Inpatients
103 theses under this subject heading
Hastanede çocuğu yatan ebeveynlerin hemşire destek düzeyleri ve sağlık bakım memnuniyetleri
Ebeveynlere, çocuklarının hastanede yatışı sırasında sağlanan hemşirelik desteği, hemşirelik uygulamasının hayati bir bileşenidir. Hemşireler hastanede çocuğu yatan ebeveynlere destek olduklarında, ebeveynlerin hastanede kalma sürecini daha iyi yönettiği, sağlık bakım memnuniyet düzeylerinde artış olduğu belirlenmiştir. Bu çalışmada, hastanede çocuğu yatan ebeveynlerin hemşire destek düzeyinin ebeveyn memnuniyeti ile ilişkisinin ölçülmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Tanımlayıcı ve kesitsel olan bu araştırma, Aralık 2019-Şubat 2020 tarihleri arasında, bir eğitim ve araştırma hastanesi genel çocuk servislerinde çocuğu yatan ve çalışmaya katılmayı kabul eden ebeveynler (f=143) ile yürütülmüştür. Araştırma verileri "Tanıtıcı Bilgi Formu", "Hemşire Ebeveyn Destek Ölçeği (HEDÖ)" ve "PedsQL Sağlık Bakımı Memnuniyet Ölçeği (PedsQL-SBMÖ)" ile toplanmıştır. İstatistiksel analizlerde; tanımlayıcı istatistikler, Cronbach's Alpha, bağımsız gruplarda t-testi (student t-test); tek yönlü varyans analizi (ANOVA) Mann-Whitney U testi, Kruskall-Wallis ve Spearman Korelasyon analizi kullanılmıştır. Araştırma kapsamına alınan ebeveynlerin yaş ortalamaları 32,30∓6,16 olup, ebeveynlerin HEDÖ ile PedsQL-SBMÖ toplam puan ortalamalarının sırasıyla; 64,16±20,75; 55,22±24,22 olduğu belirlenmiştir. Ebeveynlerin yaşlarına göre HEDÖ kaliteli bakım verme desteği alt boyutundan aldıkları puan ortancaları ve ebeveynlerin öğrenim durumuna göre PedsQL-SBMÖ teknik beceri alt boyutundan aldıkları puan ortancaları arasındaki fark anlamlıdır (p<0,05). Araştırmaya katılan çocukların akut ya da kronik hastalığa sahip olma durumuna göre HEDÖ toplam puan ortancaları ile alt boyutlarından aldıkları puan ortancaları arasındaki fark anlamlıdır (p<0,05). Ebeveynlerin HEDÖ ile PedsQL-SBMÖ toplam puan ortalamaları arasındaki ilişki yüksek düzeydedir (r=0,755; p<0,001). Çocuğu hastanede yatan ebeveynlerin hemşire ebeveyn destek düzeyleri ve sağlık bakım memnuniyet düzeyleri orta düzeydedir. Ebeveynlerin hemşirelerden aldıkları destek düzeylerinin ve ebeveyn sağlık bakım memnuniyetinin istendik düzeyde olması için konu ile ilgili hizmet içi eğitimlerin verilmesi gereklidir.
Yoğun bakım ünitesinde 2012-2019 yılları arasında yatan mülteci hastaların geriye doğru değerlendirilmesi
Yoğun bakım ünitesinde 2012-2019 yılları arasında yatan göçmen hastaların geriye doğru değerlendirilmesi Dr. Mehmet Ali TURGUT Tıpta uzmanlık tezi, Anesteziyoloji ve Reanimasyon ana bilim dalı Danışman: Prof. Dr. Süleyman GANİDAĞLI Haziran 2021, 43 sayfa Giriş: Kritik olarak hastalanan göçmenlerin özellikleri hakkında çok az bilgi vardır. Bir dizi faktör göçmenleri kritik bakım hastalığı için yüksek risk altına sokabilir. Göçmenlerde kritik bakım hastalığının görülme sıklığı, yoğun bakım ünitesine kabul nedenleri, dikkate alınması gereken spesifik teşhisler nedeniyle ortaya çıkan terapötik zorluklar ve beklenen sonuçlar bilinmemektedir. Çalışmamızda 2012-2019 yılları arasında Anesteziyoloji Yoğun Bakım kliniğimizde tedavi gören göçmen hastaların özelliklerini ortaya koymayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi hastanesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon yoğun bakımda yatan 198 göçmen hastanın verileri restrospektif olarak tarandı. Yirmi hasta veri eksikliği nedeniyle çalışma dışı bırakıldı. Hastalarda demografik özellikleri, yatış nedenleri, yatış süreleri, gelişen komplikasyonlar, sonuçlar, mortalite ve yatış süresine etki eden faktörler değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda erkek/kadın oranı 0.5 idi. Medyan yaş 34, medyan YBÜ yatış süresi 120 saat, medyan APACHE skoru ise 17 idi. En sık yatış nedeni jinekolojik/obstetrik hastalıklar idi, göçmen hastaların %78'i taburcu oldu, %21.9 hastada exitus gelişti, 29 günlük mortalite %17.9 (n=32), 90 günlük mortalite oranı ise %21.9 (n=39) olarak bulundu. Hastalarda en sık komplikasyon ventilatör ilişkili pnömoni (VIP) idi. VIP gelişen hastalarda en sık etken Acinetobacter baumanii (%34.1) idi. YBÜ'ne yatış nedenleri ile yatış süresi ve mortalite arasında anlamlı farklılık yoktu (p>0.05). APACHE skoru yüksek olan ve mekanik ventilasyon ihtiyacı duyulan gün sayısı fazla olan hastalarda mortalite oranı daha yüksekti (p=0.001). Mekanik ventilasyon ihtiyacı ve mekanik ventilasyondaki gün sayısının hastalarda gelişen komplikasyon riskini artırdığı saptandı. Sonuç: Yüksek APACHE skoru ve mekanik ventilasyon, göçmenlerde mortalitenin bağımsız risk faktörleridir. Göçün sağlık üzerindeki sonuçlarını net bir şekilde ortaya çıkarmak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.
Çocuk yoğun bakım ünitesinde yatan hastalardan izole edilen mikroorganizmalar ve antibiyotik duyarlılıkları
Çocuk Yoğun Bakım Ünitelerinde (ÇYBÜ) enfeksiyonla mücadale zamanla daha önemli bir konu haline gelmiştir. Yoğun bakım (YB) enfeksiyonlarının risk faktörleri giderek değişmektedir. Etken mikroorganizmaların oluşturduğu dirence rağmen tedavide kullanılan antibiyotiklerin sınırlı olması ve mikroorganizmaların antibiyotiklere hızla direnç geliştirmesi günümüzde polimikrobiyal dirençli patojenlerle gelişen YB enfeksiyonları ile mücadelede hekimleri zor durumda bırakmaktadır. Bu durum mutlak şekilde mortalite hızını etkilemektedir. Yaşamı tehdit eden ağır enfeksiyonu olan hastalarda ampirik antibiyotik tedavisi tercih edilmektedir. Bu nedenle, her YBÜ'nin kendi florasında bulunan etken patojenleri ve bunların duyarlılık ve direnç paternlerini bilinmesi kaçınılmaz bir zorunluluk olmaktadır. Çalışmamızda Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Yoğun Bakım Ünitesinde Mart 2020-Mart 2022 tarihleri arasında 48 saatten uzun süre yatmış olan ve yatış sırasında en az bir kez trakeal aspirat ve/veya kan kültürü alınan hastaların verileri toplanarak yapıldı. Hastalardan alınan kan kültürü örnekleri, pediatrik kan kültürü şişelerine (BD BACTEC, ABD) alındı ve bekletilmeden mikrobiyoloji laboratuarına gönderildi. Mikrobiyoloji laboratuvarında otomatize kan kültürü sisteminde (BACTEC FX, ABD) 7 gün inkübasyona bırakıldı. İnkübasyon süresi içerisinde pozitif üreme sinyali görülen kan kültürü şişeleri %5 koyun kanlı agar (BD, ABD) ve Eozin-Metilen Blue Agar (BD, ABD) besiyeri plaklarına inoküle edilerek ekim yapıldı. Trakeal aspirat örnekleri sterilite kurallarına uygun olarak %5 koyun kanlı agar (BD, ABD) ve Eozin-Metilen Blue Agar (BD, ABD) besiyeri plaklarına inoküle edilerek ekim yapıldı. Akabinde, ekim yapılan plaklar etüve kaldırılarak 37°C'de 24 saat boyunca inkübe edildi ve yine otomatize sistem (Vitek 2, Fransa) ile antibiyotik duyarlılık profilleri belirlendi. Kan kültürü ve trakeal aspirat kültüründe üreyen mikroorganizmalar antibiyogram duyarlılıklarına göre sınıflandırıldı ve sonuçlar yüzde olarak verildi. Kan kültürü alınan 165 hasta çalışmaya alındı. Hastaların 97'si (%58.7) erkek, 68'i (%41.2) ise kız çocuktu. Hastaların ortalama yaşı 5.6±0.38 SD yıldır. Hastalardan toplam 677 kan kültürü alındı. Bu kültürlerin 279'unda (%41.2) üreme oldu. En sık üreyen 5 mikroorganizma değerlendirmeye alındı. En sık görülen mikroorganizma Staphlococcus haemolyticus (n:54, %7.9) idi. ÇYBÜ'nde yatan 93 hastadan alınan trakeal aspirat kültürü çalışmaya alındı. Hastaların 58'i (%62.3) erkek, 35'i (%37.6) ise kızdı. Hastaların ortalama yaşı 5.6± 0.5 SD yıl idi. ÇYBÜ'nde 93 hastadan 407 trakeal aspirat kültürü alınmıştır. Bu kültürlerin 297 (%72.9) tanesinde üreme tespit edildi. Üreme olan en sık 5 mikroorganizma değerlendirmeye alındı. Trakeal aspirat kültür üremelerinde en sık rastlanan mikroorganizma Pseudomonas aeruginosa (n:106, %26) idi. Çalışmamızda hastanemiz ÇYBÜ'de kan ve trakeal aspirat kültüründe en sık üreyen 5'er enfeksiyon etkeni tespit edildi ve antibiyotik duyarlılıkları belirlendi. Kan kültüründe en sık üretilen mikroorganizma olan S. haemolyticus'un %75'i tigesiklin duyarlı bulundu. Trakeal aspirat kültüründe en sık üreyen mikroorganizma olan P.aeruginosa'nın %66'sı kolistin duyarlı bulundu. Sonuçlarımızı dünyada ve ülkemizde yapılan çalışmalarla karşılaştırdığımızda sık görülen enfeksiyon etkenlerinin diğer çalışmalarla uyumlu olduğu görüldü. Anahtar kelimeler: Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi, hastane enfeksiyonları, kan kültürü, trakeal aspirat kültürü
Tıp 1 dıyabetes mellitus tanısı olan ergenlerde yatışı olan ve olmayan hastaların benlik saygısı ve aile tutumlarının karşılaştırlması
Giriş: Tip 1 Diyabetes Mellitus (DM) hastalığı çocuk ve ergenlerde bilinen en yaygın kronik hastalıklar arasında tanımlanmaktadır ve bu nedenle bu popülasyonda önemli sağlık problemlerini temsil etmektedir. T1DM tanısı olan çocuk ve ergenlerde hastalık bütüncül olarak ele alınmalıdır, fiziksel boyutunun yanında tedavi uyumunu önemli derece etkileyen hasta ve bakım verenlerinin psikolojik durumları, uyum güçlükleri ve hastalığa yaklaşımları da değerlendirilmelidir. Bu çalışmada yatış gerekliği olan ve olmayan hastaların arasında hastanın benlik saygı düzeyi ve anne baba tutumunun tedavi uyumunda ön görücü olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmanın etik kurul onayından sonra Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hastanesi Çocuk Endokrinologi servisinde tip 1 diyabet tanısıyla yatışı olan ve çalışmaya katılmayı kabul eden 12-18 yaş arası 40 çocuk ve ergen vaka grubu olarak ve yaş ve cinsiyet açısından benzer özellikler gösteren, çocuk endokrinoloji polikliniğinde yatışları olmadan T1DM tanısıyla takip edilen ve çalışmaya dahil olmayı kabul eden 38 çocuk ve ergen kontrol grubu olarak alınmıştır. Her iki grupta aydınlatılmış onay formu alındıktan sonra araştırmacı tarafından sosyodemografik özelliklerinin yer aldığı bir veri toplama form doldurulmuştur. Psikiyatrik bozukluklar tanıları yarı yapılandırılmış Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi- Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonuyla (ÇDŞG-ŞY) araştırmacı tarafından değerlendirilmiştir ayrıca katılımcılardan Anne Baba Tutum Ölçeği (ABTÖ) ve Coopersmith Benlik Saygı Envanterinin doldurulması istenmiştir. Bulgular: Çalışmamızın vaka ve kontrol grubunda hastaların yaşları ve cinsiyetleri anlamlı farklılık göstermemiştir (p >0.05). Vaka grubunda tanı yaşı ortalama 8.5 ± 4.1 ve kontrol grubunda 10.6 ± 3.1 olarak saptanmıştır ve sonuç olarak vaka grubunda tanı yaşı, kontrol grubundan anlamlı olarak daha düşük tespit edilmiştir (p = 0.023). Çalışmamızda vaka grubunun ortalama son HbA1c düzeyleri 9.4 ± 2.1 ve kontrol grubunun ortalama son HbA1c değeri 7.6 ± 1.2 olarak belirlenmiştir, vaka grubunda bu değer istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek saptanmıştır (p <0.001). ÇDŞG-ŞY-DSM-5 yarı yapılandırılmış psikiyatrik değerlendirme sonuçları vaka grubunda daha fazla Depresyon tanısı, Yaygın Anksiyete Bozukluğu ve Sosyal Fobi tanısı olarak belirlenmiştir (depresyon p <0.001), (yaygın anksiyete p <0.001), (sosyal fobi p = 0.011). Vaka grubunda %76.2 annelerin demokrat tutumu ve %23.8 otoriter tutumu gösterdikleri belirlenmiştir. Bu grupta babaları tutumu %69.0 demokrat ve %31.0 otoriter olarak görülmüştür. Kontrol grubunda annelerin %92'si demokrat ve %7.9'u otoriter tutum sergilerken babaların %84.2'si demokrat tutum ve %15.8'i otoriter tutum göstermişler. Guruplar arası karşılaştırmada anlamlı olarak vaka grubunda otoriter anne baba tutumu daha fazla görülmüştür (Anne Demokrat p=0.006), (Baba Demokrat p= 0.023). Coopersmith Benlik Saygı Envanterinin alt boyut puan ortalamalarının dağılımına bakıldığında vaka grubu katılımcıların benlik saygı tam ve genel puanı kontrol grubundan anlamlı olarak düşük bulunmuştur ve benzer şekilde ev aile öz saygı puanı anlamlı farklılık göstermiştir (tam puan p=0.007), (genel puan p= 0.048), (aile ev puan p=0.002). Sonuç: Çalışmamızda, kronik bir hastalık olan T1DM'in kötü metabolik kontrol ve uygun düzeyde olmayan tedavi uyumu ile çocuk ve ergenlerin düşük benlik saygısı ve yaşadığı ailede otoriter anne baba tutumuyla ilişkisi gösterilmiştir. Ayrıca bu çalışmada metabolik kontrolü kötü giden vaka grubunda elde ettiğimiz yüksek ruhsal hastalık oranları, T1DM'in sadece fiziksel bir hastalık olmadığını, bireyin psikolojik, sosyal, emosyonel işlevselliğini de olumsuz etkilediğini düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: T1DM, benlik saygısı, otoriter anne baba tutumu, psikiyatrik tanı
Bir vakıf üniversitesi hastanesinde yatan yaşlılara bakım verenlerin bakım yükü ve bakım yükünü etkileyen faktörler
Bu araştırma, bir vakıf üniversitesi hastanesinde yatan yaşlılara bakım verenlerin bakım yükü ve bakım yükünü etkileyen faktörleri belirlemek amacıyla kesitsel bir araştırma olarak gerçekleştirildi. Araştırma Şubat 2020 – Kasım 2020 tarihleri arasında İstanbul'da Avrupa Yakasında bir Vakıf Üniversitesi Hastanesi Dahiliye, Endokrinoloji, Nefroloji, Gastroenteroloji, Onkoloji, Hematoloji ve Kardiyoloji Servislerinde yapıldı. Araştırmada örneklemin belirlenmesi için evreni bilinmeyen örneklem hesabı formülü kullanılarak yapılan hesaplama sonucunda örneklemin 65 yaş ve üzeri minimum 138 kişi olması gerektiği belirlendi. Bu araştırma 65 yaş ve üzeri 140 kişi ve bakım vericileri ile gerçekleştirildi. Araştırmanın verileri yaşlı hastalara bakım veren bireylerden ve yaşlı hastalardan yüz yüze görüşme yöntemiyle toplandı. Bakım vericilerden veri toplarken; Bakım Veren Bilgi Formu, Bakım Verme Yükü (BVY) Ölçeği, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği ve Genel Sağlık Anketi-12 kullanıldı. Hastalardan veri toplanırken; Hasta Bilgi Formu ve KATZ Günlük Yaşam Aktiviteleri (GYA) Ölçeği kullanıldı. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistiksel analizler (ortalama, standart sapma, frekans), Student-t testi, Tek yönlü varyans analizi (ANOVA), Pearson korelasyon analizi ve çoklu regresyon analizi kullanıldı. Bakım veren bireylerin yaş ortalaması 49,20±10,75 olup, %72,9'u kadın, %30,7'si lise mezunu, %75'i evli, %47,1'inin geliri giderinden az ve %39,3'ü ev hanımıdır. Yaşlı bireylerin yaş ortalaması 73,50±6,47 olup, %68,6'sı kadın, %38,6'sının eğitim durumu okur yazardır. Bakım Verme Yükü Ölçeği puan ortalaması 30,65±9,31, GSA-12 Ölçeği puan ortalaması 4,02 ±2,43, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği toplam puan ortalaması 52,61±14,00 bulundu. Araştırmaya katılan hastaların KATZ GYA Ölçeği puan ortalaması 13,65±3,15 olup, %5,7'sinin günlük yaşam aktivitelerinin bağımsız, %26,4'ünün yarı bağımlı, %67,9'unun bağımlıdır. Kadınların, 29-45 yaş grubunda olanların, ortaokul mezunlarının, çalışmayanların, bakım vermek için işini bırakanların, kendisine ait geliri olmayanların ve geliri giderinden az olanların BVY Ölçeği puan ortalaması yüksek bulundu. Sağlığını kötü değerlendirenlerin, düzenli olarak sağlık kontrolü yaptırmayanların, kendi sağlığıyla ilgilenmeyenlerin, bakım verdiği hastanın kendisine ait odası olmayanların BVY Ölçeği puan ortalaması yüksek bulundu. Kadın hastalara bakım verenlerin, ilkokul ve ortaokul mezunu yaşlı hastalara bakım verenlerin, geliri giderinden az olan yaşlılara bakım verenlerin BVY Ölçeği puan ortalaması diğerlerine göre yüksek bulundu. Kanser hastalarına bakım verenlerin BVY Ölçeği puan ortalaması kalp hastalarına bakım verenlere göre yüksek bulundu. Yarı bağımlı olan yaşlı hastalara bakım verenlerin BVY Ölçeği puan ortalaması, bağımlı hastalara bakım verenlere göre yüksek bulundu. BVY Ölçeği ile hastalık süresi arasında pozitif yönde çok zayıf ilişki bulundu. BVY Ölçeği ile Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği arasında negatif yönde zayıf ilişki, GSA-12 ile pozitif yönde zayıf ilişki, KATZ GYA Ölçeği ile negatif yönde zayıf ilişki bulundu. Bakım verme yükü ile sırasıyla KATZ GYA Ölçeği, hastanın yaşı, bakım verenin cinsiyeti, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği, bakım verenin düzenli sağlık kontrolüne gitme durumu ve GSA-12 Ölçeği arasında anlamlı ilişki bulundu. Bu değişkenler Bakım Verme Yükü için toplam varyansın %56,3'ünü açıklamaktadır. Bakım verenin kadın olması, ruh sağlığının kötü olması, bakım yükünü olumsuz olarak etkilemektedir. Bakım verenin düzenli sağlık kontrolüne gitmesi, sosyal desteğinin yüksek olması, bakım verdiği hastanın yaşının ve bağımlılık durumunun artması bakım yükünü azaltmaktadır. Bu doğrultuda bakım veren bireylerin hem kendi sağlığını geliştirmeye yönelik hem de bakım yükünü azaltmak için eğitim programları düzenlenip bilgi eksiklikleri giderilerek bakım yükünün azaltılması sağlanabilir. Bakım veren bireye hissedilen bakım yükünü hafifletmeye yönelik kişisel veya sosyal alan oluşturabilecek kaynaklar edinebilmesi, sosyal destek alabileceği aile, arkadaş ve diğer sosyal destekleri değerlendirerek, kendileri için uygun sosyal destek sağlamaları için desteklenebilir. Ayrıca bakım veren bireylerin ruh sağlığını iyileştirmek için erken tanı çalışmaları yapılarak ruhsal sorunlarının erken dönemde belirlenerek ilgili kuruluşlara sevk edilmesi sağlanabilir. Uzun vadede bakım süreci devam eden yaşlı hastalara için birinci ve ikinci basamak düzeyinde evde bakım hizmetleri arttırılarak, bakım verenlerin desteklenmesi önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Yaşlılık, Bakım Vermek, Bakım Yükü, Bakım Yükünü Etkileyen Faktörler,
Yatarak tedavi bakım alan yaşlılarda basınç yaralanması prevelansı, nedenleri ve ilişkili risk faktörleri
Amaç: Bu çalışmanın amacı, Türkiye'deki bir özel üniversite hastanesinde yatan yaşlı hastalarda basınç yaralanması prevalansı ve risklerini belirlemektir. Yöntemler: Tanımlayıcı, prospektif ve kesitsel bir tasarımdır. Evren bir yıl içinde hastaneye yatan yaşlı hasta sayısına göre G* power analizi ile hesaplandı (N=594). Özel bir üniversite hastanesinde yatan yaşlı 382 hasta çalışmanın örneklemini oluşturdu. Etik kurul izni alındı. Çalışma verileri sosyodemografik ve sağlık tanılama ve deri tanılama formu, Braden Basınç Yaralanması Skalası, The National Pressure Injury Advisory Panel/ Ulusal Basınç Yarası Tavsiye Paneli evreleme sistemi ile değerlendirildi. Risk faktörlerinin analizi SPSS IBM 28.0 ile analiz edildi. Bulgular: Ortalama yaş 76.20±8.36 (basınç yaralanması olan: 79.34±8.38, basınç yaralanması olmayan: 74.81±7.98) idi. Basınç yaralanması olan hastaların Braden skoru 18'in altındaydı. Basınç yaralanması olan hastaların toplam prevalansı %30.6 ve hastanede basınç yaralanması prevalansı %14.1 idi. En sık yerleşim yerleri sakrum / koksis ve torakanter/ iskiyum bölgeleriydi. Evre II (%31.6), III ve IV (%24.7) tanımlanan temel basınç yaralanması aşamalarıydı. İstatistiksel analiz basınç yaralanmasının, uzun süreli hastanede yatış, kronik hastalık nüksü, oral beslenme güçlüğü, invaziv girişim sayısı çokluğu, geçmişte basınç yaralanması öyküsü, mobilizasyonda ve pozisyon değişiminde bağımlılık, inkontinans, 75 ≥ yaş ile önemli ilişki gösterdi (p< 0.05). Bu değişkenler önemli risk faktörleri olarak tanımlandı. Sonuç: Yaşlı hastalar için basınç yaralanması hastanede önemli bir sorun olmaya devam etmektedir. Hastaneye yatan yaşlılarda yaş, hastalık sürecine bağlı hareketsizlik, invaziv girişim sayısı, geçmiş sağlık öyküsü, inkontinans hastaneye yatan yaşlılar için önemli bir basınç yaralanması etkenidir. Yaşlılara özgü riskleri belirlemek bu sorun önlenmesinde önemli bir adım olabilir. Anahtar kelimeler: basınç yaralanması, risk faktörü, prevelans, yaşlı hasta.
Karaciğer sirozlu hastalarda kırılganlık derecesinin prognostik önemi
Giriş ve Amaç: Kırılganlık, karaciğer sirozlu hastalarda planlanmayan hastane yatışını ve mortaliteyi ön görmede etkin bulunmuş bir klinik durumdur. Ancak kırılganlık; hepatik ensefalopati gelişimiyle ilişkisinin irdelendiği birkaç çalışma haricinde, sirozun dekompanzasyon kliniklerini ön görmedeki etkinliği açısından nadiren değerlendirilmiştir. Biz de çalışmamızda sirozun major komplikasyonlarının kırılganlıkla ilişkisini inceledik. Buna ek olarak; kırılganlığın klinik pratikte sirozlu hastalarda planlanmayan hastane yatışı ve/veya mortalite prediktörü olarak kullanılabilirliğini sorgulamak için diğer prognostik skorlamalarla karşılaştırmasını yaptık. Yöntem: Bu çalışmaya Bezmialem Vakıf Üniversitesi Gastroentroloji Kliniği'ne başvuran ve ICD-10 kriterlerine göre K74 (Karaciğer fibroz ve sirozu) tanılı, 18-80 yaş aralığındaki 134 hasta, prospektif çalışma dizaynıyla alınmıştır. Hastalar kırılganlık açısından FFI (Fried Frailty Index) ile değerlendirildikten sonra, 2 ana gruba ayrılmıştır. Birinci grup kırılgan (FFI≥ 3) hastalardan, ikinci grup ise prefrail (FFI: 1-2) ve fit (FFI: 0) hastalardan oluşturuldu. Hastaların ilk değerlendirmelerinde; yaş, cinsiyet, VKİ (Vücut Kitle İndeksi), tanı yaşları, siroz etiyolojileri, kullandıkları ilaçlar, asit geçmişleri, CTP (Child-turcotte-pugh) ve MELD (model for end stage liver disease) skorları hesaplanarak not edildi. Tüm hastalar 3 ay aralıklarla poliklinik kontrollerinde veya telefonla aranarak komplikasyonların gelişimi, hastane yatışı ve mortalite açısından sorgulandı. Hastaların yüz tanesi 12 ay, yirmi tanesi 9 ay ve 14 tanesi ise 6 ay takip edildi. Takip sürecinde gelişen komplikasyonlar ve planlanmayan hastane yatışları elektronik sağlık kayıtlarıyla teyit eddildi. Takip süresinin sonunda iki ana grup komplikasyon gelişmi, planlanmayan hastane yatışı ve mortalite oranları ile karşılaştırıldı. Bulgular: Kırılgan hastalardan oluşan grup (n=55) ve kırılgan olmayan hastalardan oluşan grup (n=79) temel özellikleri açısından karşılaştırıldığında; cinsiyet, VKİ, siroz etiyolojisi gibi parametreler benzer bulundu (p>0,05). Kırılgan hasta grubu diğer gruba göre yaşlıydı (p<0,001). Diyabet, hipertansiyon, KAH (koroner arter hastalığı), KBH (kronik böbrek hastalığı) gibi komorbiditeler kırılgan olan grupta daha sıktı (p<0,05). İki grup karşılaştırıldığında asit kırılgan olan grupta daha fazlaydı (p<0,001). CTP ve MELD skorları da kırılgan olan grupta daha yüksekti (p<0,001). İki grup karşılaştırıldığında varis ve varis kanama öyküsü benzerdi (p>0,05). Takip sürecinin sonunda; asit gelişimi, hepatik ensefalopati gelişimi, HRS (hepatorenal sendrom), SBP (Spontan bakteriyel peritonit) gelişimi, planlanmayan hastane yatşı ve mortalite kırılgan hasta grubunda istatistiksel olarak daha yüksekti (p<0,05). Olumsuz sonlanım (komplikasyonlar, planlanmayan hastane yatışı, mortalite) olarak bakıldığında; olumsuz sonlanımların kırılgan hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla olduğu görüldü (p<0,001). İki grup karşılaştırıldığında varis kanaması kırılgan olan grupta daha fazlaydı ancak istatiksel olarak diğer grupla benzerdi (p>0,05). HCC (Hepatselüler Karsinom) gelişimi iki grup arasında benzer saptandı (p>0,05). Kırılganlığın planlanmayan hastane yatışı ve mortaliteyi ön görme etkinliği CTP ve MELD skorlarıyla kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0,05). Kırılganlık alt parametrelerine yani FFI kriterlerine bakıldığı zaman her kriter ayrı ayrı asit gelişimi, hepatik ensefalopati gelişimi, planlanmayan hastane yatışı ve mortaliteyle ilişkili bulundu (p<0,05). Sonuç: Sirozlu hastalarda kırılganlık hem komplikasyonlarla artan hem de komplikasyon gelişimini ön görmede etkin olabilecek bir klinik tablodur. Özellikle kırılganlık alt parametrelerinden olan kas gücü ve fiziksel aktivite düşüklüğün gelişiminin üzerinde durulması, bu kliniklerin müdahalelerle düzeltilebilecek olması açısından önem arz etmektedir. Kırılganlık genel olarak baktığımızda sirozda olumsuz prognozla ilişkilendirilebilir. Kırılganlık konusunda yapılacak müdahelelerin bu kötü gidişatın yavaşlatılması ya da engellemesi için daha fazla hasta sayısıyla ve daha uzun takip süreli çalışmalar yapmak faydalı olacaktır. Anahtar kelimeler: Karaciğer sirozu, kırılganlık, düşük kas gücü, prognoz, hastane yatışı, mortalite.
Al-Nasiriya şehri / Irak hastanelerinde verilen hemşirelik bakımının kalitesinden hastaların memnuniyetinin değerlendirilmesi
Background: A high level of patient satisfaction makes it possible for service providers to offer enough counseling as well as services that are both effective and continuous. The mindsets and actions of healthcare professionals are critically important to ensure patient happiness and the successful achievement of the service's objectives. Objectives: To assess the patient's satisfaction with the quality of nursing care provided in the hospitals of Al-Nasiriya city and to identify differences in patients' satisfaction with the quality of nursing care provided related to selected demographic characteristics and hospital related data. Methodology: The research is descriptive and cross-sectional. The research was conducted between 15.3.2022 and 15.9.2022 (AL-Nasiriya City / Al-Haboubi Teaching Hospital in Iraq, AL-Nasiriya Teaching Hospital and Al-Hussein Teaching Hospital). The population of the study was (800) people. With the calculation made, the minimum number of people to be taken was calculated as 260. Simple random sampling method, which is accepted as one of the probability-based sampling methods. A quality questionnaire was used to measure the satisfaction and sociodemographic data of patients. The satisfaction survey is a 5 likert type scale and is valid and reliable for the Arabic language. The relationship between the satisfaction status of the patients with other data was examined. The data were analyzed in SPSS software using frequency, percentage, mean, standard deviation, hierarchical regression, one-way analysis of variance (ANOVA) and independent sample t-test. The significance level to be determined in the evaluation of the data is p<0.05. Results: In this study, the data of 122 female and 138 male patients between the ages of 23-85 were analyzed. This research showed that most patients were satisfied with the quality of nursing care provided. The result showed mean of patient satisfaction with the quality of nursing care was 61.5% which mean good. According to result there are no difference between age, education level, marital status, work field and patient satisfaction with the quality of nursing care provided (p≥0.05). However, it was determined that the satisfaction scores of the male patients were statistically higher than the females (p<0.05). It was determined that the satisfaction scores of the patients treated in the surgical unit were statistically higher than those treated in the medical units (p<0.05). According to result there are no difference between previous hospitalization, length of hospital stay, hospital accommodation and patient satisfaction score (p≥0.05). Conclusion: Patients gender and type of hospital wards play an essential role in the degree of patients satisfaction. Recommendations: the researcher recommends that patients should be examined and new strategies should be developed. The factors that create the difference in satisfaction between hospital units should be examined. 2023, 55 pages Keywords:Inpatients, Patient satisfaction, Nursing care.
Yoğun bakımda yatan hastalarda ağız sağlığı ve etkileyen faktörler
Bu araştırma, yetişkin yoğun bakım ünitesinde yatan hastaların ağız sağlığının değerlendirilmesi ve ağız sağlığını etkileyen faktörlerin belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı ve prospektif olarak gerçekleştirilmiştir. Araştırma, Ocak 2019- Kasım 2019 tarihleri arasında bir şehir hastanesinde ikinci ve üçüncü basamak yetişkin yoğun bakım ünitelerinde tedavi ve bakım gören 151 hasta ile gerçekleştirilmiştir. Araştırma verileri, Hasta Tanılama Formu, Eilers Oral Değerlendirme Rehberi ve Ağız Sağlığı Değerlendirme Çizelgesi kullanılarak elde edilmiştir. Araştırmanın yapılabilmesi için etik kurul onayı ile kurum izinleri alınmıştır. Araştırma verilerinin değerlendirilmesinde, sayı ve yüzdelik dağılımlar, Tekrarlı Ölçümlerde İki yönlü ANOVA varyans analizi, Mann Whitney U testi, Pearson Korelasyon analizi ve Lineer Regresyon analizi kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde p<0.05 değeri anlamlı kabul edilmiştir. Araştırmada, yoğun bakım ünitesinde yatan hastalarda 1. günden, 3. gün ve 5. güne doğru oral mukoz membran bozulmanın arttığı belirlenmiştir. Araştırmada, yoğun bakım ünitesinde yatan hastaların oral mukoz mebranın bozulma durumu ile yaş, ağızdaki çürük diş sayısı, üre, glukoz, ve magnezyum değerleri arasında pozitif yönde; Gloskow Koma Skalası puanları, albumin, kalsiyum, pCO2, HCO3 ve ilaç kullanma durumu ile negatif yönde ilişkisinin olduğu bulunmuştur. Araştırmada, yoğun bakım ünitesinde yatan hastaların cinsiyeti, solunum ve üriner sistem hastalığı tanısı, endotrakeal tüp (entübe) ve CİBAB oksijen tedavisi, oral ve paranteral beslenme örüntüsü ile ağız değerlendirme puanlarının tekrarlı ölçümleri arasında anlamlı farklılıklar bulunduğu saptanmıştır (p<0.05). Araştırmamızdan elde edilen sonuç yoğun bakım hastaların ağız sağlığı bozan birçok faktör olduğunu göstermektedir. Bu nedenle hemşireler yoğun bakımda risk değerlendirmesini ve bakımı kanıt düzeyli uygulamalarla yapılması gerekmektedir. ANAHTAR KELĠMELER: Hemşirelik, yoğun bakım, hasta, ağız sağlığı, oral hijyen
Koroner yoğun bakımda yatan hastaların manevi iyilik hali ve ölüm kaygısı düzeyleri
Bu araştırma koroner yoğun bakımda yatan hastaların manevi iyilik hali ve ölüm kaygısı düzeylerini belirlemek amacıyla tanımlayıcı, kesitsel ve ilişkisel olarak yapılmıştır. Araştırma bir şehir hastanesinin koroner yoğun bakım ünitesinde yatan ve araştırmaya katılmayı kabul eden 222 hasta ile yapılmıştır. Veriler Tanıtıcı Özellikler Formu, Manevi İyilik Ölçeği ve Ölüm Kaygısı Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde Levene testi, Shapiro-Wilk testi, Student's t Testi, Mann Whitney–U testi, Tek Yönlü Varyans Analizi ve çoklu karşılaştırma testlerinden Tukey HSD testi, Kruskal Wallis testi, Bonferroni-Dunn testleri, spearman korelasyon analizi ve pearson korelasyon analizi kullanılmıştır. Hastaların yaş ortalaması 59,15±12,70 olup %32,9'unun kadın, %83,3'ünün evli ve %34,2'sinin çalıştığı saptanmıştır. Araştırmaya katılan hastaların cinsiyet, eğitim, meslek, gelir düzeyi, medeni durum, çalışma durumu, kronik hastalık durumu ve sağlığını değerlendirme düzeyi gibi bazı tanıtıcı özelliklere göre manevi iyilik ölçeğinin anlam alt boyutlarından aldıkları puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). Araştırmaya katılan hastaların, cinsiyet, medeni durum, meslek, aile durumu ve mevcut sağlık durumuna göre ölüm kaygısı ölçeğinden aldıkları puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). Hastaların anlam ve manevi iyilik ölçeği puanı arasında anlamlı kuvvetli düzeyde pozitif yönde ilişki görülürken (r=0,797), barış ve ölüm kaygısı ölçeği puanı arasında anlamlı, zayıf düzeyde negatif yönlü ilişki bulunmuştur (r=-0,159). Çalışma sonucunda hastaların ölüm kaygısını azaltılması manevi iyilik düzeylerinin artırılması için hemşirelik bakımına manevi bakım uygulamalarının daha çok katılması önerilir.
Dahiliye servisinde yatan hastalarda gastrointestinal sistem semptomları sıklığı ve yaşam kalitelerinin belirlenmesi
Araştırma, hastaların gastrointestinal semptomlarının yaşam kalitesine etkisini belirlemek amacıyla tanımlayıcı tipte gerçekleştirilmiştir. Araştırma, Kasım 2019-Nisan 2020 tarihleri arasında Yozgat Şehir Hastanesi'nde dâhiliye servislerinde yatan ve örnekleme dâhil edilen 500 hasta ile gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın verileri, Hasta Bilgi Formu, Gastrointestinal Semptom Derecelendirme Ölçeği (GSDÖ) ve SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği ile elde edilmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde güvenirlik Chronbaha Alfa analizi, tanımlayıcı istatistikler, Bağımsız gruplarda t testi, ANOVA Varyans analizi, Pearson Korelasyon Analizi ve Lineer Regresyon analizi kullanılmıştır. Araştırmada hastaların Yaşam Kalitesi Ölçeği Alt Boyut puan ortalaması orta düzeyde (48,37 ± 23,15) olduğu bulunmuştur. Gastrointestinal Semptom Değerlendirme Ölçeği toplam puan ortalaması ise 2,328±1,23 olarak bulunmuştur. Hastaların SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği'nden en düşük puanı fiziksel rol güçlüğünden, en yüksek puanı ise ruhsal sağlık alt boyutundan aldıkları belirlenmiştir. Hastaların GSDÖ'ne göre en yüksek semptom şiddetinin karın ağrısı, en düşük semptom şiddetinin ise diyare olduğu belirlenmiştir. Araştırmada, hastaların diyare semptom şiddeti ile genel sağlık ve fiziksel fonksiyon, reflü semptom şiddeti ile ağrı arasında negatif yönde düşük ilişkiler olduğu saptanmıştır. Hastaların yaşam kalitesinin orta düzeyde olduğu ve gastrointestinal semptomların yaşam kalitesini azalttığı bulunmuştur. Bu sonuçlar doğrultusunda; risk grubu olan bireylere, düzenli aralıklarla gastrointestinal semptomlarının azaltılmasına yönelik hemşirelik bakım planlamalarının yapılması ve danışmanlıkların verilmesi önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Gastrointestinal semptom, hasta, hemşirelik, yaşam kalitesi.
Hemşire ve hastaların hemşirelerin bakım davranışlarını değerlendirmesi
Bu araştırma bir üniversite hastanesinde yatan hastalar ve çalışan hemşirelerin hemşirelik bakım davranışlarının değerlendirilmesi amacıyla tanımlayıcı ve karşılaştırmalı olarak yapılmıştır. Araştırmada hemşireler için örneklem seçimine gidilmemiş olup evrenin tamamına ulaşmak hedeflenmiştir. Ancak 351 hemşireye ulaşılmıştır. Hastalar için evreni belli olmayan örneklem hesabı yapılmış olup 369 kişiye ulaşılmıştır. Veriler "Sosyo-demografik Veri Formu" ve "Bakım Davranışları Ölçeği 24" kullanılarak toplanmıştır. Veriler tanımlayıcı istatistiklerin yanısıra Spieramn Korelasyon analizi ve Doğrulayıcı Faktör Analizi kullanılarak analiz edilmiştir. Araştırmaya katılan hemşirelerin %62'si kadın, %83'ü lisans mezunu ve %59'u günlük bakım verdikleri hasta sayısının 16-25 olduğunu belirtmişlerdir. Hastaların %55'i kadın, %48'i üniversite mezunu ve %28'i hastaneye bir kez yattığını belirtmişlerdir. hasta ve hemşirelerin bakım davranışlarına yönelik algıları tanımlayıcı ve karşılaştırmalı olarak incelenmiş olup sonuçları verilmiştir. Bu araştırmada hastaların, en düşük puan ortalamayı saygılı olma alt boyutunda alırken, en yüksek puan ortalamasını bilgi-beceri alt boyutunda aldıkları belirlenmiştir. Hemşirelerin ise, en düşük puan ortalamasını bağlılık alt boyutunda alırken, en yüksek puan ortalamasını bilgi-beceri alt boyutunda aldıkları belirlenmiştir. Bu araştırmada hemşirelerin bakım davranışları toplam puan ortalaması hastaların bakım davranışları toplam puan ortalamasından yüksek olduğu belirlenmiştir.
Geriatri kliniğinde yatan hastalarda akılcı ilaç kullanımı ve akılcı ilaç kullanımı ile yaşam kalitesi-düşme riski arasındaki ilişkinin saptanması
Giriş ve amaç: Yaşlanma ile organ fonksiyonları azalırken beraberinde kronik hastalık sayısında artış olmaktadır. Yapılan çalışmalar yaşlanma ile beraber reçete edilen ilaç sayısının da arttığını göstermektedir . Çoklu ilaç kullanımı; ilaçların yan etkilerinde, ilaçlar arası etkileşim riskinde, tedavi maliyetinde, hospitalizasyon gereksiniminde, medikal tedaviye uyumsuzluk oranlarında ve buna bağlı gelişen problemlerde artışa neden olmaktadır. Bu çalışmada Geriatri Servisinde yatmakta olan hastalarda uygunsuz ilaç kullanım oranları ve uygunsuz ilaç kullanımı ile yaşam kalitesi-düşme riski arasındaki ilişkinin irdelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza Gaziantep Tıp Fakültesi Geriatri Servisinde yatan 65 yaş ve üzeri 342 hastayı dahil ettik. Katılımcılara START/STOPP kriterleri ile SF-36 yaşam kalitesi ölçeği ve Hendrich II düşme riski ölçeğini uyguladık. Bununla beraber hastaların yaş, cinsiyet, kronik hastalık sayısı,son bir sene içerisinde hastaneye yatış sayısı ve kullandığı ilaç sayısına baktık. Bulgular: Katılımcıların medyan yaşı 72.0+ 6.4, cinsiyet dağılımı ise kadın olanların oranı %55.0, erkek olanların oranı %45.0 idi. STOPP kriterlerine göre en az bir adet uygunsuz ilaç kullanan hasta sayısını 88(%25.7) olarak saptadık. START kriterlerine göre hastalarda gözardı edilen en az bir adet ilaç kullanım sayısı 225(%65.8) olarak saptandı. Sonuç: Sonuç olarak, bu çalışmada 65 yaş ve üstü hastaların büyük çoğunluğuna kronik hastalıkların eşlik ettiği ve bunun hastalarda polifarmasi sıklığını arttırdığı görülmüştür. Polifarmasi ilaca bağlı istenmeyen etkiler ve ilaç kullanımı ile ilgili uygunsuzlukların görülme sıklığının artmasına neden olmuştur. Uygunsuz ilaç kullanımının önlenmesi ile hastaların yaşam kalitesinin yükseleceğini, düşme riski oranlarının ve hospitalizasyon sayılarının azalabileceğini düşünmekteyiz.
Yoğun bakım ünitelerinde yatan hastalarda rektal sürüntü ile karbapenemaz üreten enterobacteriaceae (CPE) kolonizasyonunun ve kolonizasyonu etkileyen risk faktörlerinin belirlenmesi
Karbapenemaz üreten Enterobacteriaceae (CPE) suşlarının hızla yayılması insan sağlığına acil bir tehdit olarak kabul edilmektedir. Konak gastrointestinal sisteminde taşınarak sağlık kurumlarında kolayca yayılabilen CPE'nin kolonizasyonu için risk faktörlerinin belirlenmesi ve uygun önlemlerin alınması ile yayılımı azaltılabilir. Bu tez çalışmasında hastanemiz YBÜ'lerinde CPE sıklığının ve CPE gelişiminde etkili risk faktörlerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya 10 Ocak 2017-30 Mart 2017 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi YBÜ'lerinde takip edilen ve CPE kolonizasyonu saptanan 39 hasta ile CPE kolonizasyonu saptanmayan 126 hastadahil edildi. İki buçuk aylık çalışma süresinde 39 hastada (%23.6) CPE kolonizasyonu saptandı. %58.9 (23) hasta yatış sırasında kolonize iken %41.02 (16) hasta sonradan kolonize oldu ve hastalarda kolonizasyonunun 16±10.8 günde geliştiği saptandı. CPE ile kolonizasyon gelişiminde tek değişkenli analizde anlamlı bulunan YBÜ öncesi yatış öyküsü, son 90 gün içinde karbapenem kullanımı, APACHI II skoru ve entübasyon gibi risk faktörleri çoklu-değişkenli logistik regresyon analizinde tekrar değerlendirildi. YBÜ öncesi yatış öyküsü varlığının CPE ile kolonizasyon riskini 3.914 kat, parenteral beslenmenin 5.589 kat, trakeostomi kullanımının 14.927 kat, NG tüp kullanımının 3.278 kat, önceki karbapenem kullanım öyküsünün 4.83 kat arttırdığı saptandı. CPE grubunda 39 hastadan 26'sı (%66.7) izlem sırasında ex oldu.. Sonuç olarak hastanemiz YBÜ'lerinde 2,5 aylık süre içinde yapılan aktif sürveyans ile % 23.6 oranında CPE kolonizasyonu saptanmış olup bu oran dünya ve Türkiye verilerine göre yüksektir. CPE'nin ulusal bir problem olduğu düşünülürse, her hastanenin kendi hasta özelliklerine, risk faktörlerine ve sürveyans sonuçlarına göre CPE için erken saptama protokolü ve enfeksiyon kontrol önlemleri belirlemesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Karbapenemaz üreten Enterobacteriaceae, Kolonizasyon, Risk faktörleri
COVID-19 pnömonisi nedeniyle yatarak tedavi alan hastalarda uzun dönem semptom varlığı ve COVID-19'a bağlı komplikasyonların değerlendirilmesi
SARS-CoV-2 enfeksiyonu (COVID-19), dünya çapında ciddi anlamda mortalite ve morbiditeye sebep olmuş bir pandemidir. Ağır enfeksiyondan sonra hastalığın bazı semptomları uzun süre devam edebilmekte ve yeni komplikasyonlar gelişebilmektedir. Bu çalışma, orta ve ağır COVID-19 enfeksiyonu tanısı ile hastanede yatmış olan hastaların taburculuktan sonraki altı ay içindeki şikayetlerini, hastalıkları ve bununla risk faktörlerini belirlemeyi amaçlamaktadır. Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi pandemi servisine COVID-19 tanısı ile 01.03.2020 ve 31.08.2022 tarihleri arasında interne edilmiş olan hastalar tarandı. Çalışmaya 5993 hasta dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, laboratuvar verileri, vücut kitle indeksleri, yatış döneminde aldıkları tedaviler, oksijen desteği ihtiyaçları, hastanede yatış süreleri, radyolojik olarak akciğer tutulumları, bazı komorbiditeleri kaydedildi. Bu hastalar telefon ile görüşülerek taburculuktan sonraki altı ay içinde var olan semptomları için sorgulandı. Hastaların özellikleri ile semptomları arasındaki risk katsayıları lineer regresyon analizi ile belirlendi. Tüm hastalardan yazılı onam alındı. Manisa Celal Bayar Üniversitesi Etik Kurulu'ndan onay alındı. Hastaların yaklaşık dörtte birinde post-COVID semptom mevcuttu. Bu hastalarda en sık görülen semptom halsizlik ve yorgunluktu. En sık gözlenen komorbidite arteriyel hipertansiyondu. Tip II diyabetes mellitus, arteriyel hipertansiyon, intersitisiyel akciğer hastalığı malign hastalık, COVID 19 akciğer tutulumunun, hastalık döneminde yüksek serum C- reaktif proteinin ve sigara içiyor olmanın; yapılan hemen hemen tüm analizlerde ciddi risk faktörleri olduğu gösterilirken normal vücut kitle indeksine sahip olmanın koruyucu bir faktör olduğu görüldü. Gelecekte bir benzerinin görülme riski olan bu pandeminin uzun dönem semptomlarının ve bu semptomların risk faktörlerinin araştırılması için daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.
Hastanede yatan yaşlılarda beslenme durumunun belirlenmesi ve tarama testlerinin etkinliklerinin karşılaştırılması
Yaşlanma; embriyo döneminde başlayan biyolojik, kronolojik, psikolojik ve sosyal boyutları olan karmaşık ve birikimli bir süreçtir. Yaşlılık ve yaşlanma kavramları kimi zaman karıştırılır. Ancak bu kavramlar arasında farklılıklar mevcuttur, farklı şeyleri ifade etmektedirler. Yaşlanma bir süreç iken, yaşlılık bir dönemdir. Ülkemizde ve dünya da gelişen sağlık olanakları sayesinde, yaşlı nüfusun artmasının yanı sıra yaşlılık dönemi sorunları da giderek önem kazanmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından 65 yaş ve üzeri grup olarak tanımlanan yaşlı nüfus, hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde yılda yaklaşık %5'lik bir artış göstermektedir. Yaşamın her döneminde olduğu gibi yaşlılık döneminde de yeterli ve dengeli beslenmenin önemi büyüktür. Yaşlılık döneminde beslenme durumu hastalıkların gelişmesi ve seyri açısından çok önemli bir role sahiptir. Yaşlanma ile birlikte kırılganlık ve engellilik artar, bunun sonucunda beslenme durumu olumsuz yönde etkilenir, yiyecek tüketimi azalır ve malnütrisyon durumu ortaya çıkar. Hastalıkla ilişkili malnütrisyon gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler için önemli bir sağlık sorunudur. Bu çalışmada hastanede yatan yaşlılarda malnütrisyon durumunun belirlenmesi ve malnütrisyonun tespitinde kullanılan 3 metodun etkinliğinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada Ahi Evran Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde yatan 80 erkek, 127 kadın birey olmak üzere 60 yaş ve üzeri toplamda 207 bireyde MNA, NRS-2002 ve MUST beslenme değerlendirme testleri uygulanmıştır. Yaşlı bireylerin beslenme durumları incelendiğinde MNA'ya göre %57.5'inin beslenme sorunun olmadığı, %33.3'ünün malnütrisyon riski altında olduğu, %9.2'sinin ise malnütrisyonlu olduğu tespit edilmiştir. NRS-2002'ye göre bireylerin %66.7'sinin malnütrisyon riski yok iken, %33.3'ünde malnütrisyon riski var olarak tespit edilmiştir. MUST'a göre ise bireylerin %63.3'ünün malnütrisyon riski yok, %25.6'sının malnütrisyon riski altında, %11.1'i malnütrisyonlu olarak bulunmuştur. Anahtar kelime: Antropoloji, beslenme, MNA, MUST, NRS-2002, yaşlılık
Onkoloji servisinde yatan çocukların annelerinin gebelikte sigara içme durumlarının incelenmesi
Amaç: Çalışma gebelikte sigara kullanma durumu ve çocukluk çağı kanserleri arasındaki bağlantının incelenmesi amacıyla yürütülmüştür. Yöntem: Bu çalışma, Haziran 2017-Aralık 2017 tarihleri arasında İzmir'de bir eğitim araştırma hastanesinin onkoloji servisinde kanser tanısı ile tedavi gören 51 çocuk, çocuk hastalıkları kliniğinde kanser öyküsü olmayan 154 çocukta yapılmıştır. Veriler tanıtıcı bilgi formu kullanılarak yüz yüze görüşme tekniği ile araştırmacılar tarafından toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistikler, ki-kare analizi, bağımsız gruplarda t testi kullanılmıştır. Tüm analizlerde p<0,05 anlamlılık düzeyi temel alınmıştır. Bulgular: Kontrol grubu annelerin yaş ortalaması 30,86±7,81, Deney grubu annelerin yaş ortalaması 34,08±9,04'dir. Deney grubundaki annelerin yaş ortalaması, 1. Trimesterde sigaraya maruz kalma oranları ve sigara kullanım oranlarının daha yüksek ve istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulunmuştur (p<0,05). Kontrol grubundaki annelerin gebelik sırasında mevcut rahatsızlık veya doğum sırasında gelişen bir komplikasyon varlığı durumlarının ve hamile olduklarını öğrendikten sonra sigarayı bırakma oranlarının daha yüksek ve istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır (p<0,05). Kadınların sigara kullanma durumlarına, günlük sigara tüketim miktarlarına, doğum şekillerine, sigaraya başlama yaşlarına, kullandıkları sigara sayısına, doğum sayısına ve gebelik sayısına göre Vaka-Kontrol grubu arasında fark yoktur (p>0,05). Sonuç: Gebelikte sigara kullanımı çocukluk kanserlerini etkileyen bir faktördür. Ayrıca ileri yaş ve 1. trimester sigara maruziyeti de çocukluk çağı kanserlerini önemli derecede etkilemektedir. Sağlık personelleri gebelik takibinin başlamasından itibaren sigara maruziyetini önlemeye yönelik bilinçlendirici çalışmalar planlamalı ve yürütmelidir.
Cerrahi yoğun bakım ünitesinde yatan hastaların algıladıkları çevresel stresörlerin belirlenmesi
Yoğun bakım ünitelerinin fiziksel ortam özellikleri hastalarda stres, duyusal özelliklerde değişiklik, uykusuzluk ve yer-zaman oryantasyon bozukluğu gibi sorunlara neden olabilmektedir. Hastalarda rahatsızlığa neden olan bu fiziksel ortam özelliklerinin tanımlanması, belirtilen bu sorunların önlenmesi açısından çok önemlidir. Bu araştırma, cerrahi yoğun bakım ünitesinde yatan hastaların algıladıkları çevresel stresörlerin belirlenmesi amacıyla, 01-12-2016/01-06-2017 tarihleri arasında 25 Aralık Devlet Hastanesi Cerrahi Yoğun Bakım Ünitesinde yatan 170 hasta ile tanımlayıcı bir araştırma olarak yapıldı. Araştırmadaki veriler araştırmacı tarafından geliştirilen "Hasta Tanıtım Formu" ve "Yoğun Bakım Ünitesinde Çevresel Stresörler Ölçeği" kullanılarak toplandı. Veriler yüzdelik, ortalama, standart sapma, t testi, Mann-Whitney U ve Kruskal-Wallis Testi kullanılarak analiz edildi. Hastaların yaş ortalamaları 47.34±18.98 idi. Yaşı 31-50 arasında olan, lise mezunu olan, kronik hastalığı olmayan, yoğun bakımda 2 gün yatan ve daha önce yoğun bakımda yatma deneyimi olmayan hastaların diğer hastalara göre yoğun bakımdaki çevresel stresörlerden daha fazla etkilendiği bulundu ve gruplar arasındaki fark anlamlıydı (p<0.001). Yine bekar hastaların evli hastalara oranla yoğun bakımdaki çevresel stresörlerden daha fazla etkilendiği bulundu ve gruplar arasındaki fark anlamlıydı (p<0.01).
Dahiliye kliniklerinde yatan hastalarda üriner ve fekal inkontinans varlığının anksiyete ve depresyon düzeylerine etkilerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, dahiliye kliniklerinde yatan hastalarda üriner ve fekal inkontinans varlığının anksiyete ve depresyon düzeylerine etkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Bir üniversite hastanesinde dahiliye kliniklerinde yatan yaş ortalaması 60,43±11,17 yıl, %65,4' ü erkek olan 321 hasta örneklem grubunu oluşturdu. Veriler, hasta tanıtım formu ve Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği kullanılarak, yüz yüze görüşme yöntemiyle araştırmacı tarafından toplandı. Verilerin analizinde t-testi, ki-kare, Fisher kesin ki-kare testi ve Pearson korelasyon analizi kullanıldı. Anlamlılık %95 güven aralığında p<0,05 kabul edildi. Bulgular: Hastaların %34,3 (n=110) ünde üriner inkontinans, %12,5 (n=40)' inde fekal inkontinans şikayeti olduğu, %6,8 (n=22)' inde hem üriner hem de fekal inkontinans şikayetinin birlikte bulunduğu belirlendi. Erkeklere göre kadınlarda üriner inkontinans şikayetinin daha fazla görüldüğü, iri bebek doğuran veya beş ve fazla doğum yapan kadınlarda üriner inkontinans şikayetinin daha fazla görüldüğü, beden kütle indeksi artıkça üriner inkontinans şikayetinin arttığı saptandı. Kadın ve erkeler arasında fekal inkontinans şikayeti varlığı açısından fark olmadığı, doğum sayısı altı olan kadınlarda daha fazla fekal inkontinans şikayeti olduğu, fekal inkontinans şikayeti ile beden kütle indeksi ve yaş arasında anlamlı ilişki olmadığı saptandı. Üriner veya fekal inkontinans şikayeti olan hastaların anksiyete ve depresyon düzeylerinin olmayanlara göre daha yüksek olduğu belirlendi. Sonuçlar: Dahiliye kliniklerinde yatan hastalarda üriner veya fekal inkontinans şikayetinin olması anksiyete ve depresyon düzeylerini arttırabilmektedir. Bu sonuçlar doğrultusunda; dahiliye kliniklerinde yatan hastalarda fekal ve üriner inkontinans olup olmadığının sorgulanması ve tanılanması için tetkiklerin yapılması, inkontinans sorunu olan hastalarda günlük yaşamı kolaylaştırıcı önlemlerin alınması, anksiyete ve depresyon düzeylerinin değerlendirilmesi ve tedavisi için yönlendirilmesi önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Anksiyete, depresyon, üriner inkontinans, fekal inkontinans.
KOAH akut atakla yatan hastalarda diyafram disfonksiyonu sıklığı ve prognoza etkisi
Amaç: Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH); toplumda sıklığı giderek artmakta olan, alevlenmelerle seyreden önemli bir mortalite ve morbidite nedenidir. Alevlenmeler esnasında gelişen diyafram disfonksiyonu, hastalık prognozunu olumsuz etkilemektedir. Diyafram disfonksiyonu, ultrasonografi yöntemi ile yatak başında ölçülebilmektedir. Tek merkezli prospektif çalışmamızda ultrasonografi yöntemi kullanarak KOAH akut atak nedeniyle yatırılan hastaların diyafram disfonksiyon sıklığı ile diyafram disfonksiyonunun prognoza etkisini belirlemeyi amaçladık. Ek olarak solunum yetmezliği nedeniyle noninvaziv mekanik ventilasyon (NIMV) kullanımı gereken hastalarda diyafram disfonksiyonu ve NIMV başarısı arasındaki ilişkinin araştırılması da amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Göğüs Hastalıkları kliniğine KOAH akut atak ile yatırılan 50 hasta çalışmaya alındı. Yatış ve taburculuk günü hastalara diyafram ultrasonografisi yapıldı. Taburcu olan hastalar altı aylık dönem için takibe alındı. Hastaların demografik verileri, laboratuvar testleri, NIMV gereksinimi ve başarı durumu, altı aylık mortalite ile bu dönemdeki acil başvuru, servis ve yoğun bakım yatış sayıları kaydedildi. Diyafram disfonksiyonu olan ve olmayan gruplar arasında bu verilerin istatistiksel analizi yapıldı. Bulgular: Hastaların 10'unda (% 20) yatışta diyafram disfonksiyonu saptandı. Altı aylık mortalite diyafram disfonksiyonu olan grupta daha yüksek saptanırken (p>0.01), acil servis başvuru, servis ve yoğun bakım yatış sayıları benzer bulundu (p>0.05). Diyafram disfonksiyonu olan grupta NIMV başarısı daha düşük saptandı (p<0.01). Yüksek mMRC skoru, komorbidite varlığı, başvuruda NIMV ihtiyacı ve solunum yetmezliği olan hastalarda diyafram disfonksiyonu daha sık saptandı (p<0.05). Sonuç: KOAH atak ile başvuran diyafram disfonksiyonu olan hastalarda, hastane içi ve 6 aylık takipte mortalite daha yüksektir ve NIMV başarısızlığı daha sık görülmektedir. DD'nu hızlı, güvenilir ve non invaziv olarak saptayan diyafram ultrasonu yöntemi KOAH akut atakta bir prognoz belirteci olarak kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Diyafram, Disfonksiyonu, KOAH, Akut Atak, Prognoz
Hastanede yatan 6-12 yaş çocuklarda planlı eğitimin hastane korkularına etkisinin incelenmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı; hastanede yatan 6-12 yaş çocuklarda planlı eğitimin hastane korkularına etkisinin incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları servisinde Nisan 2018- Haziran 2019 tarihleri arasında yatan 6-12 yaş arası çocuklar dahil edilmiştir. Çalışmaya hastanede yatan 6-12 yaşlar arasında 52 deney ve 50 kontrol grubu olmak üzere toplam 102 çocuk dahil edilmiştir. Araştırma verileri, çocukların ve ailelerinin sosyo-demografik özelliklerini içeren tanıtım formu ve Tıbbi İşlem Korku Ölçeği kullanılarak yüz yüze görüşme tekniği ile toplanmıştır. Deney grubu için eğitimden önce anket formu uygulanmıştır. Bu eğitimden 2 gün sonra aynı anket formu eğitim etkinliğini değerlendirmek için tekrar uygulanmıştır. Kontrol grubuna anketler uygulanmıştır. Aynı gruba eğitim verilmeden aynı anket formları 2 gün sonra tekrar uygulanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde, verilerin yüzde dağılımları yapılarak veriler arası anlamlılık için Ki-kare, Bağımlı Gruplarda t Testi, Bağımsız Gruplarda t Testi, Mann Whitney U Testi, Wilcoxon İşaretli Sıralar Testleri, Kolmogorov-Smirnov normal dağılım testi ve ölçekler arasındaki ilişkiyi değerlendirmek için Pearson Korelasyon Analizi yapılmıştır. Bulgular: Araştırmaya katılan çocukların %92,15'inin tıbbi işlemlerden biraz korktuğu, %4,9'unun çok korktuğu, %2,94'ünün ise hiç korkmadığı belirlendi. Tıbbi işlem korku ölçeğine göre çocukların 'biraz korkarım' grubunda yer aldıkları tespit edilmiştir fakat her iki grupta da son test ortalama toplam puanları ön test ortalama toplam puanlarından daha düşük oldukları gözlemlenmiştir. Sonuçlar: Çalışma sonucunda, 6-12 yaş çocuklarında toplam tıbbi işlem korkusunun biraz olduğu ve bu korkuyu cinsiyet ve ailenin eğitim düzeyi faktörlerinin etkilediği tespit edilmiştir. Bu durum korkuyu azaltıcı müdahale çalışmalarının yapılmasının gerekliliğini ortaya koymaktadır.
ÇÜTF Balcalı Hastanesi Yenidoğan Bakım Ünitesi'nde yatmış hastaların yatış pozisyonlarının serebral kan akımına etkisinin retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada ÇÜTF Balcalı Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde yatmış olan hastaların yatış pozisyonlarının serebral kan akımı üzerine etkisini araştırmayı hedefledik. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde Ocak 2020-Temmuz 2020 tarih aralığında yatan 33 hasta, hasta kayıtlarından elde edilen veriler ile retrospektif olarak hastaların tanıları, cinsiyetleri, doğum haftaları, yaşları, 1. ve 5. dakika APGAR skorları, doğum şekilleri ve doğum yerleri, boy/kilo ve baş çevresi değerleri, supin ve pron yatış pozisyonunda ölçülen Near Infrared Spektroskopi (NIRS) ve Transkraniyal Doppler Ultrasonografi (TKD) değerleri veri toplama formlarına kaydedildi. Hastalar supin ve pron yatış pozisyonlarına göre 2 gruba ayrıldı. Bulgular: Çalışmaya 33 yenidoğan bebek alındı. Supin ve pron yatış pozisyonda ölçülen Pİ (Pulsatilite İndeks) (p=0,882) ve Rİ (Rezistans İndeks) ( p=0,887) değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Serebral bölgesel oksijen satürasyonu (CrSO2) ise istatistiksel olarak sınırda anlamlı olarak saptandı (p=0,054). Pİ ve Rİ arasında supin pozisyonda (r=0,902 p=<0,001) ve pron pozisyonda (r=0,906 p=<0,001) istatistiksel olarak anlamlı, güçlü ve pozitif korelasyon saptandı. CrSO2 ile Pİ ve Rİ arasındaki ilişki ise istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=>0,05). Sonuç: Yenidoğan döneminde yatış pozisyonun serebral kan akımı üzerine etkisini gösterebilmek için örneklem sayısının daha büyük olduğu yeni araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: Yenidoğan yatış pozisyonu, serebral bölgesel oksijen saturasyonu, Near Infrared Spektroskopi, Transkraniyal Doppler Ultrasonografi, pulsatilite indeks, rezistans indeks
Perinatoloji kliniğinde yatan gebelerin gebelik semptomlarının yaşam kalitesine etkisi
Bu çalışmanın amacı perinatoloji servisinde yatmakta olan gebelerde görülen gebelik yakınmalarını ve bu yakınmaların gebenin yaşam kalitesini nasıl etkilediğini tespit etmektir. Çalışma 1 Şubat – 5 Mayıs 2019 tarihler arasında Diyarbakır Gazi Yaşargil Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi Ek hizmet binasında 330 gebe ile tanımlayıcı olarak yapıldı. Veriler araştırmacı tarafından geliştirilen "Tanıtıcı Bilgi Formu" ve "Gebelikteki Yakınmalar ve Yaşam Kalitesine Etkisi Ölçeği (GYYKEÖ)" kullanılarak toplandı. Araştırmada elde edilen veriler araştırmacı tarafından SPSS 20 istatistik paket programı kullanılarak değerlendirildi. Gebelerin hepsi halsizlik bildirmistir, diger yakınmaların oranı %99,4 reflü, %99,1 kalça ve bel ağrısı, %98,2 sırt ağrısı, %97,3 sık idrara çıkma, %95,2 korku endişe, %94,2 uykusuzluk, %92,4 vajinal akıntıda artma, %90,3 cinsel istekte değişim, %87,9 çatlaklar, %87,6 bacak arkasında ağrı, %87,3 unutkanlık, %87,0 solunum güçlüğü, %87,0 bacaklarda kasılma/kramp, %86,7 dış görünüşte değişiklik, %86,4 el veya ayaklarda şişme/ödem,%84,5 ağız kuruluğu, %83,9 tat/koku, %80,9 bacaklarda uyuşma/karıncalanma, %80,3 baş ağrısı, %76,7 kabızlık, %75,5 ciltte kaşıntı, %72,1 depresif/mutsuz, % 67,9 bulantı, %66,7 bacaklarda varis, %66,1 vajinal mantar enfeksiyonu, %61,5 ellerde uyuşma, %57,0 çarpıntı, %55,8 baş dönmesidir.Araştırmada gebelerin sosyo-demografik ve obstetrik verileri ile GYYKEÖ puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Bunun yanı sıra, GYYKEÖ de yer alan horlama ve aşerme dışındaki tüm yakınmaların gebelerin günlük yaşamlarını etkilediği saptandı.Sonuç olarak riskli gebeliği olan gebelerde gebelik yakınmalarının sık olduğu ve yaşam kalitesini olumsuz etkilediği tespit edildi. Anahtar Kelimeler: Gebelik, Gebelik Yakınmaları, Yaşam Kalitesi, Hemşirelik
Cerrahi yoğun bakım ünitesinde yatan hastaların algıladıkları çevresel stresörler ve uyku durumları
Çalışma, Cerrahi yoğun bakımda yatan hastaların, algıladıkları çevresel stresörleri ve uyku durumlarını belirlemek amacıyla tanımlayıcı ve kesitsel olarak yürütülmüştür. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Yoğun Bakım Ünitesinde yürütülen çalışmaya; cerrahi yoğun bakımda yatmakta olan, araştırma kriterlerine uyan ve katılımı kabul eden 114 hasta dâhil edilmiştir. Verilerin toplanmasında 'kişisel bilgi formu', 'Yoğun Bakım Ünitesi Çevresel Stresörler Ölçeği (YBÜÇSÖ)', 'Richard Campbell Uyku Ölçeği (RCUÖ)' kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistikler, bağımsız gruplarda t-testi ve Anova kullanılmıştır. Ölçekler arasındaki ilişki düzeyini belirleme de korelasyon (Spearman's rho) analizi uygulandı. Araştırma sonucunda hastaların yaş ortalamalarının 52,38±15,28 ve % 62,3 (n:71)'ünün erkek olduğu görülmüştür. Eğitim durumu açısından hastaların %44,7 (n:51)'si ilkokul mezunu, % 83,3 (n:95)'ünün evli olduğu tespit edildi. Araştırmada hastaların yaş, cinsiyet, medeni durum, eğitim durumu ve yatış nedenlerine göre, RCUÖ ve YBÜÇSÖ puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı tespit edilmiştir. Hastaların en çok algıladıkları stresör 'ağrı' olarak bulunurken uyku kalitesini en çok 'sık uyanmak' etkilemiştir. YBÜ deneyimi olanların RCUÖ puan ortalamalarının, YBÜ deneyimi olmayanlardan oldukça düşük olduğu ve aralarındaki bu farklılığın istatistiksel açıdan anlamlı olduğu belirlendi (p<0,05). Ayrıca hastalardan uyku problemi olmayanların RCUÖ puan ortalamalarının, uyku problemi olanların aritmetik ortalamasından daha yüksek olduğu, aralarındaki farklılığın istatistiksel açıdan anlamlı olduğu belirlendi (p>0,05). Uyku problemi olan hastaların YBÜÇSÖ puan ortalamalarının, uyku problemi olmayanlardan daha yüksek olduğu ve aralarında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark olduğu bulunmuştur (p<0,05). İki ölçeğin karşılaştırılmasına bakıldığında çevresel stresörler puan ortalamaları arttıkça uyku ölçeği puan ortalamalarının düştüğü görülmüştür. Sonuç olarak araştırma, cerrahi yoğun bakıma yatan hastaların uyku puan ortalamalarının orta düzeyde olduğunu (43,36±24,99) ve çevresel stresör düzeylerinin ortalamanın altında olduğunu (82,28±23,62), en çok algılanan stresörün ağrı olduğunu (3,25±0,99) göstermiştir. Ayrıca ölçekler arasında zayıf bir korelasyon olduğu sonucuna ulaşılmıştır.