Inpatients
144 theses under this subject heading
Measuring the technical efficiency of inpatient care services in Turkish public hospitals using stochastic frontier analysis
In this study, we measure the technical efficiency of inpatient care services of Turkish public hospitals using Stochastic Frontier Analysis (SFA). In the analysis, cross-sectional data on 495 general hospitals in 2016 are used. According to the parameters estimated with SFA, a hospital with high role group and in a region with a low development index has higher efficiency than those of other hospitals. The contribution of this thesis to the previous studies on hospital efficiency in Turkey is to use case-mix index reflecting the clinical level of all cases in a hospital. We adjust output of inpatient service with case mix index and remove the heterogeneity between cases in order to get better estimates by SFA. After using CMI, it has been observed that the inefficiency parameters of role group of hospital and development index are approach to zero whereas parameter of health index loose its significance.
İnmeli hastalarda düşme riskinin değerlendirilmesi: Üç düşme risk değerlendirme aracının karşılaştırılması
Bu araştırma yaygın olarak kullanılan İtaki, Morse ve Hendrich II Düşme Riski Değerlendirme Ölçeklerinden hangisinin hastanede yatan, inme hastalarında düşme riskinin belirlenmesinde en iyi tahmin gücüne sahip olduğunun belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı olarak gerçekleştirildi. Araştırma verileri Temmuz 2018-Aralık 2018 tarihleri arasında elde edildi. Çalışma bir devlet hastanesinin nöroloji servisinde tedavi gören 125 inme hastası ile gerçekleştirildi. Araştırmada literatür taraması ile araştırmacı tarafından oluşturulan Hasta Tanılama Formu ile Glaskow Koma Skalası, İtaki Düşme Riski Ölçeği, Hendrich II Düşme Riski Ölçeği, Morse Düşme Ölçeği kullanıldı. Hastaların fonksiyonel durumu Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçeği ile değerlendirildi. Hastalarda meydana gelen düşme olayları Düşme Bildirim Formu ile kayıt altına alındı. Düşme riski değerlendirmesi ve düşme olayları için hastalar yatış süresince günlük olarak izlendi. Düşme riski ölçeklerinin değerlendirilmesinde duyarlılık-özgüllük analizleri ve ROC eğrisi kullanıldı. Çalışmaya katılan 125 inme hastasının yaş ortalaması 71,47±11,16 olarak saptandı. Hastanede yatış süreleri ortalama 8,66±1,80 gün olan hastaların %9,6'sında (n=12) hastanede düşme tespit edildi. Düşen 12 hastanın 11'inde 1 defa, 1 hastada ise tekrarlı düşme kaydedildi. Hastanede meydana gelen düşmeler en fazla hasta odasında (%61,5) gerçekleşti. Düşen hastaların çoğu kadındı (%58,3). Çalışmada kullanılan düşme risk değerlendirme araçlarından İtaki Düşme Riski Değerlendirme Ölçeği için duyarlılık 75,0, özgüllük 63,7, Hendrich II Düşme Riski Değerlendirme Ölçeği için duyarlılık 83,3, özgüllük 50,4, Morse Düşme Ölçeği için duyarlılık 91,7, özgüllük 73,5 olarak hesaplandı. ROC analizi değerlendirme sonuçlarına göre ölçeklerin cut off değerleri; İtaki Düşme Riski Değerlendirme Ölçeği için 14, Hendrich II Düşme Riski Değerlendirme Ölçeği için 4,5, Morse Düşme Ölçeği için 66,2 olarak saptandı. Sonuç olarak; Morse Düşme Ölçeğinin duyarlılık ve sözgüllüğünün diğer ölçeklere göre daha yüksek olması nedeni ile hastanede yatan inme hastalarında kullanımı önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: İnme, düşme riski, hemşirelik, duyarlılık, özgüllük
Böbrek yetmezliği ile hastanede yatan hastalarda enfeksiyonların dağılımı ve klinik seyri
Akut ve kronik böbrek yetmezliği ileri yaşla birlikte görülme insidansı artan, komplikasyon ve mortalite oranları yüksek hastalıklarıdır. Akut böbrek yetmezliği tüm hastane başvurularının %1-5'inde, yoğun bakım hastalarının ise yaklaşık %30'unda görülmektedir. Türk nefroloji derneği kayıtlarına göre akut böbrek yetmezliğinde en sık mortalite nedenleri; ilk sırada kardiyovasküler hastalıklar, ikinci sırada enfeksiyon hastalıkları ve takiben solunum yetmezliği ve serebrovasküler olaylardır. Hemodiyaliz hastalarında en sık mortalite nedenleri sırasıyla kardiyovasküler hastalıklar, malignite, serebrovasküler olaylar ve enfeksiyon hastalalıkları iken; periton diyalizi hastalarında en sık mortalite nedenleri sırasıyla kardiyovasküler hastalıklar, enfeksiyon hastalıkları ve serebrovasküler olaylardır. Türk nefroloji derneğinin kayıtlarına göre hem akut böbrek yetmezliği hem kronik böbrek yetmezliği hastalarında en sık mortalite nedeni kardiyovasküler hastalıkları iken; yapılan bazı çalışmalarda en sık mortalite nedeni enfeksiyon hastalıkları olarak dökümente edilmiştir. Böbrek yetmezliğinde enfeksiyonun tanısı, bozulmuş immün yanıt ve kronik inflamasyon varlığı nedeniyle güçtür. Böbrek yetmezliği, edinilmiş immun yetmezlik olarak da düşünülebilir. Hastalarda ciddi enfeksiyon olmasına rağmen ateş yükselmeyebilir, enfeksiyon bulguları daha silik olabilir. Bu çalışmada 2018 aralık-2020 mart tarihleri arasında Namık Kemal Üniversitesi'nde yatan akut ya da kronik böbrek yetmezliği ve enfeksiyon şüphesi olan 426 hasta takip edildi. Hastaların; demografik verileri, böbrek fonksiyon bozukluğu tipleri, böbrek fonksiyon testlerindeki progresyon, elektrolit imbalansı varlığı, karaciğer enzimleri, ateş ve diğer enfeksiyon parametreleri, idrardaki lökosit değerleri, kültür sonuçları, antibiyotik seçimi ve değişim gerekliliği, enfeksiyon odağı, mortalite durumu ve eşlik eden kronik hastalık ya da malignite varlığı kayıt altına alındı. Çalışmamızda böbrek yetmezlikli olgularda enfeksiyon varlığını ortaya koymada yardımcı olacak ve mortalite açısından yol gösterici olabilecek parametreler ortaya konmuştur. Çalışmamızın öne çıkan en önemli bulguları böbrek yetmezlikli olgularda enfeksiyon varlığını ortaya koymada prokalsitonindense CRP'nin daha etkin olduğu, AST ile enfeksiyon varlığı arasındaki pozitif korelasyon varlığı, böbrek fonksiyon testlerinin takibinin ve progresyon miktarının ortaya konmasının hem enfeksiyon varlığı hem mortalite göstergesi olması açısından önemi, böbrek yetmezlikli olgularda enfeksiyonlarda ateşin anlamlı olmadığı, kronik zemini olmayan ABYli olguların KBY olgularına göre daha yüksek mortaliteyle seyrettiği, DM-HT ya da malignensi varlığının tek başına mortaliteyi artırmadığı olmuştur.
Ortopedi ve travmatoloji servisinde yatan hastalarda beslenme durumunun saptanarak, makromineral alımının beslenmeye bağlı komplikasyonlara ve hastanede yatış süresine etkisinin incelenmesi
Bu çalışma Ortopedik tanı almış olan hastaların; beslenme ve makromineral alım düzeylerinin hastanede kalış süresi ve oluşan komplikasyonlarla ilişkisinin incelenmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışma örneklemini Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Servisi'ne yatışı yapılan, ortopedik rahatsızlık tanısı almış 85 hasta oluşturmuştur. Çalışmaya dahil edilen hastalara; demografik bilgilerini, antropometrik ölçümlerini, beslenme durumları ve alışkanlıklarını belirlemek amacıyla yüz yüze görüşme yöntemi ile bir anket uygulanmıştır. Ayrıca katılımcıların Besin Tüketim Sıklık Anketi ile beslenme durumları; NRS 2002 değerlendirilmesi ile nütrisyon riski tespit edilmiştir. Hastalarda %17,7 femur kırığı, %12,9 tibia/fibula kırığı, %12,9 ayak/bilek kırığı, %14,1 kol kırığı, %23,5 artroskopik cerrahi, %10,6 diz protez ve %8,3 kalça protez teşhisi konmuştur. Hastaların %47,1'inde hastaneye yatıştan sonra komplikasyonlar görülmüş olup; potasyum tüketimi arttıkça iştah kaybı ve ishal görülmesinin azaldığı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Protez hastalarında artroskopik cerrahi hastalarına göre hemoglobin (HGB) düşüklüğü istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazla olduğu saptanmıştır (p=0,001). Hastaların %94,12'si NRS 2002 Skoru 3'ün altında, %5,88'i NRS 2002 skoru 3 ve üzerinde ve risk altında olup; beslenme durumu risk altında olan hastaların istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazla hastanede kaldığı tespit edilmiştir (p<0.05). Erkek hastalar kadın hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla enerji, protein, yağ ve karbonhidrat tüketmektedir (p<0,001). Erkek hastaların Ca, P, K, Fe tüketimi kadınlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazladır (p<0,001). Bu çalışmada Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Ortopedi ve Travmatoloji servisinde bulunan kadın hastaların günlük Ca ve Fe ihtiyacını genel anlamda karşılayamadığı görülmektedir. Elde edilen sonuçlara göre diyetisyen tarafından planlanan beslenme programı, hastanede yatışın kısalmasına ve malnütrisyonun önlenmesine katkı sağlayacaktır. Anahtar kelimeler: Beslenme, Malnütrisyon, Komplikasyon, Ortopedi
Hastanemizde çocuk yoğun bakım ünitesi'nde intihar girişimi nedeniyle yatan çocuk ve adölesanların retrospektif değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: İntihar, çocukluk döneminde yaygın olmamakla birlikte adölesan dönemde gittikçe sıklığı artan bir halk sağlığı problemidir. İntihar davranışının temelinde kişinin kendine zarar verme düşüncesi bulunmaktadır. İntihara yönelten çeşitli risk faktörleri predispozan ve tetikleyici faktörler olarak kategorize edilmiştir; predispozan faktörler arasında psikiyatrik hastalık varlığı, önceki intihar girişimi, ailede duygudurum bozukluğu veya intihar davranışı öyküsü, cinsel veya fiziksel istismar, şiddete maruz kalma ve biyolojik faktörler yer alırken, tetikleyici faktörler araçlara erişim, madde kullanımı, sosyal stres ve izolasyon, duygusal ve bilişsel faktörlerdir. Pediatristler bu risk faktörlerini araştırmak, tanımak, diğer uzmanlıklarla iletişim sağlayarak intihar davranışını önlemek ve tedavi etmek için birincil rol oynar. Amerikan Pediatri Akademisi (AAP), akut hastalıklar için yapılan ziyaretlerde ve rutin kontrollerde ergenlerde yılda bir intihar taraması yapılmasını önermektedir. Çalışmamızda Ocak 2019-Ocak 2022 yılları arasında çocuk ve adölesan yaş grubunda intihar girişiminde bulunmuş ve Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi'nde takip edilmiş olan hastaların sosyodemografik özelliklerini, intihara yönelten etmenleri, intihar yöntemlerini tespit etmeyi ve koruyucu yaklaşımlarda bulunmayı amaçladık. Gereçler ve Yöntemler: Çalışmamıza Ocak 2019 ve Ocak 2022 tarihleri arasında intihar girişiminde bulunmuş ve Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi'ne yatırılmış olan 10-18 yaşları arasındaki 45 hasta dahil edildi. Yanlışlıkla ilaç alımı nedeniyle Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi'ne yatırılmış olan çocuk hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Çalışmamızda hastalar retrospektif olarak sosyodemografik özellikler, intihar girişiminin özelliği, daha önceden kendilerinde ya da ailelerinde psikiyatrik hastalık öyküsü olup olmadığı, girişim sonrası Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları bölümü tarafından saptanan psikopatoloji durumları, kronik hastalık durumları, daha önce girişimde bulunup bulunmamaları, önceki girişim sayıları, intihar dışı kendine zarar verme davranışı olup olmaması, intihara yönlendiren stresör faktör varlığı, psikososyal risk faktörleri, girişim öncesinde ya da girişim sonrasında Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları bölümünden takipli olup olmamaları yönünden ve bu faktörlerin birbirleriyle ilişkileri açısından incelendi. Bulgular: Çalışmamıza yaşları 10 ile 18 arasında değişmekte olup ortalama 15,31±1,61 yıl olan toplam 45 olgu dahil edilmiştir. Olguların %13,3'ü (n=6) erkek, %86,7'si (n=39) kızdır. Eğitim durumu/devamlılığı, kronik hastalık öyküsü, girişimin gerçekleştiği mevsim, daha önce intihar girişiminde bulunma durumu, NSSI öyküsü, psikiyatrik hastalık öyküsü, psikopatoloji durumu, girişim sonrası psikiyatri kontrolüne gitme durumu, ailede psikiyatrik hastalık öyküsü, daha önce psikiyatriye başvurma ve verilen tedaviye devam etme durumları ile yaş ve cinsiyet dağılımları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Daha önce intihar girişiminde bulunma durumu ile psikiyatrik hastalık öyküsü ve daha önce psikiyatriye başvurma durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (sırasıyla p=0,002; p=0,001; p<0,01). Buna karşın psikopatoloji durumu ile daha önce intihar girişiminde bulunma durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). İntihar dışı kendine zarar verme davranışı ile psikiyatrik hastalık öyküsü, psikopatoloji durumu, daha önce psikiyatriye başvurma durumu ve intihar girişimi sonrası psikiyatri kontrolüne gitme durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (sırasıyla p=0,03; p=0,032; p<0,05; p=0,001; p=0,009; p<0,01). Önceki tedaviye devam etme durumu, ailede psikiyatrik hastalık öyküsü ile intihar dışı kendine zarar verme davranışı arasında ise istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Sonuçlar: İntihar dünya çapında ciddi bir ölüm nedeni olmaya devam etmektedir. Tüm intiharlar önlenebilir değildir ancak intihar riski değerlendirmesine yönelik metodik bir yaklaşım, sağlık hizmeti sağlayıcılarının intihar etme riski taşıyan hastaları saptamasını ve yönetimini sağlayabilir. Özellikle adölesan dönemde artan intihar insidansı göz önüne alındığında kapsamlı intihar risk değerlendirmesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları uzmanının asli görevlerinden biridir. Anahtar kelimeler: İntihar, İntihar Girişimi, İntihar Dışı Kendine Zarar Verme Davranışı
Yoğun bakım ünitesinde yatan hastalara mekanik ventilasyon döneminde dinletilen doğa sesi ve kültürel müziğin fizyolojik yanıtlara etkisi
Bu araştırma, yoğun bakım cerrahi bölümünde yatan hastaların mekanik verntilasyon döneminde uygulanan doğa sesi ve kültürel müzik (türkü) dinletisinin kan basıncı, kalp hızı, solunum, saturasyon ve ağrı skoruna etkisini değerlendirmek amacıyla yapıldı. Araştırma Gaziantep SANKO Üniversitesi Sani Konukoğlu Hastanesi Araştırma ve Uygulama Merkezi cerrahi yoğun bakım ünitesinde uygulandı. Yoğun bakımda yatan 90 hastadan veriler Hasta Tanılama Formu, Yoğun Bakım Ağrı Gözlem Ölçeği, Doğa Sesi, Kültürel Müzik (Türkü Ezgisi) Dinletilen ve Dinletisi Olmayan Hastaların Fizyolojik Durumlarını Değerlendirme Formu ile toplandı. Hastaları Ailelerinden Alınan Onam Formu ile hasta onamı ve kurum izinleri ile gerekli yasal izinler alındı. Hastalardan 30'una tedavi sürecinde doğa sesi, 30'una kültürel müzik (sözsüz enstrümantal türkü ezgisi) dinletilirken, 30 hastaya ise herhangi bir şey dinletilmeden tedavi altına alındı. Bu bağlamda çalışma üç grupta incelendi. Yapılan inceleme sonucunda hastaların cinsiyet, medeni durum, yaşadığı yer, çalışma durumu, meslek durumu, sigara içme ve alkol kullanma varlıkları ile gruplar arasındaki farklılıklar istatistiksel açıdan anlamlı bulunmadı (p>0,05). Hastaların eğitim düzeyleri incelendiğinde doğa sesi dinlettirilen grupta lise ve üzerinde eğitim görenlerin oranı, diğer gruplara göre istatistiksel açıdan anlamlı bulundu (p<0,05). Doğa sesi dinleyen grupta yer alan hastaların yaş düzeylerinin, kontrol grubunda tedavi edilen hastaların yaş ortalamalarına göre istatistiksel açıdan yüksek olduğu saptandı. Hastalara uygulanan Yoğun Bakım Ağrı Gözlem Ölçeği aracı dört alana dayanmaktadır: Hastanın yüz ifadeleri, vücut hareketleri, ventilatöre uyum (veya entübe olmayan hastalar için ses kullanımı) ve kas gerginliği. Her alanın 0 ila 2 arasında muhtemel bir puanı vardır. Toplam puan 0 ile 8 arasında değişebilir. Burada 0 ağrı davranışının olmadığını ve 2 nin üzerinde puan alan hastalar ise ağrı davranışının açık belirtilerini göstermektedir. Yoğun bakım ağrı gözlem ölçeği (CPOT) a göre toplam puanlara bakıldığında da müzik dinletilmeden önce ( başlangıçta), müzik girişimi yapıldıktan 1 saat sonra anlamlı fark 3 grupta da yokken (p>0,05) , müzik girişimi yapıldıktan 2 saat sonra istatiksel fark olduğu ( p<0,05) farkın kültürel türkü müziği dinleyen hastalardan kaynaklandığı belirlenmiştir.Hastaların fizyolojik yanıtlarına bakıldığında müzik dinletisi yapılmadan önce, yapıldıktan 2 saat sonra ortalama arter basıncı doğa sesi, kültürel müzik dinletilen grupta değişmez iken, kontrol grubunda ise MAP artmış ve normal sınırın en üst seviyesinde 99,60 ± 8,02 mm/Hg olarak bulunmuştur (MAP ortalama arter basıncı 70-100 mm/Hg). Bu sonuç müzik girişimi yapılan gruplarda kan basıncının daha kontrol edilebilir olduğunu, hastaların strese verdikleri yanıtın kan basıncı düzeyinde daha iyi olduğunu göstermektedir. Sonuç olarak; müzik dinletisinin YBÜ de yatan hastalara mekanik ventilasyon döneminde dinletilen doğa sesi ve kültürel müziğin fizyolojik yanıtlara olumlu etkisi oldugu görüldü.
Kadın doğum servisinde yatan hastaların hemşirelik bakımından memnuniyet durumlarının belirlenmesi
Bu çalışma Kadın Doğum Servisinde yatan hastaların hemşirelik bakımından memnuniyet durumlarının belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Tanımlayıcı ve kesitsel türde bir araştırmadır. Araştırma, Gaziantep ilinde bulunan SANKO Üniversitesi Sani Konukoğlu Uygulama ve Araştırma Hastanesi Kadın Doğum Servisinde yatan hastalar üzerinde yapılmıştır. Araştırmanın verileri Kasım 2020-Mart 2021 tarihleri arasında toplanmıştır. Çalışmanın evrenini ilgili hastanenin Kadın Hastalıkları ve Doğum Servisinde yatan hastalar oluşturmuştur. Araştırmanın örneklemini verilerin toplandığı tarihlerde ilgili serviste yatan ve araştırmaya katılmayı kabul eden hastalar oluşturmuştur. Araştırmada kullanılan ölçeği Türkçe' ye uyarlayan kişiden ölçek kullanım izni alınmıştır. Araştırmanın yapılması için ilgili etik kuruldan onay ve araştırmanın yapılacağı kurumdan izin alınmıştır. Araştırmanın verileri "Hasta Bilgi Formu" ve "Newcastle Hemşirelik Bakım Memnuniyet Ölçeği" kullanılarak toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde sayı ve yüzdelik değerleri, aritmetik ortalama, standart sapma, Mann-Whitney U testi ve Kruskal-Wallis testi kullanılmıştır. Çalışma kapsamındaki hastaların memnuniyet durumlarının yüksek bulunduğu ve olumlu olduğu belirlenmiştir. Hastaların yaşının, eğitim düzeyinin, evlilik süresinin, gelir düzeyinin, yaşamının çoğunu geçirdiği yerin, çocuk sayısının, hastanede kalış süresinin, bu serviste daha önce yatma durumunun hemşirelik bakımından memnuniyetlerini etkilediği tespit edilmiştir. Araştırmadan elde edilen sonuçlar doğrultusunda önerilerde bulunulmuştur.
İntravenöz sıvı tedavisinin oyunlaştırılması ve oyun destekli öğretimin hemşirelik öğrencilerinin öğrenme çıktılarına etkisinin incelenmesi
Bu araştırma periferik intravenöz kateterizasyon (PIVK) ve intravenöz (IV) sıvı tedavisinin oyunlaştırılması ve oyun tabanlı öğretimin hemşirelik öğrencilerinin öğrenme çıktılarına etkisinin incelenmesi amacıyla nicel ve nitel araştırma desenleri kullanılarak Ağustos 2022- Şubat 2024 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Araştırmada PIVK ve IV sıvı tedavisi oyunlaştırılmış, elde edilen 3D simülasyon oyununun kullanılabilirlik analizi öğretim elemanları ve öğrenciler ile Tanıtıcı Bilgi Formları, Oyun Değerlendirme Anketi ve GUESS-20-TR Ölçeği kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Analiz sonuçlarına göre son hali verilen oyunun öğrencilerin öğrenme çıktıları üzerindeki etkileri deney öncesi araştırma tasarımı ile incelenmiştir. Araştırmaya Hemşirelik Esasları dersini başarıyla tamamlamış, araştırmaya katılmaya gönüllü 63 öğrenci katılmıştır. Veriler Tanıtıcı Bilgiler Formu, IV Sıvı Tedavisi Bilgi Testi, IV Sıvı Tedavisi Beceri Değerlendirme Formu ve Akademik Motivasyon Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistikler, Kolmogrov Smirnov testi, Eşli iki örnek t testi, Wilcoxon testi, McNemar-Bowker testi ve McNemar testi kullanılmıştır. Nitel araştırma, gönüllü 13 öğrenci ile yarı yapılandırılmış bire bir görüşmeler yoluyla gerçekleştirilmiş, veriler betimleyici tematik analiz yöntemiyle incelenmiştir. Araştırmanın niceliksel aşamasından elde edilen bulgulara göre, oyunlaştırma ile hemşirelik öğrencilerinin IV sıvı tedavisi bilgi ve beceri puanları ile içsel motivasyon-bilme ve dışsal motivasyon-kendini ispat puanları istatistiksel olarak anlamlı şekilde artmıştır. Nitel araştırma sonuçlarına göre öğrenciler, oyunun güçlü ve iyileştirmeye açık yönlerini vurgulamış, oyun sırasında uygulamaları adım adım gerçekleştirerek teorik bilgilerini pekiştirdiklerini, eğlenceli ve öğretici bir deneyim yaşadıklarını belirtmişlerdir. Araştırma sonuçlarına göre PIVK ve IV sıvı tedavisi öğretiminde oyun tabanlı öğrenmenin hemşirelik eğitim müfredatlarına ve mezuniyet sonrası hizmet içi eğitim programlarına ek bir yöntem olarak entegre edilmesi önerilmektedir.
İç hastalıkları servislerinde hospitalize edilen hastaların malnütrisyon, kırılganlık ve komorbid hastalıklar açısından değerlendirilmesi ve kısa dönem sağkalım üzerine etkisinin incelenmesi
Malnütrisyon ve kırılganlık, hastanede yatan hastalarda sık görülmekte ve artmış komplikasyonlara, uzamış hastane yatışlarına, artan mortalite ve rehospitalizasyona sebep olmaktadır. Çalışmamızın amacı yatan hastaların malnütrisyon, kırılganlık ve komorbid hastalıkları açısından taranması, bu durumlarla ilişkili faktörlerin ortaya konması ile bu durumların hastanede yatış süresini, kısa dönem sağkalıma etkilerini ve yeniden hastaneye yatış süreçlerini öngörmesi açısından incelenmesidir. Çalışmamıza HÜTF Hastanesi İç Hastalıkları servislerinde akut hastalık nedeniyle izlenen 50 yaş ve üzeri 134 yatan hasta dahil edildi. Katılımcıların demografik, klinik ve laboratuvar özellikleri, komorbiditeleri, malnütriyon, kırılganlık durumları, uzamış hastane yatışı (>10 gün), ilk 3 ve 6 aylık rehospitalizasyon, ölüm oranları değerlendirildi. Malnütrisyon için Mini Nütrisyonel Değerlendirme Kısa Form (MNA-SF), Nütrisyonel Risk Taraması-2002 (NRS-2002) tarama testleri ve Global Leadership Initiative on Malnutrition (GLIM) kriterleri, kırılganlık için FRAIL skalası ve klinik kırılganlık skalası (CFS) kullanıldı. Kas kuvvetini ölçmek ve sarkopeni riski açısından kas fonksiyonlarını saptamak için ise el kavrama kuvveti (HGS) ölçümü yapıldı. Malnütrisyon ve kırılganlık ölçeklerinin hastane yatış süresi ve 3-6 aylık rehospitalizasyon veya ölümü öngördürücü prognostik özelliği ROC analizi ile incelendi. Anlamlı "cut-off" değeri varlığında testin duyarlılık ve özgüllüğü hesaplandı. Parametrelerin genel sağ kalım ile ilişkisi log-rank testi kullanılarak incelendi. Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalaması 67,2 ± 10,4 olup, hastaların %55.2'si 65 yaş ve üzerindeydi. Hastaların %91.8'inde en az bir komorbid hastalık mevcut olup, en sık görülen komorbidite %61.2 ile hipertansiyondu. MNA- SF ortalama puanı 9 ± 2,5 olup, %33,6 hasta malnütrisyon kategorisinde, NRS-2002 için ise %44 hasta 3 puan ve üzerindeydi. Hastalar GLİM kriterlerine göre değerlendirildiğinde %44,8 hastada malnütrisyon (%29,9'u evre 1, %14,9'u evre 2) saptandı. MNA-SF, NRS-2002 ve GLIM kriterleri ile nütrisyonel durumun bozuk saptanmasının uzamış hastane yatışı (>10 gün) (p:0,043, p:0,014, p:0,023) ve ilk 3-6 aylık rehospitalizasyon ve ölüm oranları ile ilişkili olduğu görüldü (p<0.001). FRAİL skalasına göre %53,7 hasta, klinik kırılganlık skalasına göre ise %59 hasta kırılganlıkla yaşayan olarak değerlendirildi. FRAIL skalası ve CFS'ye göre kırılgan olmak, ilk 3 aylık rehospitalizasyon ve ölüm oranları ile ilişkili olarak bulundu (p:0,027, p:0,007). Malnütrisyon ve kırılganlık için kullandığımız metotların her biri 6 aylık genel sağ kalım ile ilişkili bulundu. Ayrıca baldır çevresinde azalma ve düşük el sıkma kuvveti olması da taburculuk sonrası ilk 3-6 aylık rehospitalizasyon ve ölümle anlamlı ilişkili bulundu. Malnütrisyon ve kırılganlığın akut hastalık sebebiyle yatırılan hastalarda yatış esnasında taranması ile erken tedavi ve müdahale imkanı oluşacaktır. Bu durumun gelecekteki olası komplikasyonların, olası yeniden hastane yatışlarının ve mortalite riskinin önlenmesinde etkili olabileceğine dair kanıtlar ortaya konulmuş oldu.
Hemşirelerin duygu durumları ile yatarak tedavi gören hastaların memnuniyet düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı hemşirelerin duygu durumları ile yatarak tedavi gören hastaların memnuniyet düzeyleri arasındaki ilişkiyi ortaya konulmasıdır. Ek olarak, araştırmada hemşirelerin ve hastaların cinsiyet, yaş, medeni durum, eğitim düzeyi gibi değişkenlerin hemşirelerin duygu durumları ile hastaların memnuniyet düzeyleri üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Araştırmaya İstanbul ilinde üç farklı özel hastanede çalışan hemşireler ile yatarak tedavi gören hastalar arasından rasgele olarak seçilen 100 hemşire ve 100 hasta alınmıştır. Aynı zamanda hemşirelerin ve hastaların demografik özelliklerini öğrenmek adına Kişisel Bilgi Formu ve değişkenleri ölçmek adına da Pozitif-Negatif Duygu Durumu ve Hemşire Bakımı Memnuniyeti ölçekleri uygulanmıştır. Elde edilen verilerin analizinde Bağımsız Örneklem T Testi, Anova Testi ve Pearson Koreslasyon Analizi kullanılmıştır. Araştırmada sosyo-demografik özelliklere göre bakıldığında; hastaların yaşları arttıkça hastaların hemşirelik bakımı memnuniyeti düzeyleri de artmakta olduğu, evli hastaların hemşirelik bakımı memnuniyeti düzeylerinin bekar hastaların hemşirelik bakımı memnuniyeti düzeylerine oranla daha yüksek olduğu, üniversite mezunu olan hastaların hemşirelik bakımı memnuniyeti düzeylerinin lise mezunu ve altı olan hastaların hemşirelik bakımı memnuniyeti düzeylerine oranla daha düşük olduğu sonuçlarına ulaşılmıştır. Araştırmada yer alan hemşirelerin cinsiyeti, yaşı, eğitim düzeyi, çalışma süresi gibi sosyo-demografik özelliklere göre de anlamlı sonuçlar elde edilmemiştir. Ayrıca; hemşirelerin pozitif duygu durumu düzeyi arttıkça hastaların hemşirelik bakımı memnuniyeti düzeyleri de artmakta olduğu görülmüştür. Araştırmanın sonunda yer alan tartışma bölümünde bulgulara dayalı olarak araştırmacılara ve hastanede çalışan bireylere yönelik olarak; hastaların hemşirelik bakımı memnuniyet düzeyini olumsuz etkileyen unsurların tespit edilmesi ve gerekli önlemlerin alınması gerektiği önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Pozitif Duygu, Negatif Duygu ve Hemşire Bakımı Memnuniyeti
Gastrointestinal sistem kanser tanısı almış yatan hastalarda uyku ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi
GASTROİNTESTİNAL SİSTEM KANSER TANISI ALMIŞ YATAN HASTALARDA UYKU VE YAŞAM KALİTESİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ Bu çalışma, Gastrointestinal Sistem (GİS) kanseri tanısı alan hastalarda uyku ve yaşam kalitesinin incelenmesi, değerlendirilmesi ve yükseltilmesi amacı ile tanımlayıcı nitelikte gerçekleştirilmiştir. Araştırmaya, 01 Mart– 01 Haziran 2018 tarihleri arasında İstanbul ili Avrupa bölgesinde yer alan bir eğitim ve araştırma hastanesinin Genel Cerrahi servisinde GİS kanser tanısı almış 65 yatan hasta dâhil edildi. Örneklem grubunun hastaların min-max yaş sınırları 35-85 saptanmış olup; yaş ortalaması 62.87 ± 11.96‟dir. Hastaların %40'ı ‟i kadın, %60‟ı ise erkektir. Hastaların hastalık süresi ortalaması 18.03±34.20'dır. Veriler, 21 sorudan oluşan anket formu, EORTC QLQ C-30 Yaşam Kalitesi Ölçeği ve Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi kullanılarak yüz yüze yapılan görüşme sonucunda toplanmıştır. EORTC-QLQ-C30 genel yaşam kalitesi ölçeğini güvenilirlik analizlerinde genel sağlık skoru Cronbach's Alpha katsayısı 0,857 yüksek derecede güvenilir olarak belirlenmiştir. PUKİ ölçeğinde ise Cronbach's Alpha katsayısı 0,636 oldukça güvenilir olarak belirlenmiştir. Hastaların fonksiyonel yaşam kalite skorlarının %64,78, genel sağlık skorlarının ise %40,38 olarak bulunmuştur. Uyku bozukluklarının, gastrointestinal kanser hastalık sürecinde, uyku-uyanıklık döngüsünde ve uyku kalitesi üzerinde etkisinin olduğu bilinmektedir. 45-64 yaş arası yatan hastalarda uyuma güçlüğünün yüksek olduğu saptanmıştır. Kanser tedavisinin yol açtığı bulantı, kusma, enfeksiyonlar ve tedavi sonucunda oluşabilecek komplikasyonlar ve hastanın uzun süreçte hastanede kalması yaşam kalitesini olumsuz yönde etkilediği saptanmıştır. Hastalarda bulantı ve kusmanın artmasıyla uyku sürelerinin kısaldığı bulunmuştur (r: -,253, p: 0,042, p˂0,05). Genel iyilik durumunun azalması ile birlikte uykuya dalmada güçlük durumunu arttırdığını bulunmuştur (r: -,261, p: 0,036, p˂0,05). Anahtar kelimeler: Gastrointestinal Sistem Kanserleri, Yaşam Kalitesi, Uyku Kalitesi
Kamu ve özel hastanede yatan hastaların hastane yiyecek hizmetlerinden memnuniyet düzeyinin karşılaştırılması
daha sonra doldurulacaktır
Onkoloji ve hematoloji biriminde yatan ve ayakta tedavi gören adolesanların ruhsal işleyiş, anksiyete ve depresyon düzeylerinin karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı, onkoloji ve hematoloji biriminde yatarak ve ayakta tedavi gören 14-17 yaş arası adolesanların ruhsal işleyişleri, anksiyete ve depresyon düzeylerinin belirlenerek karşılaştırılması, bulunan bu sonuçlar çerçevesinde bilimsel literatüre katkıda bulunmaktadır. Çalışmanın örneklemi İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Onkoloji ve Hematoloji birimlerinde 16 yatarak ve 16 ayakta tedavi gören olmak üzere 32 hastadan oluşturulmuştur. Hastalara Sosyodemografik Bilgi Formuyla beraber Hastane Anksiyete ve Depresyon (HAD) Ölçeği ve Rorschach Testi uygulanmıştır. Araştırmanın sonucunda, Onkoloji ve Hematoloji servisinde yatarak tedavi gören adolesanların depresyon ve anksiyete puan ortalamaları ayakta tedavi gören adolesanlardan istatiksel olarak anlamlı derece yüksektir. Yatarak tedavi gören adolesanların tedavi süresi ile depresyon arasında, tedavi süresi ile anksiyete arasında ve depresyon ile anksiyeteleri arasında pozitif ve istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmaktadır. Ayakta tedavi gören adolesanların tedavi süresi ile depresyon arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmazken, tedavi süresi ile anksiyete arasında ve depresyon ile anksiyeteleri arasında pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmaktadır. Depresif duygudurum ve kaygı ve ketlenme düzeylerini ölçmek için Rorschach testi uygulanmıştır. Yatarak tedavi görenlerin ΣCˈ yanıtları ayakta tedavi görenlerden istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek iken ΣC yanıtları ayakta tedavi görenlerden ise istatistiksel olarak anlamlı derecede düşüktür. Yatarak tedavi görenlerin ΣE, Şok ve Red yanıtları ayakta tedavi görenlerden istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksektir. Yatarak tedavi görenlerin Clob yanıtları ayakta tedavi görenlerden istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek değildir. Genel olarak yatarak tedavi gören adolesanların depresif duygudurum ve kaygı ve ketlenme düzeylerini ölçen Rorschach Testi yanıtları ayaktan tedavi gören adolesanlardan daha yüksektir.
Dahiliye kliniklerinde COVİD-19 tanısı ile yatan hastaların ve hemşirelerin bireyselleştirilmiş bakım algısı
Bu araştırma dahiliye kliniklerinde COVİD-19 tanısı ile yatan hastaların ve hemşirelerin bireyselleştirilmiş bakım algısını değerlendirmek amacıyla yapıldı. İstanbul İli Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi pandemi dahiliye kliniklerinde tanımlayıcı ve kesitsel türde yapılan araştırma, 269 hasta ve 35 hemşire ile 10 Haziran 2021- 10 Haziran 2022 tarihleri arasında yürütüldü. Araştırmanın verileri Hasta Bilgi Formu, Bireyselleştirilmiş Bakım Skalası-B-Hasta, Hemşire Bilgi Formu, Bireyselleştirilmiş Bakım Skalası-B-Hemşire kullanılarak toplanmıştır. Araştırmanın verileri istatistiksel analiz için SPSS 22.0 for Windows programı kullanıldı. İstatistiksel alfa anlamlılık seviyesi p<0,05 olarak kabul edildi. Araştırmada hastaların Bireyselleştirilmiş Bakım Skalası-Hasta ölçeği toplam puan ortalamaları 3,79±0,82 iken, hemşirelerin Bireyselleştirilmiş Bakım Skalası-Hemşire ölçeği toplam puan ortalamaları 3,87±1,05 saptandı. Hemşirelerin verdikleri bakımdan memnuniyet derecelerinin ortalaması 6,5±1,7 (aralık 4-10) iken hastaların aldıkları hemşirelik bakımından memnuniyet derecelerinin ortalaması 7,2±2,3 (aralık 1-10) olarak belirlendi. Hastaların ve hemşirelerin bireyselleştirilmiş bakım skalası puan ortalamaları ve alt puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı.
Madde kullanımı nedeniyle yatılı tedavi gören hastalarda tedavi motivasyonunun ve dürtüsellik düzeyinin yatış süresi üzerine etkisi
Bu araştırmada, madde kullanımı nedeniyle yatılı tedavi gören hastaların tedavi motivasyonunun ve dürtüsellik düzeyinin elde edilen verilere göre incelenmesi ve yatış süresi üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmaktadır. Araştırmaya Bağımsız Yaşam Derneği'nde madde kullanımı nedeniyle yatarak tedavi gören, 75 erkek hasta katılmıştır. Katılımcılara sırasıyla Gönüllü Bilgilendirme ve Onay Formu, Sosyo-demografik Veri Formu, Bağımlılık Profil İndeksi (BAPİ-KF) Kısa Formu, Barratt Dürtüsellik Ölçeği Kısa Formu (BDÖ-KF) ve Tedavi Motivasyonu Anketi (TMA) uygulanmıştır. Araştırma verilerinin istatistiksel analizi SPSS v26 (IBM Inc., Chicago, IL, USA) istatistik paket programında yapılmıştır. Demografik değişkenlerin yatış süresi ile ilişkisi Mann Whitney U testi ile analiz edilmiştir. BAPİ, BDÖ-KF, TMA ölçeklerinden alınan puanların hastaların rehabilitasyon merkezindeki yatış süresi ile ikili ilişkisi parametrik olmayan Spearman korelasyon analizi ile değerlendirilmiştir. Bütün değişkenlerin yatış süresi üzerindeki etkisi regresyon analizi ile değerlendirilmiştir. Araştırma sonucunda bireylerin yatış süreleri ile BDÖ-KF 'Toplam' ve 'Motor Dürtüsellik' alt faktör puanı arasında negatif korelasyon olduğu bulunmuştur ( rs: -0,233; -0,276,p<0,05) Madde kullanımı nedeniyle yatışı sağlanan bireylerin yatış süreleri ile TMA, Sosyo-demografik Veri Formu ve BAPİ-KF'den aldıkları puanlar arasında yapılan regresyon analizinde anlamlı bir farklılık bulunamamıştır. Bu araştırma düşünmeden eyleme geçmeyi ifade eden BDÖ-KF alt boyutu 'Motor Dürtüsellik' ile 'BDÖ-KF Toplam'ın madde kullanım bozukluğunun yatılı tedavisinde bir risk faktörü olabileceğini göstermektedir. Elde edilen bulguların, madde kullanım bozukluğu tedavisi alan bireylerin, tedavide kalma sürelerini uzatabilecek tedavi protokolleri geliştirilmesinde yardımcı olacağı düşünülmektedir.
Psikiyatri kliniğinde yatarak tedavi gören alkol-madde bağımlılarında kendine zarar verme davranışı, travmatik ve dissosiyatif yaşantıların incelenmesi
Çocukluk çağı travmaları, daha sonraki yıllarda alkol ve alkol dışı madde kullanım bozuklukları dahil olmak üzere birçok bozukluk için risk oluşturmaktadır. Bu çalışmada, alkol ve alkol dışı madde kullanım bozukluğu olan hastalarda çocukluk çağı olumsuz yaşantı ve travma deneyiminin belirlenmesi, kendine zarar verme davranış oranlarının saptanması ve dissosisyatif bozukluklar ile arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Kapalı Psikiyatri servisinde yatarak tedavi gören ardışık, detoksifikasyonu tamamlanmış, DSM-5 ölçülerine göre alkol kullanım bozukluğu ve/veya alkol dışı madde kullanım bozukluğu olan 93 hasta alınmıştır. Araştırmaya katılan hastalara yarı yapılandırılmış Sosyodemografik Veri Formu (SVF), Kendine Zarar Verme Davranışı Değerlendirme Envanteri (KZVDDE), Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği (CTQ-28) ve Dissosiyasyon Ölçeği (DIS-Q) uygulanmıştır. Sadece alkol bağımlılarının, alkol ve alkol dışı madde bağımlılarına göre daha fazla KZVD gösterdiği anlaşıldı. KZVD uygulayan alkol bağımlılarında ise cinsel istismar daha yüksek bulundu. Böylece çocukluk travmaları arasında KZVD riskini en çok arttıran alt boyutun cinsel istismar olduğu anlaşıldı. Alkol ve alkol dışı madde bağımlılarında dissosiyasyon daha yüksek bulundu. Alkole ek madde kullanımı olanlarda dissosiyatif belirti şiddetinin daha yüksek olduğu anlaşıldı. Dissosiyatif belirti şiddeti ile KZVD belirti şiddeti arasında anlamlı bir ilişki olduğu anlaşıldı. Duygusal ihmal ve duygusal istismar puanları yüksek olanların dissosiyatif belirtilerinin de yüksek olduğu anlaşıldı. Dissosiyasyon yüksekliğinin KZVD'yi yordadığı anlaşıldı.
COVİD-19 tanısı ile hastanede yatan hastalarda hemşirenin varlığı algısının değerlendirilmesi
Bu tanımlatıcı ve kesitsel tipteki araştırmada, COVID-19 tanısı alarak hastanede tedavi edilen hastalarda hemşirenin varlığı algısının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araştırma, İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde 15 Şubat 2021-15 Nisan 2021 tarihler arası yapılmıştır. Yapılan bu araştırmanın örneklemi ise 261 COVID-19 tanısı konmuş ve İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde yatarak tedavi gören hastalardan oluşmaktadır. Araştırmanın verileri seti, Tanıtıcı Bilgi Formu ve Hemşirenin Varlığı Ölçeği vasıtasıyla toplanmıştır. Araştırmanın amacı doğrultusunda uygun görülen analizler SPSS (IBM SPSS Statistics 24) programı ile yapılmıştır. Analizlerde normal dağılım varsayımını sağlamayan değişkenlerde parametrik olmayan yöntemleri kullanılmıştır. İki grup arası karşılaştırmalarda "Mann-Whitney U" testi ve ikiden fazla gruplar arası karşılaştırmalarda "Kruskal-Wallis H" testi kullanılmıştır. Anlamlı farklılıkların kaynağını tespit edebilmek için ikili karşılaştırmalarda Bonferroni düzeltmesi yapılmıştır. Normal dağılım varsayımını sağlamayan değişkenler arası ilişkilerin tespitinde "Spearman" korelasyon analizi yapılarak korelasyon katsayısı hesaplanmıştır. Araştırmadan elde edilen bilgilere göre, çalışmaya katılan hastaların %88,1'inin, hemşirenin varlığının yaşamında fark oluşturduğunu ifade etmiştir. Hastaların hemşirenin varlığını algılaması puanı 98,80±20,25 (28,0-120,0) dır. Hastaların, hastanede daha önceki yatışında hemşirelik hizmetinden memnuniyetlerinin yüksek olması ve şimdiki yatışında 8-9 günlük hastanede kalış süresi hemşirenin varlığı algısını arttırmıştır. Hastaların bakım becerileri, hasta-hemşire arasındaki etkileşimin kuvvetli olması aradaki güven duygusunu geliştirmiş, her fırsatta yanında olabileceğini hissettirerek rahat bir gün geçirmesine yardımcı olmaları hastalarda olumlu bir fark yaratılmasını ve hemşirenin varlığını yüksek hissetmelerini sağlamıştır. Hemşirelerin kendi varlıklarını tanıma ve sunma şekillerine ilişkin farkındalık düzeylerinin arttırılması için hemşirelik meslek yüksek okulu veya lisans eğitim programlarında bu konu başlığının dahil edilmesi önerilmiştir.
Hastaneye yatan 0-6 yaş çocuklarda malnütrisyon durumunun tespit edilmesi ve malnütrisyona etki eden faktörlerin incelenmesi
Amaç: Bu çalışma ile, hastaneye yatan çocuklarda malnütrisyonun tespit edilmesi ve buna etki eden faktörlerin incelenmesi böylelikle erken tarama ile malnütrisyon tesbiti ve koruyucu önlemlerin alınmasının etkinliğinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Yöntem: Çalışmaya 16.02–12.06.2020 tarihleri arasında Ankara Şehir Hastanesi Çocuk Hastanesi'nde farklı servislerde yatışı gerçekleştirilen 0-6 yaş arası toplam 300 hasta alınmıştır. Hastalara yüzyüze görüşme yöntemiyle sosyo-ekonomik ve demografik verilerin yer aldığı anket formu ve strongkids tarama yöntemi uygulandı. Tüm hastaların vücut ağırlığı, boy uzunluğu, baş çevresi (3 yaşın altında) üst orta kol çevresi ve triseps deri kıvrım kalınlığını içeren antropometrik ölçümleri alındı. Verilerin Analizi:Verilerin tanımlayıcı istatistiklerinde ortalama, standart sapma, medyan en düşük, en yüksek, frekans ve oran değerleri kullanılmıştır. Değişkenlerin dağılımı kolmogorov simirnov test ile ölçüldü. Nicel bağımsız verilerin analizinde mann-whitney u test kullanıldı. Nitel bağımsız verilerin analizinde ki-kare test, ki-kare test koşulları sağlanmadığında fischer test kullanıldı. Analizlerde SPSS 27.0 programı kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan 300 hastanın %58'ini erkek, %42'sini kız hasta oluşturmaktadır. Doğumdan sonra bebeklerin ilk beslenmesi % 81.7 ile anne sütü olmuştur. Doğumu takiben ilk 1 saat içinde anne sütü alanların oranı %78'dir. Çalışmada hastaların akut malnütrisyon oranı %14, kronik malnütrisyon oranı %20,6 olarak bulunmuştur. Akut ve kronik malnütrisyonu olan çocukların doğum ağırlıkları anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur (p<0.05). Yapılan bu çalışmada tüm antropometrik ölçüm sonuçlarının akut ve kronik malnütrisyonu olan çocuklarda olmayanlara göre anlamlı olarak daha düşük olduğu görülmüştür (p<0.05). Akut ve kronik malnütrisyonu olan her iki grup hastanın normal kıvamlı besin tüketimlerinin anlamlı oranda düşük olduğu tespit edildi (p<0.05). Kronik malnütrisyonu olan grupta 1 öğünde beslenme süresinin anlamlı olarak daha uzun sürdüğü belirlendi (p<0.05). akut ve kronik malnütrisyonu olan her iki grubun da anlamlı oranda iştahsızlıkları olduğu bulundu (p<0.05). Çalışmaya katılan hastaların besin tüketim sıklığına bakıldığında; hayvansal kaynaklı gıda tüketiminin akut ve kronik malnütrisyonlu grupta anlamlı şekilde daha düşük olduğu görüldü (p<0.05). Çalışmada yer verilen Strongkids tarama testine göre hastaların %55.3'ünün orta, %8'inin yüksek malnütrisyon riskine sahip olduğu belirlendi. Hasta grubunda malnütrisyonlu olgulara rağmen yatış tanılarında malnütrisyon tanısının yer almadığı görüldü. Sonuç: Tarama testleri ve antropometrik ölçümlerle yatan hastalarda hızla malnütrisyonun değerlendirilmesi erken tanı ve tedavisini mümkün kılarak mortalite ve morbiditeyi azaltmak adına büyük önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: protein enerji malnütrisyonu, kronik malnütrisyon, strongkids
İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesinde yatan hastaların ve ailelerinin ağız ve diş sağlığı ile ilgili bilgi davranış ve farkındalıklarının değerlendirilmesi
Çeşitli sağlık problemleri nedeniyle hastaneye yatan çocuklar ağız sağlığını olumsuz etkileyecek birtakım faktörlere maruz kalırlar ve bu durum hastanede yatma süresi arttıkça daha önemli hale gelmektedir. Ağız sağlığı ve genel sağlık arasındaki karşılıklı ilişki nedeniyle özellikle bağışıklık sistemi zayıf ve baskılanmış çocuk hastalar kötü ağız sağlığının sonuçlarına karşı sağlıklı olan çocuklara göre daha hassastır. Hastanede yatma sırasında çocukların ağız bakımının izlenmesinde ebeveynler temel bir role sahiptir. Ağız sağlığının korunması ve iyi ağız hijyeni uygulamalarının teşvik edilmesi, eğitimli sağlık personelinin yardımıyla, ağız sağlığını koruyucu tedbirler alınarak ve çocukların sağlığının korunmasında temel sorumluluk sahibi velilere gerekli eğitimler ve yönlendirmeler yapılarak gerçekleştirilir. Bu çalışma hastanede yatmakta olan çocuk hastaların ve ebeveynlerinin ağız sağlığı ve bakımı konusundaki genel bilgi, farkındalık ve alışkanlık düzeylerinin ölçülmesi amacıyla planlanmış ve yürütülmüştür. Hacettepe Üniversitesi Girişimsel Olmayan Araştırmalar Etik Kurulu Başkanlığı'ndan onay alındıktan sonra veriler, Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi servislerinde yatmakta olan çocuk ve ailelerine uygulanan bir anket formu aracılığıyla toplanmıştır. Yaşları 0-18 yaş arasında değişen toplam 412 çocuğun ortalama yaşı 9,23±5,12 olup %54,1'i erkektir. Çocukların hastanede en yüksek yatma nedeni %10,4 ile pnömoni'dir. Ortalama hastanede yatma süresi 18,79 gün olarak bulunmuştur. Hastanede yatan çocukların %73,3'ünde en az bir kronik hastalık varlığı, %62,6'sında en az bir ilaç kullanımı bulunmaktadır. Çocukların ev ortamında %91,7 olan diş fırçası veya diş temizleme süngeri bulunma yüzdesi hastane ortamında %49,5'e düşmüştür. Ev ortamında %58,9 olan düzenli diş fırçalama yüzdesi hastane ortamında %30,3'e düşmüştür. Çocuklarının ev ve hastane ortamında diş fırçalama alışkanlıkları ile annelerin eğitim düzeyi ve anne-babaların diş fırçalama alışkanlıkları arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Sonuç olarak, hastanede yatmanın çocukların ağız bakım alışkanlıklarını olumsuz yönde etkilediği görülmüştür. Bu nedenle hastanede yatan hastaların ağız sağlığının geliştirilmesi ve doğru ağız bakım alışkanlıklarının kazandırılabilmesi için ailelerin, hastanede görevli doktor ve hemşirelerin ve çocuk diş hekimlerinin iş birliği içerisinde olduğu programların geliştirilmesi gerekmektedir.
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi hastaneleri iç hastalıkları servislerinde yatan hastaların başvuru sonrasında uzamış COVİD sendromu belirtileri açısından anket yöntemi ile araştırılması
İlk olarak 2019 yılında tanımlanan, Şiddetli Akut Solunum Yolu Sendromu Koronavirüsü-2 (SARS-CoV-2) isimli virüsün yol açtığı yeni koronavirus hastalığı (COVID-19) pandemisi, insan topluluklarını ve ülkeleri pek çok olumsuz yönde etkilemiştir ve hala devam etmektedir. SARS-CoV-2 ile enfekte olmuş hastalarda aktif hastalık iyileştikten sonra bazı belirti ve bulguların devam ettiği izlenmiştir ve bu tablo 'uzamış COVID' olarak tanımlanmıştır. Uzamış COVID tablosu hastalarda kardiyovasküler, pulmoner, nörobilişsel, psikiyatrik ve başka gruplarda 200'den fazla semptomla ortaya çıkabilen, her hastada farklı fenotip ile seyredebilen bir semptom kümesi olmuştur. Tedavi bulma amacı ile yapılan patogenez araştırmalarında, birbirinden farklı patogenetik yolakların etkili olduğu gösterilmiştir. Tanısı da diğer hastalıklarla sık karışabildiğinden dışlamaya dayalı olmaktadır. Çalışmamızın amacı, COVID-19 nedeniyle hastanede yatarak izlenen hastalarda uzamış COVID semptomları açısından risk faktörlerini incelemek ve tanı anında uzamış COVID açısından yüksek riskli olan hasta grubunu öngörmeye yardımcı olabilecek bir yöntem tanımlamaktır. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastaneleri İç Hastalıkları Anabilim Dalı servislerinde COVID-19 tanısı ile yatan, taburculuk sonrasında Genel Dahiliye Bilim Dalı COVID-19 izlem polikliniğine başvuran ve prospektif bir çalışma dahilinde bilgileri toplanmış olan hastalar ile telefonda görüşülerek tanımlayıcı bir anket çalışması ile hastaların uzamış COVID semptomları değerlendirildi. Çalışmaya toplam 479 hasta dahil edildi. Kohortun COVID-19'a karşı aşılanma oranı %91.9 olarak izlendi. Hastane yatışından itibaren ortanca izlem süresi 21.7 ay idi. Hastaların %48.8'inde (n=234) en az bir tane uzamış COVID semptomu saptandı. Sıklık sırası ile halsizlik (%28.8), öksürük (%12.7), nefes darlığı (%11.7), efor dispnesi (%11.3), sersemlik/beyin sisi (%11.1) semptomları izlendi. COVID-19 ile yatış sonrasında hastaların %9.6'sına diyabet, %9.4'sına hipertansiyon, %5.4'sına kronik böbrek hastalığı, %4.6'sına koroner arter hastalığı, %3.3'üne ise kalp yetmezliği tanısı konulduğu öğrenildi. Uzamış COVID sendromu olan hastaların yaş ortalaması, olmayanlara göre anlamlı olarak yüksek izlendi (p<0.001), ayrıca bu hastalarda ilk başvuruda nefes darlığı şikayetinin daha sık olduğu görüldü (p=0.01). Yaş, başlangıç semptom sayısı, yatış esnasındaki serum C-reaktif protein (CRP) seviyesi ve hastane yatışında çekilen toraks bilgisayarlı tomografi (BT)'sinde lober konsolidasyon olma durumu uzamış COVID risk faktörleri olarak izlenirken; ileri yaş, kadın cinsiyet, serum CRP seviyesi, yatış süresi, yatışında çekilen toraks BT'de lober konsolidasyon izlenmesi ve toraks BT'de COVID-19 için atipik ya da tipik bulgular saptanması, şiddetli uzamış COVID sendromu için risk faktörleri olarak izlendi. Sonuç olarak belirlenmiş bazı risk faktörlerine sahip COVID-19 hastalarında, uzamış COVID olasılığı belirli bir oranda öngörülebilir ve kişiselleştirilmiş bir yaklaşım ile hastaların erken dönemde tedavi, terapi ve rehabilitasyon ihtiyacı karşılanabilir.
Yatan hastaların idrar kültürlerinden izole edilen klebsiella SPP., escherichia coli, acinetobacter baumannii, pseudomonas aeruginosa izolatlarının antibiyotik duyarlılıklarının in vitro yöntemlerle saptanması ve fosfomisine direnç mekanizmalarının araştırılması
İdrar yolu enfeksiyonlarında en sık izole edilen etkenler, Escherichia coli, Klebsiella pneumoniae, Pseudomonas aeruginosa, Acinetobacter baumannii'dir. Çoğunlukla ampirik tedavi gerektiren idrar yolu enfeksiyonlarında etkene yönelik uygun tedavinin seçimi için yerel antibiyotik direnç verileri göz önüne alınmaktadır. Bu nedenle her hastanede süreli olarak antibiyotik sürveyans araştırmalarının yapılması gereklidir. Kullanılmakta olan antibiyotiklere karşı direnç mekanizmaların bilinmesi, direncin yayılımını engelleyecek önlemler alınmasını sağlamaktadır. İdrar yolu enfeksiyonlarında yaygın kullanılan bir antibiyotik olan fosfomisin, 1969'da üretilmiş olan, geniş spektrumlu, bakterisidal bir antibiyotiktir, çoklu ilaca dirençli (MDR) Enterobacterales gibi birçok sorunlu patojene karşı etkili olduğu için yeniden gündeme gelmiştir. Bununla birlikte fosfomisine dirençli izolatlar tüm dünyada bildirilmeye başlanmıştır. Fosfomisin direnci, üç mekanizma ile oluşmaktadır; fosfomisine azalmış geçirgenlik, antibiyotiğin hedef bölgesi olan MurA'daki modifikasyon ve enzimatik inaktivasyon. Bunlardan ilk ikisi kromozom, üçüncü mekanizma ise plazmid kontrolündedir. Ülkemizde fosfomisin direnci bildirilmekle birlikte hangi direnç mekanizmasının yaygın olduğu bilinmemektedir. Çalışmamız kapsamında; Şubat 2018-Şubat 2019 tarihlerinde Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri Bakteriyoloji Laboratuvarına yatan hastalardan gelen idrar örneklerinden ardışık olarak izole edilen E. coli (n=235), K. pneumoniae (n=56), A. baumannii (n=7) ve P. aeruginosa (n=2) 'da antibiyotik duyarlılık profilleri belirlenmiştir. Fosfomisine dirençli izolatlarda (MİK >32mg/L) enzimatik inaktivasyona yol açan plazmid kaynaklı fosA, fosA3 ve fosC2 direnç genlerinin varlığı araştırılmıştır. Çalışmamızda fosfomisin duyarlılığı için altın standart olan agar dilüsyon yöntemi, diğer antibiyotikler (amikasin, gentamisin, seftazidim, seftriakson, meropenem, siprofloksasin, tigesiklin, trimetoprim/sülfametoksazol, kolistin ve piperasilin/tazobaktam) için sıvı mikrodilüsyon yöntemi kullanılmıştır. Plazmid kaynaklı fosfomisin direnç genlerinin ve blaCTX-M'in belirlenmesi için PZR yöntemi kullanılmıştır. Amikasin, gentamisin, seftazidim, seftriakson, meropenem, piperasilin/tazobaktam, siprofiloksasin, tigesiklin, trimetoprim/sülfametoksazol ve kolistin için direnç oranları sırasıyla %3,3, %18,7, %26,0, %34,0, %4,3, %24,0, %45,3, %4,0, %44,7 ve %7,0 olarak bulunmuş, fosfomisine ise 20 izolatta (% 6,6) direnç saptanmıştır. Fosfomisine en yüksek oranda direnç K. pneumoniae (n=9)'da saptanmıştır. İki K. pneumoniae izolatında fosA direnç geni saptanmış, bunlardan bir izolatta fosA ve fosA3 genleri birlikte bulunmuş, bu izolatın ayrıca blaCTX-M geni taşıdığı da belirlenmiştir. İzolatların hiçbirinde fosC2 geni bulunmamıştır. Çalışmamızda fosfomisine dirence yol açabilecek sadece üç gen araştırılmıştır buna karşın fosfomisin direncinden sorumlu olabilecek diğer genlerin de araştırılması gereklidir. Fosfomisin direnç genlerinin plazmid kaynaklı olması, fosfomisinin yaygın kullanımıyla birlikte direncin artacağını düşündürmektedir. Bu nedenle fosfomisinin akılcı antibiyotik ilkeleri doğrultusunda kullanılmasına özen gösterilmeli ve direnç gelişimi yakından izlenmelidir.
Hastanede yatan erişkinlerdeki viral solunum yolu enfeksiyonlarının ekonomik yükünün incelenmesi
Bu çalışmada viral solunum yolu enfeksiyonlarına bağlı yatan hasta tedavi harcamalarının, yani doğrudan sağlık harcamalarının ve iç gücü kaybına bağlı dolaylı harcamaların incelenmesi amaçlanmıştır. 01 Aralık 2018 ve 31 Mart 2019 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Erişkin Hastanesi İç Hastalıkları servislerinde tanı ve tedavi amacıyla yatan ve solunum yolu viral paneli gönderilen hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen 262 hastanın 125 (%47,7)'inde en az bir viral etken saptandı. Hastaların 55'i (%20,9) influenza pozitif olarak bulundu. Viral etken pozitif ve viral etken negatif olan hastaların demografik özellikleri ve komorbiditeleri benzerdi. Ancak, solunum yolu panelinde herhangi bir viral etken saptanan hastaların kişi başı ortalama hastane yatış maliyetinin viral etken saptanmayanlardan 2.220,74 TL daha fazla olduğu görüldü (sırasıyla 17.069,98 TL ve 14.849,24 TL). İnfluenza enfeksiyonu diğer viral solunum yolu enfeksiyonları ile kıyaslandığında 913,49 TL (sırasıyla 17.581,53 TL ve 16.668,04 TL) doğrudan ek tıbbi maliyete neden olmaktaydı. İnfluenza ile enfekte hastalar ile hiçbir virüsle enfekte olmayan hastalar arasında 2.117,24 TL doğrudan tıbbi maliyet farkı bulundu (sırasıyla 17.581,53 TL ve 15.464,29 TL). İnfluenza enfeksiyonu olan hastalarda ise aşılı olmayan hastaların kişi başı hastane yatış maliyeti aşılı olan hastalardan 15.594,27 TL fazlaydı (sırasıyla 19.715,27 TL ve 4.121 TL). İnfluenza enfeksiyonuna bağlı yatan hasta tedavi harcamalarının büyük bir kısmı Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanmaktadır. İnfluenzaya bağlı ortaya çıkan harcamaların fonksiyonel olarak sınıflandırılmasına bakıldığında en büyük pay ilaç harcamalarına aittir (%43). İlaç harcamalarını hizmet giderleri (%18) ve sarf malzeme harcamaları (%15) takip etmektedir. İnfluenza enfeksiyonuna bağlı hastane yatışı nedeniyle oluşan iş gücü kaybı sonucu kişi başı 5.397,95 TL dolaylı hastalık maliyeti olduğu görülmüştür.
Yatan hastalarda düşme riski değerlendirme ölçeklerinin etkinliğinin karşılaştırılması – bir kalite iyileştirme çalışması
Düşme, fonksiyon kaybı, morbidite ve hatta mortaliteye yol açabilen, önlenebilir mortalite sebepleri arasında sayılan ve yaygın görülen, kompleks bir geriatrik sendromdur. Hastanede yatan özellikle yaşlı hastalar olmak üzere tüm hastalarda düşme olayları ciddi sonuçlar doğurabilmektedir. Bu konuda risk belirleme ölçekleri, beklenen düşmelerin öngörülmesi ve önlenmesi için sıklıkla kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı Hacettepe Üniversitesi Erişkin ve Onkoloji hastanelerinde yatan 18 yaş ve üzeri hastalarda düşme açısından risk faktörlerinin belirlenmesi ve hastalara risk değerlendirme ölçekleri uygulanarak testlerin sensitivite ve spesifitelerinin, pozitif ve negatif prediktif değerlerinin belirlenmesi; Johns Hopkins Düşme Riski Değerlendirme Aracı ve STRATIFY Risk Belirleme Aracı'nın Türkçe güvenirlik ve geçerlik çalışmalarının yapılmasıdır. Çalışmaya 391 hasta dahil edildi, her hastaya düşme risk değerlendirme formu, Hendrich II, Johns Hopkins ve STRATIFY ölçekleri uygulandı, uygun hastalara Zamanlı Kalk ve Yürü Testi yapıldı. Analiz sonuçlarına göre 16 (%4) hastada düşme meydana geldi, tek değişkenli analizlerde acil yatış varlığı, Charlson komorbidite indeks skoru, dahili servislerde yatış varlığı, ilaç sayısı, yatış gün sayısı, Clinical Frailty Scale ve FRAİL ölçeği skorları, diyabet ve lösemi varlığı, son 1 ay içerisinde düşme öyküsü, nörolojik hastalık, delirium/ajitasyon, görme bozukluğu, yardımcı cihaz, düşme korkusu ve bakıcı düşme grubunda anlamlı olarak daha yüksek bulundu. JHFRAT ve STRATIFY ölçeklerinin Türkçe versiyonlarının yüksek test-tekrar uyumu ve orta derecede bağımsız gözlemciler arası uyum gösterdiği saptandı. Her iki ölçeğin de geçerliği kanıtlandı, güvenirliği ise orta derecede ama istatistiksel olarak anlamlı uyum tespit edilerek onaylandı. Lojistik regresyon analizinde STRATIFY (OR=8,63, %95 CI: 2,75-27,1) ve JHFRAT (OR=10,08, %95 CI: 1,18-86,15) ölçeklerinin diğer faktörlerden bağımsız olarak düşmeyi öngördüğü gösterildi. ROC analizinde JHFRAT ölçeğinin en yüksek prediktif değere sahip olduğu görüldü, ölçek yatan hastalarda risk değerlendirme ölçeği olarak kullanılabilir.
Yatağa bağımlı yaşlı hastalara bakım verenlere uygulanan progresif kas gevşeme egzersizlerinin bakım doyumu, bakım yükü ve depresyon düzeyine etkisi
Randomize kontrollü olarak yürütülen araştırmanın amacı, progresif kas gevşeme egzersizlerinin (PGE) yatağa bağımlı yaşlı bireylere bakım verenlerin bakım doyumu, bakım yükü ve depresyon düzeyine etkisini incelemektir. Araştırma, Aksaray Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Evde Sağlık Hizmetleri Birimi'nden hizmet alan yatağa bağımlı yaşlı hastalara bakım veren 20 bireyle 15 Mart 2019-15 Mart 2020 tarihleri arasında yürütülmüştür. Araştırmanın verileri Tanıtıcı Bilgi Formu, Zarit Bakım Verme Yükü Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği, Bakım Verenlerin Memnuniyetini Değerlendirme İndeksi ve PGE İzlem Formu kullanılarak toplanmıştır. Müdahale grubundaki bakım veren bireylere haftada 4 defaolacak şekilde sekiz hafta süre ile PGE uygulatılmıştır.Araştırmanın örneklem seçiminde Pazartesi ve Perşembe günleri ev ziyareti yapılan bireyler kontrol grubuna, Salı ve Cuma günleri ev ziyareti yapılan bireyler ise müdahale grubuna alınmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde ki kare, t testi, bağımlı örneklem t testi ve tekrarlı ölçümler ANOVA testi kullanılmıştır. Uygulamanın sonunda müdahale grubunda yer alan bakım verenlerin bakım verme yükü ve depresyon düzeyinin kontrol grubunda yer alan bakım verenlere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olduğu saptanmıştır. Her iki grupta yer alan bakım veren bireylerin,bakım memnuniyeti düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığın olmadığı belirlenmiştir. Progresif kas gevşeme egzersizlerinin yatağa bağımlı yaşlı hastalara bakım veren bireylere uygulatılması ve kullanımının yaygınlaştırılması önerilmektedir.