Government relations
84 theses under this subject heading
Discussing homonormative power relations: Drag queens in Turkey
The aim of this study is to fill the gap of normativity discussions which is specifically based upon homonormativity, and its power relations in the context of Turkey. The study brings an understanding to culturally created norms – they are named homonormativity and a broader sense hegemonic heteronormativity in the frame of the study – with centre & periphery terms. The study adopts a qualitative research method. Homonormativity is concerned by three different approaches according to the flow of the study: i. Semi structured in-depth interviews are conducted with 5 drag queens in order to examine homonormativity from drag queens' point of view. The interviews are voice recorded by the consent of the interviewees. The data from the interviews are analysed by using queer linguistics (QL) approach. ii. Drag queen performances are observed by the researcher with participant observation technique thus the unmarked homonormativity can be discussed by the researcher in its ordinary and common form. This part of analysis consists of observation notes and descriptions of the researcher. iii. Last, the analysis of the study also includes YouTube videos of participants – if there is a channel of the interviewee – so that the scope of the study broadens to online settings. First two methods are the representations of the physical world around drag queens and homonormative settings. On the other hand, the third step focuses on the invisible power of YouTube as a new media tool, and representation of homonormative power relations in media. This research converges to different approaches to discuss homonormative power relations which aims at making a multi-component explanation. To conclude, this thesis has partly reached its aim to understand how homonormativity mirrored itself to the drag scene of Turkey.
Suriye devlet başkanı Beşar Esad'ın iktidarını korumasında halkın etkisi
Uluslararası camiada Arap Baharı olarak adlandırılan sürecin 2010 yılında başlaması ile birlikte Orta Doğu, yeni bir döneme girmiştir. Tunus'tan başlayan olaylar, Suriye'ye kadar sıçramış, ülke kısa sürede, cihatçı grupların silahlandığı bir kaos ortamına sürüklenmiştir. Ülkede yaşananlar kısa sürede, başta bölge ülkeler olmak üzere, küresel aktörlerin de sürece dahil olmasına neden olmuştur. Suriye, küresel, bölgesel ve diğer gruplar olarak adlandırılan üçlü çemberin içerisinde sıkışıp kalmıştır. Krizin Suriye dışındaki en önemli aktörleri, Türkiye, Rusya Federasyonu ve Amerika Birleşik Devletleri olmuştur. ABD'nin Suriye'de uygulamak istediği politikalar, kimi kesim tarafından Büyük Orta Doğu Projesi'nin bir aşaması olarak görülmüştür. Rusya Beşar Esad tarafından yana tavır takınırken, Türkiye Esad'ın gitmesi yönünde politika izlemiştir. Krizin patlak vermesi ile birlikte birçok Suriyeli çareyi ülkesinden göç etmekte bulmuştur. Çoğu Suriyeli ise, ülkesi içerisinde yer değiştirmiştir. Halkın büyük çoğunluğu, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'ın devrilmemesinden yana tutum sergilemiştir.
Jacques Lacan'da iktidarın biçimsel inşası: Sembolik olan
Lacan düşüncesinde "sembolik olan", iktidarın gündeliğin her alanında hâkimiyetini belirleyen yapısal çerçeveyi ifade eder. Sembolik olan üzerinden iktidar, bireyleri özneler olarak inşa etmenin yapısal ilişkilerinin belirleyicisidir. Sembolik işlev, özneye kendini tanıması ve ötekiler tarafından tanınması için gerekli olan temeli kurar. Bu temel, öznenin ilk olarak aile içerisinde evlat, daha sonra toplum içerisinde birey ve iktidarla girdiği ilişkide de vatandaş olarak inşa edilmesine imkân sağlar. Özne bu konumlara Öteki'nin alanı olarak dilin içerisinden bağlanır. Dille beraber sembolik yasaya tabi oluşun sonucu olarak bastırılmış olanın geri dönüşü, yani Lacancı "artı keyif", iktidarın biçimsel inşa pratiklerinde belirleyici bir rol oynar. İdeolojik süreçlerdeki ve iktidar tabiyetlerindeki biçimsel inşanın başarısı bu artı keyfin harekete geçirilebilmesinde yatar. "Artı keyif" ise her zaman bir kaybın geri kazanılacağı fantezisi ile ilişkilidir. Bu fantezi siyasal olanın her defasında yeniden tanımlanmasına imkân sağlayarak öznenin biçimsel inşasında belirleyici bir nitelik arz eder. Bu çalışma, özne olarak bireyin sembolik olanla ilişkisini, iktidar tabiyetlerindeki ve ideolojik süreçlerdeki biçimsel inşa pratikleri ve kaybın geri kazanılacağı fantezisi ile beraber ele almaktadır.
Beden erk ilişkisi
Bu araştırma; siyasi iktidar dönemlerinde uygulanan devlet politikalarının ideolojik aygıtlarını (sürekli gözetim, tahakküm ve tecrit gibi) merkeze alıp bu olguların beden kavramı üzerine olan yansımalarını araştırmak ile "Beden- Erk " ilişkilerine tarihsel bilgiler, farklı disiplinler (Resim, Heykel, Edebiyat, Sinema) ve sanatçıların çalışmaları baz alınarak bir bakış açısı geliştirmeyi amaçlamaktadır. Foucault, Deleuze, Althusser, Giddens, Berman, Butler, Sennett, Debord, Baudrillard, Bauman ve Vattimo gibi felsefecilerin; Orwell, Zamyatin ve Burgess gibi edebiyatçıların; Godard, Tarkovsky, Chaplin ve Lang gibi sinemacıların; iktidar, gözetim ve beden odaklı çalışmaları irdelenerek zengin argümanlar eşliğinde metin ve görsel okumalar yapılmıştır. Toplumsal olguların, savaşların ve en nihayetinde iktidar politikalarının şekillendirdiği/ finanse ettiği/ yok saydığı beden odaklı bu çalışma, nitel bir araştırmaya sahip olup alan ile ilgili bilgiler ise literatür taraması yapılarak elde edilmiştir. Nitel verileri desteklemek için "genel tarama modelinden" yararlanılmıştır. Cooper'a göre (1984: 9), "herhangi bir çalışmanın değeri, araştırmanın önceki çalışmalarla nasıl donatıldığına ve onları nasıl genişlettiği araştırmanın özünde olan nitelikleri yansıtıp yansıtmadığına bağlıdır ve bazı çalışmalar diğerlerinden daha önemli gibi görünebilir çünkü çözdükleri bulmacanın parçası son derece önemlidir" (Akt. Merriam, 2013: 71) Araştırmanın ilk evresini gözetim, ikinci evresini ise beden konuları oluştururken modernitenin bireyi, nesneleşmeye, metalaşmaya, makineleşmeye doğru adım adım iten olguları üzerinde durulmuştur.
Power relations in Shakespeare's Julius Caesar, Antony & Cleopatra and Coriolanus
This study focuses on Shakespeare's three "Roman Tragedies", including Julius Caesar, Antony and Cleopatra and Coriolanus. The main objective of this thesis is to discuss how far the decisions and the behaviour of Shakespeare's characters are affected by power relations. Each of the aforementioned tragedies is based on historical facts, like most of Shakespeare's plays and is centred upon the political and social atmosphere of Ancient Rome. However, apart from the historical background shared by these three tragedies, the factor that associates them with one another is that they all deal with the same theme: power struggle. It can be easily seen that the protagonists of these tragedies turn into those who are in a power struggle with government, with society or with another character. Eventually, they hopelessly drift into an inevitable downfall at the end of their tragedies. What is tragic is that none of the characters wants consciously to be in a struggle for gaining power. In fact, they get into a kind of power struggle in which they never expect to be. In this sense, it could be stated that power struggle is a tragic flaw that leads the specific characters to their destruction. In order to understand the desperate situation the protagonists are in, Niccolo Machiavelli, Thomas Hobbes, Friedrich Nietzsche and Michel Foucault's ideas on power are examined in this study. Their ideas on power are very similar, and apparently a continuation of each other. Machiavelli and Hobbes approach the concept of power as a political term. According to them, power is the most remarkable element that affects people's political decisions. As for Nietzsche and Foucault, they extend the scope of power by turning it from a political term into a sociological concept. They redefine power by stating that power cannot be limited to a mere political term. Instead, it is a phenomenon that can be observed in every facet of life, and it is impossible to escape from it. In this case, Julius Caesar, Antony and Cleopatra and Coriolanus involve characters who are highly affected by the concept of power which is a natural outcome of both political and social aspects of life.
Makine olarak internet: Toplumsal hareketler - yeni medya ilişkisine dair imkan ve sınırlılıklar
Toplumsal yapının oluşumunda toplumsal gruplar ve iktidar ilişkileri arasındaki çatışmalar kurucu role sahiptir. Bu gruplar arasındaki ilişkiler toplumsal hareketlerin varlık nedenidir. Toplumsal hareketlerin etkililiği, iktidar ilişkilerinde kurulan örgütlenme ve dayanışma ağlarına bağlıdır. Bu ihtiyaç, toplumsal hareketlerin iletişimsel ağlarını nasıl kurdukları sorusunu gündeme getirir. Günümüzde yeni medya, bu ağların kurulmasında dispozitif olarak yer alır. Bu çalışma yeni medyanın bu süreçteki rolünü farklı bir yoldan analiz etmeyi hedeflemektedir. Deleuze ve Guattari'nin "makine" kavramsallaştırımı çerçevesinde, yeni medyanın iletişim ve örgütlenme dispozitiflerinin ötesinde "arzu akışları", "duygulanımsal yoğunluklar" ve "toplumsal makinesel asamblajlar" olarak, hangi "kaçış çizgilerini" kurduğu sorgulanmaya çalışılmıştır. Bu analizin toplumsal hareketler, yeni medya ilişkisini dikotomik bir çerçeveye sıkıştırmadan analiz edebilme olanağı sağlayacağı umulmaktadır. İnternetin "makine" olarak edimselleşme sürecinin, arzunun soykütüksel yöntemle analizi için Gezi Parkı protestoları örneklem olarak seçilmiştir.
Sevgi Soysal'ın romanlarında özne ve iktidar
Bu tez çalışması, Sevgi Soysal'ın Yürümek, Yenişehir'de Bir Öğle Vakti ve Şafak romanlarındaki özne ve iktidar ilişkisini karakterlere odaklanarak incelemektedir. Çalışmada Sevgi Soysal'ın roman karakterlerinin birer özne olarak inşa edilme süreçleri tartışmaya açılmaktadır. Bu özneliğin karakterlere iktidar tarafından dayatıldığı, bu sayede onları disiplinize etmenin ve iktidara tabi kılmanın amaçlandığı ortaya konmaktadır. Yazar bu özneleştirme sürecini görünür kılarak iktidarın baskı uygulamak için yalnızca polis, asker, mahkeme gibi görünür unsurları kullanmadığını, bireylerin kimliklerine müdahale ederek de onlara boyun eğdirdiğini vurgular. Bir yandan da iktidara yönelik eleştirisini duyurma fırsatını bulur. Tez, Soysal'ın tüm romanlarında ön plana çıkan değişim sorunsalını, karakterlerin iktidar tarafından kendilerine dayatılan öznelik sınırlarını değiştirme çabası üzerinden ele alıp iktidarın baskıcılığına karşı bir direniş arayışı çerçevesinde değerlendirmektedir. Bu değişimin kolaylıkla gerçekleşememesi, hem iktidarın öznelerin içine işleyen dayatmalarından kurtulmanın basit olmadığını, hem de karakterlerin gerçekçi bir portreyle sunulduğunu gözler önüne serer. Tüm zorluğuna rağmen, çalışmada incelenen roman karakterleri, kendilerini belirli kimlik kalıplarıyla sınırlandıran iktidarın diğer insanları da tahakküm altına almasını dert edinirler. Bu dert edinme ile karakterlerin topluma dair bir sorumluluk almaya, iktidara karşı verdikleri mücadeleyi genişleterek iktidarın kollarının uzandığı diğer insanları da kapsayacak bir mücadeleye dönüştürmeye yöneldikleri iddia edilmektedir.
Tuhaf kadınların yazma uğraşı: Leylâ Erbil'in romanlarında yazar kadın başkişiler
Leylâ Erbil'in Tuhaf Bir Kadın, Karanlığın Günü, Cüce ve Kalan metinlerini odağına alan bu tez, bu romanlarda öne çıkan "kadın yazarlık" meselesinin neden ve nasıl ele alındığını inceler. Erbil'in romanlarındaki yazmakla uğraşan kadın başkişilerin benzerliklerini ve özellikle farklılıklarını ortaya koyarak, yazım tarihlerine göre ilk romandan sonuncusuna, bir romandan diğerine, bu başkişilerde ve Erbil'in yarattığı kurmaca dünyalarda nasıl bir değişimin-dönüşümün ya da kırılmanın söz konusu olduğunu analiz eder. Bu çalışma, yazar ve kadın kimlikleriyle "öteki"liğin veya "tuhaf"lığın yakıştırıldığı bu başkişilerin, ataerkil toplumda var olabilmeyi ve yazma uğraşlarını gerçekleştirmeyi, "deliliği" üstlerine giyerek ve bunu bir isyan yolu olarak kullanarak başarabildiklerini gösterir. Bu doğrultuda kadın başkişilerin "deliliği"nin getirdiği özgürlüğün ve isyanın, Erbil'in kullandığı anlatım teknikleri ve metinsel stratejiler aracılığıyla hem bu kadınların hayatlarında hem de büyük çoğunluğunu kendilerinin anlattığı metinlerin dilinde, anlatımında, formunda somutlaşmış olduğunu öne sürer. İlk romandan sonuncusuna yazarlıktaki otoritelerinin arttığı görülen bu kadınlar, ataerkil kurum ve ideolojilerin yarattığı iktidar ve "mutlak otorite" karşısına kendi iktidarlarını koyarlar. Bu kadınların aynı zamanda "deli" olması, başka bir ifadeyle Leylâ Erbil'in otoriteyi bir "deli"ye vermeyi seçmesi, onun bütün romanlarında karşımıza çıkan bu iktidar ilişkilerini eleştirdiğini ve bunu altüst etmeye çalıştığını gösterir.
The relationship between state and capital: The reconstruction of soccer stadiums as an urban transformation project
This study analyzes the relation between state and capital in Turkey to provide an account of the accumulation strategy during the AKP period (between 2002–2015) by focusing on a discernable trend in urban transformation projects, that of the reconstruction of soccer stadiums in Anatolian metropolises. In particular, this work aims to clarify the role of political entrepreneurship in the reconstruction of soccer stadiums through a partnership between state and capital. The term political entrepreneurship refers specifically to a neoliberal form of articulatory practice that serves to reproduce consent for the regeneration of the hegemony of the power-bloc. In this regard, the reproduction of hegemonic project enables the continued generation of economic imaginary in the society in such a manner that the articulation mechanism of hegemonic power and its associated regime of accumulation operate effectively and reproduces itself.
Hannah Arendt'in siyasal düşüncesinde iktidar ve siyasal şiddet ilişkisi
Hannah Arendt, Hitler Almanya'sında yaşamış bir Yahudi olarak şiddetin gerçek yüzünü yaşamıştır. Bu nedenle şiddeti meşru görmesi mümkün değildir. Arendt'in felsefesi karşılıklı saygıya ve herkesin kendini ifade edebileceği özgür ortamlara dayanan bir zeminde gelişmiştir. Dolayısıyla Antik Yunan siyasal yaşantısı Arendt'in özlem duyduğu bir temeldir. Çünkü orada insanlar konuşarak ve eylemde bulunarak kendini ifade edebiliyorlardı. Nitekim Arendt şiddeti konuşma güçsüzlüğü olarak tanımlayacak ve ona göre şiddet dilsizdir. Bu çalışmanın amacı, Hannah Arendt'in şiddet kavramsallaştırmasından yola çıkarak şiddetin iktidar ve siyasalla olan ilişkisini ele alıp çözümlemektir. Şiddet teması, tarihsel anlamda güncelliğini korumakla birlikte siyasal alanla olan ilişkisi hep tartışma konusu olmuştur. Arendt de şiddet temasını şiddet-iktidar, şiddet-otorite, şiddet-savaş gibi temalar üzerinden karşılaştırmalı olarak ele alır. Çünkü şiddet, modern dünyada normal bir olgu olarak kabul edildiği için kitle toplumlarının oluşmasına neden olmuştur. Bu anlamda şiddet yaşamın gerçekleri gibi algılanır. Bütün bunlar bağlamında Arendt'in felsefi görüşleri temel alınarak siyasal iktidarın şiddeti tekeline alıp meşrulaştırmaya çalışması incelenecektir.
The visibility of late-ottoman rulers: The ideological transition of urban representation in southern Arab provinces
This study questions how the power shift in the Late Ottoman Period effected the representation of rulership in the cityscape, via architectural, urban and infrastructural interventions in the Southern Arab Provinces, namely Palestine and Syria in the case of this study. The main focus will be the modernization processes of the Ottoman state observed in late nineteenth and early twentieth-century urban developments. These developments were aimed to improve the Ottoman State's connection with the periphery. This focus will be expanded in this study via the examination of the differences between the approaches of the Hamidian era and that of the Committee of Union and Progress. The methodology of spatial interventions structured on the representation of hegemony and the revanchism between shifting powers will be also inspected. It is crucial to mention before and after conditions and status of the provinces, in order to reflect on the progressive urban politics during the turn of the century. Possible alterations will be questioned via significant structural examples such as clock towers, monuments which implied celebrations and major infrastructural projects of the time. A methodological examination will be applied on how those examples were treated by the former and challenged by the latter powers that occupied the Ottoman rulership and the Ottoman urban space. The questions through the study will be instrumentalized in order to enlighten how the power shift affected the centralization politics and how it shaped southern provinces of the Ottoman Empire in late nineteenth and early twentieth century.
An analysis of the responsibility to protect in relation to sovereignty and power
This study aims to analyze the United Nations' (UN's) concept of Responsibility to Protect by relating it to sovereignty and power in international relations. The concept discusses the limits of sovereignty in cases of atrocities. However, the concept's practice has conditions for the five permanent members of the Security Council that include not using their veto power. The roles and involvements of these five states in the concept, and the issues surrounding the concept are decisive. They illustrate the state's influence on international structure and principles. In this case, the sovereignty is related to responsibility as concept describes while decisions surrounding a situation are made by sovereign states. Thus, the concept faces differences in principle and in practice. The mission of preventing atrocities and understanding sovereignty as a responsibility in this perspective is shaping actions. The five permanent members of the Security Council determine military interventions by using the argument of the concept unilaterally, it will be detailed in the last chapter. However, these actions also include the interests of the five states, and while using the reasoning of the concept, these actions have also caused atrocities. In these cases, changes in the balance of international power are decisive in the practice of the concept. The Responsibility to Protect concept includes remarkable missions for humanity, however, practicing of the concept relies on sovereign state actions and it includes power dynamics.
Kanal İstanbul ve Arafta Kalan Rıza: İki mega projenin karşılaştırmalı ve duygulanımsal bir analizi
This thesis presents the relationality between affects and hegemony and the importance of affects in social and political life. Affective and discursive practices might affect consent for hegemony and hegemony can use affects and construct identities in turn. Mega projects are very efficient in constructing consent and hegemony. Kanal İstanbul; the last mega project is used as the platform to study this relationality. In-depth interviews with the dwellers of Başakşehir and Arnavutköy which are in Kanal İstanbul area are made to capture the emotions and thoughts of the dwellers for the project. To get a solid idea another mega project which is already finished and being used by the dwellers; Yavuz Sultan Selim Bridge is also asked in the interviews to compare the differences and similarities in the ideas and emotions of the dwellers. What we have observed is that in transitional periods, affects and consent are also affected and divergences, breaks as well as limbo situations might appear. This thesis shows that affects and consent are changing in times of transformation. Positive affects like pride, joy and happiness can coexist with consent while negative feelings like anxiety, fear of abandonment from the in-born environment might cause to dissent or limbo situations.
Türk aydın profilinin siyasi iktidar ile olan ilişkisinin incelenmesi (1920-1930)
Aydın kavramı tarih boyunca dinamik bir gelişim süreci izlemiş, her dönem farklı bir aydınsal işlev daha fazla ön plana çıkmıştır. Dreyfus Davası'nın dönüm noktası olarak kabul edildiği tarihten itibaren modern aydının öne çıkan rolleri arasına eleştirellik, muhaliflik rolü de eklenmiştir. Böylelikle, aydın ve siyasi iktidar arasındaki mevcut ilişkiler de daha farklı bir hal almaya başlamıştır. Değişen bu ilişkiler ağı, modernleşme adımlarının atıldığı Osmanlı Devleti'nde de karşılık bulmuş, devlet eli ile başlatılan Türk modernleşmesini yürüten bürokrat aydın kesim ile bu kesimin attığı adımları eleştiren muhalif aydın gruplar ortaya çıkmıştır. Muhalif gruplar, önce bürokrat aydınları sonra Padişah'ı ve siyasi yapıyı eleştirerek, hürriyet ve meşrutiyet taleplerini dile getirmişlerdir. Osmanlı Devleti'nin nasıl kurtulacağı sorusuna verilen çeşitli cevaplar etrafında şekillenen muhalif hareketler Cumhuriyet Dönemi'ne kadar devam etmiştir. Aydınları, Cumhuriyet Dönemi'nde de siyasi iktidara yakın ve muhalif aydınlar olmak üzere iki farklı grup halinde değerlendirebilmek mümkündür. Çalışmada, sınırları çizilen dönem ve bu dönemin sahip olduğu özellikler doğrultusunda aydınların siyasi iktidar ile olan ilişkileri incelenecek, Cumhuriyet Dönemi aydınının muhalif, eleştirel yönden nasıl bir görüntü sergilediği değerlendirilecektir. Ayrıca, aydınların muhalif, eleştirel yönlerini etkileyen unsurların da üzerinde durulmaya çalışılacaktır. Bu doğrultuda, 1920-1930 dönemi içerisinde siyasi iktidar ile farklı ilişkiler geliştirmiş olan aydınlar ele alınmıştır. Siyasi iktidar ile yakın ilişkilere sahip aydınlardan: Falih Rıfkı Atay, Yunus Nadi Abalıoğlu ve Yahya Kemal Beyatlı isimleri ele alınırken, siyasi iktidar ile dalgalı ilişkilere sahip olan muhalif aydınlardan: Halide Edip Adıvar, Hüseyin Cahit Yalçın ve Ahmet Emin Yalman isimleri üzerinde durulmuştur.
Türk siyasetinde Refah Partisi deneyimi: Gelenek, ideoloji ve politika
Türk Siyasetinde Refah Partisi Deneyimi: Gelenek, İdeoloji ve Politika adlı çalışmamız temel düzeyde 12 Eylül sonrası çok partili hayatın yeniden tesis edilmesi ile iktidar mücadelesine dahil olan ve 1998 yılında Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan Refah Partisi'nin politik düşüncesini ve iktidar deneyimlerini ele almaktadır. Teorik olarak modern siyasete ait kavramlar ve çağdaş siyasal gelişmeye ait eleştirel yaklaşımlar ele alındıktan sonra, Milli Görüş Hareketinin bir temsilcisi olarak Refah Partisi'nin gelenek içerisindeki yeri sorgulanmış; kendisinden önce ve sonra var olan politik deneyimlere ne düzeyde aracılık ettiği gelenek içi bir tartışma üzerinden sınanmıştır. İkinci olarak Refah Partisi'nin ideolojik tahlili politik aktörler ve siyasal teoriye ait devlet, demokrasi, ekonomi, laiklik ve insan hakları kavramlarına üzerinden incelenmiştir. Modern Türk siyasetinde iktidar mücadelesi veren Refah Partisi'nin Türk modernleşmesine bakışı, İslamcılık söylemi ve din anlayışı ayrıca ele alınmıştır. Türk siyasetinin yaşadığı yapısal kriz ile geliştirilen Adil Düzen söylemi üzerinden üretilen meclis içi muhalefet ile yerel iktidar başarısının ne ölçüde merkezi iktidar başarısına katkı yaptığı değerlendirilmiştir. Refah Partisi'nin Doğru Yol Partisi ile yaptığı koalisyon ve iktidar süresince cari rejimin gösterdiği politik refleks 28 Şubat askeri müdahalesi üzerinden ele alınmıştır. Milli Görüş hareketi ve Refah Partisi, Türk siyasal hayatında cari olan iktidar bölünmelerinin ötesinde ortaya koydukları düşünce ve pratikler ile alternatif bir siyaset iddiasında olmuşlardır. Türk siyasal hayatı için Milli Görüş hareketinin alternatif bir politika ürettiği iddiası ele alınarak sorgulanmıştır. Böylece Refah Partisi'nin Milli Görüş hareketine ve modern Türk siyasetine olan katkısı çözümlenmeye çalışılmıştır.
Sinemada bir tür olarak güldürünün iktidar ve muhalefet ile ilişkisi: Arzu Film örneği
Güldürünün, iktidar ve muhalefet ile ilişkisine, ilk çağ filozoflarından bu yana belirli ölçülerde değiniler olmuştur. Güldürünün bu ilişkisine dair düşünce ve çalışmaları, temel olarak iki grupta toplamak mümkündür. Bunlardan ilki; güldürüyü, muhalefetin iktidara yönelttiği bir eleştiri silahı olarak görürken, diğer gruptakiler; güldürünün, iktidar tarafından kendisi için daha ciddi bir tehlike oluşturabilecek toplumsal muhalefeti, etkisiz hale getirme aracı olduğunu iddia etmektedirler. Türk sinemasının önemli güldürü filmlerine imza atmış olan Arzu Film şirketinin, güldürü türünde çektiği filmler, Türkiye'de toplumsal muhalefetin en gelişkin ve etkin olduğu 1968-1980 yılları arasında gösterime girmiştir. Bu doğrultuda, Arzu Film'in belirtilen yıllar arasında çekmiş olduğu güldürü türündeki filmlerinin, iktidar ve muhalefet ile olan ilişkisi açısından çözümlenmesi hedeflenmektedir. Anahtar Kelimeler: Güldürü, Türk sineması, İktidar, Muhalefet, Arzu Film.
Uluslararası ilişkilerde Makyavelist yaklaşım: İnsan, iktidar, güç
Bu çalışmada Makyavelist yaklaşımın insandan yola çıkarak Uluslararası ilişkilerde ideal iktidar ve güce olan tesirleri incelenmiştir. Makyavelist yaklaşımın kuramcısı olan Machiavelli; gerçekte olanı ve olması gerekeni realist bir bakış açısıyla ifade etmektedir. Machiavelli; ideal iktidarı; insan doğasıyla bağdaştırıp gözlemleri ve edindiği diplomatik tecrübelerden yola çıkarak tanımlamıştır. Yapılan analizlerde Machiavelli'nin ideal iktidar, insan doğası, gücün nasıl elde edileceği ve iktidarın devamlılığını nasıl sağlayabileceği hakkındaki ifadelerinden yararlanılmıştır. Makyavelizm günümüzün uluslararası ilişkilerinde hala tartışılan bir kuram olmakla birlikte tesiri her alanda hissedilmektedir. Anahtar Kelimeler: Makyavelizm, Machiavelli, Uluslararası İlişkiler, İnsan, İktidar, Güç
Adana Kadın Kapalı Cezaevindeki hüküm giymiş kadınlar arası ilişkiler
Türkiye genelinde toplam sadece beş kadın cezaevi olması ve buna bağlı olarak kadın mahkumlar için yetersiz tesislerin ve koşulların bulunmasının yanı sıra kadın mahkumlar üzerine yeterince araştırma yapılmamıştır. Yapılan araştırmalar ise daha çok kadın suçluluğu ve suç türlerine odaklanmış, kadın mahkûmların cezaevi içindeki yaşam koşulları, yaşam dinamikleri ve sosyal yaşamları yeterince incelenmemiştir. Antropolojik bir yaklaşımla kadın hükümlülerin arkadaşlık, dayanışma ya da çatışma ilişkilerinin altında yatan dinamikleri anlamaya çalışan bu araştırma, kadınlar arasındaki iletişim ağlarına, suç türü, cezaevi içinde ve dışındaki yaşam deneyimleri, sosyal çevre gibi farklı dinamiklerin etki edip etmediği ya da ne şekilde etkilediği üzerine odaklanmıştır. Adana Kadın Kapalı Cezaevinde Mart 2011- Mart 2012 tarihleri arası alan araştırmasının sonucu olan araştırmanın amacı hükümlü kadınların birbirlerini nasıl anladıkları ve algıladıklarını anlamak ve bu kadınların kadınlarası ilişkilerini nasıl kurguladıklarını incelemektir, seslerini duymak ve anlamaktır. Alan araştırması sırasında katılımlı gözlem ve derinlemesine mülakat yöntemi kullanılarak toplam 58 hükümlü kadınla görüşülmüştür. Görüşülen kadınların gerçek isimlerinin kullanılmadığı araştırmada kadınlarası ilişkiler yoluyla güç, suçluluk, hiyerarşi, namus, kader birliği, dayanışma, çatışma, iktidar, sanal aile bağları ve dostluk gibi öne çıkan birçok kavram cezaevi yaşam pratikleri içinde anlamlandırılmaya çalışılmıştır. Bu çalışmanı sonucu olarak hükümlü kadınlar yeni oluşturdukları toplumda hem kendilerine hem de diğer kadınlara yeni roller, yeni sıfatlar biçmiş ve bu doğrultuda günlük yaşamlarına devam ettikleri gözlemlenmiştir. Özellikle ailelerinden uzak kalan kadınların "sanal aile" ilişkilerini yeniden yaratarak kendilerine yeni aile bağları kurdukları gözlemlenmiştir. Çoğu ilişki türlerinde olduğu gibi sosyal yapının içinde iktidar ve hiyerarşinin yoğun göründüğü cezaevi kültüründe de kadınların yaşam pratikleri farklı dinamiklere ve rollere göre şekillenmektedir. Özellikle koğuş içi ilişkileri şekillendiren güç ve iktidar kavramları kadınlarası ilişkileri oluşturmada önemli bir rol oynadığı gözlemlenen başka bir olgudur. Hükümlü kadınların cezaevi kültürünü ve kodlarını anlamasına ve uygulamasına yardımcı olan dayanışma ve arkadaşlık ilişkileri iken hükümlüler aralarında oluşan husumet ve düşmanlığın cezaevini kadınlar için bir o kadar yaşanması zor bir hale getirdiği gözlemlenmiştir. Farklı sosyal ağın incelendiği bu araştırmada hükümlü kadınların yaşam pratikleri içinde kendileri konumlandırdıkları statüler her gün yeniden şekillenmektedir.
Gelenek, iktidar ilişkileri ve toplumsal cinsiyet temsillerinde melezleşme: Türk TV dizileri üzerine bir söylem analizi
Günümüzde kitle iletişim araçlarının içerikleri birçok açıdan çeşitli araştırmalara konu olmaktadır. Güçlü bir kitle iletişimi aracı olarak kabul edilen televizyon ise, çeşitli imgelerin yaratılmasında büyük öneme sahiptir. Bu çalışmada, ataerkil ideolojilerin diziler aracılığıyla nasıl yeniden üretildiği üzerinde durulacaktır. Kitle iletişim araçlarında, toplumsal cinsiyet temsillerinin nasıl belirli kodlarla kurgulanarak sunulduğu, küreselleşme ve teknolojik gelişmeler ile birlikte değişen toplumda ortaya çıkan melez yapıların nasıl gösterildiği konusuna değinilecektir. Bu bağlamda toplumsal cinsiyet temsillerinin ve melez kimliklerin sunumu ile iktidar kavramı, Sıla ve Yaralı Yürek dizileri bağlamında bir metin olarak incelenecektir.Anahtar Kavramlar: Toplumsal Cinsiyet Temsili, Medya, İktidar, Gelenek, Melezleşme.
Feminist stylistics in Ahdaf Soueif's Aisha
Stylistics is primarily concerned with deconstructing meanings and their established interpretations. Many feminists have taken an interest in stylistics recently, and feminist stylistics relies mainly on feminist theories, which include a particular interest in patriarchal values that degrade women and marginalize their societal position. This study explores the feminist discourse in the novel Aisha by Ahdaf Soueif, which is considered one of the traditional fictional novels that depict Arab women in a patriarchal society. Aisha is a feminist novel that deals with oriental women's issues. Those women are mostly portrayed as sexual objects and weak and submissive to their male counterparts. Feminist stylistics emerged in response to these demeaning perceptions of women, and it aimed to eliminate these stereotypes in language and society. In this regard, feminist stylistics exposes the unsustainable assumptions of traditional stylistics by putting gender issues at the core of the textual analysis. Highlighting gender discourses in different texts, including linguistic and thematic differences, is central to this feminist method. Within this context, the first chapter of the study will give comprehensive definitions of the roots of the stylistics, its origin, its formation, and how it merges with feminist theory to form Feminist Stylistics. The second chapter is an introduction to the life and literary career of Ahdaf Soueif with a brief focus on her work, Aisha, which includes eight stories linked to each other. In this study's third, fourth and fifth chapters, Sara Mills's feminist stylistic models are used to analyse the stories according to four levels. The feminist stylistics approach is applied to word/phrase level, sentence level, and discourse analysis level. Applying the feminist stylistic approach to Soueif's stories, it is aimed to reveal how gender representation in language reflects the patriarchal culture. Thus, this study based on feminist stylistics examines sexism in the stories and how point of view, agency, metaphor, or transitivity are directly related to gender, which distinguishes women's writing habits from men's writing.
Türkiye'de basın iktidar ilişkisi (1950-1954)
TÜRKÇE ÖZET TÜRKİYE'DE BASIN İKTİDAR İLİŞKİSİ (1950-1954) Batıdan farklı olarak, Türkiye'de basın, siyasi otoritenin meşruiyet aracı olarak doğmuştur. Birinci "Jön Türk" muhalefeti ile muhalif basın ortaya çıktı. Bu gelişme beraberinde sansür uygulamalarını getirdi. II. Abdülhamid döneminde devletin içinde bulunduğu iç ve dış şartlar gerekçe gösterilerek sansür uygulamaları sertleştirildi. İlk "Basın Kanunu" II. Meşrutiyet Döneminde çıkarıldı. Ancak, bu dönemde saray merkezli bir basının yerini, parti merkezli basın aldı. Milli mücadele döneminde ilk defa özellikle Anadolu basını Ankara merkezli siyasi otorite ile uyum içinde görüldü. Cumhuriyetin ilanından sonra siyasi muhalefetle birlikte muhalif basın da gelişmeye başladı. Ancak takrir-i Sükûn Kanunu ile muhalif basın siyasi muhalefetle birlikte sıkı bir denetim altına alındı. 1931 yılında kabul edilen "Matbuat Kanunu" ile gelişmeye başlayan basın hürriyeti, çıkartılan yeni kanunlarla sınırlandırıldı. II. Dünya Savaşından sonra esen liberalleşme rüzgarları Türkiye'yi de etkiledi. Siyasi muhalefetle muhalif basın cesaretlendi. Bu süreç, 1950 yılında kansız iktidar değişimini getirdi. DP iktidarı çıkardığı yeni "Basın Kanunu" ile basın hürriyetini genişletti. Ancak bir süre sonra siyasi iktidarın basın hürriyetini daraltan girişimleri başladı. Basın hürriyetini sınırlandıran girişimler genellikle siyasi otoriteden kaynaklanır. Ancak, basının kendi kendini denetlememesi basının mali açıdan siyasi iktidara bağımlı olması sansür uygulamalarına zemin hazırlamıştır. Bu sebeple sansür uygulamalarının azaltılabilmesi,için basın kendi içinde demokratik bir yapı oluşturmalı. Siyasi iktidara mali bağımlılığı azalmış, kamu hizmeti yapan bir sivil toplum örgütü haline gelmelidir. Devlet de basının tekelleşme eğilimlerine kesinlikle izin vermemeli, basın demokrasinin gelişmesi için vazgeçilmez bir kurum olduğunu gözden uzak tutmamalıdır.
Foucault bağlamında Câbirî'de bilgi-iktidar ilşkisi
Bilgi ve iktidar denildiğinde birbirlerini tamamlayan bir bütünün iki yarısı akla gelir. Toplumsal ve tarihsel süreçler ya bilginin iktidarı oluşturduğunu ya da iktidarın, bireyler üzerindeki egemenliğini sağlamlaştırmak üzere bilgiyi ürettiğini bize göstermektedir. 20. yüzyılda bilgi ve iktidar arasındaki ilişkilere dair yapılan çalışmalarda ilk akla gelen düşünürlerden biri Michel Foucault'dur. O, kendisine has bir yöntemle Batı düşünce tarihini hem epistemolojik hem de iktidar açısından ele alarak eleştirel analize tabi tutar. Arap/İslam düşüncesinin yenilik arayışlarına yönelik çalışmalarda da Batı düşüncesinin etkileri, Çağdaş İslam düşünürleri tarafından, ortaya konmuştur. Yaklaşık üç asırdır süren Çağdaş İslam Düşüncesinde birçok farklı öneri yer alır. Bu önerilerden biri de 20. yy'ın eleştirel ve üretken zihin yapısına sahip bir isim olan Muhammed Âbid el-Câbirî'ye aittir. O, Arap/İslam düşüncesine yönelik eleştirilerini ve çözüm önerilerini Foucaultcu bir yöntemle ortaya koymaya çalışır. Nitekim bu çalışma, Câbirî'nin Arap/İslam düşüncesindeki bilgi-iktidar ilişkisinin felsefi soruşturmasını Foucault bağlamında ele alır. İslam dünyası içinde bulunduğu mevcut olumsuz durumdan kurtulmak için yeni bir epistemolojik yapılanmaya ihtiyaç duyar. Bunun için de epistemolojik zeminin yani düşünceden ziyade düşünceyi üreten mekanizmaların değiştirilmesi gerekir. Bu durum İslam düşüncesindeki epistemolojinin iktidarla olan ilişkisini analiz etmeyi gerektirir. Eleştirel bir akılcılıktan hareket ederek bilgi-iktidar arasındaki ilişkiyi analiz etmeyi hedefleyen Câbirî, yeniden yapılanma önerisini bu çözümleme üzerine inşa eder. Bunu yaparken Batı düşüncesinin geçmiş olduğu yollardan ve kullanmış olduğu kavramlardan yararlanmakta bir sakınca görmez. Biz bu çalışmayla Arap/İslam düşüncesinin hem epistemolojik hem de siyasal anlamda içinde bulunduğu statik yapıdan nasıl kurtulması gerektiğiyle ilgili Câbirî'nin endişeleri ve bu sorunsalın nasıl aşılması gerektiğiyle ilgili çabasını, Foucault perspektifinden tartışarak ele aldık. Anahtar Kelimeler: Foucault, Câbirî, Bilgi, İktidar, Söylem, Epistemolojik Kopuş.
Michel Foucault felsefesinde sanat eseri olarak öznelliğin oluşumu
Özne ve iktidar ilişkileri içerisinde öznenin oluşumunu ilk dönem "arkeolojik" ve "soybilimi" yöntemlerini kullanarak inceleyen Foucault, daha sonra etik konusu üzerinde yoğunlaşır. Etiği, öznenin "kendi kendisi ile ilişkisi" olarak tanımlayan Foucault için insanlar kendilerini birer ahlaki özne olarak inşa edebilirler. "kendilik pratiği" ya da "astetik pratik" adını verdiği öznenin kendi kendini oluşturma pratikleri, iktidardan bağımsız olamayacak öznenin üç nesneleşme süreçlerinden en önemlisi olan, özneleşme ile yakından ilgilidir. Özneleşme, bireyin bir özne haline gelmesini sağlar. Foucault'nun daha sonra "benlik teknolojileri" olarak kavramsallaştıracağı bu özneleşme teknikleri öznenin kendini oluşturmasında önemli bir yere sahiptir. Etik ile ilgili düşüncelerini Antik Yunan ve Roma toplumları üzerinden, bu toplumların etiği uygulayış biçimlerinin incelemesi üzerine kuran Foucault'ya göre Antik Yunan'da etiğin temel ilkesi olan "kendini bilme" ve "kendine özen gösterme" aynı zamanda "özgürlük" ve "yaşama sanatı" ile ayrılamaz bir ilişki içindeydi. "Niçin bir tablo ya da ev sanat eseridir de, kendi yaşamımız değil?" diye soran Foucault için, günümüzde de bir takım özneleşme teknikleri olan benlik teknolojilerini kullanarak, insan kendi yaşamına şekil verebilir ve böylece yaşamını bir sanat eserine dönüştürecek öznelliğini kurabilir. Anahtar Kelimeler: Foucault, Kendilik Etiği, Öznellik, İktidar, Yaşam Sanatı
Türkiye siyasetine paradigmatik yaklaşımlar: İktidar-sivil toplum ilişkisinde MÜSİAD ve MAZLUMDER örnekleri
1990 yılında kurulan MÜSİAD ve 1991 yılında kurulan MAZLUMDER farklı alanlarda faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşları olmalarına rağmen İslami kimliğe sahip oldukları için ortak bir paydada buluşmuşlardır. İki dernek de kuruluş anlarındaki mevcut iktidara muhalif olmuş, kendilerini mazlum/dışlanmış olarak görmüş ve kuruluş gerekçelerini İslami referanslarla oluşturmuşlardır. MÜSİAD ekonomik alana yönelik faaliyetlerinde İslami referanslar sunarken, MAZLUMDER ise sosyal ve siyasal alana yönelik söylemlerinde İslami referanslara başvurmuştur. 28 Şubat sürecinde İslami kimliklerini temkinli bir şekilde yansıtan MÜSİAD ve MAZLUMDER, AKP iktidarına kadar olan dönemde belirli siyasal süreçlerde benzer refleksler geliştirmiş; ancak AKP hükümeti ile birlikte bu durum son bulmuştur. AKP hükümeti döneminde MÜSİAD iktidara yönelik muhalif kimliğini kaybederken, MAZLUMDER bu kimliğini korumuştur. Bu dönemde MÜSİAD, MAZLUMDER?in aksine, merkeze yakın bir konuma geçmiş ve dışlanmış/mağdur kimliğini terk etmiştir. Ayrıca bu tespit sadece AKP iktidarında değil Refah Partisi iktidarında da gözlemlenmiştir. Aynı siyasal konjonktürde iki derneğin sergilediği bu farklılık ise bize AKP iktidarıyla - bunun yanı sıra aynı siyasal çizgiden geldiği Refah Partisi iktidarıyla- sivil toplum arasındaki dinamik ilişkiyi analiz etme imkânı sunmuştur. Anahtar Kelimeler: Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), Refah Partisi (RP), Müstakil Sanayici ve ??adamları Derneği (MÜS?AD), ?nsan Hakları ve Mazlumlar ?çin Dayanı?ma Derneği (MAZLUMDER