Heart function tests
74 theses under this subject heading
EKG sinyallerinden konjestif kalp yetmezliği ve aritmi teşhisi için yeni bir yaklaşım: İ-1B-YİÖ+LSTM
Vücudun en hassas organlarından biri olan kalp, yaşamın sürdürülmesinde en hayati role sahip organlardandır. Elektrokardiyografi, kalp kaslarının kasılma ve gevşemesiyle oluşan elektriksel aktiviteyi ölçen ve kaydeden bir tanı yöntemidir. Kalpteki elektriksel aktivitelerin genliklerinin zaman düzleminde kaydedilmesiyle elektrokardiyogram (EKG) sinyalleri elde edilir. EKG sinyalleri, genellikle ritim bozukluğu gibi hastalıkların teşhisi için kullanılmaktadır. Bu çalışmada EKG sinyallerinden Konjestif Kalp Yetmezliği (KKY) ve Aritmi (ARR) teşhisi için, İndirgenmiş Bir Boyutlu Yerel İkili Örüntüler (İ-1B-YİÖ) ve Uzun Kısa Zamanlı Bellek Ağı (LSTM) tabanlı yeni bir yaklaşım önerilmiştir. EKG sinyalleri için İ-1B-YİÖ denilen dönüşüm yöntemi önerilmiştir. Bu yöntem tek boyutlu sinyallerin üzerindeki her bir değerin kendi komşuları ile oluşturdukları büyüklük-küçüklük bilgisini kullanır. Bu yöntem ile elde edilen indirgenmiş sinyal gruplarından hesaplanan 1B yerel ikili örüntülere ait histogramlar birleştirilerek LSTM modeline giriş olarak verilmektedir. Hem tek yönlü hem de çift yönlü İ-1B-YİÖ dönüşümü uygulanan EKG sinyallerine LSTM uygulanmıştır Önerilen yaklaşımı test etmek için; KKY, ARR ve Normal Sinüs Ritmi (NSR) olmak üzere 3 farklı durum bilgisi içeren toplam 972 EKG sinyali kullanılmıştır. Sinyaller MIT-BIH ve BIDMC veri bankalarından alınmıştır. Farklı senaryolarda denemeler gerçekleştirilmiştir. Elde edilen başarı oranları literatürdeki diğer çalışmalarla karşılaştırıldığında önerilen yaklaşım ile kabul edilebilir yüksek sonuçların elde edildiği görülmektedir. Elde edilen EKG tanı performans değerleri %96,80 ile %99,79 arasında değişim göstermiştir. Önerilen hastalık teşhis sisteminin, farklı medikal sinyallere de uygulanabileceği düşünülmektedir.
Primer hiperparatiroidili hastalarda yapısal ve fonksiyonel kardiyak belirteçlerin manyetik rezonans görüntüleme ile değerlendirilmesi ve kiroidlerle ilişkilerinin incelenmesi
Primer hiperparatiroidi (PHPT) hiperkalsemi ve artmış veya uygunsuz normal parathormon (PTH) seviyesi ile karakterizedir. PHPT temel olarak iskelet sistemini ve renal sistemi etkilemekle beraber kalbi de etkiler. PHPT'de meydana gelen yapısal ve fonksiyonel anormalliklerin araştırıldığı çalışmaların verileri çelişkilidir. Bu çalışmada birincil olarak PHPT'li hastalarda paratiroidektominin (PTX) kardiyovasküler sisteme olan etkisi araştırıldı. Hacettepe Üniversitesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı'na Ağustos 2021-Mayıs 2023 tarihleri arasında kabul edilen hastalar çalışmaya alındı. Kalp hastalığı, kronik böbrek hastalığı, kronik karaciğer hastalığı, aktif malignitesi, kardiyak manyetik rezonans görüntüleme (CMR) çekilmesine engel bir durumu, gebe ve postpartum dönemde olan hastalar çalışmadan dışlandı. Hastalara PTX öncesi CMR çekildi ve serum FSTL1 ve FGF-23 tayini için hastalardan kan örnekleri alındı. PTX'den 6 ay sonra CMR tekrarlandı ve serum FSTL1 ve FGF-23 tayini için tekrar kan örnekleri alındı. Kalpte meydana gelen yapısal ve fonksiyonel değişiklikler CMR ile değerlendirildi. FSTL1 ve FGF-23 değişimleri analiz edildi. Bu parametrelerde olan değişiklikler diğer parametrelerle değerlendirildi. Konsensus rehber kriterlerine göre çalışmaya PTX endikasyonu olan 31 PHPT'li hasta dahil edildi. PTX öncesi yapılan ölçümlerle karşılaştırıldığında hastaların FSTL1 düzeylerinde artış saptanırken (sırasıyla 30.585±8146 pg/mL ve 33.316±9268 pg/mL, p=0.001) FGF-23 seviyelerinde değişim saptanmadı (sırasıyla 7.15±5.71 pg/mL ve 7.79±6.82 pg/mL, p=0.15). PTX öncesi yapılan ölçümlerde FSTL1 ile yaş (r=0.443, p=0.013), boy (r=-0.521, p=0.003), vücut kitle indeksi (r=0.387, p=0.032), açlık plazma glukozu (r=0.559, p=0.002), HbA1c (r=0.538, p=0.002), sol ventrikül peak filling rate (r=-0.457, p=0.011), sol ventrikül peak filling time (r=0.423, p=0.020), A (geç ventriküler dolum hızı) (r=0.504, p=0.004) ve E/A oranı (erken ventriküler dolum hızı/geç ventriküler dolum hızı) (r=-0.489, p=0.005) korele bulundu. Bu parametrelerin FSTL1 üzerine etkisini incelemek için multipl lineer regresyon analizi yapıldı ve FSTL1 üzerine etkisi olan parametre bulunmadı. PTX öncesi ölçümler ile karşılaştırıldığında hastaların sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonunda (LVEF) azalma (sırasıyla %62.25±3.22 ve % 60.09±4.68, p=0.01), sol ventrikül stroke volümünde azalma (sırasıyla 80.12±18.53 mL ve 77.25±17.71 mL, p=0.028), sol ventrikül end sistolik volümünde artma (sırasıyla 48.19±12.20 mL ve 52.19±16.14 mL, p=0.010), E'de azalma (sırasıyla 42.94±10.89 cm/s ve 37.55±10.73 cm/s, p=0.021), A'da azalma (sırasıyla 44.28±11.67 cm/s ve 39.33±10.90 cm/s, p=0.031) saptandı. PTX öncesi ölçülen LVEF sistolik kan basıncıyla (r=0.371, p=0.040), diyastolik kan basıncıyla (r=0.379, p=0.035), FGF-23 ile (r=0.395, p=0.028), sol ventrikül end sistolik volümü ile (r=-0.363, p=0.045), E ile (r=0.382, p=0.034), bazal pre-T1 ile (r=-0.405, p=0.024), midventriküler T2 ile (r=0.378, p=0.036), bazal anterior ekstraselüler volüm ile (r=0.395, p=0.034) korele bulundu. Bu parametrelerin LVEF üzerine etkisini incelemek için multipl lineer regresyon analizi yapıldı ve E ile (β=0.414, p=0.009) bazal pre-T1 (β=-0.445, p=0.007) parametreleri anlamlı bulundu. PHPT'de kalp hiperdinamik bir durumda çalışır. Bu durum hafif PHPT'de görülen artmış kardiyovasküler morbite ve mortalitenin bir nedeni olabilir. PTX ile kalbin hiperdinamik durumunda düzelme olması PTX kararı alırken kardiyovasküler değerlendirmenin de yapılması gerektiğini gösterir.
Obstrüktif uyku apne sendromunun kardiyak fonksiyonlar üzerine etkisi
Giriş-Amaç: OSAS başta kardiyovasküler sistem olmak üzere tüm organ ve sistemlerde ve metabolik olaylar üzerinde olumsuz etkileri olan, ciddi sağlık sorunlarına yol açabilen önemli bir klinik durumdur. Son yıllarda OSAS görülme sıklığında artış olduğu görülmüştür ve OSAS'lı hastalarda kardiyovasküler hastalıkların (KVH) yüksek mortalite ile ilişkisi üzerinde ağırlıklı olarak durulmaktadır. Bu çalışmada OSAS' ın kardiyak fonksiyonlar üzerine etkilerinin araştırılması ve ilişkili faktörlerin ortaya konulması amaçlanmıştır. Materyal-Metod: Bu çalışma retrospektif, kesitsel ve tanımlayıcı nitelikte planlanmıştır. Son on yılda Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları ve Uyku Kliniği'nde OSAS tanısı ile takip edilen ve elektrokardiyogram, ekokardiyografi ve polisomnografi raporları kayıtlı olan toplam 64 olgu çalışmaya dâhil edilmiştir. Araştırmada hastalara ait kayıtlı sosyodemografik özellikler ve antropometrik ölçümler (vücut yağ oranı, beden kitle indexi (BMI), bel- boyun kalınlığı), kardiyak parametreler (sol ventrikül (LV) EF%, aortik velosite, pulmoner velosite, triküspit anüler düzlem sistolik hareketi (TAPSE)), uyku ile ilişkili parametreler (uyku latansı, REM - NREM süresi), solunumsal olaylar, yatış pozisyonu ve apne hipone indexi ile oksijen desaturasyon indeks değerleri gözden geçirilmiştir. Elde edilen sonuçların analizinde Statistical Package for Social Science (SPSS) 25.0 programı kullanılmış, normal dağılıma uygunluk Kolmogorov-Smirnov ve Shapiro-Wilk testleri ile değerlendirilmiştir. Niceliksel veriler ortalama, standart sapma ve kategorik değişkenler olgu sayısı (n) ve yüzde (%) olarak gösterilmiştir. Veriler arasındaki farklılıklarının istatistiksel önemliliği independet t testi, pearson korelasyon analizi, paired simples t testi kullanılarak araştırılmıştır. Hipotezler çift yönlü olarak tasarlanmış olup p değeri 0,05'den küçük olan değerler anlamlı olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmada 35 (%54,7) erkek ve 29 (%45,3) kadın olmak üzere toplam 64 hasta yer almıştır. Hastaların yaşları 25-69 yıl aralığında olup yaş ortalaması 47,59±11,63 yıldır. Hastaların yağ oranı değerleri ile cinsiyetleri arasında istatistiksel boyutta ters yönlü anlamlı farklılık gözlemlenmiştir. BMI değerleri ile cinsiyet arasında istatistiksel açıdan ters yönlü anlamlı ilişki tespit edilmiştir. Bel ölçüleri ile cinsiyet arasında istatistiksel yönden anlamlı fark yoktur. Çalışmamızdaki hastaların orta derecede apne hipopne indeksine sahip oldukları görülmüştür. Çalışma kapsamında değerlendirilmiş olan hastaların Rem AHİ ve Non Rem AHİ değerlerinin birbirine yakın ortalamalara sahip olduğu dikkat çekmiştir. Hastaların kardiyak parametreleri ile cinsiyetleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark gözlemlenmemiştir. Sonuç: Bulgularımız OSAS'ın kardiyak disfonksiyonla ilişkisini ve OSAS'lı hastalarda vücut yağ oranının, BMI ve bel çevresi kalınlığının anlamlı şekilde artmış olduğunu ortaya koymuştur. OSAS nedeniyle gelişen kardiyak disfonksiyonun artmış mortalite ile ilişkisi aşikârdır. Bu bakımdan birinci basamakta sağlık hizmet sunumundan sorumlu aile hekimlerinin OSAS'ın önemli risk faktörlerinden olan obezitenin önlenmesi noktasında kritik bir konumda olduğu görülmektedir. Hastalara aile hekimleri tarafından etkin danışmanlık verilmesi ve OSAS hastalarının göğüs hastalıkları uzmanları ve kardiyologlar ile koordineli şekilde takiplerinin, sağlığın korunması ve iyileştirilmesi noktasında akılcı bir yaklaşım olduğu söylenebilir. Çalışmamızda OSAS hastalarında boyun çevresi kalınlığının da anlamlı şekilde artmış olduğu bulunmuştur. Boyun çevresi ölçümü, kardiyovasküler hastalık riskinin tahmin edilmesinde fayda sağlayabilecek non-invaziv, basit bir yöntem olup, birinci basamak sağlık hizmetlerinde boyun çevresi ölçümü OSAS gelişme potansiyelini ve dolayısıyla kardiyovasküler hastalık riskini öngördürmeye yardımcı olabilir. Anahtar Kelimeler: Obstrüktif uyku apne sendromu, Uyku hipopnesi, Beden Kitle İndeksi, Uyku, REM
Opere diferansiye tiroid kanserli hastalarda tirotropin supresyon tedavisinin kardiyak fonksiyonlar üzerine etkileri
Amaç: Bu çalışmada opere Diferansiye Tiroid Kanseri (DTK)'li hastalarda Tiroid Stimulan Hormon (TSH) supresyon tedavisinin kalp hızı varyabilitesi (heart rate variability; HRV) ve QT dispersiyonundaki (Qtd) değişimi; ritm bozuklukları ve diyastolik fonksiyonlar üzerine etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Uşak Eğitim Araştırma Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Polikliniği'nde, 30 Haziran 2021 - 31 Aralık 2022 tarihleri arasında yapılan bu kesitsel çalışmaya total tiroidektomize DTK'li, en az bir yıldır levotiroksin (L-T4) supresyon tedavisi alan 125 hasta dahil edilmiştir. Olgular revize edilmiş Amerikan Tiroid Derneği (ATA) kılavuzu risk gruplarına göre, TSH düzeyi (i) <0,1 mIU/L olanlar, (ii) 0,1-0,5 mIU/L arasında ve (iii) 0,5-2 mIU/L arasındaki olguları kapsayacak şekilde üç gruba ayrılmıştır. İlk iki grup TSH supresyon grubu, son grup ise TSH replasman (kontrol) grubu olarak tanımlanmıştır. Hastalar standart 12 derivasyonlu elektrokardiyogram (EKG), 24 saatlik ritm holter, standart ve doku dopler ekokardiyografi ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Tiroid Stimulan Hormon (TSH) değeri 0,5-2 mIU/L olan 43 (%34), 0,1-0,5 mIU/L olan 55 (%44) ve 0,1mIU/L'in altında olan 27 (%22) hasta bulunmaktadır. Olguların %90,4'ü kadındır ve yaş ortalaması 42±6 yıldır. Diğer demografik verilerde gruplar arası farklılık bulunmamaktadır (yaş, boy, vücut ağırlığı, vücut kitle indeksi (VKİ)). 24 saat ritm holter analizlerinde atriyal fibrilasyon, atriyal prematür kontraksiyon, ventriküler prematür kontraksiyon ve kalp hızı varyabilitesi (HRV) sıklığı açısından; supresyon ve replasman grupları arasında anlamlı farklılık gözlenmemiştir. Ekokardiyografik değerlendirmede TSH değerleri 0,1 mIU/L'in altında olan hastaların sol ventrikül diyastol sonu çapı (EDD) TSH değerleri 0,5-2 mIU/L aralığında olan replasman grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (45,35±3,54 ve 42,74±6,08; p=0,016). Erken diyastolik dolum mitral kapak velositesi (E) değeri, TSH değerleri 0,1-0,5 mIU/L arasında olan hastalarda TSH değeri 0,5-2 mIU/L aralığında olan replasman grubundan anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur (0,7(0,6-0,8) ve 0,84(0,7-0,98); p=0,010). Supresyon gruplarında QTd ve QTc dispersiyonu (QTcd) süreleri replasman grubuna göre anlamlı olarak daha uzun saptanmıştır. Multivariate regresyon analizlerde TSH'nin QTd (β =-0,299; p=0,002) ve QTcd (β =-0,300; p=0,002) değerlerini diğer değişkenlerden bağımsız olarak etkilediği tespit edilmiştir. TSH değeri azaldıkça QTd ve/veya QTcd süresi uzamaktadır. Sonuç: Diferansiye Tiroid Kanserli hastalarda TSH supresyon tedavisinin QTd, QTcd ve diyastolik fonksiyonlar üzerine etkileri olabilir. Klinik pratikte DTK'li hastalarda QTd ve QTcd'nin değerlendirilmesi, kardiyovasküler riskin saptanması ve TSH supresyon yoğunluğunun ayarlanması için klinisyenlere önemli ipuçları sağlayabilir. Bununla birlikte uzun vadede bu hastalarda anlamlı bir aritmi riski artışı olmadığı gösterilmiştir. TSH baskılama tedavisinin ATA kılavuzunda tanımlanan risk sınıflandırmasına göre yapılması ve devam eden risk değerlendirmelerine göre revize edilmesi önemlidir. Anahtar Kelimeler: Diferansiye tiroid kanseri, Tirotiropin supresyon tedavisi, kardiyak fonksiyonlar, Heart rate variability, QT dispersiyonu.
Talasemi major hastalarında kardiyak demir birikiminin atriyal ve ventriküler fonksiyon ve geometrik ölçüm değerleri ile ilişkisinin 4 boyutlu transtorasik ekokardiyografi ile değerlendirilmesi
Fedai A. B. Talasemi Major hastalarında kardiyak demir birikiminin atriyal ve ventriküler fonksiyon ve geometrik ölçüm değerleri ile ilişkisinin 4 boyutlu transtorasik ekokardiyografi ile değerlendirilmesi. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları Uzmanlık Tezi, ANKARA, 2022. Talasemi major hastalarında kardiyak demir birikimi en önemli mortalite nedenlerindendir. Talasemi major hastalarının izleminde rutin olarak önerilen kardiyak MR (KMR) T2*'a göre daha ulaşılabilir bir yöntem olan transtorasik ekokardiyografi (TTE) ile kardiyak etkilenimi öngören çeşitli parametreler tanımlanmıştır. Bu çalışmada talasemi major hastalarında 2 ve 4 boyutlu ekokardiyografik ölçümlerle sistolik ve diyastolik fonksiyonların değerlendirilmesine ek olarak, strain ölçümleri, ventrikül volüm ve geometrisi tanımlandı. Böylece TTE ile kardiyak etkilenimin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmaya Hacettepe Üniversitesi Hematoloji Bilim Dalı' nda takip edilen 44 Talasemi Major hastası dahil edildi. Hastaların demografik, klinik, laboratuvar özellikleri retrospektif olarak incelendi. Kontrol muayenesi için başvuran hastalara 2 boyutlu ve 4 boyutlu ekokardiyografik inceleme yapıldı. Beta talasemi major hastalarında bazal 4 boyutlu ekokardiyografik ölçümlerde, ejeksiyon fraksiyonu (EF) %62.2, sistol sonu volüm (ESV) 42.3 ml, diastol sonu volüm (EDV) 111.93 ml, stroke volüm (SV) 69.2 ml, kardiyak output (CO) 5.23 l/dk, mass indeks 78.4 g/m², global longitudinal strain (GLS) %-19.07, global circumferencial strain (GCS) %-16.57, global area strain (GAS) %-29.11, global radial strain (GRS) %39.91 olarak görüldü. Sferesite indeksi (SI) ortalama 0.44 olarak görüldü. Talasemi hastalarında sol ventrikül şekli daha küresel olarak değerlendirildi. Ferritin >1000 ng/ml olan hastalarda lateral erken diyastolik miyokardial velosite (e') (13.4 cm/sn, p=0.015), SV (64.0 ml, p= 0.037), GLS (%-18.17, p=0.032) anlamlı olarak daha düşük saptandı. Diğer strain analizleri ve kardiyak volümler arasında fark saptanmadı. KMR T2* <20 ms olan hastalarda lateral e' (12.3 cm/sn, p=0.027) anlamlı olarak daha düşük saptandı. Ayrıca KMR T2* <20 ms olan hastalarda diyastolik disfonksiyon anlamlı olarak daha fazla saptandı. Diyastolik disfonksiyonu olan 6 hastadan 5'inde grade 3 diyastolik disfonksiyon saptandı. KMR T2* <20 ms olan hastalarda, GLS (%-17.08, p<0.001) anlamlı olarak daha düşük saptandı. Kardiyak etkilenim tahmini için GLS kesme değeri %-18.5 olarak belirlendi (AUC 0.845, sensitivite %91.7, spesifite %71.9). Sonuç olarak talasemi major hastalarında 4 boyutlu TTE ile kardiyak geometri ve strain ölçümleri ile kardiyak etkilenim tahmin edilebilir. Kardiyak etkilenimin değerlendirilmesi için daha fazla hasta ile yapılan 4 boyutlu ekokardiyografi çalışmalarına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Talasemi Major, 4 boyutlu ekokardiyografi, Global Longitudinal Strain, Sferisite indeks.
Ventriküler ekstrasistol (VES) ablasyonu yapılan hastaların laboratuvar, klinik, ekokardiyografik ve elektrokardiyografik özellikleri ile uzun dönem takip sonuçlarının değerlendirilmesi
VES, toplumda %1-75 arası değişen sıklıkta görülen bir aritmidir. QRS süresi >120 milisaniye (msn), QRS kompleksi sonrası zıt yönlü T dalgası olan, öncesinde P dalgası olmayan atımlardır. VES'ler kalpte atriyumlar dışında kalan ventriküler dokulardan kaynaklanır. Patofizyolojide idiyopatikse tetiklenmiş aktivite, altta yatan bir hastalık varsa reentry veya artmış otomatisite sorumludur. Tanı; klinik, Elektrokardiyografi (EKG) ve/veya Holter ile konulabilir. Ek olarak etiyolojiyi belirlemek için Ekokardiyografi (EKO) ve gerekirse sintigrafi, bilgisayarlı tomografi veya kardiyak manyetik rezonans görüntüleme kullanılabilir. Tedavide medikal tedavi ve kateter ablasyon seçenekleri vardır. İlaç olarak beta blokör, kalsiyum kanal blokörleri ve anti aritmikler kullanılabilir. Çalışmamızda amaç; Çıkış yolu kaynaklı idiyopatik VES nedeniyle kateter ablasyon yapılan hastaları klinik, EKO ve EKG özellikleri ile uzun dönem takip sonuçları açısından retrospektif olarak incelenmek, VES kaynağını tahmin eden 7 algoritma ve bunlara ait parametreleri ablasyon öncesi alınan 12 derivasyonlu EKG'ler üzerinden karşılaştırmak ve yeni bir algoritma oluşturmaktır. Çalışmaya 1 Ocak 2010-1 Haziran 2020 tarihleri arasında çıkış yolu kaynaklı idiyopatik VES nedeniyle kateter ablasyon yapılan 129 hasta alındı. Hastaların 13(%10,1) tanesi Sağ Dal Bloğu (RBBB), 116(%89,1) tanesi Sol Dal Bloğu (LBBB) görünümünde idi. Hastaların 54(%41,6) tanesi Sağ Ventrikül Çıkış Yolu, 75(%58,4) tanesi Sol Ventrikül Çıkış Yolu kaynaklıydı. Sağ dal bloğu görünümünde olan 13 hastanın 12 (%98,1) tanesi Sol Ventrikül Çıkış Yolu kaynaklıydı. Uzun dönem takip bilgisine ulaşılan 122 hastanın olaysız sağ kalım süresi 57,29 ay (%95 CI;49.08-65.50) olarak bulundu. İncelenen 7 algoritma içinde en yüksek duyarlılık (%90,48) ve negatif tahmin değeri (%85,37) Kombine Transizyon Zonu (TZ) algoritmasında, en yüksek özgüllük (%98,11) ve pozitif tahmin değeri (%94,74) R Dalga Süre İndeksi ve R/S Amplitüt İndeksi algoritmasında izlendi. TZ indeks algoritmasının, R Dalga Süre İndeksi ve R/S Amplitüt İndeksi algoritmasının yanlış negatif sonuç verdiği 44 hastanın 43(%97,7)'ünü doğru tahmin etmesi üzerine bu iki algoritma birleştirildi. Yeni algoritmanın duyarlılığı %98, özgüllüğü %30, pozitif tahmin değeri %63 negatif tahmin değeri %94 olarak hesaplandı. Algoritma bileşenleri ile lojistik regresyon analizi yöntemi kullanarak Y=8,436 – 2,036 x (VES TZ skor)- 0,06 x (VES V2 derivasyonu R dalga süresi) + 4,661 x (VES V3 derivasyonu R dalga amplitüdü)- 1,958 x (VES V2 derivasyonu S dalga amplitüdü) algoritması oluşturuldu. Retrospektif olarak yapılan karşılaştırmada yeni algoritmanın Y>0.5 için LVOT'yi tahmin etmedeki duyarlılığı %84,4, özgüllüğü %/82,7 pozitif tahmin değeri %85,7, negatif tahmin değeri %81,1 olarak hesaplandı. Anahtar kelimeler: Ventriküler Ekstrasistol, İdiyopatik Premature Ventriküler Kompleks, Kateter Ablasyon, EKG Algoritması
Obstrüktif uyku apnesi olan adenotonsiller hipertrofili çocuklarda sistemik ve pulmoner hipertansiyon, kardiyak fonksiyonlar ve bunlara etki eden faktörlerin pre ve post adenotonsillektomi dönemlerinde değerlendirilmesi
Obstrüktif uyku apne sendromunun (OUAS) çocuklarda %2- 3,5 sıklığında görüldüğü tahmin edilmektedir. Adenotonsiller hipertrofi (ATH) çocuklarda OUAS' ın en sık nedenidir. OUAS çocuklarda hipertansiyon, sağ kalp yetmezliği, sol kalp yetmezliği, pulmoner hipertansiyon, aritmi gibi kardiyovasküler komorbiditelere ve oksidatif stres artışına yol açmaktadır. ATH'ye ikincil OUAS gelişen hastalarda ilk tedavi seçeneği olarak adenotonsillektomi operasyonu uygulanmaktadır. Çalışmamızda ATH'ye ikincil OUAS gelişen ve ek dahili hastalığı olmayan hastalarda adenotonsillektomi operasyonu öncesi ve sonrasında kardiyovasküler değişiklikler, hipertansiyon ve oksidatif stres varlığının araştırılması planlanmıştır. Çalışmaya Kasım 2018- Ekim 2019 tarihleri arasında Kulak-Burun-Boğaz Polikliniği'ne adenotonsiller hipertrofisi olan ve horlama şikayeti ile başvuran 28 hasta dahil edilmiştir. Hastaların yaş ortalama± standart sapma değeri= 8,2± 2,06 (4,51-12,69) olarak bulunmuştur. Hastalara polisomnografi (PSG) uygulanarak OUAS tanısı konulmuştur. OUAS tanısı alan hastalara Ekokardiyografi (EKO) ve elektrokardiyografi (EKG) tetkikleri yapılmış, 24 saatlik ambulatuvar kan basıncı ölçümü (ABPM) gerçekleştirilmiştir. Hastalardan kan serum örneği alınarak oksidan ve antioksidan parametreleri değerlendirilmiştir. Tüm hastalara adenotonsillektomi operasyonu uygulanmıştır. Postoperatif 6. ayda (3-9 ay) hastaların 22' si kontrol değerlendirme için başvurmuştur. Kontrol değerlendirmede PSG, EKO, EKG ve ABPM tekrar uygulanmıştır, oksidan ve antioksidan parametrelerin değerlendirilmesi için kontrol kan serum örneği alınmıştır. Hastaların PSG parametrelerinden postoperatif dönemde apne-hipopne indeksi (AHİ) (p<0,001), oksijen desaturasyon indeksi (p=0,042), oksijen desaturasyon yüzdesi (p=0,019), horlama zamanı (p=0,013) ve horlama yüzdesi (p=0,010) değerleri istatistiksel açıdan anlamlı ölçüde azalmıştır. Hastaların EKO verilerinde; sağ ventrikül fonksiyonunu değerlendiren triküspit anülüs düzleminin sistolik hareketi (TAPSE) (p=0,010) değeri postoperatif dönemde artmıştır. Sol ventrikül fonksiyonunu değerlendiren trans-mitral E dalga hızı (mitral E) değeri (p=0,014) postoperatif dönemde artmıştır. Sol ventrikül global ortalama gerginlik eğrisi (GLPS–AVG) (p=0,002) değeri postoperatif dönemde istatistiksel açıdan anlamlı ölçüde azalmıştır. TAPSE ve AHİ değerleri arasında anlamlı negatif korelasyon saptanmıştır (r=-0,553, p=0,009). GLPS-AVG ve oksijen desaturasyon yüzdesi değerleri arasında anlamlı pozitif korelasyon saptanmıştır (r=0,518, p=0,016). Preoperatif ve postoperatif EKG verileri arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Hastalarda preoperatif ve postoperatif dönemlerde oksidatif stres belirteçlerinden Malondialdehid (MDA), Total Oksidan Seviye (TOS); antioksidan belirteçlerden Total Antioksidan Seviye (TAS), İndirgenmiş Glutatyon (GSH), Süperoksit Dismutaz (SOD), Katalaz (CAT) düzeylerine bakılmıştır. Postoperatif dönemde TOS (p<0,001) ve MDA (p<0,001) düzeyleri azalmıştır; TAS (p<0,001), SOD (p<0,001), CAT (p<0,001) ve GSH (p=0,001) düzeyleri artmıştır. Hastalarda ABPM ile sistolik kan basıncı (SKB), diyastolik kan basıncı (DKB), ortalama arteriyal basınç (OAB), kalp hızı (KH) parametreleri değerlendirilmiştir. Elde edilen ABPM kayıtları ile SKB, DKB, OAB, KH değerlerinin gündüz saat 08.00-20.00 arasındaki değerleri ile gündüz uyanıklık ortalaması; 24.00-06.00 saatleri arasında gece uyku ortalaması ve 24 saat boyunca günlük ortalamaları hesaplanmıştır. Bu değerler hastaların boylarına göre standart sapma deviasyon skoruna (SDS) çevrilmiştir. 24 saatlik dönemde ve uyanıklık döneminde KH değerinde postoperatif dönemde istatistiksel açıdan anlamlı bir düşme görülmüştür. Postoperatif dönemde hipertansiyon bulgusunda azalma görülmemiştir. Hipertansiyon ve AHİ arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Adenotonsillektomi operasyonu öncesinde normotansif izlenen ancak postoperatif dönemde hipertansiyon gelişen hastalar izlenmiştir. Sonuç olarak; ATH'ye sekonder OUAS'ı olan hastaların EKO ve ABPM uygulanarak hipertansiyon ve kardiyovasküler patolojiler açısından değerlendirilmesi önerilir. Preoperatif dönemde hasta normotansif izleniyor olsa bile postoperatif dönemde hipertansiyon açısından değerlendirilmesi önem taşır. Çünkü adenotonsillektomi operasyonundan sonra baroreseptör fonksiyonlarının ne kadar sürede iyileştiği bilinmemektedir. Kardiyovasküler sistemde geri dönüşümsüz hasar gelişmeden adenotonsillektomi operasyonunun uygulanması, postoperatif dönemde EKO ve ABPM değerlendirmelerinin tekrarlanması önerilir.
Melatoninin lipopolisakkarit ile indüklenmiş deneysel sepsis modelinde sıçan kardiyak fonksiyonu üzerine etkisi
Bu çalışmada antioksidan etkileri ile öne çıkan ve pleitropik bir endojen olan melatoninin sepsiste gelişen kardiyak disfonksiyona ve bir takım sepsis biyobelirteçlerine olan etkisi ve antioksidan kapasiteye katkısı incelenmiştir. Kalp fonksiyonunu değerlendirmek için Langendorff izole kalp perfüzyonu ve izole organ banyosu deney düzenekleri; biyokimyasal analizler için ELISA yöntemi kullanılmıştır. Langendorff deney düzeneğinde septik koşulların; kalbin kasılma ve gevşeme kapasitesini gösteren sol ventrikül basınç zaman eğrisinin zamana göre türevinin maksimum değerini azaltığı minimum değerini ise mutlak değerde azaltığı gösterilmiştir. Sol ventrikülün geliştirdiği basınç ve koroner akım hızı septik hayvanlarda anlamlı derecede düşmüştür. Septik hayvanlara melatonin uygulandığında bu negatif etkilerde düzelme görülmemiştir. Ancak aynı parametrelerin bazale göre değişimlerin gösterildiği grafiklerde, melatonin uygulanmış septik hayvanlarda, septik hayvanlara göre anlamlı derecede daha az oranda değişim ölçülmüştür. LPS verilmiş hayvanların kalplerinden izole edilen atriyumun isoproterenole verdiği yanıt sağlıklı dokuya göre anlamlı derecede artmıştır. İzole organ banyosundaki diğer parametrelerde anlamlı fark görülmedi. ELISA ile kalp, dalak, karaciğer ve serumdaki belirteçler tespit edildi. Septisteki majör biyobelirteçler olan IL1-β, IL-6 ve TNF-α seviyelerinde, melatonin verilmiş septik hayvan doku örneklerinde septik hayvanlara göre anlamlı derecede düşüş kaydedildi. Kardiyak disfonksiyon ile ilişkilendirilen ve sepsiste de artış gösteren IL-17 seviyesinin melatonin uygulanmış septik hayvanlarda azaldı. Melatonin sepsis ile azalan antioksidan kapasiteyi artırdı ve artan oksidan yükü ise azalttı.
Fontan prosedürü uygulanmış tek ventriküllü hastaların retrospektif değerlendirilmesi ve prognostik faktörlerin belirlenmesi
Fontan operasyonu fonksiyonel veya anatomik tek ventrikülü olan hastalarda uygulanan palyatif bir cerrahi işlemdir. Son yıllarda Fontan operasyonunun kullanıldığı malformasyon tipleri önemli ölçüde genişlemiş, Fontan operasyonu herhangi bir tek ventrikül tipi olan hastalar için yapılan en yaygın ameliyat haline gelmiştir. Yıllar içinde cerrahi tekniklerin de gelişmesi ile farklı tiplerde Fontan prosedürleri uygulanmaya başlanmıştır. Fontan prosedürü uygulanan hastalar, sağ kalımın istikrarlı bir şekilde iyileşmesiyle birlikte uzun dönemde önemli morbidite riski ile karşı karşıya kalmaktadır. Fontan operasyonu sonrası hastalar genellikle korku nedeniyle sınırlı aerobik aktivite yapmaktadır ancak periferik kasların Fontan dolaşımına olumlu etkilerinin olabileceği düşünülmektedir. Bizim çalışmamızda 2000 yılından itibaren Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi Çocuk Kardiyoloji Polikliniğinde takip edilen Fontan operasyonu uygulanmış 56 hastanın demografik ve klinik özelliklerinin değerlendirilmesi, operasyon öncesi ve sonrası ekokardiyografi ve klinik bulgularının karşılaştırılması, eşlik eden kardiyak problemlerin ve yapılmış diğer cerrahi girişimlerin belirlenmesi, elde edilen verilerin daha önce yapılmış çalışmalarla karşılaştırılması ve literatüre katkı sunulması amaçlanmıştır. Hastalarımızın Fontan cerrahi özelliklerine göre biyokimyasal değerleri, hastanede yatış süreleri, son poliklinik kontrollerinde ölçülen oksijen saturasyon değerleri karşılaştırılmıştır. El kavrama kuvvetleri ölçülüp kardiyopulmoner egzersiz testleri ve 6 dakika yürüme testleri yapılmıştır. Çalışmamızda klasik tipte Fontan cerrrahisi uygulanan hastaların diğer cerrahi tiplerle karşılaştırıldığında daha uzun süre postoperatif yatış süresine sahip olduğu belirlenmiş fakat istatistiksel olarak değerlendirildiğinde anlamlı bir fark saptanmamıştır (p=0,4778). Fontan cerrahi tipine göre ölçülen oksijen saturasyonu değerleri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0.006). Farkı oluşturan, diğer tiplere göre daha yüksek oksijen saturasyonuna sahip lateral tünel tipi olarak görülmüştür. Ekstrakardiyak tip ile intra-ekstrakardiyak tip, klasik tip ile ekstrakardiyak tip, intra-ekstrakardiyak tip ile klasik tip arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır (sırasıyla p=0,723, p=0,491, p=1,000). İskelet kası fonksiyonunu değerlendirebilmek için el kavrama kuvvetleri intra-ekstrakardiyak ve ekstrakardiyak grupta değerlendirildiğinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (p=0,152). Altı dakika yürüme testi ile baskın el kavrama kuvveti arasında istatiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon bulunmuştur (korelasyon katsayısı: 0,543*, p=0,13). Gelecekte daha büyük hasta gruplarıyla çalışmalar yapılarak 6 dk yürüme testi uygulamasının yerini poliklinik şartlarında kolayca uygulanabilen el kavrama testi alabilir. Egzersiz kapasiteleri, tahmini VO2maks (ml/kg/dk) ile değerlendirilmiştir. Hastalarımızda ortanca tahmini VO2maks değeri 35,6 mL/kg/dk olarak hesaplanmıştır. İntra-ekstrakardiayak ve ekstrakardiyak gruplar VO2maks değerlerine göre karşılaştırıldığında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (p=0,23). Vücut yağ kompozisyonları değerlendirildiğinde intra-ekstrakardiyak tipte ekstrakardiak tipe göre vücut yağ oranlarının daha düşük olduğu görülmüştür (p=0,038). Yağsız vücut komponentine sahip olmanın uzun dönemde Fontan cerrahi prosedürü uygulanmış hastalarda prognoz ve yaşam kalitesi açısından daha iyi bir sonuçla ilişkili olabileceği düşünülmüştür. Hastalarımızda yağsız vücut kütle indeksi (FFMI) ile 6 dk yürüme testi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon olduğu görülmüştür (korelasyon katsayısı: 0,526*, p=0,017).
Devamlı akım ile çalışan sol ventrikül destek cihazı takılan hastalarda intravasküler hemoliz insidansı ve klinik sonuçlarının retrospektif incelenmesi
Amaç: Bu çalışmada amaç, ventrikül destek cihazı takılan olgularda intravasküler hemoliz seviyesinin erken ve orta dönem komplikasyonlara ilişkisinin araştırılmasıdır. Gereç ve yöntem: Ocak 2014- Nisan 2015 tarihleri arasında kliniğimizde son dönem kalp yetmezliği nedeniyle 100 hastaya Sol Ventrikül Destek Cihazı(LVAD) implante edilmiştir. Çeşitli nedenlerle (ölüm, kalp nakli, dış merkez takipleri) laboratuar takibi yapılamadığı için çalışmadan çıkarılmıştır. Çalışmaya toplam 59 hasta (ortalama yaş 51,5 ± 11 ve 53'ü erkek) dâhil edildi. Bu hastaların 42 tanesine HeartWare ve 17'sine HeartmateII implante edildi. Hastaların preop, postop erken, 3. Ay, 6. Ay ve 12.ay hemoliz bulguları (klinik ve laboratuar) kaydedildi. Çalışmamızda İntravasküler Hemolizin laboratuvar testlerinden Laktat Dehidrogenaz Enzimi, Total/Direkt Bilirubin ve İNR değerleri preoperatif dönem, postoperatif dönem, 3. Ay, 6. Ay, 1. Yıl olarak retrospektif olarak taranmış, Bulgular: n % IKMP 24 % 40.7 DKMP 35 % 59.1 REDO 8 % 13.6 HT 20 % 33.9 DM 16 % 27.1 Preop AF 15 % 25.4 HL 6 % 10.2 KAS 0 % 0 PAH 0 %0 ICD 22 % 37.3 CRT 4 % 6.8 KPM 1 % 1.7 CPR 1 % 1.7 Preop GİS kanama 0 % 0 İntermacs I II III IV V 2 19 23 14 1 % 3.4 %32.2 %39.0 %23.7 %1.7 IABP 1 %1.7 Torakotomi 6 % 6 Sternotomi 51 % 86. Minimal invaziv 3 % 5.1 Heartware 42 % 86.4 Heartmate II 17 % 28.8 CPB 56 %94.9 Triküspit Tamir/ TVA 5 % 8.5 Aort Tamir 4 % 6.8 AVR (bioprotez) 3 % 5.1 Revizyon 3 % 5.1 toplam 59 hasta üzerinden sadece (10/22) hastanın izleminde Pompa trombozu şüphesi , (12/22) hastada hem tromboz ve Serebrovasküler Hemoraji/ Enfarktla karşılaşılmıştır. Preop dönemde total bilirubin değerleri postop erken döndemde bir miktar yükselmesine rağmen 3.ay, 6.ay, ve 1.yıl takiplerinde dönemde normal sınırlara gerilemiştir. Postop LDH değeri preop dönem göre anlamlı (p ˂ 0.05) artış göstermiştir. Postop 3.ay, postop 6.ay, postop 1.yıl LDH değeri preop dönem göre anlamlı (p ˃ 0.05) değişim göstermemiştir. 3.ay LDH değeri postop döneme göre anlamlı (p ˂ 0.05) düşüş göstermiştir. 6.ay LDH değeri 3.aya göre anlamlı (p ˃ 0.05) değişim göstermemiştir. 1.yıl LDH değeri 6.aya göre anlamlı (p ˃ 0.05) değişim göstermemiştir. Sonuç: Çalışma analizleri neticesinde, klink takipteki intravasküler hemoliz belirteçlerinin, oluşacak trombotik komplikasyonları öngörmede faydalı olmadığı görülmüştür.
İskemik inmenin kalp fonksiyonları açısından incelenmesi ve mitotempo'nun olası koruyucu etkisinin araştırılması
İnme, dünya genelinde ikinci en yüksek ölüm nedeni ve önde gelen bir sakatlık sebebidir. Yapılan araştırmalarda iskemik inmeden sonraki ilk 3 ay içerisinde hastaların %19'unun en az bir kardiyak rahatsızlığa yakalandığı belirtilmektedir. Bu çalışmada beyin ve kalp arasındaki etkileşimlerde koruyucu mitokondri spesifik antioksidan (MitoTEMPO) uygulamasının önemi değerlendirilmiştir. Ayrıca inme geçirme insidansı diğer bireylere göre daha yüksek görülen kişilerde koruyucu tedbirlerin önemini vurgulayıcı özgün verilere ulaşılması hedeflenmiştir. Projemiz amacına ulaşabilmek için Wistar Albino türü erkek sıçanlar koruyucu MitoTEMPO enjeksiyonu (0,7 mg / kg / gün) sonrası monofilament ilerletme tekniği ile orta serebral arter (OSA)'de 1 saat iskemi gerçekleştirilmiştir. Ölçüm ve doku toplama işlemleri ise reperfüzyonun üçüncü günü yapılmıştır. Deney hayvanları rastgele seçimle SHAM, iskemi+reperfüzyon (IR) ve MitoTEMPO+IR (MT+IR) şeklinde üç gruba ayrılmıştır. Deneyler sonucunda torasik elektriksel biyoempedans (TEB) ölçümlerinde IR ile istatistiksel anlamlı olarak azalan VEPT ve LVET değerlerine karşı MitoTEMPO koruyucu etki göstermiştir. Ayrıca elektrokardiyografi (EKG) sonuçlarımız P-R interval, QTc, T dalga süresi ve R-R interval değerlerinin de IR ile anlamlı şekilde değişmiş ve MitoTEMPO bu değişimlere karşı koruyucu etki göstermiştir. Biyokimyasal sonuçlarımız ise kan serumu örneklerinde TAS, TOS ve OSİ, kalp sol ventrikül dokusunda cAMP ve IP3, beyin sağ serebral hemisfer dokusunda ise cAMP, IP3 ve katalaz değerlerinin IR ile istatistiksel olarak anlamlı şekilde etkilendiği ve MitoTEMPO'nun koruyucu etki gösterdiğini işaret etmektedir. Kalp ve beyne ait dokuların IR sonrası mikroskobik düzeydeki histopatolojik değişimlerine de MitoTEMPO büyük ölçüde koruyucu etki göstermiştir. Sonuç olarak inme geçirme insidansının diğer bireylere göre daha yüksek olduğu bilinen bazı hastalık gruplarında MitoTEMPO kullanımının IR kaynaklı kardiyopatolojik bulguları azaltabileceği tespit edilmiştir.
Fibrotik akciğer hastalıklarında miyokardiyal fibrozis ve kardiyak fonksiyonların mrg ile değerlendirilmesi
Bu çalışmada fibrotik akciğer hastalıklarında (FAH) kardiyak fibrozis ve kardiyak fonksiyonların manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ile değerlendirilmesi amaçlandı. Otuzbeş fibrotik akciğer hastalığı ile takip edilen hasta ve 17 sağlıklı gönüllü prospektif olarak değerlendirildi. Hasta ve kontrol grubunda miyokard T1 relaksasyon değeri, akciğer parankim T1 relaksasyon değeri, diyastolik disfonksiyon ve hasta grupta ekstrasellüler hacim ölçümü yapıldı. Akciğerlere yönelik T1 haritalamada hasta grubunda fibrozis bulunan alandan ve morfolojik olarak normal gözlenen parankimden ölçümler yapıldı. Hasta grupta ortalama yaş 61,69 iken kontrol grubunda ortalama yaş 32 olarak hesaplandı. Hasta grupta yaş ortalaması kontrol gruba göre istatistiksel olarak anlamlı yüksekti. Miyokard T1 relaksasyon değerleri kontrol grup ile karşılaştırıldığında hasta grupta istatiksel olarak anlamlı yüksekti (p<0,001). Hasta grupta akciğer parankiminde fibrozis bulunduğu düşünülen alandan yapılan T1 relaksasyon değeri kontrol grubunun akciğer parankimi T1 relaksasyon değerinden istatistiksel olarak anlamlı yüksekti (p<0,001). Hasta grupta morfolojik olarak normal gözlenen akciğer parankiminden yapılan ölçüm ile kontrol grubu akciğer parankim T1 relaksasyon değeri karşılaştırıldığında hasta grubun T1 relaksasyon değerinin anlamlı olarak yüksek olduğu saptanmıştır (p=0,0056). Hasta grupta sol ventrikül duvarından yapılan ekstrasellüler volüm (ECV) ölçümünde ortalama ECV değeri 26,91 olarak hesaplanmıştır. Literatürde belirlenen referans değerler ile karşılaştırıldığında ECV değeri istatistiksel olarak anlamlı yüksektir (p=0,0246). 6 Hasta ve kontrol grubunda MRG ile yapılan sol ventrikül fonksiyon ölçümlerinde hasta grupta 22 hastada diyastolik disfonksiyon saptanmış olup kontrol grubunda diyastolik disfonksiyon gözlenmemiştir. Fibrotik akciğer hastalığı bulunan hastalarda akciğer fibrozisinin miyokardial fibrozis ile ilişkisini değerlendirdiğimiz bu çalışmada hasta grupta miyokardiyal T1 relaksasyon değerlerinin ve ECV'nin yüksek olması kalbi tutan diğer sistemik hastalıklarda olduğu gibi fibrozisle giden akciğer hastalıklarının da miyokardı etkileyebileceğini düşündürmektedir. Ancak literatürde bu konuda yapılmış yeterli çalışma bulunmamaktadır. Kardiyak MRG tekniklerinin gelişmesi ile bu konuda yapılacak daha kapsamlı çalışmalar ile fibrotik akciğer hastalıklarının miyokardiyal fibrozis üzerindeki etkisinin daha net ortaya konabileceğini düşünmekteyiz.
Kronik böbrek yetmezliği hastalarında serum asprosin düzeyleri ile kardiyovasküler risk faktörleri arasındaki ilişki
Amaç. Evre 3 ve 4 kronik böbrek hastalığı (KBH) olgularında ve sağlıklı bireylerde serum asprosin düzeylerinin belirlenmesi ve bu parametre ile kardiyovasküler risk faktörleri arasında ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem. Çalışmamızda rutin laboratuvar istemi için alınan kan örneklerinden elde edilen serum/plazma örnekleri kullanılmıştır. Çalışmamıza toplam 91 birey dahil edilmiştir. Bu bireylerin 37'si sağlıklı kontrol, 34'ü evre 3 KBH'lı, 20'si ise evre 4 KBH'lı hastadan oluşmaktadır. Sağlıklı ve KBH'lı bireylerden alınan serumlardan biyokimyasal ölçümler gerçekleştirildi. Serum asprosin düzeyleri ELİSA yöntemi ile tespit edildi. Nabız dalga hızı, augmentasyon indeksi, merkezi aortik sistolik (cASBP) ve diyastolik kan basınçları (cADBP) Mobil-O-Graph (I.E.M. GmbH, Stolberg, Almanya) ile ölçüldü. İstatistiksel analiz SSPS 14.0 programı kullanılarak yapıldı. Bulgular. 54 KBH hastasının %37'si tip 2 diyabetik (n=20), %63'ü diyabetik olmayan KBH hastasından (n=34) oluşmaktaydı. En yüksek serum asprosin değeri evre 4 KBH hastalarında, en düşük değer ise sağlıklı kontrol hastalarında saptanmıştır. Lineer regresyon analizinde non diyabetik KBH grubunda proteinürinin bağımsız öngördürücüleri arasında eGFR ve asprosin saptandı. Diyabetik KBH grubunda ise augmentasyon indeksinin öngördürücüleri arasında asprosin ve atım kacmi tespit edildi. Sonuç. Serum asprosin düzeyleri non-diyabetik KBH hastalarında proteinüri gelişiminde diyabetik KBH hastalarında ise arter elastikiyetinin bozulmasında rol oynayabilir.
Parvoviral enteritisli köpeklerde kalp kası fonksiyonlarının ekokardiyografi ile değerlendirilmesi
Kanin Parvovirus (CPV) köpeklerde dünya çapında etkili olan önemli bir patojendir. Hastalık yavru köpeklerde sepsis ve sistemik inflamatuvar yanıt sendromuna (SİYS) neden olmaktadır. Sepsis ve SİYS çeşitli mekanizmalarla kalp kası fonksiyonlarını etkilemektedir. Bu çalışmada parvoviral enteritisli yavru köpeklerde önemli ölüm nedenlerinden olan myokardiyal hasarı belirlemek için kalp kası fonksiyonlarının ekokardiyografik olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmaya, Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı Kliniği'ne getirilen sahipli CPV pozitif 16 yavru köpek (Grup A) ve herhangi bir şikâyeti bulunmayan, klinik ve hematolojik bulguları normal 16 sağlıklı sahipli yavru köpek (Grup B) dâhil edildi. Hasta olan yavrular semptomatik olarak tedavi edildi. Grup A ve Grup B'de bulunan köpeklerden bir kez kan alınarak hematolojik muayene gerçekleştirildi. Grup A'da bulunan köpeklerde SİYS kriterleri (beden ısısı (ºC), kalp ve solunum frekansları (dk), total lökosit sayısı (x109/l) ve nötrofilik lökosit (%)) değerlendirildi. Her iki gruptaki yavru köpeklere standart ekokardiyografi ve iki boyutlu benek takibi ekokardiyografi (2DBTE) uygulandı. 2DBTE ile sol ventrikül radyal gerilimi ve gerilim hızını belirlemek için görüntüler kaydedildi ve çevrimdışı olarak analiz edildi. Grup A ve Grup B'nin radyal gerilim ve gerilim hızları kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı bir farka rastlanmadı. Ancak Grup A'da ölen hayvanların sağlıklı hayvanlara kıyasla daha düşük radyal gerilim değerlerine sahip olduğu belirlendi. Standart ekokardiyografi ile belirlenen ejeksiyon fraksiyonunun (EF) ve fraksiyonel kısalmanın (FS) gruplar arasında fark oluşturmadığı görüldü. Sepsis ve SİYS görülen parvoviral enteritisli yavru köpeklerde sol ventrikül fonksiyonlarının etkilendiği ve bu fonksiyonların değerlendirilmesinde standart ekokardiyografi ile beraber 2DBTE metodunun da kullanılması gerektiği kanısına varıldı.
Hemodiyaliz hastalarında sol atriyum fonksiyonları ve non-invaziv hemodinamik parametrelerin ekokardiyografi ile değerlendirilmesi
Giriş: Kardiyovasküler hastalıklar, hemodiyaliz hastalarında oldukça sık görülmektedir ve bu hasta grubunda önde gelen mortalite nedenidir. Kronik böbrek hastalığı nedeni ile ortaya çıkan fizyopatolojik birçok faktör sol atriyal remodelinge (yeniden yapılanma) neden olarak sol atriyum mekaniklerinin bozulmasına ve sol atriyal çapta artışa neden olur. Sol atriyum yapısında meydana gelen değişiklikler doku doppler ekokardiyografi, pulse wave ekokardiyografi ile değerlendirilebilir. Son yıllarda benek takip ekokardiyografi ile strain(gerinim)değerlendirmesi subklinik miyokardiyal disfonksiyonun belirlenmesinde önem kazanmıştır. Gereç ve Yöntem: Kasım 2017 ile Mart 2020 tarihleri arasında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Bilim Dalı Hemodiyaliz Ünitesi'nde kronik HD tedavisi uygulanan ve bilinen majör kardiyovasküler hastalığı olmayan 39 HD hastası çalışmamıza dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, ek hastalıkları, kullandıkları ilaçlar, HD süresi(ay), HD ilişkili takip verileri, daha önce aldıkları renal replasman tedavisi (RRT) çeşitleri ve ekokardiyografinin yapıldığı zamandaki laboratuvar tetkik sonuçları kaydedildi. Hastaların HD seansının 1 saat öncesinde ve sonrasında pulsed wave doppler ekokardiyografi ve doku Doppler ekokardiyografi ile erken transmitral pik velositesi (E) , geç transmitral pik velositesi (A) ,deselerasyon zamanı, mitral medial ve lateral annülüsten e' (erken anüler doku doppler velositesi), a'(geç anüler doku doppler velositesi) ve s' (sistolik anüler velosite) ile birlikte bunların oranları E/A, E/e (ortalama) ve "nagueh formülü 1.24 x E/e'(ortalama) +1.9" ile ePCWP(estimated pulmonary capillary wedge pressure) hesaplandı. İki boyutlu benek takibi ekokardiyografi ile rezervuar (LASr) ,iletici (LAS-cd) ve kontraksiyon (LAS-ct) fazlarında sol atriyal strain ile global longitudinal strain (GLS) ölçümleri ile sol atriyum maksimum hacmi (LAV-max), sol atriyum minimum hacmi (LAV-min), sol atriyum atriyal kontraksiyonundan önceki hacmi (LAV-PreA) ve total sol atriyum emptying (boşalma) fraksiyonu (LAEF) hesaplandı. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 53.9 ± 13.9 yıl; 20'si (%51.3) kadın,19'u (%48.7) erkekti ve tümüne AV fistül yoluyla HD uygulanmaktaydı. Ortalama HD süresi 65.3 (4-300) aydı. Hastalardan 4'ü (%10.3) haftada 2 gün, 35'i ( %89.7) haftanın 3 günü HD'ye girmekteydi. Ekokardiyografinin yapıldığı HD seansında ortalama UF miktarı 2.7 ± 0.8 litre, UF yüzdesi ortalama %3.9 ± 1.3 olarak saptandı. Geleneksel iki boyutlu ekokardiyografi ve doku doppler ekokardiyografi ile HD öncesi ve sonrası yapılan değerlendirmelerde; mitral E, mitral A, mitral lateral s', mitral lateral e' ve ePCWP değerlerinde anlamlı olarak azalma görülürken, (sırasıyla p:<0.001, p:0.011, p:0.029, p:0.023 ve p:0.005) HD sonrası mitral E/A ve mitral E/e' değerlerindeki değişiklikler istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. İki boyutlu BTE'de ise hastaların HD sonrası LAV-max, LAV-min ve LAV-preA değerleri anlamlı olarak azaldı. (sırasıyla p:0.001, p:0.014, p:0.033) Hastaların HD sonrası GLS değeri anlamlı olarak bozuldu (HD öncesi %-16.7 ± 3.11, HD sonrası %-14.2 ± 3.5, p: 0.000). Hastaların HD sonrası LASr, LAS-cd ve LAS-ct değerlerindeki azalma istatistiksel olarak anlamlı değildi.(HD öncesi; LASr: % 22.95 ± 9.42, LAS-cd: % -12.71 ± 6.84, LAS-ct: %-11.24 ± 7.57; HD sonrası; LASr: % 20.58 ± 8.77, LAS-cd: % -10.87 ± 6.68, LAS-ct: % -10.32 ± 5.36.) Hastaların HD sonrası LAEF değerlerindeki azalma anlamlı değildi. (HD öncesi LAEF: % 50.03±12.30 HD sonrası LAEF: %49.39±10.97.) Sonuç: HD seansı sonrasında, hastaların doku doppler ve pulse wave ekokardiyografi ile değerlendirilen parametrelerde değişme olurken, sol atriyal strain'in üç fazında da strain parametreleri değişmedi. Kronik HD hastalarında volüm değişikliklerinin sol atriyum strain üzerine etkisini değerlendiren daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Hemodiyaliz, sol atriyum, strain, ekokardiyografi
Stress detection and management in daily life using wearable sensors
Stress has become an integral part of our modern society. Researchers investigated ways to cope with it to alleviate its negative effects on human health, society and economy. At this point, widespread usage of smartphones, smartwatches and smart wrist-bands raised the question of whether we can detect and alleviate stress with them. Although research has traditionally been conducted in laboratory settings, a set of new studies have recently begun to be conducted in ecological environments with unobtrusive wearable devices. In this thesis, we developed a stress detection system for daily life. Unobtrusive wearable devices were used for physiological data collection. For that purpose, we used heart rate variability (HRV) and electrodermal activity (EDA) signals. Modality specific artifact detection and removal algorithms, feature extraction and advanced machine learning methods were proposed. We tested our system in a laboratory environment, restricted, semi-restricted and unrestricted real-life environments by collecting data in each environment. We proposed different techniques to improve the state of the art in real life environments. We worked on prominent environmentspecific research questions. We further examined different stress alleviation methods including those which can be applied indoors. We also discussed promising techniques, alleviation methods and research challenges for daily life stress management.
Doksorubisin ile oluşturulan kardiyotoksisite modelinde incir (Ficus carica) çekirdeği yağının etkisinin araştırılması
Çalışmamızda incir (Ficus carica) bitkisinin meyvelerindeki çekirdeklerin soğuk sıkımıyla elde edilen incir çekirdeği yağının farklı dozlarının doksorubisin ile oluşturulan kardiyotoksisite üzerindeki antioksidan ve antiinflamatuvar etkilerinin profilaktik olarak araştırılması amaçlandı. Bu konuda literatüre girmiş bir çalışma olmadığı için yapacağımız çalışmanın alanında ilk olma özelliği taşıdığını söyleyebiliriz. Çalışmamızda 32 adet genç erişkin erkek Wistar albino türü sıçan (200-250 gram) 4 gruba ayrıldı (n=8). Kontrol Grubu, Doksorubisin Grubu (DOX), Doksorubisin+Düşük Doz İncir Çekirdeği Yağı Grubu -3 ml/kg- (İÇY3) ve Doksorubisin+Yüksek Doz İncir Çekirdeği Yağı Grubu -6 ml/kg- (İÇY6) gruplarına ayrılan sıçanlar için deney süresi 7 gün olarak belirlendi. Bir hafta boyunca her gün İÇY3 grubuna intragastrik gavaj ile 3ml/kg, İÇY6 grubuna intragastrik gavaj ile 6 ml/kg incir çekirdeği yağı verildi. Deneyin 5. gününde tüm gruplara intraperitoneal olarak tek doz doksorubisin (15 mg/kg); kontrol grubuna ise tek doz %0,9'luk serum fizyolojik enjekte edildi. Deney süresince tüm hayvanlar kendi gruplarına ait manipülasyonlara maruz bırakıldıktan sonra 8. günde sakrifiye edilip, biyokimyasal ve histolojik inceleme yapmak üzere kalp dokuları alındı, istatistiksel analizler yapılıp yorumlandı. Histolojik bulgular sonucunda incir çekirdeği yağı ile tedavi edilen grupta DOX'un neden olduğu tespit edilen kardiyak değişikliklerin önemli ölçüde iyileştiği tespit edildi. İncir çekirdeği yağının antioksidan ve antiinflamatuvar özellik göstererek MDA, MPO, GPx, SOD, CAT, CK, TNF-α ve IL-1β düzeylerinde istatistiksel anlamlılığı olan olumlu değişikliklere yol açtığı bulundu. Çalışmamızdan elde ettiğimiz sonuçlara göre DOX ile indüklenmiş kardiyotoksisite üzerine incir çekirdeği yağının kardiyoprotektif etkisinin mevcut olduğunu düşünmekteyiz.
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı akut alevlenmelerinde sağ kalp fonksiyonlarının ekokardiyografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH)'ın atak döneminin başta sağ kalp olmak üzere kalbin anatomik ve fonksiyonel değişiklikleri üzerine olan etkisinin incelenmesi amaçlandı. Materyal ve Metot: Çalışmaya hastanemiz göğüs hastalıkları polikliniğine başvuran 30 KOAH atak ve 30 kontrol hastası çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, fizik muayene bulguları, solunum fonksiyon testleri sonuçları, ekokardiyografi bulguları değerlendirildi. KOAH atak hastalarının 2.-3. haftalar esnasında kontrol solunum fonksiyon testi ve ekokardiyografik bulguları tekrar değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda KOAH'lı hastaların yaş ortalaması62,6±11,6 yıl, olup; hastaların %63,3'ü erkekti. Vaka ve kontrol grubu arasında yaş, cinsiyet, BMI, meslek,sigara içiciliği, komorbidite açısından farklılık saptanmadı (sırasıyla p:0,923; p:1,000; p:0,056; p:0,839; p:0,842; p:1,000). Sigara içme sıklığı, KOAH'lı grupta yüksek saptandı (p:0,003).Gruplar arasında aort kökü, asendan aorta çapı, IVSD, LVPWD, mitral yetmezlik derecesi, aort kapağı yetmezlik derecesi, pulmoner yetmezlik derecesi, triküspüt yetmezlik derecesi, TAPSE, FAC, RV E', RV A' ve RV S' açısından farklılık saptanmadı (sırasıyla p:0,986; p:0,680; p:0,883; p:0,720; p:0,738; p:0,338; p:0,600; p:0,690; p:0,669; p:0,886; p:0,402; p:0,927; p:0,619). KOAH grubunda LA,LVSSÇ, LVDSÇ, PAB, RV anlamı olarak büyük (sırasıyla p:0,001;p:0,002; p:0,002; p:0,008; p:0,000). EF, RA anlamlı olarak küçük saptandı (sırasıyla p:0,036; p:0,006).KOAH hastalarında PAB'ın atak döneminde arttığı(p:0,022);TAPSE ve FAC'ın anlamlı olarak azaldığısaptandı (sırasıyla p:0,017; p:0,001). Sonuç: KOAH akut atak döneminde anatomik değişiklikler olmazsa da, PAB'ın atak döneminde arttığı, TAPSE ve FAC'ın atak döneminde azaldığısaptandı. Bu durumun kronik dönemde olan değişikliklerin temelini oluşturduğu kanısındayız. Anahtar kelimeler:KOAH alevlenme, sağ kalp fonksiyonları
Pediatrik maligniteli hastalarda akut febril nötropenik atak sırasında ve sonrasında kardiyak fonksiyonların değerlendirilmesi
Febril nötropeni atakları (FNA), enfeksiyonlar ve sepsis; maligniteli çocuklarda özellikle yoğun kemoterapi protokollerinin uygulanması sonrasında en sık karşılaşılan komplikasyonlardandır. Biz çalışmamızda FNA sırasında kardiyak disfonksiyon olup olmadığını araştırdık. Çalışmamıza 36 febril nötropeni atağı (%41,7'si (n=15) kadın ve %58,3'ü (n=21) erkek) dahil edilmiştir. FNA'ların kardiyak değerlendirmesi; atağın 1. ve 7. günlerinde 2 boyutlu, M mode, doku Doppler ve pulsed-wave ekokardiyografi (EKO) ile sistolik ve diyastolik fonksiyonların ölçülmesi ile yapıldı ve 1., 3. ve 7. günlerde ölçülen inflamasyon belirteçleri (CRP, prokalsitonin) ve kardiyak biyomarkerlar ile (Troponin T, CK-MB, NT-proBNP) ilişkileri araştırıldı. EKO incelemelerinde diyastolik disfonksiyonu gösteren transmitral A (67,76±16,73 cm/sn'den 59,58 ± 12,58 cm/sn'e), transtriküspit A (54,60±12,38 cm/sn'den 48,46±11,97 cm/sn'e) ve triküspit anulus A' velositelerinin (14,53±6,87 cm/sn'den 11,07±4,09 cm/sn'e) 1. günden 7. güne anlamlı olarak gerilediği görüldü (p<0,05). Nötropenik ateşi 48 saatten kısa süren grupta 1. gündeki mitral anulus E/E' oranı (5,77 ± 1,23), 48 saatten uzun süren gruba göre (6,82 ± 1,79) anlamlı olarak daha düşük saptandı (p<0,05). İlk 24 saat içerisinde CRP değeri ile; Mitral A', Septal E', Septal A' ve Septal S velositeleri arasında anlamlı bir negatif korelasyon olduğu görüldü. Üçüncü günde CRP ve prokalsitonin düzeyleri ile NT-proBNP düzeyi arasında anlamlı bir pozitif korelasyon saptandı. Sonuç olarak, FNA'da özellikle ateş yüksekliğinin ve inflamasyonun yoğun görüldüğü ilk 24 saatteki ekokardiyografi bulgularımızın, diyastolik disfonksiyonun erken evresi olan bozulmuş relaksasyonun varlığını işaret ettiği saptandı. NT-proBNP düzeylerinin bu diyastolik etkilenmeyi, bir laboratuvar bulgusu olarak yansıtabileceği düşünüldü.
Atriyal fibrilasyonu olmayan ancak yüksek CHA2DS2-VASc skoruna sahip kişilerde sol atriyal ekokardiyografi parametrelerinin değerlendirilmesi
CHA2DS2-VASc skoru atriyal fibrilasyonlu hastalarda emboli riski ve antikoagülan kullanım gerekliliğini belirlemede kullanılır. Atriyal fibrilasyon oluşum ve devamlılığında atriyumların fonksiyonel ve yapısal yeniden şekillenmesi etkilidir. Ekokardiyografi ile sol atriyum çapı, alanı, volümleri ve strainleri tespit edilerek CHA2DS2-VASc skoru yüksek ancak henüz atriyal fibrilasyon gelişmemiş hastalarda atriyal disfonksiyon erken tespit risk faktörlerinin erken ve etkin kontrolü ile atriyal fibrilasyon prevalans ve morbiditesinin azaltılması sağlanabilir. Çalışmamıza atriyal fibrilasyonu olmayan 149 hasta dahil edilerek; CHA2DS2-VASc skoru 2-4 ve >4 olarak gruplara ayrıldı; sol atriyum boyut, alan, volüm, fazik fonksiyonları ve strainleri karşılaştırıldı. CHA2DS2-VASc parametrelerin tamamı, kadın cinsiyet hariç, CHA2DS2-VASc(5-9) olan grupta daha sıktı(p<0,05). Skoru yüksek grupta sol atriyum çapları, volüm, volüm indeksi ve alanları, LAVmaks, LAVpreA, LAVmin daha yüksek; fazik fonksiyonu gösteren LA total ve aktif boşalma fraksiyonu ise daha düşüktü (p<0,05). Strain bulguları PALS, LAScd, LAsct CHA2DS2-VASc(5-9) olan grupta azalmış; sol atriyal stiffnes'ı gösteren LAst ise artmış bulundu (p<0,05). CHA2DS2-VASc skoru ile LA çapı, LA volüm ve LAst arasında pozitif yüksek dereceli korelasyon mevcut iken PALS ve LAScd ile negatif orta dereceli korelasyon tespit edildi. Sonuç olarak CHA2DS2-VASc skoru günlük pratikte hızlıca hesaplanabilen embolik risk skorlama sistemi olup; sol atriyum boyut ve fonksiyonunu belirlemede kullandığımız ekokardiyografik parametreler ile birlikte değerlendirildiğinde farklı cinsiyet, yaş ve hasta gruplarında prognostik ve olası sonlanımlarla ilgili öngördürücü bilgiler elde edebiliriz. CHA2DS2-VASc skoru ile yüksek korelasyon gösteren parametreler LA çapı, LA volümü ve LAst olup; henüz atriyal fibrilasyon gelişmemiş CHA2DS2-VASc skoru yüksek hasta gruplarında atriyal yeniden şekillenmeyi ön görmek istediğimiz durumlarda klinik pratikte kullanmak fayda sağlayabilir.
EKG sinyalleriyle kimlik doğrulama ve aritmi tespiti için otokodlayıcı temelli güvenli bir sistem tasarımı
Elektrokardiyografi (EKG), kalbin elektriksel aktivitesini ölçmek için kullanılan bir yöntemdir ve bu aktivite bireyler arasında farklılık göstermektedir. Her bireyin kalp yapısının ve elektriksel özelliklerinin kendine özgü olması, EKG sinyallerini yalnızca tıbbi teşhis amacıyla değil, aynı zamanda biyometrik kimlik doğrulama sistemlerinde de kullanılabilir hâle getirmektedir. Bu çalışmada, EKG sinyallerinin derin öğrenme teknikleriyle analiz edilerek hem kalp hastalıklarının erken teşhisine hem de kimlik doğrulama süreçlerine yönelik güvenilir ve yenilikçi çözümler geliştirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada, MIT-BIH Aritmi Veri Seti kullanılarak EKG sinyalleri üzerinde derin sinir ağı mimarileri aracılığıyla aritmi tespiti ve kimlik doğrulama işlemleri gerçekleştirilmiştir. Özellik çıkarımı sürecinde Spindle otoencoder mimarisi ile modifiye edilmiş bir otoencoder mimarisi uygulanmıştır. Veri güvenliğini sağlamak ve kişisel mahremiyeti korumak amacıyla EKG sinyalleri önce sıkıştırılmış, ardından şifrelenerek işlenmiştir. Bu veriler, derin öğrenme tabanlı modeller üzerinde eğitilerek hem aritmi tespiti hem de kimlik doğrulama görevlerinde kullanılmıştır. Elde edilen bulgular hem kalp hastalıklarının teşhisinde hem de kimlik doğrulama uygulamalarında yüksek doğruluk oranlarına ulaşıldığını göstermektedir. Gerçekleştirilen deneyler sonucunda, kimlik doğrulama görevinde kullanılan iki farklı yöntemle sırasıyla %98,46 ve %98,60 doğruluk oranlarına ulaşılmıştır. Aritmi tespiti görevinde ise %99,7 ve %98,77 doğruluk elde edilmiştir. Bu sonuçlar, EKG sinyallerinin hem tıbbi tanı hem de biyometrik doğrulama açısından yüksek potansiyele sahip bir biyosinyal türü olduğunu ortaya koymaktadır.
Sporun vücut kompozisyonu ve kardiyopulmoner fonksiyon testleri üzerine etkisinin araştırılması
Egzersizin insan sağlığı üzerine olan olumlu etkileri kabul görmekte ve sporun günlük hayatımıza yerleştirilmesinin önemi gün geçtikçe artmaktadır. Günümüzde spor büyük bir sosyal olay haline gelmiştir. Spor, bilimsel esaslara uyarak yapılan planlamalarla önemli bir sektör olarak gelişimini sürdürmektedir. Yapılan araştırmalar incelendiğinde egzersizlerin kaslar, kalp-dolaşım ve solunum sistemleri üzerinde etkileri saptanmıştır. Bu çalışmada, branşı atletizm olan elit sporcular ile aynı yaş grubunda sedanter bir yaşam süren bireylerin vücut kompozisyonu, tansiyon-nabız değerleri ve bazı pulmoner parametreleri (VC, FVC, FEV1 ve PEF) arasında fark olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamız, Adnan Menderes Üniversitesi öğrencisi olan yaş ortalamaları 21,53±1.98, boy ortalamaları 176,57±6,59, kilo ortalamaları 68,64±6,13 gönüllü 30 erkek ve yaş ortalamaları 20,77±1,68, boy ortalamaları 165,93±5,21, kilo ortalamaları 54,55±6,89 olan 30 bayan olmak üzere toplam 60 gönüllü birey ile yapıldı. İlk olarak vücut kompozisyon ölçümü yapıldı. BİA 720S vücut analiz cihazı ile Vücut Hücre Ağırlığı (BCM), Vücut Yağ Ağırlığı (BFM), Vücut Mineral İçeriği (BMC), Beden Kütle İndeksi (BMİ), Bazal Metabolizma Hızı (BMR), Vücut Yağ Oranı (PBF), İskelet Kas Ağırlığı (SMM), Toplam Vücut Suyu (TBW), Vücut Yağ Oranı (VYO) hesaplandı. Egzersizin bireyler üzerindeki etkileri araştırılmış, gruplar arasındaki farklar vücut kompozisyonu ölçüm yöntemiyle karşılaştırılmıştır. Daha sonra VIASYS jaeger (carefusion) spirometre cihazıyla kardiyopulmoner fonksiyon testleri ölçüldü ve 1.Saniye Zorlu Ekspirasyon Volümü (FEV1), Zorlu Vital Kapasite (FVC), Ekspirasyonun Zirve Noktasındaki Akım Hızı (PEF) ve Vital Kapasite (VC) parametreleri değerlerine bakıldı. Son olarak Omron RS3 cihazıyla nabız ve tansiyon (sistolik ve diastolik basınç) değerleri ölçüldü. Çalışmamız sonucunda gruplar arasında vücut kompozisyonu ve kardiyopulmoner fonksiyon test değerleri açısından bazı ölçüm parametrelerinde anlamlı farklar saptanmıştır. Çalışmamız sporun vücut kompozisyonuna, solunum fonksiyonlarına, nabız ve kan basınç değerlerine olumlu etkileri konusunda yol gösterici olabilir. Anahtar Kelimeler: Spor, Vücut Kompozisyonu, BİA, Kardiyopulmoner Fonksiyon Testi
Genç binicilerin sağlıklı yaşam biçimi davranışlarının antropometrik ölçümler ve kardiyopulmoner parametrelerle ilişkisinin incelenmesi
Bu araştırmanın amacı, genç binicilerin sağlıklı yaşam biçimi davranışları ile antropometrik ölçüm ve kardiyopulmoner parametre sonuçları arasındaki ilişkisinin incelenmesidir. Araştırma, 30.07.2019 – 02.01.2020 tarihleri arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Mennan Pasinli Atçılık Meslek Yüksekokulu Atçılık ve Antrenörlüğü Programına kayıtlı binicilik sporuyla aktif uğraşan ve araştırmaya katılmayı kabul eden 18-30 yaş grubu 60 genç binici ile yürütülmüştür. Araştırma verilerinin toplanmasında; "Birey Tanıtım Formu" ve "Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği (SYBDÖ) II kullanılmıştır. Soru formlarını yanıtlayan her binicinin antropometrik ölçümleri ve kardiyopulmoner parametre ölçümleri alınarak kaydedilmiştir. Verilerin değerlendirilmesi, IBM Statistical Package For Social Sciences (SPSS) 22.0 istatistik paket programı kullanılarak yapılmıştır. Verilerin analizinde; Mann-Whitney U testi, Kruskal- Wallis varyans analizi ve Spearman korelasyon analizi kullanılmıştır. Araştırmadan elde edilen bulgulara göre; katılımcıların SYBDÖ II toplam puan ortalaması 144,90±24,07 olup, cinsiyet, baba çalışma durumu ve kronik hastalık varlığı değişkenlerinin bireylerin sağlıklı yaşam biçimi davranışlarını etkilediği saptanmıştır. Genç binicilerin fiziksel aktivite ve beslenme alt boyut puan ortalaması ile kalça çevreleri arasında pozitif yönde bir ilişki bulunurken (p<0,05), SYBDÖ II toplam puan ortalaması ve alt boyutları puan ortalaması ile kardiyopulmoner fonksiyonları parametre sonuçları arasında hiçbir anlamlı ilişki bulunamamıştır (p>0,05). Ayrıca; binicilerin solunum sayısı ve sistolik kan basıncı parametreleri ile bazı antropometrik ölçüm sonuçları arasında bir pozitif yönde bir ilişki olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Sonuç olarak; genç binicilerin sağlıklı yaşam biçimi davranışları toplam puan ortalamasının orta düzeyinin üstünde olduğu, ölçek toplam puan ortalaması ile antropometrik ölçüm sonuçları ve kardiyopulmoner parametre sonuçları arasında bir ilişki olmadığı bulunmuştur.
Obez olan bireyler ile elit spor yapan bireylerde kardiyak fonksiyonlar ve kan lipit değerlerinin incelenmesi
Obezite küresel bir hastalık olarak yaygınlaştıkça insanların yaşam kalitesini her geçen gün biraz daha düşürmekte, ciddi ve kronik bir hastalık olarak morbidite ve mortalite riskini de artırmaktadır. Vücutta normalden çok fazla yağ dokusunun olması kardiyovasküler açıdan otonom sinir sisteminde çeşitli bozukluklarıda beraberinde getirmektedir. Geçmişte ve yakın zamanda yapılan çapraz çalışmalarla obezitenin kalp damar hastalıkları, hipertansiyon ve diyabet gelişimdeki etkileri araştırmalara konu olmaya devam etmektedir. Bu çalışmanın amacı obez olan bireylerle, elit spor yapan bireylerin kardiyak fonksiyonlarını ve kan lipit değerlerini sağlıklı bireylerle karşılaştırarak incelemektir. Çalışmaya 20- 35 yaş arası 20 obez birey, 20 elit sporcu ve 20 sağlıklı sedanter erkek birey alındı. Bireylerin fiziksel muayeneleri yapılarak antropometrik ölçümleri kaydedildi. Ekokardiyografik olarak sol ventrikül diyastol çapı (LVEDd), sol ventrikül sistol çapı (LVESd), sol ventrikül arka duvar diyastol çapı (LVPWd), interventriküler septum diyastol çapı (IVSd), kısalma fraksiyonu (KF), ejeksiyon fraksiyonu (EF), erken doluş velositesi (MİTRAL E), geç doluş velositesi (MİTRAL A), miyokard performans indeksi (MPI) değerlendirildi. Kan lipitleri total kolesterol, trigliserid, yüksek yoğunluklu lipoprotein (HDL), düşük yoğunluklu lipoprotein (LDL), çok düşük yoğunluklu lipoprotein (VLDL) değerlendirildi. Çalışma grubunun kardiyak fonksiyonları değerlendirildiğinde; Sporcu-obez-sedanter sırasıyla LVEDd ortalamaları 4,65±0,15, 4,82±0,25, 4,63±0,18 (cm), LVESd ortalamaları 2,81±0,15, 3,14±0,25, 2,91±0,13 (cm), LVPWd ortalamaları 0,53±0,10, 0,50±0,09, 0,48±0,12 (cm), İVSd ortalamaları 0,97±0,10, 1,11±0,13, 0,89±0,14 (cm), KF ortalamaları 39,78±3,26, 34,88±5,82, 37,11±1,50 (%), EF ortalamaları 63,80±2,14, 60,50±2,98, 64,20±2,04 (%), Mitral E 0,97±0,18, 0,91±0,16, 1,00±0,19 (cm/sn), Mitral A 0,65±0,21, 0,68±0,19, 0,68±0,15 (cm/sn), Mitral E/A 1,56±0,41, 1,39±0,37, 1,50±0,27 (cm/sn), MPİ ortalamaları 0,35±0,02, 0,54±0,06, 0,41±0,03 olarak bulundu. Kardiyak fonksiyonlar açısından LVEDd, LVESd ve IVSd istatistiksel olarak karşılaştırıldığında sporcu grubu ile obez grubu arasında sporcu grubu lehine; sedanter grubu ile obez grubu arasında sedanter grubu lehine anlamlılık bulunmuştur. LVPWd parametresinde anlamlı olarak farklılık bulunamamıştır. KF parametresinde sporcu grubu ile obez grubu arasında sporcu grubu lehine anlamlılık bulunmuştur. EF ortalamaları sporcu grubu ile obez grubu arasında sporcu grubu lehine; sedanter grubu ile obez grubu arasında sedanter grubu lehine anlamlılık bulunmuştur. Mitral E, Mitral A, Mitral E/A parametrelerinde gruplar arasında anlamlılık bulunamamıştır. MPİ parametresinde sporcu grubu ile obez grubu arasında sporcu grubu lehine; sporcu grubu ile sedanter grubu arasında sporcu grubu lehine; sedanter grubu ile obez grubu arasında sedanter grubu lehine anlamlılık bulunmuştur. Kan lipit parametreleri değerlendirildiğinde; sporcu-obez-sedanter sırasıyla, total kolesterol değerleri ortalamaları 142,80±16,60, 252,05±150,06, 147,50±27,77 (mg/dl), HDL kolesterol ortalamaları 48,05±6,26, 36,10±9,84, 45,35±10,95 (mg/dl), LDL kolesterol ortalamaları 79,90±13,33, 132,35±40,30, 92,30±19,79 (mg/dl), Trigliserid değerleri ortalamaları 123,75±37,90, 312,4±160,39, 138,75±61,02 (mg/dl), VLDL kolesterol ortalamaları 25,15±8,79, 62,3±31,62, 27,3±12,36 (mg/dl) olarak bulunmuştur. Kan lipit değerleri açısından total kolesterol, HDL, LDL, Trigliserid ve VLDL kolesterol parametrelerinde sporcu grubu ile obez grubu arasında sporcu grubu lehine; sedanter grubu ile obez grubu arasında sedanter grubu lehine anlamlılık bulunmuştur. Sonuç olarak bu çalışmada düzenli yapılan egzersiz ve sporun, kardiyak parametreleri ve kan lipitlerini olumlu etkilediği, obezlerde değerlerin yükseldiği ilerleyen yaşlarda kalp damar hastalıkları, hipertansiyon ve farklı komplikasyonlara sebep olabileceği riski düşünülerek dikkatli olunması gerektiği ortaya konulmuştur.