çalışılmaktadır. Resveratrol, antiinflamatuvar, antikanser etki gibi birçok biyolojik etkisi olan bir fitoaleksindir. Resveratrol'ün kanserdeki terapötik etkisini hücre ölüm mekanizmaları yoluyla gösterdiği düşünülmektedir. Ancak bu etkilerinin mekanizması tam olarak anlaşılamamıştır. Bu çalışmada Resveratrol'ün endometriyal kanser hücre hattı olan Ishikawa hücreleri üzerindeki doz bağımlı etkilerini araştırmak amaçlanmıştır. Resveratrol' ün Ishikawa hücreleri üzerindeki sitotoksik etkisi MTT testi ile belirlendi. IC50 dozu ile RT-qPCR ile Apoptoz ve Otofaji İlişkili Genlerin mRNA Ekspresyon Analizi gerçekleştirildi. IC50 dozu uygulandıktan sonra immunoflorasan boyama yapıldı. Resveratrol'ün, Ishikawa hücrelerinin proliferasyonunu doza bağlı bir şekilde inhibe ettiği görüldü. IC50 doz grubu, kontrol grubu hücreleri ile mRNA ekspresyon düzeylerine göre karşılaştırıldığında Beclin-1, LC3-I, LC3-II, Casp-7, Casp-8, Casp-9, CycS ve FADD düzeylerinde anlamlı bir artış gözlendi. Çalışmamızda, Resveratrol'ün apoptozisi ve otofajiyi indüklemesi kanser tedavisinde kullanılabilecek bir ajan olabileceğini düşündürmüştür. Resveratrol'ün anti kanser özelliklerinin klinik çalışmalarla da değerlendirilmesi; yeni tedavi stratejileri geliştirmek için önem arz etmektedir. Anahtar kelimeler: Ishikawa hücreleri, hücre ölüm mekanizmaları, Resveratrol
Endometriyum hücrelerinde hormonlara bağlı ß-katenin ve nükleer faktör ?B (NF-?B) düzeylerindeki değişiklikler
Bu çalışmada in-vitro endometriyum hücre modelinde, progesteron ve östrojen hormonlarına bağlı olarak gelişen endometriyal siklus evreleri ve sinsistyotrofoblastlarca sentezlenen insan koryonik gonatotropin hormonuna bağlı olarak ß-katenin ve nükleer faktör ?B (NF-?B) sinyal yolakları ile hücre proliferasyonunda meydana gelen değişiklikler immünositokimyasal olarak incelendi.Hücre proliferasyonunun değerlendirilmesinde S fazına özgü bir işaretleyici olan bromodeoksiüridin (BrdU) immünositokimyası uygulandı. Östrojen inkübasyonu sonrasında BrdU inkorporasyonunda artış izlenirken, progesteron ve insan koryonik gonatotropini uygulaması sonrasında hücre proliferasyon oranlarında bir değişiklik izlenmedi. Endometriyal hücrelerde, plazma membranının intraselüler sınırları boyunca belirgin ß-katenin ekspresyonu izlendi. Östrojen ve progesteron hormonlarıyla inkübasyon sonrasında mevcut ß-katenin ekspresyonunda bir değişiklik izlenmedi. İnsan koryonik gonatotropini (HCG) ile inkübasyon sonrasında ise membran yerleşimli ß-katenin ekspresyonunun azaldığı izlendi. NF-?B aktivitesi, östrojen ve HCG uygulanan deney grubu hücrelerde kontrol grubuna benzer bulundu. Ancak progesteron uygulanan grupta sitoplazmik NF-?B ekspresyonunda artış izlendi.Çalışmamız sonucunda; östrojen hormonu inkübasyonuyla artan S faza özgü BrdU pozitif hücre oranı bu hormon kontrolündeki siklus evresiyle uyumlu bulundu. Plazma membranında lokalize olan adezyon molekülü ß-katenin ekspresyonunun, insan koryonik gonadotropini etkisiyle azaldığı belirlendi. İnflamasyon kontrolünde rol oynayan ve steroidlerle etkileşen NF-?B ekspresyonunun, progesteron hormonuyla ilişki gösterdiği ancak sinsityotrofoblastlar tarafından salınan insan koryonik gonadotropininden bağımsız bir etki gösterdiği sonucuna varıldı.
Hormonların endometriyum hücrelerinde hücre proliferasyonunu düzenleyen mekanizmalar üzerine etkileri
Endometriyum streoid hormonların kontrolünde, reprodaktif yaşam süresince aylık siklus dönemlerinde dejenerasyon, proliferasyon ve diferansiyasyona uğrayan bir dokudur. Endometriyum hücrelerinin uğradığı bu biyolojik değişiklikler başlıca östrojen ve progesteron steroid hormonları tarafından düzenlenir. Gerçekleşen implantasyonu takiben ise insan koryonik gonadotropin hormonu (HCG) progesteronun devamlılığını sağlayarak gebelik sürecinde önemli bir rol üstlenir. Östrojen, endometriyumun epitel ve stromal hücrelerinin proliferasyonunda önemli rol oynar. Progesteron ise proliferasyonun inhibisyonu ve desidualizasyon olaylarının düzenlenmesinde görev alır.Çalışmamızda Ishikawa endometriyum epitel hücrelerinde 17-ß-östradiol, progesteron ve HCG'nin hücre proliferasyonu ve hücre siklusunun düzenlenmesinde rol oynayan p53 ile p21 proteinlerinin ekspresyon düzeyleri üzerine olan etkileri incelendi. Prolifere hücre nükleer antijeni (PCNA) nin immünositokimyasal (İSK) boyaması ile hücre siklusunun G1, S, G2 ve M fazlarında olan hücreler işaretlendi. Ayrıca 5- bromo2'-deoksi-üridin (BrdU) işaretleme yöntemi ile S faz hücre oranları değerlendirildi. 17-ß-östradiol uygulanan grupta PCNA işaretli hücreler ile kontrol grubu arasında bir fark izlenmedi ancak S faz proliferasyon oranında anlamlı bir artış tespit edildi. Proliferasyon oranında izlenen artış ile p53 ve p21 protein ekspresyon düzeyleri karşılaştırıldığında bir ilişki gözlenmedi. Progesteron ve HCG uygulanan hücre gruplarının proliferasyon oranları ve p53, p21 protein ekspresyon düzeyleri ise kontrol grubuna çok yakın değerlerde tespit edildi.Elde edilen bulgular doğrultusunda, 17-ß-östradiol, progesteron ve HCG hormonlarının deneyde uygulanan konsantrasyon ve sürelerde Ishikawa hücrelerinin proliferasyonunun düzenlenmesinde p53 ve p21 protein ekspresyon düzeylerini etkilemedikleri sonucuna varılmıştır.
Östrojen ve progesteronun endometriyum hücrelerinde mitojenle aktive olan protein kinazlar üzerine etkisi
Endometriyum, menstrual siklus boyunca başarılı bir implantasyon için steroid hormonlara cevap olarak bir dizi değişiklik geçirir. Hormonların koordineli üretimleri döngüsel olarak meydana gelen bu değişimde anahtar düzenleyicidir. Östrojen, siklusun ilk evresinde endometriyal proliferasyondan sorumludur. Progesteron artmış östrojenik etkiyi baskılayarak dokunun diferansiye olmasını sağlar. Östrojen reseptör antagonisti olan fulvestrant ise östrojen reseptörüne bağlanarak reseptörü inaktif duruma getirir ve proliferasyonu inhibe edeÇalışmamızda Ishikawa endometriyum epitel hücrelerinde 17-ß-östradiol, fulvestrant ve progesteronun proliferasyon üzerine olan etkileri 5- bromo2'-deoksi-üridin (BrdU) işaretleme yöntemi ile S faz hücre oranları karşılaştırılarak değerlendirildi. Mitojenle aktive olan protein kinazlar (MAPK) embriyogenez, proliferasyon, diferansiyasyon ve apopitoz gibi işlevlerin ilerleyişinden ve strese yanıt oluşumundan sorumludurlar. MAPK ailesinin üyeleri olan p38, JNK ve uyarana ilk yanıt veren protoonkogenlerden c-jun'un steroid hormonların etkisi altındaki aktivasyon düzeyleri incelendi. 17-ß-östradiol ile inkübe edilen hücrelerde S faz hücre oranı istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artış gösterdi. Ancak fulvestrantın östrojenin proliferatif etkisini antagonize etmediği izlendi. Progesteron uygulanan hücrelerde proliferasyon oranında anlamlı bir değişiklik tespit edilmedi. Uygulanan konsantrasyon ve sürelerde östrojen, fulvestrant ve progesteronun JNK, fosfo p38 ve fosfo c-jun ekspresyon düzeylerinde bir değişikliğe yol açmadığı belirlendiElde edilen bulgular doğrultusunda endometriyum epitel hücrelerinde, siklus evrelerini kontrol eden östrojen ve progesteronun etkilerini JNK, fosfo p38 ve fosfo c-jun ekspresyonlarından bağımsız olarak gösterdiği sonucuna varılmıştır.
N-Asetil Sisteinin endometriyum hücreleri üzerine etkileri
Endometriyum, reprodüktif yaşam süresince proliferasyon, diferansiyasyon ve dejenerasyon gibi periyodik olarak gerçekleşen sikluslara uğrar. Regülasyonu östrojen ve progesteron steroid hormonlarının kontrolü altında gerçekleşen endometriyum, yenilenebilen bir dokudur. Östrojen, endomeriyumun epitel ve stromal hücrelerinin proliferasyonunda önemli rol oynar. Proliferasyon evresinde en aktif olan östrojen 17-ß-östradioldür. Progesteron ise proliferasyonu inhibe eder ve desidualizasyonun düzenlenmesinde görev alır.Çalışmamızda in-vitro endometriyum modeli olarak Ishikawa hücreleri kullanıldı. Deney grupları kültür medyumu içerisinde büyütülen kontrol, 17-ß-östradiol, 17-ß-östradiol ile birlikte N-asetil sistein (NAS) uygulanan ve yalnızca NAS'ın farklı konsantrasyonlarda uygulandığı dört gruptan oluşmaktadır. Östradiolün proliferatif etkisi ve NAS'ın proliferasyon üzerindeki etkileri anti-bromodeoksiüridin (BrdU) antikoruyla immünositokimyasal olarak değerlendirildi. 17-ß-östradiol uygulanan grupta kontrol grubuna göre S faz proliferasyon oranında anlamlı bir artış tespit edildi. NAS uygulamasının konsantrasyona bağlı olarak hücre proliferasyonunu azalttığı ve/veya inhibe ettiği gözlendi. 20 mM ve 50 mM NAS uygulanan deney gruplarında anlamlı düzeyde proliferasyon inhibisyonu izlendi. Kontrol ve östradiol uygulanan gruplarla karşılaştırıldığında NAS'ın, nukleus lokalizasyonlu nükleer faktör ?B (NF-?B) ekspresyonunu artırdığı tespit edildi.Bu bulgular doğrultusunda NAS'ın tanımlanmış olan antioksidan özelliğinin yanı sıra konsantrasyona bağlı olarak hücre proliferasyonunu inhibe ettiği ve NF-?B'nin ilişkili gen ekspresyon düzenlemesiyle NAS'ın hücresel etkinliğinde rol oynadığı sonucuna varılmıştır.
İnsan endometriyum stroma hücrelerinde in vitro desidualizasyon gelişiminin incelenmesi
Bu çalışmada, endometriyal stromal hücrelerin in-vitro ortamda 3'-5'-siklik adenozin monofosfat (cAMP), progesteron ve östrojene bağlı olarak desidual hücrelere farklılaşması ve bu süreçte rol aldığı düşünülen ß-katenin ve Akt sinyal yolakları ile hücre proliferasyonunda meydana gelen değişikliklerin incelenmesi amaçlanmıştır.Deney, 17-ß-östradiol, progesteron, cAMP, 17-ß-östradiol+progesteron ve 17-ß-östradiol+progesteron+cAMP ile üç gün kültüre edilen hücre gruplarında gerçekleştirildi. Morfolojik değerlendirmenin ardından hücre kültüründe farklılaşan desidual hücrelerce sentezlenmesi beklenen prolaktin hormon düzeyleri biyokimyasal olarak ölçülerek farklılaşma teyit edildi. Morfolojik ve biyokimyasal incelemeler sonucunda desidualizasyona özgü değişikliklerin cAMP uygulanan gruplarda meydana geldiği saptandı. Ancak üç günlük farklılaşma süreci sonunda ß katenin ekspresyonunun henüz gerçekleşmediği tespit edildi. Birçok hedef proteinin aktivasyonunda rol alan Akt ekspresyonunun da kontrol ve deney gruplarında sabit kaldığı izlendi. Hücre proliferasyonunun değerlendirilmesinde S fazına özgü bir işaretleyici olan bromodeoksiüridin (BrdU) immünositokimyası uygulandı. Desidualizasyona özgü değişikliklerin izlendiği cAMP uygulanan hücre gruplarında hiç BrdU pozitif hücre izlenmedi. Östrojen inkübasyonu uygulanan gruplarda ise BrdU pozitif S faz hücre oranlarının sadece progesteron uygulanan gruba göre artmış olduğu izlendi.Birden fazla etkenin bir arada görev almasıyla gerçekleşen desidualizasyon sürecinin erken evresinde ß katenin ve Akt sinyal yolunun etkin rol oynamadığı, östrojen hormonu inkübasyonuyla artan S faza özgü BrdU işaretli hücre oranının, desidualizasyonun oluşturulduğu deney gruplarında izlenmemesi ise farklılaşma sürecinde proliferasyonun baskılandığı gerçeğiyle uyumlu bulundu.
Betülinik asidin endometrial kanser hücrelerinde mTOR yolağı aracılı olası antikanser etkilerinin araştırılması
Endometrial kanser dünya çapında en yaygın jinekolojik kanserlerden biridir ve her yıl dünya çapında tahminen 42.000 kadın bu kanserden hayatını kaybetmektedir. Günümüzde endometrial kanser için kemoterapi, radyoterapi ve cerrahi gibi tedavi yöntemleri kullanılmaktadır. Şu anda kemoterapi için kullanılan ilaçlar, iyileşme oranını arttırmada sınırlı bir başarıya sahiptir. Bu nedenle endometrial kanser tedavisinde kullanılabilecek doğal, zararsız ve maliyeti düşük bileşiklere acil ihtiyaç vardır. Lupan tipi triterpen olan ve bitkiler âleminde yaygın olarak bulunan betülinik asit tümör büyümesini seçici olarak inhibe edebilmesi ve hücre apoptozunu indükleyebilmesi gibi özellikleriyle son yıllarda kanser tedavisi için dikkat çekmektedir. Bu çalışmanın amacı betülinik asitin insan endometrial kanser hücrelerinde mTOR yolu aracılı anti kanser etkilerinin araştırılmasıdır. Betülinik asitin Ishikawa hücre canlılığı üzerine etkisi CCK-8 yöntemi ile, apoptoz ve mTOR yolağında görevli olan genlerin ekspresyonu üzerine etkisi gerçek zamanlı PCR, mTOR yolağında görevli proteinlerin ekspresyonu üzerine etkisi immünohistokimya ve Western blot ile apoptoz üzerine etkileri ise Annexin V ile belirlenmiştir. Betülinik asitin Ishikawa hücrelerinde IC50 dozu 48. Saate 50 µM olarak belirlenmiştir. Betülinik asit uygulaması Ishikawa hücrelerinde Bcl2 (P=0.008) ekspresyonunun anlamlı azalmasına ve kaspaz 8 (P=0.001) ekspreyonunun artmasına neden olmuştur. Annexin V sonuçları ile betülinik asit uygulamasının Ishikawa hücrelerinde apoptozu tetiklediği desteklenmiştir. Betülinik asit uygulanan grupta apoptoza uğrayan hücrelerin oranı ortalama %22±3.23 (P=0.02) iken kontrol grubunda %2.31±0.2'dir. mTOR ile ilişkili genlere bakıldığında betülinik asit, AKT1 (P=0.0001) ekspresyonunun anlamlı azalmasına RAPTOR (P=0.00002) ekspresyonunun ise anlamlı artmasına neden olmuştur. Betülinik asit uygulaması mTOR yolağında görevli proteinlerinin ekspresyonunda da anlamlı bir azalmaya yol açmıştır. Ishikawa hücrelerinde p-PI3K, p-AKT ve p-mTOR pozitif hücre yüzdesi kontrol grubunda sırasıyla, %89.39 ± 5.19, %74.84 ± 5.07 ve %82.02 ± 6.14'tür. BA uygulanan grupta bu değerler sırasıyla %49.12 ± 19.12 (P=0.002), %44.46 ± 7.39 (P<0.001) ve %53.70 ± 8.94 (P<0.001)'tür. Çalışma sonuçlarımıza göre betülinik asitin Ishikawa hücrelerinde mTOR sinyal yolağını hedef alarak hücre proliferasyonunu azalttığı ve apoptozu tetiklediği, ayrıca betülinik asit endometrial kanser tedavisinde potansiyel bir anti-kanser ajan olabileceği gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Apoptoz, Betülinik asit, Ishikawa, mTOR
İntrauterin inseminasyon sikluslarında aynı siklusun foliküler fazında yapılan endometrial çizme işleminin gebelik sonuçlarına olan etkisi
Amaç: Bu tez çalışmasında infertilite nedeniyle ovülasyon indüksiyonunu (OI) takiben intrauterin inseminasyon (IUI) tedavisi uygulanan infertil hastalarda letrozol ve gonadotropin ile yapılan OI sikluslarında aynı siklusun midproliferatif fazında yapılan endometrial çizme (ES) işleminin gebelik oranları üzerine olan etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Retrospektif planlanan bu çalışmaya Aralık 2022- Mayıs 2023 tarihleri arasında Balıkesir Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğine infertilite nedeniyle başvuran ve letrozol veya gonadotropin ile OI sonrası IUI yapılan, aynı siklusun midproliferatif fazında ES işlemi yapılan ve yapılmayan toplam 57 hasta dahil edildi. Bu hastalar Letrozol ES (grup 1, n=15) letrozol kontrol (Grup2, n=17), ganodotropin ES (Grup 3, n=10) ve ganodotropin kontrol (Grup 4, n=15) olmak üzere dört gruba ayrıldı. Elektronik ortamdaki dosya verilerinden elde edilen bilgilerle gonadotropin ve letrozol sikluslarında adetin 8. veya 9.günü ES işlemi yapılan ve yapılmayan hastaların gebelik oranları karşılaştırıldı. Ayrıca elektronik dosya verilerinden hastaların yaş, beden kitle indexi (BKİ) gibi demografik verileri, eşlerin semen analizi, histerosalphingografi (HSG), gravide-pariteleri, geçirilmiş operasyon öyküsü, bilinen hastalığı olup olmadığı, bazal(adetin 2 veya 3. günü bakılan) folikül stimüle edici hormon(FSH), luteinize edici hormon(LH), östradiol(E2) değerleri, OI'da kullanılan ajan-doz ve süresi, ES işlemi yapılan hastaların çizme işleminin yapıldığı günki endometrium kalınlıkları ayrıca tüm hastaların human chorionic gonadotropin (HCG) günündeki endometrial kalınlıkları kaydedildi. Bulgular: Grup 1 ve 2 kendi aralarında grup 3 ve 4 kendi aralarında olacak şekilde analiz yapıldı. Grup 1 ve 2 arasında gebelik oranları sırasıyla%13.3, %11.8 di ancak bu artış istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0.8952). Grup 1'in ES günündeki endometrial kalınlığı 6.1 ±1.1 milimetre(mm), HCG günündeki endometrial kalınlığı 6.8±1.0 mm olarak bulunmuştur. Grup 3 ve 4 arasındaki gebelik oranları sırasıyla %20.0, %26.7 olarak tespit edildi bu fark da istatistiksel olarak anlamlı değildi vi (p=0.7079). Grup 3'ün ES günündeki endometrial kalınlığı 8.5±1.6 mm, HCG günündeki endometrial kalınlığı9.4±2.1 mm olarak bulunmuştur. Hem letrozol hem gonadotropin çalışma gruplarında ES sonrası endometrial kalınlıklarında artış tespit edilmiştir. Sonuç: Letrozol ile yapılan IUI sikluslarında ES işlemi istatistiksel anlamlı olmasa da artmış gebelik oranlarıyla ilişkilidir. Ayrıca siklusun 8.-9. günlerinde yapılan ES işlemi hem Gonadotropin sikluslarında hem de Letrozol sikluslarında artmış endometrial kalınlık ile ilişkilidir. Anahtar Kelimeler: IUI, ES, gebelik, ovülasyon indüksiyonu
Endomyometrial bileşke hasarı ile yeni bir deneysel adenomyozis rat modeli oluşturulması
Giriş: Adenomyozis, endometrial gland ve stromanın myometriuma invazyonu ve onu çevreleyen myometriumun hipertrofisi ile seyreden benign jinekolojik bir hastalıktır. Günümüze kadar, hormonal manipülasyon yöntemleri ile deneysel adenomyozis modelleri oluşturulmuştur. Bilinen modellerdeki zorluklar, uzun indüksiyon süreçleri, özel tür ve şartlar gerektirebilmesi, beraberinde getirdiği maliyetler; adenomyozis üzerine ileri araştırmalar yapılmasına engel teşkil etmektedir. Endomyometrial bileşke hasarı ile kolay, hızlı indüklenebilen ve adenomyozis patogenezine ışık tutabilecek yeni bir deneysel adenomyozis rat modeli oluşturmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Deney Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanları Yetiştirme ve Araştırma Laboratuvarı'nda gerçekleştirildi. Reprodüktif çağda 26 dişi Wistar-Albino virgin rat, random deney (n=20) ve sham (n=6) grubu olarak ikiye ayrıldı. Deney grubu rat uteruslarına 26G steril iğne ucu ile eksternal yüzden myometriuma ve endomyometrial bileşkeye hasar verildi. Takiben her iki uterin horn distalinden 21G steril iğne ucu ile uterin kaviteye girildi ve en proksimale kadar dört duvar kürete edilir gibi çizilerek endomyometrial bileşkeye hasar verildi. Sham grubunda steril teknik kullanılarak vertikal insizyon ile batına girildi, herhangi bir batın içi cerrahi işlem yapılmadan kapatıldı. 14 gün sonra yüksek doz anesteziyle sakrifiye edildi ve Hematoksilen-Eozin ile boyanarak ışık mikroskobu altında histopatolojik inceleme için histerektomi yapıldı. Bulgular: Sham grubundaki ratların hiçbirinde adenomyotik lezyona rastlanmadı ve myometrial infiltrasyon derecesi hepsinin Derece 0 idi. Deney grubundaki ratların tümü uterusta tanımlanan adenomyotik lezyonlara sahipti (n=20, %100) ve sham grubu ile kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlıydı (%100 vs. %0, p<0.001). Deney grubunda, endometrial bez yapılarının myometriuma doğru invaze olduğu gözlendi ve myometrial infiltrasyon derecesi, sham grubu ile kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti (median:1, 25-75 çeyrekler arası aralık:1-2, p<0.001). Sonuç: Endomyometrial bileşkenin cerrahi hasarı ile pratik, kısa sürede oluşturulabilen, az maliyetli ve patogenezindeki doku yaralanması ve onarımı teorisini destekleyen yeni bir adenomyozis modeli oluşturduk.
Mikrosatellit stabil ve instabil endometrium kanserleri arasında tedavi hedefi olabilecek immünhistokimyasal belirteçlerin morfolojik ve klinik parametreler eşliğinde karşılaştırılması
Amaç: Çalışmamızda, CD3, CD4, CD8, CD45, PD-L1 antikorları kullanılarak, mikrosatellit instabil ve stabil endometrioid tip endometrium kanserlerinin, tümör immün mikroçevresi açısından farklılıklarını değerlendirmek; tümör immün mikroçevresinin, histopatolojik veriler ile birlikte hastaların prognozu üzerindeki etkisini araştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: AÜTF Tıbbi Patoloji Anabilim dalında Ocak 2020 – Aralık 2022 yılları arasında endometrioid tip endometrium kanseri tanısı almış ve MMR sistem defekti açısından immünhistokimyasal olarak araştırılmış, çalışmaya dahil edilme kriterlerini sağlayan, 108 hasta seçildi. Bunlardan 51'inde immünhistokimya ile MMR sistem defekti gösterilmişti (MMRd). 57'sinde İHK ile MMR protein kaybı mevcut değildi (MMRp). 51 MMRd vakası içerisinden, PCR-MSI testi veya NGS ile mikrosatellit instabilitesi gösterilen vakalar "MSI/MMRd" grup (n=35) olarak belirlendi. Moleküler analizler ile mikrosatellit instabilitesi gösterilememiş 16 vaka ve 57 MMRp vaka birlikte "MSS/MMRp" grubu (n=73) oluşturdu. Hastalara ait HE ve MSH2, MSH6, PMS2, MLH1, ER, PR, p53 boyalı preparatlara patoloji arşivinden ulaşıldı. Tüm vakalarda, FIGO evre, FIGO histolojik derece, prognostik risk grubu, lenfovasküler invazyon varlığı ve yaygınlığı, lenf nodu metastazı, myometrial invazyon derinliği, MELF tipi invazyon varlığı ve yaygınlığı, farklı diferansiyasyon paternleri (skuamöz, müsinöz) ve paternlerin yaygınlığı, histolojik varyantlar, nekroz varlığı ve yaygınlığı, komedonekroz, psammomatöz kalsifikasyon varlığı, tümör lokalizasyonu, ER ve PR ile tümör hücrelerinin boyanma yüzdeleri, MSH6, PMS2, MLH1, MSH2 ve p53 ekspresyon durumları yeniden değerlendirildi. Vakaların tümörlü arşiv bloklarından, her vaka için en az 2 en çok 5 adet, 1 milimetre çapa sahip kor seçilerek, 6 adet doku mikrodizin bloğu oluşturuldu. Doku mikrodizin bloklarından hazırlanan CD3, CD4, CD8, CD45 boyalı kesitler dijital patoloji ünitesinde tarandıktan sonra bilgisayar ortamında değerlendirildi, tümör içinde ve tümör stromasında, milimetrekaredeki CD3, CD4, CD8 ve CD45 pozitif boyanan lenfosit sayıları (dansite) hesaplandı. Doku mikrodizin bloklarından hazırlanan PD-L1 kesitleri dijital ortamda değerlendirildi, pozitif boyanan neoplastik hücreler ve boyanmayan neoplastik hücreler sayılarak kombine pozitif skor ve milimetrekaredeki pozitif tümör hücre sayısı hesaplandı. Ayrıca, PD-L1 ile pozitif boyanan stromal mononükleer inflamatuar hücrelerin, tümör stromasının yüzdece ne kadarını kapladığı belirlendi. Tümördeki ve stromal lenfositlerdeki PDL1 boyanması 2 şekilde gruplandırıldı. Öncelikle, "negatif", "<%1", "%1-25", ">%25" 2 şeklinde dörtlü, ardından "negatif" ve "pozitif: (<%1) + (%1-25) + (>%25)" şeklinde ikili grup oluşturuldu. Verilerin analizi, SPSS 23.0 (IBM, Armank, NY, ABD) programı ile yapıldı, p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: MSI/MMRd grup, MSS/MMRp gruba göre daha ileri evre, yüksek histolojik derece, büyük tümör boyutu göstermiş; daha sık ve daha yaygın MELF tipi invazyon, LVİ ve nekroz içermişti. MSI/MMRd grupta lenf nodu metastazı, komedonekroz ve psammom daha sıktı. İntratümöral CD3 ve CD8 pozitif lenfosit yoğunluğu, total CD8 pozitif lenfosit yoğunluğu, stromal lenfositlerdeki ve tümöral hücrelerdeki PD-L1 yoğunluğu MSI/MMRd grupta anlamlı olarak daha fazlaydı. Yaygın MELF tipi invazyon izlenen vakalarda, stromal lenfositlerdeki PD-L1 miktarında artış izlendi. Yapılan sağkalım analizlerinde, mikrosatellit instabilitesi/MMR sistem defektinin sağkalım, nüks, metastaz üzerinde etkisi izlenmemekle birlikte; ileri yaş, lenfovasküler invazyon, lenf nodu metastazı, yüksek derece ve ileri evre, psammom, yaygın nekroz, derin myometrial invazyon yüksek prognostik risk grubu azalmış sağkalım ile ilişkili bulundu. Bunlardan, yaygın LVİ, yaygın nekroz ve derin myometrial invazyon nüks/metastaz gelişimi ile de ilişkiliydi. LVİ, nekroz yaygınlığı, FIGO derecesi ve myometrial invazyon parametreleri kullanılarak yapılan çok değişkenli Cox analizinde, sağkalım üzerinde, FIGO derecesi ve nekroz yaygınlığı bağımsız prognostik etki göstermekteydi. Ayrıca PD-L1 ile tümör hücrelerinde boyanma izlenmeyen "negatif" grupta sağkalım anlamlı olarak azalmıştı. Tümör içi CD8 pozitif lenfosit yoğunluğunda azalma MSI/MMRd grupta azalmış sağkalım ile ilişkili iken, MSS/MMRp grupta stromal CD4 pozitif lenfositlerde artış, azalmış sağkalım ile ilişkiliydi. Sonuç: MSI/MMRd grupta kötü prognostik morfolojik bulgular daha sık izlenmektedir; buna rağmen, MSI/MMRd tümörlerin, sağkalım ve nüks/metastaz gelişimi açısından MSS/MMRp gruptan farklılık göstermemesinin nedeni, kuvvetle muhtemel immün mikroçevrelerinin birbirinden farklı olmasıdır. MSI/MMRd grupta, intratümöral CD8 yoğunluğundaki artışın uzamış sağkalım ile ilişkili bulunması da bu düşünceyi kanıtlamaktadır. Tümör hücrelerinde ve stromal lenfositlerde PD-L1 ifadesinin prognostik önemine dair literatürde çelişkili sonuçlar mevcuttur. Bizim çalışmamızda, tümör hücrelerinde artan PD-L1 ifadesinin uzamış sağkalım ile ilişkili bulunması, PD-L1 ve CD8 pozitif hücre miktarlarının korelasyon göstermesi ile ilişkili olabilir. Anahtar Kelimeler: Endometrial karsinoma, mikrosatellit instabilitesi, tümör mikroçevresi, prognoz, immün kontrol noktası.
İnfertil hastaların yönetiminde IVF/ICSI/ET öncesi histeroskopik endometrial injüri ve histeroskopik polipektominin reprodüktif sonuçlar ile ilişkisi
Amaç Endoskopik yaklaşımlardan histeroskopi, infertilite yönetiminde sıklıkla kullanılan minimal invaziv bir tekniktir. Embriyo transferi için ideal bir endometrium hazırlığının in vitro fertilizasyon (IVF) başarısını artıran faktörlerden olduğu bilinmektedir. Dolayısı ile uterus ve endometriumun histeroskopik olarak değerlendirilmesi ve operatif prosedürlerin uygulanması infertiliteye yaklaşımda önemli bir yer teşkil etmektedir. Çalışmamızda histeroskopik polipektomi ve histeroskopik injürinin reprodüktif sonuçlara etkisi değerlendirilmiştir. Materyal ve Metod Maltepe Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Yardımcı Üreme Teknikleri Birimi'ne başvuran, IVF/ICSI/ET tedavisi ile gebe kalmaya çalışan 391 hasta istatistiksel analize dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen bireyler histeroskopik injüri (Grup A) (n=105), histeroskopik polipektomi (Grup B) (n=105) ve kontrol grubu (Grup C) (n=181) olmak üzere üç grupta incelenmiştir. Bulgular Çalışma grupları arasında biyokimyasal gebelik oranı, klinik gebelik oranı, canlı doğum oranı ve abortus oranı gibi parametreler değerlendirilmiştir. Grup A'da, biyokimyasal gebelik, klinik gebelik, canlı doğum ve abortus oranları sırası ile %49.5, %41.9, %27.6 ve %14.3 olarak bulunmuştur. Grup B'de sırası ile %44.8, %41, %31.4 ve %8.6 olarak bulunmuş olup Grup C'de aynı parametreler sırası ile %39.2, %33.7, %23.8 ve %8.8 olarak bulunmuştur. Gruplar arasında reprodüktif sonuçlar kıyaslandığında biyokimyasal gebelik, klinik gebelik, canlı doğum, abortus dağılımı açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p: 0.227, 0.288, 0.362, 0.276 sırasıyla ). Sonuç Histeroskopik endometrial injürinin reprodüktif sonuçlar üzerinde olumlu etkisi istatistiksel olarak anlamlı olmasa da oransal olarak gösterilmiştir. Literatüre bakıldığında çalışmalarda klinisyenlerin kendi tekniklerini kullandıkları görülmekte ve bu durum sonuçların değerlendirilmesini zorlaştırmaktadır. Histeroskopik injüri tekniğinin standardize edildiği, yaş gruplarına ve hasta gruplarına spesifik geniş kapsamlı çalışmalar yapılarak histeroskopik injüri tekniğinin tanımlanması gerekmektedir. Histeroskopik polipektomi yapılan grupta da gebelik sayılarında oransal artış görülmüş, ancak bu artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Endometrial polip eksizyonunun abortus oranını, intrauterin patolojisi olmayan hasta grubu ile benzer oranlara getirdiği görülmüştür. Endometrial polipler gebelik kayıplarına neden olabildiğinden, poliplerin histeroskopik olarak eksizyonu reprodüktif sonuçları iyileştirmektedir.
Endometrium kanserinde hormon reseptörleri, P53, Kİ-67, serum kanser antijeni 125'in hastalığın evresi ve prognoz ile ilişkisi
Amaç: Bu çalışmada, endometrium kanserinde hormon reseptörleri, Ki-67, p53 ekspresyon düzeyleri ve preoperatif ölçülen serum CA 125 düzeyi ile klinikopatolojik risk faktörleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmek ve prognostik değerlerini belirlemek amaçlanmıştır. Materyal Metod: Retrospektif olarak yapılan bu çalışmaya, endometriyal kanser tanılı 169 hasta dahil edildi. İmmünohistokimyasal yöntemlerle belirlenen östrojen reseptörü ve progesteron reseptörü, ki-67 ve p53 ekspresyon düzeyleri ve preoperatif bakılan serum CA 125 düzeyleri ile prognostik klinikopatolojik faktörler, progresyonsuz sağkalım ve genel sağkalım ile ilişkisi araştırıldı. Bulgular: Çalışmaya ortalama yaşı 58,5 ± 8,3 yıl olan 169 endometrium kanserli hasta dahil edildi. HR pozitiflik oranı endometrioid histoloji grubunda endometrioid olmayan histoloji grubuna göre anlamlı olarak daha yüksekti (p=0,000). ER ve PR ekspresyonu yüksek pozitiflik oranı endometrioid endometrial karsinom histolojisi ve düşük grade ile anlamlı yüksek bulundu. ER ekspresyon oranından farklı olarak, PR ekspresyon oranı düşük olanlarda yüksek Mİ ile ilişkili bulundu. Yüksek düzeyde Ki-67 ekspresyonunun yüksek grade (p=0,00), Mİ (p= 0,021), LVSİ pozitifliği (p= 0,007) ve serviks, adenks tutulumu (p= 0,040 ) ile ilişkili olduğu bulundu. Yüksek bir p53 ekspresyonunun ileri hastalık evresi ile ilişkili olduğu bulundu. P53 ekspresyonu ile Ki-67 ekspresyonu arasında, PR ekspresyon oranı ile ER ekspresyon oranı arasında, tümör çapı ile serum CA 125 düzeyi arasında pozitif, p53 ekspresyonu ile PR yüksek ekspresyon oranı varlığı arasında, PR ekspresyonu ile CA 125 arasında, ER ekspresyon oranı ile tümör çapı arasında negatif korelasyon bulundu. HR ekspresyon oranı, p53, Ki-67 ekspresyonu, preoperatif ölçülen serum CA 125 düzeyi ile sağkalım arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Progresyonsuz sağkalım ile FİGO evresi, myometrial invazyon, tümör çapı arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde ilişkili saptandı. Genel sağkalım ile gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir fark tespit edilmedi. Sonuç: Çalışmamızda endometrial kanserde HR yüksek ekspresyon oranının iyi prognostik faktörlerle, Ki-67 ve p53 ekspresyonunun ve preoperatif ölçülen yüksek serum CA 125 düzeylerinin kötü prognostik faktörler ile ilişkili olduğu bulundu. Fakat bu faktörlerin doğrudan sağkalım ile ilişkisi bulunmadı. Anahtar Kelimeler: Endometriyal Kanser, Prognoz, Hormon Reseptörleri; Ki 67; p53; CA 125
Uterin leiomyom ve endometrial polip etyopatogenezinde TGF- β1'in rolü
Amaç: Bu çalışmada endometrial poliplerin ve uterin leiomiyomların patogenezinde Transforming Growth Factor Beta 1 (TGF-β1)'in rolünü değerlendirmeyi ve TGF-β1 inhibitörleri gibi immünomodülasyonun, cerrahi tedavi yerine hedefe yönelik tedavide faydalı olabileceğini göstermeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız retrospektif vaka kontrol tipi bir çalışmadır. Çalışmamıza uterin leiomyom tanısı alan 30 ve endometrial polip tanısı alan 30 olgu dahil edildi. Kontrol grubu olarak normal myometrium ile normal endometrium dokusuna sahip 30 olgu dahil edildi. Hastaların demografik ve klinik özelliklerine ait veriler hastane veri tabanı sistemi üzerinden tarandı ve kaydedildi. İmmünohistokimyasal çalışmalar için doku kesitleri ksilol ile deparafinize, alkol ile dehidrate edildi. TGF-β1 antikorları ile 1/200 dilüsyonda 30 dakika inkübasyon süresince DAKO Autostainer Link 48 cihazı ile immünohistokimyasal boyama yapıldı. Hematoksilen ile zıt boyama uygulandı. Endometrial polip, leiomyom ve normal dokudaki TGF-β1 düzeyleri semi-kantitatif yöntem ile değerlendirildi. İstatistiksel anlamlılık p<0,05 kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 90 bireyin yaş ortalaması 45,03±5,23 yıl olarak bulundu. Gruplar arasında yaş ortalamaları benzerdi (p=0,097). Gravida ve parite değerleri açısından gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmadı (sırasıyla p=0,252, p=0,064). Vücut kitle indeksi açısından gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p=0,457). Leiomyom dokularında normal myometrium dokusuna kıyasla TGF-β1 boyanma yoğunluğu daha yüksek bulundu (p=0,004). Leiomyom dokularında normal myometrium dokusuna kıyasla TGF-β1 boyanma yüzdesi daha yüksek bulundu (p=0,045). Endometrial polip dokularında normal endometrium dokularına kıyasla TGF-β1 boyanma yoğunluğu ve yüzdesi daha yüksek bulundu (p=0,029) ( P=0,019). Sonuç: Çalışmamızda leiomyom ve endometrial polip dokularında TGF- β1 ekspresyonunun kontrol myometrium ve endometrium dokularına kıyasla daha yüksek olduğunu bulduk. Sonuçlarımızın doğrulanması ve cerrahiye alternatif hedefe yönelik tedavi için geniş kohortta yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Uterin leiomyom, endometrial polip, TGF-β1
Endometriyal ağır metal (kadmiyum, kurşun, civa ve arsenik) düzeylerinin açıklanamayan infertilite etyolojisindeki rolü
İnfertilite oldukça yaygın bir problemdir ve yaklaşık olarak her 7 çiftten birini etkilemektedir. İnfertilite nedeni araştırılırken çiftlerin yaklaşık %15-30'unda infertiliteyi açıklayacak bir neden bulunamamakta ve bu grup hastalar açıklanamayan infertil grup olarak adlandırılmaktadır. İnfertilite üzerine yapılan pek çok çalışmada, spermin dişi genital yolundaki hareketi, ovumla birleşmesi ve embriyonun uterin kaviteye implantasyonu süreçlerinde birçok moleküler faktör ve mekanizmanın rol oynadığı gösterilmiştir. Ağır metallerin bu süreçlerin herhangi birinde olumsuz rol oynayabileceği insan ve hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Bu çalışmada, açıklanamayan infertilite tanısı alan çiftlerin kadın partnerinin endometriyum dokusundaki ağır metal (kadmiyum, kurşun, civa ve arsenik) düzeylerinin saptanması ve sonuçların, fertil kadınların endometriyum dokusundaki aynı ağır metallerin düzeyleri ile karşılaştırılarak açıklanamayan infertilite etyolojisindeki rolünün araştırılması amaçlandı.Çalışmaya 19'u açıklanamayan infertil, 18'i fertil-kontrol olmak üzere toplam 37 kadın olgu dahil edildi. İmplantasyon penceresi olarak kabul edilen, menstrüel siklusun 20-24. günlerinde, olgulardan endometriyal doku örnekleri alındı. Atomik absorbsiyon spektrometresi yöntemiyle bu örneklerdeki kadmiyum, kurşun, civa ve arsenik düzeyleri tespit edildi.İnfertil gruptaki 19 hastanın tümünün endometriyum dokusunda kadmiyum saptanırken (%100), kontrol grubunda sadece 6/18 (%33) olguda kadmiyum saptandı (p=0.001). İnfertil hastaların endometriyal dokularında kadmiyum bulunma olasılığı, fertil bireylerin endometriyal dokularında kadmiyum bulunma olasılığına göre 3 kat artmış bulundu. İnfertil grupta 5, kontrol grubunda 1 olgu olmak üzere toplam 6 olgunun endometriyal doku örneklerinde kurşun saptandı (p=0.18). Çalışmaya dahil edilen olgulardan hiçbirinin endometriyumunda civa ve arsenik tespit edilemedi. İnfertil gruptaki endometriyal dokuda ortalama kadmiyum düzeyi 32.09 µg/l (aralık: 16.92-61.52) olarak saptanırken, kontrol grubunda 3.51 µg/l (aralık: 0.00-16.39) olarak saptandı ve aradaki fark istatistiksel açıdan anlamlı bulundu (p=0.0001). Kurşun düzeyleri açısından infertil grup ile kontrol grubu arasında anlamlı bir fark bulunmadı (sırasıyla; 0.057 µg/l (aralık: 0.00-0.32), 0.0017 µg/l (aralık: 0.00-0.03); p=0.07).Sonuç olarak; bu çalışmada, endometriyal dokuda yüksek seviyede kadmiyum varlığının açıklanamayan infertilite etyolojisinde rolü olabileceği gösterildi.
Endometrioid endometrial karsinom ve atipili hiperplazi/endometrioid intraepitelyal neoplazi olgularında PFK-P (Fosfofruktokinaz-platelet) ve PEA-15 (Phosphoprotein enriched in astrocytes-15kDa) ekspresyonunun önemi
Endometrial kanser, kadınlarda sık görülen kanserlerden biridir. Endometrial atipili hiperplazi/endometrioid intraepitelyal neoplazi (EAH/EIN) ise endometrial endometrioid karsinomun (EEK) prekanseröz lezyonudur ve ortak genetik değişiklikler içerir. PFK-P glikolizde görevli bir enzim olup hız kısıtlayıcı basamakta yer alır. PEA-15, hücre büyümesi ve metabolizması üzerinde etkileri olan ölüm efektör domain ailesi üyesidir. Kanserlerde PFK-P ve PEA-15'in ekspresyonun arttığı, sağkalım ile ilişkili olduğu bildirilmektedir. Çalışmamızda normal endometrium, EAH/EIN ve EEK gruplarında immünohistokimyasal olarak PFK-P ve PEA-15 ekspresyonunun farklı olup olmadığının belirlenmesi amaçlandı. Ek olarak, karsinom olgularında ekspresyon düzeyinin prognostik faktörler ile ilişkilisinin ortaya konması hedeflendi. Çalışmaya 2010-2015 yılları arasında EEK tanısı almış hastalar dâhil edildi. Küretaj materyalinde EAH/EIN, rezeksiyonunda EEK tanısı alan 32 hasta ile neoplazi dışı nedenle opere edilen 19 hastanın histerektomi materyalleri kontrol grubu olarak dâhil edildi. EEK grubunda PFK-P ekspresyonu EAH/EIN ve normal endometriuma göre daha yüksekti. PFK-P'nin karsinomlarda yüksek ekspresyonu karsinogenezde rol oynadığını düşündürmektedir. EAH/EIN'lerde PEA-15 boyanan tümöral hücre yüzdesi karsinoma göre daha düşüktü. PFK-P ve PEA-15 ekspresyon düzeyi EEK olgularında klinikopatolojik özellikler ve sağkalım ile ilişkili değildi. PFK-P ve PEA-15 ekspresyonunun karsinogenez sürecindeki rolünün ortaya konması ve prognostik öneminin belirlenmesi için ek çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: PFK-P, PEA-15, endometrioid endometrial karsinom, endometrioid intraepitelyal neoplazi, prognoz